Anayasasızlık ve anayasa hukuku bilimi

Anayasasızlık ve anayasa hukuku bilimi

Dinçer Demirkent
Dr. Dinçer Demirkent
dincerdemirkent@gmail.com

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bir anayasa nedir? Somut bir hukuki düzen varsayımı olarak Türkiye’nin anayasası nedir? Türkiye’nin anayasası, bir olgudan yani korunacak bir anayasal karardan, anayasal çekirdekten ayrı düşünülebilir, bundan bağımsız yorumlanabilir mi? Olgu, eğer bu kadar kurucu bir rol oynuyorsa, hukuk bilimcisi bu olgu yokmuş gibi davranabilir mi?

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler, geçen hafta çok önemli sorular içeren bir yazı yayımladı. “Hukuk Nereye Gidiyor?” başlığını taşıyan yazının önemi, yalnızca sorduğu sorular ve verdiği yanıtlardan, bu yanıtlarda yer alan anayasa hukuku biliminin ortadan kalktığına ilişkin endişeden kaynaklanmıyor. Yazı bizzat yazarının bilimsel konumu, yani hukuk biliminin ne ile uğraşacağına ilişkin soruya verdiği yanıt bağlamında da önem taşıyor. Bir normun ancak başka bir normdan türeyebileceği; dolayısıyla olgular ile normların hukuk bilimi içinde asla birbiriyle ilişkilenemeyeceği varsayımını temel alan hukukî pozitivizmi, Türkiye’de en uçta savunan bilim insanlarından biri Kemal Gözler. Dolayısıyla hukuk bilimcinin bütün uğraşının normlar arasındaki ilişkileri hukuk disiplininin yöntemleriyle incelemek olduğunu düşünüyor. Bu nedenle bir hukuk bilimci olarak içinde yaşadığı dünyayı ve bu dünya içindeki hukuk alanını görmek onda dehşet uyandırıyor.

Haksız değil çünkü içinde yer aldığı bilimsel konum bağlamında bir hukuk düzeninin geçerliliği ve etkililiği söz konusu değilse, artık bir normun ihlal edilmesinin de önemi kalmıyor. Bu nedenle bir hukuk bilimci bir normun statüsünü nasıl saptarsa saptasın, artık hukuk bilimi bağlamında da hiçbir sonucu olmuyor. ‘Türkiye Devleti’ne eşdeğer ‘olması gereken’ hukuk düzeni artık “olması gerekenler” ile açıklanabilir değil, çünkü “olması gereken” yani norm artık ihlal edilebilir de değil. Daha sarih anlatmam gerekirse, örneğin Selahattin Demirtaş başvurusu üzerine verilmiş AİHM kararının nasıl yorumlanacağını tartışmıyoruz artık, Selahattin Demirtaş hakkında verilecek kararı tartışıyoruz ve o kararı da bir hâkim vermiyor. Etkili ve geçerli bir hukuk düzeninde bir norm ihlal edilebilir, fakat onun hangi hukuki özne tarafından ihlal edilebileceği de öngörülebilir. Bir çağ dönümünde, saf karar aşamasındayız, egemenlik momentindeyiz. Hukuk düzeni içinde yeri olan kurumlar, yetkiler ve haklardan değil; büsbütün bir öngörülmezlik içinde kanunların, kararnamelerin, yönetmeliklerin, hukuk uygulayıcılarının kararlarının dayandığı tek bir karara bakıyoruz artık. Bunu da olması gerekenlerle açıklayamıyoruz, olgulara bakmak zorundayız. Peki hukuk bilimcinin olgulara bakabileceği bir hukuk yöntemi var mıdır?

NORM VE OLGU

Gözler, çok uzun sürmüş ve heyecan verici bir felsefi tartışmanın alanına girecekken geri çekiliyor. Elbette bunda da haksız değil, son yazdığı yazı, kamusal entelektüelin gösterdiği bir politik cesaret bağlamında okunmamalı. Aslında daha çok bir bilimsel, yöntemsel cesaret örneği gösteriyor. Çünkü, aslında yaptığı, kendisi dahil kamusal olarak yazmayı hâlâ sürdürebilen insanların çok kez söylediği şeyleri, bilimsel gözlemleri olarak tasnif etmekten ibaret. Ama bir bilim insanı olarak yaptığı şey büyük bir cesaret işi; yıllardır savunduğu ve hukuk bilimine ilişkin tek bilimsel yöntem olarak gördüğü yaklaşımı geri dönülmez biçimde sorgulamış oluyor.

Ben tartışmayı tam da Gözler’in bıraktığı yerden sürdürmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Kendisinin kavranmasında önemli bir katkı yaptığı anayasasızlaşma sürecinde anayasa hukuku biliminin statüsü ne olmalıdır? Daha doğrusu anayasa hukukçusu, böyle bir dönemde neyi inceler? Elbette Gözler’in verdiği yanıtı, yani gazetecilerin yöntemleriyle olguları incelemek biçimindeki retorik yanıtı bir kenara atıyorum. Geriye iki şey kalıyor. Birincisi ‘olması gerekenler’ yani normlar arasındaki ilişkileri incelemeye devam etmek. Artık normun ihlal edilebilirliğinin yani “hukuk düzeni” dediğimiz kavramın bir karşılığı yoksa bu, Gözler’in de işaret ettiği gibi anlamsız kalıyor. Peki o zaman nereye, hangi yöntem ile bakacağız.

Şimdi bu zor soruyu anlamak için başka sorulara ihtiyacımız var, işi baştan düşünmemiz gereken sorulara. Örneğin, bir anayasa nedir? Somut bir hukuki düzen varsayımı olarak Türkiye’nin anayasası nedir? Türkiye’nin anayasası, bir olgudan yani korunacak bir anayasal karardan, anayasal çekirdekten ayrı düşünülebilir, bundan bağımsız yorumlanabilir mi? Olgu, eğer bu kadar kurucu bir rol oynuyorsa, hukuk bilimcisi bu olgu yokmuş gibi davranabilir mi?

KURUCU İKTİDAR VE YÖNTEM SORUNU

Sorun birbiriyle geniş bir kesişim kümesi bulunan anayasa hukuku ile siyaset felsefesinin aynı terazinin iki kefesi haline gelmesinden kaynaklanıyor. Yasallık sorunu ile meşruluk sorununun birbiri ile kararsız bir ilişkide olduğu dönemlere istisnai dönemlerde, kimi zaman meşruluk ilişkisi yasallığı ortadan kaldırabilecek bir kapasiteye erişiyor. İşte bu dönemlerde Gözler’in savunduğu hukuk bilimcisinin yöntemi, artık bilimsel bir yöntem olmaktan çıkıyor; çünkü nesnesini kaybediyor. Böyle dönemlerin birçok örneği var. Ama ben en kurucu olanından bahsetmek isterim.

Uluslararası hukukun kurucularından biri olarak gösterilen Francisco de Vitoria, 16’ncı yüzyılın başlarında kendine kurucu vasfını kazandıran çok önemli iki dersini özgün bir yöntemle ele alıyor. Bu kurucu derslerden birinde, yerlilerin insan olup olmadığını, diğeri de yerlilere karşı savaşın haklı bir savaş olup olmayacağını tartışmakta ve kendi dönemi bakımından metodolojik bir karmaşa gibi görünen bir biçimde bunu yapıyor. Yöntemi skolastik, yani kitabın içinden konuşmak zorunda; fakat yeni dünya, daha önce karşılaşılmamış bir sorun üzerine, kitapta olmayan bir problem üzerine yazıyor. Uluslararası hukukçu David Kennedy bu nedenle onu bir geçiş düşünürü olarak tanımlasa da Vitoria’nın yöntemi bundan fazlasını yaptığı kesin. Düşüncem çok basitçe şöyle, saf olguya hukuk düzeni kurucu bir perspektifle ve yöntemle yaklaşıyor. Dolayısıyla tanımı gereği skolastiğin çok ötesinde bir yöntemle yaklaşıyor.

Buna benzer bir yaklaşımı, hareket noktamızı oluşturan sorunlar bakımından çok daha yakın bir noktadan, Andreas Kalyvas da geliştiriyor. Kalyvas, (Gözler’in de hakkında bir eser verdiği) kurucu iktidarı hukuk biliminin sınırlarında, hukuk bilimci tarafından da bu sınırda incelenmesi gereken bir olgu olarak görüyor. Fakat saf bir olgu değil, düzen kurucu, yani hukuk düzeni yaratma potansiyeli olarak. Bunun dayanağını da karar ile norm arasındaki ilişkiyi istisnai dönemlerin nasıl belirlediğinde buluyor (ki Martin Loughlin’in “The Concept of Constituent Power” adlı güçlü bir makalesi vardır bu konuda).

Kısacası, birkaç haftadır çağ dönümünde siyaset ve Gezi direnişi yazıları üzerinden sürdürdüğüm tartışmanın üzerine gelen Gözler’in soruları bağlamında başlangıç iddiam şu: Anayasa hukukçusu anayasasızlık dönemlerinde hukuk düzeni kurma potansiyeline, kurucu iktidara odaklanmalıdır. Yöntem tartışması elbette büyük soru olarak kendini dayatmaya devam ediyor…
*****
Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü’nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, “Türkiye’nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı” başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır. (13.12.18, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/13/anayasasizlik-ve-anayasa-hukuku-bilimi/)
========================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı dostumuz sevgili Dr. Dinçer Demirkent‘e teşekkür ediyoruz bu nitelikli makalesi için..

Prof. Kemal Gözler hoca bu bağlamda bir özeleştiri bağlamında yazmıştı o “Hukuk Nereye Gidiyor?” makalesini. (http://ahmetsaltik.net/2018/12/10/hukuk-nereye-gidiyor/)

Ne var ki, “usul esasa tekaddüm eder” bağlamında adeta pozitif normatif kurguya yüksek sadakatle bir bakıyoruz ki, ortada hakkında konuşacak “norm” sayılabilecek anayasa maddesi önermeleri bile kalmamış.

Sayın E. Yargıç Albay Ertan.Urunga da Sn. Gözlerin makalesini benze bağlamda eleştirdi haklı olarak.. (http://ahmetsaltik.net/2019/01/02/kemal-gozlerin-cigligi/)

Her şey zamanında gerek..

Dr. Dinçer Demirkent ve kesinleşmiş yargı kararına dayanmayan OHAL KHK’ları ile işlerinden atılan akademisyenler bir an önce görevlerine döndürülmeli ve bu TAM KANUNSUZLUK sona erdirilmelidir:

  • “Aklanıp da dönsünler” değil, “suçlulukları kanıtlanıp” da gitsinler..
  • Türkiye’de AKP’nin bu uygulaması, 1215 Magna Carta düzeninden bile geri ve ilkel..

Sevgi ve saygı ile. 10 Ocak 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
AÜTF Halk Sağlığı AbD, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

KEMAL GÖZLER’İN ÇIĞLIĞI! 

KEMAL GÖZLER’İN ÇIĞLIĞI! 

Konuk yazar : Ertan URUNGA
(E) Askeri Yargıç
e.urunga@yahoo.com.tr

Kendisini hukuksal pozitivist (0lgucu, kuralcı) bir bilim adamı olarak tanımlayan, kamuoyu ile paylaştığı güncel yazıları ile tanınan seçkin ve üretken bir Anayasa Hukuku bilim adamı, “Elveda Anayasa” kitabının da yazarı olan Sayın Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in, 6 Aralık’ta (2018) kendisine ait web sitesinde (www.anayasa.gen.tr) paylaştığı bir çığlık niteliğindeki HUKUK NEREYE GİDİYOR?başlıklı yazısında özetle; Hukuk biliminin bugünkü yürekler acısı durumunu ele alıp “Ülkemizde ve derecesi farklı olmakla kimi başka ülkelerde; demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlüklerin günden güne gerilediğini” dile getirerek, bizim de öteden beri yakındığımız birtakım çarpıcı gözlemlerde bulunuyor. Sayın Gözler’in yazısında açıkladığı gözlemlerinden kimileri şunlardır:

– “Bugün hukuk, burnunun üstüne kocaman bir yumruk yedi.
– Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasa ve hukuki mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı haline dönüştü.
– Hâkimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler haline geldi.
– Olan biteni açıklamak bakımından, Hukuk bilimi çaresizlik, .. Anayasa ve İdare hukukçuları derin bir ümitsizlik içindeler.
– Artık üzülerek görüyorum ki .. hukuk bilimiyle uğraşmak, havanda su dövmek veya meleklerin cinsiyetini tartışmak misali işe yaramaz bir faaliyet haline geldi.”

Bu gözlemlerinden sonra, “Başta Anayasa Hukuku olmak üzere ülkemizde hukuk biliminin değersizleşmesi sürecini yaşıyoruz. Buna yol açan şey, aslında “doğrudan hukukun değersizleşmesidir” diyerek, bizim katılmadığımız bir saptamada da bulunuyor. Daha sonra insana üzüntü veren bir umarsızlık (çaresizlik) içinde, kendisinin verecek kesin bir yanıtının bulunmadığını söyleyip, aslında bizim kendisine sormamız gereken bir dizi soru sorduktan sonra da “..genelde Hukuk bilimi, özelde Anayasa Hukuku bilimi, varlıklarını sürdürmek istiyorlarsa bu soruları tartışmak ve bir cevap vermek zorundadır.” diyerek, bitiriyor.

Her ne denli bir akademisyen olmasak da, yıllardan beri Türk Ulusu adına karar vermek onuruna eren emekli bir yargıç olarak, bu yazısına bizim de söyleyeceklerimiz olacaktır elbet.

Hukukun Değeri Üzerine

Hemen belirtelim ki Sayın Gözler, seçkin bir bilim adamı olarak bugün ülkemizin üzerine çöken kasvetli havadan yakınırken; ulusal tarihimizin, Ordumuzun, Yargımızın, Eğitimimizin, Andımızın, Laik Cumhuriyetimizin, Kültür ve Sanatımızın kısacası ulusa özgü bütün değerlerimizin siyasal İslamcı AKP iktidarınca itibarsızlaştırılıp onurumuzun ayaklar altına alınmak istendiği bir ortamda, bunlara hiç değinmeden salt hukuk biliminin değersizleştiği ve buna yol açan şeyin de “doğrudan hukukun değersizleşmesi” olduğunu söyleyip yaşanan bütün sorunların nedenini Hukuk’a yüklemekle büyük bir yanılgıya düşüldüğü kanısındayız.

Çünkü Hukuk, bugün değerini yitirmemiş; tam aksine yaşanan hukuksuzlara koşut olarak daha da değer kazanmıştır. Bir hukuk adamının hukukun değersizleştiğini söylemesi, onun başat amacı olan adaletin de değersizleştiği anlamına gelir ki, o zaman da uğrunda mücadele edip koruyacağımız başkaca bir değerimiz kalmayacağı için, hukuksuzluğun bütün ülkeye yayılması sonucu ortaya çıkacak kargaşanın (kaosun) önüne geçilmesi de bir düş olur ancak.

Bu nedenle, günümüzde hukuk biliminin saygınlığını yitirdiği söylenebilir ise de, siyasal iktidarın hukuk dışı söz ve uygulamaları karşısında, yokluğu günden güne daha iyi anlaşılan Hukuk’un değersizleştiğinden söz edilemez. Bugün değersizleşen şey, dinci ve kinci olduğu kendi söylem ve uygulamaları ile anlaşılan AKP iktidarının, çağdaş Türk toplumuna dayattığı hukuka aykırı politikalarla, bunlara bilerek destek olan kimliğini yitirmiş siyaset ve hukuk adamlarının ‘devlet aklı’ ile bağdaşmayan düşünce ve fetvalarıdır.

Bugün bilimsel eleştirel düşüncenin dışlanıp dogmaların (kesin ve tartışılmaz olduğu kabul edilen düşüncelerin) devletin bütün kademelerinde egemen olmasında, iktidarın daha ilk günden başlattığı kadrolaşma hareketi ile Eğitim sisteminin dinselleştirilmesi yanında, İmam Hatiplerle Hukuk fakültelerinin AVM’ler gibi hızla çoğaltılıp yaygınlaştırılmasının büyük rolü olduğu yadsınamaz. Bunun sonucu olarak da salt Hukuk biliminin değil; bütün müspet bilim dallarında ortaya çıkan sorunların, ortak akılla çözümü olanağı kalmamış; dinsel nas ve dogmalar devletin tepelerine yükselirken, eleştirel bilimsel düşünce yere çakılmıştır.

Sorunların Temel Nedenleri

Bu üzücü durumun başlıca nedenlerinden biri, AKP’nin iktidara geldiği 03.11.2002 tarihinden bugüne dek geçen sancılı süreçte sinsice yürütülen emperyal bir proje kapsamında, T.C. Anayasası başta olmak üzere, Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu ile bunların yöntemine ilişkin temel yasaları sil baştan değiştirilip, yaklaşık yüz yıllık hukuksal ve yargısal birikimin (külliyatın) çöpe atılması sonucu metamorfoza (başkalaşıma) uğrayan halkın önemli bir kesiminin ulusal bilinç ve kimliğine yabancılaşmasıdır.

Bir başkası da yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 19.05.1919 tarihinde “Tam bağımsızlık” ülküsü ile başlattığı görkemli Kurtuluş savaşı sonunda kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti yerine; Türk ulusunu Ortaçağ karanlığına sürükleyecek teokratik bir devlet kurmak amacı güttüğü başından beri bilinen, siyasal İslamcı AKP iktidarının akıllara durgunluk veren çağ dışı kalmış ilkel politikalarına bilerek destek veren, yörüngesinden sapmış muhalefet partileri ile kimliğini yitirmiş sanat, siyaset ve hukuk adamlarıdır. 

Geçmişe Bir Bakış

Yine Sayın Gözler’in bu yazısının dışında, geçen yıl 16 Nisan 2017’de yapılan ve T.C. Devleti’nin yönetim sistemini (Rejimini) değiştiren ‘Anayasa Değişikliğine Dair Halkoylaması’ sırasında, YSK (Yüksek Seçim Kurulu)’nun, 298 sayılı yasanın açık sözüne aykırı olarak mühürsüz oyları geçerli sayması üzerine başlayan tartışmalara kendisi de önce 19.04.2017 tarihinde web sitesinde yayınladığı “Mühürsüz Oy Pusulası Tartışması” başlıklı yazısı ile katılmış ve açıkladığı haklı gerekçelerle, YSK kararının ‘geçerli bir hukuksal dayanağı olmadığı’ sonucuna varmış ve bunu o zaman biz de alkışlamıştık.

Ancak bundan sonra, 21.04.2017’de kaleme aldığı “YSK. Kararlarının Kesinliği Üzerine” başlıklı yazısı ve bu yazıya 23.04.2017 tarihinde yaptığı Eklemede; Anayasanın 79/2. maddesinde yer alan “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” kuralını, kendisinin de “anayasal bir norm” olarak doğru bulmadığını belirttiği halde, YSK kararlarına karşı Danıştay da dâhil başka bir mercie başvurulamayacağını ısrarla ve kesin bir anlatımla dile getirip savunmuştur. Daha sonra, CHP tarafından YSK kararının İptali ile Halkoylamasının yenilenmesi istemiyle Danıştay katında açtığı idari davanın inceleme olanağı bulunmadığı gerekçesiyle Reddine, 25.04.2017 tarihinde Danıştay 10. Dairesince bir üyenin karşıoyu ve oyçokluğuyla karar verilmesinden sonra da CHP başka bir mercie başvurmamış ve Anayasa değişikliği kabul edilmişti. edilmişti. 

Ne var ki açıklanan süreçte, sayın Gözler’in 21.04.2017 tarihli yazısında Anayasanın anılan hükmüne dayanarak ısrarla ileri sürdüğü görüşlerinin, hukuk kurallarına aykırı olduğu kanısı ile yazdığım bir yazıyı da o zaman kendi çevremle paylaşmakla birlikte, gündemin hızla değişmesi ve çeşitli uğraşlarım nedeniyle yayınlamak olanağı bulamamıştım. Şimdi o yazımı, aşağıda bu yazıya ek olarak sunarken; sayın Gözler’e de şunu sormak isterim (Antalya, 22.12.2018) :

Bugün gelinen durumda, “Hukuk Nereye Gidiyor” diye yakınmaya hakkınız var mı?
================================

KEMAL GÖZLER’İN YANILGISI ÜZERİNE… 

Sayın Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in, hukuksal pozitivist (olgucu, kuralcı) bir bilim adamı olarak 16.04.2017 tarihinde yapılan Halkoylaması sonunda, CHP tarafından YSK’nun mühürsüz oyların geçerli sayılmasına ilişkin 16.04.2017 tarih ve 560 sayılı Kararının ‘tam kanunsuzluk‘ nedeniyle iptali ile Halk oylamasının yenilenmesi istemiyle açılan idari davanın, 25.04.2017 tarihinde Danıştay 10. Dairesince oyçokluğu ile reddedilmesinden önce kaleme aldığı;YSK Kararlarının Kesinliği Üzerine” başlıklı yazısında, Anayasanın 79/2. maddesi karşısında, “YSK Karaları aleyhine -Danıştay da dahil- başka bir mercie başvurulamaz” sonucuna vardığını ve kendisinin de ‘anayasal bir norm’ olarak doğru bulmadığını belirttiği o kuralı tam beş kez tekrarlamasından fazlasıyla saplanıp kaldığını anlayınca, yerinip üzülmedim desem yalan olur.

Bunu pozitivizm öğretisini benimsediği için mi yoksa konunun daha iyi anlaşılması için mi yaptığını bilmesek de, eski bir Askeri yargıç olarak, hukuka aykırı bulduğumuz bu görüşüne, aşağıda açıklamaya çalıştığımız nedenlerle katılmadığımızı belirtmek isteriz:

Hukuksal Nedenler

1- Bilindiği üzere insanın toplumsal yaşama geçtiği ilk çağlardan itibaren adil bir düzen içinde güvenle yaşayabilmesi için gereksinim duyduğu adalete ulaşabilmek için doğuştan sahip olduğu aklını ve sağduyusu ile deneyimlerini kullanarak yarattığı ve başat amacı adaleti sağlamak olan “Hukuk”un kaynağı sadece geçerli (mer’i) yasalar değil; bunun yanında yüzyılların birikimi ile oluşan gelenek ve görenekler (örf ve adetler) ile bilimsel ve yargısal içtihatlar olduğuna da her halde kuşku yoktur.

Bütün bunlardan ayrı olarak şu günlerde tamamen unutulan, ancak Türk Hukuk düzeni içinde, başta Anayasa olmak üzere; Türk Yurttaşlar Yasası ve Türk Ceza Yasası ile yargılama yöntemine ilişkin temel yasalarda anılan, tinsel ve kutsal bir değer daha vardır ki o da yargıcın vicdanıdır ki; bu bir kamu hukukçusuna yabancı gelse de, Anayasada yer alan bir kavram olduğu için gözetmek zorundayız   

“Hani, nerede yazıyor bu vicdan?” diye sorarsanız eğer; bunu da Anayasa’nın ‘Yargı’ başlığını taşıyan 138/1. maddesinde “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” buyruğunda olduğu gibi yöntem yasalarının çeşitli maddelerinde de görürsünüz. Ancak nesnel (maddi) gerçeği arayan ceza yargılamasında,“yargıcın hukuka ve vicdani kanaatine göre karar vereceği” belirtilirken; şekli gerçeği arayan hukuk yargılamasında ise “yargıcın hakkaniyet, nefaset ve dürüstlük kurallarına göre karar vereceği” belirtilmiştir. Bu kavramların ortak özelliği de “İnsanın içinde var olan ve davranışları hakkında adil bir yargıda bulunmaya; hukuksal ve ahlaksal değerlerle kendiliğinden yargılama yapmaya iten tinsel güç” olarak tanımlanan, hukukun öznesi ve gözdesi olan “VİCDAN”dır.

Bu nedenlerle, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1/2. maddesinde yer alan; “Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa hâkim örf ve adet hukukuna göre, bu da yoksa  kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.” genel hukuk kuralı ile yargıca yasakoyucu yetkisi de tanınmıştır.

Yine aynı yasanın 4. maddesinde takdir yetkisi tanınan yargıcın, bu yetkisini kullanırken ‘..durumun gereklerine uygun haklı sebepleri göz önünde tutarak, hukuka ve hakkaniyete göre karar vereceği’ de açıkça belirtilmiştir.

Yargıçlara ilişkin bu yasal düzenlemelerle, değişik yargı düzenlerinde (adli, idari, askeri) görev yapan yargıçların bakmakta oldukları bir davada ortaya çıkan sorunların çözümünde olabildiğince geniş yetkilerle donatılmış olmaları karşısında; eldeki kanıtlara, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre “kanun keçisi” ya da “herkül yargıç” olmalarına gerek kalmadan, adaletin erdemi ve saygınlığını korumaları için -atama ve yükselmelerinde iktidara bağımlı olmalarından kaynaklanan ikircikli kaygılar dışında- yasal bir engelin bulunduğu söylenemez. Böylesi durumlarda, yargıçların hukuk dışı kaygılarla adaletten sapmalarının hoş görülmesi ya da görmezden gelinerek hukuk kurallarına aykırı davranması da asla kabul edilemez.

2- İç hukukumuzda yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesinin tanındığı, Osmanlı’nın Adli Kurallar Külliyatı olan Mecelle’nin 1792. maddesinde de “Hâkim; hakim, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin olmalıdır” şeklinde nitelikleri belirtilen halk arasında da ‘Peygamber postunda oturan kişiler’ olarak anılan yargıçların; devletçe yeterli güvencelerle donatılmış olmasalar da saygın bir yeri bulunduğuna kuşku yoktur.

Yargılama faaliyetinin asli öğesi olan ve kutsal sayılan adalet dağıtma görevini üstlenen yargıçların yeri ve önemine ilişkin bu zorunlu açıklamadan sonra konumuza dönersek; öncelikle Sayın GÖZLER’in daha önce isabetle kaleme aldığı “Elveda Anayasa” kitabı ile 19.04.2017 tarihli “Mühürsüz Oy Pusulası Tartışması” başlığını taşıyan, aydınlatıcı ve büyük bir emek ürünü yazısını okuyanların da bizim gibi kıvandıklarına kuşku yoktur sanırım.

Ancak bu yazısında, YSK’nun 16.04.2017 tarih ve 560 sayılı Kararının; ayrıntılı olarak açıkladığı gerekçelerle “tam kanunsuzluk” oluğunu saptamasından sonra kaleme aldığı yukarıdaki yazısını tam da o kuşkulu kararın İptali için Danıştay’da açılan davanın Reddedilmesinden önce yayınlanması, kendisi için bir talihsizlik olmuştur.

Çünkü Anayasanın ‘Yargı’ bölümünde yer almayan ve yüksek Mahkemeler arasında da sayılmayan, kendine özgü (sui generis) bir kurul olan YSK’nın, idari nitelikte olduğu ve yasaya da mutlak aykırı bulunduğunu kendisinin de kabul ettiği o Kararına karşı, salt “Anayasanın 79/2. maddesi öyle yazıyor” diye, Danıştay da dahil başka bir merciye başvurulamayacağını kabul etmenin; hukuksal pozitivizmin bir gereği olmasından çok, işin kolayına kaçıp çaresizliğe teslim olmaktan başka bir anlamı olamaz.  Hele bir maddeye saplanarak, başka bir çözüm bulunmadığını söyleyip hukuksuzluğa boyun eğmek, adil bir yargı için çare üretmekle görevli olan bir hukuk adamına yaraşmayacağına kuşku yoktur.

3- Öte yandan, biran için anılan hüküm karşısında, YSK’nun kararının kesin olduğu ve yargı denetimine de bağlı bulunmadığı kabul edilirse eğer; bu Kurulun Anayasanın 101. maddesinde sınırlı (tahdidi) olarak sayılan geçersiz oyların, yasanın açık sözüne karşın, bütün Geçerli (mühürlü) HAYIR oylarının, ülkenin yararına olmayacağı varsayımına (faraziyesine) dayalı keyfi bir gerekçe ile Geçersiz sayılmasına karar vermesi durumunda da yargı yoluna başvurulamayacağı gerekecektir ki; bu da hukukun varsayımlara boyun eğmesi anlamına geleceği için hukuken kabul görmesi olası değildir elbet.

4-  Ayrıca, Anayasanın ‘Yargı’ bölümünde yer almadığı ve yüksek mahkemeler arasında da sayılmadığı için kendine özgü idari bir kurul olduğuna kuşku bulunmayan YSK‘nun; seçimlerin yasaya uygun, dürüst ve düzenli bir şekilde yapılması bağlamında verdiği kararlarının “idari işlem” niteliğinde olmasına karşın, idari yargı denetimine tabi bulunmadığını söylemek de şu nedenlerle hukuka mutlak aykırı bulunmaktadır:

Anayasal Nedenler

  1. a) T.C. Anayasasının 176/1. maddesi gereğince Anayasa metninden sayılan “Başlangıç” bölümünde yer alan ve başta Kuvvetler Ayrılığı ilkesi olmak üzere, egemenliği “.. millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı”şeklindeki genel kuralı,
  1. b) Anayasanın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi,

    c) Yine Anayasanın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmadan, salt ilgili maddelerde sayılan nedenlere bağlı olarak ve ancak yasayla sınırlanabileceği belirtildikten sonra, “Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkelerine aykırı olamaz.” buyruğu,

    d) Keza Anayasanın 40. maddesinin ilk fıkrasında yer alan“Anayasa ile tanınmış hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, yetkili makamlara geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir” hükmü ile 2. fıkradaki “Devlet, işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” hükümleri,

    e) Ve nihayet Anayasanın 125/1. maddesinde belirtilen “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” kuralı, hep birlikte değerlendirildiğinde; bu kurulun idari nitelikteki kararlarının, yargı denetime tabi olduğunun kabulünde anayasal zorunluk bulunduğu yadsınamaz. Kaldı ki, yasakoyucunun bu kuralı getirirken daha önce koyduğu 79. maddedeki kuralı bildiği halde, ayrık (istinai) bir hükme yer vermemiş olması, amaçsal bir yorumla önceki kuralın sonraki genel kurala aykırı olmadığı şeklinde anlaşılmasını gerektirir.

Öte yandan, Yasama organı tarafından çıkarılan yasaların bile Güçler Ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri gereğince, Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi tutulduğu bir hukuk düzeninde, Anayasanın yorumlaması ile yetkili kılınmış tek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’ nin 18.02.1992 tarih ve 1992/12 E. ve 1992/7 sayılı Kararı ile YSK’nun “Mahkeme” niteliğinde olmadığının açıkça belirtilmesine karşın; ısrarla yargı organı olduğu ve bu organların kararlarına karşı hiçbir mercie başvurulamayacağının ileri sürülmesi, anayasa koyucunun amacına olduğu kadar, eşyanın doğasına da aykırı düşecektir.

5- Kaldı ki; bir an için YSK’nun da bir ‘yargı organı’ olduğu kabul edilse bile, bunun yaygın denetim ilkesi gereğince, öbür yargı yerleri gibi, idari nitelikteki kararlarının yakın zamana kadar yargı denetime tabi bulunduğuna ilişkin yargısal içtihatlara aykırı düşeceğine de kuşku yoktur. Bu içtihatlara örnek olarak da aşağıdaki yüksek Mahkeme kararlarını gösterebiliriz:

  1. a) Danıştay 5. Dairesi 17.05.1996 tarih ve 1995/4416 E.-1996/1911 K sayılı Kararı;

Yargıtay 1. Başkanlık Kurulunun idari nitelikteki kararı ile Yargıtay’daki görev yeri değiştirilen bir üyenin Ankara 1. İdare Mahkemesinde açtığı İptal davasının reddine ilişkin Hükmün temyizi üzerine, Danıştay 5. Dairesince yüksek yargı organlarının idari nitelik ve kimlikteki işlemlerinde de idari yargı denetimine tabi bulunduğu, ayrıntılı bir şekilde tartışılıp açıklandıktan sonra, yerinde görülmeyen hükmün Bozulmasına oybirliğiyle karar verilmiştir.

b) Danıştay 13. Dairesinin 02.03.2005 tarih ve 2005/579 E.- 993 K. sayılı Kararı;

03.11.2002 tarihli Milletvekili Genel seçimlerine katılan Genç Partinin Star TV’de yapılan yayınların RTÜK tarafından durdurulması ve anılan partinin YSK’na yaptığı itirazının da Reddedilmesi üzerine, bu kararın İptali için Ankara 9. İdare Mahkemesi katında açılan davada; salt RTÜK’ün yayın durdurma kararının hukuksal denetimi yapılarak davanın Reddine karar verilmesinden sonra, davacı partinin başvurduğu Danıştay 13. Dairesince, davacının iptalini istediği YSK Kararına ilişkin bir yargı denetimi yapılmadan karara varılmış olmasında hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

c) Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Daireler Kurulunun 15.03.2001 tarih ve 2000/59 E.- 2001/48 K. sayılı Tangülü Kararı;

Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 14.09.2000 tarihinde yaptığı üye adayı seçimi işleminin yasaya aykırı olduğu savıyla, seçilme yeterliliği olan As. Yargıçlardan biri tarafından AYİM katında açılan davada, yapılan işlemin idari nitelikte olduğu kabul edilip, idari yargı denetimine tabi tutularak İptaline karar verilmiştir. 

SONUÇ

Açıklamaya çalıştığımız bu duruma göre; YSK’nun idari nitelikteki kararlarına karşı Danıştay katında idari dava açılabilmesi konusunda, iç hukukumuzda yasal ve anayasal hiçbir engel bulunmamaktadır. Tam aksine, açılan davaların herhangi bir gerekçeyle Reddine karar verilmesi, yüksek Mahkemelerce Bozma nedeni sayılmaktadır.

Kaldı ki; bu ve bunun gibi Türk yargısı adına övülesi kararların daha birçok örneğinin bulunduğu, yakın zamana dek bütün hukukçularca bilinirken; bugün kimi hukukçuların tam aksini savunmalarının, hukukun gelişmesine nasıl bir yarar sağladığını bilemediğimizden, sayın Gözler’e şunu sormak isteriz:

  • Pozitivist bir Anayasa hukukçusu olarak, Anayasanın bir kuralına (normuna) bütün bir hukuku feda etmenizin, onun nihai amacı olan adaletin sağlanmasına bir yararı oldu mu? 

Ertan URUNGA, (E) Askeri Yargıç
e.urunga@yahoo.com.tr 

 

 

TVF nereye ne harcadı sahi?

TVF nereye ne harcadı sahi?

Çiğdem Toker
Cumhuriyet
, 08.09.2017
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Türkiye Varlık Fonu (TVF) kurulalı bir yılı geçiyor. 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra, “Gazi Meclis”te görüşülen bir kanun teklifiyle,
Sayıştay’ın denetim yapamayacağı (AS : Niçin??!!) bir anonim şirket olarak kurgulandı.

TVF, yürürlükteki yasalar karşısında gelmiş geçmiş en ayrıcalıklı A.Ş. 
Denetimden uzak ve belirsizliklerle dolu yapısının inşasında OHAL düzeni, bu imtiyazlı şirkete, olağan rejimlerde tahkim edilemeyecek bir zemin oluşturdu. Tartışmasız, sorgusuz sualsiz
“küt” diye geliveren gece yarısı KHK’leriyle, kimseye ağzını açma fırsatı dahi verilmedi. 

İlan edilme gerekçesi darbeci kadroları hızla yargılayıp cezalandırmak olan OHAL rejimi, başka pek çok “tahkim” işlevinin yanı sıra, halkın birikimleriyle kurulup yaşatılan büyük kamu kuruluşlarının TVF’ye devrine yaradı.
***
AKP medyasına bakarsanız TVF, küresel bir aktör olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. (Devredilen varlıkların aktif büyüklüklerinin 160 milyar dolar, özkaynak büyüklüğünün de 35 milyar dolar olduğu açıklanmıştı.) 
Oysa henüz ortada ne plan var, ne de denetim raporu. Yasa teklifi Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülürken, AKP’li bakan ve vekiller neredeyse yemin billah bir tarzda TVF’nin denetleneceği sözünü verdiyse de dostlar alışverişte görsün tabii. 
Toplumsal hafızayı şiddet kullanarak yok etmenin gayet organize bir plan olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılırken, “denetim” sözünün lafı mı olur? 
Dolayısıyla Sayıştay’ın denetlemediği TVF’nin (AS : Niçin??!!) denetim ve değerleme için hangi tanınmış “bağımsız” denetim şirketiyle, yüzde, binde kaç oran üzerinden anlaştığı, bizim vergilerimizden sözleşme bedeli olarak bugüne dek kaç TL ödendiği de belli değil. 
Yeri gelmişken… TVF yasasının gerekçesine

  • Otoyollar, Kanal İstanbul, üçüncü köprü ve havalimanı, nükleer santral gibi büyük altyapı projelerine kamu kesimi borcu artırılmadan finansman sağlanması” yazıldığını unutmadık. 

    O nedenle Ulaştırma Bakanı’nın geçenlerde ön fizibilite sözleşmesinin imzalandığını açıkladığı Kanal İstanbul’un, Cengiz-Kolin-Kalyon’un 20 milyar dolarlık Akkuyu Nükleer Santralı’nın % 49’una ortaklık açıklaması ile TVF kaynakları arasında bir bağ kuruldu mu, bilmiyoruz mesela. (Geçen Haziranda, bu satın almanın ardından ihtiyaç duyulan büyüklükte kredi finansmanı çekme olanağının bulunacağı duyurulmuştu.) Şeffaflık dediğiniz tam olarak budur.
    ***
    TVF bugünlerde, 2018 bütçe tasarısı ve üç yıllık Orta Vadeli Program (OVP) hazırlıkları sebebiyle gündemde. TVF’nin, ekonomik büyümeye %1.5 katkı sağlaması bekleniyormuş. Herhalde OVP açıklanırken Ziraat Bankası, Halkbank, BOTAŞ, PTT, TPAO, Milli Piyango’yu bünyesinde tutan TVF’nin bu katkıyı nasıl sağlayacağını daha ayrıntılı öğreniriz. Keza, TVF’ye devredilen ve toplam büyüklüğü 2.3 milyon metrekare olan Hazine taşınmazlarının nasıl değerlendirileceğini de.

TVF’yle ilgili aydınlatılmaya bir başka kayda değer gelişme, Katar Yatırım Fonu’yla ilişkisi. Epeydir konuşulan ortaklık görüşmelerinde ne mesafe alındığı meselesine de açıklık getiren yok. 
Sonuç olarak TVF’ye yurt dışından büyük ilgi gösterildiğini, yatırımcılarla işbirliği görüşmeleri yapıldığını sürekli duyup okusak da bütün açıklamalar hâlâ son derece genel, hâlâ son derece hamasi. 
Devasa kamu şirketlerini OHAL rejimi marifetiyle devralan TVF’nin geliri gideri,
nereye ne harcadığı, kimden ne aldığı ve nasıl denetlendiğine dair sorular hâlâ cevapsız. 

Söyleyin hadi: TVF’nin bir yılda nereye harcadığını bilmeden, büyümeye % 1.5 katkı yapacağına nasıl inanacağız?
======================================
Dostlar,

TÜRKİYE VARLIK FONU SORUNU ve SAYIŞTAY DENETİMİ NEDEN YOK?

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ekonomik – politik – diplomatik – kültürel – eğitsel alanlarda en büyük yönlendirmeleri (manüplasyonları) ve operasyonları AKP = RTE iktidarı eliyle yapılmakta son 15 yıldır.. 15 yıldır tek başına iktidar olan bu kadro, Anayasal bir kurum olan Sayıştay’ın mali denetimini dışlayarak yüzlerce milyar dolar, toplamda yaklaşık iki Trilyon Dolar büyüklüğünde muazzam fonları harcadı.. Oysa Anayasa’nın Sayıştay maddesi çok net :

– Anayasa madde 160 – Sayıştay, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir. Sayıştayın kesin hükümleri hakkında ilgililer yazılı bildirim tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir kereye mahsus olmak üzere karar düzeltilmesi isteminde bulunabilirler. Bu kararlar dolayısıyla idari yargı yoluna başvurulamaz.
Vergi, benzeri mali yükümlülükler ve ödevler hakkında Danıştay ile Sayıştay kararları arasındaki uyuşmazlıklarda Danıştay kararları esas alınır.
Mahallî idarelerin hesap ve işlemlerinin denetimi ve kesin hükme bağlanması Sayıştay tarafından yapılır.

Geçtiğimiz yıllarda, Anayasa md. 164 gereğince Sayıştay’ca düzenlenecek Kesinhesap bildirimleri de yasa tasarısı olarak TBMM önüne AKP hükümetlerince getirilmedi.

Bu durum hukuk diliyle TAM KANUNSUZLUKTUR!

Harcadığı her kuruşun hem matematiksel hem de yerindelik hesabını TBMM’de onun adına denetim yapan Sayıştay raporları üzerinden vermek, iktidarların anayasal ve etik yükümüdür.

16.12.2012 günü web sitemizde 2011 bütçesinin Sayıştay denetiminden kaçırıldığını ve Anayasanın açıkça çiğnendiğini yazmıştık (http://ahmetsaltik.net/2012/12/16/cumhuriyet-gazetesi-16-aralik-2012-gunlu-sayisi-ve-yorumlarimiz/) :
*******
Açıkçası :  Hükümet 2011 bütçe harcamalarını en geç Temmuz 2012 sonunda TBMM’ye sunmak zorunda idi (Kesin hesap kanunu tasarısı). Sayıştay da  bunun ardından 75 gün içinde “genel uygunluk bildirimi” ni düzenleyecektir. Bu ikisi eklenerek 2012 bütçe yasası tasarısı TBMM’ye sunulur ve önce Bütçe komisyonunda sonra Genel Kurulda “birlikte”  görüşülür.

  • Anayasa buyruğu bu denli açık ve AKP hükümetinin çiğnemi de (ihlali de) öyle.. Bu anayasaı çiğneme (ihlal) suçunun zaman aşımı süresi var mıdır ve kaç yıldır ey AKP’liler ve ey TBMM Başkanı Cemil Çiçek beyefendi??
    Bu arada muhalefet ne yapar?? Bu olağanüstü AKP skandalı da mı Türkiye’yi ayağa kaldırmaya elverişli değil ?? Bütçe görüşmelerine tamam mı, devam mı?? Kritik soru budur..
    *******

    TVF, 200 milyar Dolara yakın muazzam bir havuzu (portföyü) yönetmektedir.
    Türkiye’nin, özelleştirme talanından geriye kalan son barutudur. Dolayısıyla son derece

    1. saydam ve
    2. yerinde harcanması kaçınılmazdır.

    AKP her iki zorunluktan da kaçıyor.. Niçin, niçin, niçin?
    Üstelik bu seçim politik bir tercihe bırakılmayıp Anayasal açık buyruk iken..

  • Bu durumda TVF harcamaları daha başından hukuksal olarak ve de facto gayrımeşrudur.
    Sayıştay’ın denetiminden neden kaçınıyor, neden kaçıyorsunuz gocunacak yaranız yoksa??

    Önceki gün TVF Başkanı görevden alındı ve vekaleten İstanbul Borsası Başkanı atandı. Niçin??

Sağlıkta Dönüşüm masalsı soygunu’ için şunları aktarmıştık 11 yıl önce
(Cumhuriyet Strateji 31.07.2006) :

  • .. Sağlıkta Dönüşüm Programı özünde, gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP‘nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant transferi ve güven tazeleme operasyonu olarak değerlendirilmelidir….

Sanırız yap-bozun (puzzle) parçaları yerine oturmuştur..
Ancak AKP = RTE’nin gözden kaçırdığı çooook kritik bir nokta var :

  • Tüm bu pervasız hukuksuzlukların hiçbir biçimde hesabının sorul(a)mayacağı sanrısı!
    Evet, san-rı-sı.. Ama göreceğiz…

Yasa dışı (illegal) harcamalarla hangi hukuksuz işler – eylemler – operasyonlar – komisyonlar – basın – ………………. (klavyenin tuşlarında elimiz geziniyor ama yazamıyoruz!) finanse edilmektedir?

Bu soru çok rahatsız edici ise reçetesi yukarıda 2 kalem olarak netlikle yazılmıştır, yieleyelim :

1. saydam ve
2. yerinde harcama, Sayıştay denetimi..

Sevgi ve saygı ile. 09 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI TEZCAN, YSK’NIN HALK OYLAMASI İPTALİNE İLİŞKİN BAŞVURULARI RET KARARINI DEĞERLENDİRDİ

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI TEZCAN, YSK’NIN HALK OYLAMASI İPTALİNE İLİŞKİN BAŞVURULARI RET KARARINI DEĞERLENDİRDİ

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, YSK’nın halk oylaması için yapılan iptal başvurusunu reddetmesine ilişkin, “Bu ciddi bir meşruiyet krizidir. Bu sadece ’Hayır’ oyu verenlerin oyuna karşı bir sıkıntı değil, oy kullanan bütün vatandaşa haksızlıktır. Çünkü ’Evet’ oyu verenin verdiği oyu şu anda tartışmalı hale getirmiştir bu karar.”
dedi. 
Tezcan, YSK’nın kararının ardından yaptığı değerlendirmede, tam kanunsuzluk talebiyle yaptıkları başvurunun oy çokluğu ile reddedildiğini anımsattı. Bir üyenin “iptali gerekir” şeklinde oy kullandığını hatırlatan Tezcan, “Öncelikle o bir üyeye özel teşekkür ediyoruz.” dedi. Alınan kararın kendilerini mutlu etmediğini vurgulayan Bülent Tezcan,
* YSK sayım döküm sırasındaki bu tutumu nedeniyle seçimlerde ciddi şekilde bir meşruiyet sorunu yaratmıştır ve bu seçimleri gayri meşru noktaya düşürmüştür.” ifadesini kullandı. OHAL nedeniyle zaten sorunlu bir kampanya dönemi yaşandığını savunan Tezcan, YSK iptal yönünde bir karar alsaydı, meşruiyet tartışmasının ciddi şekilde çözüleceğini aktardı.

BU CİDDİ BİR MEŞRUİYET KRİZİDİR

“Görülen o ki, YSK kendisini kanun koyucunun yerine koymuştur diyen Tezcan, şöyle konuştu:

“Mühürsüz oy pusulası ve zarfların geçerli sayılması suretiyle YSK, seçim hilesine fırsat vermiştir. ’Organize bir seçim hilesi, organize oy hilesi’ diyoruz. Belki çok ağır geliyor bu laf ama kastettiğimiz şudur, o gün Türkiye’nin birçok yerinden eksik oy paketleri ve zarflarının gönderildiği haberleri geldi. YSK’ya itirazlarımızı yaptık, bize paketleme hatası dediler ama paketleme hatası dedikleri şeyin, milli iradeyi paketleme planının bir parçası olduğu akşam ortaya çıktı.”

Mühürlü zarf ve pusulaların amacının dışarıdan getirilecek oyları engellemek olduğunu vurgulayan Tezcan, sabah oy pusulalarının eksik gönderilmesinin, pusulaların çalındığını ve tercih mührü basılarak yeniden sandıklara sokulduğunu ortaya koyduğunu ileri sürdü.

Tezcan, “Bu ciddi bir meşruiyet krizidir. Bu sadece ’Hayır’ oyu verenlerin oyuna karşı bir sıkıntı değil, oy kullanan bütün vatandaşa haksızlıktır. Çünkü ’Evet’ oyu verenin verdiği oyu şu anda tartışmalı hale getirmiştir bu karar.” diye konuştu. Bundan sonra bütün hukuk yollarını işleteceklerini bildiren Bülent Tezcan, gerekçeli kararı gördükten sonra yarın partinin hukukçularıyla bir araya gelerek yol haritasını belirleyeceklerini de söyledi.
=============================

CHP’nin YSK’ya referandumun iptali için başvurusunun tam metni

YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞINA
ANKARA

İTİRAZ EDEN : Cumhuriyet Halk Partisi adına

1) Genel Başkan Yardımcısı Bülent TEZCAN
2) YSK Temsilcisi Mehmet Hadimi YAKUPOĞLU
Anadolu Bulvarı No: 12 Söğütözü ANKARA

KONU : 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan halkoylamasının tam kanunsuzluk nedeni ile iptali taleplidir.

AÇIKLAMALAR
Yüksek Seçim Kurulu, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa Değişikliği
Halkoylamasında doğu illerindeki sandıklar açılıp oy sayım döküm işlemleri devam
ederken Adalet ve Kalkınma Partisi Temsilcisi Recep ÖZEL’in talebi üzerine sandık
kurulu mührü olmayan oy pusulalarının ve zarfların geçerli sayılmasına karar
vermiştir.

YSK, benzer kararların geçmişte de verildiğini, mühür basma görevinin sandık
kurullarında olduğunu ve bu görevin yapılmamasından seçmenin sorumlu
tutulamayacağını belirterek seçme hakkına üstünlük tanınması gerektiğini gerekçe
kılmıştır. Ayrıca oy pusulasının sahteliği kanıtlanmadıkça mühürsüz oy pusulalarının
tamamının geçerli olacağını belirtmiştir.

298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 77.
maddesinde, sandık kuruluna oy pusulasının arkasını ve zarfları mühürleme görevi
verilmiştir. Aynı Kanunun 98. maddesi mühürsüz oy zarflarının, 101. maddesi ise
mühürsüz oy pusulalarının geçersiz olacağını düzenlemiştir. Kanun koyucu sahtecilik
ve hileyi önlemek için seçim güvenliğini her şeyden üstün görmüştür.

Bunun yanında YSK, 135 sayılı Genelgesinin 41 ve 43. maddelerinde oy pusulaları
ve zarflarının, sandık kurulu tarafından mühürlenmemesi halinde geçersiz
olacaklarını açık olarak -son üç seçimde olduğu gibi- düzenlemiştir.
2
1) Yüksek Seçim Kurulunun kararı Kanun ve Genelge hükümlerine açıkça
aykırıdır
Yukarıda anılan Kanun ve Genelge hükümleri, halkoylamasının işleyişini
belirlemektedir. Tüm siyasi partiler, bu hükümler çerçevesinde kendi sandık kurulu
başkan ve üyelerine, müşahitlerine, bina sorumlularına, hukukçularına ve üyelerine
mühürsüz oy pusulası ve zarflarının geçersiz olacağı eğitimini vermiştir. YSK da
gerek sandık başkanlarına gerekse üyelerine verilen eğitimlerde bu konuyu önemle
vurgulamıştır.

Ayrıca 16 Nisan 2017 oy verme günü YSK tarafından sandık başkanlarına saat
05.58’de gönderilen ilk kısa mesaj “Oy zarfı ile birleşik oy pusulalarını sayıp,
tutanak defterine geçiriniz. Oy pusulalarının arka tarafını ve oy zarflarını sandık
kurulu mührü ile mühürleyiniz.” talimatıdır. Henüz oylama devam ederken, Kurulca
alınan 559 sayılı kararda “Oy pusulalarının sandık kurulu mührü ile mühürlenmesinin
amacı, oylamada sahte oy pusulası kullanımını engellemek için olup, bu amacı
gerçekleştirmeye yönelik mührün sandık kurulu tarafından sehven oy pusulasının ön
yüzüne basılmış olması veya arka yüzüne basılmış olmakla birlikte mürekkep
fazlalığı nedeniyle ön yüzüne yansımış olması, oy pusulasının geçersiz sayılmasını
gerektirecek nitelikte görülmemektedir.” denmiştir.

Aynı gün, doğu illerindeki sandıklar açıldıktan sonra, Kurul tarafından Adalet ve
Kalkınma Partisinin talebi üzerine, oy sayım döküm işlemi devam ederken verilen,
mühürsüz oy pusulası ve zarfların geçerli olacağı şeklindeki karar, 298 sayılı
Kanunun 77, 98 ve 101. Maddeleri; 135 sayılı Genelgenin 41 ve 43 maddeleri ile gün
içinde YSK tarafından alınan tedbir ve diğer karara aykırıdır. YSK, Kanunun amir
hükmü, kendi hazırladığı genelgesi ve aynı gün içindeki önceki uygulamasıyla
çelişmiştir.

YSK, bu kararla oy sayım döküm işlemi başladıktan sonra kural değiştirmiş; kendisini
kanun koyucu yerine koyarak yasama yetkisi kullanmıştır.

2) Karar önceki kararlarla benzer nitelikte değildir
Kurulun karar gerekçesinde ve kamuoyuna yapılan açıklamada, söz konusu kararın
yeni olmadığı, Kurulun geçmişte de benzer kararlar aldığı hususu yer almıştır.
Halbuki kararın alınış zamanı, etkisi ve sonuçları göz önünde bulundurulduğunda bu
kararın önceki alınan kararlarla aynı nitelikte olmadığı, 2014 kararının ise aksi yönde
olduğu aşikardır.

3
YSK’nın 04/04/2014 tarih ve 1439 sayılı kararında: “298 Sayılı Kanunun 101/3 ve 138
Sayılı Genelgenin 44/B-3 maddesinde, arkasında sandık kurulu mührü olmayan
birleşik oy pusulalarının geçerli olmayacağının açık bir şekilde düzenlendiği”
gerekçesi ile bu pusulaları geçerli sayan Antalya İl Seçim Kurulu kararını
kaldırılmasına karar verilmiştir. Sandık kurulu mührünün bulunup bulunmaması ile
ilgili verilen son kararlar, bu tür oy pusulaları ve zarfların geçersiz sayılması gerektiği
yönündedir. Seçim yargısının, her bir olay için aynı kuralı farklı şekilde
değerlendirmesi, oy kullanan seçmenin güven duygusunu sarsacak niteliktedir.
Seçmen, oy kullanma yönteminin ve kurul uygulamalarının her dönemde değişiklik
gösterdiği bir ortamda oyunun hesaba katılması konusunda güven duygusunu
kaybeder. Vatandaşlar ve siyasi partiler, halkoylamasına giderken kararların bu
şekilde olduğu fikri ile hareket etmişlerdir. Her seçimde aynı konuda farklı bir karar
alınmasının izahı olamaz.

Oylama günü karar, somut bir olay üzerine YSK önüne gelmiş bir itirazla ilgili olarak
alınmamış, AKP Temsilcisinin, itiraz niteliğini taşımayan soyut bir iddiası/talebi
üzerine alınmıştır. YSK’nın, somut uyuşmazlık olmaksızın yapılan başvurularda görüş
vermeme yönündeki ilkesi bilinmektedir ve buna ilişkin onlarca kararı bulunmaktadır.
Söz konusu karar açıkça, somut bir iddia olmaksızın soyut bir talep üzerine
talimat verilmesi niteliğindedir ve bu itibarla dayanılan önceki kararlardan
farklıdır. YSK’nın bu nitelikte daha önce aldığı hiçbir kararı yoktur.
Aynı zamanda alınan bu karar yargısal bir karar değil bir talimattır. Oylama devam
ederken talep üzerine verilen bir talimatın karar niteliği bulunmamaktadır. Yüksek
Seçim Kurulu’nun bu talimatı 298 sayılı yasaya açıkça aykırıdır.

Daha önceki seçimlerde alınan bu konudaki kararlar, sandık kurullarının sayım
döküm işlemlerini bitirmesi ve tutanakları bağlaması sonrası, tutanaklara ve kurulların
kararlarına karşı yapılan itirazlar sonrası alınmış kararlardır. YSK eski
uygulamalarında bitmiş bir sayım döküm sonrası, sandık kurullarının, ilçe seçim
kurullarının ve il seçim kurullarının kararlarını etkilemeyecek şekilde, bu kurulların
kararlarını itirazen sonuca bağlarken karar vermiştir. YSK’nın oylama günü verdiği
karar ise sandık kurullarının uygulamalarına doğrudan müdahale niteliğindedir.
Haliyle veriliş şekli ve aşağıda anlatılacak sonuçları bakımından bu karar, önceki
kararlardan farklıdır.

4
3) Alınan karar ile itiraz hakkı kısıtlanmıştır
Bu kararın bir sonucu olarak da; sandık kurulları, sandık kurulu mührü olmayan
oy pusulalarını ve zarfları, hakkında geçerli geçersiz tartışması yapmadan
geçerli kabul edip oy torbasına koymuşlardır. Pusula ve zarflarla ilgili tutanaklara
kayıt geçilememiş, bu hususta yapılan şikayetler dahi tutanak defterine
geçirilmemiştir. Dolayısıyla tüm seçim çevrelerinde kaç tane oy pusulasının
mühürsüz olduğu tespit edilmediği gibi tespit edilmesi imkanı da ortadan
kaldırılmıştır. Bu durumda küçük bir farkla sonuçlanan seçim sonucuna, mühürsüz oy
pusulalarının geçersiz sayılmaları halinde etki edip etmediğinin denetlenmesi imkanı
fiilen ve hukuken ortadan kaldırılmıştır.

Verilen karar, seçim sonucunun denetlenmesi imkanını ortadan kaldırmıştır. Evet ve
Hayır oyları arasındaki farkın altında veya üstünde mühürsüz oy pusulası olup
olmadığı tespit edilemediği sürece seçim sonucunun denetlenmesi mümkün
olmadığından halk oylamasının güvenilirliğinden de söz edilemez. Şu anda dahi
geçersiz oy sayısı 846.000 civarındadır. Kurul, bu kararı oy kullanma anında almamış
ve seçimin akışına müdahale etmemiş olsaydı; sandık kurullarının geçerli geçersiz
tespitini itiraz yolları ile inceleseydi, aradaki farkın seçim sonucunu etkileyecek
nitelikte olup olmadığı da ortaya çıkacaktı. YSK, bu değerlendirmenin yapılmasını
engelleyerek halkoylamasının sonucuna doğrudan etki etmiştir. Bu durumda geçerli
geçersiz denetiminin yapılamamasının en önemli sonucu, bu durumun siyasi
partilerin geçerli ve geçersiz oylara ilişkin itirazda bulunmasının önüne
geçilmesine neden olmasıdır. Zira siyasi partiler hangi oylara itirazda bulunacağını
öğrenme imkanını kaybetmiştir. Ortada Anayasal bir ihlal bulunmaktadır.

4) Sahteliğin ispatı imkanı ortadan kalkmış, sahte oy pusulası kullanıldığı
şüphesi artmıştır
Sahteliğin ispatı konusunda en önemli husus sandık kurulu mührüdür. Bu konudaki
ispat yolu YSK kararı ile ortadan kaldırılmıştır. Türkiye’nin birçok yerinde, oy
torbalarından eksik oy pusulası ve zarf çıkmıştır. Bu yaygın usulsüzlük, YSK
tarafından paketleme hatası olarak açıklanmıştır. Oysa bundan önceki seçimlerin
hiçbirine bu ölçüde yaygın eksik oy pusulası gönderilmesi söz konusu olmamıştır.
Seçim kurulu ve sandık kurulu mührü olmayan zarf ve sandık kurulu mührü olmayan
oy pusulalarının geçersiz olması, oyların çalınarak dışarıda hazırlanıp sandığa
girmesini engelleyecek bir önlemdir. YSK kararı ile mühürsüz oy pusulası ve zarfların
geçerli sayılması bu önlemi etkisiz hale getirmiştir. Bu husus, sabah oy kullanma
başlamadan önce sandık kurullarına yaygın şekilde eksik oy pusulası ve zarf
gönderilmesi ile birlikte ele alındığında, organize olarak filigranlı oyların önceden
çalınıp sonradan sandığa sokulduğunun kanıtı olmuştur.

5
5) Karar, Anayasa’da güvence altında bulan temel hakların ihlali niteliğindedir
Yukarıda da belirtildiği üzere, Yüksek Seçim Kurulu’nun anılan kararı, seçim
hukukunun temel ilke ve kurallarına aykırı olmasının yanı sıra, sandık kurullarında
üyesi bulunan siyasî partilerin, mühürsüz oy pusulalarının ve mühürsüz zarfların
geçersizliğine ilişkin itiraz haklarının da ellerinden alınmasına yol açmış
bulunmaktadır. Zira anılan karar neticesinde, geçersiz oyların tespiti ile tutanağa
geçirilmeleri mümkün olmamış; bunun sonucu olarak da, Cumhuriyet Halk Partisi’nin
bu oyların tespiti ve geçersizliğine ilişkin olarak Yüksek Seçim Kurulu’na yargısal
anlamda “etkili bir başvuru yapma hakkı” ortadan kaldırılmıştır. Cumhuriyet Halk
Partisi’nin, söz konusu usulsüzlükle ilgili olarak; bağımsız, etkili, temel hak ve
özgürlüklerin çiğnendiğini belirlememe ve buna son verme gücüne sahip bir ulusal
makama başvurma hakkını fiilen ortadan kaldıran bu durumun ise, Anayasa’nın 40.
ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesinde düzenlenen güvencelerin
ihlâli anlamına geleceği açıktır.

Dahası, bu durumun Anayasa’nın 36. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.
maddelerinde düzenlenen “Adil Yargılanma Hakkı”nın da, söz konusu itirazın
incelenmesi amacıyla bağımsız ve tarafsız bir yargı organına erişim hakkı yönünden
ihlâli anlamına geldiğini belirtmek gerekmektedir. Bütün bunların ise, yine
Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan ve bizzat bir temel hak niteliği
taşımanın ötesinde, diğer tüm temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde
yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biri olan
“Hak Arama Özgürlüğü”nün de bir bütün olarak ihlâli sonucuna yol açtığını ifade
etmek lazımdır.

6) 16 Nisan 2017 Halkoylaması açık oy gizli sayım esasına göre yapılmıştır
İçişleri Bakanının 10 Nisan 2017 tarihli, sayım döküm işlemleri esnasında sadece
görevlilerin sandık başında bulunması ve seçmenlerin sandık alanına sokulmayacağı
yönünde önlemler alınacağına ilişkin açıklaması sonrası konu, temsilcimizce kurulun
gündemine sunulmuştur. Yine vali, kaymakam ve güvenlik güçlerinin birçok ilimizde
seçmenleri açık oylamaya zorladığı, teşvik ettiği, tahrik ettiğine dair tarafımıza birçok
şikayet gelmiştir. Bu konuda da Yüksek Seçim Kuruluna ve ilçe seçim kurullarına
bildirimde bulunulmuş ve gerekli önlemlerin alınması istenmiştir. Oylamadan bir gün
önce, seçmenlerin açık oy kullanmaya zorlanacağını bildiren ve buna karşı önlem
alınması talepli dilekçemiz YSK’ya iletilmiştir. Oy kullanma anında da Erzurum İli
Karayazı İlçesinde seçmenlere baskı yapıldığını bildiren ve tedbir alınması talebini
içeren dilekçemiz YSK’ya gönderilmiştir. (Ek: Açık oy kullanılacağını ve seçmenlere
baskı yapılacağını bildirir dilekçe örnekleri)

6
Bu konulardaki uyarılarımız ve tedbir alınması taleplerimize karşın YSK tarafından
konu geçiştirilmiş ve önceden herhangi bir önlem alınmamıştır. YSK, kamu
otoritesinin seçimlere müdahalesine engel olmamıştır.
Öte yandan oylama günü boyunca özellikle doğu illerinde açık oy kullanıldığı ve
sayım döküm esnasında oy kullanılan binalara seçmenlerin alınmadığı şikayetleri
gelmeye devam etmiştir. Bu durum da YSK’ya anında dilekçe ile bildirilmiştir.
Şanlıurfa İli Eyyübiye İlçesinde 2016 numaralı sandıkta oyların açık şekilde
kullanıldığına dair sosyal medyada bulunan görüntü kaydı da dikkat çekicidir. Kamu
otoritesi müdahalesi nedeni ile aynı usulsüzlüğün kayıt altına alınamadığı birçok yer
bulunmaktadır.

Sayım dökümün başlamasından sonra ülke çapında gizli sayım şikayetleri artarak
devam etmiştir. Üstelik bu şikayetler, aynı yerlerde birden fazla kişilerce tarafımıza
iletilmiştir. Gizli sayım yapıldığı şikayeti gelen 19 yer, dilekçemiz ekinde sayılmıştır.
(Ek: Gizli sayım yapıldığı ihbarı alınan yerlerin bazıları)
Gizli sayım nedeni ile birçok yerde sandık kurullarınca geçersiz oyların sonradan
geçerli hale getirildiği, sayım döküm sırasında seçmen iradesinin sonuçlara doğru
yansıtılmadığı bilinmektedir. Mühürsüz oy pusulası konusunda seçmen iradesini
gerekçe gösteren YSK, öncelikle gizli sayımı engellemek için çözmesi gereken somut
olayları çözüme kavuşturmamıştır.

YSK bu konuda da önlem alma hususunda gecikmiş, doğu sandıklarının birçoğunda
sayım dökümün tamamlanması ve batıda da sandıklarda sayım döküm işlemlerinin
devam etmesi anı olan saat 17.21’de ısrarlı taleplerimiz sonucu kurullara,
“seçmenlerin ve müşahitlerin sayım döküm işlemlerini izlemesine imkan
sağlanması gerektiğine” dair bir kısa mesaj göndermiştir. Bu mesaj dahi başlı
başına gizli sayımın delilidir.

YSK’nın geç ve zayıf müdahaleleri nedeniyle “Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.”
YSK’nın seçime ilişkin tedbirleri alma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeni ile
halkoylaması sonuçları şaibeli hale gelmiştir.

7
7) Yasak propaganda engellenmemiştir
YSK, Anayasa’nın 67. maddesindeki, seçim kanunlarında yapılan değişikliklerin
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içindeki seçimlerde uygulanmayacağına ilişkin
hükmüne rağmen bir Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi ile propaganda
yasaklarına uymayan televizyon kanallarınca yaptırım uygulanması maddesinin
değiştirilmesini yürürlükte saymıştır. Oylama günü basın yayın organlarının yaptığı
yasak propaganda faaliyetlerine ilişkin YSK’ya başvurumuz bulunmasına karşın (Ek:
dilekçemiz örneği) hiçbir işlem yapılmamış, bu talebimiz karara dahi bağlanmamıştır.
YSK, oylama günü, yasak propaganda faaliyetinde bulunan televizyon kanallarının
bu faaliyetini engelleme konusunda hiçbir çaba göstermemiş, konuyu görmezden
gelmiştir. Seçime ilişkin her türlü tedbiri alma hakkı ve görevi olan YSK’nın görevini
yerine getirilmemesinin izahı bulunmamaktadır.

8) Oylama süresince düzensizlikler önlenememiştir
135 sayılı Genelgede, Halkoylamasında yalnızca “TERCİH” mührü kullanılması
hükmü bulunmasına rağmen, ülke genelinde yaygın bir biçimde oy torbalarının
içinden “EVET” mührü çıkmış, seçmenler Evet ve Hayır tercihinin bulunduğu
oylamada “EVET” mührü kullanmak zorunda kalmıştır. Yine oy torbalarından birçok
eksik oy pusulası ve zarf çıkmıştır. Bazı sandıklarda eski oy pusulalarının
kullanılması nedeni ile kahverengi kısımlarda renk farklılığı oluşmuş, seçmenler sahte
oy pusulası basıldığı endişesi taşımıştır. Belki sadece bir ya da birkaç yerde olsa göz
ardı edilebilecek olan bu ihlaller, tüm ülke genelinde olmuş, oylama birçok yerde
durmak zorunda kalmıştır. Yüksek Seçim Kurulu, yanlış uygulamaları engellemekte
gecikmiş, gün boyu oylamanın tartışmalı şekilde yapılmasına neden olmuştur.
Tüm bu usulsüzlükler yanında, başka şehirde olan seçmenler yerine oy kullanıldığı,
birden fazla sandıkta oy kullanıldığı, kabine başkaları ile girilerek oy kullanıldığı,
kolluk güçlerinin sandık başında sürekli bulunduğu, görüntü alınacak cihazlarla oy
kabinine girildiği, Örnek 142 Belge ile sandık başına gelenlerin oy kullandığının ilçe
seçim kuruluna bildirilmemesi nedeni ile bu kişilerin mükerrer oy kullandığı yönünde
birçok usulsüzlük tarafımıza ihbar edilmiştir (Ek: Oylama günü usulsüzlüklerine ilişkin
ihbar örnekleri). Bu konular gün boyunca sosyal medyada da sıkça yer almıştır.
AKP’nin mühürsüz pusulalar konusundaki soyut başvurusu üzerine sonucu
etkileyecek şekilde karar alan YSK, ülke çapında konuşulan usulsüzlüklerin
hiçbirisine etkili müdahalede bulunmamıştır.

8
Kamuoyunda da yaygınca örnekleri görüldüğü üzere bazı sandık kurulları geçerli
geçersiz tartışması içinde arkası mühürlenmemiş oy pusulalarını zarflar açıldıktan
sonra mühürlemiştir. Bunun yanında ilçe seçim kuruluna teslim edilen sandık
torbaları, siyasi partilerin kontrolü dışında muhafaza edilmektedir. Bu noktadan sonra
mühürsüz zarf ve pusulalara mühür vurulup vurulmadığı ve torbaların içine müdahale
edilip edilmediğini tespit de mümkün değildir. Bu nedenle sayım dökümün yeniden
yapılması halinde, artık sağlıklı sonuç alınması mümkün olmayacaktır. Halk
oylamasının iptali zorunlu hale gelmiştir.

9) Bütün bu olumsuzluklar, tam kanunsuzluk hali oluşturmaktadır. Tam kanunsuzluk
nedeni ile halkoylamasının tümünün iptali gerekir.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan nedenlerle 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan
Anayasa Değişikliği Halkoylamasının tam kanunsuzluk nedeni ile iptaline karar
verilmesini saygılarımızla dileriz. (18/04/2017 18 Nisan 15:45)

Ekler :
1. Açık oy kullanılacağını, seçmenlere baskı yapılacağını ve gizli sayım yapılacağını
bildirir dilekçe örnekleri
2. Gizli sayım yapıldığı ihbarı alınan yerlerin bazıları
3. Yasak propaganda yapıldığını bildirir dilekçe örneği
4. Oylama günü usulsüzlüklerine ilişkin ihbarların bazıları
Bülent TEZCAN Mehmet Hadimi YAKUPOĞLU