Seçimlerde olağanüstü itiraz nedir, ne değildir?

Seçimlerde olağanüstü itiraz nedir, ne değildir?

Ömer Faruk Eminağaoğlu
YARSAV Kurucu Başkanı
Cumhuriyet, 17.4.19

Seçim sonuçlarına etkili olabilecek, seçmen ve adaylar dışındaki, maddi vakıa ve olaylar, açıkça kanıt ve gerekçeleri ortaya konularak, olağanüstü itiraz konusu edilebilir.

İktidara seçim yolu ile gelen AKP döneminde Türkiye’de, her bir seçim bir öncekinden daha da tartışmalı hale gelmiştir. Böyle olunca, AKP demokrasi uyarınca mı, yoksa salt kendisinin kazanacağı koşulları yaratıp kendisini meşru göstermek için mi seçimlere giriyor soruları gündemden düşmemiştir. Kanıt ve gerekçeleri gösterilmeyen itiraz adı altındaki soyut başvuruların, Seçim Yasası’nın 112/2 maddesi uyarınca torbalar açılmadan ve incelenmeden reddi gerekirken, İstanbul özelinde torbalar açılmış, böylece bu yol dolanılarak torbaların içine müdahale dönemi başlatılmıştır. Aradan geçen bunca zaman içinde seçim güvenliğini sağlamakla görevli organların seçim sonuçlarını açıklayamaması demek; yalnızca iktidarın seçim sonuçlarını tanımaması demek değil, bu organları da bu sürecin içine çekmesi demektir. İstanbul seçimleri ve ortaya çıkan sonuçlar karşısında, AKP tarafından seçim sonuçlarına olağanüstü itiraz yoluna gidileceği gündeme taşınmıştır.

Seçim Yasası ve olağanüstü itiraz düzenlemesi

Seçim Yasası tasarısı, 1961 yılında Kurucu Meclis’in ilgili komisyonunca hazırlanmış ve bu yasa Kurucu Meclis’teki görüşmeler sonunda kimi değişikliklerle kabul edilmiştir. Kurucu Meclis’te, tasarının olağanüstü itirazla ilgili maddesi hakkında söz alan olmamıştır. Madde gerekçesinde, bu hükmün seçimin sonucuna “müessir olaylara” karşı getirildiği belirtilmiştir. Seçim Yasası’nın halen de yürürlükte olan olağanüstü itirazları düzenleyen 130/3 ve 130/4’üncü madde metinleri o tarihten beri değişmemiştir. 1979 yılında Seçim Yasasının 130’uncu maddesine, YSK kararlarında adına “tam kanunsuzluk” denilen 5. fıkra eklenmiş, bu maddede de bugüne dek başkaca bir değişiklik yapılmamıştır.

Olağanüstü itiraz süre ve koşulları

Olağanüstü itiraz yoluna, seçim tutanağının yani mazbatanın düzenlenmesinden sonraki “yedi gün” içinde, her konuda değil yalnızca “seçimin sonucuna etkili bir olay veya durum” nedeniyle, kanıt ve gerekçeleri de açıkça gösterilerek başvurabilmek olanaklıdır. Bunun için alt kademelere veya alt kurullara ayrıca itiraz edilmesi de gerekmemektedir.

Olağanüstü itiraz nedenleri

Olağanüstü itiraz nedenleri, adaylarla, seçmenlerle ve öbür konularla ilgili olarak üç ana başlık altında toplanmaktadır.

Adaylarla ilgili olağanüstü itiraz nedenleri

1979’da yapılan tam kanunsuzlukla ilgili düzenlemede, adayın

Türk vatandaşı olmadığına, yaşının yasada öngörülenden küçük olduğuna, ilkokul mezunu olmadığına, seçilme yeterliliğini kaybettiren bir mahkümiyetinin bulunduğuna”,

ilişkin bu 4 nedenden herhangi biri ileri sürülerek tam kanunsuzluk başvurusu yapılabileceği, adaylığın kesinleşmesinden sonra bunların dışında bir neden ileri sürülemeyeceği, bu hükmün olağanüstü itirazlar konusunda da geçerli olduğu vurgulanmıştır. Bu düzenleme, adaylarla ilgili olarak olağanüstü itiraz nedenlerinin de 1979 sonrasında bu 4 nedenle sınırlandırılması anlamına gelmekte ise de; YSK kararlarına göre, mahkeme kararları gereğince kısıtlanma, mahkeme kararları uyarınca hak yoksunluğu, askerlik yapmama durumu da bu kapsamda incelenmiştir.

Seçmenlerle ilgili olağanüstü itiraz nedenleri

Seçim Yasasında, seçmen kütükleri ve seçmen listelerinin kesinleşmesi ayrıca düzenlenmiştir. Kesinleşen sandık seçmen listelerinde yer alanlar oy kullanabilmekte, bu listelerde yer almayanlar ise Seçim Yasası’nın 86’ncı maddesi uyarınca oy kullanamamaktadır. YSK’ya, seçimlerle ilgili yasal süreleri oy verme gününü gözetip kısaltma yetkisi tanınmış olup, YSK da seçmen listeleri konusundaki askı süresini, bu hakkın hangi sürede etkin kullanılabileceğini esas alarak belirlemiştir. Buna göre askı süresi sonrası 3 Mart 2019’da seçmen listelerinin kesinleştiği ilan edilmiştir. Seçim hukuku uyarınca seçimlerin sınırlı bir takvimde gerçekleştirilmesi nedeniyle, seçmen listeleri kesinleştikten sonra, taşıma seçmen veya başka bir nedenle seçmen olunamayacağı veya olunabileceği gibi iddialar ya da askı süresinin yetersizliği gibi nedenler ileri sürülememektedir.

Öte yandan listeler kesinleştikten sonra, listelerde adı yer almamasına karşın oy kullanabilecek kişileri de yasa sınırlı olarak belirlemiştir. Bu kişiler de askı süresinde başvurmalarına karşın kesinleşen listede adı yer almayan veya sandıklarla ilgili olarak resmen görevlendirilen kişiler olup, bunların da hangi koşullarda oy kullanabilecekleri, Yasanın 86’ncı ve izleyen maddelerinde sınırlı olarak sayılan kişilerdir.

Seçim Yasası’nın 86/son maddesinde de, yine kesinleşen seçmen listesinde yer alsa bile, seçmen yeterliğini yitirten durumları oy verme gününe dek resmi belge ile ortaya konan kişilerin de oy kullanamayacağı, örneğin adı kesinleşen listede olsa bile Seçim Yasası’nın 8’inci maddesinde belirtildiği üzere, bu arada kısıtlanan veya (bu dönemde bile kesinleşen bir mahkumiyet kararı gereği) kamu hizmetlerinden yasaklananların ya da tutuklu seçmen listesinde kayıtlı ilen bu dönemde tahliye olanların oy kullanamayacağı öngörülmüştür. İşte seçmenlerle ilgili bu durumlara aykırı olarak oy kullandırılması veya kullandırılmaması, bu durumun da ancak seçim sonucuna etkili olması, yani ancak bir seçilememe durumu yaratacak olması, bir olağanüstü itiraz nedenidir. Bunların da kanıt ve dayanaklarının ortaya konulması gerekmektedir. Bunların dışında kesinleşen seçmen kütükleri ve seçmen listeleri ile ilgili konular, asla ve asla olağanüstü itiraz konusu yapılamaz.

Öbür olağanüstü itiraz nedenleri

Seçim sonuçlarına etkili olabilecek, seçmen ve adaylar dışındaki, maddi vakıa ve olaylar da, açıkça kanıt ve gerekçeleri ortaya konularak, olağanüstü itiraz konusu edilebilir. Bu açıklamaları gözetince;

  • İstanbul yerel seçimlerinde hukuk ve demokrasi deniliyorsa, hukuk ve demokrasi dolanılmamalı, hukuk ve demokrasinin gereği yerine getirilmelidir.

CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET SUÇUNUNUN ANAYASA’YA AYKIRILIĞI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ÇALIŞTAYI

Logo_Ankara_Barosu

 

CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET SUÇUNUNUN
ANAYASA’YA AYKIRILIĞI ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ÇALIŞTAYI

Ankara Barosu tarafından düzenlenen Türk Ceza Kanunu madde 299’un (Cumhurbaşkanı’na Hakaret Suçunun) Anayasa’ya Aykırılığı ve Çözüm Önerileri Çalıştayı, 4 Aralık 2015 günü gerçekleştirildi. Çalıştayın açış konuşmasını, Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran yaptı. Canduran, şöyle konuştu:

“Son dönemde gündemimizde sıklıkla yer alan TCK madde 299, uzun zamandan beri varlık nedeni ve uygulamaları ile hem hukuk camiasında hem de kamuoyunda ciddi tartışmalara neden olmaktadır. Söz konusu suçun, Anayasa’ya, tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve iç hukukumuzda bağlayıcı etkisi bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırılıklar taşıdığı, birçok uygulayıcı ve akademisyen tarafından yüksek sesle dile getirilmektedir. TCK madde 299 ile ilgili olarak her gün açılan soruşturma ve davalar, günlük yaşamın, medyanın ve hukuk gündeminin maalesef ayrılmaz bir parçası konumuna gelmiştir.

Türkiye’nin, özellikle yargı uygulamalarında ifade özgürlüğünden yana değil, kamusal erki kullanan güçten yana olması sebebiyle ciddi hak ihlalleri yaşadığı ve yakın gelecekte de yaşayacağı gözlemlenmektedir. Sorunun, daha vahim ve onarılamaz bir boyuta gelmeden evvel pozitif hukuk kanallarının da aktif kullanım yolunu açarak çözümlenmesi gerektiği açıktır.

Bu vesileyle geniş ve farklı kesimleri bir araya getiren bu çalıştayın, sorunun çözümüne farklı bir bakış açısı getireceğine ve elde edilen çözüm önerilerinin hem uygulayıcılara
hem akademik çevrelere hem de nihai çözümü gerçekleştirecek olan Anayasa Mahkemesi ve/veya TBMM’ye ışık tutacağına inancımız tamdır. Ankara Barosu olarak, bu suç tipi ile ilgili başlatılan çözüm arayışlarının takipçisi ve aktif bir süjesi olacağı vaadiyle çalıştayın başarılı olmasını ümit eder; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlarım.”

Çalıştayın TCK madde 299’un Yargı Pratiği başlıklı ilk oturumunu, Ankara Barosu ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden yönetti. Bu oturumda YARSAV Başkanı Murat Arslan, Yargıçlar Sendikası Başkanı Mustafa Karadağ, Cumhuriyet Gazetesi Avukatı Tora Pekin ve Ankara Barosu’na kayıtlı Av. Mustafa Gökhan Tekşen, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunun yargı pratiğini anlattı.

Akademisyen Gözüyle TCK Madde 299 konulu 2. oturumun başkanlığını ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Önceki Dönem Yargıcı ve 25. Dönem İzmir Milletvekili Rıza Türmen üstlendi. Bu oturumda da Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Devrim Güngör ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ece Göztepe Çelebi, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu akademisyen gözüyle değerlendirdi.

Çalıştayın Basın Gözüyle TCK Madde 299 başlıklı 3. oturumunu da Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran yönetti. Bu oturuma ise Sözcü Gazetesi Yazarı Bekir Coşkun,
Birgün Gazetesi’nden Barış İnce ve Gazeteci – Yazar İlhan Taşçı konuşmacı olarak katıldı.

Av. Hakan Canduran’ın yönettiği Yasama Gözüyle TCK madde 299 başlıklı son oturumunda da CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu yasama açısından değerlendirdi.
(http://www.ankarabarosu.org.tr/Arkasayfa.aspx?S=HaberTop10Img/haber1916)

======================================

Dostlar,

12. CB Erdoğan’ın kendisine hakaret edildiği savıyla yurttaşlar hakkında açtırdığı davalar
sayıca yüzlerle ifade edilmekte..
Yeryüzünde hiçbir uygar ülkede görülmüş – duyulmuş şey değil!..

AİHM‘nin net tersine içtihatlarına, bizim Yüksek Yargımızın da arada redlerine karşın
yerel mahkemeler genellikle mahkumiyet vermekteler. Bu ceza ne yazık ki “hapis” olarak uygulanmakta. Şehit cenazelerinde yüreğine ateş düşmüş şehit yakınlarından tutunuz,
15 yaşlarında çocuklara dek Erdoğan’ın mahkum ettirdiği insanlar!..

Bay RTE bilerek bu yolu kullanmakta ve bir baskı – korku iklimiyle yapıp – ettiklerine dönük muhalefet ve eleştirileri engellemeye çalışmaktadır. Bu durum düpedüz demokrasi dışıdır, otokratiktir ve çağdaş (modern) demokrasilerde kabul edilmesi olanaklı değildir.

Erdoğan’ın izlediği politikaların doğruluğundan ve hukuka uygunluğundan kuşkusu yoksa
neden bu baskıcı – boğucu yolu seçtiği anlaşılabilir bir tutumdur ve kendini elevermektedir.
Ancak bir hukuk devletinde bu durumun sürgit devamı kabul edilemez.

Hukuk çaresizlik kurumu değildir..

Cumurbaşkanı dahil, hiç kimse de hukukun üstünde değildir.

Hukuk kurumu bu katlanılamaz soruna hızla çare üretmek zorundadır.
Erdoğan, konuşmaları ile pek çok kişi ve kurumu pervasızca aşağılamaktadır.
Kendisini eleştiren ülkemiz aydınlarına “mankurt” deme hakkını kendinde bulabilmektedir!

Davranışları, sözlerinin içeriği, beden dili, küçümseyici bakışları, mimikleri, yersiz biçimde sürekli bağırarak ve hemen her gün çok fazla konuşması yığınları rahatsız ve tedirgin etmekte, çileden çıkarmakta hatta tahrik ederek adeta “suça” (?) kışkırtmaktadır.

Bir Cumhurbaşkanının böylesine davranmaya, kendi ulusunu aşağılamaya,
halkına hakaret etmeye hem insani, hem hukuksal, hem ahlaki, hem demokratik,
hem de mensup olmakla övündüğü İslam dini değerleri bakımından.. hiçbir biçimde
olanak yoktur.

Bu saptama net bir gerçekliktir ve bu davalarda bir karine olarak sanıklar lehine
ilgili mahkemelerde mutlaka hafifletici neden olarak dikkate alınmalıdır.

Hukuk herkesi iyiniyetli olmaya çağırır ve “bir hakkın sırf gayrı ızrar eden” biçimde kullanımını korumaz.

Öyle ki; bu tür davalara bakan mahkemeler Erdoğan hakkında yurttaşını suça iten
kasıtlı ve kışkırtıcı sürgit davranışlarından dolayı suç duyurusunda bulunmalıdır.

Cumhurbaşkanının sorumsuzluğu sınırsız ve keyfi bir alan değildir.

Salt vatana ihanet suçundan yargılanabilirlik, “yalnızca görevine ilişkin eylemler” ile sınırlıdır.

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı ve Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih Kanadoğlu şu saptamayı yapmıştır :

“… TÜM YET­Kİ­LE­Rİ İS­Tİ­YO­R”..
CUMHURBAŞKANI, kuv­vet­ler ay­rı­lı­ğı­nı bir ke­na­ra bı­ra­kıp bü­tün yet­ki­le­ri ken­di­sin­de
top­la­mak is­ti­yor. Baş­kan olun­ca ‘her şe­yi is­te­di­ğim gi­bi ya­pa­rı­m’ dü­şün­ce­sin­de…
cum­hur­baş­ka­nı bir si­ya­si par­ti için oy is­ti­yor. Ta­raf­sız­lı­ğı­nı bı­rak­mış, ye­mi­ni­ni unut­muş bir cum­hur­baş­ka­nıy­la kar­şı kar­şı­ya­yız. TÜRKİYE, te­rör ör­gü­tüy­le pa­zar­lık ya­pan bir ül­ke du­ru­mu­na ge­ti­ril­di. Baş­ba­kan­lı­ğı dö­ne­min­de de, Er­do­ğa­n’­ın Yü­ce Di­va­n’­da yar­gı­lan­ma­sı ge­re­ken suç­lar iş­le­di­ği bi­li­ni­yor.

.. ‘Baş­kan­lık sis­te­mi­’ adı al­tın­da ül­ke­mi­zi din­ci bir dik­ta­ya doğ­ru sü­rük­lü­yor­la­r.’..

Tayyip Er­do­ğa­n’­ı ta­raf­sız ha­le ge­tir­me­nin yo­lu, 276 oyu bul­du­ğu­nuz­da, cum­hur­baş­ka­nı se­çil­me­den ön­ce­ki suç­la­ma­lar ne­de­niy­le Yü­ce Di­va­n’­da yar­gı­lan­ma­sı­nı sağ­la­mak­tır. Baş­ba­kan­lık dö­ne­min­de­ki suç­la­ma­lar ne­de­niy­le Yü­ce Di­va­n’­da yar­gı­lan­ma­sı­na
276 oyu bul­du­ğu­nuz za­man en­gel bir du­rum yok..”
(AA, 05 Şubat 2015)
(Yazının tamamı için : 276’yi_bulan_Erdogan’i_Yuce_Divan’a_gönderir)

Hem tarafsızlığın dışına çıkmak, kendisine oy vermeyen kesimleri en hafif deyimiyle ötekileştirmek hem de Cumhurbaşkanlığı özel korunmasından yararlanmak istemek
çifte standarttır ve hakkaniyet dışı, yüksek adalet duygusunu zedeleyicidir.

Hukuk kurumu (TCK md. 299 vd.) biçimsel kurallarıyla belki bir süre daha Erdoğan’a
hizmet edebilir; ancak kamuoyu vicdanında yükselen isyan, meşru çözümlerini de üretecektir, üretmelidir.

Hukuk devletinin vazgeçilmez gereklerinden biri hukuk güvencesidir,
hukukun öngörülebilirliğidir.
Sert hatta çok sert de olsa olağan eleştiri hakkını kullanan yurttaşlar,
doğal olarak bu 2 temel evrensel hukuk kurumuna dayanmaktadırlar.

Erdoğan’ın, Anayasa md. 2’de tanımlanan ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek Cumhuriyet niteliklerinden olan Demokratik – Laik – Sosyal – Hukuk devletini tahrip etme, başkalaştırma hakkı asla olamaz! Bu açıkça Anayasal “darbe” suçudur.

Siyasal partiler başta olmak üzere yüksek yargı (Yargıtay) ve giderek Anayasa Mahkemesi’nin bu yıkıcı gidişe “dur” demelerinin zamanı gelmiştir.
Erdoğan’a bu gerçekler mutlaka anlatılmalıdır.
AİHM, kararlarında daha net ve kesin caydırıcı ifadeler, gerekçeler göstermelidir..

Üniversiteler, Hukukçular, felsefeciler, yönetimbilimciler, basın.. sorunu rahatlıkla tartışmalıdır.
(Bkz. “CHP’li başkana ‘Erdoğan’ hapsi!”,
http://ahmetsaltik.net/2015/11/17/chpli-baskana-erdogan-hapsi/)

AKP’nin akilleri Erdoğan’ı itidal ve teenniye ikna etmeli ve mutlaka frenlemelidir.
Türkiye’nin iç ve dış sorunları haddinden ziyadedir ve bunlara odaklanılmalıdır.
Mahkemeler ve kamuoyu bu yersiz davalarla işgal, taciz ve terörize edilMEmelidir.

Ankara Barosu’na bu sorumlu tutumu nedeniyle teşekkür ediyoruz. Toplantı tutanaklarının, bildiri metinlerinin hızla yayımlanarak kamuoyu ile paylaşılmasını diliyor ve bekliyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
11 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

HUKUK GÜVENCE Mİ SİLAH MI?


HUKUK GÜVENCE Mİ SİLAH MI?

Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU
YARSAV Kurucu Başkanı
Yargıçlar Sendikası Genel Başkanı

öfe

Dostlar,

Sn. Eminağaoğlu’nu bu gün dinleyemedik.
ADD Çankaya Şubemizde Sn. Prof. Ali Ercan ile 2’liKonferansımız vardı.

SEÇİM CİDDİ İŞTİR ŞAKAYA GEŞMEZ :
30 MART 2104 YEREL SEÇİ Mİ REFERANDM MU ??

Sevgi ve saygı ile.
15 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Hâkime 9.5 yıl hapis istemi


Dostlar
,

Gerçekten Sayın Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu‘nun başına geldiği gibi;
AKP’nin insanları aptal yerine koyan “ileri demokrasi” safsatasının
her gün onlarca aykırı örneğini görüyor ve yaşıyoruz.

İstanbul’da geçtiğimiz günlerde öldürülen Alevi gencin (Hasan Ferit Gedik)
“helallik alma” ile cenazenin kaldırılmasına Polisin 3 gün engel oluşunu,
bırakalım ileri demokrasiyi, temel insan hakları ile bağdaşır yanı var mı?

AKP_hukumeti_halkina_ihanet_ediyor_NewYork_Times

Sayın Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu‘nun başına gelmedik bırakılmadı..

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında yargıç – savcı olarak Ceza Hukuku alanında uzmanlaşmıştı. Siyasal Parti hukukunda özellikle..

AKP’nin yeni HSYK’sı Sn. Eminağaoğlu‘nu önce keyfi biçimde İstanbul’da bir ilk derece mahkemesine atadı bir tür rütbe indirimiyle. O da yetmedi, bu kez Çankırı Sulh Ceza Yargıçlığına..

Oysa Sn. Eminağaoğlunun bir de Sendika Genel Başkanlığı (önce YARSAV sonra Yargıçlar Sendikası) söz konusu idi ve ilgili mevzuat kendisinin temel insan haklarından olan bu örgütlenme hakkını kullanabilmesi için Ankara’da kamu görevini sürdürmesi gerekiyordu. AKP’nin 12 Eylül 2010 Anaysa değişiklikleri ile iyice belirleyici olduğu
“yeni HSYK” bu hukuk kurallarını da tanımadı ve Ankara dışında görevlendirdi.
Ayrıca, kurduğu sendikaların da başına gelmedik bırakılmadı.

Fakat Sn. Eminağaoğlu öyle kolay pes edecek bir insan değil.
Çok da sıkı donanımlı bir hukukçu.
Dolayısıyla demokratik savaşımını dirençle sürdürmekte.
Geçtiğimiz yıl Yargıtay’daki bir duruşmasına katılmıştık ve oybirliği ile aklanmıştı.

Davaların sonu gelmiyor..
Tam bir linç infazı..
Aykırı seslere AKP sisteminde asla yer yok.. En gaddar biçimde gereken kararlılıkla
ve ödünsüz bastırılmalı ki toplum sindirilerek korku ile terbiye edilsin; tam faşizm taktiği..

Yapılanları şiddetle kınıyoruz.

Basit bir toplantı – gösteri yürüyüşüne evrensel – anayasal – yasal DOĞAL hakkını kullanarak katılmanın 9.5 yıl hapisle cezalandırılması istemiyle dava açılmasının
hukuk devletinin hangi ilkesiyle yapılabildiğini ve dünyada gelmiş – geçmiş örneğini gösterebilecek meslek namuslu bir hukuk adamı var mıdır??

Sn. Eminağaoğlu‘na dayanışma ve destek duygu ve düşüncelerimizi sunuyoruz.

Haber, dünkü (3.10.13) Cumhuriyet‘te yer aldı..

Sevgi ve saygı ile.
04.10.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

===========================================

Hâkime 9.5 yıl hapis istemi

portresi
Çankırı yargıçlarından Ömer Faruk Eminağaoğlu,
15 Haziran’da (2013) Gezi eylemlerine destek amacıyla Kennedy Caddesi’nde çok sayıda CHP milletvekilinin de hazır bulunduğu gösteriye katıldı. Radikal gazetesinin haberine göre Eminağaoğlu hakkında bu eylem nedeniyle Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı.

Savcılık, Eminağoğlu hakkında “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa Muhalefet Etmek” suçundan 9.5 yıla kadar hapis istemiyle cezalandırılması istendi. İlk duruşma
20 Kasım’da görülecek. Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı, Facebook adresinde,
“Suriye sınırına toplanıp, herkes el ele tutuşarak bu sınır geçilmez,
yurtta barış dünyada barış mesajı verilmeli idi” diye yazan Eminağaoğlu için soruşturma da başlattı.

Ancak soruşturma sonucunda takipsizlik kararı verildi.

Eminağaoğlu, “Sözün bittiği noktadayız.” dedi.
(Cumhuriyet, 3.10.13)

Yargılama görevini etkileme

Dostlar,

Sayın Ali Rıza Aydın, çok başarılı bir Anayasa Mahkemesi Raportörü idi.
Bu Mahkemenin hukukçu olmayan muhasebeci başkanı Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi yasasının kendisine verdiği yetkiyi -kötüye- kulanarak Ali Rıza Aydın’ın görevden çekilmesini istedi. Aydın emekliliğini istedi. Engin bir hukuk birikimi ve derinlemesine analiz yeteneği olan Sayın Aydın, yazmayı ve bizleri aydınlatmayı sürdürüyor.

Yargılama Görevini Etkileme” başlıklı yazısını bizimle de paylaştı.
Son derece önemli bir konuyu işlemekte ve hukuk metinlerine dayalı olarak
AKP ve yapılandırdığı kurumların, -ne yazık ki başta HSYK olmak üzere-
adaletin gerçekleşmesini nasıl saptırdıklarını hatta engellediklerini açık örnekleriyle sunuyor.

ADALET MÜLKÜN (ÜLKENİN!) TEMELİ olduğuna göre,
AKP’nin ülkemizin temelini dinamitlemeyi sürdürmesinin durdurulması gerekiyor.

Konu ve sorun ivedi ve kritiktir..

AKP kadroları ve seçmenleri içinde kuşku yok, çok sayıda vicdan sahibi insanımız vardır ve bu kadarına da seyirci kalmayacaklardır, kalmamalıdırlar.

Hepimizin aynı gemide olduğunu akıldan hiç çıkarmamak gerekir.

Sevgi ve saygı ile.
6.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

============================================

Ali Rıza Aydın

Eski Anayasa Mahkemesi Raportörü

Ali_Riza_Aydin_portresi

Yargılama görevini etkileme

“Yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs” savıyla dava açılması yaygınlaşmaya başladı. Sözde 3. Yargı Paketinde Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesinde bu konuda düzenleme yapıldı, belirsizlikler giderildi. Ancak, görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs savıyla dava açılması, kolay dava yollarından biri oldu.

Bu davalardan bir bölümü yargı alanı dışındaki kişileri kapsarken, bir bölümü de yargı alanı içindekileri, yani yargıç, savcı ve avukatları kapsıyor. Yargı alanı dışında yazar ve gazeteciler, içinde ise avukatlar en mağdur grup… Her alanda olduğu gibi burada da dikkati çeken husus, çifte standart uygulama…

Dava sonuçlanıp kesin karar verilmeden kimse suçlu ilan edilemez. Sayfalar dolusu iddianame yazılıp dava açıldıktan sonra, kimi medyada sanıklar hakkında “suçlu” damgasının vurulması, sanıkların suçlu ilan edilmesi, yargı görevini yapanı etkileme olarak kabul edilmiyor. Gerçeğin ortaya çıkmasına çalışan yazar ya da gazeteci hakkında yargı görevini etkilemekten dava açılabiliyor. Başta Başbakan olmak üzere AKP’li siyasiler, devam eden davalarla ilgili çok rahat konuşabiliyorlar.

Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu ise bir alem… Kurul olarak, başkan ya da üye olarak öyle açıklamalar yapılıyor ki, ipleri Kurul’un elinde olan yargıç ve savcıların etkilenmemesi olanaksız. Deniz Feneri Davası soruşturmasından alınan üç savcıyla ilgili olarak, eylemlerinin “evrakta sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarının unsurlarını” içerdiği yönünde öyle bir basın açıklaması yaptılar ki, okuyanlar savcıların suçluluğuna inandı. Açıklamanın sonunda yer alan, “Nitekim bu konu Sincan Ağır Ceza Mahkemesince değerlendirilerek son soruşturmaya geçilmesine karar verilmiştir.
Bu karar uyarınca Yargıtay’ın ilgili dairesi yargılamayı yapacak ve maddi hakikat
ortaya çıkacaktır.” tümcesi, savcıların toplum katında düşürüldüğü durumu kurtarmaya yetmedi. Sonra, Yargıtay 11. Ceza Dairesi yaptığı yargılamada, “maddi hakikat” savcıların suçsuzluğudur dedi. HSYK ise basın açıklamasını arşivinde tutmaya
devam ettiği gibi “beraat kararını” da açıklamadı. YARSAV’ın bu konudaki talebine
yanıt bile vermedi. HSYK sitesine göre savcılar, suç unsurlarını üzerinde taşımaya devam ediyor. Hukuk devletinde, kesin yargı kararını bilmek çok önemli;
ancak HSYK böyle düşünmüyor.

Yargı alanı içindekiler hakkında açılan davalara en sık muhatap olanlar avukatlar… Serbest meslek olsa da olmasa da “kamu hizmeti” yapan, yargının kurucu unsurlarından olan avukat, “bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder”. Hukuksal bilgi ve deneyimini adalet hizmetine, kişilerin ve toplumun yararlanmasına tahsis eder. Avukat, tıpkı yargıç ve savcı gibi yargı görevini yapan kişidir. Avukatın, yalnızca davalıyı değil davacıyı da temsil etmek gibi tarafların bütününü kapsayan görevi vardır. Avukat, iddianamenin yanında da olur, karşısında da… Davayı etkilemek avukatın işidir. Davayı etkilemeyen, “etkili temsil” hakkını kullanamayan avukat görevini yerine getiremez.

Kaldı ki, yargılama görevini etkilemeye teşebbüs suçu işlendiğinin ileri sürülebilmesi için “etkilemeye teşebbüs” tek başına yeterli değildir. Bu teşebbüsün “hukuka aykırılık” unsuruyla birlikte gerçekleşmesi gerekir. Yani suçun oluşabilmesi için, yargı görevini yapanın, bilirkişinin ya da tanığın etkilenmesi girişiminin hukuka aykırı olması gerekir. Taşıdıkları sıfatın gereği olarak hukuken kendilerine tanınan yetkiyi kullanan avukatlar, davada vekaletname ya da yetki belgesi taşımasalar bile “hukuka uygunluk, gerçeğin araştırılması, adil bir yargıya ulaşılması, davaların ya da soruşturmaların doğruluk, dürüstlük ve gerçeğe ulaşma ilkelerine uygun olarak işletilmesi” ve bu suretle
adaletin gerçekleşmesi” için çaba harcadıklarında, “hukuka aykırı” davranmadıkça suç işlemiş sayılmazlar. Hukuka aykırılık ise, soyut iddia ve ithamlarla ileri sürülemez.

Avukatı, bir davada temsil belgesi olsun olmasın, soruşturma ya da davalarda gerçeğin ortaya çıkması için, adalet için çaba harcamaktan uzaklaştırmak, birey ve toplumun temel hak ve özgürlüklerinin korunmasından uzaklaştırmak anlamına gelir. Avukatlık işlevini korkusuz olarak yerine getiremeyen avukat, özgür olamaz, bağımsızlığı zedelenir; birey ve toplumun haklarını koruyamaz ve geliştiremez hale gelir. Avukatın görevinin yargılama ile sınırlı olmadığı Avukatlık Kanunu’nda da belirtilmiştir. Birleşmiş Milletler Avukatlık İlkelerinde de (1990),

  • “ekonomik, sosyal ve kültürel veya sivil ve siyasal haklar gibi insan hakları
    ve temel özgürlüklerin yeteri derecede korunması için, herkesin bağımsız avukatlar tarafından sağlanan etkili bir yasal hizmetten yararlanma hakkının olması gerekir.”

denilmek suretiyle, avukata, yalnızca yargılamadaki adalet için değil,
toplumsal adalet için işlev yüklenmiştir.

Avukatı ve onun kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan baroları,
davaların çemberine hapsetmek, Anayasa’nın 135. maddesindeki meslek kuruluşu ilkelerine de ters düşer.

Birleşmiş Milletler Avukatlık İlkelerinden daha yeni tarihli (2002) Uluslararası Avukatlar Birliği 21. Yüzyılda Avukatlık Meslek Kurallarına Dair İlkeler’de de,
“coğrafi ve ekonomik bağlamlar ne olursa olsun, avukatlar medeni, siyasi, ekonomik, sosyal veya kültürel nitelikteki insan haklarının savunulmasında temel bir rol oynamaya devam etmektedirler.” denildikten sonra, bu rolün “yalnızca mahkemelerde değil, danışman sıfatıyla” daha genel olarak üstlenileceği belirtilmiştir.

Avukatlık mesleğinin icra edilmesine ilişkin bütün standartlara ve normlara uyulmasını sağlama, avukatları yersiz müdahale veya kısıtlamalara karşı savunma, avukatlık hizmetlerinden herkesin serbestçe yararlanmasını sağlama ve adaletin tecellisine hizmet etme görevi için çaba harcamayan avukatlar ve meslek örgütleri, hem tarihsel hem de çağdaş işlevlerinden koparılmış olur ki, asıl hukuka aykırılık burada başlar.

Avukatlara yönelik polis baskını, gözaltı, tutuklama ve davaların ortak yanlarından biri, “savunma” ve “temel hak ve özgürlükleri” koruma mesleğinin ve bu mesleğin örgütlerinin hedef alınması, diğeri ise AKP karşıtlığının kırılmasıdır.
Ekonomi politikle ortaya çıkan adaletsizlik, AKP’nin yıkma politikası ve savaş hırsıyla birleştiğinde, avukatlara karşı açılan cephenin de anlamı ortaya çıkmaktadır.

  • AKP, kendi yolunun üzerinde pürüz gördüğü herkesi temizlemek istemekte,
    yıkma politikasının yanında olmayanları da karşıt olarak görmektedir.

2002 Avukatlık İlkeleri’nde de vurgulandığı gibi, “Avukatların rolünün hem toplum
hem de yasama, yürütme ve yargı organları tarafından kabul görmesi avukatlar için
bir haktır; çünkü adaletin tecelli ettirilmesinde ve toplum hayatının düzenlenmesinde
bir araç olarak avukatın rolü elzemdir”. Bu elzem rolü yüklenenleri yalnız bırakmamak, adaletsizliğe karşı savaşımın en önemli cephelerinden olmalıdır.