Etiket arşivi: Nurzen Amuran

PAZAR SOHBETİ : EN BÜYÜK SORUN

Nurzen Amuran ~ Ayda Bir ~ "Uğur Mumcu" Anısına. 1993 - YouTubePAZAR SOHBETİ : EN BÜYÜK SORUN

Nurzen Amuran

Seçime giderken siyasette beklenen saydamlığın olmayışı, etik kuralların göz ardı edilmesi, yanıtları verilmeyen yolsuzluk savları, usulsüzlüklerin önemsenmeyişi, nüfuz kullanma alışkanlıklarının sürmesi, siyasal iktidar için yeni sorunlar yaratacaktır. Rüşvetin, adam kayırmanın önüne geçilmesi ve yolsuzlukların üzerine gidilmesi için yeni yasal düzenlemelere gereksinim varsa, bu düzenlemelerin caydırıcı olması isteniyorsa, o zaman Meclis’e yeni yasa önerilerinin getirilmesi gerekmez mi?

Bu gelişmeler olurken Sosyolog ve Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ahmet Özer’in kaleme aldığı, Independent Türkçe de yayınlanan, “Temiz toplum ve temiz siyasete giden yolda siyasi partilerin rolü” başlıklı makaleyi okumanızı öneririm. Prof. Özer, “Temiz bir toplum yaratmanın yolu temiz siyasetten geçer. Temiz siyaset ise kuralları önceden belirlenmiş, ilkeli ve siyasi etik kurallarına göre işleyen bir sistem üzerinde yükselebilir ancak.” diye yazısına başlıyor.. İlerleyen bölümlerde şunu dile getiriyor: “…. Oysa bugün genellikle siyasi ve bürokratik kadroların bir kısmı siyasi iktidarı, ülkeyi yönetmenin aracı olmaktan ziyade, ganimet gibi algılamakta, devleti ise bu paylaşımın aracı olarak görmekte, kullanmakta ve ona göre yaklaşmaktadır.”

  Prof. Özer, ayrıntılı bir bilimsel değerlendirme yapmış.

Bugün siyasetin gölgesinde kalan yargı, yolsuzluk usulsüzlük iddialarına karşı yapılan suç duyurularında, iddiaların kanıtlarını yeterli bulmuyor, soruşturmaya gerek olmadığına da karar verebiliyor veya soruşturmayı uzatıyor. Bu gidişin ekonomiye, siyasete ve toplumsal değerlere vereceği zarar yanında, gelecek kuşaklara etkisi de göz ardı ediliyor.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün, 2021 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi geçtiğimiz günlerde yayınlandı. BBC’nin haberine göre, hazırlanan raporda, “Sivil ve politik özgürlüklerin olduğu ülkelerde yolsuzluğun daha iyi denetim altına alındığı” belirtiliyor. İnsan hakları ihlallerinin ve demokratik düşüşün engellenmesi için acilen yolsuzluğa karşı savaşı hızlandırmak gerektiği vurgulanıyor. Endekse göre 131 ülke, yolsuzluğa karşı mücadelede 2021 yılında neredeyse hiçbir ilerleme kaydetmemiş. 27 ülkede ise son 10 yılda tarihsel bir puan yitimi yaşanmış. Bu ülkeler arasında Türkiye de var. 38 puanla 180 ülke arasında 96. sıraya düşmüş.

Peki öbür ülkeler yolsuzlukla savaşımda (mücadelede) ne gibi önlemler alıyor, siyasetin temiz kalması için nasıl bir düzen getirilmiş, kısaca değinelim:

En çarpıcı örnekleri Japonya’da görüyoruz. Siyasetçi ölçüsünde Japon halkı da yolsuzluklarla savaşımda son derece duyarlı. Geçen yılın Aralık ayında Eski Japonya Başbakanı Şinzo Abe, Tokyo’da savcılar tarafından sorguya çekildi. Abe’nin siyasal fonlar yasasını ihlal ettiği, destekçileri için düzenlediği “Sakura-kai” yemekleri için 8 milyon Yen’lik tutarı, bu fondan karşıladığı savlandı.

1990’lı yıllarda “Temiz eller” operasyonuyla İtalya’nin ünlü savcısı Antonio Di Pietro dünya kamuoyunun dikkatini çekmiş, öbür ülkelerde de “Di Pietro kadar yürekli savcılar” aranmaya başlanmıştı. Şubat 1992’den başlayarak 2 yıl İtalya’da üst düzey politikacılar, bürokratlar, iş adamları da içinde, 4500’den çok kişi hakkında soruşturma başlatılmış, açılan davalarda yolsuzluk ve bağlantılı suçlardan mahkum olanların sayısı 1233’e ulaşmıştı. Bu sonuçlardan mutlu olmayan 1 kişi vardı: O da, Antonio Di Pietro. 2012’de verdiği bir demeçte önemli bir konuya parmak basmıştı: Sözleri salt İtalya için değil, pek çok ülke için geçerliydi:

“20 yıl sonra acı olan şu: Her şey değişti ama hiçbir şey değişmedi… Dün iktidar, paraya erişim için kullanılıyordu, bugün para, iktidara erişim için kullanılıyor. Roller tersyüz edildi.”

Bugün İtalya’da sorun elbette çözülemedi ama yasal düzenlemelerle, oluşturulan bir kurumla (ANAC) yolsuzluklar, daha önlenebilir, daha denetlenebilir duruma geldi.

ABD’de 1972 yılında patlayan Başkan Nixon’un istifasına yol açan Watergate skandalından sonra gelişen olaylar çerçevesinde Amerikan Yolsuzluk ve Rüşvetle Mücadele Yasası FCPA çıkarıldı. Yasa, hem ulusal hem de küresel boyutta düzenlemeler getiriyor. Yalnızca gerçek kişilerin değil, tüzelkişilerin de rüşvet ve yolsuzluğa karşı uyması gereken kuralları düzenliyor.

Otoriter sistemlerde ise saydamlık olmadığı için yolsuzluk ve rüşvetin daha çok olduğu kesin. Nüfuz kullanma, haksız çıkar elde edilmesi, kamu kaynaklarının kuralsız kullanılması, rüşvetin yaygınlaşması ve toplumsal çıkarların göz ardı edilmesi bu sistemlerin adeta bir parçası haline gelmiş durumda. Ancak kimi ülkelerde çok ciddi önlemler alınarak soruna çözüm aranıyor.

Çin Devlet Başkanı Şi Cin Ping, 2012’de Çin Komünist Partisinin liderliğini devralmasından sonra yolsuzluğa karşı savaşım başlatarak, “tüm partinin tetikte olmasını” istemiş ve “yolsuzluğu, partinin yaşamda kalmasına karşı tehdit olarak gördüğünü” belirtmişti. Bugün Çin’de, caydırıcı cezalarla önlem alınmaya çalışılıyor.

Çin’de yolsuzluk nedeniyle kamunun enerji şirketi olan Sinopec Group’un eski Genel Müdürü Vang Tienpu’nun yargılandığı davada, “sanığın yasa dışı yollardan elde ettiği iddia edilen kazancına el konulmasına ve 3,2 milyon Yuan (yaklaşık 468 bin 300 Dolar) para ödemesine ayrıca 15 yıl 6 ay hapis cezasına” karar verilmişti.

Daha önce Çin Merkez Bankasında çeşitli görevlerde bulunan, sonra Varlık Yönetimi Şirketinin başına getirilen Lai, ülkenin yolsuzluk soruşturması geçiren üst düzey yetkilileri arasındaydı. Lai’ın şirkette gelişigüzel operasyonlar yaptığı, devlet malını zimmetine geçirerek rüşvet aldığı, kamu malıyla lüks restoranlarda yemek verdiği ve akrabalarının seyahat giderlerini şirket bütçesinden karşıladığı ileri sürülmüştü.

Ulusal Denetleme Kurumu Başkanı Hu Zejun, 970 yetkilinin yolsuzlukla savaşım fonunda usulsüzlük yaptığını, 1.363 kişinin ise barınma fonlarını kötüye kullandığını açıklamıştı.

Bugün Almanya’da da, para karşılığı yabancı bir ülkenin lobi faaliyetlerini sürdürdükleri savıyla siyasetçiler sorgulanmaya başlandı. Ama bu arada Alman halkının siyasal etiğe duyarlığını da anımsatalım.

Genel olarak evrensel boyutta yalnızca yasal önlemler yeterli değil, aynı zamanda ulusların ve yönetimlerin, etik kurallarında yolsuzluklara karşı siyasal bir kültürün oluşması da önemli.

Dünyada bu yönüyle hoşumuza giden olaylara da rastlıyoruz. Ben bu yazımda dünya basının da yer alan kimi çarpıcı örnekleri vermekle yetineceğim.

– Çok sayıda insanın öldüğü bir tren kazasının sorumluluğunu üstlenerek bakanlıktan istifa eden Mısır Ulaştırma Bakanı Rashad Al-Mateeni;

– Elektrik faturalarının kabarık gelmesi yüzünden ülke genelinde yapılan protestolar üzerine görevinden istifa eden Bulgaristan Başbakanı Borisov:

– Bir alışveriş merkezinde çatının çökmesiyle 54 kişinin yaşamını yitirmesinde, “Benim de sorumluluğum var.” diyen Letonya Başbakani Valdis Dombrovskis;

-Kamu malını kötüye kullandığı suçlaması üzerine henüz soruşturma başlamadan istifa etmeyi tercih eden Fransa İletişim Bakanı Alain Carignon;

-Yabancı kaynaklardan yasadışı bağışlar aldığı yönünde savlar basında yer alınca, anında istifa eden Japonya Dışişleri Bakanı Seiji Maehara.. daha niceleri örnek olarak gösterilebilir.

İhalelerde yolsuzluk yaptığı ve bir işadamından 10.350 Euro değerinde saat aldığı ortaya çıkınca istifa eden İtalya Altyapı ve Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi ve vadettiği yaşlılık maaşını uygulamaya geçiremediği için istifasını veren Güney Kore Sağlık ve Refah Bakanı Jin Yong, siyasi etik açısından unutulmayanlar arasında.

Bir de bugün bizim durumumuza bakalım:

Çorlu yakınlarındaki hızlı tren kazasında ölenlerin sorumluluğu iki üç çalışanın üzerine kaldı, söz verildiği halde 3600 ek gösterge verilemedi, (Yasanın Mayıs ayında TBMM’ye geleceği söyleniyor), EYT’lilerin durumu göz ardı edildi. Ekonomideki sorunlar çözülemedi, yüksek enflasyonun ağır baskısında kalan halk, artmayan gelirleriyle geçinmek için büyük savaşım verirken, 2-4 maaş alan kamu görevlileri ortaya çıktı. Bu süreçte yüksek elektrik faturalarının sorumluluğunu hiçbir kurum ve siyasi üstlenmedi, özelleştirmeye karşı çare olarak önerilen kamulaştırma kararına yanaşılmadı. İşsiz sayısı arttı, üniversite öğrencileri tarikat yurtlarına mahkum edildi, dernek – vakıf adı altında tarikatlar, sivil toplum örgütü işlemi gördü, siyasetin gölgesinde kalan yargı, zaman zaman beklenen adaleti sağlayamadı, haklıyla haksız karıştı,

  • 80 yaşına ulaşmış / aşmış Paşalar, FETÖ’nün oluşturduğu sahte belgelerle cezaevlerine gönderildi,

Anayasal hakları olan gösteri yürüyüşü yapan Boğaziçi’li gençler tutuklandı, kamudaki görevlendirmelerde liyakatın yerini, sadakat aldı. Kısacası çok övülen sistem tıkandı.

Şu anda gerek duyulan, etkin denetlenebilir parlamenter sistemin yeniden oluşturulması, yolsuzluklara karşı siyasal duyarlık sağlanması, ayrıca caydırıcı yasal düzenlemeler getirilmesi ve yasaların uygulanmasını sağlayacak yansız ve bağımsız yargı düzeninin yerleştirilmesi, saydam yönetimle halkta güven sağlanması..

İşte o zaman “HERKESİN KISKANDIĞI GÜÇLÜ TÜRKİYE’NİN” yollarını açabiliriz.

Hepinize güzel bir hafta diliyorum. 06.02.2022

 

PAZAR SÖYLEŞİLERİ : CUMHURİYET TARİHİ NEDEN ÖNEMLİ?

Nurzen AMURAN

Domatesin, biberin, patatesin, soğanın taneyle satın alındığı bu süreçte, yönetimin görkemli yaşantısı kimi kızdırmaz ki; üç maaşa doymayanlar, kamunun araçlarını aile boyu kullananlar, çanta – eşarp aksesuarında marka peşinde koşanlar, şatafata doymayanlar kimi kızdırmaz ki; gözleri beyinleri doymayanların mağrurluğu, mağrur olması gerekenlerin mağdurluğu nasıl öfke seline dönüşmez ki?

1929 Dünya ekonomik krizinin sarsıntılarının ülkemize yansıdığı yıllarda, alınan önlemler devlet aklının nasıl kullanıldığının en büyük göstergesidir. Bugün haksız kazanç sağlayarak 3 – 5 maaş alanlara tarih kitapları TBMM’nin aldığı bir kararı anımsatıyor:

7 Mart 1931 yılında “Meclis üyeleri, ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik krizi göz önüne alarak, 9 ay önce 500 liraya yükseltilen maaşlarını %otuz oranında indirerek 350 lira yapmaları ve bu kararı 2 gün önce aldıkları “yeniden seçim” kararına rağmen almaları” devlete duyulan güveni artırmıştı.

Bu karar, fedakarlığın (AS: özverinin) kimlerden başlaması gerektiğinin en çarpıcı örneğidir. Dönemin Hükümeti, o yıllarda ekonomik krizin etkilerini mümkün olduğu kadar halkına yansıtmamaya özen gösterdi. Sözgelimi Nur Serter’in 2012 de yaptığı bir çalışmada açıkladığı gibi, öğretmen maaşının 1930’larda 24 altın karşılığı olduğunu anımsatmak isterim. Bu sadece öğretmenlere gösterilen saygının ifadesiydi. Atatürk’ün ‘Vekil maaşları, öğretmen maaşını geçmesin” dediği hep anlatılır. Oysa şu anda %50 artırılan asgari ücretin bir iki ayda hangi oranda eriyeceği tartışılıyor. Bir lütuf gibi aktarılan zamlar, memurun, işçinin emeklinin gururunu incitmeye devam ediyor. Fedakarlık halktan değil, devleti yönetenlerden beklenir.

1 Kasım 1931 günü Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, TBMM’de yaptığı konuşmada dikkate değer bir cümlesi vardır: “…Cihanşumul buhranın tesirlerine karşı her yerde yeni vergilerle tedbir aranırken, Türkiye Büyük Millet Meclisi bilâkis bazı vergileri indirmek gibi fevkalâde cesurane bir harekat ihtiyar etti.”  (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.25, Kaynak Yayınları, 2009, s.266-268)

20.2.1930 tarihinde çıkarılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Korumayı amaçlayan Yasa, ülkenin mali bağımsızlığının güçlenmesi için alınan önlemlerden sadece biridir. 3 Ocak 1930 günü kurulan Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin ilk üyesi de Mustafa Kemal Atatürk’tür. Hükümet özellikle devlet kurumlarında tasarruf tedbirlerine özen göstermiş ve birçok kurum ve bakanlığın bütçesini uzun yıllar artırmamış hatta kısıtlamaya gitmiştir.

Devlet o yıllarda planlı sanayi hamlesini başlatmıştır. Evet bugün bir hayal gibi gelebilir alınan bu önlemler, ama Türkiye o yıllarda uyguladığı planlı ekonomi stratejisiyle ayağa kalkmayı başarmıştı. Halk, oy verdiği vekiline, vekilin seçtiği bakana güven duyuyordu, seçimle gelenlerin seçmeni için çalıştığını biliyordu. Bugün güven eksikliği varsa bunu giderecek olan seçim sandıklarıdır. Bir an önce erken seçimin tarihleri belirlenmeli, geleceğinden endişe duyan halka yeniden güven aşılanmalı.

İtibar, gösterişli mekanlarla, son model makam arabalarıyla, görevlendirilen onlarca korumalarla değil, halk lehine vatandaştan yana vereceğiniz doğru kararlarla inşa edilir.

Hepinize iyi bir hafta diliyorum.

28 Şubatı Darbe Olarak Göstermenin Bir Amacı da, Hedeflenen Laiklikten Hesap Sormadır

https://www.odatv4.com/makale/28-subat-i-darbe-olarak-gostermenin-bir-amaci-da-210053

Sayın Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu (Emekli yargıç ve Yargıtay C. Savcısı) 12 Eylül 2021 Pazar günü ODATV için Sn. Nurzen Amuran ile yaptıkları söyleşiyi, sağ olsunlar, bize özetleyerek göndermişler.. Bu özeti aşağıda sunuyoruz. Tam metin ise üstteki erişkede (linkte).

ODATV‘de her Pazar sabahı yayınladığı birbirinden anlamlı ve değerli söyleşiler için Sn. Hukukçu Amuran’a ve bu önemli söyleşi için Sn. Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu’na şükran ile.

Dr. Ahmet Saltık
***

“…RP’nin, iktidar yetkisi kullanması bir yana uygulanan kapatma yaptırımı orantısal bir yaptırım.
İktidar projesi ve varlığı, Avrupa kamu düzeniyle, çağdaş ve çoğulcu demokrasi ile bağdaşmamakta.
Kapatılması sosyal bir zorunluluk.
Dava açma koşulları/ortamı ve kapatılmasında; adil yargılama, ifade, örgütlenme özgürlüğü ihlali yok…”
Bu değerlendirmelerin yer aldığı İHAM’nin RP kararı kuşkusuz bağlayıcı.

İHAM’ın (AİHM) RP kararı, parti kapatma davalarında Türkiye’nin haklı bulunduğu tek dava olması yanında, parti kapatma davalarında da hep referans aldığı bir karar.

Evrensel hukuka uygun hareket edildiği İHAM kararıyla sabit olan o kapatma davası öncesinde, o davaya yol açan “eylemlere” yönelik, üstelik de bir tavsiye kararı, nasıl darbe olabilir!..

Tavsiye kararı darbe ise, bunun da ötesine geçip laiklikle çatışan RP‘ye kapatma davası açan YCB (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı), kapatma kararı veren AYM üyeleri, bunu uygun bulan İHAM’ın durumu!..

#28Şubat kararları nedeniyle verilen ceza, laikliğin de Cumhuriyetin değiştirilemez bir niteliği olarak yer aldığı Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2 nci maddesini hedef alan bir cezadır.

  • FETÖ’nün ve AKP’nin, Anayasa’nın 2 nci maddesi ile çatışma içinde oldukları yargı kararları ile sabittir.
  • Bu nedenle 28 Şubat davasının arkasındaki odaklar, bu odaklar ve dolayısıyla emperyalizmdir!
  • Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir Cumhuriyet olması istenmemektedir.

AKP-MHP ittifakı Türkiye’nin siyasal belleğini silmek istiyor

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Söyleşi

Odatv.com 15.08.2021
Nurzen AMURAN

Nurzen Amuran – Yangınların ağır bilançosunu yaşarken Karadeniz’de bir sel felaketi daha yaşadık. Pandemi, sığınmacılar orman yangınları ve seller. Son olarak hafta içinde Kastamonu’nun Bozkurt ilçesindeki yoğun yağış sonrasında Ezine Çayı’nın taşması ile ortaya çıkan sel,  bölgede can ve mal  kayıplarına yol açtı. Binalar yıkıldı. Yüzlerce vatandaşımız evsiz kaldı. Artık özeleştiri zamanı, artık çözüm zamanı. Küresel iklim değişikliğiyle birlikte bu risklerle her zaman karşılaşılacak, önemli olan alınacak önlemlerle risklerin aza indirilmesi. Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınlarını yaşadık. Dünya, çevre haklarını doğanın sahip olduğu hakları insan haklarıyla birlikte savunurken biz ne yapıyoruz? Bugün bir yasayı ele alacağız. Çok tartışılan bir yasa. Konuğumuz değerli Anayasa hukukçumuz ve İstanbul Milletvekili Sayın İbrahim Kaboğlu. 

Sayın Kaboğlu, TBMM tatile girmeden önce ormanların insan elinden kurtarılması için mücadele verdiniz. Turizmi Teşvik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin yasalaşmaması için sabahlara kadar bu yasanın doğamıza vereceği olası zararları ve getirilen teklifin Anayasa’ya aykırı olduğunu anlattınız. Ama yasa çıktı. Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğinizi açıkladınız. Kamuoyu ayrıntılı olarak bu yasanın ne anlama geldiğini bilemedi yeterince öğrenemedi. Önce yaşadığımız afetleri konuşalım daha sonra ilgili yasanın hangi düzenlemelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu sizden öğrenelim. Özellikle orman yangınları için neler diyeceksiniz?

İbrahim Kaboğlu – Öncelikle belirtilmesi gereken, yangınların da sel felaketleri gibi, iklim değişikliği (veya krizi) dizisinde yer alan doğal veya insan faaliyetlerinden doğrudan veya dolaylı kaynaklı felaketler olarak algılanması. Tıpkı deprem gibi. Kurumsal yapıları ve kuralsal düzenlemeleri buna göre oluşturma gereği var. Bu çerçevede, doğal afet öncesi, esnası ve sonrası olmak üzere üç aşamalı önlemler dizisini oluşturma gereği, yangınlar için de geçerli.

İlk saptama, bunun yapılmamış olduğu, bu büyük ülkesel felaket sırasında teyit edilmiş oldu. Paris İklim Sözleşmesi’ni onaylamak bir yana, tartışmaya bile açabilmiş değiliz.

İkinci saptama, tek kişi yönetimini meşrulaştırıcı öge olarak kullanılan, “hızlı karar” gerekçesi. Eğer tek kişi yönetiminin böyle bir özelliği olsa idi, büyük yangın, kendini kanıtlama vesilesi olabilirdi. Ne var ki tam tersi oldu.

Üçüncü saptama ise, “yıkılan” üzerine: 2017 Anayasa değişikliği, hükümeti ilga ettiği gibi hesap verebilir yönetim ilkesini de ortadan kaldırdı ve kurul halinde bütün siyasal karar düzeneklerini dağıttı.

Tarım ve Orman Bakanlığı, (md.169’un ana muhatabı olarak) ormanların en üst ve genel kamusal örgütlenmesidir. Türkiye’nin siyasal ve yönetsel yapısında gelenekselleşmiş olan Bakanlık teşkilatı, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY) döneminde, Tarım, Orman ve Köy İşleri Bakanlığı olarak birçok bakanlığı birleştiren bir örgüt haline getirildi. Dahası, Orman Bakanlığı makamı, geleneksel olarak orman mühendisliği formasyonu ile özdeşleştiği halde, bu kez bu ilkeye de saygı gösterilmedi. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) de, kamu yönetiminde liyakat ilkesinden genel olarak uzaklaşma eğiliminden nasibini aldı.

İklim değişikliğinin beraberinde getirdiği “ekolojik terör” çağında, yangınların giderek sıklaştığı olgusu karşısında bile Türk Hava Kurumu (THK), işlevsiz hale getirildi. Yangın felaketi siyaset üstü bir işbirliği ve dayanışmayı gerekli kılsa da, Cumhurbaşkanlığı, siyaset üstü bir kurum olmaktan çıkarıldı. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Kamu Tüzel kişiliğini temsil eden günlük siyasal olaylar ve çekişmeler dışında kalan ve üstünde yer alan bir Devlet başkanı bulunmuyor.

Eğer hükümet ilga edilmemiş olsa idi, başbakanın eşgüdüm, bakanlar kurulunun ise karar alma işlevi öne çıkacaktı. Bu nedenle, ‘TSK, neden hemen göreve çağrılmadı?’ vb. sorular, ortak karar düzeneğinin bulunmadığı bir devlet yapısında hep boşlukta kalacaktır.

Özetle tablo şu                    :

  • Kereste ticareti, maden ruhsatları ve turistik tesisler başta gelmek üzere, siyasal ve yönetsel makamların sürekli orman suçları yoluyla ülke yağmalandı ve de YAKILDI.

Amuran – Orman yangınlarında CHP Büyükşehir Belediyeleri olağanüstü çalışarak, halkın arasına katılarak “yangın bölgesindeyiz” deyip duvarların arkasına saklanmadan mücadele verdiler. Ama sizin de değindiğiniz gibi, geciken kararlar yüzünden devletin aldığı önlemler zararın büyümesine yol açtı. CHP’nin planları nedir şu anda?

Kaboğlu – CHP’nin planları, öncelikle yerel yönetimlerin anayasal yetkilerini kullanabilmesidir. Bu vesile ile CHP’li Belediyeler ve Büyükşehir Belediyeleri arasındaki eşgüdüm ve işbirliği öne çıkıyor. Türk Hava Kurumu’nun ihyası bu çerçevede yer alan bir hedef olarak kayda değer. CHP’li belediyelerin yardımlaşma ve demokrasi konusundaki başarısı, CHP’nin demokratik hukuk devleti anayasası inşasında kaldıraç işlevi görecektir.

Amuran – Uzmanlar artık orman-insan ilişkisine daha büyük mesafeler koymalıyız diye uyarıyor. Biz ne yapıyoruz. Ormanın içine rant uğruna turizmi sokmaya çalışıyoruz. Turizm Teşvik Yasasının bu çerçevede çıkmaması için TBMM’de, CHP olarak büyük mücadele verdiğinizi biliyoruz. Hangi gerekçelerle karşı çıkmıştınız? 

Kaboğlu – Öncelikle, çevrebilim ve sağlık bağlamında, Turizmi Teşvik torba yasa önerisine, karşı çıkış gerekçelerimden bir cümleyi paylaşmak isterim: “Bilim insanlarının acı bir şekilde tanık olduğumuz pandemilerde insan-doğa ve insan-çevre ilişkisinin başlıca nedeni olduğunu söyledikleri bir dönemde, Türkiye’de bu doğal değerlerimiz üzerinde bu kadar hovardaca, bu kadar sadece paraya ve ranta endeksli bir yaklaşım, yeni virüs alanlarına ve talana yol açacaktır”.

Öncelikle, 4 aylık zaman dilimine yayılan teklifin yapım tarzı üzerine birkaç hatırlatma yapmakta yarar var. Nisan ayı başında komisyonda kabul aşamasında başlıca dört sorun öne çıkmıştı.

Komisyon aşamasındaki ön ve genel itirazlarımız, şöyle özetlenebilir:

1-Alt komisyon kurulması: Çevre ve Orman Bakanlıklarının dışlanmış olması nedeniyle, uzmanlık bakımından yetkili komisyona ilişkin itirazlarımızı öne sürdük. Bunlar kabul edilmeyince, teklif metninin yeniden yazılması için bir alt komisyon kurulmasını önerdik.
2-Anayasa’ya uygunluk incelemesi: İçtüzük madde 38 gereği, Teklifin, Anayasanın sözüne özüne aykırı olup olmadığına ilişkin  Komisyon’un inceleme yapma yükümlülüğünü hatırlatarak, aykırılık gerekçelerimizi sıraladık.
3-Yasa etki analizi: Öneri, Türkiye’nin doğal alanlarının turizme açılmasını öngörmesi itibariyle, bir “yasa etki analizi”nin yapılması gereğini öne sürdük.
4-Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED): Öneri, Türkiye çevresinin hemen hemen bütün bileşenlerini ilgilendirdiğinden bu yasa önerisinin ancak ÇED eşliğinde gündeme getirilebileceğini belirttik.

Bütün önerilerimiz, AKP-MHP’li komisyon üyelerince reddedilerek madde görüşmelerine geçildi. Maddelere ilişkin değişiklik önerilerimiz de reddedildi. Yasa önerisi, kıyılar, ormanlar, meralar, kışlak ve yaylalar başta gelmek üzere doğal ortamları ilgilendirdiği halde, ne etki analizi ne de  çevre etki değerlendirmesi yapıldı. Yasa önerisi, bir yandan, kentsel, kırsal ve kültürel çevre üzerine, öte yandan, tarih, kültür ve tabiat varlıkları üzerine  birçok hüküm öngördüğü halde bütüncül olarak kamu yararı açısından değerlendirilmemişti.

Oysa, ‘kamu yararı’, anayasal ölçüt olarak Teklifin turistik tesislere açmayı öngördüğü değer ve varlıkları düzenleyen Anayasa maddelerinin üst ve çerçeve kavramı idi: kıyılardan yararlanmadan tarım arazileri ile mera ve çayırların kullanımına kadar ülkesel ve doğal değerler   kamu yararında olup, bu alanların korunması turistik tesislere göre öncelik taşımakta idi (md.43 vd.)

13 Temmuz günü Genel Kurul gündemine alındığı sırada, yasa etki analizi ve ÇED gibi herhangi bir ilerlemenin kaydedilmemiş olması, yasamadaki özensizliğin yanı sıra etik sorununu da ortaya çıkarıyordu. Yasa, ormanlık alanların turistik tesislere açılmasına olanak tanıdığı için, ormanların korunması ve geliştirilmesini düzenleyen madde 169’a açıkça ve çok yönlü olarak aykırı idi.

Amuran – Anayasa’nın 169. maddesi çok önemli. Biraz sonra ayrıntılı olarak ele alalım. Ama önce bu torba kanunda dikkati çeken bir başka düzenleme var. Bu düzenleme üzerinde duralım: “Yerel yönetimlerin bazı yetkilerinin merkezi hükümet tarafından el konulması.” Sizce yerel yönetimlerde elde edilen siyasi kazanımların tepkisi midir, buradaki amaç nedir ve bu yetkileri ele geçirerek ne gibi avantajlar sağlanacak?

Kaboğlu – Öncelikle, doğal değerlerin korunması ile yerel yönetimlerin yetkileri arasında doğrudan bağlantıdan hareketle,  Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hatırlanmalı: yurttaşların kendi beldelerine, yörelerine sahip çıkmaları, demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. Anayasa madde 127 de, bu bağlamda yer almakta. Milyonlarca seçmenin seçtiği belediye başkanlarının yetkisini ellerinden alıp, siyasal sorumluluğu olmayan atanmış bürokratlara verilmesinin, demokratik hukuk devletine vurulan başka bir darbe ve tek kişi yönetiminin yansıması şeklinde karşımıza çıkmakta.

Ülkenin doğal, tarihsel ve kültürel değerleri ile birlikte âdeta Türkiye’nin parsel parsel torbaya konularak ranta açan teklif ile, bugüne kadar yerel yönetimlerin yetkisinde olan görev+yetki+sorumlulukları merkeze geçiren ve belediyelerin mülkiyetlerinin Bakanlık tarafından tahsis edilebilmesi yetkisinin öngörülmesi, Anayasa’nın merkezî yönetim-yerel yönetimler ilişkisini düzenleyen 127. ve “kamu yararı” ana başlığı altında düzenlenen  maddelerine aykırıdır. Meclis’te yaptığım açıklamalarda, “Meraları, yaylaları köylünün elinden alınmasının önünü açan ve ranta kurban eden teklif, ormanları, kıyıları da ranta ve yapılaşmaya kurban edecektir” saptamasıyla, Cumhurbaşkanı’na Kültür ve Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgeleri’ni tek kişinin yatırımına verebilmesi yetkisini “derebeylik” kurma yetkisi olarak nitelemiştim.

Anayasa’nın 104. maddesinde sayılan Cumhurbaşkanı yetkilerinin ülke alanında yapılacak ihalelerin kime verileceğini belirleme yetkisine doğru genişletilmesi, yerel yönetimlerin, Bakanlıkların, özerk kuruluşların, koruma heyetlerinin görev ve yetkilerine saldırıdır. Doğal ve kültürel alanların tek kişinin iradesiyle –keyfi biçimde- seçeceği kişiye tahsis edilmesi yoluyla, turizm ve turizmin getirisinin, Anayasa madde 63’ün koruduğu kültürel, doğal ve tarihsel değerlerin önüne geçirilmesi anlamına gelmektedir.

Amuran – Okurlarımıza somut bir örnek verelim: Sizin de açıkladığınız gibi Turizm Teşvik Yasasında yer alan ilk düzenleme, çoğunluğun ortak kullandığı yetkiyi tek bir karar  merciine devretmesi. Bu birinci maddeyi biraz daha detaylandırır mısınız ayrıca bu yasal düzenleme, var olduğu iddia edilen demokrasiyle nasıl bağdaşır? Neden Anayasaya aykırılık taşımaktadır?

Kaboğlu – Yasanın 1. Maddesine göre; “Kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri turist hareketleri ve faaliyetleri yönünden önem taşıyan veya doğal, tarihî ve kültürel değerlerin yoğun olarak yer aldığı, korunması ve geliştirilmesinde kamu yararı bulunan yerlerde, koruma, kullanma dengesi gözetilerek sektörel kalkınmanın sağlanması ve turizm sektörünün planlı ve kontrollü gelişiminin sağlanması amacıyla yeri, mevkisi ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit edilen, tespit ve ilan edilen alanlar.”  ‘Turizm Merkezleri’ de aynı şekilde ilan edilmektedir.

“Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez” şeklindeki ayrıksız Anayasa hükmü karşısında, doğal ve ormanlık alanlar, Cumhurbaşkanının gerekçesiz kararıyla, turizme, tesislere ve yatırımlara açılamaz. Bunun anlamı, kamu ihalesine ve ÇED sürecine tabi olmadan bütün Türkiye’yi, kamu yararından olan tarıma elverişli arazileri, kıyıları, ormanları, çayırları, yaylaları ve meraları,  parasal beklenti ölçütüyle yatırımlara açmak anlamına gelir.

Öte yandan, böyle bir yetki, Anayasa madde 56’nın öngördüğü ve devlet için öngördüğü doğal alanların merkezinde yer aldığı çevresel dengenin bozulmasını önlemek, bunu korumak ve geliştirmek şeklindeki üçlü yükümlülüğü de ihlal edilmektedir. Özellikle ormanlık alanda ve doğal alanda geçerli olan ekolojik dengenin bozulması, Anayasa madde 13’ün güvence altına aldığı “ölçülülük” ilkesine aykırıdır ve yine aynı maddede öngörülen hakkın özüne dokunma yasağına da aykırıdır. Daha genel olarak, insan merkezli, insan hakları anlayışından çevre merkezli insan hakları anlayışına geçiş çağında, doğal alanlar turistik tesislere açılamaz.

Amuran – Turizmi Teşvik Yasasının Anayasa’nın “Ormanların korunmasına ve geliştirilmesine” ilişkin güvenceleri düzenleyen 169’a maddesine aykırı olduğunu söylediniz. 169. maddenin en önemli özelliği nedir? 

Kaboğlu – ‘Ormanların korunması ve geliştirilmesi’ maddesi (md. 169), ormanların anayasal statüsünü emredici ve yasaklayıcı kurallarla belirliyor ve düzenliyor. Bu maddeye göre;

  • Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez.
  • Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz.
  • Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Bu yasakları şöyle somutlaştırabilirim:

1-“Hiçbir faaliyet ve eylem”:  Hiç kimse,  hiç kimseye ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme, sözle veya yazı ile  izin veremez. Hiç kimse, böyle bir faaliyete girişemez.
2-“Siyasi propaganda yasağı”: Ormanların tahrip edilmesine yönelik  görüş açıklanamaz. Milletvekilleri bu konuda, yasama sorumsuzluğundan yararlanamaz. Hiçbir yurttaş, bu amaçla siyasal propaganda için ifade özgürlüğünü kullanamaz.
3-“Af yasağı”: TBMM, orman suçları için genel ve özel af çıkaramaz.
4-“Anayasal suç”: Ormanları yakmak, yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçları TBMM, özel veya genel af kapsamına alamaz.

Madde 169’da sıralanan ilkeler ve yasaklar ile orman köylüsünün korunması (md.170),  kıyıların korunması (md.43), toprak mülkiyeti (md.44), tarım ve hayvancılık (md.45) üzerine koruyucu hükümler  bütünü, “orman ekosistemi” veya   “orman kamu düzeni”  güvencelerini oluşturur.

“Orman kamu düzeni” kuralları, “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri” bağlar (md.11). Bu nedenle, örneğin, ormanlık alanlarda “tabii servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi” (md.168), md. 169 yasaklarına aykırı olarak yapılamaz. Orman kamu düzeninin anayasal sacayağı şöyle belirtilebilir:

-md.169 ve 170; md.43 vd.
-md.63: doğal/kültürel ve tarihsel varlıklar
-md.56: Türkiye ekosistemi.

Bunlar ve başka kurallarla güvencelenen, “çevresel kamu düzeni” ve “orman kamu düzeni” eksenindeki ekolojik dengenin bozulmasında ana etken, ülkeye ilişkin Anayasa kurallarının (ve madde 11’in) sürekli ihlali ve Anayasa suçu işlenmesidir. Bu özellikleriyle madde 169, yasama yetkisini en çok sınırlandıran Anayasa maddesidir. Öyle ki, ormanlar, TBMM’nin asli ve genel yasama yetkisini, sınırlı ve kayıtlı bir yetkiye dönüştürür: Korumak ve geliştirmek. Yasamanın, karar alma yetkisi ve yasama sorumsuzluğu vb. anayasal ayrıcalıklar yasaklanıyor.

Özetle; TBMM’de CHP ve HDP muhalefetine karşın AKP-MHP dayatması 7334 sayılı Turizmi Teşvik torba yasası, md.169’un açık ihlali ötesinde bir anayasal orman suçu işlemidir.

Amuran – 169. madde doğanın korunmasını sağlayan en güçlü düzenleme. Yasada  Anayasa’nın 43. 45. ve 63.maddeleriyle uyuşmayan düzenlemelerin  yer aldığını vurguladınız. Anayasa’nın özel ve istisnai olarak koruduğu ülkesel değerler ve varlıkların turizme ve turistik tesislere açılmasını, biraz daha detaylandırır mısınız?

Kaboğlu – “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünün, kıyıların korunması, toprak mülkiyeti, tarım ve hayvancılık (md.43-45), belirttiğim üzere, “kamu yararı” genel başlığı altında düzenleniyor. Bunun anlamı, kıyılar, tarım arazileri, çayır, mera ve yaylalar, kamu yararı niteliği taşıyan alanlar olup, asıl olan bu alanların korunması ve bunun bozulmasının önlenmesidir. 7334 sayılı yasanın düzenlediği konular, Anayasa madde 169’un  ve  madde 63’ün koruduğu alanlar, tıpkı madde 43 ve devamının koruduğu ile  56’ncı madde çerçevesinde korunan değerler ve varlıkları  zedeleyici işlem ve eylemlere açacaktır.  Bunda, belirtildiği üzere, 1. Madde çerçeve nitelik taşımakta. Madde 16 da, diğerleri arasında bir örnek olarak belirtilebilir: “…kültür ve turizm  koruma ve gelişim bölgeleri ile turizm merkezleri içinde ve bu bölge ile merkezlerin dışında olmakla birlikte denize kıyısı olan ilçelerde, içerisinde her tür ve kapasitede konaklama tesisi bulunan mesire yerlerini tahsis etmeye,… Bakanlık yetkilidir.” Görüldüğü üzere, genelleştirilen bu bakanlık yetki alanı,  sadece biraz önce değinilen maddelere değil, hukuki güvenlik ilkesini de zedeleyici nitelik taşıdığından, hukuk devletine aykırıdır (md.2).

  • Özetle, doğaya bağlı haklar yoluyla bir tür hukuk devrimine tanık olduğumuz çağımızda, konuyla ilgili koruyucu Anayasa hükümlerine bile yasa yoluyla meydan okunabilmektedir.

Amuran – Yasayı, açıkladığınız bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’ne götüreceksiniz. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararına kadar yapılan uygulamalar geçerlik kazanacaktır. Bu kadar yangından selden sonra kamuoyunun yaşadığı bu acı travmalardan sonra, yasanın uygulanması kolay mı sizce? Siyaseten nasıl bir önlem alınması gerekir? Telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkabilir mi?

Kaboğlu – Yürütme, bu büyük felaketten sonra yasanın özellikle Anayasa’ya aykırı ve kamu yararı için sakıncalı olan maddelerini uygulamaktan kaçınma yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. AYM başvurusuna gelince; başvuruya konu olacak yasalar arasında 7334 sayılı yasaya öncelik tanıyarak, AYM’den ivedi olarak yürürlüğün durdurulması isteminde bulunulacak. Her ne olursa olsun, AYM’nin bu yasa hakkında öncelikle karar vereceğini umuyorum. Bu arada, gerekçeli bir biçimde Anayasa’ya aykırılığını öne sürdüğümüz kuralları uygulamaktan kaçınmak, hukuk devleti (md.2) gereği herkesin yükümlülüğü olup, “telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkma riski” sorumluluğunu da beraberinde getirmektedir.

Amuran – Bu konuda da ilgilenenleri uyarmak gerekir. TBMM’de yaptığınız konuşmada, “Bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur.” demiştiniz. Şeffaflıktan neden kaçılıyor? Halkın benimsemeyeceği ikna olmayacağı bir yasa demokratik teamüllere uygun mudur?

Kaboğlu – Bilindiği üzere TBMM Genel Kurul görüşmeleri TRT tarafından canlı olarak yayımlanır (Salı: s.15.00-21.00; Çarşamba ve Perşembe: s.14.00-21.00). Komisyon’da, 1 ve 5 Nisan günleri görüşülen ve kabul edilen teklifin bekletildiği aylarda, Genel Kurul, toplam beş kez  Perşembe günleri çalıştırılmadı. TV canlı yayını, seçmenlerin temsilcilerinin yasama faaliyeti üzerine doğrudan bilgi edinme olanağını sunar. 7334 sayılı Yasa gibi Türkiye’nin sadece bugününü değil, gelecek kuşakları da doğrudan ilgilendiren bir yasa üzerindeki görüşmelerden doğrudan bilgilenme hakkının yaşamsal niteliği, ülkeyi kasıp kavuran yangınlarla doğrulandı. Ne var ki, 7334 sayılı yasa görüşmeleri, 13 ve 14 Temmuz günleri genellikle saat 21.00 sonrasına kaydığı ve hafta sonu TV yayını yapılmadığı için TV yayını, birkaç saatle sınırlı kaldı. İzninizle, bu sorunun yanıtını 25 saatlik oturumda yaptığım son konuşmadan alıntı ile noktalamak isterim:

Şimdi, bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir. Bu, yapılış tarzından da belli oluyor çünkü saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı. Sıkıştırılmış bir sandviç yasa söz konusudur, halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur, halkın çevresel bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur ve gelecek kuşaklara yönelik nasıl bir Türkiye bırakacağımıza dair, olup bitenin halktan saklanması anlamına gelmektedir. Gerçekten bu sıkıştırılmış ve saklanmış sandviç ikizi… Birincisi, sabahleyin oyladığımız, toplumu ilgilendiren, iktidarı sürekli kılmak amacıyla… Bu ise çevreyi ilgilendirmek, ülke ile para karşılaştırılmasında paraya öncelik vermek amacıyla… Ama tabii ki gelecek kuşakları şu bakımdan düşünmemiz gerekir: Hukuk azaldıkça, iktidar tek kişide toplandıkça nitelikli turist de ülkeye gelmez. Nitelikli ülkemiz olursa nitelikli turist gelir, hukuk güvenliği olursa Türkiye’ye daha çok turist gelir, Türkiye’nin çevresi ve doğası daha çok korunur.

Evet, bu vesileyle, bütün bunları belirttikten sonra, tabii, bu yasa da Anayasa Mahkemesine götürülmesi gereken ve götürülecek olan bir yasadır. “Flora, fauna ve homo sapiens” birlikteliğinin hiçbir zaman göz ardı edilmediği, Anadolu ve Rumeli bütünlüğünün muhafaza edildiği ve kanallarla parçalanmadığı ve Türkiye’nin çölleşmediği nice bayramlar diliyorum.” 

Amuran – Evet bu konuşmanız gerçekten önemliydi. Şeffaflıktan söz edince yangınla mücadelede akılda kalan bir konu daha var: RTÜK’le ilgili. Üst Kurul Üyesi İlhan Taşcı, RTÜK Başkanı’nın kapalı devre hat üzerinden yayıncıları aradığını ve “Yangın görüntülerini ekranlara taşımaya devam ederseniz, cezalandırılacaksınız” dediğini açıkladı. Daha sonra ihsası reyde bulunduğu öne sürülerek, gündemi yangınlar olan  son toplantıya alınmadı. İlhan Taşçı da zamanında iyi bir araştırmacı gazeteci olduğu için şunu anımsattı: “Gazetecilerin görevi, gerçeği kamuoyuna aktarmak, kamu yararı doğrultusunda gerçeğin izini sürmektir.” Yangın sel gibi olağanüstü zamanlarda ekip çalışmasında medyanın da önlemlere katkısı olacağı unutulmamalı. Bazı yangın yerlerindeki gelişmeleri yangını yönetenler de medyadan öğrendi. RTÜK bir sansür merkezi gibi algılanıyor. Ne dersiniz?

Kaboğlu – Halkın, bütün toplumu ve toplumun varlık nedeni olan ülkenin karşı karşıya bulunduğu büyük felaketten haberdar olma hakkı yaşamsaldır. RTÜK’ün varlık nedeni, görsel-işitsel iletişim özgürlüğünün kullanılabilmesine yönelik düzenlemeler yapmak ve önlemler almaktır. Uygulamada ise, tam tersini yaparak sansür ve yaptırım kurumuna dönüştü. Böyle bir uygulamanın Anayasa ve yasalarla ilgisi yok. Bunun nedeni, TRT gibi resmi TV kanallarını değil sadece,  bütün TV kanallarını “iktidarın beka kaldıracı” haline getirme çabasıdır. Nitekim çok geçmeden, Halk TV yayınına saldırıda bulunuldu. Bu saldırı, aslında sadece Halk TV yayınına değil RTÜK’e ve kamu makamlarına saldırı anlamına geliyor. Cuma namazı çıkışı Cumhurbaşkanı, ayaküstü bir demeçle yangın alanına görevli dışında kimse girmeyecek dedi…

11 Ağustos günü RTÜK, bu kez, yaptıkları haberleri nedeniyle Halk TV, Haber Türk, Fox TV, Tele 1 ve KRT TV’ye yaptırım uyguladı. Bu uygulama, sadece Anayasa’ya aykırı değil, yangın söndürme faaliyetini gevşetme ve geciktirme sonucunu doğuran, haliyle kayıpların ağırlaşması riskini beraberinde getiren bir uygulamadır. Bunun anlamı şudur: Yangın söndürme kaybedilecek her dakika  “flora+fauna+insan” kaybının artması demektir. Bu vesile ile, uluslararası yardım tartışmalarına da değinmek uygun düşer.

Çevresel felaketlerde, uluslararası insancıl hukuk, devletin egemenlik hakkını göreceli hale getirdiğinden, haklı ve geçerli bir neden yoksa eğer, felakete uğrayan devletin yardımı ret yetkisini sınırlar.

Amuran – Geçen hafta Yeniçağ Gazetesinde bir manşet vardı: “Önce yetki değişti, sonra yangın çıktı, şimdi ilanlar patladı! Yangınların söndürülmesini bile beklemediler. Fırsatçılar zaman kaybetmeden denize sıfır bölgelerde inşaat yapılabilir notunu düşerek ilan paylaştı” haberi yer aldı. Tepkiler üzerine ilan sonra kaldırılmış. Marmaris de yanan bölgelerde maden ruhsatları verilmiş. Doğa nasıl özgür bırakılacak? Bu rant tutkusuna karşı CHP’nin ormanları toprağımızı koruyacak bir programı var mı?

Kaboğlu – İşte, tam da 7334 sayılı yasaya karşı çıkma nedenlerimiz. Yasayı nitelemek için en çok kullanılan üç eleştirel sözcük: “Para, rant, talan”. Hatta, birçok düzenlemesi için, “adrese teslim madde” adlandırması yapıldı. Bu yasanın arkasında Turizm Bakanı’nın olduğu söylendi. Yangın sırasında yanan yerler ile yasanın uygulama alanı arasında bağlantılar kuruldu. Aslında bu yasanın uygulanması, sadece  sürdürülebilir gelişme ilkesini değil, sürdürülebilir turizm ilkesini de zedeleyici sonuçlar doğuracaktır. CHP olarak, hem 2. Yüzyıl Beyannamesinde hem de Anayasa raporunda ekosistem hakkını temel alarak çözüm önerilerini sıraladık. Bu arada, Paris İklim Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olması, Parti politikasıdır.

Ama daha önemlisi, yürürlükteki Anayasa hükümlerini bir bütün olarak ülkesel değerlerin korunması ereğinde yorumlamaktır. Bunu yaparken, sosyal devlet gereklerini uygulamaya koymak, bir sosyal demokrat parti olarak CHP’nin öncelikli görevidir. Devletin “sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözetme” yükümlülüğü (md.65) gereğince, yatırım tercihlerini “ülke ekosistemini” koruma ereğinde belirlemesi öne çıkmaktadır. Maden ruhsatlarının ve kereste ticaretinin “siyasal kliantelist” ilişki aracı olarak kullanılmasına son vermek, Anayasa madde 169’un asgari gereğidir.

Amuran –Yeni sistemin işlemediğini AKP de fark etti ve yeni bir Anayasa taslağı hazırlattı. Bu yasa taslağında Cumhurbaşkanlığı sisteminden vazgeçilmedi ancak Meclis’e bazı konularda daha geniş yetkiler tanınması önerildi. Denetim yetkisinin genişletilmesi ve atanacak bakanları Meclisin onaylaması gibi. Sistem değişmedikçe yapılacak düzenlemeler, demokratik düzeni geri getirir mi? Yaşanılan bu süreçte en büyük siyasi çıkmaz ne oldu?

Kaboğlu – Önce, neler götürüldü bakalım: Hükümet ve bakanlar kurulu ilga edildi; kurul halinde bütün karar düzenekleri ortadan kaldırıldı. Siyasal sorumluluk ve hesap verebilir yönetim kuralları tasfiye edildi. Kısacası, Türkiye’nin anayasal-siyasal belleği silinmek istendi. Sonra, ne getirildi? Devlet başkanlığı ve yürütme yetkisi, tek kişide birleştirildi; o kişi, sonradan parti başkanı oldu. Böylece, ‘Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme’ (PBYDBY) şeklinde adlandırılabilecek, demokratik olmayan bir tek kişi yönetimi (parti başkanı monokrasisi) ortaya çıktı.

İşleyiş tarzı bakımından, keyfilik ötesinde kapalı ve saydam olmayan bir yönetim karşısındayız. Güncel bir sorundan örnek vereyim: Türkiye’nin ulusal savunmasından sorumlu olan MSB, Mehmetçik yaşındaki Afgan gençlerin haftalardır   Anadolu’ya akın akın gelişi üzerine söz etmiyor; ama tam tersine, “Afganistan’a Mehmetçik göndermeye talibiz” diyebiliyor. Bu ne yaman çelişki! Kim düzeltebilir? Türkiye’nin anayasal ve siyasal belleğini silmek isteyen AKP-MHP ittifakı, 3 yıllık “parti başkanlığı monokrasisi”nin yarattığı çöküşten çıkış için yine Anayasa yoluyla çözüm iradesini ortaya koydu. Oysa Einstein şöyle diyor: “Bir sorun, onu ortaya çıkaran düşünce tarzları ile çözülemez.”

Amuran – CHP’nin Anayasa önerisinde en önemli özelliğin sistem değişikliği olduğunu biliyoruz. “Güçlendirilmiş Parlamenter” sistem diyorsunuz. Parlamenter sistemi yeterli bulmuyorsunuz. Güçlendirilen hangi kurumlar olacak?

Kaboğlu – Burada kastedilen, TBMM’nin içinden çıkan ve TBMM önünde sorumlu olan bir yürütmenin var olduğu, anayasal kurumların işleyişinde yine TBMM’nin eksen alındığı bir siyasal rejim veya sistem. Buna, Anayasa’nın 2. Maddesinin tanımladığı biçimde “demokratik hukuk devleti” veya daha geniş biçimde, “insan haklarına dayanan laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” denebilir. Bunun için şu üç kavram öne çıkıyor:

-Hesap verebilir bir hükümet,
-Görev+yetki+sorumluluk,
-Anayasal denge ve denetim düzenekleri.

Bunların her biri, erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ekseninde anayasal kurumlar, kurallar ve değerler bütününde anlam kazanıyor. Ancak önemli olan, anayasal kavramları doğru kullanmak. Bu nedenle, anayasal bilgilenme hakkı ve anayasal kamuoyu önemsenmeli. Örneğin, ‘istikrar’ kavramı, parlamenter rejimi yıkma gerekçesi olarak sıkça kullanıldı ve kullanılmakta. Ama hangi istikrar? Eğer bu ‘siyasal istikrar’ ise, AKP yönetiminde hiç siyasal istikrar sağlanmadı; varlığını sürdürmesi için belki de buna gereksinmesi var.

Ya hükümet istikrarı? Hükümet istikrarı adına, parlamenter rejim  yıkıldı; hükümet kaldırıldı, ama kaç bakan gitti, çekilme hakları  bile bulunmadığı tek kişi maiyetinde? Bakan, affını istiyor; monokrat ise, Resmi Gazetede af iradesini yayınlıyor. İşte sorunun özü burada: ‘af’ hukuki bir kavram ve suçlular için kullanılır. Ne var ki, Anayasa ve hukukun üstünde konumlanan tek kişi, her konuda ilk ve son sözü söyleme hak ve yetkisini kendisinde görmekte. İşte, “parti başkanlığı monokrasisi” budur ve bu durum, Cumhuriyet ve Osmanlı tarihine yabancıdır. Tarihine ihanet üzerine inşa edilen hiçbir siyasal ve anayasal kurgu, sürdürülebilir değildir.

Amuran – Bize  doyurucu bilgiler verdiniz. Anayasa’nın insan ve çevre haklarıyla ilgili koruyucu düzenlemelerinin önemine değindiniz. Dileğimiz yakın bir dönemde yeni bir anayasa ile sistem eski konumuna kavuşturulur. Çok teşekkür ederiz.

Kaboğlu – Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com

Türkiye’nin “geri hizmette” tutulmaması için ne yapması gerekiyor?

Türkiye’nin “geri hizmette” tutulmaması için ne yapması gerekiyor?

Nurzen Amuran sordu, Dışişleri Bakanlığı Emekli Hukuk Müşaviri Avukat Münci Özmen yanıtladı…

Nurzen Amuran
Odatv.com

Nurzen Amuran: Ülkemizde bu yıl ele alınacak konuların öncelikleri kuşkusuz sağlık hukuk ve ekonomi olmaya devam edecek. Biz bugün yine hukuk alanına gireceğiz. Haklarımızın korunması ve hukuk güvenliğimizin sağlanması en önemli sorunumuz. Bu nedenle bazı temel bilgilerin de herkes tarafından doğru değerlendirilmesi gerekiyor. Sözgelimi siyaset dünyasında, “AİHM kararları bizi bağlamaz” denildiğinde nasıl neden bağladığını bilmezsek yanlış yönlendiriliriz. Bu nedenle bazı bilgileri vermek bizim sorumluluğumuzda. Hukuk mevzuatımızda uluslararası sözleşmelerin yeri ve önemi Anayasamızda belirtilmiştir. Anayasa diyor ki, “Uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir.” AİHS’de imza attığımız önemli bir uluslararası sözleşmedir. Bu nedenle bu sözleşmeyle kurulan AİHM’sinin aldığı kararlara kesin olarak uyulması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesine göre Sözleşmeye taraf tüm devletler, AİHM kararlarına uymaya mecburdurlar. Bir araştırmada okuduğum AİHM’nin fikir babası kabul edilen bir hukukçunun şu sözleri her dönem için ve her ülke için büyük önem taşıyor. Pierre-Henri Teitgen, “Hiç kimse yıllar sonrasının geleceğine bakıp kendi medeniyetinin totalitarizm ve diktatörlüğe dönüşmeyeceğini ve ülkesinin böyle risklerden azade olduğunu iddia edemez. Bu nedenledir ki bizler önce davranıp, zamanı geldiğinde alarm çanlarını çalacak bir bilinci ve vicdanı yaratmalıyız. Bu özel vicdan da ancak özel bir Avrupa yüksek mahkemesi yoluyla oluşturulabilir.”

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Direktörü Christos Giakoumopoulos’ta “AİHM kararları, AİHM’nin insan haklarına yönelik bir ihlalin olduğunu tespit ettiği kararın iyi niyetle -yani tam olarak ve süratle- infaz edilmesi için uluslararası hukuk anlamında bir yükümlülük getirir” diyor. Bütün bunları anımsatmamın amacı, şu anda siyasal gündemimizi meşgul eden, “AİHM’nin kararları bizi bağlamaz” söylemlerinin, hukuksal bağlayıcılığı olmayan sadece siyasi bir algılama mesajının ötesine geçmediğinin kanıtı. Bu hafta AİHM’ni teknik olarak tanıtalım istiyoruz. Konuğumuz AİHM’de devletimizi savunmuş bir hukukçumuz. Dışişleri Emekli Hukuk Müşaviri Sayın Münci Özmen.

Sayın Özmen, sanıyorum AİHM, en zor ama en keyifli savunma ortamıydı. Kaç yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma avukatlığını yaptınız? Zor ama keyifli yanları da vardı değil mi? Bizde zaman zaman AİHM’de alınan kararlar siyasi kararlar deniliyor. Siz o binanın salonlarında dolaşırken siyaseti mi yoksa hukukun üstünlüğünü mü daha çok algıladınız?

Münci Özmen: Dışişleri Bakanlığındaki görevim nedeniyle, 1988 yılından, emekli olduğum 2011 yılının ortalarına kadar, Türkiye aleyhinde önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna (AİHK), sonra da AİHM’e yapılan başvurulara savunma hazırlama işine baktım. Önemli bazı davalarda ise, Hukuk Fakültelerimizin değerli hocalarının değerli katkılarını sağladık.

İnsan hakları ihlalleri ile ilgili davalar, savunmanlar için sıkıntılı davalardır. Savunmanlar, devletin insan haklarına saygılı hukuk devleti olma kimliğini gözeterek savunma yapmak durumundadırlar. Savunmanızın çerçevesi, devletin bu kimliği olmuştur. İnsan haklarına saygılı hukuk devleti kimliği muhafaza edildiği sürece, -devlet, uygulamalarıyla bu kimliğinden uzaklaşmış olsa bile- bazı ihlalleri, örneğin, işkence veya kötü muameleyi savunamazsınız. Aksi takdirde, savunman olarak, devletin kimliğini inkar etmiş olursunuz. Biz, hiçbir zaman devletin, insan haklarına saygılı hukuk devleti kimliğine aykırı savunma yapmadık. Savunulamayacak durumlarda dostane çözüm önerdik.

AİHM kararlarının her zaman, adalet tanrıçası Justitia’nın elinde tuttuğu terazinin dengede durması gibi adaletli olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Aynı şey, bağımsız ve tarafsız diğer yargı organları için de geçerlidir. Şunu demek istiyorum: Bağımsız ve tarafsız yargı organları da “adli hata” yapabilir. Bağımsız ve tarafsız olmayan yargı organları ise, “ısmarlama” karar verdikleri için, onların kararlarını ayrı yere koyuyorum.

Sorunuza yanıt olarak şunu vurgulamak isterim: Bir yargı organının siyasi karar verdiğini yani, tarafsız olmadığını gerekçelerinden anlayabiliriz.

  • Tarafların görüş ve itirazlarına eksiksiz ve doyurucu hukuki gerekçelerle yanıt veren
  • ve önceki kararlarıyla tutarlı olan
  • veya önceki kararlarından ayrılıyorsa, buna da gerekçe gösteren yargı kararlarınınsiyasi veya taraflı olduklarını ileri sürmek inandırıcı olmaz.Bir yargı kararının siyasi veya taraflı olduğunu söyleyebilmek için;

    – söz konusu yargı organının, görüşlerimizi ve itirazlarımızı dikkate almadığını,
    – kendisini bağlayan kuralları hiçe saydığını
    – ve önceki kararlarıyla çelişki içinde olduğunu
    – veya önceki kararlarından ayrılmışsa gerekçe göstermediğini

    ortaya koyabilmemiz gerekir. Bu, AİHM kararları için de geçerlidir. Ayrıca, iç hukukta nasıl, beğenmediğimiz yargı kararlarının siyasi ve taraflı olduğunu ileri sürerek yok sayamıyorsak, aynı şekilde, AİHM kararlarını da yok sayamayız ve bağlayıcı olmadığını savunamayız. Üstelik AİHM kararlarının bağlayıcılığına saygı göstermek, uluslararası itibarımızla doğrudan ilişkili olan uluslararası yükümlülüklerimizin gereğidir. Burada,

  • AİHM kararlarının bağlayıcı olduğunu belirten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 46. maddesinden doğan uluslararası yükümlülüğümüzü kastediyorum.
  • Bir de, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasının getirdiği anayasal yükümlülük var;
    herkesin bildiği gibi, bu fıkraya göre,
  • AİHS gibi taraf olduğumuz, insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelerin, protokollerin kuralları, yasalarımızdaki kuralların üstünde tutulmuştur. Anayasada açıkça yazılı olan bu durumla ilgili ciddi bir hukuki tartışma olduğunu sanmıyorum.

AİHM’nin, Türkiye dahil, Avrupa Konseyi’ne üye 47 devletle ilgili kararlarını inceleyip karşılaştırdığımızda, Türkiye’ye karşı özel ve siyasi bir tutum içinde olduğunu gözlemlemiyoruz. AİHM kararlarıyla uyumsuzluk sorununun nedenini, AİHM’nin belirlediği insan hakları standartları ile yerel standartlar arasındaki açığın giderek büyümesinde aramalıyız.

Amuran: Belirli koşullarla AİHM’de dava açılabiliyor. Bizde de tartışma konusu yapılan bazı mahkeme kararları var. İç hukuk yolları tüketilmeden karar alınmaması hatta davanın reddedilmesi gerekir deniliyor. İsterseniz önce dava açma koşullarını ve daha sonra da mevcut koşulların istisna olan durumlarını gündeme getirelim.

Özmen: Bireylerin AİHM’ye dava açmanın veya diğer deyişle, başvuruda bulunmanın koşulları,  AİHS’nin 34 ve 35. maddelerinde belirtilmiştir. 4 ana koşul var               :

(1)
ülkede maruz kalınan bir uygulama veya kural nedeniyle mağdur olma,
(2) mağduriyetin, AİHS ve ülkenin taraf olduğu ek Protokollerle güvence altına alınan hak ve özgürlüklerle ilgili olması,
(3) söz konusu mağduriyeti giderecek iç hukuk yollarını tüketme,
(4)
 iç hukuk yolları tüketilip, nihai karar alındıktan sonra 6 ay içinde AİHM’ye başvuruda bulunma.

Bu 4 ana koşulun yanında başka koşullar da var; Örneğin, belediyeler gibi kamusal yetki kullanan kurum ve kuruluşlar başvuruda bulunamazlar. Diğer koşul, AİHM tarafından, mağduriyetin, birey için önemli bir dezavantaj oluşturduğu değerlendirmesinin yapılması. Burada kaydedelim ki, mağduriyet önemli bir dezavantaj oluşturmasa bile, iç hukukta doğru-düzgün incelenmemişse veya insan haklarına saygı açısından incelenmesi gerekiyorsa, AİHM başvuruyu inceler. Son olarak hatırlatmakta yarar var; başvurunun, AİHM İçtüzüğünde ve Yönergelerinde belirtilen biçim koşullarına uygun olarak yapılmış olması da önemli bir koşuldur.

4 ana koşuldan biri olan, iç hukuk yollarının tüketilmesi, hükümetler tarafından en çok itiraz edilen ve kendi lehlerine yorumlamaya çalıştıkları bir konudur. Bu konuda şunu belirtmeliyim: Tüketilmesi gereken iç hukuk yolunun ‘etkin’ bir yol olması gerekir yani, söz konusu iç hukuk yolunun, yakınılan mağduriyeti ortadan kaldırabilecek, mağduriyete gerçek anlamda çözüm bulabilecek yetkilere sahip olması aranır. Kuşkusuz, tüketilmesi gereken iç hukuk yolu bir yargı organı ise, yargı organının olmazsa olmaz koşullarından olan bağımsızlık ve tarafsızlık niteliklerini taşıyor olması da beklenir. Yakınılan mağduriyete neden olan olaylar, olgular, yönetimin, sürdürmekte kararlı olduğu veya sıradanlaşmış uygulamalar kapsamında ise ve iç hukuk yolları, mağduriyeti ortadan kaldırabilecek yetkilere sahip değilse veya iç hukuk yolu yargı organından ibaret ise, fakat, yargı organları bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş ise, iç hukuk yolu olarak gösterilen yolların tüketilmesi, boşuna zaman kaybı olarak değerlendirilebilir. Ancak, bu değerlendirmenin, mağdur tarafından değil, AİHM tarafından yapılması gerekir.

Bu açıdan bakıldığında, örneğin, tutuklama kararının AİHS md. 5’te öngörülen “makul şüpheyi” haklı kılan veya tutukluluğun devamı için “makul şüphenin” devam ettiğini haklı kılan kanıtlara dayanıp dayanmadığını incelemeyen ve sadece yasada belirtilen tutuklama nedenlerini klişeleşmiş biçimde kararına yazan bir yargı yolu, “etkin” bir iç hukuk yolu niteliğinde sayılmaz. Yeri gelmişken altını çizmekte yarar var: AİHM, yargı organlarının, içi boş klişeleri gerekçe niyetine kullanmalarını, gerekçe açısından yetersiz bulmaktadır. Bunu, AİHM’nin Türkiye aleyhindeki birçok kararında görmek mümkündür.

Amuran: İşin teknik yanını da çok kısa anımsatalım. AİHM nasıl çalışıyor, bir davanın kabulü, gündeme alınması ve yargılama sonucu alınan karara kadar ne kadar süre geçiyor, kararlar hangi aşamada kesin hüküm niteliğini taşıyor, hangi koşullarda duruşma isteniliyor ve tanık dinleniyor? Çok kısa bu konularda da bilgi verir misiniz?

Özmen: Koşullara uygun olarak yapılmış olan bir başvuru, AİHM Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından kaydedilir. Bu kayıt işlemi, başvurunun “kabul edilebilir bulunduğu” anlamına gelmez. Kaydedilen başvurunun AİHM’deki inceleme evreleri AİHS’nin 26-31 ve 43. maddelerinde ana hatlarıyla belirtilmiştir. AİHM’nin iş yoğunluğu nedeniyle, başvuruları ortalama 7-8 yıldan önce sonuçlandıramadığı doğrudur ve bu yönde yapılan eleştiriler de haklıdır. Bazı başvuruların daha kısa sürede sonuçlandırılmaları ise, AİHM’nin “öncelikli başvurular” konusundaki kriterleriyle ilgilidir. Bu kriterler AİHM İçtüzüğünün 41. maddesi uyarınca belirlenir. Kriterleri, AİHM’nin web sayfasında bulmak mümkündür. Örneğin, özgürlüğünden yoksun bulunan bir başvurucunun başvurusu, mülkiyet hakkı ile ilgili bir başvuruya göre önceliklidir. Öncelikli başvuruların bile yıllarca sürdüğünü görmekteyiz.

AİHM’nin “judgment” niteliğindeki kararlarının kesinleşmesi, AİHS’nin 44. maddesinde yer alan koşullar uyarınca gerçekleşir. Bu maddeye göre, Daire kararları, tarafların temyiz etmeyeceklerini açıklamalarıyla veya 3 ay içinde temyiz isteminde bulunmamış olmalarıyla veya temyiz isteminde bulunup da, istemleri, ön inceleme yapan kurul tarafından reddedilmesiyle kesinleşir. Temyiz mercii olan Büyük Daire’nin kararları ise, kendiliğinden kesindir. AİHS’nin 43. maddesi, sadece judgment’ niteliğindeki AİHM kararları için temyiz isteminde bulunulabileceğini belirtmiştir. Bu nedenle, AİHM’nin ‘decision’ niteliğindeki ‘kabul edilemezlik’ kararları temyiz edilemez, diğer deyişle bu tür kararlar da kesindir.

AİHM Dairesi önünde duruşma yapılması Dairenin gerekli görmesine bağlıdır. Gözlemlerimize göre, Daireler, karmaşık hukuksal sorunlar içeren veya içerdiği konu ve olaylar bakımından ilk kez karşılaşılan başvurularda duruşma yapılmasını gerekli görmektedirler. Bunun dışındaki başvuruların Daire incelemeleri genellikle yazılı usulde yani, dosya üzerinden yapılır. Büyük Daire ise, genellikle duruşma yapar.

AİHS’nin 38. maddesine göre, AİHM’nin, bir başvuruya konu olay ve olgularla ilgili soruşturma yapma yetkisi vardır. Bilirkişi incelemesi yaptırmak ve tanık dinlemek bu kapsamdadır. AİHM bu yola, iç hukukta toplanan kanıtları yeterli görmediği durumlarda başvurur. AİHM’nin daha ziyade, ‘terörle mücadele’ olarak tanımlanan operasyonlar sırasında oluşan ihlallerle ilgili olarak tanık dinleme duruşmaları yaptığı gözlemlenmiştir. Türkiye, İngiltere ve Rusya, AİHM’nin tanık dinleme duruşmaları yaptığı ülkelerdir. Yanılmıyorsam, 2004 yılından sonra Türkiye ile ilgili tanık dinleme duruşması yapılmamıştır.

Amuran: Mahkemenin önüne gelen ihlal iddiaları arasında en fazla dava konusu adil yargılanma hakkı ihlalleriyle birlikte düşünce ve ifade özgürlüğü olduğunu söyleyebilir miyiz?

Özmen: AİHM’nin 1959-2019 (2019 dahil) yıllarıyla ilgili istatistiklerine göre, AİHM’nin Türkiye’de tespit ettiği ihlallerin

– 1. sırasında adil yargılanma hakkı ihlalleri yer almaktadır.
– 2. sırada, kişi güvenliği ve özgürlüğü;
– .  sırada mülkiyet hakkı;
– 4. sırada ifade özgürlüğü;
– 5.  sırada ise, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ihlalleri sıralanmakta.

Bu istatistik 60 yıllık dönemin ortalamasına ilişkindir. AİHM’nin yıllık istatistikleri de vardır. Son yıllık istatistik 2019 yılına aittir. Bu istatistiğe göre, ifade özgürlüğü ihlalleri 1. sıraya yükselmiş; kişi güvenliği ve özgürlüğü ihlalleri 2. sırada, mülkiyet hakkı ihlalleri de 3. sırada kalmaya devam etmiş; adil yargılanma hakkı ihlalleri 4. sıraya gerilemiş, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ihlalleri de 5. sırada yerini korumuştur. Bu istatistikte,

  • Türkiye’nin, ifade özgürlüğü ihlallerinde 35 ihlalle birinciliği açık ara önde götürdüğünü görüyoruz.

Hemen arkadan gelen Rusya’da bu sayı 19’dur. Bu tablo, Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlallerinin yoğunlaştığını göstermektedir.

İstatistikler, AİHM web sayfasından bulunabilir. 2020 yılı istatistiklerinin bu ay yayınlanması beklenmektedir. Belirteyim ki, bu istatistikler, tahminlere veya sübjektif değerlendirmelere değil, AİHM ihlal kararlarına dayanmaktadır.

Amuran: Demokratik olgunluğa erişmiş ve demokratik birikimi olan ülkelerden gelen hak ihlallerinin sayısı daha az diyebilir miyiz? AİHM kararlarıyla ülkelerin demokratik gelişmişlikleri arasında önemli bir paralellik var mı? Bu çerçevede AİHM ne ifade ediyor?

Özmen: Ülkelerin demokratik yapısı ve olan hukukla, olması gereken hukuk arasındaki açığın az olması, insan hakları ihlallerinin yoğunluğu ve ağırlığı bakımından belirleyici rol oynuyor. AİHM’nin istatistiklerine baktığımızda, çoğulcu demokrasinin, hukuk devleti niteliğinin ve yargı bağımsızlığının gerçekliğinin tartışılır olmadığı ülkelerde insan hakları ihlali seyrek görülüyor ve olan ihlaller, vahim olarak nitelendirebileceğimiz türden ihlaller olmuyor. Batı ve Kuzey Avrupa ülkeleri ile İtalya genellikle bu görünümde. Bunların içinde de ayrım yapabiliriz; ihlallerin en az görüldüğü ülkeler Kuzey Avrupa ülkeleridir. Verileri AİHM istatistiklerinden izlemek mümkün. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim;

  • ülkelerin demokrasi ve hukuk devleti standartlarının düzeyi, insan hakları ihlalleri ile paralellik göstermektedir.

Amuran: Davacı haklı bulunmuşsa mahkemenin belirlediği türde ve miktarda, ilgili devlet tazminat ödenmek zorunda. Dava sonuçlarının yerine getirilmesi nasıl izleniyor? Kararın uygulanmamasının yaptırımlarını kamuoyu az çok öğrendi. Bu süreçte artık hukukun yanında siyaset de devreye giriyor mu?

Özmen: Evet, AİHM, davacının veya diğer deyişle başvurucunun ihlal iddiasının haklı olduğu sonucuna varırsa, ihlal tespiti ile birlikte, maddi ve/veya manevi zarara uğrayan davacının zararını karşılayacak bir miktar tazminata da hükmeder. AİHM’nin manevi tazminat konusunda çok eli açık davrandığı söylenemez. Maddi zararda ise, kanıtlandığı ölçüde zararın tazmin edilmesi öngörülmektedir. Burada asıl vurgulanması gereken husus, AİHM’nin tespit ettiği ihlalin tekerrürünü önleyecek önlemlerin alınmasıdır. Bu,

  • AİHS’nin 1. maddesinde, devletlerin, AİHS ve taraf olduğu ek Protokollerde güvence altına alınan hak ve özgürlükleri gerçekleştirme yani, hayata geçirme ve
  • AİHS’nin 46. maddesinde, AİHM kararlarını yerine getirme yükümlülüklerinin gereğidir.

Ülkesinde, insan haklarını gerçekleştirme yükümlülüğünü üstlenmiş bir devlet, AİHM’nin mağdur açısından tespit ettiği ihlali gidermeden duramaz. Mağdur açısından ihlali gidermek demek, mağdur açısından, ‘ihlal olmadan önceki duruma dönmek’ demektir. Önceki duruma dönülmesinin sağlanması olanaklı ise, mağdura tazminat ödemekle, ihlal giderilmiş olmaz. Örneğin, AİHM, tutuklamanın olmazsa olmaz koşulu olan “makul şüphe” koşulu gerçekleşmediği için, tutuklamanın ihlal oluşturduğunu tespit etmiş ve bir de tazminata hükmetmişse, tazminatı ödeyip, mağdurun tutukluluğunu sürdürmek, ihlali gidermeden bırakmak demektir ve AİHS’den doğan uluslararası hukuk yükümlülüklerine aykırıdır.

İhlalin, mağdur açısından giderilmesinden başka bir yükümlülük daha vardır; o da, AİHM’nin tespit ettiği ihlalin tekerrürünün önlenmesi yükümlülüğüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesi, uygulama değişikliğinden tutun, Anayasa değişikliğine kadar varan, bir dizi önlem alınmasını gerektirebilir. Örneğin, AİHM’nin, bireyi mağdur ettiğini tespit ettiği ihlal, yargı organınızın bağımsız olmaması ile ilgili ise, yargı organınızın bağımsızlığını sağlayacak her türlü önlemi almalı ve düzenlemeyi yapmalısınız; hem de, benzer ihlallerin oluşmasına fırsat vermeyecek çabuklukla… Tabii, bunu yapacak olan, siyasi iktidardır.

Kaydedeyim ki, “demokratikleşme paketleri”, “uyum paketleri” ve “reform paketleri” olarak anılan iyileştirmelerinin temelinde, AİHS’nin ve AİHM’nin tespit ettiği insan hakları ihlalleri yatmaktadır. Yapılan iyileştirmeler ve düzenlemeler, hep, tespit edilen ihlallerin tekerrürünü önlemeye yönelik olmuştur. Demek ki, Türkiye, ihlallerin tekerrürünü önleyecek önlemlerin alınması bakımından deneyimsiz değildir ve geçmişte bunu sağlayan siyasi iktidarlar mevcut olmuştur.

Amuran: Ülkemizin en fazla mahkumiyet aldığı ihlal maddesi, ‘adil yargılanma’ “tutuklama esasları” geliyor diyorsunuz. Bütün hukukçularda, mahkemeler kararı verirken 46. maddeye dayanarak, tespit edilen ihlalin kaynağında olan yapısal problemi ve onun çözümü için alınması gereken tedbirleri de eklediği söylüyor. Aslında hukuk reformu açısından yararlanılacak fikirler olarak da değerlendirilmeli bu bölümler değil mi?

Özmen: Evet, hukuk reformu yapılacaksa, reformun içeriği somut olarak bellidir: Elimizdeki AİHM kararlarında tespit edilen ihlallerin tekerrürünü önleyecek önlemlerin alınması! Bunları yapabilirsek, hem uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerimizi yerine getirmiş, hem de, olan hukukla olması gereken hukuk açığını azaltmış oluruz. “Azaltmış oluruz” diyorum çünkü, olan hukukla, olması gereken hukuk arasındaki açık hiçbir zaman tam olarak kapanmaz; bu durum, her devlet için geçerlidir zira, olması gereken hukuk ve insan hakları standartları sürekli gelişmekte ve yükselmektedir. Hukuk devletleri, bu açığı asgari düzeyde tutabilen devletlerdir. Bir de, hukuk devletlerinde, hukuk ve insan hakları standartlarının yükseltilmesindeki kamu yararının, siyasi grupların günlük siyasi çıkarlarının üstünde tutulduğunu hatırlatmak isterim.

Amuran: Davalarda düşünce ve ifade özgürlüğü önemli. Ülkemizde en fazla tartışılan konulardan biri de neye göre hakaret neye göre eleştiri. AİHM’ne göre eleştiriyle hakaret arasındaki çizgi nedir özellikle medya mensuplarıyla siyasetçiler arasındaki eleştiri sınırı nedir ve bu konuda ilginizi çeken kararlar var mı?

Özmen: İfade özgürlüğü, AİHS’nin 10. maddesiyle güvence altına alınmıştır.

  • AİHS’ye 18.5.1954 tarihinde taraf olduk..

Yani, AİHS’den doğan yükümlülüklerimiz bu tarihten günümüze kadar sürüyor. AİHS’nin hiçbir maddesine çekince koymamışız. Sadece, ek 1 No.lu Protokolün, eğitim hakkı ile ilgili 2. maddesine, yine, 18.5.1054 tarihinde, ‘Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ ile ilgili çekince konmuş. Türkiye’nin tek çekincesi budur.

Bu tablo karşısında ve daha önce de belirttiğim gibi, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca, AİHM’nin, AİHS’nin ifade özgürlüğü ile ilgili 10. maddesini yorumlayarak verdiği kararlara ve belirlediği standartlara uymak durumundayız. AİHM’nin belirlediği standart da, hukukçular tarafından bilinmeyen bir şey değildir; bu konuda o kadar çok yazıldı ve konuşuldu ki, bütün hukukçuların bildiğini, öğrendiğini varsayabiliriz.

  • Buna göre, toplumu ilgilendiren konularda, ‘şiddete çağrı’ ve ‘nefret söylemi’ içermedikçe, hiçbir ifade suç sayılarak kısıtlanamaz.

Bu gibi ifadelerin, kimleri kızdırdığının veya ne kadar ağır sözler içerdiğinin hiçbir önemi yoktur. Hakaret ise, toplumu ilgilendirmeyen konularda, tamamen bireylere yönelik olan ve sadece hedef bireyin onurunu rencide etmek ve çevresinde kötü gözle görülmesini sağlamak amacına yönelik olan ifadelerdir. Siyasi kimliği olan veya üst düzey kamu görevi gören bireylere yönelik ifadelerin hakaret sayılmasının standardı, sıradan insanlara yönelik ifadelerden farklıdır. Demokrasilerde, siyasi kimliği olan kişilerin ve üst düzey kamu görevlilerinin, kendilerine yönelik ağır sözler içeren ifadeleri hoşgörü ile karşılamayı peşinen kabullendikleri varsayıldığından, sıradan insanlara yöneltildiğinde hakaret sayılan ifadeler, siyasi kimliğe sahip kişilere veya üst düzey kamu görevlilerine yöneltildiğinde, hoşgörü ile karşılanması beklenir. AİHM’nin bu yönde birçok kararı bulunmaktadır. Kuşkusuz, her olayın kendine özgü özellikleri göz önünde bulundurulacaktır. AİHM’nin üzerinde durduğu husus, siyasi yöneticilerin ve üst düzey kamu görevlilerinin, toplum önünde basın yoluyla denetlenmelerinin kısıtlanmamasıdır. Basın ne kadar özgürse, yöneticilerin ve üst düzey kamu görevlilerinin denetimi o kadar iyi sağlanır ve bu denetim, demokrasilerde kamunun yararınadır. Şu basit formül, sanırım, sorunuza vermem gereken yanıtı özetler:

  • “Ne kadar çok ifade özgürlüğü, o kadar çok denetim ve o kadar kaliteli demokrasi …”.

Burada bir şey daha eklemek isterim: Devlet, yasama organıyla, yargı organıyla, savcısıyla, yürütme organıyla, polisiyle ve yasa uygulayıcı diğer görevlilerle bir bütün oluşturur. AİHS’ye taraf olan devletlerin, burada sayılan özgürlükleri korumakla yükümlü olması, bu bütünlük içinde düşünülmelidir. Buna göre, devleti oluşturan birimlerin, ögelerin hepsi, özgürlükleri koruma yükümlülüğü altındadır. Bunu, savcılık hizmetine ve yargı organına uygularsak, önlerindeki yasa kurallarını özgürlükleri ayakta tutacak biçimde yorumlamaları gerektiğini belirtmeliyim. Sakın kimse yanlış anlamasın; yargı organının bağımsızlığına gölge düşürecek bir şey söylemiyorum zira, yargı organının bağımsızlığı, hukuktan ve insan haklarından bağımsızlık olarak değil, yürütme organından bağımsızlık olarak tanımlanır.

Amuran: Uzun yıllar terörle mücadele eden ülkelerden biriyiz. Bu konuda herkes duyarlı. Burada önemli olan kriterler. AİHM terör davalarında teröre teşvik, terörü azmettirme suçlarıyla düşünce ve ifade özgürlüğü arasındaki çizgiyi hangi kriterlerde değerlendiriyor?

Özmen: Biraz önce de değindiğim gibi, terörü teşvik ve teröre azmettirme, AİHM’nin, şiddete çağrı kriteriyle örtüşür ve ifade özgürlüğü ile korunmaz. Ancak, AİHM’nin yorumu ile yerel yargı organlarının yorumu, genişlik açısından birbirinden farklı olabilmektedir. Yerel yargı organı, “terörü teşvik” kavramını geniş yorumlayarak kullanılan ifadeleri suç sayarken, AİHM aynı ifadeleri, şiddete çağrı yani, “terörü teşvik” olarak nitelemez ve ifade özgürlüğü kapsamında görürse, ihlal kararı verir. Burada yerel yargı organının dikkat etmesi gereken, biraz önce belirttiğim gibi, ifade özgürlüğünü ayakta tutacak biçimde yorum yapmaktır.

Amuran: AİHM de en çok dava dosyası olan ülkelerden biriyiz. Kaybettiğimiz davalar yanında kazandıklarımız da var. Belki kaybettiklerimiz çok ama kazandıklarımız da önemli? Mesela sizin gururla andığınız savunmasını bizzat üstlendiğiniz davalar hangileri?

Özmen: Belirttiğiniz gibi, Türkiye’nin kaybettiği yani, ihlal kararı verilen dava sayısı, kazandığı dava sayısının çok üstündedir. Dışişleri Bakanlığında görev yaptığım dönemde, bütün savunmalar kollektif bir işbirliği içinde hazırlanırdı. Dolayısıyla, kazanılan davalarda en büyük başarı payı, yakınılan olayın ihlal oluşturmamasında; geri kalan başarı payı da, savunmayı işbirliği ile hazırlayanlardadır. Bu nedenle, kazanılan davalarda kendime fazla pay çıkarmam doğru olmaz. Bu sorunuzu izniniz olursa, böyle yanıtlamış olayım.

Amuran: Son zamanlarda siyasette duyulan “AİHM kararlarını tanımıyoruz” söylemleri neden riskli size göre?

Özmen: Girmek istediğimizi söylediğimiz AB bir yana, içinde olduğumuz Avrupa Konseyi dahil, hiçbir Batı kurumunda, demokratik bir hukuk devleti kimliği olmadan yer almamız ve konumumuzu sürdürmemiz, hukuk açısından mümkün değildir.

Yetkililerin, “AİHM kararlarını tanımıyoruz” gibi ifadeleri, devlet adına yapılan açıklamalardır ve devletin, insan hakları karşısında tutumunu ortaya koyar.

Yargı organlarının bu açıklamalar doğrultusunda karar vermeleri durumunda, tanınmayan yani, yerine getirilmesi reddedilen AİHM kararı için, Türkiye aleyhinde, AİHS’nin 46. maddesinin 4. paragrafında yazılı olan prosedür işletilebilir. Bu prosedür, konunun Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından AİHM’ye götürülmesini ve AİHM’den, Türkiye’nin AİHM kararını yerine getirme yükümlülüğünü ihlal ettiğinin tespitinin istenmesini içerir. AİHM’nin bu tespitinin, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması hatta, üyeliğine son verilmesi gibi sonuçları olabilir.

Uluslararası siyaset, yeterli donanıma sahip olduğum bir alan değil, ancak, şu kadarını söylersem sınırlarımı aşmış olmayacağımı düşünüyorum: Bazı çıkarlar nedeniyle, Batı kurumlarından -belki- dışlanmayız fakat, üyeliklerimiz kağıt üzerinde kalır ve deyim yerindeyse, “geri hizmette” tutuluruz.

Amuran: AİHM kararlarını da göz önüne alırsak tekrar edelim, ülkemizde yargı güvenliğini sağlayacak ve hukukun geçerliliğini güçlendirecek, hangi düzenlemeler hukuk reformu içinde yer almalı? Kişisel düşüncenizi öğrenmek istiyorum:

Özmen: Türkiye’de hukuk reformunun neleri içereceği somut olarak bellidir. Avrupa Konseyi’ nin, AİHM kararlarının yerine getirilmesini izlemekle görevli departmanın listelerinde, Türkiye’nin yerine getirmediği AİHM kararları, ayrıntılarıyla gösterilmektedir. Bu listedeki kararlarda tespit edilen ihlallerin tekerrürünü önleyecek önlemler, günü kurtaracak bir hukuk reformunun bir bölümünü oluşturabilir. Bu önlemler, en fazla, yasa değişikliği ile gerçekleştirilebilecek türdendir. Fakat,

  • Asıl yapılması gereken, Türkiye’yi, özgürlükleri ayakta tutma yeteneğine sahip, bağımsız bir yargıya kavuşturmaktır ki, bu ancak Anayasa değişikliği ile olabilir.

Bu yapılmadan, yasalarda bazı iyileştirici değişiklikler gerçekleştirmek, günün sonunda bizi yine aynı yere getirecektir; zira, biliyoruz ki, ihlallerin çoğu, yasaların, özgürlükçü olmayan yorumlarından kaynaklanmaktadır.

Amuran: Verdiğiniz bilgilerle aydınlandık. Çok teşekkür ederiz.

Özmen: Ben teşekkür ederim.