Avrupa’daki İslamofobinin altındaki neden

Avrupa’daki İslamofobinin altındaki neden

Nurzen Amuran sordu, Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi İlahiyatçı Prof. Dr. Şahin Filiz yanıtladı…

Amuran: Bu söyleşiyi hazırlarken 6.8 büyüklüğünde bir deprem haberi ajanslara düştü. Depremin sonuçları hepimizi sarstı. Oysa Perşembe günü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını coşkuyla heyecanla kutlamıştık. Depremden zarar görenlere geçmiş olsun diyoruz. Cumhuriyet Bayramının yıllar içinde anlamı daha da büyüyor ve derinleşiyor. Cumhuriyet’in ilanı yalnızca kurulan bir devletin adı değildir, devletin kimliğinin de ilanıdır. Cumhuriyet’in içinde o dönemin koşullarıyla demokrasi vardır, somut örneği Meclis’tir. Bağımsızlığı önceliktir. Kurtuluş savaşı vermektedir. O dönemden bugüne gelişen süreçte inişli çıkışlı siyasi mücadeleler verilmiştir ama sosyal ve laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin dinamizmi bütün zor koşullara karşın daha da ivme kazanacaktır.

Bugün dünyamızda değişen koşullarla birlikte bir taraftan popülist politikalar uygulanırken en elverişli ortam İslamofobinin artışında körüklenmesinde ortaya çıkmaktadır. Batıda kendi iç politikalarının dizaynında (AS: kurgulanmasında) İslam’ı kullanan politikacıların sayısı giderek artıyor. Bu süreçte biz ne yapmalıyız, hangi konularda daha özenle hareket etmeliyiz, FETÖ ile başlayan süreçte gündemi oluşturan kimi dinsel yapılanmalara karşı tavrımız ne olmalı, bu oluşumlarla siyaset arasına nasıl mesafe konmalı ve demokrasi, laiklik nasıl korunmalı? Radikal İslamcı terörizmin yeniden şiddete başvurduğu şu günlerde, Avrupa’da canlanan İslamofobiye karşı tavrımız ne olmalı? Bugün bu soruların yanıtlarını arayacağız. Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Şahin Filiz’le yeniden bir araya geleceğimizi duyurmuştuk. Bugün yine konuğumuz Şahin Filiz.

Sayın Filiz, Fransa’daki olaylar ve Türkiye ile yaşanan gerilimli süreçte yeniden İslamofobiden söz edilir oldu. İslamofobi ilk kez ne zaman başladı, önce tarihsel bir bilgi verelim ve daha sonra günümüze gelelim.

Şahin Filiz: Ne ilginçtir ki “İslamofobi” (İslam Korkusu) kavramı, bilindiği kadarıyla ilk kez 1922’de Fransız Oryantalist Etienne Dinet tarafından kullanılmıştır. Antikçağ’da “Xenofobia” yani yabancı düşmanlığı ile İslamofobia arasında en az  2500 yıllık bir zamansal mesafe vardır. Bazı araştırmacılara göre, İslamofobi Xenofobia’nın modern versiyonudur. Başka bir deyişle, Antikçağ’da Yunanlar ve Romalılar, Akdeniz ve Mezopotamya halklarını “Barbaros” (barbar, yabancı) kabul ettikleri için İslamofobinin temeli Xenofobia ile atılmıştır düşüncesindedirler.

Ancak bu kavramlar içerik ve tarihsel süreç açısından aynı değildir. Birbirinin yerine kullanılamazlar. Çünkü Yunan ve Helen uygarlığı, belirli bir etnisiteye, dine veya uygarlığa ait değildir. Girit, Girit’ten önce bütün Orta Asya, Batı Anadolu, İtalya, hatta Mezopotamya’daki halklardan, etniğe doğrudan referans sayılmayan Yunan ve Helen kültürüne ya yakındılar, ya da içinde idiler. Bu yüzden xenofobia bile kendi içinde çelişik bir içerik ve yorum barındırır.

İslamofobia ise, yabancı olarak Müslümanlara ve İslam dinine özgü bir kavramdır. İslam ve Müslüman korkusudur. Bu korkmanın ya da yabancı görmenin ardında din olarak Hıristiyanlık, toplum olarak, çoğunlukla Batı Avrupa zihniyeti vardır. İslam dini, en son ve düzeltici din olarak geldiği tezi ile devamı olduğu Yahudilik ve Hıristiyanlığı geçersiz ilan etmiş; evrensel, insancıl ve ahlaki ilkelere vurgu yapan bir yapıda olduğunu; önceki dinlerle ancak “tahrif edilmemiş” söylemlerde benzeştiğini ilan etmiştir. Zaman zaman birbiriyle kanlı çatışmalara girmiş ise de Yahudilik ve Hıristiyanlık, Sami dinler olarak, kendilerinden oldukça farklı bir iddia ve ret ile ortaya çıkan İslam dinini, doğuş ve yayılış aşamalarında bir rakip, sonra bir yabancı daha sonra da bir korku nesnesine dönüştürmüşlerdir.

Amuran: Dediğiniz gibi özellikle Avrupa’nın, Müslümanları rakipten yabancıya, yabancıdan düşmana evrilen bir korku nesnesine dönüştürmesinin sizce bir bilim insanı olarak temel gerekçeleri neye dayanmaktadır?

Filiz: İki temel gerekçeye dayanır. Birincisi, İslam’ın anılan dinlere rakip olarak doğmasıdır. Bu rekabet, Müslümanların hızla ve güçlü bir şekilde sahip oldukları toprakları genişletmesi; buna bağlı olarak siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda daha çok görünür olmasıyla “fobik” hedef haline gelmeleridir. Haçlı Seferleri, İran İslam Devrimi, 11 Eylül saldırıları, IŞİD vb. yapılanmalar Batı tarafından “fobik” İslam’ı “düşman” taraf olarak tanımlamak için altın fırsatlar olarak yorumlanmıştır. Bu olayların ve yapıların hemen hepsinin Batı’nın kurguladığı doğrudur. Ancak sürekli bir senaryonun ve kurgunun nesnesi olmaktan kurtulamamak da en az Batı kadar Müslüman dünyayı bağlamaktadır. Bu saptama, sorumluluğu başkasına yükleyip sürekli mazlum ve haklı olduğumuza ilişkin iddiamızı, haklı çıkarmaz. İslam dünyasının kendi içinde halen boğuştuğu sorunları çözme yükümlüğü, Batı’yı masum yapmadığı kadar Müslümanları da masum yapmaz.

İkinci gerekçe, ilkine bağlıdır. Müslümanlar, sürekli kullanılan, yönlendirilen ve düşman görülen tarafın temsilcileri olmaktan neden kurtulamazlar? Oryantalizmin önde gelen aktörleri Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda gibi Batı Avrupa’daki devletlerden gelmekle birlikte, traji-ironik bir şekilde, dünyanın her yerinden Müslümanlar bu ülkelerde yaşamak için ölümü bile göze almaktadırlar. “En son din, en insancıl ve evrensel mesaj, değişmeyen ama değiştiren hayat nizamı, bütün insanların kurtuluş reçetesi” gibi mega-anlatılar dillerden düşmezken, bunları söyleyenler neden kendi topraklarını, yurtlarını ve ülkelerini imar etmek, Atatürk’ün dediği gibi, “çağdaş medeniyetler seviyesinden öteye taşımak” için çabalamak dururken, “hazır imar edilmiş Batı ülkelerini” tercih ederler? Yanlışlık nerededir? Yüzyıllardır bıkmadan usanmadan söylendiği gibi, Müslümanlar İslam’ı ve Kur’an’ı doğru anlasalar, Batı’yı çoktan geride bırakır, örnek toplumlar yaratırdık” yazıklanması, tarihsel ve fiili hal-i pür melalimize ne katkı sağlamaktadır? “Korkulan düşman”, “aşağılanan yabancı” olmaktan kurtulmanın yolu, karşı tarafı “daha da aşağılamak, daha da korkutmak” mıdır?

Değildir ve olmamıştır!

Böyle bir tavır, İslam dünyasına ve özellikle ülkemize yarar değil zarar verecektir. İçinde bulunduğumuz bilimsel, düşünsel ve kültürel sorunları çözmenin yolu, dışarıdaki saldırganlara “aynı üslupla” yanıt vermek; içerideki farklı anlayışlara da önyargılı yaklaşmak olmamalıdır. Bugün Fransa’nın göz yumduğu hatta cesaret verdiği İslamofobik yayınları, söylemleri ve propagandaları kesin bir dille kınıyoruz, şiddetle reddediyoruz. Ancak bu, İslamofobinin belki dünya kamuoyunda fütursuzca dillendirilmesini geriletebilir, ama Müslümanları Batı gözünde, hatta dünya kamuoyunda en iyimser deyimle sadece “saldırıya uğrayan kesim” olmaktan öteye taşımaz.

Peki, ne yapmalıyız?

İslam’ın doğuşundan günümüze kadar hep bu kör döngünün yarattığı gerginlikle mi yaşayacağız? Bizim hiç mi yapacağımız bir şey yok? Yahudilik ve Hıristiyanlık, dinlerini her çağda insan onuruna ve yaşam koşullarına göre yorumlamak için akıl, mantık ve bilimi cesaretle kullanmışlardır.

Amuran: Peki biz neden yapmıyoruz?

Filiz: Ne yapmamız gerektiğini aslında sayın Cumhurbaşkanı birkaç yıl önce açıkça belirtmişti:

“Bizim Diyanet teşkilatımızın Din İşleri Yüksek Kurulu var ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nda da çok vasıflı ve bütün ilim dallarında yetki sahibi hocalarımız var, tefsirde, hadiste, fıkıhta, birçok. Bütün bu hocalarımız ne yapıyorlar, niye sessiz kalıyorlar?

  • Bunlar İslam’ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar aciz. İslam’ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle uygulayamazsınız”.

Sayın Erdoğan, bu sözlerinin devamını getirmeli; “sessiz kalanları” cesaretlendirmeli; şımarık tarikat ve cemaatleri, radikal dinci kesimleri cüretlendirecek her türlü yapılanma ve faaliyetlerin önüne geçmeli; bunun için de yetkili insanlara destek çıkmalıdır.

  • İslam yeniden ve vakit geçirmeden reforme edilmeli;

21. yüzyıldaki insanlar, 6. yüzyıldaki düşünme ve yaşam koşullarına zorlanmamalıdır. Zorlandığında hem dışarıdan “İslamofobik”, içeride de “imanofobik” (Tarikat ve Cemaatlerin birbirini imansızla suçlaması) olmaktan kurtulamayız. Cumhurbaşkanın “İslam’ın güncellenmesi” gerektiğine ilişkin sözünün devamı gelmeli; artık uygulamaya geçilmelidir. Düşünce yaşamımızda her alanda güncelleme varken, konu dine gelince, güncellemeyi İslam’a uydurmak çıkmaz bir yoldur.

“Kur’an ve İslam yanlış anlaşılıyor, Kur’an İslam’ı olsa, sorun çözülür” gibi politik, Polyannacı ve kurnazca söylemle inananları sürekli “adeta akılsızlıkla, bilgisizlikle suçlamak” hiçbir zaman İslam dünyası için çözüm olmamıştır. İslamofobik saldırılar ve eleştiriler bizi sadece kızdırmamalı, ama bunun ötesinde, topyekün “güncelleme” üzerinde çalışmamızı teşvik etmelidir. İslamofobiyi radikal dinci akımları finanse eden Fransa, prefabrik üretimi olan bu örgütleri Türkiye’ye ihraç ederek, Türkiye’yi “İslami terörün hamisi” olarak göstermek peşindedir. Radikal dinci olduğu için Fransa’dan kovulanların sığınma başvurularına karşı dikkatli olmak gerekir.

Amuran: Bu sıraladığınız çözüm ve uyarılar için gündemde olan bazı konuları daha ayrıntılı değerlendirmekte yarar var. Sözgelimi son zamanlarda gündemden düşmeyen çocuk tacizlerinde dinci-muhafazakar kesimden olayın kınanmasının toplumu tatmin edecek şekilde yapılmadığı değerlendirmesi var. Bu değerlendirme de olayları olağan gördükleri gibi bir izlenim yaratıyor. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışımı daha etkin ne dersiniz?

Filiz: Kol kırılıp yen içinde kalabilir ama onur kırıldığında bunu hiçbir yen örtüp saklayamaz. İslam dininin temeli ahlaktır. İnsan onuru, haysiyeti, şerefi ve saygınlığı İslam’a göre her türlü ibadetten, akrabalıktan ve taraftarlıktan üstündür. Kuran’da Hz. Muhammed’e hitaben, “Ve elbette sen en yüce ahlak üzeresin” (Kalem Suresi, 4. Ayet) denilerek İslam’da ahlaki değerlerin vazgeçilemez olduğu vurgulanır. Ahlak, insanın ruhundaki namus ve şeref duygusudur; etik vicdanıdır. İnsanlığının biricik ölçüsüdür. Bu ölçüyü çiğneyen ya da önemsemeyen, Hz. Muhammed’in yolunda olduğunu, hatta Müslüman olduğunu iddia edemez. Ahlak çiğnenerek dindar olunamaz. Kötülükleri yapan ile yapanlara sessiz kalanlar aynı kategoridedir. İşte bu nedenle dinci muhafazakarlık ile Müslümanlık arasında yer ile gök kadar mesafe vardır.

İslam dini erkek ya da kız olsun, çocuklara yönelik her türlü cinsel veya fiziki zorbalığa, istismara kesinlikle izin vermez. Hz. Muhammed’in çocuklarına ve torunlarına nasıl özen gösterip üzerlerine titrediği herkesçe bilinir. Dinci muhafazakârlar İslam’dan ekmek çıkaramazlar. Bu yüzdendir ki dinci muhafazakârlık, İslam dininin ahlaki ilkelerini engel olarak görür. Bunu aşmak için dinin ahlaki içeriğini ortadan kaldırır. Halkın, Türk devlet geleneğine tarihsel birikimin gereği olarak saygılı olmasından yararlanarak, en insanlık dışı fiillerde bile ‘büyüklerimiz böyle diyorsa, vardır bildikleri’ gibi sorgusuz sualsiz teslimiyeti, sorgulamaya ve eleştirmeye tercih etmesi kutsal vazife imiş gibi dayatılıyor. Oysa indirilen dinde, insanların “Tanrı’nın varlığına ikna etmek, neden bir ve tek olduğunu tartışmak için özellikle teşvik edildiğini” görüyoruz. Her türlü cürümü ve günahı yumuşatan ve neredeyse meşrulaştıran söylemler, Allah’ı ve Peygamberi değiştirilmiş uydurma bir dindarlığın doğal sonucu olabilir.

Amuran: Bir ara istismar haberlerinin ardından idam talepleri yükselmişti. Neyse ki son zamanlarda bu sesleri duymuyoruz. Çözümde doğru yöntem ne olmalıdır, nasıl caydırıcı olunabilir?

Filiz: İdam, keskin ama etkisi kısa süren bir çözümdür. Ancak adli, sosyo-kültürel ve siyasal sonuçları, toplumsal öfke yatıştırıcılığı kadar kısa ve geçici değildir. Caydırıcılığı geçicidir ve belki de ters etkisi daha fazla olacaktır. Zaten yoğun bir cinsel istismar furyası kadına, cinselliğe ve insan ilişkilerine konan kısıtlamalar ve baskılardan kaynaklanmıyor mu? Kadına ve cinselliğe yönelik kısıt ve baskılar arttıkça, cinsel istismar furyası, farklı yollar, yöntemler bulmakta, hatta insanlık dışı yöntemleri denemektedir. İnsan yaratılışına aykırı eylem ve söylemler, aslında doğal ve meşru yaşam alanımızı gittikçe daraltarak bitmeyen ruhsal ve zihinsel bir idama benzemektedir. Yaşama yayılan bu süreçsel “idam”, bir kezlik idamdan daha korkutucu ve kışkırtıcıdır. Ben de “Bir kerelik idamdan bir şey olmaz” diyeceğim. Kadın cinayetleri, namus havariliği, mahrem – namahrem ayrımı, çocuk istismarlarına söz konusu umursamaz hatta cemaat ve tarikatlara kol kanat geren tutumlar, Türk toplumsal yaşamını süresiz idama mahkûm etmiş durumdadır.

Amuran: Size göre, bu istismarları önlemek için kalıcı önlemler neler olabilir ne yapılmalıdır?

Filiz: Anaokulundan üniversite sıralarına kadar uzmanlar gözetiminde çocukların kendi bedenlerin tanımaları, birey olarak yetiştirilip karşı cinsle bir arada karma bir eğitim-öğretime tabi tutulmaları gerekir. Erkek-kadın ayırımı, haremlik-selamlık tarzı bir eğitim-öğretim modeli olamaz. Karşı cinsini tanımayan çocuk ve dolayısıyla yetişkin, kendini hiç tanıyamaz. Kendine yabancı olan bir çocuk, yakınlarından ve yabancılardan gelebilecek istismar tehlikelerine karşı da yabancılaşır, savunmasız kalır.

  • İlahiyat Fakülteleri, İmam-hatipler ve Diyanet’e ait Kuran kursları ve din eğitim kurumları dışındaki tüm dinsel kuruluşlar kapatılmalıdır.

Sayılan resmi kurumlar ise sürekli denetlenmelidir. Cemaat ve tarikatlar, vakıf ya da dernekler temelinde varlıklarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bunları, kuruldukları dernek ve vakıflar doğrultusunda sivil, dinsellikle ilgisi olmayan ve din eğitim-öğretimi yetkisi tanınmayan teknik kuruluş asıllarına döndürmelidir. Bu yapılar, sivil, laik ve sosyal örgütler olarak budanmalı; din eğitimi izni verilmemelidir. Bu yapılamıyorsa işlevsizleştirme sürecine tabi tutarak kapanma /kapatılma noktasına getirilmelidir. Bu süreçte de Türk halkının gerçeği görmesine yardım ederek güvenilir olmadıkları ifşa edilmelidir.

Cinsel istismar yapanları, doğrudan dini sorun ederek, cürümlerini İslam’a fatura ederek cezalandırmış olmayız. Adli takip ve ceza elbette kaçınılmaz; en ağır cezalar verilmelidir. Ancak köklü çözüm bu değildir. Daha önceki söyleşimizde de vurgulamıştım: Örgün ve yaygın eğitim-öğretim kurumlarımızda mutlaka uzmanlar gözetiminde cinsel eğitim verilmelidir. Erkek-kadın ilişkilerinde meşru alanın gayrı meşru alandan daha geniş ve vazgeçilmez olduğunu sosyal, siyasal ve kültürel olarak hem yöneticilere hem de halka anlatmak kaçınılmazdır.

İstismarcılar, haklı olarak ne denli öfke ve nefretimizi çekerse çeksinler, bu toplumun üyesidirler. Birkaç kişiden ibaret de değildirler. Yapana değil, o fiile kaynaklık eden sorunlara ve bu sorunları çok yönlü, disiplinler arası çözecek uzmanlara olan ihtiyaca odaklanmamız gerekir. Sorun, aile içi çatışma, depresyon, psikolojik rahatsızlıklar, psikiyatrik vakalar, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel etmenler ve benzerlerinden kaynaklanıyor olabilir. Bu durumu salt cehalet ya da dinci yobazlıkla açıklamak yüzeysel kalabilir. Bu cürümleri tekrarlama eğiliminde olanları işlevsizleştirecek tıbbi, sosyal ya da kültürel yaptırımlar üzerinde de ayrıca düşünülmelidir. Son olarak siyasi irade, cinsel istismarlara karşı her kurum ve kuruluşları ile kesin bir şekilde mücadele edeceğini, ısrarla ve vurguyla yinelemelidir.

Amuran: Sosyal medyada, bazı TV ekranlarında gördüğümüz başına takke- kavuk-fes sırtına cübbe alan kendisinin bir tekkenin şeyhi olduğunu iddia eden cahil fırsatçıların sayısı arttı. Konuşmaları dinin saygınlığına dokunulmazlığına zarar veriyor. Dine, cezalandırıcı bir kimlik kazandırılmaya çalışılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi dinin saygınlığını korumak halkı doğru bilgilendirmek dine zarar verenlerle mücadele etmek değil midir?

Filiz: Diyanet İşleri Başkanlığı resmi sitesinde şöyle yazar:

“Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 429 sayılı Kanun’da “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumlarını idare etmek” şeklinde ifade edilmiştir.

Ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verildiği gibi, tekke ve zaviyelerle bunların görevlisi olan şeyhlerin idaresi de Başkanlığa verilmiştir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte bunlara dair hususlar Başkanlığın görev alanından çıkarılmıştır.” [1] Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’te 429 sayılı Kanunda belirtildiği ve vurgulandığı üzere, İslam dinindeki inanç ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek amacıyla kurulmuştur. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, Diyanet İşleri’nin bu yapılarla ilgili görev alanı da ortadan kaldırmıştır. Yani tekke, zaviye, cemaat ve tarikat yoktur, olmayan yapı ya da yapıların idaresi de söz konusu değildir. Şu halde cemaat ve tarikatların varlığı hem Diyanet’in varlığına, kuruluş amaçlarına hem de görev alanı olmaktan çıkmaları itibariyle fiili dinsel hizmetlere aykırıdır, her bakımdan gayrı meşrudur. Gayrı meşru kuruluşların devamı, öncelikle Diyanet’in varlık nedeniyle çatışmaktadır.

Bence dünden bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacına uygun olarak 2 temel görevi bulunmaktadır: Bu görevleri yaptığı sürece bu teşkilat, Alevi-Sünni veya başka anlayıştan her Türk vatandaşını kucaklayıcı olur ve bu vesile ile varlık ve kuruluş nedenine sadık kalır. Aksi takdirde yalnız Alevi vatandaşlarımız için değil, Sünni vatandaşlarımız için de en azından manevi meşruiyetine gölge düşürmüş olur. İslam dinindeki inanç ve ibadet alanları konusunda Türk halkının tümünü aydınlatmak, inhisarına (AS: tekeline) ve yetkisine tevdi edilen görev ve sorumluluklarda cemaat ve tarikatlara asla fırsat vermemek gerekir. Yetki ve sorumluluk bölüşümü resmen değilse de fiilen sıkça tanık olunan olgular olarak gerçekleştiği sürece Diyanet 2. görevini yapmıyor, ilkine de güç  yetiremiyor demektir.

Diyanet, bir Cumhuriyet kurumu olduğunu unutmamalıdır. Tarikat ya da cemaat olamayacağı gibi, kendisine verilen dinsel yetkiyi açık ya da gizli olarak onlara devredemez.

Amuran: Bu tür yapılanmalarda işlenen yüz kızartıcı suçlara karşı siyasal iktidar olayları salt adli vaka olarak yorumlanıyor. Bu süreçte dini siyasal bir malzeme olarak kullanan siyasetçilerin sorumluluğu yok mu? Sözgelimi tarikat ve cemaat yapılanmalarına ilişkin TBMM’de bir Araştırma Komisyonu oluşturulamaz mı?

Filiz: Kesinlikle oluşturulmalıdır. İktidarından muhalefetine dek bu ulusal soruna hep birlikte müdahil olmak görevleridir. Özellikle Meclis içindeki ve dışındaki muhalefet, artık hiçbir şekilde tevil götürmeyecek bu tür iğrençlikleri TBMM’de araştırma komisyonu kurarak  ciddi, resmi ve kararlı bir tutum sergilediklerini açıkça ortaya koymak zorundadırlar. Bu noktada iktidara daha fazla sorumluluk düşmektedir. Ülkemizin genel ahlaki ve kültürel dokusuna, dinsel duyarlığına yönelik olarak giderek yıkıcı bir artış gösteren bu istismarlara karşı muhalefetin Meclise sunduğu komisyon kurma, araştırma önergesi verme ve olayların her yönden takibini sağlama gibi önerilerini, suç örgütüne dönüşmüş bir avuç müptezelden gelebilecek marjinal düzeydeki oy hesabına girmeden, desteklemelidir. Eğer oy artışı hesap ediliyorsa, bu yönde hareket etmeleri daha rasyonel ve sonuç verici olacaktır.

Amuran: Tarikat ve cemaatleri sivil toplum örgütleri olarak görenlere şunu sormak istiyorum. Bu oluşumların sivil inisiyatif olarak değerlendirilmesi için dernekler, sendikalar gibi demokrasiye katkıda bulunmaları gerekir. Oysa içlerinde kendi yapılarında biat kültürü var. Karşı görüşe hayır diyen bu oluşumların demokrasiye katkıları olabilir mi?

Filiz: Kötülükte biat bu yapıların geleneği haline gelmiştir. Din adına ve dine rağmen ahlaksızlık, kamu yararına değil, kamu zararına işlemektedir. Sivil kavramı, “medeni”, “şehirli” demektir. Ülkemizde “askeri olmayan, militer olmayan” anlamı öne çıkar. Bazılarına göre sivil toplum, “devletin denetim alanı dışında yurttaşların kendi düşünce ve faaliyetlerini yürütmek üzere teşkil ettikleri guruptur.” Ancak bu tanım eksik ve yetersizdir. Çünkü en büyük toplumsal örgüt ve aygıt olan Devlet, yurttaşların her türlü iş, eylem ve yapıp-etmelerini düzenler; düzenlemelerine yardımcı olur. Sivil toplum ise, devletin yetemediği, eksik ya da tamamlanması gerektiği düşünülen alanlarda, yurttaşların lehine olan konularda destekçi ve yardımcı bir rol oynar. Başka bir deyişle sivil toplum, devletin yurttaş bakımından görünümü ve yorumudur. Başka deyişle, devletin doğal parçasıdır. Burada sivil toplum kuruluşları demokrasi, laiklik, hakça bölüşüm, insanca yaşam ve adalet gibi temel değerlerin devlet tarafından nasıl ve ne şekilde toplumsal yaşama yansıtıldığını gözlemler, denetlerler. O halde sivil toplum örgütleri laik, demokratik ve hukukun üstünlüğünü savunmaya odaklı birimlerdir.

Oysa Cemaat ve tarikatlar devlete rakiptir!

Amuran: Yakın tarihimizde yaşadığımız FETÖ örneği var. FETÖ olmadan önce cemaat diye tanımlanırdı değil mi?

Filiz: FETÖ örneği özel ve mevzi bir olgu değildir. Bütün bu yapılar FETÖ adını henüz almamışlarsa da doğrudan devlete taliptir. Sivil toplumlar için vazgeçilmez koşul ve özelliklerin hiçbirini taşımadıkları gibi, bunlara açıkça cephe alırlar. Dinsel alan, sivil bir alan değildir. Dinsellikle anılan hiçbir topluluk ne sivildir, ne de yurttaş yararı gözetir.

  • Dernek ve vakıf olmanın ötesine geçen cemaat ve tarikatlar, dinci militarizmin, özgürlüklerin, yurttaşlık bağlarının, sosyal yaşamın, hukukun ve mevcut her türlü rejimin düşmanı olmak üzere kendilerini konumlandırmış durumdadırlar.

Aynı anda hem devlete hem de yurttaşların yaşam haklarına karşı mücadele ederler. Ayrıca her biri diğerine ölümüne düşmandır. Bunlar kendi içinde demokratik olmadıkları gibi başkalarına, aynı dinden bile olsa, mensubu olmayanlara hayat hakkı tanımazlar. Faşist, cahil, baskıcı, zorba, dogmatik ve insanlık karşıtıdırlar. 

  • Bunlar sivil toplum değil, siğil toplum örgütleridir.

Amuran: Din, dokunulmazlığı nedeniyle bir fırsata dönüştürüldü. Tarikat ve cemaat gibi yapılanmalar, ekonomik rant sağlanan vergisiz, algısız ticaretin bayraktarlığını da yapar duruma getirildi. Burada din ve kutsal kitap kullanılarak dinsel ayrıcalık taşıdığı iddia edilen tarikat ve cemaatin başındaki kişilere çıkar sağlanıyor. Nasıl denetlenebilir?

Filiz: Dinsel ayrıcalık, görev ve sorumluluk bakımından yalnızca Diyanet İşleri Başkanlığı’na aittir. Cemaat ve tarikatlar, gayri meşru yapılardır ve bunların hiçbir dinsel ayrıcalığı yoktur, olmamalıdır. İki başlı, paralel devlet olmazsa, dinsel yetki için de aynı şey geçerlidir. Devlette de dinde de bölünme, ortaklık, yetki paylaşımı olamaz. Olur derseniz, bu yapılardan her biri semirip güçlendiği gün “FETÖ” olacaktır.

Dinsel misyona bürünmüş her türlü yapı ve kuruluş, siyasi kararlılıkla kapatılmalı; hiç olmazsa dernekler sınırı içine çekilmelidir. Dinsel faaliyet yapmalarına resmen ve fiilen izin verilmemelidir. Haksız yollarla edindikleri memalike (AS: malvarlığına) el konmalı; millete geri döndürülmelidir.

Amuran: Daha büyük bir tehlike var. Bazı dini yapılanmalar, yabancı istihbarat kuruluşlarının yuvası da olabiliyor. FETÖ terör örgütünde gördüğümüz gibi. Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında yaşanan örneklerden de söz edelim isterseniz Mustafa Kemal Atatürk‘ün mücadelesinin temel nedenlerini de bu arada anlatmış olalım.

Filiz: Çağdaş, laik, sosyal ve hukukun üstünlüğüne dayalı, Atatürk’ün deyimiyle bir erdem olarak kurulan Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, 7 düvel içerideki düşmanları desteklemiştir. Atatürk önderliğinde var olma savaşı veren Türk milleti, karşısında yalnız 7 düveli değil, içerideki dinsel oluşumları da bulmuştur. Milli Mücadele’ye, Kuvay-ı Milliye’ye ve Atatürk’e, ölümüne maddi-manevi destek veren  pek çok din bilgini, hocalar ve din adamları olmasına rağmen, emperyalistlerden yana tavır alanlar da vardı. Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve Said-i Kürdi gibi vatan hainleri İslam dinini kullanarak, emperyalistlerin amacı doğrultusunda dinsel oluşumlar içinde yer alarak, Kuvay-ı Milliyeye ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türk ulusunun bağımsızlık savaşına karşı akıllara zarar mücadele yürütmüşlerdir. Bunların artığı olan FETÖ örneği ortadadır.

Emperyalistler adına ülke ve ulusuna karşı kirli mücadelelerini kişisel ve kurumsal olarak iki koldan sürdürmüşlerdir. “Teali İslam”“Kürt Teali” cemiyetleri adı altında ırkçı ve dinci işbirliği içinde ama İslam”ı alet ederek halk nazarında etkili olmanın yollarını aramışlar, gerçekten de kurtuluş ve bağımsızlık mücadelemizi zaman zaman zora sokmuşlardır. Ne ki dinci istismarın emperyalist emelleri ne Atatürk’ü ne de canı pahasına ülkesi ve ulusunu kurtarmaya ant içmiş kahramanlarımızı davalarından döndürememiş, Cumhuriyetimizin kurulmasına engel olamamışlardır. Günümüzde malımıza, canımıza, namusumuza, çocuklarımıza, alın terimize ve en önemlisi Cumhuriyetimize kasteden cemaat ve tarikatlar, kuruluş yıllarındaki şer odaklarının ve o odakların efendilerinin izini sürmekte ve aynı amaca hizmet etmektedirler. FETÖ bu tablonun en açık, en tartışmasız somut örneğidir.

Amuran: Gülen cemaatinin yapılanmasını önce destekleyen ve bir terör örgütü olduğu anlaşıldıktan sonra darbe girişiminden ders alındığını ve etkin mücadele edildiğini söyleyebilir miyiz? Çünkü FETÖ’nün uygulama taktikleri hala devam ediyor.

Filiz: FETÖ ile mücadele yoktur diyemeyiz. Yargımız, emniyet güçlerimiz ve birtakım siyasiler gerçekten son derece etkin mücadele örneği sergilemektedirler. Ancak FETÖ çok yönlü, çok kollu ve dış destekli emperyalist bir çete olduğu için, onunla mücadele her yönden etkili ve kararlı bir şekilde yapılmak zorundadır. Sinekler avlanıyor ve bunların FETÖ bataklığından türediğini söyleyebiliriz. Ancak bataklık hala tehlike saçıyor. Sineklerini gönderip, varlığını tahkim etmeye çalışıyor. Örgüte kazandırılanlarla yapılan mücadele, örgütün mantığı ve kurucularına yönelik yapılırsa, FETÖ ile mücadele etkili ve kalıcı olacaktır. FETÖ, 15 Temmuz 2016 darbesinden sonra halen 2 yoldan etkili olmaya çalışıyor:

Birincisi, operasyonları yurt içinden ve dışından, sürekli sabote eden ince taktiklere başvuruyorlar. Kriptolar, örgütün asıl yuvasına girilmesini engellemek için, kendilerini gizliyorlar. Hırçın, tutarsız ve panik içinde sözüm ona Fetösavar bir çılgın görüntüye sığınıyorlar. Bunun yanında, akıldışı, insanüstü ve dini terminoloji kullanarak, dogmatik bir taraftar figürü çiziyorlar. Samimi olmadıkları her hallerinden belli oluyor. FETÖ’ye sövgünün, güç sahibi siyasilere övgünün dozajını kaçıran konuşmacılara sık rastlıyoruz. Böyle bir portre çizen bu insanların mazileri genellikle FETÖ’ye dayanıyor. Kriptolar (her alanda mevcut ne yazık ki) yüzünden en yaşamsal alanlarda devletin işleyişi sekteye uğruyor. Temizlik, “hala varım” diyen örgütün doğrudan beynine ve kalbine yönelmelidir. Organlar, kendiliğinden çöker.

İkincisi, FETÖ resmen ve fiilen çökertilme süreci ile karşı karşıya olduğu için, mevcut cemaat ve tarikatlar yoluyla Franchising yöntemini kullanıyor. Türk halkının ırzından geleceğine, dininden ahlakına, ailesinden malına uzanan tarikatlar, FETÖ Franchsing’i ile onun ulaşamadığı amaca doğru hızla ilerliyorlar. FETÖ’nün ana kaynağı olan Nurcularla Süleymancı gruplar bunların en önde gelenlerindendir. Öyleyse cemaat ve tarikatlara, devlet artık bir değil iki kez dikkat etmeli; birden olmasa da süreç içinde bunların faaliyetlerine resmen ve fiilen son vermelidir.

Amuran: Son yıllarda özellikle muhafazakar kesimde kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri de arttı. Bu kesimin geleneksel kültürüne yerleşen cinsiyet ayırımcılığının rolü var mı? Kutsal kitabımızda olmayan, kurgulanan, kadına yönelik yanlış algıları değiştirmek ilahiyatçıların din alimlerinin de işi değil mi?

Filiz: İslam dini sanıldığı gibi kadına düşman değildir. Kadınla ilgili ayetler, o günün koşullarında ve hatta bugün bile, yabana atılacak önerilerden ibaret sayılamaz. Kadın Kuran’da aşağılanmaz; namus ve ahlakın cinsiyeti belirlenmez. Yani namus dişi bir kavram değildir. Ahlaki kurallar erkek-kadın herkes için geçerlidir. Cinsiyet ayrımı olmadığı gibi cinsellik lanetlenmiş değildir. Kuran’ı açıp bakan herkes bu gerçekleri görür. Ne var ki dinci cemaat ve tarikatlar, Kur’an’ın bu hakikatine ve İslam’ın ruhuna aykırı davranarak kadını aşağılamakta; namusu biyolojik bir parçaya indirgemekte ve kadını her türlü yanlıştan sorumlu tutmaktadır. Bununla da yetinmeyip;

  • tarikatların sapkın liderleri kadınları ve çocukları din adına sömürmekte, kullanmakta,
    ırzına ve şerefine tasallut etmektedir.

Çağdaşlık ve Aydınlanma Türk kadınının eseridir. Cumhuriyetimizin erdem ve bekası Türk kadının emeği ve özverisine bağlıdır. Modernleşme, aydınlanma ve demokratik geleneğin yerleşmesi kadınlarımız sayesinde gerçekleşmektedir. İşte bunun farkında olan karanlık odaklar ve bu odaklara hizmet eden dinci oluşumlar –esasen ben bir İlahiyat uzmanı olarak bunların kesinlikle Müslüman olmadıklarını vurguluyorum– Cumhuriyeti yıkmak ve “sarığın daha iyisini sarmak” için, kadınlarımızı ve çocuklarımızı hedef alarak işe koyulmaktadırlar. Türk kadını, dinine saygılı ve bağlıdır; ama bu şarlatanların gerçek yüzlerini fark edecek kadar da aydın ve tedbirlidir.

Amuran: Bütün bunların sergilenmesinden sonra bu kesime laikliği yeniden anlatabilmek için bir yurttaş olarak nelere özen göstermek durumundayız? Toplum nelerden sakınmalı? Son sözlerinizi alalım:

Filiz: Laiklik, bir din ve bir inanç sistemi değildir. Özellikle İslam’a karşı konumlandırılmış alternatif bir inanç ve ibadet bütünü de değildir. Siyasi ve sosyal bir tutum, bir tavırdır. Dinle ilgisi yok mudur? Doğal olarak vardır. Neden?

  • Medeni, sivil, özgürlükçü, çağdaş ve aydın olmak ancak laiklikle mümkündür.

Din kavramının medeniyet ve medenileşme anlamlarını şimdi yeniden anımsarsak, din ile laiklik burada bütünleşir. Yakınlaşır, birbirinden ayrılmaz hale gelir. Dindar insan medeni insandır; şehirlidir, aydındır, hakka hukuka inanır. Devletine ve ulusuna zarar vermeyi aklından geçirmez. Tam tersine, yararlı olmayı ibadet sayar. Cinsiyet ayrımcılığı yapmaz, teröre, hukuksuzluğa, hırsızlığa, yolsuzluğa, cinsel sapkınlığa asla prim vermez. Çünkü dinini laik bir Cumhuriyet sayesinde özgürce yaşadığının ayırdındadır. Bunları yapanın dindar, dine saygılı ve barışçıl bir insan olmayacağını bilir.

Amuran: Getirdiğiniz eleştiriler İslam’ın güncellenmesinde yol gösterici olabilir. Bu nedenle eleştirilere kulak verilmeli ve ona göre değerlendirmeler yapılmalıdır. Çok teşekkürler.

Filiz: Ben teşekkür ederim.

[1] https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay//1/diyanet-isleri-baskanligi-kurulus-ve-tarihcesi Erişim : 15.09.2020

BU RAKAMLAR KABUL EDİLEMEZ: ODATV Söyleşimiz – 23 Ağustos 2020

BU RAKAMLAR KABUL EDİLEMEZ!


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

ODATV Söyleşimiz
https://odatv4.com/bu-rakam-kabul-edilemez-23082057_m.html 23.08.2020

Nurzen Amuran: Cumhurbaşkanı tarafından Karadeniz’de büyük bir doğalgaz rezervi bulunduğu açıklanınca gündem bir anda değişti ve gazın çıkarılmasının maliyetleri hangi koşullarda çıkarılıp devreye sokulabileceği tartışılmaya başlandı. Enerji ön plana çıktı. Bir anda ne okulların açılma tarihi ve okullarda alınacak önlemler konuşuldu ne de pandeminin yarattığı sorunlar gündemde kaldı. Elbette bir rezerv bulunması önemli. Daha önce de petrol ve doğalgaz için aramalar yapıldı ve yapılmalı. Ama 6000’den fazla insanımızı kaybettiğimiz pandemi sürecinde gelinen noktayı halkımız daha fazla bilmek istiyor. Açıklanan verilere inanmak istiyor. Covit-19‘a karşı verilen mücadelenin her aşamasını öğrenmek istiyor. Sözün özü şeffaflık istiyor. Evet dünden bugüne neler oldu bu son salgının sonuçlarını sağlık alanında bize hatırlattıklarını bugünkü sonuçlarla yeniden gözden geçirelim istiyoruz. Pandemi konusunda tek başına mücadele veren hemen hemen her gün televizyonlarda yazılı basında yetkililere uyarılarda, hatırlatmalarda bulunan Prof. Ahmet Saltık yine konuğumuz.

Ahmet Saltık sadece tıp alanında emek veren bir bilim insanı değil, aynı zamanda Sağlık Hukuku Uzmanı ve Mülkiye mezunu. Çok yönlü bir araştırmacımız.

Sayın Saltık, kamucu sağlık sisteminin ne denli önemli olduğu yaşanan son pandemi süreciyle ortaya çıktı. Sağlık Sektörü bugün baktığımızda Covit-19 salgınıyla beraber hangi problemleri yaşıyor?

Ahmet Saltık: COVID-19 salgınına Türkiye, sağlık sektöründe ciddi sorunlarla yakalanmıştır. En önemlisi 1. Basamak Sağlık Sisteminin zayıf ve büyük ölçüde özelleştirilmiş olmasıdır. Salgın, evrensel kural olarak 1. Basamak’ta yenilir, 2. ve 3. Basamak olan hastaneler salt hastaları sağaltır (tedavi eder). Oysa salgın, toplum içinde bulaşın durdurulması ile sönümlendirilebilir, bu 1. Basamak Sağlık Hizmetinin ana işlevlerindendir. Nitekim yeterince Sürveyans, Karantina, İzolasyon ve Filyasyon çalışması yapılamamaktadır. Bu yüzden hastaneler zorlanmakta, hastalar yer yokluğundan evlerine yollanmakta, evde izlenmeye çalışılmakta ancak 1. Basamak yetersiz bırakıldığından, bu da yeterince yapılamamaktadır.

  • Salt ağır hastalara hastanelerde –şimdilik– yer bulunabilmektedir.

Sözgelimi, ABD’de tipik bir facia yaşanmaktadır. Onca yüksek tıbbi teknolojiye ve sağlık hizmetleri için neredeyse ulusal gelirin 1/5’i harcanırken, özel sigorta zorunluğu nedeniyle, nüfusun %15’ine varan 45 milyonu aşkın yoksul – işsiz – evsiz etnik kümeler (Hispanik, İndian, Zenci) sağlık hizmetine erişememektedir. Bu ülkede COVID-19’a yakalanan ve ölenlerin büyük

bölümü, anılan yoksullar, sağlık güvencesi olmayanlardır.

Koronavirüs küresel salgını (pandemisi), insanlığa özellikle sağlık güvencesi ve koruyucu sağlık hizmetlerinin vazgeçilmezliğini çok acı biçimde öğretmiştir. Bu 2 temel sorumluluk kesinlikle kamunundur; hiç kimse salt kendi özel sağlık sigortası ile yetinemez. Ancak hep birlikte, dayanışma ile sağlıklı olabilir ve kalabiliriz. Dolayısıyla, neo-liberal vahşi küreselleşme rüzgarlarının sağlıkta ölçü – sınır tanımayan özelleştirmeci ve kamusal sorumluluğu dışlayan politikalarına kesinkes son vermek ve koruyucu sağlık hizmetlerine mutlak öncelik vererek sağlığı bir temel insan hakkı olarak tanıyıp yaşama geçirmek zorunludur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde bu hak açıkça tanınmıştır; uygulanması zamanı gelmiştir.

Amuran: Bugüne kadar yapılanlar Bilim Kurulu’nun bazı tavsiyeleriyle siyasetin gölgesinde gerçekleştirildi. İlgili meslek kuruluşlarının sendikaların ve derneklerin sözgelimi TTB’nin katkıları göz ardı edildi. Bu süreç de önlemler açısından sorumluluk alanı genişletilmeliydi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Saltık: Salgın tüm toplumun sorunudur, kimseye ayrıcalık yoktur ancak gene de verilerden, daha çok yoksul – işsiz – evsiz – emekçi alt sınıfların etkilendiği açıktır. Dolayısıyla savaşımın (mücadelenin) hep birlikte (topyekün) olması kaçınılmazdır. Merkezi iktidar temel sorumludur ve toplumun tüm olanaklarını – güçlerini seferber etmek zorundadır. Özellikle kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları ayrı ayrı yasalarla kurularak bu bağlamda yetkilendirilmişlerdir ve Anayasanın 135. maddesinin koruması altındadırlar, Anayasanın muradı da bu yöndedir. Yerel yönetimler ve sendikalar ülkemizin önemli güç alanlarıdır. Merkezi yönetimin tek başına bu ciddi salgını yönetmesi ve alt etmesi hayal bile edilemez. AKP iktidarının salgının 1. dalgasını ülkemizde 6 ay biterken hala sönümlendirememiş olması açık başarısızlık kanıtıdır ve yanlışlığı kesin, bu dışlayıcı ve gerçekleri halktan saklayıcı politikalar kabul edilemez. Türkiye’nin adı geçen örgütlerde üyeliği bulunan çok ciddi bir insan gücü kaynağı vardır ve paha biçilmez bir zenginlik olup mutlaka yararlanılmalıdır. AKP iktidarı, TBMM’de içtenlikle bir genel görüşme açtırmalıdır. Bir ulusal salgın kurultayı toplamalı ve tüm kesimlerin katkısını sürece katmalıdır.

  • Demokratik toplumlar, iktidarların halk yığınlarını ve onların yasal – kurumsal örgütlerini dışlayan değil, tersine etkin katılımını sağlayan gelişkin sosyal organizasyonlardır.

Amuran: Bilim Kurulu üyeleri medyada yazılı basında bireysel açıklamalar yaptılar halkı aydınlattılar. Ancak Pandemi sürecindeki gelişmeler, yapılan öneriler, alınan önlemler ve sonuçlar Bilim Kurulu tarafından açıklanmalıydı diyenler çoğunlukta. Bu daha inandırıcı olur daha güvenilirliği sağlardı diyenler var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Saltık: Yaşamda en gerçek yol göstericinin akıl ve bilim olduğu, çağımız uygar toplumlarında tartışma dışıdır. Dolayısıyla halkın bu Kurulun önerilerini bilme hakkı demokratik ve savsaklanamaz bir haktır. Öte yandan, adı geçen Kurulun kararlarının açıklanmasına engel bir durum da yoktur. 3. gerekçe olarak, kamuoyuna mal olan Bilimsel Kurul önerileri karşısında siyasal iktidarın keyfiliğini önlemek önemlidir. Siyasal yetke (otorite), Bilimsel Kurulun önerilerini yerine getirmeyecekse, Kurul göstermelik olur. Bunun böyle olmadığının kanıtı saydamlıktan geçer ve Kurulu da İktidarı da ciddiyete iter. Kamu yetkesi neden kimi kararları uygulamadığını, uygulayamadığını kamuoyuna gerekçeleriyle açıklar ve süreç ciddiyet kazanır, toplumsal bütünleşme sağlanır.

Öte yandan, eğer Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü (Sağlığı Koruma Kurumu) AKP eliyle

Kasım 2011’de işlevsizleştirilmemiş olsaydı, siyasetin güdümünde Bilimsel Kurul yerine “Bilimsel olarak özgür, akçalı (mali) ve yönetsel (idari) açıdan özerk” bu Kurum tarafından salgın çok daha uzmanlıkla, yetkinlikle yönetilecekti. Almanya’da Dr. Robert Koch Enstitüsü, Fransa’da Dr. Louise Pasteur Enstitüsü son derece başarılı kurumsal örneklerdir. Çok zorunlu durumlar dışında “ad hoc” kurullar yerine, gereksinim duyduğumuz yerleşik köklü Kurumlardır. Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü (Sağlığı Koruma Kurumu), belirttiğimiz temel niteliklerle, “Bilimsel olarak özgür, akçalı (mali) ve yönetsel (idari) açıdan özerk” olarak hemen açılmalı ve salgın yönetimi elden gelen hızla bu Kuruma bırakılmalıdır.

Amuran: Televizyonlarda sokağa çıkma yasaklarının gerekli olduğunu ısrarla söylediniz. Diğer önlemlerin aynı etkiyi sağlamayacağını belirttiniz. Elbette bu tedbirin ekonomik maliyeti de vardı. Bugün ne düşünüyorsunuz?

Saltık: Salgın yönetiminde bulaşı kırmanın en etkin yöntemlerinden biri, toplumsal hareketliliği, değinimi (teması) en aza indirmektir. Burada söz konusu hastalığın en uzun kuluçka süresi belirleyicidir. COVID-19 için değindiğimiz süre 14 gündür. İtalya, Fransa, Almanya salgın yönetiminde başarılı olmuşlardır ve 14 günlük tam kapatma (lockdown) temel belirleyicidir. Elbette ciddi ekonomik bedeli vardır. Tükiye’de yaklaşık 3.2 milyar $ / gün gibi bir maliyet hesabı yapılmış ve yayınlanmıştır. 14 gün için yaklaşık 45 milyar $ dolayında bir kamusal kaynak gereklidir.

  • AKP iktidarı, ekonomi zaten olağanüstü kırılgan olduğundan, bu kaynağı bulamamış ve köktenci bir önlem olarak tam kapatmaya gidememiştir.

Nisan ortasında bu yapılabilseydi, şimdi 1. dalga büyük olasılıkla baskılanmış olurdu. Hafta sonları, bizim adlandırmamızla piknik karantinaları; 23 Nisan, 19 Mayıs, Ramazan Bayramlarında 3-4 günlük bayram karantinaları alaturka örneklerdir ve Epidemiyoloji biliminde karşılıkları yoktur. Kuramsal olarak tümü ile yararsız oldukları söylenemez ancak beklenen yarar da ortada yoktur; Salgın 6. ayını bitirmeye koşarken hala çok ciddi düzeydedir. Böyle giderse Eylül – Ekim içinde 14 günlük tam kapatma zorunlu duruma gelebilir. Salgın dünyada da çok yaygın ve komşu ülkelerde de şiddetli.

Amuran: Bu mücadeleyi sürdüren sağlık çalışanlarımızın durumu daha da zor. Hem hastalığın bulaşma riskini taşıyorlar, meslektaşlarını bu hastalık yüzünden kaybediyorlar hem de bu sürecin travmalarını yaşıyorlar. Bu nedenle mesafe, maske ve hijyen önlemleri almayanlara karşı kırgınlar. Pandemi başladığından bu yana, kendilerine motivasyonlarını artıracak destekler yeterince sağlandı mı?

Saltık: Hayır! Tükenmişlik… yaygın. Yorgunluk, bıkkınlık, yılgınlık, depresyon, gelecek kaygısı ve korku. Ek ödemeler büyük adaletsizlik ve yetersizlik yarattı. Yeterli kişisel koruyucu donanım sağlanamadı. En önemlilerinden biri, sağlık çalışanlarının COVID-19’a yakalanmaları durumunda meslek hastalığı sayılarak sağlık, sosyal, ekonomik, emeklilik gibi türev hakların tanınmaması bir sorun… Bu sorun mutlaka çözülmeli. Hala sağlık çalışanlarına yönelik şiddet sürüyor; hizmet sunumundaki kısıtlar ve zorluklar sağlık çalışanı kaynaklı değil; sistem kaynaklı. Hatalı politikaların bedeli / kurbanı asla, çok özverili sağlık çalışanları olmamalı.

  • Salgın boyunca 5,5 ayda 50’yi aşkın sağlık emekçisi öldü! Bu rakam kabul edilemez, öncelikle sağlık çalışanını korumayan / koruyamayan bir sistem, salgını yenemez.

Amuran: Salgınlarda alınan önlemlerin ne denli farklı olduğunu millet olarak yaşayarak öğrendik. Salgın yönetimlerinde uygulanan farklı stratejiler olduğunu biliyoruz. Güvenilir ve nitelikli bir aktif sürveyans sistemi kurulmasını önermiştiniz. Süreç nasıl işliyor?

Saltık: Salgın yönetiminde “Epidemiyolojik 4’lü” diyebileceğimiz 4 temel strateji vardır. Bunların ilki Sürveyans‘tır. Alt tipleri vardır Aktif, Pasif, Sentinel gibi. Toplumda sağlık sorunları ile ilgili sürekli veri toplama, çözümleme (analiz) ve müdahale stratejileri geliştirme demektir. Aktif Sürveyans‘ta, salgınlarda erken olgu bulmak hedeflenir, bu amaçla da toplumda yaygın tarama çalışması yapılır… Bizim, “… kapı kapı dolaşıp test yapılmalı..” dediğimiz bu idi. Başta Çin, çok başarılı uyguladı ve 82 günde salgını Wuhan’da sönümlendirdi. Uygulanmama gerekçesi yeterli sağlık çalışanı (personeli) olmayışı, test maliyeti, laboratuvar yetersizliği ve “samanlıkta iğne arama” reddiyesi ileri sürüldü… Ama Dünya Sağlık Örgütü başından beri Test yap, Erken olgu bul ve Sağaltdedi. Türkiye yaklaşık 14 kişiden 1’ine test yapmış oldu son verilerle. Çok daha yüksek skorlu ülkeler daha başarılı.

Amuran: Sağlık Bakanlığı’nın son açıklamalarında verdikleri bilgiler kamuoyunu tatmin etmiyor. Sözgelimi entübe hasta sayısının verilmeyişi. Oysa şeffaflık panik olmasını da engeller, insanların kendileri için alacakları önlemler de daha bilinçli hareket etmelerini sağlar, değil mi?

Saltık: Elbette. Tablo karmakarışık! Dahası, bu istendik bir durum, sorunu bulanıklaştırmak için. Yoğun bakımda ve/veya entübe hasta sayısını dediğiniz gibi son 2 haftadır Bakanlık saklıyor. Oysa bu önemli bir gösterge idi. Türkiye’de, karartılma öncesi son günlerde yatan toplam hastanın 1/10’ü düzeyine tırmanmıştı dünyada %1 iken. Gene de ölümler Türkiye’de dünya ortalamasının yarısından azdı. Bu derin çelişkiyi sorguluyorduk ama Sağlık Bakanlığı doyurucu açıklama yapamıyordu. Şimdilerde o turkuvaz tabloda günlük verilen 5-6 rakamdan ikisi ağır hasta ve zatürreli hasta sayısı. Dünya ile karşılaştırma olanağı kalmadı, standart bozuldu. Öte yandan sağaltımda (tedavide) elde gerçekten etkili anti-viral ajan yok. Hastalık sırasında gelişen bozukluklara dönük belirti (semptom) ile savaşılıyor. Ateş, solunum güçlüğü, yaygın pıhtılaşma eğilimi, aritmi vb. Hidroksiklorokin (Kinin) çok eski bir Sıtma ilacı. Bu hastalıkta denendi, artimi yapıcı etkisi yüzünden Dünya Sağlık Örgütü kullanılmamasını önerdi ama Türkiye’de hala kullanılıyor! Üstelik, hastaneler dolu olduğundan, ağır olmayan hastalara evde kullanmak üzere Filyasyon ekiplerince veriliyor. Bu suç (1219 s. yasa md. 25 vd.), ilacı ancak hekim yazar, o da hastayı görüp muayene ederek verir. Bu uygulama pek çok bakımdan ciddi sakıncalar ve riskler taşıyor ve hemen durdurulması gerek. Öbür anti-viral ajanlar tümüyle ampirik temelde kullanılmakta. Türkiye’de dünyadan ciddi biçimde ayrışan ve ölüm oranlarında belirgin (dramatik) azalma sağlayacak bir ilaç sağaltım rejimi söz konusu değil.

Amuran: Dünya Sağlık Örgütü bu dönemde kendisine düşen sorumlulukları yerine getirdi mi? Eleştiriler yapıldı, uyarıları önemsenmedi. Sizce iyi bir sınav verdi mi?

Saltık: DSÖ, BM’ye bağlı bir teknik uzmanlık kurumu ve Uluslararası Hukuk korumasında.

Kararları, üye ülkeleri bağlayıcı değil, öneri (tavsiye) niteliğinde. 1948’de çalışmaya başladı ve 72 yıllık bir Kurum kültürü ve deneyimi var. Pek çok uluslararası sağlık sorununda iyi sınav verdi. Son salgında Ocak 2020 başında Çin’e uzmanlarını yolladı ve aşamalı biçimde alarm düzeyini artırarak 10 Mart 2020 günü, salgının 2. ayı bitiminde “Bu bir küresel salgındır / pandemidir” dedi. Zamanlama hatası yok bize göre. Sorun yeni ve SARS-COV2 adlı bu virüsün (Yeni koronavirüs) tanınmayışı. DSÖ de bilimsel bilgi üretildikçe yönergelerinde değişikliğe gitti, bu çok normal. Sayıları 196’ya varan tüm üye ülkelerin DSÖ ile uyumlu bir işbirliği içinde çalışması bir zorunluktur. Eleştiriler biraz da, şimdiki Etyopyalı Genel Direktör Dr. Tedros Adenom Gebreyesus’un eşitlikçi – sosyal sağlık politikaları söylemlerine kapitalizmin ilkel tepkisi gibi.

Amuran: Covit 19’la birlikte bilimsel çalışmaların önemi bir kez daha ortaya çıktı. Özellikle Tıp alanında… Tıp dünyası önemli bir sınav verdi. Karar vericiler de bunun ne derece farkına vardılar, bilemiyoruz. Sağlığa dönük yapılan harcamaları yeterli buluyor musunuz?

Saltık: Bilimsel Tıp birikimimiz yabana atılamayacak düzeyde. Ancak nitelikli sağlık hizmetlerine erişimde kabul edilemez düzeyde eşitsizlikler var Türkiye’de ve dünyada. At başı giden önemli öbür sorun ise sağaltımın / tedavinin sağlık hizmeti sanılıp öne çıkarılması. Oysa gerçek sağlık hizmeti insanlar sağlıklı iken verilen koruyucu sağlık hizmetidir. Ancak böyle erken tanı konarak etkin sağaltım yapılabilir ve hastalıklar azaltılabilir. Ancak yabanıl kapitalizm her durumda en çok kâr gibi bir tunç yasayı (!) insanlığa bir boyunduruk gibi dayattığından, daha az giderle daha sağlıklı bir topluma erişemiyoruz.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçesi 58 milyar TL. Ayrıca SGK’nın 2020 için öngörülen 110 milyar TL dolayında sağlık gideri söz konusu. Kurumların da sağlık bütçeleri var, örneğin TBMM. Ayrıca yurttaşların cepten harcamaları… Türkiye sağlık sektöründe ulusal gelirinin informal (gayrı resmi) olarak 1/10’unu (%10), TÜİK’e göre ise %5’ini harcıyor. Her ikisi de ciddi tutarlar. 2019’da yaklaşık 700 milyar $ toplam ulusal gelirde 35 ya da 70 milyar $. En önemlisi verimli kullanılması; bu da kamusal sorumlulukla etkin ve yaygın, sürekli koruyucu sağlık hizmetlerinin kesin bir öncelik almasını tartışılmaz kılıyor. Yani, yerli – yabancı sermayeye rant aktarımını durdurmayı!

Amuran: Yeniden hatırlatmakta yarar var. Salgın sırasında halkın zamanında doğru gerçekçi bilgi alması önemlidir. Bu sağlanamazsa ne olur?

Saltık: Salgın dönemlerinde elbette halkın doğru, yeterli, güvenilir ve zamanında bilgi edinme hakkı tartışılamaz. Bu sağlan(a)mazsa fısıltı gazetesi devreye girer, halkla salgın yönetiminde işbirliği yapılamaz. Bu durumda da salgınla baş etme olanağı kalmaz. Türkiye’de yaşanan bir bakıma budur; iktidar gerçek verileri halktan, hatta Bilimsel Danışma Kurulundan bile saklamakta ve gerçekçi olmayan açıklamalar halkı tehlikeli bir gevşekliğe itmekte.

Amuran: Bu pandemi süreci bize neleri hatırlattı, neleri öğretti? Ayrıca son önerileriniz.

Saltık: Sorularınıza yanıt verirken önerilerimizi de sunmuş olduk. Farklı olarak ya da yer yer yineleyerek vurgulamamız gereken, sağlığın doğuşta kazanılan bir temel hak olduğu gerçeğidir.

  • Sağlıkta özelleştirmeden vazgeçilmeli, herkes hak ettiği sağlık hizmetine nüfus kağıdı ile erişebilmelidir.
  • Bu bağlamda, gerçek bir talan, kapitülasyon olan, Şehir Hastaneleri kamulaştırılmalıdır. Sağlıkta da liyakat mutlak olmalı, il – ilçe sağlık müdürleri
    Halk Sağlığı Uzmanı olmalıdır.

Benzer sağlık ve çevre sorunları insanlığı beklemektedir. Çevreyle barışık ve ona saygılı bir yaşam sürdürmek zorunludur; sürdürülebilir kalkınma dönemi kapanmıştır, artık sürdürülememektedir; sıra ve zaman sürdürülebilir yaşam ilkesindedir. Bunun da en temel gereklerinden biri, tüm dünyada etkili ve ivedi bir aile ve nüfus planlamasına geçmektir;

* HER AİLEYE 1 ÇOCUK… Zamanı geldi de geçiyor da…

Türkiye’deki Dolar milyarderleri, bu olağanüstü dönemde ülkeye sahip çıkmalı. 50 dolayında ultra zengin insanımız, salgınla savaş için 100’er milyon Dolar gönüllü katkı vermelidir…

Yaşamın her alanında en üst düzeyde tasarruf ve dünyaya en az yük olmak (en küçük karbon ayak izi bırakmak). Bu da son çözümlemede, Büyük Atatürk‘ün son derece yerinde uyarısı ile,

“Bizi yutmak isteyen kapitalizm ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ile savaşımı meslek edinmiş insanlarız..” 

ilkesinin gereğini yerine getirmekle erişilebilecek ulusal ve küresel bir stratejik hedef olmalı.

Amuran: Atatürk’ten söz edince sizin bir Anayasa kadar önemli gördüğünüz TBMM’de Yüce Önder’in yaptığı bir konuşması vardı. Nasıl bir sağlık politikası ortaya koyduğunu anlatan bir konuşma. O konuşmayla o yıllarda yapılanları yeniden hatırlatalım okurlarımıza. Söyleşiyi Atatürk‘le noktalayalım.

Saltık: Çok iyi olur. 1947 tarihli Dünya Sağlık Örgütü Anayasasında Sağlık tanımlanırken, “sosyal yönden de tam bir iyilik” durumu / koşulu tanıma eklenmiştir. Bu durum, Büyük Önder Mustafa Kemal Paşa önderliği ile Cumhuriyeti kuran öncü kadroların engin ufkuna bir kanıttır. Mustafa Kemal Paşa ile dava – silah arkadaşları Sağlık işlerini son derece önemli bularak, bir Bakanlık düzeyinde örgütlemişlerdir. Sözünü ettiğiniz konuşma, 1 Mart 1923’te ilk Meclisin 4. yasama yılı açış konuşmasıdır.

Amuran: Atatürk’ün o konuşmasında salgınlarla nasıl mücadele edildiği de gündeme getirilir.

Saltık: Evet, dediğiniz gibi Atatürk‘ün o konuşmasıyla bitirelim söyleşiyi.

***

Efendiler,

İçişleri hakkında açıklamalarımı burada tamamlayarak sağlık işlerine geçiyorum. Ülkenin sağlık durumu Allah’a şükür sevindirici bir durum göstermektedir. (Elhamdülillah sesleri) Sağlık ile ilgili çalışmalarımızın önemli bir kısmı salgın hastalıklardan korunmaya ve bulaşmanın önlenmesine sarf edildi. Bu tip hastalıklardan yalnız çiçek ile tifüs bazı bölgelerde az da olsa kendini sınırlı bir şekilde göstermiş ise de, zamanında alınan ve sürdürülen koruyucu önlemler ile önlerine geçilmiştir. Ülkenin büyük bir kısmının düşman tarafından harabeye çevrildiği, ezilmiş halk derin bir yoksulluk içine terk edildiği, içten dışa ve dıştan içe sürekli olarak göçlerin sürmekte olduğu bugünkü dönemde, bu gibi hastalıkların görülmesi istenmeyen bir konu olmakla birlikte, oldukları yerlerde süratle ortadan kaldırılmalarında gösterilen başarı da sevindiricidir. Salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı savaşın gereği düşünülürken en önce akla sıhhi önlemlerin uygulamasını yapan doktor ve sağlık memurları gelir. Geçen yıl ülke içinde memur olarak çalıştırıları doktor sayısı 337 ve sağlık memurlarının sayısı ise 434 idi. Ülkenin ihtiyacını karşılamaktan uzak olan bu sayıların bu yıl kısmen memleketin uzak yerlerinde doktor maaşlarının artırılması, kısmen askeri doktorların bir kısmının terhis ve çalıştırılmaları yoluyla çoğaltılması ve aynı zamanda okuldan çıkacak doktorlarımıza mecburi hizmet yüklenmesi ve daha çok doktor yetiştirilmesi önlemleri alınarak bugün görülen boşlukların doldurulması düşünülmektedir.

Salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı insanları koruma konusunda büyük hizmetleri görülen, aşıların hazırlanması ile uğraşan hıfzıssıhha kurumu üstün bir başarı ile çalışmalarını sürdürmekte ve hastalıklarla savaşta yararlı hizmetler yapmaktadır. 1921 yılı içinde, üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas Kurumu geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 Kg. kolera, 477 Kg. tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yeterli bir şekilde yapılmıştır. Halen İstanbul ve Sivas’ta bulunan her biri bakteriyoloji laboratuvarı, kimya laboratuvarı, aşı istasyonu ve kuduz tedavi merkezinden kurulu hıfzıssıhha müesseselerinin üçüncüsü de bu yıl Diyarbakır’da kurulacak ve böylece hastaların uzak yerlere gitmelerinden doğacak sakıncalar ortadan kalkacaktır. Bulaşıcı hastalıklara karşı önemli bir savaşın aracı olan temizlik ve etüv araçları gittikçe çoğaltılmakta ve düşman tarafından zarar görmüş olanlar onarılmakta, var olanlar ise yenileştirilmektedir. Bu şekilde yakında Afyon Karahisar, Eskişehir ve Niğde etüv kurumları faaliyete gireceklerdir. İzmir’de ve Ankara’da her türlü aracı olan birer etüvevi inşası düşünülmektedir. Aslında sağlık korunmasını sağlayan etüvevleri bulunmayan şehirlerde yerel yönetimler tarafından verilecek ödenekle ve merkezden yapılacak yardımla bir an önce bunların tamamlanması, 1923 yılında yerine getirilmesi amaçlanan işlerden birisidir. Bu arada, çeşitli yollarla dışarıdan gelecek salgın hastalıklara karşı korunmak için sınırlarımızda karantina yeri projesi de incelenmektedir.

Kapitülâsyonların kaldırılması sonucu olarak uluslararası bir yönetim durumundan çıkarılıp, halen doğrudan doğruya bakanlığın şubelerinden biri durumuna gelen eski karantina sağlık işleri de, en güç şartlar içinde teslim alınmış olmakla birlikte başarı ile yönetilmekte ve çalıştırılmaktadır. Bir harabe halinde teslim alınan Sinop ve Kılazömen karantina yerlerinin çalışır bir duruma getirilmesine çalışılmaktadır. Sadece bulaşıcı ve mikrobik hastalıklara yakalananların tedavi gördüğü hastahanelerin bulunmamasının ülkemiz için büyük bir eksiklik olduğu düşünülerek bu yıl İstanbul’da ve Anadolu’nun çeşitli yörelerinde 5 adet bulaşıcı hastalıklar hastahanesinin kurulması ve açılması sağlık programımıza konmuştur. Bu arada İzmir’deki hastahane çalışmaya başlamış, İstanbul’dakiler de açılmaya hazır olarak beklemektedir. Gerek yerel yönetimlerin çalışmaları gerek örnek kurumlarımızın ülkemize
iyi bir şekilde dağıtılması ile Anadolu’nun her yanında eldeki imkanlar içinde önemli sağlık merkezlerinin kurulmasına çalışılacaktır. Salgın hastalıklar oranı kadar önemli ve hatta ülkemizde bunlardan daha çok ölüme neden olan sıtma, frengi ve vereme karşı da önlemler alınmasından geri durulmuyor. Sıtma hastalığının ülkemizdeki yayılma oranı ve yaptığı yıkıntıya karşı yeterli önlemler bulunduğu iddia edilmemekle birlikte, sıtmanın en etkili ilacı olan, İstanbul kimyahanesinde üretilen devlet kinininin bin kiloya yakın mevcudu Ziraat Bankası eli ile bütün bölgelere dağıtılmak üzeredir. 250 kilo da parasız kinin dağıtılmıştır.
Yine geçen yıl ödeneğinden artan para ile dışarıdan yeniden bin kilo kadar kinin alımı için başvurulmuştur. Sıtma hastalığının kökünün kazınması için, tek çare olan kurutma ve arazi ıslahı sorununa ve şehir ve köylerin sağlık koruyucu şartlarının düzeltilmesine olağan durum sağlandığında hemen başlanacak ve bunun tamamlanması bayındırlık ve sağlık işlerimizin
en gerekli ve önemli görevlerinden olacaktır

Yıkıcı memleket hastalıklarından başlıcası olan vereme karşı şimdiye kadar durum ve şartlar nedeniyle uygulamaya izin ve imkan bulamadığımız önlemlere başlangıç olmak üzere İstanbul’da veremliler tedavi evi açmak ve böylece yeni ve çok gerekli bir mücadelenin ilk temel taşını koymak düşüncesindeyiz.”

***

Amuran: Sayın Saltık, Atatürk’ün stratejisi doğrultusunda gitmenin ne denli önemli olduğunu bu Meclis konuşmasıyla daha da netleştirdiniz. Açıklamalarınız ve Covit 19‘la ilgili son değerlendirmeleriniz için teşekkürler. Covit aşılarıyla ilgili gelişmeleri bir başka söyleşimize bırakalım teşekkürler.

Saltık: Ben teşekkür ederim.

Amuran: Tutuklu bulunan Gazeteci arkadaşlarımız Barış Pehlivan, Müyesser Yıldız, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç‘a da selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Bir an önce özgürlüklerini kavuşmaları dileğimizi yineliyoruz.

*****

ODATV’de ŞARBON HAKKINDA SÖYLEŞİ

Nurzen Amuran sordu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık yanıtladı...

https://odatv.com/diyanet-halka-namuslu-aciklamalar-yapmalidir-30091819.html 30.09.2018
veya pdf metni için : ODATV_SARBON_SOYLESISI_30.9.18_tam_metin

ODATV SÖYLEŞİSİ İÇİN ŞARBON HAKKINDA
SAYIN AHMET SALTIK’a YÖNELTİLEN SORULAR

Prof. Dr. Ahmet Saltık / Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Ankara Üniv. Mülkiye – SBF mezunu (Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi)
Sağlık Hukuku Uzmanı / www.ahmetsaltik.net     profsaltikgmail.com

Soru 1 : Bu hafta sizinle gıda güvenliği ve şarbon hastalığı üzerinde duracağız.
Şarbon hastalığının ortaya çıkması pek çok sorunu gündeme getirdi. Hayvan sağlığıyla uğraşan veteriner hekimlerimizin, toplum sağlığıyla ilgilenen tıp doktorlarımızın önemini bir kez daha ortaya çıkardı. Gıda güvenliğine ne kadar titizlik gösterdiğimizin göstergesi oldu. Tarım ve hayvancılıkta kendine yeten fazlasını ihraç eden bir ülkeydik. Bugün ithalatımızın çoğu gıdalara dayanıyor. Toplumu en çok tedirgin eden konulardan biri ithal edilen gıdalardır değil mi?

YANIT 1 : Türkiye, AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından, 2003-17 arasında 175 milyar Doları aşkın hazır gıda ve tarımsal hammadde dışalımı yaptı. 15 yıla bölündüğünde yıllık ortalama tarımsal dışalım yaklaşık 12 milyar $ ve bu rakam zaman içinde artma eğiliminde. Bir yandan da nüfus artışı çok ciddi. Yine AKP’nin iktidar yıllarında nüfus
66 milyondan 82 milyona erişti ki bu da yıllık ortalama 1 milyon dolayında doğal (göçleri katmadan) artıştır ve son derece yüksek bir nüfus artış hızıdır. Yerli tarımsal üretimde yetersizliğin, giderek daha çok dışalımın nüfusun sorumsuzca artışını teşvik politikalarıyla elbette bağı var. Türkiye, 82 milyon vatandaşını, 4 milyon dolayında Suriye – Iraklı sığınmacıyı, son verilerle yaklaşık 32 milyon/yıl turisti ve 1 milyon dolayında kaçak – kayıt dışı nüfusu besleyebilecek yerli tarımsal üretim yapamıyor. Buğday dahil tarımsal ve hayvansal temel gıda ürünlerinde dışa bağımlı. Dolayısıyla milyonlarca ton gıda ürünün dışalımında
gıda gümrüklerinde hijyen standartlarının sağlanması yaşamsal önem taşıyor..

Bu alanda uygun örgütlenme, teknik altyapı, yetişmiş insangücü, güncel mevzuata dayalı bir iyiyönetime (Good Management Practice) gerek var.  Ulusal çıkarların ve Halk Sağlığının korunması ancak böylelikle olanaklı. Ancak küresel neo-liberalizm kendi çıkarları – en çok kârı adına her türlü denetimi, kuralı dışlamak istiyor; de-regülasyonu, anomiyi (kuralsızlığı) dayatıyor. Nitekim canlı hayvan dışalımında son aylarda veteriner hekim denetiminin dışlanması tipik ve sonuçları ağır olabilecek bir politik karar. Tüm bunlar, halkın “yeterli – dengeli beslenme” ve “gıdaya erişim hakkı” gıda güvencesini (food safety) ciddi düzeyde tehdit etmekte. At başı eşlik eden ikiz sorun da “gıda güvenliği” (food security); gıda maddelerinin hijyenik standartlarının gereğince sağlanamaması oluyor. Oysa giderek artan dışalım milyonlarca tona eriştiğinden ve tüm Türk toplumunu ilgilendiren boyutları nedeniyle, alınacak koruyucu sağlık – güvenlik önlemlerinin de o ölçüde titiz, özenli, eksiksiz, tartışılmaz biçimde bilimsel olması zorunludur. Şarbon, bu zincirde birkaç halkanın zayıflığının ürünüdür ve politik sorumluluk gerektirir.

Türkiye, Gıda Gümrüklerini uluslararası standartlara hızla ulaştırmak zorunda.

Soru 2 : Sizin de sık sık değindiğiniz gibi BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin
25. maddesi şöyle diyor: “Herkesin gerek kendisi gerek ailesi için yiyecek, giyim, konut, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim olanaklarından iradesi dışında yoksun bırakacak öbür durumlarda güvenliğe hakkı vardır.” Bu düzenlemeye uygun politikalar üretebiliyor muyuz?

YANIT 2 : Türkiye BM’nin kurucu üyelerinden. Dolayısıyla 10 Aralık 1948 tarihli, bu yıl
70. yılını dolduracak olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni içselleştirmiş bir ülke.
Bu Bildirge, insan hak ve özgürlüklerinin evrensel kabul gören yüksek ilke ve değerlerinin
(Jus Cogens) somutlaşmış biçimi. Bu bağlamda tüm insanların 4 temel hakka dayanan,
çelik çekirdek sayılacak vazgeçilmez – ertelenemez – devredilemez – kamusal olarak karşılanması gereken kalkanı var :

1) Aç kalmayacak (beslenme),
2) Çıplak kalmayacak (giyinme),
3) Açıkta kalmayacak (barınma) ve
4) Doktorsuz kalmayacak (sağlık hakkı)!

Görüldüğü gibi temel insan hak ve özgürlüklerinin 4 temel kolonunun ilki AÇ KALMAMAK! Devletin, ülkesindeki insanların tümünün yeterli – dengeli beslenmesini sağlayacak bütüncül politikaları yaşama geçirmesi öncül (a priori) bir varlık yükümü. Türkiye’de değişik kaynaklarda milyonlarca insanımızın AÇLIK SINIRI ALTINDA yaşamaya çalıştığı yayınlanmakta. Son yakıcı ve yıkıcı ekonomik bunalımın öncesinde 8-9 milyon arasında yurttaş,
SGK tarafından 5510 sayılı yasa uyarınca “yoksul” kabul edilmiştir ve kendilerinden “prim” = ek vergi alın(a)mamaktadır. “SGK yoksulu” tanımı, brüt asgari ücretin 1/3’ünden daha az aylık gelir sahibi olmak demektir ki, söz konusu rakam 680 TL’dir. Ayrıca özellikle sendikaların her ay yayınladığı rakamlarda net asgari ücret (1604 TL), 4 kişilik ailenin salt beslenmesine
(aç kalmamasına!) bile yetmemektedir. Asgari ücretli çalışan sayısı 7 milyon dolayındadır ve aileleriyle 20 milyona erişmektedir. Kayıt dışı sektör ekonominin 1/3’ü dolayındadır.

AKP iktidarı 20 milyona yakın yurttaşa her ay düzenli sosyal – mali yardım yapmaktadır. Dolayısıyla yoksulluğu giderecek ya da en aza indirecek sosyal politikaları Türkiye, özellikle son 16 yıldır izlemiyor. İktidarın politik tercihi tam tersi ve “sadaka toplumu” na dayalı. Gelir dağılımı adaletinin bilimsel ölçütü olan Gini katsayısı iyileşmiyor, kötüleşiyor.. 36 OECD ülkesi içinde gelir dağılımı adaletsizliğinde 3’üncü sıradayız. Bu katsayı (0.411), OECD ortalamasının epey (0.316) üzerinde. Üstelik son çok ağır ekonomik bunalımın faturasının da orta – alt gelir dilimlerine yüklenmekte olduğunu acı duyarak izliyoruz. Yoksulluk yatay (oransal) ve dikey eksenlerde (yoksul daha da yoksul) giderek ağırlaşıyor, ağırlaşacak ülkemizde. Halk arasında bir söz var; “işten artmaz, dişten artar” diye. Halkımız ilk olarak ne yazık ki beslenmesinden – yiyeceğinden kesmekte ve bunun zincirleme çok olumsuz sonuçları doğmakta. Hastalıklara direncin azalması, ömrün kısalması, çalışma veriminin düşmesi, bebek – küçük çocuklarda zeka gelişiminin olumsuz etkilenmesi, karbonhidrat (ekmek!) ağırlıklı beslenme ile şişmanlık! Neo-liberal yabanıl (vahşi) küresel politikalar devleti yaşamdan dışlayıp yerine sermayeyi – şirketleri – kârı koydukça halk, kurgulu olarak yoksullaşTIRılıyor, yoksunlaşTIRılıyor.

Soru 3 : Ülkemizde, gıda güvenliğinin korunmasını sağlayan hukuksal düzenlemelerde yaptırımlar yeterli mi, hangi kurumlar sorumlu ve sözü edilen kurumların sorumluluk alması yerinde bir seçim mi? Sözgelimi gıdalarla bulaşan hastalıkların kaynağının bulunmasıyla hangi kurumlar ilgileniyor?

YANIT 3 : Türkiye’de Gıda Güvenliğinden (food safety) 9 Temmuz 2018 sonrası düzenleme ile Tarım ve Orman Bakanlığı (öncesinde Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı) sorumlu. Adında “gıda, beslenme, besin, hayvancılık..” vb. bir sözcük olmayışı yeter fikir veriyor sanırım; “Tarım ve Orman Bakanlığı”. Temel mevzuat ise Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasası (13.06.2010 tarihli ve 5996 sayılı, RG: 27610). Adı “Tarım ve Orman Bakanlığı” olan birim, adında bile geçmeyen temel alanlarda da sorumlu! Oysa Bakanlığa verilen ad, temel hedefleri ve yetki – sorumluluk alanını da kodluyor gerçekte. Öncesinde 5179 sayılı “Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname” yürürlükte idi (2004-2010 arasında.) 5996 sayılı yürürlükteki son yasanın konumuzla ilgili 40 ve 41. maddeleri şöyledir :

MADDE 40- (1) Gıda ve yem ile ilgili yaptırımlar aşağıdadır :

a) İnsan tüketimine uygun olmayan gıdalar, giderleri sorumlusuna ait olmak üzere piyasadan toplatılır ve mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu ürünleri üreten veya piyasaya sunanlar hakkında kamunun sağlığına karşı suçlar kapsamında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusu yapılır.

MADDE 41/e : Yapılan resmi denetimler sırasında, işyerinin tümünün veya bir bölümünün insan sağlığı ve gıda güvenliği, hayvan sağlığı ve yem güvenliği açısından tehlike oluşturur ve ivedi önlem gerektirirse; Üretimin tümü veya tehlike oluşturan bölümünün çalışması durdurulur. Üretim yerlerine beş bin TL, perakende işyerlerine bin TL para cezası verilir.
Eksiklikler giderilene dek çalışmaya izin verilmez. (Para cezası güncelleniyor..)

Ayrıca Türk Ceza Yasası’nın 185-196 arasında 12 maddesi, Kamunun sağlığına karşı işlenen suçlara ilişkindir. Bu düzenlemeler yeterli ve caydırıcı yaptırım içermektedir ancak yasaya aykırılıkların öncelikle etkili ve sürekli denetim – eğitimlerle önlenmesi, ardından da zamanında saptanması gereklidir bu yaptırımların uygulanabilmesi için. Gıda işleme sanayisinin bölünmüşlük ve kayıtdışılık sorunları var. Tarım – gıda kuruluşlarının kesin sayısı bilinmiyor. Örneğin TÜİK ve TOBB farklı sayılar veriyor ancak gıda – tarım işletmelerinin %90′ı KOBİ. Bu dağınıklık ve ölçek sorunu, etkin denetimi çok güçleştirmekte. Sorumlu Bakanlığın denetim için insangücü ve teknik altyapısı (laboratuvar desteği) yetersizdir.
Onbinlerce işletmenin denetlenemediği – etkin denetlenemediği ve caydırıcı yaptırım görmediği biliniyor ve zaman zaman basında çarpıcı örnekleri izleniyor.

Besin kaynaklı sağlık sorunu nedeniyle sağlık hizmeti için başvuranlarda tıbbi tanı bu yönde ise, Tarım Orman Bakanlığının il – ilçe müdürlüklerine Sağlık Bakanlığı birimlerince bildirim yapılmakta ve kuşkulu besinlerin analiz raporu istenmektedir. Besin örnekleri kimyasal – mikrobiyolojik inceleme amacıyla Tarım Orman Bakanlığı çalışanlarınca alınmakta ve bu Bakanlığın laboratuvarlarında çalışılmaktadır. Böylelikle hastalığın filyasyonu (kaynağı) bulunmaktadır. Bu yolla, 2017 içinde 37 insan Şarbonu tanısının kaynağı araştırılmıştır iki Bakanlığın ortak çalışması ile. Ne var ki bu alanda ciddi eşgüdüm sorunları yaşanmaktadır. 560 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile (R.G. 28.06.1995; 22327) 1995’ten bu yana Gıdaların denetimi Sağlık Bakanlığından alınarak (öncesinde 1930 tarihli 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Yasası ile bu yetki Sağlık Bakanlığının idi) Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığına bırakılmıştır. 23 yıldır iki Bakanlık arasında yeter eşgüdüm sağlanamamıştır. Gıda – hayvan kökenli hastalıklarda Tıpta
tanı konması için Tarım Orman Bakanlığının desteğine gereksinim yoktur. İnsan biyolojik materyalinde kesin tıbbi tanı konabilmektedir. Örneğin Şarbonda hastanın kan kültürü
ya da deri lezyonlarında hastalık etmeni olan Bacillus anthracis gösterilebilmektedir.

Ancak kaynağın bulunması (Filyasyon) ve uygun tıbbi yöntemlerle kaynak olmaktan çıkarılması zorunludur bulaş zincirinin kırılabilmesi için. Şarbon örneğinde kaynak
temel olarak hastalıklı hayvanlar olduğundan (Şarbon bir Zoonoz!), burada veteriner hekimlik hizmeti kaçınılmazdır. Kaynak araştırması raporunun sağlık birimlerine zamanında ulaştırılması, kişi ve toplumun (halk) sağlığını korumak açısından zorunludur.

Tarım Orman Bakanlığının sayılan işlevler açısından yetkin olabilmesi için ilk adım
adının tamamlanması, “Hayvancılık” sözcüğünün eklenmesi ve örgütlenmesinin
yeniden düzenlenmesi gerekir. Tarım, Orman ve Hayvancılık işleri için 1’er Bakan Yardımcılığı düşünülebilir. Sağlık Bakanlığı ile yukarıda açıkladığımız etkin, hızlı işbirliği için mutlaka
bir eşgüdüm birimi kurulmalıdır.

Soru 4 : Gelişmiş ülkelerde gıda güvenliğiyle ilgili sistem nasıl kurulmuş,
nelere özen gösteriliyor?

YANIT 4 : ABD ve AB sistemi incelenebilir bu amaçla. ABD’de FDA (Food & Drug Administration) adlı özerk kurum, Gıda ve İlaç işlerinden sorumlu bilimsel ve yönetsel
bir yetke (otorite). İlaç ruhsatları ve gıda ürünlerinin üretim lisansları, denetimi bu bağımsız – bilimsel ve yönetsel özerk bu Kurumca yürütülmektedir. Buna benzer bir kurumsal yapılanmayı AB’de EFSA (European Food Safety Agency) olarak görüyoruz. Her ikisi de klasik, katmanlı (hiyerarşik) Bakanlık örgütlenmesi dışında, katı bürokrasiden arındırılmış,
bilimsel olarak özgür, yönetsel – akçal (mali) açıdan özerk statülü.

Ayrıca ABD (Atlanta-Georgia merkezli), bulaşıcı olan – olmayan tüm hastalıkların izlenmesi, denetlenmesi ve korunma için son derece başarılı işleyen bir başka kurumlaşmaya daha sahip : CDC.. Hastalıklar Koruma ve Kontrol Merkezleri. Elli Eyalette de yapılandırılmış olan Centers for Disease Control and Prevention örgütü, FDA ve Sağlık Bakanlığı ile işlevsel bir işbirliği içinde sağlık hizmetlerini yürütüyorlar. 2004’te AB de CDC benzeri bir yapılanmayı Euroland’de (AB ülkesinde) kurdu, adı E-CDC, European CDC oldu.

Görülüyor ki, gelişmiş ülkelerde kamu yönetimi, katı – hiyerarşik bürokratik örgütlenme ile özerk – bilimsel birimleri birlikte ve eşgüdümlü yapılandırıyor. Türkiye’de de benzer yapılanma düşünülebilir. Şubat 2015’te, 663 s. KHK’ye dayanarak çıkarılan bir Yönetmelikle kurulan TSM’ler (Toplum Sağlığı Merkezi) ABD – CDC sisteminden esinlenmişti. Ancak
Ağustos 2017’de, büyük ölçüde İSM’lere (İlçe Sağlık Müdürlüğü) sistemine geri dönüldü. Türkiye yönetsel – akçal olarak özerk, bilimsel olarak özgür kamu kurumlarından ürküyor. Özelleştirilen kamu hizmetlerinde ise tam tersine ilgili birimler – şirketler olabildiğine
kamu müdahalesine kapalı!?

Soru 5 : Şarbon hastalığı yeniden gündeme gelince sorunlar ardı ardına tartışılmaya başlandı. Kuşkusuz hayvan ithalatında uygulanması gereken uluslararası kurallar var. Bu kuralları içeren düzenlemeler neler, sizce hangi kurallara uygun ithalat yapılmadığı için bu sonucu yaşadık?

YANIT 5 : Gıda maddelerinin uluslararası standartları, BM’nin bağlı uzmanlık kuruluşlarından olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Gıda Tarım Örgütü (FAO) tarafından belirlenmektedir. Konan kurallar Codex Alimentarius adlı teknik metindedir (1963’ten bu yana, güncellenerek). Üye ülkeler bu metni uygun düzenlemelerle (regülasyon) iç hukuklarına aktarmıştır.

Türkiye bu amaçla Gıda Kodeksi ve buna bağlı çok sayıda (onlarca) Tebliğ çıkarmıştır.

Bir gıda ürününün uluslararası ticarete konu olabilmesi için, öncelikle Codex Alimentarius ile öngörülen teknik – bilimsel niteliklere uygun olması zorunludur. Konumuz dışında kaldığından, DTÖ’nün (Dünya Ticaret Örgütü) ticarete ilişkin düzenlemelerine (regülasyon), Uluslararası Tahkim’e burada değinilmeyecektir.

Dışsatımcı (ihracatçı) ülke, satacağı ürünün, alıcı (ithalatçı) ülkenin uluslararası ihalede başkaca koşulları yoksa, en azından Codex Alimentarius gereklerine uygunluğunu belgelemek zorundadır. Bu amaçla DSÖ – FAO tarafından yetkilendirilmiş (akredite edilmiş) laboratuvarlardan rapor alınması gerekir. Bu laboratuvarlar ilgili ülkelerde yetki verilmiş ulusal birimler olabileceği gibi, büyük gümrük kapılarında (hava, kara, deniz) kurulmuş da olabilir. Codex Alimentarius gereği HACCP (Hazardous Action Critical Control Points) süreçlerinden geçerek üretilen, denetlenen ve kalite standartları sağlanan gıda ürünleri,
alıcı ülke gıda gümrüğünde satıcının sunacağı geçerli belge ile kabul edilir. Alıcı ülke gerek duyarsa; frigorifik donanımlı (soğuk zincir) TIR, gemi ya da uçaktan kurallarına uygun örnek alarak (örneklem, sampling) hızlı laboratuvar analizleri (PCR gibi) ile doğrulamaya gidebilir. Türkiye’den Rusya ve değişik Avrupa ülkelerine gönderdiğimiz kimi yaş sebze – meyvenin
alıcı ülke gümrüklerinde kırmızı alana çekilerek böylesi bir işlem gördüklerini ve standartlara uymayan ürünlerimizin geri yollandığını anımsayabiliriz (sıklıkla aşkın kimyasal kalıntılar..).

Soru 6 : Bazı konular vardır kamuoyunda panik yaratmaması için usulüne uygun inandırıcı güven verici açıklamalar yapılmalı ama mutlaka kamuoyu bilgilendirilmelidir. Sağlıkla ilgili konularda halkın aydınlanması bilinçlendirilmesi önemlidir. Şarbon gibi hastalıkların yol açacağı sorunların en aza indirgenmesi için bilgilendirme zorunlu olmalıdır. Bu konuda neler diyeceksiniz?

YANIT 6 : Kurban Bayramı öncesi Brezilya’dan satın alınan binlerce büyükbaş hayvanın nasıl Şarbon olduğu açığa kavuşmadı. Tarım Orman Bakanı Pakdemirli, Türkiye’deki meralardan bulaştığını söyledi. Türk Veteriner Hekimler Birliği, ithal hayvanların veteriner muayenesinin son 6 aydır yaptırılmadığını belirtti. Halkın doğruları öğrenme hakkı gasp edildi, bilgi kirliliği yaratıldı, kara propaganda ortamı doğdu ve halk yersiz paniğe itildi. Ancak saydam, bilimsel, yandaş şirketlerin – sermayenin bağsız koşulsuz savunucusu olmayan bir siyasal iktidar ile
bu sorunlar önlenebilir ve gerçekler öğrenilebilirdi..

ABD Sağlık Bakanlığında “Surgeon General” adlı bir yetkili tanımlanmıştır. Bu kişi,
Sağlık Bakanlığı adına kamuoyuna açıklama yapmaya tek yetkilidir. Geleneksel olarak
Sağlık Bakanları bile konuşmaz, sözcülüğü bu kişiye – makama, kurumsallaştırılmış birime bırakırlar. “Surgeon General” kamuoyuna gereksinim duyulan açıklamayı zamanında ve saydamlıkla yapar, bilgileri iletir, herkes O’na kulak kabartır ve O son derece güvenilirdir,
hep bilimsel doğruları söyler. Böylelikle kamuoyu bilgi edinme hakkını doğru ve yeterli biçimde, zamanında kullanır; fısıltı gazetesi, şehir efsaneleri, fırsatçılar, algı yönetimi, istismar, yönlendirici (manüplatif) propaganda… engellenir.

Gerekli olan Demokrasi ve Hukuk Devleti; ikisi de ülkemizde yok ne acı ki!
Ve bedeli soyut, kağıt üstünde.. değil; somut! Sağlığından olmak hatta ölmek!

Soru 7 : Sağlık hizmetlerinin planlanmasında, kaynakların kullanılmasında topluma
en çok zarar veren sorunlar dikkate alınmalıdır. Böylece, halk sağlığının gelişmesine daha anlamlı katkı sağlanabilir deniliyor. Bu planlamayı kimler nasıl yapmalı?
Bu soruyu sormamın nedeni, ülkemizde yetki karmaşası var. Bazı yetkililer,
yetkili olmadıkları alanda görevlendirilebiliyor.

YANIT 7 : Her ülkenin bir Ulusal Planlama Kurumu olmalıdır. 27 Mayıs Devrimcileri ülkemize bir de Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) armağan etmişti (Eylül 1960’ta 91 sayılı yasa ile). 1980’lerde başlayan, Sovyetlerin yıkılması ile 1990 sonrası iyice hızlanan sözde neo-liberal, gerçekte yabanıl (vahşi) kapitalist küreselleşme = yeni emperyalizm ideolojisi Devleti,
hele kamusal planlamayı engel gördüğünden, bu kurumların dışlanmasını ve IMF – DB – DTÖ güdümünde sözde serbest piyasacılığı ve kuralsızlaştırmayı (de-regülasyon) dayattı.
Türkiye 1963’te DPT öncülüğünde planlı kalkınma döneminde önemli başarılar sağladı.
AKP iktidarının 08.06.2011 tarihli Bakanlıkları yeniden düzenleyen Kanun Hükmünde Kararnamesi ile DPT kapatılarak Kalkınma Bakanlığına dönüştürüldü.

Ulusal Planların bütünlük içinde olması zorunludur. Bu bakımdan Sağlık Planları 5 Yıllık Kalkınma Planlarının bütüncül – ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Kuşkusuz Planlama süreci, planlama uzmanları öncülüğünde alanın uzmanları ile birlikte çok sektörlü ve halkın da mutlaka katılımı ile yürütülmelidir. KüreselleşTİRme = yeni emperyalizm kuşatması ile kamu – devlet tasfiye edilerek yeri “kapitokrasi – şirketokrasi” ye bırakıldığından, uzmanlaşmış bürokrasi planlama ve hizmet üretimi süreçlerinden dışlanmaktadır.

Dolayısıyla kamusal planlama, devlet öncülüğünde karma ekonomi, devlet memurluğunda liyakat / yaraşırlık, meritokrasi) tu kaka sayılmaktadır. Kamu sektörü, doğrudan AKP’li CB Erdoğan tarafından “anonim şirket gibi yönetilmek” istenmektedir. Bu aşamada kaçınılmaz olarak nepotizm hastalığı Devlete bulaşarak liyakati bütünüyle dışlamakta, ağır yozlaşma başlamaktadır. Bu bakımdan, Kalkınma Bakanlığı, DPT işlevi – coşkusu ile 5 yıllık kalkınma planları (+ yıllık programlar) üreterek Türkiye’nin hızla kalkınmasından çok, özelleştirme süreçlerini planlamaktadır!

Çok sayıda yabancı danışman, yurtsever ve yetkin (liyakatli – yaraşır – merit) kamu görevlisini dışlamıştır. “Chicago boys” ideolojisi ile belli yabancı okullarda eğitim alanlar, devlet memurluğu gelenekleri çiğnenerek kamuya sözleşmeli alınmakta ve Türk Kamu Yönetimi (Mülkiye) DNA’sına dek değiştirilmektedir hatta değiştirilmiş ve bu süreç 9 Temmuz 2018 günü, ucube Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile tamamlanmış görünmektedir. (Bkz. Genetiği Değiştirilmiş Kamu Yönetimi – GDKY ve / veya Genetiği Değiştirilmiş Mülki İdare – GDMİ, 31.08.2018, http://ahmetsaltik.net/2018/08/31/icisleri-bakanliginin-kurulus-gorevleri-birim-baskanliklari-ve-vali-atamalarina-iliskin-degisiklikler/)

  • Her şey ama her şey, iğneden ipliğe “TEK ADAM” a ağlanmıştır.

Böylesi çağ dışı ve anormal bir rejimde genelgeçer siyaset bilimi kavram, kural ve kurumlarıyla akıl yürütmek, öngörü üretmek olan dışıdır.

Sorunuzun yanıtı olarak,

  • Türkiye’nin bu sürdürülemez “AKP Fetret Devri” nden bir an önce çıkması – çıkarılmasının kaçınılmaz olduğunu da vurgulamalıyım.

Soru 8 : Şarbon hastalığına yol açan bakterinin dayanıklı bir bakteri olduğu hatta biyolojik silah olarak da kullanıldığı söyleniyor. Son zamanlarda pek çok yayınlar çıktı ama okurlarımızı bir kez daha bilgilendirelim diyorum. İlk belirtileri nelerdir insanlara nasıl bulaşıyor, hangi süreçte tedavisi mümkündür, kısa bir özet yapar mısınız?

Yanıt 8 : Şarbon, insan ve hayvanlarda bilinen en eski hastalıklardan biridir ve gerçekte ot yiyen (herbivor) hayvanların hastalığıdır. İnsanlara hasta hayvanlardan geçer. Bu hastalıklara Zoonoz denir ve sayıları 200 dolayındadır. Öte yandan Şarbon; veba, kolera, çiçek gibi kıtalararası salgın yaparak grip gibi kitlesel ölümlere neden olmamıştır. Yukarıda da adlandırdığımız üzere etkeni bir bakteridir; Bacillus anthracis. Bu etkenin canlı hayvan dokularında bulunan vejetatif biçimi, doğada oksijenli ortamda “sporlu” biçime dönüşür. Sporlanmış etken, vejetatif olandan farklı olarak, sıcak – soğuk, UV, kuruluk, yüksek ve düşük pH, dezenfektanlara.. son derece dirençlidir. Bu sporlar tıbbi uygulamada otoklavda 120° C’de, 2-3 atmosfer basıncında 15-20 dakikada ölür.

Dolayısıyla basınçlı (düdüklü!) tencerede pişirilen etler bakımından bir sorun kalmaz.
Klasik tencerede ise sıcaklık, ne denli kaynatılırsa kaynatılsın 100° C’ı aş(a)mayacağından, burada pişirme süresi öne çıkar; iyi pişirmek gerekir.

Fırın ve kuru ya da yağlı ızgarada 170-180°C çok aşılacağından, eti yakmadan
iyi pişirme ile gene sporlu şarbon basilleri ölür ve bulaşma olmaz.

  • Çiğ et ürünleri kesinlikle yenmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır.
    Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bu eldiven.. sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.
  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Şarbon basilinin hasta hayvanın sütüne doğrudan geçtiği gösterilememiştir.

Ancak süt, çapraz kirlenme ile kirli doku, süt sağan eller, bulaşlı eldiven, kaplar.. ile kirlenebilir.
Ayrıca çok sayıda başka hastalık sütle hayvanlardan ve çevreden insanlara geçebilir.
Bu bakımdan, şarbon olsun olmasın, çiğ süt mutlaka 5-10 dakika iyice kaynatılarak ya da
en iyisi pastörize edilmiş olarak tüketilmelidir. Yeni teknoloji ultra pastörizasyon ile
birkaç atmosfer (ATU) basınç altında, 1 mm kalınlığında laminer süt katmanına 140°C
ısıl işlem birkaç saniye uygulanarak tam hijyen sağlanır. Peynir, tereyağı, dondurma gibi
süt ürünlerinin de mutlaka pastörize edilmiş sütten yapılması zorunludur.

Biyolojik silah olarak şarbon basilinin sporlu biçiminin toz halinde (liyofilize) zarf içinde insanlara yollandığı, 11 Eylül 2011’de İkiz Kule saldırısından sonra ABD’de görülmüştür.
Ancak bu tozların sağlam deriden geçmesi söz konusu değildir. Yutulmaz ve solunmaz ise hastalık oluşmaz. Bu dönemde ABD’de yaratılan panik ile 125 milyon kutu “siprofloksasin” adlı antibiyotik koruyucu amaçla satılmış ve bir ölçüde kullanılmış, eczane raflarından
evlerin ilaç dolaplarına taşınmıştır. Üretici firmanın stokları yarıya indirilmiş,
muazzam ölçekte ahlaksız bir yönlendirme (manüplasyon) ile ilaç kitlesel pazarlanmıştır. Savaşta uçaklardan bomba olarak atılabilir ancak Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmelerine
ve İnsan Hakları hukukuna bütünüyle aykırıdır.

Hastalık sıklıkla deri şarbonudur. Halk arasında kara kabarcık ya da çoban çıbanı olarak bilinir. Özellikle önkolda, ellerde yerleşir. Kuşku durumunda hekime başvurmak gerekir. Laboratuvar tanısı, bu çıbanlardan alınacak sıvı ya da kan kültüründe basilin üretilmesi ile kesin olarak 1-2 gün içinde konur. Deri şarbonunun sağaltımı (tedavisi) kolay, uygun antibiyotik ve bakım ile kısa ve başarılıdır. İnsandan insana geçiş çok zordur, hastanede ayrı oda gerekmez.

Soru 9 :  Ender rastlanmasına karşın, solunum sistemi ve barsak şarbonunun ise tedavisi zor deniliyor. Geç tedavi mi iyileştirmeyi zorluyor yoksa bu konuda henüz etkin bir tedavi yöntemi mi yok?

YANIT 9 : Sağaltıma geç başlanması ciddi bir risk kaynağı. Ancak gene de sindirim sistemi
ve solunum sistemi şarbonu deri şarbonuna göre çok daha ağır gidiyor. Ölüm oranları
yabana atılamaz. Erken başvuru ve uygun sağaltım başarı şansını çok artıracaktır.

Soru 10 : Cumhuriyet tarihimizde insan sağlığını tehdit eden salgınların önlenmesinde örnek olacak mücadelelere rastlıyoruz. Sıtma mücadelesi, tüberküloz hastalığına karşı gösterilen topyekün mücadele.. Toplum hekimliğimize verilen tarihi önemi dile getirir misiniz?

YANIT 10 : Sayın Amuran, bu çok güzel bir soru.. Ancak yanıtını kısa vermek güç.
Belki SOSYAL TIP konusunu ayrı bir söyleşi konusu yapmak gerek. Türkiye’de HALK SAĞLIĞI HİZMETLERİNİ – SOSYAL TIBBI Mustafa Kemal ATATÜRK ile başlatmak gerek. Ülke işgal altında iken ilk Meclis, 3 Mayıs 1920’de, toplanmasının 11. gününde kabul ettiği 3 sayılı yasa ile Sağlık Bakanlığını kurmuştur (Osmanlıda İçişleri Bakanlığına bağlı bir genel müdürlük idi).

Çünkü Mustafa Kemal Paşa,

  • Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde durulacak ulusal sorunumuzdur. Çünkü Cumhuriyet; düşünsel, bilimsel ve bedensel bakımdan güçlü ve yüksek düzeyli koruyucular ister.” inancındaydı.

Bu felsefe ile, bulaşıcı hastalıklardan yok olma eşiğindeki Anadolu insanı için benzersiz Kurtuluş Ulusal Savaşımıza ek olarak dünyada örneği görülmemiş bir de SAĞLIK SAVAŞI verildi ve başarıldı. Bu ayrı bir destan ve armağandır Türk ve dünya insanına.
Sağlık hizmetleri için Atatürk’ün çizdiği eksen;

  • Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi, halkın sağlığı ve sağlamlığıdır.” oldu.

27 Mayıs Devrimi döneminde Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığına getirilen Dr. H. Nusret Fişek, kalpaksız bir kuvayı milliyeci olarak şu görüşte idi :

–        “Devrimcilik; değişen toplumsal koşulların doğurduğu gereksinimleri karşılamak için, geleneksel uygulamaları bırakarak hizmetlere yeni bir yön vermektir.”

–        “5 Ocak 1961’de kabul edilen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası bir atılım, Atatürk’ün izinde bir devrimdir.”

Prof. Dr. H. Nusret FİŞEK daha sonra Türkiye’de çağcıl (modern) Halk Sağlığı Bilimlerinin kurucusu olmuştur Hacettepe Tıp Fakültesinde (1965-1982).

Biz, bu eşsiz Halk Sağlığı savaşçısı bilge hekimin öğrencisi ve asistanı olma onuruna eriştik.

Ne var ki, ülkemizde 12 Eylül 1980 gerici darbesi ile birlikte, giderek artan bir hızla sosyal tıbbın yıkılarak yerine piyasacı – özelleştirmeci – paran kadar sağlık diyen – çağdışı hacamat / sülük / kupayı… halka reva gören ve SGK’ya bedelini ödeten – sağlıkta dönüşüm maskesiyle kökü dışarıda güdümlü politikalarla sosyal tıbbı ayaklar altına alan ve şehir hastaneleri talanını halka dayatan vahşi kapitalist sağlık piyasasının yürek yakan acısına da tanık olduk.
(Bkz. Şehir Hastaneleri Talanı söyleşisi, Amuran – Saltık, ODATV;

https://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html)

  • Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasında Sağlık hizmetlerinin stratejik bir önemi vardır.
  • Sağlıklı ve eğitilmiş insangücü, sosyoekonomik kalkınmanın motorudur ve bu hizmetler
    halka bir lütuf değil, kalkınmada en temel itici güçtür.

Soru 11 : Genel bir deyiş vardır; tedaviye harcanacak para, hastalığı önlemek için harcanacak paradan çok daha fazladır. Bu çerçeveden bakarsak ekonomik ve sosyal açıdan bugün devletin toplum hekimliğine bakış açısı nedir, ne olmalıdır?

YANIT 11 : Yukarıda da değindiğimiz üzere, AKP iktidarı hiçbir alanda yerli ve milli olmadığı gibi, sağlık politikası da tümü ile IMF – DB güdümlü SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM, İngilizce adıyla “Health Transformation” dur. Bu politika, AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçiminden hemen sonra Haziran 2003’te başlatılmıştır. Hedef, devleti – kamuyu sağlık sektöründe de olabildiğince geri çekmek ve serbest piyasanın acımasız işleyişiyle giderek özelleştirmektir. Günümüzde özel sağlık sektörü kamusal teşviklerle özellikle büyütülmüş, hastane sayısı 600’e (toplam 1530 dolayında hastanemiz var) ve yatak sayısı 50 bine (toplam 220 bin dolayında yatağımız var) erişmiştir.

SGK’nın sağlık giderleri onlarca milyar TL’dir ve bu kurum 2017 sonunda yirmi milyar TL’yi aşkın açık vermiş, merkezi yönetim bütçesinden aktarım (transfer) ile açık kapatılmıştır.
SGK açıkları, kurulduğu 2008’den bu yana artarak sürmekte ve bütçe açığına, borçlanmaya hatta cari açığa neden olmaktadır. 2018 bütçesinde SGK’ya 130 milyar TL’yi aşkın aktarım öngörülmüştür (2018 SGK bütçesi 312 milyar TL!). TÜİK %5 dolayında verse de TEPAV ve YASED (Yabancı Sermaye Derneği) Türkiye’de sağlık giderlerinin ulusal gelirin %10’una ve
kişi başına bin Dolara eriştiğini raporlamaktadır. Türkiye geçtiğimiz yıl kabaca 80 milyar $ sağlık harcaması yapmıştır ama pek çok sağlık düzeyi göstergesi hala Dünya ülkeleri sıralamasında 90-100 arasındadır.

Açıkça, sağlık sektöründe çok VERİMSİZ kaynak kullanılmaktadır. Niçin ??

  • Bu muazzam ulusal servetin nerelere gittiği mut-la-ka sorgulanmalıdır.

Soru 12: Toplumda oluşan bir tedirginlik var. Sözgelimi ekonomik kriz nedeniyle bir kısım tüketici kimi besinleri alamıyor ama alabilecek gücü olanlar da almaktan çekiniyor. Et ürünlerini satan esnaf sıkıntıda. Gıda güvenliği açısından okurlara neler tavsiye edeceksiniz? Nelere özen göstermeleri gerekir?

YANIT 12 : Yukarıda da açıklamaya çalıştık;

Çiğ et ürünleri kesinlikle yenmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır.
Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bu eldiven.. sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.

  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Kırmızı et ve ürünleri özellikle büyüme – gelişme çağındaki bebek ve çocuklar, gençler, sporcular, yaşlılar, hastalar ve iyileşmekte olanlar, gebeler için vazgeçilmezdir. Kimi yerine konamaz (esansiyel) amino asitler salt kırmızı ette vardır ve bunları insan bedeni üretemediği (sentezleyemediği) gibi, başka besinlerden alınması da olanaksızdır. Beyaz et ya da balık ile bu açık kapatılamaz. Bu bakımdan, yersiz çekince yanlıştır. Yineleyelim;

  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Süt ve ürünleri ise, yukarıda ayrıntılı açıkladığımız üzere, şarbon olsun olmasın her durumda pastörize edilerek tüketilmelidir. Peynir, yoğurt, dondurma, tereyağı.. vd. yapmak için de sokak sütü ise iyice kaynatılmak zorundadır. İdeal olan pastörizasyondur.

Yineleyelim, şarbonlu hayvanların sütlerine şarbon basili doğrudan geçmemektedir.

Süt dolaylı kirlenebilir bu ve daha pek çok mikroorganizma ile ve hızla çoğalır.

Beyaz et ya da balıklar işe şarbon bulaşı gösterilememiştir, risk yoktur.

Hayvanların bakımı, büyütülmesi, beslenmesi, aşıları, hastalıkları, meraları, otlak ve yaylakları, suları… kesimi mutlaka veteriner hekim gözetiminde olmalıdır. Ülkemizde büyük gıda endüstrisinde uluslararası HACCP standartları titizlikle uygulanmaktadır
ve sorunlar büyük ölçüde aşılmıştır. Ancak gıda sektöründe KOBİ’ler çok yaygındır.
Buraların desteklenerek ölçek büyütülmesi sağlanmalıdır.

  • Üretici ve tüketici kooperatifleri bu bakımdan yaşamsal önemdedir.
  • Sektörde tekelleşmeyi önlemek için kamusal düzenlemeler öne çıkarılmalıdır.

Hayvancılık politikalarını Türkiye baştan sona gözden geçirmeli ve kamu öncülüğünde ulusal politikalar izlenmelidir. Yerli üretim artırılmalı, dışalım durdurulmalıdır. Meralar ıslah edilmeli, çoğaltılmalı ve hijyeni sağlanmalıdır. Kars ve yöresi meralarının değil Türkiye’yi, tüm Ortadoğu’yu besleyecek büyükbaş hayvan yetiştiriciliğine elverişli olduğunu uzmanlar vurgulamaktadır.

Soru 13: Bir bilim adamı olarak yetkililerin hangi önlemlerinde daha duyarlı, daha dikkatli olmaları gerekiyor?

Teşekkürler.

YANIT 13 : Bilkent Üniversitesi İktisat bölümünden Prof. Yeldan, daha 3. yılında AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm masalını çok net olarak teşhir etmişti. 13-14 yıl önce yazılanlar günümüzün çok ağır yıkımını da öngörüyor! (Cumhuriyet, 12.01.2005)

  • Türkiye, uluslararası işbölümünde yüksek borçlu bir ülke olarak gözükmekte ve öncelikle borçlarının çevrilmesi görevi yükümlülüğüyle, IMF ve ulusal ve uluslararası finans sermayesi tarafından denetim altında tutulmaktadır.
  • Öte yandan 2003 ve 2004 Türkiye’sinde çok yüksek tempolu büyüme ve kamu sektöründe ulaşılan faiz dışı fazla (FDF) bütçe hedeflerine karşın, borç yükünün azaltılamadığı gözükmektedir. Kamu harcamalarındaki kesintilerin ve vergi gelirlerinin de sınırına gelinmiş olduğu izlenmektedir.
  • Dolayısıyla, Sağlıkta Dönüşüm Programı özünde, gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP’nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant aktarımı (AS: aklımız duruyor!) ve güven tazeleme operasyonu olarak değerlendirilmelidir.
  • Türk ekonomisi, yabancıların hizmetçisi olmuştur.

Kurban bayramlarında Türkiye’de 1-4 gün içinde 4 milyona yakın hayvan kesilmektedir.
Bu çevresel açıdan kaldırılamayacak çok ağır bir yüktür ve ciddi sağlık riskleri içerir.
Hele 1. ve 2. günler çok yoğundur. Hiç olmazsa 4 güne yayılabilir. Kesimin gelişigüzel yerlerde değil, lisanslı kesimevlerinde (mezbaha) eğitilmiş kasaplarla ve mutlaka veteriner hekim izniyle yapılması sağlanmalıdır.

Türkiye ağır borçlu iken dışarıdan kurbanlık hayvan ithali İslam kurallarıyla ne ölçüde örtüşüyor?

  • Diyanet, İlahiyat Fakülteleri.. namuslu ve bilimsel açıklamalar yapmalıdır halka.

Kurban, Hacca giden ve maddi durumu elveren insanlar için öngörülmüştür.
Dolayısıyla günümüzde bir hayır işleme olarak anlaşılabilir. Kızılay’a, Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na, ADD, ÇYDD gibi başkaca kamu yararına çalışan dernek ve vakıflara kesimsiz bağış, burs gibi güncel biçimlere dönüştürülebilir.

Her kurban bayramı öncesinde ülkemizde derin dondurucu reklam ve satışlarının patlaması çok rahatsızlık yaratan ve sorgulanması gereken ciddi bir ahlaki sorun olarak önümüzdedir. Bununla yüzleşilmelidir.

Sonuç olarak;
Yaşadıklarımız, emperyalizmin güdümünde dinci – uydu politikaları yaşamın her alanında egemen kılmanın doğurduğu kaçınılmaz yozlaşmanın türevleridir. Kurtuluş bütüncül olacaktır ve

  • Türkiye, kuruluşundaki Cumhuriyetin temel değerlerine – kodlarına hızla dönmek zorundadır.
  • Halkçı, Ulusalcı, Devletçi, Cumhuriyetçi, Laik ve Devrimci bir Türkiye..

Tüm sorunların çözümünün sınanmış ve başarılı olduğu görülmüş bu eşsiz Aydınlanmacı yörüngeye yeniden girmek zorundayız.

  • Kamu öncülüğünde karma ekonomi ve sosyal devlettir çare.

Ama her şeyden önce, ülkemizin – insanımızın içine sürüklendiği ahlaki sefaletten kurtarılması geliyor. Bu da yukarıdaki 2 temel önermeye bağlı.

Ben de size ve ODATV’ye bu söyleşi olanağını sağladığınız için teşekkür ederim.
*****

“Meclis’in bu sistemde yetkisi yok”

“Meclis’in bu sistemde yetkisi yok”

Nurzen Amuran sordu, CHP’nin eski Genel Sekreteri
Prof. Dr. Süheyl Batum yanıtladı…

(AS: Bizim kısa katkımız yazının sonundadır..)

Nurzen Amuran: Sizinle seçim sonuçlarını değerlendireceğiz. Ancak önce yaşanan bu renkli, katılımı yüksek, propaganda süreciyle ilgili izlenimlerinizi alalım istiyorum. Son yıllarda halkın beklentileriyle siyasi partilerin beklentileri örtüşmüyordu. Ama bu kez Millet ittifakı tarafından halkın beklentileri seslendirildi. Sorunlar su yüzüne çıktı, çözüm önerilerinde alternatifler çeşitlendi. Seçim çalışmaları sürecinde bu yönüyle sizin dikkatinizi çeken neler oldu? 

Süheyl Batum: Evet, hiç kuşkusuz bu seçim süreci, öncekilere kıyasla daha renkli, daha canlı, daha heyecanlı bir süreç oldu. Çünkü 1983 yılından beri seçim süreçlerini son derece kötü etkileyen, demokratik katılım ilkesi açısından son derece tartışmalı bir baraj uygulamasının; yani Türk demokrasisini “çoğulcu işleyiş ve mantıktan” tamamı ile uzaklaştırarak “çoğunlukçu bir işleyişe”büründüren “yüzde 10 barajının” etkisini oldukça yitirdiği bir seçim süreci yaşadık.

AKP’nin “artık yitirdiğini düşündüğü çoğunluğu” elde edebilmek (ki oyları yüzde 49’dan 42’ye düştü) amacıyla getirdiği “ittifak sistemi”, sonuçta istediğini elde etmesine de yardımcı oldu, ama aynı zamanda, diğer partiler açısından, “barajların sıfırlanması” sonucunu doğuran bir etkiye de yol açtı. Örneğin 2002’den bu yana baraj sorunu nedeniyle, yakın gördükleri siyasal partilere oy vermek zorunda kalan partilerin seçmenleri, örneğin Saadet Partisi’nin seçmenleri, ya da MHP’den kopanların oluşturduğu İYİ Parti, bu ittifak sistemi sayesinde, Parlamentoya temsilci soktular. Tabii bu söylediğime; “iktidar kendi oy kaybını önlemek için değil, daha demokratik olsun, barajın etkisi azalsın diye bu sistemi getirdi” diye düşünerek karşı çıkanlar olabilir. Bence bu doğru değil… Çünkü barajı indirmek gibi bir düşünceleri olsaydı, “ittifak sistemi” getirmek yerine, doğrudan barajı kaldırırlar ya da azaltırlardı. Ama bunu 16 yıldır bir türlü yapmadılar. Ve şimdi de kendi oylarını arttırmak, MHP’yi de baraj altından kurtarmak için yaptılar. (Gerçi hiç tahmin edilmemiş olsa da, ikincisine ihtiyaç olmadığı ortaya çıktı).

Ama hiç kimse, “partiler birkaç milletvekili ile temsil edilseler ne olur, temsil edilmeseler ne olur” diye düşünmesin… “Demokratik temsil” anlayışının esası, hele nisbi temsil sisteminin uygulandığı ülkelerde, partilerin aldıkları oy oranında temsil edilmelerine, yani ne kadar az oy alırlarsa alsınlar, az sayıda milletvekili ile olsa da, Parlamentoda mutlaka temsil edilmelerine dayanır. Dolayısıyla küçük partiler de parlamento süreçlerinde çok önemli katkılar sağlayabilirler. Nitekim hem Fransız Anayasa Konseyi (Mahkemesi), hem de Alman ve İtalyan Anayasa Mahkemeleri, seçim sistemlerini ele aldıkları kararlarında benzer değerlendirmeler yapmışlardır. Oysa, örneklerini özellikle 1983 ve 1987 seçimlerinde ve özellikle de 2002 ve sonraki seçimlerde gördüğümüz gibi, “yüzde 10 barajı”, bir demokraside “inanılması ve rastlanılması” güç bir sonuca yol açmaktaydı. İşte bu seçim, bu denli büyük bir demokrasi ayıbının, bir ölçüde de olsa gevşetilmesi sonucuna yol açtığından daha renkli, daha heyecanlı bir süreç biçiminde uygulandı. Evet bu söylediğim nedenle, renkli, katılımı yüksek bir propaganda süreci yaşandı, bu doğru…

Amuran: Bu seçim sürecinin güzel yanıydı. Bir de demokrasiyle bağdaştıramadığımız eşit koşulların oluşmadığı bir propaganda süreci yaşadık. Bu da resmin öteki yüzüydü. Bir hukukçu gözüyle bu koşulları da değerlendirir misiniz?

Batum: Bu seçimlerde de, yine Türkiye gibi bir ülkeye hiç yakışmayan, 1877 den beri seçimler yapan, 1950 de çok partili düzene geçmiş bir ülkeyi, yeni kurulmuş aşiret devletleri seviyesine düşüren bir olguyu yine yaşadık. Kim ne derse desin, isterse kızsın, bu olgunun, “demokrasi ile taban tabana zıt bir gerçeğin” üzerini net olarak ve mutlaka çizmemiz gerekir diye düşünüyorum. Maalesef 2007 seçimlerinden ve özellikle 2010’dan sonra, -2018 seçimleri dahil-, “çoğulcu demokrasi anlayışı” ve bu çerçevede “seçimlerin dürüstlüğü” ilkesi ve ayrıca “seçim denetimi” anlayışı çok büyük yara almıştı. Hiç kuşkusuz 2018 seçimleri de, aynı “dertten muzdariptir”. Yani maalesef tamamı ile “demokrasi dışı ve ancak tek parti sistemlerinde görülecek bir boyutta” yürütülmüştür. Bu kadar net bir şey söylüyorum, ama acaba doğru mu söylüyorum? Maalesef evet… Açıkça söylemek gerekir. Kendini “demokrasi kabul eden hiçbir ülkede”,Türkiye’de uygulandığı biçimi ile, bu denli eşit olmayan, bu denli tek taraflı, adeta beyin yıkama ağırlıklı bir kampanya süreci yoktur. Olamaz da…

İsteyen herkes bunun sağlamasını yapabilir. Doğru mu söylüyorum, kontrol edebilir. Hiç zor değil… Seçim yapan ülkelere, hatta Fransa, İngiltere’yi bir yana bırakın, daha az demokrasi geleneği olan ülkelere bir bakın; Cumhurbaşkanının tüm konuşmalarının, tüm mitinglerinin, tüm etkinliklerinin, ülkedeki televizyon kanallarının yüzde 99’unda, hem de seçim süreçlerinde, canlı yayınlandığı, devlet televizyonunun yayınlarının büyük çoğunluğunu iktidarın propagandasına ayırdığı; buna karşılık muhalefetin reklamlarının bile sınırlandığı; yine muhalefet adaylarının, televizyonların ezici çoğunluğunda “hiç”, bazılarında ise “ancak saniyelerle” kendini ifade edebildiği; devlet görevlilerinin neredeyse tümünün, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Bakanların, Valilerin, kaymakamların, yasada açıkça yazan hiçbir yasağa uymadığı, televizyonların, radyoların, gazetelerin, tüm demokratik gelenekleri yok saydığı ve en acısı (Anayasa ve yasaların bunları denetlemek için yetkili ve görevli kıldığı) Yüksek Seçim Kurulu’nun bu yapılanları tamamı ile görmezden geldiği, hatta “meşrulaştırmayı amaçlayan kararlar almaktan başka bir şey düşünmediği” bir demokrasi daha bulamazsınız. Tahayyül dahi edilemez.

Amuran: Biraz önce değindiğiniz, demokrasi kültürünü içselleştirmiş ülkelerdeki seçim çalışmalarından bir örnek verebilir misiniz, mesela nelere özen gösteriliyor?

Batum: Mesela Fransa’yı ele alalım; seçimler sırasındaki propaganda süreçleri medya kuruluşlarında “yer alma süreleri” yargı organları tarafından titizlikle düzenlenmektedir. Bu konuda Danıştay Genel Kurulu’nun 8 Nisan 2009 tarihli kararı ile Fransız RTÜK’ü olan CSA’nın 4 Ocak 2011 ve 7 Eylül 2016 tarihli kararları halen geçerli olan ilkeleri belirler. Bu ilke kararları doğrultusunda, seçime katılan tüm adaylar ve seçime katılan tüm partiler, “gerek süre açısından”, gerek ise “görünme ve programlarda yer alma” açısından tam bir eşitliğe sahiptir. Ve yargı organları, bu eşitliği titizlikle korurlar. O kadar ki “görevdeki Cumhurbaşkanının her tür konuşması dahi, eğer, -dolaylı bile olsa-, siyasal bir boyut taşıyorsa, iktidara ayrılan süreden düşülmektedir”. Hiç kimse ya da kurum, “biz Cumhurbaşkanını denetleyemeyiz, işlem ve eylemlerine karışamayız” diye bir hukuk dışı gerekçeyi ileri süremez. Oysa, YSK’nın bu konudaki kararlarını hepimiz biliyoruz… Hele Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adaylar arasında “mutlak bir eşitlik” zorunludur… Hem de ne kadar radyo televizyon kuruluşu varsa, tümünde… İsterseniz İngiltere’yi ya da Almanya’yı ele alın… Örneğin İngiltere’de “Brexit referandumu” sürecine baktığınızda bir hususu açıklıkla görürsünüz; “AB’de Kalalım” diyenlerle “AB’den çıkalım” diyenler arasındaki yazılı ya da görsel medya organlarından yararlanma imkanları eşittir. Cameron’un başını çektiği “AB’de kalalım’cılar” ile, Nigel Farage ve Boris Johnson’un başını çektiği “çıkalım’cılar” arasında küçük farklar vardır. Bir de maalesef Türkiye’ye bakın. İktidar partisinin ve Cumhurbaşkanının, diğer tüm adayların en az 10-15 katı fazla yer aldığı bir seçim sürecinden söz ediyoruz. Üç günde 10 milyona yakın seçmenin katıldığı mitinglerin hiçbir televizyon kanalında yer bulamadığı, başka illerdeki seçmenlerin toplamı 10 milyonu bulan kalabalıklardan, neredeyse hiç haberinin olmadığı bir süreçten söz ediyoruz. Tabii kimse şu iki bahaneyi ileri süremez ya da sürmemelidir; birincisi “Fransa ve İngiltere gibi ülkeler demokratik ülkeler, biz farklıyız, biz Türkiye’yiz”. Böyle bir bahaneyi hiç kimse ileri süremez herhalde. İkincisi de, yine hiç kimse, “Türkiye’de seçimler eskiden de böyle yapılırdı” diyemez. Çünkü bu, kesinlikle, doğru değil.

Amuran: Peki o dönemler nasıldı, genç okurlarımıza da anımsatmış olalım.

Batum: Türkiye’de 1980 öncesinin sancılı günlerinde de, 1983 sonrasında da, tüm partiler ve adaylar, yüzde 30 alan da, yüzde 20 alan da, 5 alan da, yan yana seçim tartışmalarına katılırlardı. Birbirlerini eleştirirlerdi. Ne partiler, ne adaylar arasında, bu denli korkunç eşitsizlikler olmazdı. Olamazdı… Türkiye gerçekten de seçim süreçleri açısından, daha demokratik bir ülke idi.

“Artık seçim bitti, bunu neden söylüyorsun” ya da “yenildiniz diye, ipe un seriyorsun” diye düşünenler olabilir. Evet ben de biliyorum, bu tür anti demokratik propaganda süreçlerine artık alışmamızı isteyen ve bunu da “ne var eskiden daha mı iyiydi” diye geçiştirmek isteyenler ya da “1982 Anayasası daha mı demokratik koşullarda yapılmıştı” diye sorarak, “elma ile armudu karıştırmakurnazlığından” yararlanmak isteyenler çok var. Ama benim bu süreci tartışmakta iki nedenim var. Birincisi 2002 öncesini doğal olarak, dediğiniz gibi yaşları itibarı ile bilmeyen gençler var. Bu nedenle bu demokrasi dışı süreçlere alışmasınlar ve “Türkiye yeni seçim yapmaya başlamış bir ülke değildir”, bilsinler diye. İkinci nedenim de şu; bu demokrasi dışı uygulamalar, bu muhalefeti görmezden gelme, hem Anayasaya açıkça aykırı, hem de yürürlükteki yasalara… Gerçekten de 298 sayılı yasa da, diğer yasal ve idari düzenlemeler de, “adayların ve partilerin propaganda eşitliğine” yönelik düzenlemelere yer vermektedir. Bu eşitliği bozanlara “cezai yaptırımlar” öngörmektedir… Ve tüm bu anayasal ve yasal düzenlemeler orada dururken, ne iktidarlar, ne de YSK, bu düzenlemeleri görmezden açıkça gelmektedir. Çok üzücü…

TÜRK MİLLETİNİN EN AZINDAN %45’İ BAZI İLKELERİ ANLAYIŞI VE SİYASETİ SAVUNUYOR VE ISRARLA DA SAVUNMAYA DEVAM EDİYOR

Amuran: Bu propaganda sürecinde Cumhurbaşkanı adayları beklemediğimiz bir performans gösterdi, ülkemizde farklı partilerde siyasal lider olmaya hazır pek çok lider adayının olduğu, siyasi partiler yasasında demokratik anlayış yerleştirilirse çok sayıda başarılı siyasetçinin aktif siyasette rol alabileceği ortaya çıkmadı mı, ne dersiniz?

Batum: Çok haklısınız. Bence, önce bir noktaya dikkat etmek gerekiyor; 2018 seçimleri, bundan önce de 16 Nisan referandumu sonuçlarının açıkça gösterdiği gibi, Türkiye’de oy veren bir kesim var ki, “o kesim birilerinin bize ısrarla kabul ettirmeye çalıştığı gibi, artık yok olmuş değerleri savunan, dinozor Atatürkçüler, iki ayyaşı göklere çıkarmaya uğraşan, bir avuç kalmış, halktan kopuk elitler” filan değil. Türk milletinin en azından yüzde 45’i, bazı ilkeleri, anlayışı ve siyaseti savunuyor ve ısrarla da savunmaya devam ediyor.

İlk önce neden böyle söylediğimi, müsaade ederseniz açıklayayım. 1990’larla, “birileri” bence, bize “yeni bir program ve yeni bir Türkiye” planladı. Öyle ki 2002 seçim sürecinde (aynen 1983 de olduğu gibi) her şey “sadece iki partinin Meclis’te yer almasına” göre dizayn edilmiş, hatta propaganda süreçleri bile bu sonuca göre düzenlenmiş bir seçim süreciydi. Herkes o sürecin aktörlerini, medya ayağını da çok iyi bildiği için, daha fazla açıklamaya gerek yok herhalde.

2007 seçimi de buna benzer bir süreç idi. Nitekim seçimin hemen öncesinde, iki partinin ANAP ve DYP’nin birleşmeleri ve Demokrat Parti’yi oluşturma sürecini ve son anda (seçim sonuçlarını öngörülenin dışında değiştirebilecek) bu oluşumun nasıl engellendiğini, o dönemin “esas aktörlerinin” şimdi nerede olduklarını, ne yaptıklarını bir düşünün, hak vereceksiniz.

2015 seçimi sonrasında, istenmeyen bir sonuç ortaya çıktıktan sonra yaşananları bir düşünün. Muhalefet partilerinin davranışlarını, 35 gün süren sözde koalisyon görüşmelerini, hani o “ünlü istikşafi görüşmeleri”, Meclis’in açık tutulmayıp tatile sokulması hususunda partilerin tutumlarını hatırlayın. Ve maalesef 7 Haziran’ın hemen ertesinde başlayan, neredeyse her gün yeni bir örneğini yine maalesef yaşadığımız bombalı saldırıları, kaos ortamını hatırlayın. Ve bunların arkasından 1 Kasım 2015 seçimlerinin geldiğini hatırlayın.

2015 Cumhurbaşkanlığı seçimini hiç düşünmeyin bile. “Ne vardı o seçimlerde” diye soran olursa, bir tek soru ile yanıt vermek isterim, “Çatı Adayı” denilen zat-ı muhteremin Cumhurbaşkanı seçileceğine (gerçekten) inanan kaç kişi vardır Türkiye’de sizce? Çatı adayının “2002 de üzerinde anlaşılmış statükoyu”“dizayn edilmiş yapıyı” değiştirmek için “atandığına” inanan “birileri” var mıdır acaba? Soralım kendimize ve samimiyetle yanıt verelim… Zaten 2015 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, çatı adayı olan E. İhsanoğlu’nun, sadece “bu statükonun devam etmesi” için, aday gösterildiğini bildiğimizden, arkadaşlarımla birlikte, Emine Ülker Tarhan’ı aday göstermiştik. Sadece “2002’de çizilen plan” bozulsun diye.

Amuran: 2018 seçimleri için de statükodan söz edebilir miyiz?

Batum: 2018 seçimleri biraz daha farklı oldu. Hiç olmazsa, muhalefet partilerinde, 2015 Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, “çatı adayları(!)”üzerinden, bu süreç yürütülmedi. Tabii bu çok kolay mı oldu? Hayır. Yine “çatı adayları” ortaya atıldı. Yine “statükoyu” değiştirmesi mümkün olmayan adaylar tartışmaya açıldı. Ama sonuçta, her parti, kendi istediği, kendi görüşüne uygun adaylarla yola çıktı. Ve en azından şu görüldü; örneğin Muharrem İnce, kendi partisi CHP’den “yüzde 36 fazla oy” aldı. Nitekim kendisi de, bu olgunun farkında olarak, “50 günde bu sonucu aldık, 500 günde daha fazla oy alacağız” dedi.

Her şeyden önce bu nedenle adayları başarılı buluyorum. Özellikle Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Selahaddin Demirtaş, “sesleri tamamen kısılmaya çalışıldıysa da”, devlet televizyonu bile, bu adayların seslerini, Cumhurbaşkanına oranla, yüzde 8 (İnce) – yüzde 1,6 (Akşener) – yüzde 0,55 (Karamollaoğlu), yüzde 0,35 (Perinçek) ve yüzde 0,29 (Demirtaş) oranında duyurmuş olsa da; tüm medya patronlarına, kuruluşlarına, bunların arkasındaki iş adamlarına rağmen, kini, nefreti, kavgayı değil, huzuru, sevgiyi, anlaşmayı gündeme, zorla da olsa, sokmaya çalıştılar. Bence bu nedenle “tüm bu adayları” çok başarılı buluyorum. Kendi umduklarından az oy almış olsalar bile, “siyasetin sadece oy almak olmadığını; her ne olursa olsun oy alıyorsan meşrudur” anlayışının ne etik, ne demokratik olmadığını, hepimize gösterdiler. Sadece “bu tutumları, heyecanları, hepimize güç katan, inandıran, umutlandıran tavırları” nedeniyle bile, bence çok büyük bir hizmet yaptılar.

Bence, hiç kuşkusuz, 16 Nisan referandumu da, bu “karşı duruşun” ilk etabı idi. Orada da Fransa, İngiltere, Almanya gibi demokratik sayılan ülkelerde bile, o koşullarda yapılacak bir oylamada, en azından oy kullananların yüzde 65-70’i, devletin istediği yönde oy kullanırdı.

Ayrıca, bu seçimlerin bir getirisi daha var. Hiç kuşkusuz, özellikle “Cumhurbaşkanı adaylarının” topluma getirdiği heyecan, coşku, umut, açıkça gösterdi ki, 1980 sonrasında bize dayatılan (ve maalesef tüm siyasal partilerin sevmiyormuş gibi görünseler de esasında sevdikleri) anti demokratik parti yapılarını değiştirdiğimizde, “halkla bütünleşen, dertlerine çözüm üretebilen, umut ve heyecan veren” ve demokrasiyi isteyen siyasetçiler ortaya çıkabilecek.

DEMOKRATİK REJİMLER OLAĞAN KAHRAMAN OLMAK ZORUNDA OLMAYAN İNSANLARA ÖZGÜ REJİMLERDİR

Amuran: Olağanüstü hal nedeniyle zor koşullar olmasına rağmen mitinglerde gördüğümüz taşımasız kalabalıklar “halkın demokrasiye sahip çıkmasının bir tezahürüydü” değil mi? Bu kalabalıkları siz nelere bağladınız?

Batum: Kesinlikle haklısınız. Bu coşkunun, heyecanın ve inanılmaz zor koşullarda kendi adaylarına sahip çıkmanın (Meral Akşener’in merkez medyada dahi neredeyse hiç yer alamamasını, yaptığı mitinglerin zor yoluyla engellenmeye çalışılmasını, Üsküdar’da elektriklerin kesilmesini, Gaziantep’de miting yollarının belediye araçları ile kesilmesini ve daha bunun gibi sayısız engellemeyi hatırlayın), bence bir nedeni var. Demokrasiler “normal, sıradan insanların, içlerinde bir korku olmadan yaşayabildikleri, işe girebildikleri, günlük yaşamlarını sürdürebildikleri, oy kullandıkları rejimlerdir”. Kısaca demokratik rejimler, “olağan, kahraman olmak zorunda olmayan insanlara” özgü rejimlerdir.

Bu sıradan insanlar, devletlerine güvenirler, hukuka inanırlar, “kendilerine bir kötülük yapıldığında, devlet denilen kurumun kendilerine yardımcı olacağını”düşünürler. Bu nedenle “oluşturdukları siyasal kurumlara; örneğin partilere, yargıya, polise, askere” güvenirler. Kendilerinin korunmasını, siyasal nedenlerle ayırımcılığa uğramamalarını, bu kurumlardan beklerler. Örneğin seçimler mi olacak, bu seçimde oylarının dürüstçe sayılmasını, bir hile yapılmamasını, sandıklarının korunmasını, devlet kurumlarından, seçim kurullarından beklerler. Tüm bunları kendilerinin yapması gerektiğini düşünmezler.

Oysa maalesef Türkiye’de insanlar, sıradan insanlar, galiba bu inancı yitirdiler. Çok güvendikleri askerler, aydınlar, yazarlar 5 yıl- 6 yıl, düzmece suçlamalarla içeride yattılar. Hiçbir devlet kurumu ilgilenmedi. “Kendileri için bir gecede yasa çıkaran iktidar temsilcileri”, tam 7 yıl ilgilenmedi. Oysa tüm sözde delillerin düzmece olduğunu ispat ettiler. Yine kimse ilgilenmedi, hiçbir kurum oralı bile olmadı. Ve bu “sıradan insanlar bir baktılar ki, kendilerinden başka güvenecekleri bir kurum kalmamış”. Devlet kurumları, siyasal kurumlar, yargı dahil, medya dahil, tamamı ile tükenmiş, tamamı ile “kendilerini siyasete eklemlemişler”.

İşte bunu gören “o sıradan insanlar”, artık “geleceklerini doğrudan kendileri ele alma” gereğini hissettiler. Ve bir daha kendilerine bu dönemi yaşatmayacağına inandıkları; “huzurlu, sıradan bir yaşam sağlayacağını” düşündükleri adayları, inanılmaz zorluklara rağmen desteklediler. Meydanları doldurdular. Sandıkları koruma organizasyonları kurdular. Hem de çoğu yerde, çoğu il ya da ilçede resmi makamlara rağmen. Engellere rağmen… Gerçek bir sivil toplum girişimi olarak…

İşte bence, bu seçimlerin özelliği buydu. Umduklarından az oy almış olsalar da, oyları toplam olarak, ancak “yüzde 45’i” bulmuş olsa da, çok önemli bir kitle, gerçek demokrasiye, propaganda eşitliğine, korkusuz yaşama özgürlüğüne sahip çıktı. Yine çıkacağını ve hep orada duracağını gösterdi.

SEÇİM SÜRECİ TAMAMEN CUMHURBAŞKANI ADAYLARI ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLDÜ    

Amuran: Bu seçimlerde siyasi partilerin değil Cumhurbaşkanı adaylarının seçimi ön plana çıktı. Oysa Meclisin güçlü kılınmasında partilerin de sahnede olması bölgeler dışında yeni milletvekillerinin de tüm ülkede tanınması tanıtılması gerekirdi. Bu bir eksiklik miydi yoksa yeni sistemin gereği mi yerine getirildi?

Batum: Çok doğru söylüyorsunuz. Bu durum, şundan kaynaklanıyor; 16 Nisan referandumu öncesinde, bir bölümümüz, “getirilen sistemin, Tek Adam Sistemi olduğunu, kesinlikle bir Başkanlık Sistemi olmadığını, bu yetkilerle Cumhurbaşkanlarının mutlaka tek yetkili olacağını, rejimin de otokratik bir yönetim biçimi olacağını” söyledik. Zaten bunu gizlemek için olsa gerek, bu sistemi savunan hukukçular (!), akademisyenler (!), ilk önce Başkanlık sistemi derken, inandıramayınca “bu sistem Türkiye’ye özgü Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemidir” demeye başladılar.

Bu sistem o kadar “Tek Adam Sistemi” ki, bu nedenle Meclis seçimleri bir yana bırakıldı. Toplumun ezici çoğunluğu milletvekillerinin seçimi ile ilgilenmedi. Zaten o milletvekilleri de, “zaman yok” diyerek, tamamen anti demokratik bir biçimde, sadece liderlerin iki dudağı arasından belirlendi.

Ama dediğim gibi, bu durum, getirilen sistemin gereğidir, zorunlu sonucudur. Neden mi? Çünkü gerçekten de Meclis’in bu sistemde yetkisi filan yok.

“Hayır, doğru söylemiyorsun” diyenler için; Demokratik bir sistemde, Meclisin görevi nedir? Birincisi yasaları yapar. Ve genel olarak, milletin temsilcilerinin ilk olarak düzenlemediği hiçbir konuda yürütme organı herhangi bir işlem yapamaz. Ve hiçbir konu ve alan yasama organına kapalı değildir. (Bazı ülkelerde istisnalar getirilmiştir, ama Meclisin genel anlamda yetkisi aynen devam eder) İkincisi Meclis, denetim görevini yerine getirir. Cumhurbaşkanını denetler, Bakanları denetler, İdareyi denetler. Üçüncüsü de, milletin temsilcileri olarak bütçeyi yapar. Bu yeni sistemde ise, bunların tümü de törpülendi. Neredeyse etkisiz ve işlevsiz hale dönüştürüldü. Yürütme artık (eskiden yasa ile yapılması zorunlu olan) birçok alanda doğrudan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile işlem yapıyor. Meclis ters düşen bir yasa çıkartacak olsa, Cumhurbaşkanı bu yasayı veto edebiliyor, (ki eski sistemde, bu geri gönderme yetkisi olarak adlandırılıyordu, çünkü Meclis yine aynı yasayı o günkü çoğunluğuna göre çıkartabiliyordu) , ve yeni sistemde yasanın tekrar çıkabilmesi için, 301 oy gerekli. Yani salt çoğunluk… (ki seçimler sonrasında zaten 340’a yakın bir iktidar çoğunluğu oluştuğunu düşünürseniz, Meclis’in bu konuda da yetkisinin kalmadığı çok açık). Bütçe deseniz, o konuda da Meclis’in yetkisi törpülenmiş, Cumhurbaşkanı yetkilendirilmiş. Açın yeni 161. maddeyi bir daha okuyun göreceksiniz.

Bunun yanı sıra Meclisin denetim yetkisi de artık tamamen işlevsizleştirildi. Sadece görüntüde var. Bir kere artık gensoru yok, güven oylaması yok, sözlü soru yok. Bu yolların tümü kaldırıldı. Pekiyi Meclis mutlaka denetlemek istiyor, ne yapacak? Elinde tek yol kaldı; Meclis Soruşturması. O kadar…

Ama bu yol için de, yani Meclis Soruşturması yolu ile Yüce Divan’a gönderebilmek için de 400 oy gerekli. Bırakın Yüce Divan’a göndermeyi, sadece soruşturma talebinde bulunabilmek için (bir Bakan hakkında), eskiden 55 üyenin oyu yeterli iken, yeni sistemde 301 üye gerekli… Yani Meclisin bu yetkiyi kullanması da çok zor, hatta mümkün değil.

İşte bu gerçeği herkes gördüğü için, ne milletvekillerinin ne şekilde belirlendiği, ne kimlerin milletvekili olduğu, ya da neler yapacakları hiç tartışılmadı. Seçim süreci, tamamen Cumhurbaşkanı adayları üzerinden yürütüldü.

Amuran: 1991 yılında Anayasa Mahkemesinin geliştirdiği içtihat önemliydi. Mahkeme ‘Eğer olağanüstü hal KHK’sı ölçülü değilse, süreyle ve bölgeyle sınırlı değilse o zaman bu OHAL KHK’si değildir onları denetleyebilirim’ demişti. AYM bu hakkını kullanmış olsaydı Olağanüstü halin sonuçları siyaseti de bu kadar yıpratmazdı ne dersiniz?

Batum: Kesinlikle haklısınız. Maalesef, Anayasa Mahkemesinin 2016 tarihli “olağanüstü hal kararnamelerini denetleme imkanını reddeden kararı”, siyaseti de yıprattı. Sonuçlarını da yıprattı. Temel hak ve özgürlükler rejimini de yıprattı. Ancak, AYM’nin 2016 tarihli kararı da tek başına ele alındığında, anlaşılması ve sistem içine oturtulması zor olabilir. Bu kararı da, “uzun bir süreç” içine dahil ederek değerlendirmek gerekir. Nitekim karşı karşıya bulunduğumuz, 16 Nisan referandumunun (YSK’nın katkısıyla) mühürsüz oyları ile getirilen “Tek Adam Sistemi” de, esasında aynı uzun sürecin sonucudur.

AKP’nin iktidar olması ile birlikte, Türkiye’de bir “hukuksal görünümlü ama esası tamamen siyasal” bir mücadele başlatıldı. Bu mücadelenin esası ve hedefi, “siyasal iktidarın önündeki denetim engellerinin, özellikle de Anayasa Mahkemesi denetiminin kaldırılması” idi. Hatırlayacaksınız, bazı akademisyenler ve aydınlar(!) ortaya çıktı ve “yargının siyasallaştığı”, Anayasa Mahkemesi’nin denetiminin “judicial activism” anlamına geldiği ileri sürülmeye başlandı. Aynı şimdi yapılan gibi… Her televizyon kanalında, saatlerce, günlerce, hep aynı kişilerle… Hatta bu söylem, bazı aydınlar(!) tarafından “yargı vesayeti”ve “vesayetin her türüne” karşıyız türünde içeriği ve hedefi pek belli olmayan (daha doğrusu belki bazılarının anlamadığı) bir biçime dönüştürüldü.

Hemen ardından Prof. Dr. Ergun Özbudun yönetiminde kurulan bir komisyon, 2007 yılında bir Anayasa taslağı hazırladı. Bu taslakta yargı yetkisi, özellikle Anayasa Mahkemesinin hem kuruluşu, hem işleyişi, tamamen siyasal iktidarlara bağlı duruma getirildi. Ama o zamanlar toplumun buna hazır olmadığı görülerek, “vuslat başka bahara bırakıldı”. O baharın 2010 yılında geldiği anlaşıldı ve Osman Can ile Demokrat Yargı diye bir derneğin ve “yetmez ama evetçilerin”desteği ile, Anayasa Mahkemesi, oluşumu ile tamamı ile siyasal iktidarın iki dudağına bırakıldı. Artık iş tamamdı…

Bu yeni düzenlemeye göre oluşturulan AYM de, hemen görevini yerine getirdi ve 1991 den beri 25 yıldır sürdürdüğü (ve demokratik hukuk devleti için yetersiz ama çok önemli olan) “olağanüstü hal kararnamelerinin denetimi” yönündeki içtihadından bir anda vazgeçti. Bir anlamda şöyle dedi; “olağan üstü ilan edildikten sonra, Anayasa’nın diğer maddeleri, hatta değişmez maddeleri bile anlamını yitirir, hükümetler istedikleri her şeyi yapabilirler, Mahkeme olarak, bizi ilgilendirmez, bizim hukuk devleti anlayışımız sınırlıdır”.

Bu kararı veren Mahkemenin Başkanlığını da, şu anda AKP’ye o ilk 2007 taslağını yapan Komisyonun üyesi olması da, hiç şaşırtıcı değil bence.

Ama maalesef, AYM’nin bu kararı sonucunda, “kar lastiklerinin belirlenmesinden tutun; seçimlerde yazılı ve görsel medya kuruluşlarının denetlenmesine sınır getiren; istediği an kişilerin her tür temel hak ve özgürlüklerini sınırlayabilen” genişlikte düzenlemeler getirme olanağına sahip ve üstelik bu işlemlerin yargısal denetime takılacağı korkusu taşımayan bir iktidar olgusuna vardık. Böyle bir “durum ya da gerçeklik”, siyaseti bir yana bırakın, demokrasi ve hukuk devleti anlayışını bile yıpratmaz mı?

Ve bu konuda müsaade ederseniz, son olarak şunu söyleyeyim. Cumhurbaşkanı Erdoğan, çok sık olarak, “ne var bunda, olağanüstü hal Fransa’da da uygulanıyor” diyor. Evet bu doğru, ama açın Fransız Anayasasının 16. maddesinin (2008 değişikliği ile gelen son fıkrasını) ne denli farklı olduğuna ve Anayasa Mahkemesine ne tür bir denetim yetkisi verdiğine bir bakın. Bir de Fransa’da Danıştay’ın, olağanüstü dönemde çıkarılan “yürütme işlemi niteliğindeki işlemlerin” denetimini nasıl yaptığına bakın.

TOPLUMSAL SÖZLEŞME ANLAYIŞININ TEMELİNDE KORKUDAN MUAF OLMAK VARDIR

Amuran: “Tüm özgürlüklerin temelinde, korkudan muaf olmak vardır” demiştiniz. Erken seçim kararından önce bu korku yanında güvensizlik duygusu da yaygınlaşmıştı. Seçim çalışmaları sırasında İktidar da bunu gördü ve seçim vaatlerinden biri Olağanüstü halin kaldırılacağı vaadi oldu. Temel hak ve özgürlükler konusundaki düşüncelerinde ve eylemlerinde yumuşama bekliyor musunuz?

Batum: Bir kere, neden böyle söylemiştim, müsaade ederseniz, onu kısaca açıklayayım. Zaten demokratik ve özgürlükçü devlet anlayışının temelinde de bu vardır, hukuk devleti anlayışının temelinde de bu vardır. Kavramsal olarak bakarsanız, Toplumsal Sözleşme anlayışının temelinde de korkudan muaf olmak vardır; korkudan muaf olmak, her tür korkudan kurtulmak. Sizden farklı olan insanlardan, yabani hayvanlardan, doğa koşullarından, güçlü olandan, korku duymamanız gerekli…

Hukuk devleti de aynı hedefe yönelik değil mi? Diğer insanlardan korkmamak, gücü ya da parası olandan, iktidardan, dinsel otoriteden, hatta devletten…

Esasında yeri geldiğinde, bir parantez açıp, şunu söylemek gerek; Atatürk, daha 1927 yılında, Nutuk’da; “Türk milletinin ve Cumhuriyetin, şeyh, derviş, mürit, üfürükçü, ağa, beylere kader ve yaşamlarını emanet etmeyeceğini, bunların korkusundan kurtulmuş olarak yaşayacaklarını” söylüyor. Bu tarihten 14 yıl sonra, Roosevelt 6 Ocak 1941 ABD Kongresi önünde, 4 temel özgürlükten söz ederken, saydıklarından biri de “korkudan kurtulma özgürlüğü” … Bu ilke, “korkudan ve yoksulluktan kurtulmuş insanların” diye ifade edilerek, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde de aynen yer alıyor.

İşte, çağdaş demokratik toplumların ön koşulu şu; “o toplumun tüm bireyleri güven içinde olacaklar, korkmayacaklar”. Bu bağlamda, insanların sadece bir tek şeyden çekinmeleri, korkmaları gerekir; “milletin meşru temsilcilerinin yaptığı yasalardan ve hukuksal yaptırımlardan”. Yani hukuktan. O kadar…

Bu nedenle, hukuktan değil, iktidardan, iktidar partisinden, kendisi gibi bireylerden, parti liderinden, ekonomik olarak güçlü olandan korkan, kaygı duyan vatandaşlara sahip olan toplumlar, hiçbir zaman çağdaş, demokratik hukuk devleti değildir. Tam tersine otoriter, otokratik yönetimlerdir. İşte bu yönden baktığımızda, “hukukun üstünlüğü” ve “bağımsız yargı” kavramları, demokrasiler için yaşamsal derecede önemli. Açık söyleyeyim. Hukukun üstün olmadığı, yargının siyasal iktidara (ya da örneğin ekonomik ve her tür güç odağına) bağlı olduğu toplumlarda, isterse seçim olsun, isterse özgürlükler kağıt üzerinde yazılı olsun, demokrasi yoktur. Çünkü güven yoktur, çünkü güvence yoktur, “gerçek bir hukuk” yoktur. Yerine ne vardır; “korku…itaat… “

Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım, düşünelim. Türkiye’de korku var mı, yok mu? Cumhurbaşkanı, Bakanlar, Devlet görevlileri, siyasal iktidar korku vermeye çalışıyor mu, çalışmıyor mu? Daha 16 Nisan’da hayır oyu vereceklere yönelik, tüm iktidar temsilcilerinin tavrı açık mıydı, değil miydi? İktidar yandaşları, açık açık televizyonlarda tehdit ediyorlar mı? Daha bugüne kadar bir tek tanesi bile, hukuk önünde bir ceza aldı mı, ya da soruşturma açıldı mı?

Şimdi bir de bunun üstüne, OHAL’de bulunduğunuzu ve insanların tüm özgürlüklerinin, yaşamlarının, bir gizli tanığın ifadesine ve iktidarın çıkaracağı bir KHK’nın iki satırına sıkıştırılabileceğini düşünün. Ve bir de “yeni” AYM’nin bu konudaki tüm denetim yetkisinden “imtina ettiğini” bir düşünün…

Bu nedenle, Cumhurbaşkanı, seçimlerden sonra OHAL’in kaldırılacağını söylediyse, bence bu bir “yumuşamadan” değil, böyle bir “ortamı”, demokratik sistem adı altında yıllarca daha sürdürmenin imkansızlığından kaynaklanıyor.

Amuran: Yeni sistemde demokrasinin güçlenmesi otoriter sisteme dönüş endişesinin giderilmesi için sistemin hukuki açıdan nasıl bir yol haritasına ihtiyacı var?

Batum: Bence bu sorunun yanıtı çok basit. İnsanların tekrardan Devlete güvenmesi gerek. Bunun için, korku, kaygı duymaması, “aman başıma bir şey gelmesin” diye düşünmemesi gerek. Bunun için de özellikle hukuka, hukukun eşit uygulanacağına, aynı kuralların aynı şekilde herkese uygulanacağına güvenmesi gerek. Bunun için de “yargının ve yargıcın bağımsız olması” gerek. Son olarak bunun için de, her yetkinin, her kurumun, tüm gücün, yargıçları belirleme yetkisinin, milletvekillerini atama yetkisinin, her şeyin tek kişinin elinde toplanmaması gerek. Yani “kuvvetler ayrılığı” gerek.

Bu yapılır mı, yapılmaz mı? Bunu bilemem, ben hukukçuyum, müneccim değil. Ancak bir şeyi biliyorum. Yapılmadığı takdirde, aynı hukukçuların(!), aynı kişilerin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin demokratik bir sistem olduğuna, uzun süre inandırmaları mümkün olmaz. En azından ilgilenenleri…

Amuran: Her sorunun çözümünde hukuk ve adalete gereksinim vardır bu da demokrasi yolunda ilk adımdır. Bizleri aydınlattınız bilgilerimizi tazelediniz, zenginleştirdiniz. Samimi yanıtlarınız için teşekkürler. (01.07.2018)

Batum: Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com
https://odatv.com/meclisin-bu-sistemde-yetkisi-yok-01071805.html

=================================================
Dostlar,

Biraz uzun ama önemli bir söyleşi..
ODATV, Nurzan hanım ve dostumuz Süheyl hocaya teşekkür borçluyuz önemli bilgileri, yorum
ve açılımlar için..

TEK ADAM, bagajını büyüte büyüte, doğallıkla ve kaçınılmaz olarak kendi sonunu da hem belirliyor
hem hızlandırıyor..
İpek kozası.. kendi örüyor kozasını..
Kim ne yaparsa kendi ve de kendine yaparmış..
Hikmetli sözler bin yılların deneyimlerinden imbiklenen..
Yol yakınken dönülür mü?
Kocaman bir hayır..
RTE’nin yeryüzünde ender görülen dereceden narsisistik kişilik yapısı buna kesin olarak engeldir..
Yaşayacak, görecek ve bedelini hep birlikte ödeyeceğiz..
Herkes üzerine düşen bedeli ödeyecek..

Su testisi su yolunda kırılacak, içinden dökülenleri de görecek ve öğreneceğiz..
Hancı ve yolcu örneği..

Sevgi ve saygı ile. 02 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Sayın Nurzen Amuran’ın
ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi  www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
http://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html,
09 Temmuz 2017

"Yaşamda tutunabilmenin anahtarı bilimsel akılcılıktır..."

Soru 1- Bu gün sizinle Şehir hastanelerini konuşacağız. Şehir hastanelerinin çıkış felsefesi insanın sağlıklı yaşam hakkını ne ölçüde koruyabilir, devletin temel görevlerinden biri olan sağlıklı birey yetiştirme sorumluluğuyla sağlık hizmetinin ekonomik değer olarak görülmesi arasında bir bağ nasıl kurulabilir. Bu soruların yanıtlarını arayacağız. Ama önce bazı sorularım olacak Toplum Hekimliği üzerine. Sağlık konusunda öncelik koruyucu hekimlik olmalı. Ülkemizde koruyucu hekimliğe yeterince önem veriliyor mu?

Yanıt 1 : Teşekkür ederim size Sn. Amuran ve ODA TV’ye bu fırsat için. Önce Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalına değinmek gerekirse: Tıp Fakültesinden hekim olarak mezun olduktan sonra sınavla uzmanlık eğitimine girmek ve en az 4 yıl boyunca bu Tıp Dalında ihtisas yaparak uzmanlaşmak gerekiyor. Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalı, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi, planlanması, yönetimi, politikaları, ekonomisi temelinde kişilerin ve toplumun sağlığını korumayı önceleyen bir tıp uzmanlık dalıdır. Pek çok yan ve ileri uzmanlık dalı vardır. Dolayısıyla Şehir Hastanelerinin ekonomi-politiği birçok boyutuyla Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp uzmanlık dalının bilimsel inceleme alanındadır.

Sağlık hizmetleri sosyal devletin 4 temel sorumluluğundan biridir. J.J. Rousseau’dan bu yana Yurttaş ile Devlet arasındaki Sözleşmede Sağlık, Eğitim, Adalet ve Güvenlik hizmetleri, benzetmek uygun ise masanın 4 ayağı gibi vazgeçilmezdir. “Her şeyin başı sağlık” söylemi bir yalın gerçeği vurgular.. Bu 4 hizmet için de öncelikle sağlıklı bir topluma, insangücüne gereksinimi vardır. Ne yazık ki ülkemizde Koruyucu Sağlık Hizmetleri hakettiği kritik öneme uygun verilmiyor. Sağlık hizmetleri kamusal sorumluluktan çıkarılıp değişik biçimlerde özelleştirilerek piyasalaştırılınca, bu alanda da bir tüketim putçuluğu (fetişizmi) başlatılıyor ve “daha çok – daha çok” sağlık hizmeti satılmak – pazarlanmak isteniyor. Adeta insanlar daha çok hastalansa da daha çok sağlık hizmeti-malı alsalar.. gibisinden aykırı, patolojik ve sürdürülemeyecek bir kısır döngüye giriliyor.

Soru 2- Ekonomik  yönden değil de sosyal yönüyle 1. Basamak olarak kabul edilen aile hekimliği yüz yüze, yıllara dayanan devamlılık sağlayan hasta – doktor ilişkisi, geleneksel yapımıza uygun değil midir? 2. Basamağa ulaşmadan sağlık sorunlarının çözümünde sonuca daha kolay erişilemiyor mu?

Yanıt 2 : Sağlık hizmetlerinde 1. Basamak, hastaneye yatırılmadan, ayakta verilen hizmetler ve birimlerdir. Yataklı Sağlık Kurumları dışında tüm sağlık birimleri 1. Basamak’tır. Aile Hekimliği, 2003’te AKP’nin başlattığı Dünya Bankası – IMF – AB dayatması kökü dışarıda Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın temel ayaklarındandır. Gerçekte 1. Basamağın bile özelleştirilmesidir. Nitekim Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları kamu personeli sayılmayıp, kendilerinden sözleşme ile hizmet satın almaktadır Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu. Bizim geleneklerimizde SAĞLIK OCAĞI – SAĞLIK EVİ sistemi 1961’de çıkarılan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası ile yerleşmişti. Tanımlı bir bölge ve nüfusa yeter sayıda hekim, hemşire, ebe, tıbbi sekreter başta olmak üzere kapsamlı 1. Basamak hizmeti, “kişiye ve çevresine” dönük olarak takım (ekip) hizmeti olarak sunulurdu ve tümüyle kamusaldı. Bu sistem yozlaştırılarak başarısız gösterildi, kılındı ve Aile Hekimliğine ortam hazırlandı. Aile hekimliği sisteminin temel 3 sakıncası var :

İlki, özelleştirilmiş olması, 2. si takım (ekip) hizmeti olmayıp tek hekime dayanması, 3. sü ise et – tırnak gibi olan “kişiye ve çevresine” dönük koruyucu sağlık hizmetlerini ayırması, sonkini Toplum Sağlığı Merkezlerine bırakmasıdır. Türkiye, Temmuz 2010’dan bu yana tümüyle Aile Hekimliğine geçmiştir ve sistem verimli, beklenen başarımla (performansla) yürümemektedir. Sağlık Bakanlığı, ciddi aksamaların ayrımındadır ve örneğin Halk Sağlığı Merkezleri gibi ek bir yapılanma ile sistemi bütünleştirecek iken daha da parçalı, verimsiz ve başarısız kılacak tasarımlar içindedir. 1. Basamak, uluslararası standartlara uygun yürütülebilse, başvuran her yüz kişiden 80-90’ının sağlık sorunu çözülebilir ve yataklı kurumlar olan 2. ve 3. Basamak hastanelere gereksinim çok azalır. Dolayısıyla çok pahalı olan hastanecilik yatırımları sınırlandırılarak ulusal tasarruf yapılabilir. Ayrıca 1. Basamak sağlık birimleri insanların yaşam alanlarına en yakın yerlerde dağıtılmıştır, erişim çok kolay, hızlıdır. Oysa hastaneler belli yerlerdedir ve insanların hizmet almak için oralara erişmesi gerekir. Hele Şehir Hastaneleri ile bu sorun daha da belirginleşecek.. Örn. Ankara’da Bilkent ve Etlik olmak üzere iki dev şehir hastanesi bitirildiğinde, kente dağılmış olan öbür kamu hastaneleri kapatılacak. Beş milyonu aşkın nüfus bu 2 hastaneye yığılacak.. Oysa ulaşım altyapısı buna hiç elverir değil..

Soru 3- Aile hekimliği, ekonomik yönden de daha rantabl daha az maliyetli bir hizmet getirmiyor mu? Neden gerek altyapı gerekse fiziki yapı açısından aile hekimliğine yatırım yapılması tercih edilmiyor?

Yanıt 3 : Aile hekimliğinin başarılı olabilmesi için öncelikle o toplumun kültürü, gelenekleriyle uyumlu olması, toplumca benimsenmesi gerekir. Bizim için kökü olan bir kurum değildir. Kökleşmiş olanı, yukarıda da değindiğimiz gibi Sağlık Ocağı sistemi idi. Ebe – hemşire sorumlu olduğu nüfusu evlerinde düzenli olarak siyaret eder, gebeleri saptar ve izler, aşıları yapar, çevreye dönük sağlık hizmeti de sunulurdu. Sağlık Ocağı hekim(ler)i tüm hizmetin sorumlusu ve eşgüdümcüsü idi. Halka sağlık eğitimi verilir, su ve gıda hijyeni başta olmak üzere okul sağlığı, aile planlaması gibi hizmetler kapsamlı, bütüncül, takım (ekip) olarak ve en önemlisi ücretsiz olarak, kamusal gözle verilirdi. Aile hekimleri şimdi yalnızdır, tek çalışanı Aile Sağlığı Elemanıdır, Aile Sağlığı Birimi – Merkezi’nin binası dahil tüm donanımını kendisi sağlamak zorundadır ve sorumlu olduğu nüfus ülke genelinde ortalama 3629 kişi dolayındadır (toplam 6902 Aile Sağlığı birimi – hekimi). Bu rakam İstanbul’da 3953 kişi/aile hekimi olup, ilgili yasanın öngördüğü üst sınır olan 4 bine dayanmıştır. Ayrıca İstanbul’da yaklaşık 250 aile hekimi aynı yasaya aykırı olarak “yalnız” çalışmaktadır, tek bir Aile Sağlığı Elemanı bile yoktur! Haftada yarım gün gezici sağlık hizmeti için ayrılmıştır. Bu amaçla araç sağlamak da Aile Hekiminin yükümüdür. Pek çok aşılama – izleme hizmeti verilememekte, ciddi düzeyde aksamaktadır. Ek olarak Aile hekimlerine Sağlık Bakanlığı nöbet hizmeti yüklemektedir.

En önemli sorunlardan biri ise SEVK ZİNCİRİ sisteminin kurul(a)mamış olmasıdır. Deyim yerinde ise sistemin Aşil topuğu burasıdır; acil durumlar dışında herkesin öncelikle kayıtlı olduğu aile hekimine başvurması ve ancak onun sevki ile hastaneye gidebilmesi.. Politik kaygılar ve Aile Hekimliği sisteminin çok yönlü yetersizliği siyasetçilerce iyi bilindiğinden, bu işleyiş uygulan(a)mamaktadır. Oysa bu sistemin uygulandığı ülkelerde sıkı bir sevk zincir uygulaması vardır ve hastanelerde gereksiz yığılma önlenmektedir. Sağlıkta Dönüşümde iktidar, “hekim seçme özgürlüğü” bonusu ile halkın sempatisini, moda deyimle “hasta hoşnutluğunu” elde etmeyi önemsemektedir. Bu durumda da Aile Hekimliği Birimlerinin 1. Basamak olarak adeta içi boşaltılmış olmaktadır.

Soru 4- Şehir hastanelerinin temel felsefesi nedir?
Sosyal devlet anlayışıyla ne ölçüde bağdaşıyor?

Yanıt 4 : Şehir hastaneleri, Sağlıkta Dönüşüm denen neo-liberal piyasalaştırıcı – özelleştirmeci – kâra dayalı sistemin 2. aşamasıdır. Bu politika Haziran 2003’te AKP eliyle başlatılmıştır ve 15. yılına girmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın hastanelerinin özelleştirilmesi demektir. Kamu Özel Ortaklığı / İşbirliği (KÖO) cafcaflı adıyla sunulmakta, gerçekte kamuyu sağlık sektöründen de giderek çekmektedir. Kamu, şehir hastanelerini yapmayacak Kamu Özel Ortaklığı/İşbirliği (İng. PPP) Yasası yasa uyarınca;
– Özel sektöre bedelsiz Hazine arsası tahsis edecek
– Finansman için kredi = borç bulması için Hazine güvencesi (garantisi) vererek kefil olacak
– Gerçek bedelinin çooook üstünde maliyetlerle yapılan veya öyle gösterilen lüks inşaatların şişirilmiş maliyetleri nedeniyle amortisman, yatırım indirimi – teşviki.. gibi araçlarla vergi kaçırılmasına göz yumacak
– Hiç gerekmediği halde 5 yıldızlı otel – lokanta standartlarında yapılan hastane binalarının 25-30 yıl kiracısı olmayı yükümlenecek (taahhüt edecek)
– Kirayı her yıl enflasyon oranının altında kalmamak üzere artıracak
– Yatak kapasitesi %70’i doldurulamazsa farkı Hazineden hastaneyi yapıp-işleten şirkete ödeyecek
– Bu binaları yapıp Sağlık Bakanlığına kiralayan şirketler hastanede çok kârlı olan görüntüleme ve laboratuvar hizmetlerini de kendileri sunacak
– Gerekli teknik – tıbbi araç gereci bulunduracak
– Otelciliğe ek lokantacılık hizmet verecek
– Hastane döner sermaye gelirlerinden öncelikli olarak şirketin alacakları ödenecektir.
– Şehir Hastanesi yerleşkelerinde pek çok yan hizmet (otopark, alışveriş mağazaları, eczane…) de bu şirketlere bırakılacak..
…….
Ve yandaş şirketler 25-30 yıl sonra, sözleşmeye göre, ekonomik ömrünü doldurmuş bina – tıbbi ve teknik araç-gereci Sağlık Bakanlığı’na devredecektir. Öngörülen 17 Şehir Hastanesi için ilgili yandaş şirketler çok şişirilmiş rakamlarla yaklaşık 10 milyar $ harcayacak, 25 yıl içinde en az 27 milyar $ olarak geri alacaklardır. Temel felsefe, yineleyelim; Sağlık Bakanlığı hastanelerinin özelleştirilmesi, yandaş sermayeye kamudan kaynak aktarılmasıdır. Gelecek kuşaklar bile yerel – küresel sermayeye borçlandırılmakta; sermayenin ise gelecek kuşaklarının dahi kamu kaynağı ile gönenci (refahı) ve geleceği güvence altına alınmaktadır. Daha şimdiden, Mersin – İsparta Şehir Hastanelerinde gerçekte olmayan döner sermaye gelirlerinin (SGK geriödemeleri ve hastalardan katkı payı, Sağlık Bakanlığı ödemeleri) yetersiz kaldığı ve açıldığından bu yana birkaç aydır sağlık çalışanlarının performans ücretlerinin ödenmediğini öğreniyoruz. Çünkü öncelik Şirketin!

Öte yandan, Sağlık Bakanlığı’nın görece mütevazi binalarında bile hastalardan 12 kalemde “katkı payı” alınmakta iken, Şehir Hastanelerinde bu “katkıların” (!) hızla artırılacağı ya da hizmet nitelik ve kapsamının daraltılacağı matematiksel bir kesinliktir. Anımsayalım, Genel Sağlık Sigortası 1 Ekim 2008’de 5510 sayılı yasa ile zorunlu olarak başlatıldığında özel sağlık kuruluşlarından sağlık hizmeti alımında ödenecek katkı payı %20 olarak saptanmıştı. Bu rakam, birkaç yıl içinde 10 kez büyütüldü ve ayrık (istisnai) hizmetlerde kamuda – özelde daha fazla olabilmekle birlikte %200’e çıkarıldı!

Bu soruda sonuç olarak; şehir hastaneleri sağlık turizmini de hedeflemekte olup, uzun olmayan bir süre sonra özel hastaneler gibi yüksek ek ödemelerle hizmet verebilecektir. Vergi veren halk,
kendi vergisiyle yapılan ve sürekli Hazine’den finanse edilen bu lüks – özelleşmiş hastanelerden hizmet alamayacak; üst katmanları ve yabancıları finanse etmiş olacaktır.. Bu durum yoksuldan varsıla kaynak aktarımıdır ve AKP siyasetinin bilinçli bir tercihidir; gelir dağılımını daha da bozacak, yoksulluğu yatay ve dikey olarak daha da derinleştirecek ve toplum sağlığını kötüleştirecektir! İngiltere örneği başta olmak üzere, KÖO yoluyla denenen şehir hastaneleri pek çok ülkede iflas etmiş ve ağır kamusal zararlara yol açmıştır; ancak bu arada öngörülen sermaye aktarımı ise geri dönüşümsüz, fiilen yapılmış olmaktadır. Ahlaki ve etik bakımdan mahkum edilmek gerekir.

Soru 5- Sağlık düzeninde yeni yapılanma olarak sunulan şehir hastanelerinin kuruluşu ve işleyişi bizim sağlık taleplerimize yanıt verecek midir? Bu projenin gerçekleşmesi en çok kimlere yarayacaktır, Kamunun yükünü artırmayacak mıdır?

Yanıt 5 : Bu sorunuzun yanıtını 4. soru kapsamında ayrıntılı olarak vermiş oluyorum.

Soru 6- Kâr hedefiyle oluşturulan Şehir hastanelerinin başarı ölçütleri arasında bu kurumlara başvuran hasta sayısının çok olması, Hasta ve tıbbi işlem sayısının yüksek olması gösteriliyor.
Bu durum Aile Hekimliğinin kuruluş amacıyla bir çelişki yaratmıyor mu?

Yanıt 6 : Çılgın bir kısır döngüye tutsak edilmiştir sistem. Kişi başına yıllık hekime başvuru sayısı 2002’lerde 2,5 dolayında iken Sağlıkta Dönüşüm ile 8’i aşmıştır. Bu rakam siyaset kurumunca hekime erişimin kolaylaştırılması olarak sunulmaktadır. Gerçekte ise bir alarm verisidir. İnsanlar nitelikli sağlık hizmeti alıp sağlık sorununu çözemediği için dolaşıp durmaktadır. Sağlık Bakanlığı, hasta başına muayene süresini 10 dk. olarak sınırlamıştır. Hatta geçtiğimiz aylarda 5 dakikaya indirilmesi düşünülmüştü. Oysa Dünya Sağlık Örgütü standardı ortalama 20 dakikadır. Psikiyatrik hastalar ve özellikli olgular bunun dışındadır. Ancak hastaneler hasta yüküyle boğulur ve bol tetkik isteyip bol ilaç yazarak tıbbi hatadan sakınmak ve hastayı rahatlatmak isterken, 1. Basamak olan Aile Hekimliği birimleri, hastane reçetelerini yazmakla işlevsiz duruma düşürülmektedir. Çok ağır ve hazin bir çelişki, çarpıklık, verimsizlik, kaynak israfı ve halkı kandırma politikasıdır, bitmelidir.

Soru 7- Neden kâr odaklı değil de insan odaklı sağlık politikaları uygulanmıyor,
öngörülen  yatırımlarda sağlık personeline yapılacak yatırımın öncelik taşıması gerekmez mi?

Yanıt 7 : Bu yakıcı sorunuzun nedenini sözde neo-liberal küreselleşTİRmeci, yeni emperyalizmde aramaktan başka yol yok! Kapitalizmin tunç yasası “en çok kâr” (maximum profit).. GATS Anlaşmaları ve Dünya Bankası normlarına göre sağlık hizmetleri ile mallarının öbür sektör mal ve hizmetlerinden farkı yok!? Sağlık hizmetleri de bir meta! Alınıp satılır, piyasaya bırakılmalıdır ve devlet – kamu kenara çekilerek sermayeye – piyasaya – şirketlere açmalıdır bu kârlı alanı. Devlet salt gece bekçisidir, gölge etmemelidir! Dolayısıyla insanlık dışı ve düşmanı bu yabanıl (vahşi) politika dayatmalarıyla yüzleşmeli, halkı da yaşadıklarıyla aydınlatarak bilinçlendirmelidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde Sağlık, doğuşta kazanılan bir temel insan hakkıdır!

Soru 8- Gündemden düşmeyen bazı konularda da sorularım olacak.. Bir hekim olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumlarını değerlendirmenizi istiyorum: Haksızlığa karşı mücadelede açlık grevi son çare olup, önemli olan yaşam hakkının korunmasıdır. Birey kendi iradesiyle bu riskli kararı alır. Onu ve haklarını korumak da devletin sorumluluğudur. Bir Hekim, hangi aşamada yaşam hakkının korunmasında sorumluluğu almalıdır? Açlık grevlerinde demokratik haklar nerede başlar nereye kadar devam eder?

Yanıt 8 : www.ahmetsaltik.net adresli web sitemizde bu konuda epey yazı yazdık. Birisi “AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE” başlıklı, tıklanarak okunabilir. Özetle, açlık grevi kişinin özgür istencine bağlıdır. Bilincini yitirmedikçe zorla besleme yapılamaz. Bu durumda bile ileriye dönük bilinci açıkken irade belirtmişse yine bağlayıcıdır. Hiçbir hekim bu yönde zorla müdahale yapamaz. Ancak Cezaevlerinde Cezaların ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı ile ilgili yasada boşluklar vardır. Asıl olan  bu insanlarla özdeşim/duygudaşlık (empati) kurmaktır. Bu gün ölüm orucunun 120. günüdür. Dile kolay, tam 4 aydır bu 2 insan 20 ve 30 kg’dan daha çok tartı yitirerek bir deri  – kemik kalmıştır. Ayağa kalkamamaktadırlar ve acılar içindedirler. Salt tuzlu – şekerli su içmekte ve B1 vitamini almaktadırlar. Literatürde 100 gün kritik eşiktir. Nuriye ve Semih’i her an yitirebiliriz veya Wernicke-Korsakoff denilen ağır ve dönüşümsüz bir beyin zedelenmesi gelişebilir.

Bu 2 masum genç insan ile siyaset kurumu inatlaşmamalıdır. İşlerine iade edilerek bir yandan yargılanmaları sürdürülmelidir. Zaten işe başlama kararı verilse bile aylarca sağaltım (tedavi) alacak, çalışamayacaklardır. Bu arada da yargılama sonlanır ve gereği yapılır. Durum acildir ve
geri dönüşümsüz aşamadadır.

  • AKP iktidarını ACİLEN empati kurmaya çağırıyoruz..

Soru 9- Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için “.. Wernicke-Korsakoff sendromu sınırındadırlar” deniliyor. Nedir bu rahatsızlık? Avrupa Konseyi’nden Jagland, OHAL Komisyonu’nun bir an önce çalışmasını, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumunun netleşmesini talep ediyor.
Siyasi iktidar için bu riskli bir bedel değil midir?

Yanıt 9 : Bu sorunuzu da 8. soru bağlamında yanıtladım. Nuriye – Semih’in ölümü ya da sürekli engelli kalmasından siyasal iktidar doğrudan ve 1. dereceden sorumludur. Bu çok nettir!

Soru 10- 18.06.2017 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilen Torba yasa ile Üniversite öğretim üyelerine ilişkin yeni düzenlemeler var: “Doktoralı araştırma görevlilerinin yalnızca %20’si yardımcı doçentliğe yükselebilmekte, doktora sonrası araştırmacı adı altında yeni bir düzenleme getirilmekte, “performans denetimi akademik yükselmenin temel ölçütü olacaktır.” denilmekte.
Bu düzenlemelerin sonuçları neler olabilir? Bu torba yasada bilimsel özerkliği koruyan düzenlemeler var mı?

Yanıt 10 : Hayır… Bilimsel özgürlük ve akademik özerklik zaten 2547 sayılı Yükseköğretim yasasının özünde yok. Hatta muradı tam tersi. Anaysanın 129-130. maddeleri de askıda. Ciddi kayırmacılığa yol açabilecek, akademik yüksel(til)melerde keyfilik sorunu öne çıkabilecek, yandaş kayırmalar önlenemez düzeylere erişebilecektir. Bu, FETÖ dışı başkaca tarikat – cemaatlere yükseköğretim sisteminde kadrolaşma olanağı demektir.

Soru 11- Geçen hafta Gazeteci Özcan Kadıoğlu’nun yaptığı bir araştırmaya göre “Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2017-2019 bütçesinde fen liseleri için 109.6 milyon lira, imam hatip okullarına ise 1.7 milyar lira bütçe ayrılmış. 24 Haziran 2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Kurum Açma, Kapatma ve Ad Değiştirme Yönetmeliği uyarınca, açılacak bütün okullara abdesthane ve mescit zorunluluğu getirilmiş. Bir başka karar da ‘Evrim Teorisinin’ lise eğitim müfredatından kaldırılması. Amaç artık eğitim kalitesini yükseltmek mi yoksa salt dindar bir nesil mi yetiştirmek?

Yanıt 11 : AKP dindar değil “dinci” kuşaklar yeiştirme peşinde. Erdoğan bizzat söyledi bunu ve “Dininizi – kininizi eksik etmeyin” dedi. Bu girişim başta Anayasa’nın 24. maddesi olmak üzere 2, maddeye, 42. maddeye, İnsan Hakları Evrensei Bildirgesi’ne ve Türkiye’nin taraf olduğu birçok uluslararsı andlaşma – sözleşmeye aykırıdır. Bu yönetmelik Danıştay’dan dönmelidir, AKP böyle yaparak toplumu daha da kutuplaştırıyor ve çağdaş bilimden koparıyor..

  • Evrim bilimsel bir gerçektir. Onu perdelemek yobazlık ve bilim düşmanlığıdır, gericiliktir.

Soru 12– Üniversitelerimizde  ne yazık ki siyasi iktidara muhalefet eden her bilim insanı
terör örgütleriyle ilişkilendiriliyor. Kuşkusuz aralarında bağlantısı olanlar da vardır ancak olmayanların çoğunlukta olduğu da görülüyor. Bir bilim insanının yetişmesi kolay mı,
bilime yapacağımız yatırımın temelinde bilim insanı olmalı değil mi?

Yanıt 12 : Bu sorunun yanıtı Büyük Atatürk’ün 1936’da açtığı
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin alnında yazıyor…

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir..
  • 21. yüzyılda dünyada – yaşamda tutunabilmenin anahtarı – motoru
    BİLİMSEL AKILCILIKTIR.

    Bu gerçek er ya da geç ülkemizde de algılanacaktır. Ancak AKP tüm okulları İmam-hatip okulu yapmak gibi çok tehlikeli ve zararlı bir takıntı içinde. Bunun mutlaka aşılması gerek.

  • Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkarak varolabilir ve ilerleyebiliriz ancak..
    Başka hiçbir çare yok!

Teşekkür ederim.