28 Şubatı Darbe Olarak Göstermenin Bir Amacı da, Hedeflenen Laiklikten Hesap Sormadır

https://www.odatv4.com/makale/28-subat-i-darbe-olarak-gostermenin-bir-amaci-da-210053

Sayın Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu (Emekli yargıç ve Yargıtay C. Savcısı) 12 Eylül 2021 Pazar günü ODATV için Sn. Nurzen Amuran ile yaptıkları söyleşiyi, sağ olsunlar, bize özetleyerek göndermişler.. Bu özeti aşağıda sunuyoruz. Tam metin ise üstteki erişkede (linkte).

ODATV‘de her Pazar sabahı yayınladığı birbirinden anlamlı ve değerli söyleşiler için Sn. Hukukçu Amuran’a ve bu önemli söyleşi için Sn. Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu’na şükran ile.

Dr. Ahmet Saltık
***

“…RP’nin, iktidar yetkisi kullanması bir yana uygulanan kapatma yaptırımı orantısal bir yaptırım.
İktidar projesi ve varlığı, Avrupa kamu düzeniyle, çağdaş ve çoğulcu demokrasi ile bağdaşmamakta.
Kapatılması sosyal bir zorunluluk.
Dava açma koşulları/ortamı ve kapatılmasında; adil yargılama, ifade, örgütlenme özgürlüğü ihlali yok…”
Bu değerlendirmelerin yer aldığı İHAM’nin RP kararı kuşkusuz bağlayıcı.

İHAM’ın (AİHM) RP kararı, parti kapatma davalarında Türkiye’nin haklı bulunduğu tek dava olması yanında, parti kapatma davalarında da hep referans aldığı bir karar.

Evrensel hukuka uygun hareket edildiği İHAM kararıyla sabit olan o kapatma davası öncesinde, o davaya yol açan “eylemlere” yönelik, üstelik de bir tavsiye kararı, nasıl darbe olabilir!..

Tavsiye kararı darbe ise, bunun da ötesine geçip laiklikle çatışan RP‘ye kapatma davası açan YCB (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı), kapatma kararı veren AYM üyeleri, bunu uygun bulan İHAM’ın durumu!..

#28Şubat kararları nedeniyle verilen ceza, laikliğin de Cumhuriyetin değiştirilemez bir niteliği olarak yer aldığı Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2 nci maddesini hedef alan bir cezadır.

  • FETÖ’nün ve AKP’nin, Anayasa’nın 2 nci maddesi ile çatışma içinde oldukları yargı kararları ile sabittir.
  • Bu nedenle 28 Şubat davasının arkasındaki odaklar, bu odaklar ve dolayısıyla emperyalizmdir!
  • Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir Cumhuriyet olması istenmemektedir.

AKP-MHP ittifakı Türkiye’nin siyasal belleğini silmek istiyor

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Söyleşi

Odatv.com 15.08.2021
Nurzen AMURAN

Nurzen Amuran – Yangınların ağır bilançosunu yaşarken Karadeniz’de bir sel felaketi daha yaşadık. Pandemi, sığınmacılar orman yangınları ve seller. Son olarak hafta içinde Kastamonu’nun Bozkurt ilçesindeki yoğun yağış sonrasında Ezine Çayı’nın taşması ile ortaya çıkan sel,  bölgede can ve mal  kayıplarına yol açtı. Binalar yıkıldı. Yüzlerce vatandaşımız evsiz kaldı. Artık özeleştiri zamanı, artık çözüm zamanı. Küresel iklim değişikliğiyle birlikte bu risklerle her zaman karşılaşılacak, önemli olan alınacak önlemlerle risklerin aza indirilmesi. Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınlarını yaşadık. Dünya, çevre haklarını doğanın sahip olduğu hakları insan haklarıyla birlikte savunurken biz ne yapıyoruz? Bugün bir yasayı ele alacağız. Çok tartışılan bir yasa. Konuğumuz değerli Anayasa hukukçumuz ve İstanbul Milletvekili Sayın İbrahim Kaboğlu. 

Sayın Kaboğlu, TBMM tatile girmeden önce ormanların insan elinden kurtarılması için mücadele verdiniz. Turizmi Teşvik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin yasalaşmaması için sabahlara kadar bu yasanın doğamıza vereceği olası zararları ve getirilen teklifin Anayasa’ya aykırı olduğunu anlattınız. Ama yasa çıktı. Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğinizi açıkladınız. Kamuoyu ayrıntılı olarak bu yasanın ne anlama geldiğini bilemedi yeterince öğrenemedi. Önce yaşadığımız afetleri konuşalım daha sonra ilgili yasanın hangi düzenlemelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu sizden öğrenelim. Özellikle orman yangınları için neler diyeceksiniz?

İbrahim Kaboğlu – Öncelikle belirtilmesi gereken, yangınların da sel felaketleri gibi, iklim değişikliği (veya krizi) dizisinde yer alan doğal veya insan faaliyetlerinden doğrudan veya dolaylı kaynaklı felaketler olarak algılanması. Tıpkı deprem gibi. Kurumsal yapıları ve kuralsal düzenlemeleri buna göre oluşturma gereği var. Bu çerçevede, doğal afet öncesi, esnası ve sonrası olmak üzere üç aşamalı önlemler dizisini oluşturma gereği, yangınlar için de geçerli.

İlk saptama, bunun yapılmamış olduğu, bu büyük ülkesel felaket sırasında teyit edilmiş oldu. Paris İklim Sözleşmesi’ni onaylamak bir yana, tartışmaya bile açabilmiş değiliz.

İkinci saptama, tek kişi yönetimini meşrulaştırıcı öge olarak kullanılan, “hızlı karar” gerekçesi. Eğer tek kişi yönetiminin böyle bir özelliği olsa idi, büyük yangın, kendini kanıtlama vesilesi olabilirdi. Ne var ki tam tersi oldu.

Üçüncü saptama ise, “yıkılan” üzerine: 2017 Anayasa değişikliği, hükümeti ilga ettiği gibi hesap verebilir yönetim ilkesini de ortadan kaldırdı ve kurul halinde bütün siyasal karar düzeneklerini dağıttı.

Tarım ve Orman Bakanlığı, (md.169’un ana muhatabı olarak) ormanların en üst ve genel kamusal örgütlenmesidir. Türkiye’nin siyasal ve yönetsel yapısında gelenekselleşmiş olan Bakanlık teşkilatı, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY) döneminde, Tarım, Orman ve Köy İşleri Bakanlığı olarak birçok bakanlığı birleştiren bir örgüt haline getirildi. Dahası, Orman Bakanlığı makamı, geleneksel olarak orman mühendisliği formasyonu ile özdeşleştiği halde, bu kez bu ilkeye de saygı gösterilmedi. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) de, kamu yönetiminde liyakat ilkesinden genel olarak uzaklaşma eğiliminden nasibini aldı.

İklim değişikliğinin beraberinde getirdiği “ekolojik terör” çağında, yangınların giderek sıklaştığı olgusu karşısında bile Türk Hava Kurumu (THK), işlevsiz hale getirildi. Yangın felaketi siyaset üstü bir işbirliği ve dayanışmayı gerekli kılsa da, Cumhurbaşkanlığı, siyaset üstü bir kurum olmaktan çıkarıldı. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Kamu Tüzel kişiliğini temsil eden günlük siyasal olaylar ve çekişmeler dışında kalan ve üstünde yer alan bir Devlet başkanı bulunmuyor.

Eğer hükümet ilga edilmemiş olsa idi, başbakanın eşgüdüm, bakanlar kurulunun ise karar alma işlevi öne çıkacaktı. Bu nedenle, ‘TSK, neden hemen göreve çağrılmadı?’ vb. sorular, ortak karar düzeneğinin bulunmadığı bir devlet yapısında hep boşlukta kalacaktır.

Özetle tablo şu                    :

  • Kereste ticareti, maden ruhsatları ve turistik tesisler başta gelmek üzere, siyasal ve yönetsel makamların sürekli orman suçları yoluyla ülke yağmalandı ve de YAKILDI.

Amuran – Orman yangınlarında CHP Büyükşehir Belediyeleri olağanüstü çalışarak, halkın arasına katılarak “yangın bölgesindeyiz” deyip duvarların arkasına saklanmadan mücadele verdiler. Ama sizin de değindiğiniz gibi, geciken kararlar yüzünden devletin aldığı önlemler zararın büyümesine yol açtı. CHP’nin planları nedir şu anda?

Kaboğlu – CHP’nin planları, öncelikle yerel yönetimlerin anayasal yetkilerini kullanabilmesidir. Bu vesile ile CHP’li Belediyeler ve Büyükşehir Belediyeleri arasındaki eşgüdüm ve işbirliği öne çıkıyor. Türk Hava Kurumu’nun ihyası bu çerçevede yer alan bir hedef olarak kayda değer. CHP’li belediyelerin yardımlaşma ve demokrasi konusundaki başarısı, CHP’nin demokratik hukuk devleti anayasası inşasında kaldıraç işlevi görecektir.

Amuran – Uzmanlar artık orman-insan ilişkisine daha büyük mesafeler koymalıyız diye uyarıyor. Biz ne yapıyoruz. Ormanın içine rant uğruna turizmi sokmaya çalışıyoruz. Turizm Teşvik Yasasının bu çerçevede çıkmaması için TBMM’de, CHP olarak büyük mücadele verdiğinizi biliyoruz. Hangi gerekçelerle karşı çıkmıştınız? 

Kaboğlu – Öncelikle, çevrebilim ve sağlık bağlamında, Turizmi Teşvik torba yasa önerisine, karşı çıkış gerekçelerimden bir cümleyi paylaşmak isterim: “Bilim insanlarının acı bir şekilde tanık olduğumuz pandemilerde insan-doğa ve insan-çevre ilişkisinin başlıca nedeni olduğunu söyledikleri bir dönemde, Türkiye’de bu doğal değerlerimiz üzerinde bu kadar hovardaca, bu kadar sadece paraya ve ranta endeksli bir yaklaşım, yeni virüs alanlarına ve talana yol açacaktır”.

Öncelikle, 4 aylık zaman dilimine yayılan teklifin yapım tarzı üzerine birkaç hatırlatma yapmakta yarar var. Nisan ayı başında komisyonda kabul aşamasında başlıca dört sorun öne çıkmıştı.

Komisyon aşamasındaki ön ve genel itirazlarımız, şöyle özetlenebilir:

1-Alt komisyon kurulması: Çevre ve Orman Bakanlıklarının dışlanmış olması nedeniyle, uzmanlık bakımından yetkili komisyona ilişkin itirazlarımızı öne sürdük. Bunlar kabul edilmeyince, teklif metninin yeniden yazılması için bir alt komisyon kurulmasını önerdik.
2-Anayasa’ya uygunluk incelemesi: İçtüzük madde 38 gereği, Teklifin, Anayasanın sözüne özüne aykırı olup olmadığına ilişkin  Komisyon’un inceleme yapma yükümlülüğünü hatırlatarak, aykırılık gerekçelerimizi sıraladık.
3-Yasa etki analizi: Öneri, Türkiye’nin doğal alanlarının turizme açılmasını öngörmesi itibariyle, bir “yasa etki analizi”nin yapılması gereğini öne sürdük.
4-Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED): Öneri, Türkiye çevresinin hemen hemen bütün bileşenlerini ilgilendirdiğinden bu yasa önerisinin ancak ÇED eşliğinde gündeme getirilebileceğini belirttik.

Bütün önerilerimiz, AKP-MHP’li komisyon üyelerince reddedilerek madde görüşmelerine geçildi. Maddelere ilişkin değişiklik önerilerimiz de reddedildi. Yasa önerisi, kıyılar, ormanlar, meralar, kışlak ve yaylalar başta gelmek üzere doğal ortamları ilgilendirdiği halde, ne etki analizi ne de  çevre etki değerlendirmesi yapıldı. Yasa önerisi, bir yandan, kentsel, kırsal ve kültürel çevre üzerine, öte yandan, tarih, kültür ve tabiat varlıkları üzerine  birçok hüküm öngördüğü halde bütüncül olarak kamu yararı açısından değerlendirilmemişti.

Oysa, ‘kamu yararı’, anayasal ölçüt olarak Teklifin turistik tesislere açmayı öngördüğü değer ve varlıkları düzenleyen Anayasa maddelerinin üst ve çerçeve kavramı idi: kıyılardan yararlanmadan tarım arazileri ile mera ve çayırların kullanımına kadar ülkesel ve doğal değerler   kamu yararında olup, bu alanların korunması turistik tesislere göre öncelik taşımakta idi (md.43 vd.)

13 Temmuz günü Genel Kurul gündemine alındığı sırada, yasa etki analizi ve ÇED gibi herhangi bir ilerlemenin kaydedilmemiş olması, yasamadaki özensizliğin yanı sıra etik sorununu da ortaya çıkarıyordu. Yasa, ormanlık alanların turistik tesislere açılmasına olanak tanıdığı için, ormanların korunması ve geliştirilmesini düzenleyen madde 169’a açıkça ve çok yönlü olarak aykırı idi.

Amuran – Anayasa’nın 169. maddesi çok önemli. Biraz sonra ayrıntılı olarak ele alalım. Ama önce bu torba kanunda dikkati çeken bir başka düzenleme var. Bu düzenleme üzerinde duralım: “Yerel yönetimlerin bazı yetkilerinin merkezi hükümet tarafından el konulması.” Sizce yerel yönetimlerde elde edilen siyasi kazanımların tepkisi midir, buradaki amaç nedir ve bu yetkileri ele geçirerek ne gibi avantajlar sağlanacak?

Kaboğlu – Öncelikle, doğal değerlerin korunması ile yerel yönetimlerin yetkileri arasında doğrudan bağlantıdan hareketle,  Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hatırlanmalı: yurttaşların kendi beldelerine, yörelerine sahip çıkmaları, demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. Anayasa madde 127 de, bu bağlamda yer almakta. Milyonlarca seçmenin seçtiği belediye başkanlarının yetkisini ellerinden alıp, siyasal sorumluluğu olmayan atanmış bürokratlara verilmesinin, demokratik hukuk devletine vurulan başka bir darbe ve tek kişi yönetiminin yansıması şeklinde karşımıza çıkmakta.

Ülkenin doğal, tarihsel ve kültürel değerleri ile birlikte âdeta Türkiye’nin parsel parsel torbaya konularak ranta açan teklif ile, bugüne kadar yerel yönetimlerin yetkisinde olan görev+yetki+sorumlulukları merkeze geçiren ve belediyelerin mülkiyetlerinin Bakanlık tarafından tahsis edilebilmesi yetkisinin öngörülmesi, Anayasa’nın merkezî yönetim-yerel yönetimler ilişkisini düzenleyen 127. ve “kamu yararı” ana başlığı altında düzenlenen  maddelerine aykırıdır. Meclis’te yaptığım açıklamalarda, “Meraları, yaylaları köylünün elinden alınmasının önünü açan ve ranta kurban eden teklif, ormanları, kıyıları da ranta ve yapılaşmaya kurban edecektir” saptamasıyla, Cumhurbaşkanı’na Kültür ve Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgeleri’ni tek kişinin yatırımına verebilmesi yetkisini “derebeylik” kurma yetkisi olarak nitelemiştim.

Anayasa’nın 104. maddesinde sayılan Cumhurbaşkanı yetkilerinin ülke alanında yapılacak ihalelerin kime verileceğini belirleme yetkisine doğru genişletilmesi, yerel yönetimlerin, Bakanlıkların, özerk kuruluşların, koruma heyetlerinin görev ve yetkilerine saldırıdır. Doğal ve kültürel alanların tek kişinin iradesiyle –keyfi biçimde- seçeceği kişiye tahsis edilmesi yoluyla, turizm ve turizmin getirisinin, Anayasa madde 63’ün koruduğu kültürel, doğal ve tarihsel değerlerin önüne geçirilmesi anlamına gelmektedir.

Amuran – Okurlarımıza somut bir örnek verelim: Sizin de açıkladığınız gibi Turizm Teşvik Yasasında yer alan ilk düzenleme, çoğunluğun ortak kullandığı yetkiyi tek bir karar  merciine devretmesi. Bu birinci maddeyi biraz daha detaylandırır mısınız ayrıca bu yasal düzenleme, var olduğu iddia edilen demokrasiyle nasıl bağdaşır? Neden Anayasaya aykırılık taşımaktadır?

Kaboğlu – Yasanın 1. Maddesine göre; “Kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri turist hareketleri ve faaliyetleri yönünden önem taşıyan veya doğal, tarihî ve kültürel değerlerin yoğun olarak yer aldığı, korunması ve geliştirilmesinde kamu yararı bulunan yerlerde, koruma, kullanma dengesi gözetilerek sektörel kalkınmanın sağlanması ve turizm sektörünün planlı ve kontrollü gelişiminin sağlanması amacıyla yeri, mevkisi ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit edilen, tespit ve ilan edilen alanlar.”  ‘Turizm Merkezleri’ de aynı şekilde ilan edilmektedir.

“Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez” şeklindeki ayrıksız Anayasa hükmü karşısında, doğal ve ormanlık alanlar, Cumhurbaşkanının gerekçesiz kararıyla, turizme, tesislere ve yatırımlara açılamaz. Bunun anlamı, kamu ihalesine ve ÇED sürecine tabi olmadan bütün Türkiye’yi, kamu yararından olan tarıma elverişli arazileri, kıyıları, ormanları, çayırları, yaylaları ve meraları,  parasal beklenti ölçütüyle yatırımlara açmak anlamına gelir.

Öte yandan, böyle bir yetki, Anayasa madde 56’nın öngördüğü ve devlet için öngördüğü doğal alanların merkezinde yer aldığı çevresel dengenin bozulmasını önlemek, bunu korumak ve geliştirmek şeklindeki üçlü yükümlülüğü de ihlal edilmektedir. Özellikle ormanlık alanda ve doğal alanda geçerli olan ekolojik dengenin bozulması, Anayasa madde 13’ün güvence altına aldığı “ölçülülük” ilkesine aykırıdır ve yine aynı maddede öngörülen hakkın özüne dokunma yasağına da aykırıdır. Daha genel olarak, insan merkezli, insan hakları anlayışından çevre merkezli insan hakları anlayışına geçiş çağında, doğal alanlar turistik tesislere açılamaz.

Amuran – Turizmi Teşvik Yasasının Anayasa’nın “Ormanların korunmasına ve geliştirilmesine” ilişkin güvenceleri düzenleyen 169’a maddesine aykırı olduğunu söylediniz. 169. maddenin en önemli özelliği nedir? 

Kaboğlu – ‘Ormanların korunması ve geliştirilmesi’ maddesi (md. 169), ormanların anayasal statüsünü emredici ve yasaklayıcı kurallarla belirliyor ve düzenliyor. Bu maddeye göre;

  • Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez.
  • Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz.
  • Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Bu yasakları şöyle somutlaştırabilirim:

1-“Hiçbir faaliyet ve eylem”:  Hiç kimse,  hiç kimseye ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme, sözle veya yazı ile  izin veremez. Hiç kimse, böyle bir faaliyete girişemez.
2-“Siyasi propaganda yasağı”: Ormanların tahrip edilmesine yönelik  görüş açıklanamaz. Milletvekilleri bu konuda, yasama sorumsuzluğundan yararlanamaz. Hiçbir yurttaş, bu amaçla siyasal propaganda için ifade özgürlüğünü kullanamaz.
3-“Af yasağı”: TBMM, orman suçları için genel ve özel af çıkaramaz.
4-“Anayasal suç”: Ormanları yakmak, yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçları TBMM, özel veya genel af kapsamına alamaz.

Madde 169’da sıralanan ilkeler ve yasaklar ile orman köylüsünün korunması (md.170),  kıyıların korunması (md.43), toprak mülkiyeti (md.44), tarım ve hayvancılık (md.45) üzerine koruyucu hükümler  bütünü, “orman ekosistemi” veya   “orman kamu düzeni”  güvencelerini oluşturur.

“Orman kamu düzeni” kuralları, “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri” bağlar (md.11). Bu nedenle, örneğin, ormanlık alanlarda “tabii servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi” (md.168), md. 169 yasaklarına aykırı olarak yapılamaz. Orman kamu düzeninin anayasal sacayağı şöyle belirtilebilir:

-md.169 ve 170; md.43 vd.
-md.63: doğal/kültürel ve tarihsel varlıklar
-md.56: Türkiye ekosistemi.

Bunlar ve başka kurallarla güvencelenen, “çevresel kamu düzeni” ve “orman kamu düzeni” eksenindeki ekolojik dengenin bozulmasında ana etken, ülkeye ilişkin Anayasa kurallarının (ve madde 11’in) sürekli ihlali ve Anayasa suçu işlenmesidir. Bu özellikleriyle madde 169, yasama yetkisini en çok sınırlandıran Anayasa maddesidir. Öyle ki, ormanlar, TBMM’nin asli ve genel yasama yetkisini, sınırlı ve kayıtlı bir yetkiye dönüştürür: Korumak ve geliştirmek. Yasamanın, karar alma yetkisi ve yasama sorumsuzluğu vb. anayasal ayrıcalıklar yasaklanıyor.

Özetle; TBMM’de CHP ve HDP muhalefetine karşın AKP-MHP dayatması 7334 sayılı Turizmi Teşvik torba yasası, md.169’un açık ihlali ötesinde bir anayasal orman suçu işlemidir.

Amuran – 169. madde doğanın korunmasını sağlayan en güçlü düzenleme. Yasada  Anayasa’nın 43. 45. ve 63.maddeleriyle uyuşmayan düzenlemelerin  yer aldığını vurguladınız. Anayasa’nın özel ve istisnai olarak koruduğu ülkesel değerler ve varlıkların turizme ve turistik tesislere açılmasını, biraz daha detaylandırır mısınız?

Kaboğlu – “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünün, kıyıların korunması, toprak mülkiyeti, tarım ve hayvancılık (md.43-45), belirttiğim üzere, “kamu yararı” genel başlığı altında düzenleniyor. Bunun anlamı, kıyılar, tarım arazileri, çayır, mera ve yaylalar, kamu yararı niteliği taşıyan alanlar olup, asıl olan bu alanların korunması ve bunun bozulmasının önlenmesidir. 7334 sayılı yasanın düzenlediği konular, Anayasa madde 169’un  ve  madde 63’ün koruduğu alanlar, tıpkı madde 43 ve devamının koruduğu ile  56’ncı madde çerçevesinde korunan değerler ve varlıkları  zedeleyici işlem ve eylemlere açacaktır.  Bunda, belirtildiği üzere, 1. Madde çerçeve nitelik taşımakta. Madde 16 da, diğerleri arasında bir örnek olarak belirtilebilir: “…kültür ve turizm  koruma ve gelişim bölgeleri ile turizm merkezleri içinde ve bu bölge ile merkezlerin dışında olmakla birlikte denize kıyısı olan ilçelerde, içerisinde her tür ve kapasitede konaklama tesisi bulunan mesire yerlerini tahsis etmeye,… Bakanlık yetkilidir.” Görüldüğü üzere, genelleştirilen bu bakanlık yetki alanı,  sadece biraz önce değinilen maddelere değil, hukuki güvenlik ilkesini de zedeleyici nitelik taşıdığından, hukuk devletine aykırıdır (md.2).

  • Özetle, doğaya bağlı haklar yoluyla bir tür hukuk devrimine tanık olduğumuz çağımızda, konuyla ilgili koruyucu Anayasa hükümlerine bile yasa yoluyla meydan okunabilmektedir.

Amuran – Yasayı, açıkladığınız bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’ne götüreceksiniz. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararına kadar yapılan uygulamalar geçerlik kazanacaktır. Bu kadar yangından selden sonra kamuoyunun yaşadığı bu acı travmalardan sonra, yasanın uygulanması kolay mı sizce? Siyaseten nasıl bir önlem alınması gerekir? Telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkabilir mi?

Kaboğlu – Yürütme, bu büyük felaketten sonra yasanın özellikle Anayasa’ya aykırı ve kamu yararı için sakıncalı olan maddelerini uygulamaktan kaçınma yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. AYM başvurusuna gelince; başvuruya konu olacak yasalar arasında 7334 sayılı yasaya öncelik tanıyarak, AYM’den ivedi olarak yürürlüğün durdurulması isteminde bulunulacak. Her ne olursa olsun, AYM’nin bu yasa hakkında öncelikle karar vereceğini umuyorum. Bu arada, gerekçeli bir biçimde Anayasa’ya aykırılığını öne sürdüğümüz kuralları uygulamaktan kaçınmak, hukuk devleti (md.2) gereği herkesin yükümlülüğü olup, “telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkma riski” sorumluluğunu da beraberinde getirmektedir.

Amuran – Bu konuda da ilgilenenleri uyarmak gerekir. TBMM’de yaptığınız konuşmada, “Bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur.” demiştiniz. Şeffaflıktan neden kaçılıyor? Halkın benimsemeyeceği ikna olmayacağı bir yasa demokratik teamüllere uygun mudur?

Kaboğlu – Bilindiği üzere TBMM Genel Kurul görüşmeleri TRT tarafından canlı olarak yayımlanır (Salı: s.15.00-21.00; Çarşamba ve Perşembe: s.14.00-21.00). Komisyon’da, 1 ve 5 Nisan günleri görüşülen ve kabul edilen teklifin bekletildiği aylarda, Genel Kurul, toplam beş kez  Perşembe günleri çalıştırılmadı. TV canlı yayını, seçmenlerin temsilcilerinin yasama faaliyeti üzerine doğrudan bilgi edinme olanağını sunar. 7334 sayılı Yasa gibi Türkiye’nin sadece bugününü değil, gelecek kuşakları da doğrudan ilgilendiren bir yasa üzerindeki görüşmelerden doğrudan bilgilenme hakkının yaşamsal niteliği, ülkeyi kasıp kavuran yangınlarla doğrulandı. Ne var ki, 7334 sayılı yasa görüşmeleri, 13 ve 14 Temmuz günleri genellikle saat 21.00 sonrasına kaydığı ve hafta sonu TV yayını yapılmadığı için TV yayını, birkaç saatle sınırlı kaldı. İzninizle, bu sorunun yanıtını 25 saatlik oturumda yaptığım son konuşmadan alıntı ile noktalamak isterim:

Şimdi, bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir. Bu, yapılış tarzından da belli oluyor çünkü saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı. Sıkıştırılmış bir sandviç yasa söz konusudur, halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur, halkın çevresel bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur ve gelecek kuşaklara yönelik nasıl bir Türkiye bırakacağımıza dair, olup bitenin halktan saklanması anlamına gelmektedir. Gerçekten bu sıkıştırılmış ve saklanmış sandviç ikizi… Birincisi, sabahleyin oyladığımız, toplumu ilgilendiren, iktidarı sürekli kılmak amacıyla… Bu ise çevreyi ilgilendirmek, ülke ile para karşılaştırılmasında paraya öncelik vermek amacıyla… Ama tabii ki gelecek kuşakları şu bakımdan düşünmemiz gerekir: Hukuk azaldıkça, iktidar tek kişide toplandıkça nitelikli turist de ülkeye gelmez. Nitelikli ülkemiz olursa nitelikli turist gelir, hukuk güvenliği olursa Türkiye’ye daha çok turist gelir, Türkiye’nin çevresi ve doğası daha çok korunur.

Evet, bu vesileyle, bütün bunları belirttikten sonra, tabii, bu yasa da Anayasa Mahkemesine götürülmesi gereken ve götürülecek olan bir yasadır. “Flora, fauna ve homo sapiens” birlikteliğinin hiçbir zaman göz ardı edilmediği, Anadolu ve Rumeli bütünlüğünün muhafaza edildiği ve kanallarla parçalanmadığı ve Türkiye’nin çölleşmediği nice bayramlar diliyorum.” 

Amuran – Evet bu konuşmanız gerçekten önemliydi. Şeffaflıktan söz edince yangınla mücadelede akılda kalan bir konu daha var: RTÜK’le ilgili. Üst Kurul Üyesi İlhan Taşcı, RTÜK Başkanı’nın kapalı devre hat üzerinden yayıncıları aradığını ve “Yangın görüntülerini ekranlara taşımaya devam ederseniz, cezalandırılacaksınız” dediğini açıkladı. Daha sonra ihsası reyde bulunduğu öne sürülerek, gündemi yangınlar olan  son toplantıya alınmadı. İlhan Taşçı da zamanında iyi bir araştırmacı gazeteci olduğu için şunu anımsattı: “Gazetecilerin görevi, gerçeği kamuoyuna aktarmak, kamu yararı doğrultusunda gerçeğin izini sürmektir.” Yangın sel gibi olağanüstü zamanlarda ekip çalışmasında medyanın da önlemlere katkısı olacağı unutulmamalı. Bazı yangın yerlerindeki gelişmeleri yangını yönetenler de medyadan öğrendi. RTÜK bir sansür merkezi gibi algılanıyor. Ne dersiniz?

Kaboğlu – Halkın, bütün toplumu ve toplumun varlık nedeni olan ülkenin karşı karşıya bulunduğu büyük felaketten haberdar olma hakkı yaşamsaldır. RTÜK’ün varlık nedeni, görsel-işitsel iletişim özgürlüğünün kullanılabilmesine yönelik düzenlemeler yapmak ve önlemler almaktır. Uygulamada ise, tam tersini yaparak sansür ve yaptırım kurumuna dönüştü. Böyle bir uygulamanın Anayasa ve yasalarla ilgisi yok. Bunun nedeni, TRT gibi resmi TV kanallarını değil sadece,  bütün TV kanallarını “iktidarın beka kaldıracı” haline getirme çabasıdır. Nitekim çok geçmeden, Halk TV yayınına saldırıda bulunuldu. Bu saldırı, aslında sadece Halk TV yayınına değil RTÜK’e ve kamu makamlarına saldırı anlamına geliyor. Cuma namazı çıkışı Cumhurbaşkanı, ayaküstü bir demeçle yangın alanına görevli dışında kimse girmeyecek dedi…

11 Ağustos günü RTÜK, bu kez, yaptıkları haberleri nedeniyle Halk TV, Haber Türk, Fox TV, Tele 1 ve KRT TV’ye yaptırım uyguladı. Bu uygulama, sadece Anayasa’ya aykırı değil, yangın söndürme faaliyetini gevşetme ve geciktirme sonucunu doğuran, haliyle kayıpların ağırlaşması riskini beraberinde getiren bir uygulamadır. Bunun anlamı şudur: Yangın söndürme kaybedilecek her dakika  “flora+fauna+insan” kaybının artması demektir. Bu vesile ile, uluslararası yardım tartışmalarına da değinmek uygun düşer.

Çevresel felaketlerde, uluslararası insancıl hukuk, devletin egemenlik hakkını göreceli hale getirdiğinden, haklı ve geçerli bir neden yoksa eğer, felakete uğrayan devletin yardımı ret yetkisini sınırlar.

Amuran – Geçen hafta Yeniçağ Gazetesinde bir manşet vardı: “Önce yetki değişti, sonra yangın çıktı, şimdi ilanlar patladı! Yangınların söndürülmesini bile beklemediler. Fırsatçılar zaman kaybetmeden denize sıfır bölgelerde inşaat yapılabilir notunu düşerek ilan paylaştı” haberi yer aldı. Tepkiler üzerine ilan sonra kaldırılmış. Marmaris de yanan bölgelerde maden ruhsatları verilmiş. Doğa nasıl özgür bırakılacak? Bu rant tutkusuna karşı CHP’nin ormanları toprağımızı koruyacak bir programı var mı?

Kaboğlu – İşte, tam da 7334 sayılı yasaya karşı çıkma nedenlerimiz. Yasayı nitelemek için en çok kullanılan üç eleştirel sözcük: “Para, rant, talan”. Hatta, birçok düzenlemesi için, “adrese teslim madde” adlandırması yapıldı. Bu yasanın arkasında Turizm Bakanı’nın olduğu söylendi. Yangın sırasında yanan yerler ile yasanın uygulama alanı arasında bağlantılar kuruldu. Aslında bu yasanın uygulanması, sadece  sürdürülebilir gelişme ilkesini değil, sürdürülebilir turizm ilkesini de zedeleyici sonuçlar doğuracaktır. CHP olarak, hem 2. Yüzyıl Beyannamesinde hem de Anayasa raporunda ekosistem hakkını temel alarak çözüm önerilerini sıraladık. Bu arada, Paris İklim Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olması, Parti politikasıdır.

Ama daha önemlisi, yürürlükteki Anayasa hükümlerini bir bütün olarak ülkesel değerlerin korunması ereğinde yorumlamaktır. Bunu yaparken, sosyal devlet gereklerini uygulamaya koymak, bir sosyal demokrat parti olarak CHP’nin öncelikli görevidir. Devletin “sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözetme” yükümlülüğü (md.65) gereğince, yatırım tercihlerini “ülke ekosistemini” koruma ereğinde belirlemesi öne çıkmaktadır. Maden ruhsatlarının ve kereste ticaretinin “siyasal kliantelist” ilişki aracı olarak kullanılmasına son vermek, Anayasa madde 169’un asgari gereğidir.

Amuran –Yeni sistemin işlemediğini AKP de fark etti ve yeni bir Anayasa taslağı hazırlattı. Bu yasa taslağında Cumhurbaşkanlığı sisteminden vazgeçilmedi ancak Meclis’e bazı konularda daha geniş yetkiler tanınması önerildi. Denetim yetkisinin genişletilmesi ve atanacak bakanları Meclisin onaylaması gibi. Sistem değişmedikçe yapılacak düzenlemeler, demokratik düzeni geri getirir mi? Yaşanılan bu süreçte en büyük siyasi çıkmaz ne oldu?

Kaboğlu – Önce, neler götürüldü bakalım: Hükümet ve bakanlar kurulu ilga edildi; kurul halinde bütün karar düzenekleri ortadan kaldırıldı. Siyasal sorumluluk ve hesap verebilir yönetim kuralları tasfiye edildi. Kısacası, Türkiye’nin anayasal-siyasal belleği silinmek istendi. Sonra, ne getirildi? Devlet başkanlığı ve yürütme yetkisi, tek kişide birleştirildi; o kişi, sonradan parti başkanı oldu. Böylece, ‘Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme’ (PBYDBY) şeklinde adlandırılabilecek, demokratik olmayan bir tek kişi yönetimi (parti başkanı monokrasisi) ortaya çıktı.

İşleyiş tarzı bakımından, keyfilik ötesinde kapalı ve saydam olmayan bir yönetim karşısındayız. Güncel bir sorundan örnek vereyim: Türkiye’nin ulusal savunmasından sorumlu olan MSB, Mehmetçik yaşındaki Afgan gençlerin haftalardır   Anadolu’ya akın akın gelişi üzerine söz etmiyor; ama tam tersine, “Afganistan’a Mehmetçik göndermeye talibiz” diyebiliyor. Bu ne yaman çelişki! Kim düzeltebilir? Türkiye’nin anayasal ve siyasal belleğini silmek isteyen AKP-MHP ittifakı, 3 yıllık “parti başkanlığı monokrasisi”nin yarattığı çöküşten çıkış için yine Anayasa yoluyla çözüm iradesini ortaya koydu. Oysa Einstein şöyle diyor: “Bir sorun, onu ortaya çıkaran düşünce tarzları ile çözülemez.”

Amuran – CHP’nin Anayasa önerisinde en önemli özelliğin sistem değişikliği olduğunu biliyoruz. “Güçlendirilmiş Parlamenter” sistem diyorsunuz. Parlamenter sistemi yeterli bulmuyorsunuz. Güçlendirilen hangi kurumlar olacak?

Kaboğlu – Burada kastedilen, TBMM’nin içinden çıkan ve TBMM önünde sorumlu olan bir yürütmenin var olduğu, anayasal kurumların işleyişinde yine TBMM’nin eksen alındığı bir siyasal rejim veya sistem. Buna, Anayasa’nın 2. Maddesinin tanımladığı biçimde “demokratik hukuk devleti” veya daha geniş biçimde, “insan haklarına dayanan laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” denebilir. Bunun için şu üç kavram öne çıkıyor:

-Hesap verebilir bir hükümet,
-Görev+yetki+sorumluluk,
-Anayasal denge ve denetim düzenekleri.

Bunların her biri, erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ekseninde anayasal kurumlar, kurallar ve değerler bütününde anlam kazanıyor. Ancak önemli olan, anayasal kavramları doğru kullanmak. Bu nedenle, anayasal bilgilenme hakkı ve anayasal kamuoyu önemsenmeli. Örneğin, ‘istikrar’ kavramı, parlamenter rejimi yıkma gerekçesi olarak sıkça kullanıldı ve kullanılmakta. Ama hangi istikrar? Eğer bu ‘siyasal istikrar’ ise, AKP yönetiminde hiç siyasal istikrar sağlanmadı; varlığını sürdürmesi için belki de buna gereksinmesi var.

Ya hükümet istikrarı? Hükümet istikrarı adına, parlamenter rejim  yıkıldı; hükümet kaldırıldı, ama kaç bakan gitti, çekilme hakları  bile bulunmadığı tek kişi maiyetinde? Bakan, affını istiyor; monokrat ise, Resmi Gazetede af iradesini yayınlıyor. İşte sorunun özü burada: ‘af’ hukuki bir kavram ve suçlular için kullanılır. Ne var ki, Anayasa ve hukukun üstünde konumlanan tek kişi, her konuda ilk ve son sözü söyleme hak ve yetkisini kendisinde görmekte. İşte, “parti başkanlığı monokrasisi” budur ve bu durum, Cumhuriyet ve Osmanlı tarihine yabancıdır. Tarihine ihanet üzerine inşa edilen hiçbir siyasal ve anayasal kurgu, sürdürülebilir değildir.

Amuran – Bize  doyurucu bilgiler verdiniz. Anayasa’nın insan ve çevre haklarıyla ilgili koruyucu düzenlemelerinin önemine değindiniz. Dileğimiz yakın bir dönemde yeni bir anayasa ile sistem eski konumuna kavuşturulur. Çok teşekkür ederiz.

Kaboğlu – Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com

Türkiye’nin “geri hizmette” tutulmaması için ne yapması gerekiyor?

Türkiye’nin “geri hizmette” tutulmaması için ne yapması gerekiyor?

Nurzen Amuran sordu, Dışişleri Bakanlığı Emekli Hukuk Müşaviri Avukat Münci Özmen yanıtladı…

Nurzen Amuran
Odatv.com

Nurzen Amuran: Ülkemizde bu yıl ele alınacak konuların öncelikleri kuşkusuz sağlık hukuk ve ekonomi olmaya devam edecek. Biz bugün yine hukuk alanına gireceğiz. Haklarımızın korunması ve hukuk güvenliğimizin sağlanması en önemli sorunumuz. Bu nedenle bazı temel bilgilerin de herkes tarafından doğru değerlendirilmesi gerekiyor. Sözgelimi siyaset dünyasında, “AİHM kararları bizi bağlamaz” denildiğinde nasıl neden bağladığını bilmezsek yanlış yönlendiriliriz. Bu nedenle bazı bilgileri vermek bizim sorumluluğumuzda. Hukuk mevzuatımızda uluslararası sözleşmelerin yeri ve önemi Anayasamızda belirtilmiştir. Anayasa diyor ki, “Uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir.” AİHS’de imza attığımız önemli bir uluslararası sözleşmedir. Bu nedenle bu sözleşmeyle kurulan AİHM’sinin aldığı kararlara kesin olarak uyulması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesine göre Sözleşmeye taraf tüm devletler, AİHM kararlarına uymaya mecburdurlar. Bir araştırmada okuduğum AİHM’nin fikir babası kabul edilen bir hukukçunun şu sözleri her dönem için ve her ülke için büyük önem taşıyor. Pierre-Henri Teitgen, “Hiç kimse yıllar sonrasının geleceğine bakıp kendi medeniyetinin totalitarizm ve diktatörlüğe dönüşmeyeceğini ve ülkesinin böyle risklerden azade olduğunu iddia edemez. Bu nedenledir ki bizler önce davranıp, zamanı geldiğinde alarm çanlarını çalacak bir bilinci ve vicdanı yaratmalıyız. Bu özel vicdan da ancak özel bir Avrupa yüksek mahkemesi yoluyla oluşturulabilir.”

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Direktörü Christos Giakoumopoulos’ta “AİHM kararları, AİHM’nin insan haklarına yönelik bir ihlalin olduğunu tespit ettiği kararın iyi niyetle -yani tam olarak ve süratle- infaz edilmesi için uluslararası hukuk anlamında bir yükümlülük getirir” diyor. Bütün bunları anımsatmamın amacı, şu anda siyasal gündemimizi meşgul eden, “AİHM’nin kararları bizi bağlamaz” söylemlerinin, hukuksal bağlayıcılığı olmayan sadece siyasi bir algılama mesajının ötesine geçmediğinin kanıtı. Bu hafta AİHM’ni teknik olarak tanıtalım istiyoruz. Konuğumuz AİHM’de devletimizi savunmuş bir hukukçumuz. Dışişleri Emekli Hukuk Müşaviri Sayın Münci Özmen.

Sayın Özmen, sanıyorum AİHM, en zor ama en keyifli savunma ortamıydı. Kaç yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma avukatlığını yaptınız? Zor ama keyifli yanları da vardı değil mi? Bizde zaman zaman AİHM’de alınan kararlar siyasi kararlar deniliyor. Siz o binanın salonlarında dolaşırken siyaseti mi yoksa hukukun üstünlüğünü mü daha çok algıladınız?

Münci Özmen: Dışişleri Bakanlığındaki görevim nedeniyle, 1988 yılından, emekli olduğum 2011 yılının ortalarına kadar, Türkiye aleyhinde önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna (AİHK), sonra da AİHM’e yapılan başvurulara savunma hazırlama işine baktım. Önemli bazı davalarda ise, Hukuk Fakültelerimizin değerli hocalarının değerli katkılarını sağladık.

İnsan hakları ihlalleri ile ilgili davalar, savunmanlar için sıkıntılı davalardır. Savunmanlar, devletin insan haklarına saygılı hukuk devleti olma kimliğini gözeterek savunma yapmak durumundadırlar. Savunmanızın çerçevesi, devletin bu kimliği olmuştur. İnsan haklarına saygılı hukuk devleti kimliği muhafaza edildiği sürece, -devlet, uygulamalarıyla bu kimliğinden uzaklaşmış olsa bile- bazı ihlalleri, örneğin, işkence veya kötü muameleyi savunamazsınız. Aksi takdirde, savunman olarak, devletin kimliğini inkar etmiş olursunuz. Biz, hiçbir zaman devletin, insan haklarına saygılı hukuk devleti kimliğine aykırı savunma yapmadık. Savunulamayacak durumlarda dostane çözüm önerdik.

AİHM kararlarının her zaman, adalet tanrıçası Justitia’nın elinde tuttuğu terazinin dengede durması gibi adaletli olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Aynı şey, bağımsız ve tarafsız diğer yargı organları için de geçerlidir. Şunu demek istiyorum: Bağımsız ve tarafsız yargı organları da “adli hata” yapabilir. Bağımsız ve tarafsız olmayan yargı organları ise, “ısmarlama” karar verdikleri için, onların kararlarını ayrı yere koyuyorum.

Sorunuza yanıt olarak şunu vurgulamak isterim: Bir yargı organının siyasi karar verdiğini yani, tarafsız olmadığını gerekçelerinden anlayabiliriz.

  • Tarafların görüş ve itirazlarına eksiksiz ve doyurucu hukuki gerekçelerle yanıt veren
  • ve önceki kararlarıyla tutarlı olan
  • veya önceki kararlarından ayrılıyorsa, buna da gerekçe gösteren yargı kararlarınınsiyasi veya taraflı olduklarını ileri sürmek inandırıcı olmaz.Bir yargı kararının siyasi veya taraflı olduğunu söyleyebilmek için;

    – söz konusu yargı organının, görüşlerimizi ve itirazlarımızı dikkate almadığını,
    – kendisini bağlayan kuralları hiçe saydığını
    – ve önceki kararlarıyla çelişki içinde olduğunu
    – veya önceki kararlarından ayrılmışsa gerekçe göstermediğini

    ortaya koyabilmemiz gerekir. Bu, AİHM kararları için de geçerlidir. Ayrıca, iç hukukta nasıl, beğenmediğimiz yargı kararlarının siyasi ve taraflı olduğunu ileri sürerek yok sayamıyorsak, aynı şekilde, AİHM kararlarını da yok sayamayız ve bağlayıcı olmadığını savunamayız. Üstelik AİHM kararlarının bağlayıcılığına saygı göstermek, uluslararası itibarımızla doğrudan ilişkili olan uluslararası yükümlülüklerimizin gereğidir. Burada,

  • AİHM kararlarının bağlayıcı olduğunu belirten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 46. maddesinden doğan uluslararası yükümlülüğümüzü kastediyorum.
  • Bir de, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasının getirdiği anayasal yükümlülük var;
    herkesin bildiği gibi, bu fıkraya göre,
  • AİHS gibi taraf olduğumuz, insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelerin, protokollerin kuralları, yasalarımızdaki kuralların üstünde tutulmuştur. Anayasada açıkça yazılı olan bu durumla ilgili ciddi bir hukuki tartışma olduğunu sanmıyorum.

AİHM’nin, Türkiye dahil, Avrupa Konseyi’ne üye 47 devletle ilgili kararlarını inceleyip karşılaştırdığımızda, Türkiye’ye karşı özel ve siyasi bir tutum içinde olduğunu gözlemlemiyoruz. AİHM kararlarıyla uyumsuzluk sorununun nedenini, AİHM’nin belirlediği insan hakları standartları ile yerel standartlar arasındaki açığın giderek büyümesinde aramalıyız.

Amuran: Belirli koşullarla AİHM’de dava açılabiliyor. Bizde de tartışma konusu yapılan bazı mahkeme kararları var. İç hukuk yolları tüketilmeden karar alınmaması hatta davanın reddedilmesi gerekir deniliyor. İsterseniz önce dava açma koşullarını ve daha sonra da mevcut koşulların istisna olan durumlarını gündeme getirelim.

Özmen: Bireylerin AİHM’ye dava açmanın veya diğer deyişle, başvuruda bulunmanın koşulları,  AİHS’nin 34 ve 35. maddelerinde belirtilmiştir. 4 ana koşul var               :

(1)
ülkede maruz kalınan bir uygulama veya kural nedeniyle mağdur olma,
(2) mağduriyetin, AİHS ve ülkenin taraf olduğu ek Protokollerle güvence altına alınan hak ve özgürlüklerle ilgili olması,
(3) söz konusu mağduriyeti giderecek iç hukuk yollarını tüketme,
(4)
 iç hukuk yolları tüketilip, nihai karar alındıktan sonra 6 ay içinde AİHM’ye başvuruda bulunma.

Bu 4 ana koşulun yanında başka koşullar da var; Örneğin, belediyeler gibi kamusal yetki kullanan kurum ve kuruluşlar başvuruda bulunamazlar. Diğer koşul, AİHM tarafından, mağduriyetin, birey için önemli bir dezavantaj oluşturduğu değerlendirmesinin yapılması. Burada kaydedelim ki, mağduriyet önemli bir dezavantaj oluşturmasa bile, iç hukukta doğru-düzgün incelenmemişse veya insan haklarına saygı açısından incelenmesi gerekiyorsa, AİHM başvuruyu inceler. Son olarak hatırlatmakta yarar var; başvurunun, AİHM İçtüzüğünde ve Yönergelerinde belirtilen biçim koşullarına uygun olarak yapılmış olması da önemli bir koşuldur.

4 ana koşuldan biri olan, iç hukuk yollarının tüketilmesi, hükümetler tarafından en çok itiraz edilen ve kendi lehlerine yorumlamaya çalıştıkları bir konudur. Bu konuda şunu belirtmeliyim: Tüketilmesi gereken iç hukuk yolunun ‘etkin’ bir yol olması gerekir yani, söz konusu iç hukuk yolunun, yakınılan mağduriyeti ortadan kaldırabilecek, mağduriyete gerçek anlamda çözüm bulabilecek yetkilere sahip olması aranır. Kuşkusuz, tüketilmesi gereken iç hukuk yolu bir yargı organı ise, yargı organının olmazsa olmaz koşullarından olan bağımsızlık ve tarafsızlık niteliklerini taşıyor olması da beklenir. Yakınılan mağduriyete neden olan olaylar, olgular, yönetimin, sürdürmekte kararlı olduğu veya sıradanlaşmış uygulamalar kapsamında ise ve iç hukuk yolları, mağduriyeti ortadan kaldırabilecek yetkilere sahip değilse veya iç hukuk yolu yargı organından ibaret ise, fakat, yargı organları bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş ise, iç hukuk yolu olarak gösterilen yolların tüketilmesi, boşuna zaman kaybı olarak değerlendirilebilir. Ancak, bu değerlendirmenin, mağdur tarafından değil, AİHM tarafından yapılması gerekir.

Bu açıdan bakıldığında, örneğin, tutuklama kararının AİHS md. 5’te öngörülen “makul şüpheyi” haklı kılan veya tutukluluğun devamı için “makul şüphenin” devam ettiğini haklı kılan kanıtlara dayanıp dayanmadığını incelemeyen ve sadece yasada belirtilen tutuklama nedenlerini klişeleşmiş biçimde kararına yazan bir yargı yolu, “etkin” bir iç hukuk yolu niteliğinde sayılmaz. Yeri gelmişken altını çizmekte yarar var: AİHM, yargı organlarının, içi boş klişeleri gerekçe niyetine kullanmalarını, gerekçe açısından yetersiz bulmaktadır. Bunu, AİHM’nin Türkiye aleyhindeki birçok kararında görmek mümkündür.

Amuran: İşin teknik yanını da çok kısa anımsatalım. AİHM nasıl çalışıyor, bir davanın kabulü, gündeme alınması ve yargılama sonucu alınan karara kadar ne kadar süre geçiyor, kararlar hangi aşamada kesin hüküm niteliğini taşıyor, hangi koşullarda duruşma isteniliyor ve tanık dinleniyor? Çok kısa bu konularda da bilgi verir misiniz?

Özmen: Koşullara uygun olarak yapılmış olan bir başvuru, AİHM Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından kaydedilir. Bu kayıt işlemi, başvurunun “kabul edilebilir bulunduğu” anlamına gelmez. Kaydedilen başvurunun AİHM’deki inceleme evreleri AİHS’nin 26-31 ve 43. maddelerinde ana hatlarıyla belirtilmiştir. AİHM’nin iş yoğunluğu nedeniyle, başvuruları ortalama 7-8 yıldan önce sonuçlandıramadığı doğrudur ve bu yönde yapılan eleştiriler de haklıdır. Bazı başvuruların daha kısa sürede sonuçlandırılmaları ise, AİHM’nin “öncelikli başvurular” konusundaki kriterleriyle ilgilidir. Bu kriterler AİHM İçtüzüğünün 41. maddesi uyarınca belirlenir. Kriterleri, AİHM’nin web sayfasında bulmak mümkündür. Örneğin, özgürlüğünden yoksun bulunan bir başvurucunun başvurusu, mülkiyet hakkı ile ilgili bir başvuruya göre önceliklidir. Öncelikli başvuruların bile yıllarca sürdüğünü görmekteyiz.

AİHM’nin “judgment” niteliğindeki kararlarının kesinleşmesi, AİHS’nin 44. maddesinde yer alan koşullar uyarınca gerçekleşir. Bu maddeye göre, Daire kararları, tarafların temyiz etmeyeceklerini açıklamalarıyla veya 3 ay içinde temyiz isteminde bulunmamış olmalarıyla veya temyiz isteminde bulunup da, istemleri, ön inceleme yapan kurul tarafından reddedilmesiyle kesinleşir. Temyiz mercii olan Büyük Daire’nin kararları ise, kendiliğinden kesindir. AİHS’nin 43. maddesi, sadece judgment’ niteliğindeki AİHM kararları için temyiz isteminde bulunulabileceğini belirtmiştir. Bu nedenle, AİHM’nin ‘decision’ niteliğindeki ‘kabul edilemezlik’ kararları temyiz edilemez, diğer deyişle bu tür kararlar da kesindir.

AİHM Dairesi önünde duruşma yapılması Dairenin gerekli görmesine bağlıdır. Gözlemlerimize göre, Daireler, karmaşık hukuksal sorunlar içeren veya içerdiği konu ve olaylar bakımından ilk kez karşılaşılan başvurularda duruşma yapılmasını gerekli görmektedirler. Bunun dışındaki başvuruların Daire incelemeleri genellikle yazılı usulde yani, dosya üzerinden yapılır. Büyük Daire ise, genellikle duruşma yapar.

AİHS’nin 38. maddesine göre, AİHM’nin, bir başvuruya konu olay ve olgularla ilgili soruşturma yapma yetkisi vardır. Bilirkişi incelemesi yaptırmak ve tanık dinlemek bu kapsamdadır. AİHM bu yola, iç hukukta toplanan kanıtları yeterli görmediği durumlarda başvurur. AİHM’nin daha ziyade, ‘terörle mücadele’ olarak tanımlanan operasyonlar sırasında oluşan ihlallerle ilgili olarak tanık dinleme duruşmaları yaptığı gözlemlenmiştir. Türkiye, İngiltere ve Rusya, AİHM’nin tanık dinleme duruşmaları yaptığı ülkelerdir. Yanılmıyorsam, 2004 yılından sonra Türkiye ile ilgili tanık dinleme duruşması yapılmamıştır.

Amuran: Mahkemenin önüne gelen ihlal iddiaları arasında en fazla dava konusu adil yargılanma hakkı ihlalleriyle birlikte düşünce ve ifade özgürlüğü olduğunu söyleyebilir miyiz?

Özmen: AİHM’nin 1959-2019 (2019 dahil) yıllarıyla ilgili istatistiklerine göre, AİHM’nin Türkiye’de tespit ettiği ihlallerin

– 1. sırasında adil yargılanma hakkı ihlalleri yer almaktadır.
– 2. sırada, kişi güvenliği ve özgürlüğü;
– .  sırada mülkiyet hakkı;
– 4. sırada ifade özgürlüğü;
– 5.  sırada ise, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ihlalleri sıralanmakta.

Bu istatistik 60 yıllık dönemin ortalamasına ilişkindir. AİHM’nin yıllık istatistikleri de vardır. Son yıllık istatistik 2019 yılına aittir. Bu istatistiğe göre, ifade özgürlüğü ihlalleri 1. sıraya yükselmiş; kişi güvenliği ve özgürlüğü ihlalleri 2. sırada, mülkiyet hakkı ihlalleri de 3. sırada kalmaya devam etmiş; adil yargılanma hakkı ihlalleri 4. sıraya gerilemiş, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ihlalleri de 5. sırada yerini korumuştur. Bu istatistikte,

  • Türkiye’nin, ifade özgürlüğü ihlallerinde 35 ihlalle birinciliği açık ara önde götürdüğünü görüyoruz.

Hemen arkadan gelen Rusya’da bu sayı 19’dur. Bu tablo, Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlallerinin yoğunlaştığını göstermektedir.

İstatistikler, AİHM web sayfasından bulunabilir. 2020 yılı istatistiklerinin bu ay yayınlanması beklenmektedir. Belirteyim ki, bu istatistikler, tahminlere veya sübjektif değerlendirmelere değil, AİHM ihlal kararlarına dayanmaktadır.

Amuran: Demokratik olgunluğa erişmiş ve demokratik birikimi olan ülkelerden gelen hak ihlallerinin sayısı daha az diyebilir miyiz? AİHM kararlarıyla ülkelerin demokratik gelişmişlikleri arasında önemli bir paralellik var mı? Bu çerçevede AİHM ne ifade ediyor?

Özmen: Ülkelerin demokratik yapısı ve olan hukukla, olması gereken hukuk arasındaki açığın az olması, insan hakları ihlallerinin yoğunluğu ve ağırlığı bakımından belirleyici rol oynuyor. AİHM’nin istatistiklerine baktığımızda, çoğulcu demokrasinin, hukuk devleti niteliğinin ve yargı bağımsızlığının gerçekliğinin tartışılır olmadığı ülkelerde insan hakları ihlali seyrek görülüyor ve olan ihlaller, vahim olarak nitelendirebileceğimiz türden ihlaller olmuyor. Batı ve Kuzey Avrupa ülkeleri ile İtalya genellikle bu görünümde. Bunların içinde de ayrım yapabiliriz; ihlallerin en az görüldüğü ülkeler Kuzey Avrupa ülkeleridir. Verileri AİHM istatistiklerinden izlemek mümkün. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim;

  • ülkelerin demokrasi ve hukuk devleti standartlarının düzeyi, insan hakları ihlalleri ile paralellik göstermektedir.

Amuran: Davacı haklı bulunmuşsa mahkemenin belirlediği türde ve miktarda, ilgili devlet tazminat ödenmek zorunda. Dava sonuçlarının yerine getirilmesi nasıl izleniyor? Kararın uygulanmamasının yaptırımlarını kamuoyu az çok öğrendi. Bu süreçte artık hukukun yanında siyaset de devreye giriyor mu?

Özmen: Evet, AİHM, davacının veya diğer deyişle başvurucunun ihlal iddiasının haklı olduğu sonucuna varırsa, ihlal tespiti ile birlikte, maddi ve/veya manevi zarara uğrayan davacının zararını karşılayacak bir miktar tazminata da hükmeder. AİHM’nin manevi tazminat konusunda çok eli açık davrandığı söylenemez. Maddi zararda ise, kanıtlandığı ölçüde zararın tazmin edilmesi öngörülmektedir. Burada asıl vurgulanması gereken husus, AİHM’nin tespit ettiği ihlalin tekerrürünü önleyecek önlemlerin alınmasıdır. Bu,

  • AİHS’nin 1. maddesinde, devletlerin, AİHS ve taraf olduğu ek Protokollerde güvence altına alınan hak ve özgürlükleri gerçekleştirme yani, hayata geçirme ve
  • AİHS’nin 46. maddesinde, AİHM kararlarını yerine getirme yükümlülüklerinin gereğidir.

Ülkesinde, insan haklarını gerçekleştirme yükümlülüğünü üstlenmiş bir devlet, AİHM’nin mağdur açısından tespit ettiği ihlali gidermeden duramaz. Mağdur açısından ihlali gidermek demek, mağdur açısından, ‘ihlal olmadan önceki duruma dönmek’ demektir. Önceki duruma dönülmesinin sağlanması olanaklı ise, mağdura tazminat ödemekle, ihlal giderilmiş olmaz. Örneğin, AİHM, tutuklamanın olmazsa olmaz koşulu olan “makul şüphe” koşulu gerçekleşmediği için, tutuklamanın ihlal oluşturduğunu tespit etmiş ve bir de tazminata hükmetmişse, tazminatı ödeyip, mağdurun tutukluluğunu sürdürmek, ihlali gidermeden bırakmak demektir ve AİHS’den doğan uluslararası hukuk yükümlülüklerine aykırıdır.

İhlalin, mağdur açısından giderilmesinden başka bir yükümlülük daha vardır; o da, AİHM’nin tespit ettiği ihlalin tekerrürünün önlenmesi yükümlülüğüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesi, uygulama değişikliğinden tutun, Anayasa değişikliğine kadar varan, bir dizi önlem alınmasını gerektirebilir. Örneğin, AİHM’nin, bireyi mağdur ettiğini tespit ettiği ihlal, yargı organınızın bağımsız olmaması ile ilgili ise, yargı organınızın bağımsızlığını sağlayacak her türlü önlemi almalı ve düzenlemeyi yapmalısınız; hem de, benzer ihlallerin oluşmasına fırsat vermeyecek çabuklukla… Tabii, bunu yapacak olan, siyasi iktidardır.

Kaydedeyim ki, “demokratikleşme paketleri”, “uyum paketleri” ve “reform paketleri” olarak anılan iyileştirmelerinin temelinde, AİHS’nin ve AİHM’nin tespit ettiği insan hakları ihlalleri yatmaktadır. Yapılan iyileştirmeler ve düzenlemeler, hep, tespit edilen ihlallerin tekerrürünü önlemeye yönelik olmuştur. Demek ki, Türkiye, ihlallerin tekerrürünü önleyecek önlemlerin alınması bakımından deneyimsiz değildir ve geçmişte bunu sağlayan siyasi iktidarlar mevcut olmuştur.

Amuran: Ülkemizin en fazla mahkumiyet aldığı ihlal maddesi, ‘adil yargılanma’ “tutuklama esasları” geliyor diyorsunuz. Bütün hukukçularda, mahkemeler kararı verirken 46. maddeye dayanarak, tespit edilen ihlalin kaynağında olan yapısal problemi ve onun çözümü için alınması gereken tedbirleri de eklediği söylüyor. Aslında hukuk reformu açısından yararlanılacak fikirler olarak da değerlendirilmeli bu bölümler değil mi?

Özmen: Evet, hukuk reformu yapılacaksa, reformun içeriği somut olarak bellidir: Elimizdeki AİHM kararlarında tespit edilen ihlallerin tekerrürünü önleyecek önlemlerin alınması! Bunları yapabilirsek, hem uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerimizi yerine getirmiş, hem de, olan hukukla olması gereken hukuk açığını azaltmış oluruz. “Azaltmış oluruz” diyorum çünkü, olan hukukla, olması gereken hukuk arasındaki açık hiçbir zaman tam olarak kapanmaz; bu durum, her devlet için geçerlidir zira, olması gereken hukuk ve insan hakları standartları sürekli gelişmekte ve yükselmektedir. Hukuk devletleri, bu açığı asgari düzeyde tutabilen devletlerdir. Bir de, hukuk devletlerinde, hukuk ve insan hakları standartlarının yükseltilmesindeki kamu yararının, siyasi grupların günlük siyasi çıkarlarının üstünde tutulduğunu hatırlatmak isterim.

Amuran: Davalarda düşünce ve ifade özgürlüğü önemli. Ülkemizde en fazla tartışılan konulardan biri de neye göre hakaret neye göre eleştiri. AİHM’ne göre eleştiriyle hakaret arasındaki çizgi nedir özellikle medya mensuplarıyla siyasetçiler arasındaki eleştiri sınırı nedir ve bu konuda ilginizi çeken kararlar var mı?

Özmen: İfade özgürlüğü, AİHS’nin 10. maddesiyle güvence altına alınmıştır.

  • AİHS’ye 18.5.1954 tarihinde taraf olduk..

Yani, AİHS’den doğan yükümlülüklerimiz bu tarihten günümüze kadar sürüyor. AİHS’nin hiçbir maddesine çekince koymamışız. Sadece, ek 1 No.lu Protokolün, eğitim hakkı ile ilgili 2. maddesine, yine, 18.5.1054 tarihinde, ‘Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ ile ilgili çekince konmuş. Türkiye’nin tek çekincesi budur.

Bu tablo karşısında ve daha önce de belirttiğim gibi, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca, AİHM’nin, AİHS’nin ifade özgürlüğü ile ilgili 10. maddesini yorumlayarak verdiği kararlara ve belirlediği standartlara uymak durumundayız. AİHM’nin belirlediği standart da, hukukçular tarafından bilinmeyen bir şey değildir; bu konuda o kadar çok yazıldı ve konuşuldu ki, bütün hukukçuların bildiğini, öğrendiğini varsayabiliriz.

  • Buna göre, toplumu ilgilendiren konularda, ‘şiddete çağrı’ ve ‘nefret söylemi’ içermedikçe, hiçbir ifade suç sayılarak kısıtlanamaz.

Bu gibi ifadelerin, kimleri kızdırdığının veya ne kadar ağır sözler içerdiğinin hiçbir önemi yoktur. Hakaret ise, toplumu ilgilendirmeyen konularda, tamamen bireylere yönelik olan ve sadece hedef bireyin onurunu rencide etmek ve çevresinde kötü gözle görülmesini sağlamak amacına yönelik olan ifadelerdir. Siyasi kimliği olan veya üst düzey kamu görevi gören bireylere yönelik ifadelerin hakaret sayılmasının standardı, sıradan insanlara yönelik ifadelerden farklıdır. Demokrasilerde, siyasi kimliği olan kişilerin ve üst düzey kamu görevlilerinin, kendilerine yönelik ağır sözler içeren ifadeleri hoşgörü ile karşılamayı peşinen kabullendikleri varsayıldığından, sıradan insanlara yöneltildiğinde hakaret sayılan ifadeler, siyasi kimliğe sahip kişilere veya üst düzey kamu görevlilerine yöneltildiğinde, hoşgörü ile karşılanması beklenir. AİHM’nin bu yönde birçok kararı bulunmaktadır. Kuşkusuz, her olayın kendine özgü özellikleri göz önünde bulundurulacaktır. AİHM’nin üzerinde durduğu husus, siyasi yöneticilerin ve üst düzey kamu görevlilerinin, toplum önünde basın yoluyla denetlenmelerinin kısıtlanmamasıdır. Basın ne kadar özgürse, yöneticilerin ve üst düzey kamu görevlilerinin denetimi o kadar iyi sağlanır ve bu denetim, demokrasilerde kamunun yararınadır. Şu basit formül, sanırım, sorunuza vermem gereken yanıtı özetler:

  • “Ne kadar çok ifade özgürlüğü, o kadar çok denetim ve o kadar kaliteli demokrasi …”.

Burada bir şey daha eklemek isterim: Devlet, yasama organıyla, yargı organıyla, savcısıyla, yürütme organıyla, polisiyle ve yasa uygulayıcı diğer görevlilerle bir bütün oluşturur. AİHS’ye taraf olan devletlerin, burada sayılan özgürlükleri korumakla yükümlü olması, bu bütünlük içinde düşünülmelidir. Buna göre, devleti oluşturan birimlerin, ögelerin hepsi, özgürlükleri koruma yükümlülüğü altındadır. Bunu, savcılık hizmetine ve yargı organına uygularsak, önlerindeki yasa kurallarını özgürlükleri ayakta tutacak biçimde yorumlamaları gerektiğini belirtmeliyim. Sakın kimse yanlış anlamasın; yargı organının bağımsızlığına gölge düşürecek bir şey söylemiyorum zira, yargı organının bağımsızlığı, hukuktan ve insan haklarından bağımsızlık olarak değil, yürütme organından bağımsızlık olarak tanımlanır.

Amuran: Uzun yıllar terörle mücadele eden ülkelerden biriyiz. Bu konuda herkes duyarlı. Burada önemli olan kriterler. AİHM terör davalarında teröre teşvik, terörü azmettirme suçlarıyla düşünce ve ifade özgürlüğü arasındaki çizgiyi hangi kriterlerde değerlendiriyor?

Özmen: Biraz önce de değindiğim gibi, terörü teşvik ve teröre azmettirme, AİHM’nin, şiddete çağrı kriteriyle örtüşür ve ifade özgürlüğü ile korunmaz. Ancak, AİHM’nin yorumu ile yerel yargı organlarının yorumu, genişlik açısından birbirinden farklı olabilmektedir. Yerel yargı organı, “terörü teşvik” kavramını geniş yorumlayarak kullanılan ifadeleri suç sayarken, AİHM aynı ifadeleri, şiddete çağrı yani, “terörü teşvik” olarak nitelemez ve ifade özgürlüğü kapsamında görürse, ihlal kararı verir. Burada yerel yargı organının dikkat etmesi gereken, biraz önce belirttiğim gibi, ifade özgürlüğünü ayakta tutacak biçimde yorum yapmaktır.

Amuran: AİHM de en çok dava dosyası olan ülkelerden biriyiz. Kaybettiğimiz davalar yanında kazandıklarımız da var. Belki kaybettiklerimiz çok ama kazandıklarımız da önemli? Mesela sizin gururla andığınız savunmasını bizzat üstlendiğiniz davalar hangileri?

Özmen: Belirttiğiniz gibi, Türkiye’nin kaybettiği yani, ihlal kararı verilen dava sayısı, kazandığı dava sayısının çok üstündedir. Dışişleri Bakanlığında görev yaptığım dönemde, bütün savunmalar kollektif bir işbirliği içinde hazırlanırdı. Dolayısıyla, kazanılan davalarda en büyük başarı payı, yakınılan olayın ihlal oluşturmamasında; geri kalan başarı payı da, savunmayı işbirliği ile hazırlayanlardadır. Bu nedenle, kazanılan davalarda kendime fazla pay çıkarmam doğru olmaz. Bu sorunuzu izniniz olursa, böyle yanıtlamış olayım.

Amuran: Son zamanlarda siyasette duyulan “AİHM kararlarını tanımıyoruz” söylemleri neden riskli size göre?

Özmen: Girmek istediğimizi söylediğimiz AB bir yana, içinde olduğumuz Avrupa Konseyi dahil, hiçbir Batı kurumunda, demokratik bir hukuk devleti kimliği olmadan yer almamız ve konumumuzu sürdürmemiz, hukuk açısından mümkün değildir.

Yetkililerin, “AİHM kararlarını tanımıyoruz” gibi ifadeleri, devlet adına yapılan açıklamalardır ve devletin, insan hakları karşısında tutumunu ortaya koyar.

Yargı organlarının bu açıklamalar doğrultusunda karar vermeleri durumunda, tanınmayan yani, yerine getirilmesi reddedilen AİHM kararı için, Türkiye aleyhinde, AİHS’nin 46. maddesinin 4. paragrafında yazılı olan prosedür işletilebilir. Bu prosedür, konunun Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından AİHM’ye götürülmesini ve AİHM’den, Türkiye’nin AİHM kararını yerine getirme yükümlülüğünü ihlal ettiğinin tespitinin istenmesini içerir. AİHM’nin bu tespitinin, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması hatta, üyeliğine son verilmesi gibi sonuçları olabilir.

Uluslararası siyaset, yeterli donanıma sahip olduğum bir alan değil, ancak, şu kadarını söylersem sınırlarımı aşmış olmayacağımı düşünüyorum: Bazı çıkarlar nedeniyle, Batı kurumlarından -belki- dışlanmayız fakat, üyeliklerimiz kağıt üzerinde kalır ve deyim yerindeyse, “geri hizmette” tutuluruz.

Amuran: AİHM kararlarını da göz önüne alırsak tekrar edelim, ülkemizde yargı güvenliğini sağlayacak ve hukukun geçerliliğini güçlendirecek, hangi düzenlemeler hukuk reformu içinde yer almalı? Kişisel düşüncenizi öğrenmek istiyorum:

Özmen: Türkiye’de hukuk reformunun neleri içereceği somut olarak bellidir. Avrupa Konseyi’ nin, AİHM kararlarının yerine getirilmesini izlemekle görevli departmanın listelerinde, Türkiye’nin yerine getirmediği AİHM kararları, ayrıntılarıyla gösterilmektedir. Bu listedeki kararlarda tespit edilen ihlallerin tekerrürünü önleyecek önlemler, günü kurtaracak bir hukuk reformunun bir bölümünü oluşturabilir. Bu önlemler, en fazla, yasa değişikliği ile gerçekleştirilebilecek türdendir. Fakat,

  • Asıl yapılması gereken, Türkiye’yi, özgürlükleri ayakta tutma yeteneğine sahip, bağımsız bir yargıya kavuşturmaktır ki, bu ancak Anayasa değişikliği ile olabilir.

Bu yapılmadan, yasalarda bazı iyileştirici değişiklikler gerçekleştirmek, günün sonunda bizi yine aynı yere getirecektir; zira, biliyoruz ki, ihlallerin çoğu, yasaların, özgürlükçü olmayan yorumlarından kaynaklanmaktadır.

Amuran: Verdiğiniz bilgilerle aydınlandık. Çok teşekkür ederiz.

Özmen: Ben teşekkür ederim.

Avrupa’daki İslamofobinin altındaki neden

Avrupa’daki İslamofobinin altındaki neden

Nurzen Amuran sordu, Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi İlahiyatçı Prof. Dr. Şahin Filiz yanıtladı…

Amuran: Bu söyleşiyi hazırlarken 6.8 büyüklüğünde bir deprem haberi ajanslara düştü. Depremin sonuçları hepimizi sarstı. Oysa Perşembe günü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını coşkuyla heyecanla kutlamıştık. Depremden zarar görenlere geçmiş olsun diyoruz. Cumhuriyet Bayramının yıllar içinde anlamı daha da büyüyor ve derinleşiyor. Cumhuriyet’in ilanı yalnızca kurulan bir devletin adı değildir, devletin kimliğinin de ilanıdır. Cumhuriyet’in içinde o dönemin koşullarıyla demokrasi vardır, somut örneği Meclis’tir. Bağımsızlığı önceliktir. Kurtuluş savaşı vermektedir. O dönemden bugüne gelişen süreçte inişli çıkışlı siyasi mücadeleler verilmiştir ama sosyal ve laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin dinamizmi bütün zor koşullara karşın daha da ivme kazanacaktır.

Bugün dünyamızda değişen koşullarla birlikte bir taraftan popülist politikalar uygulanırken en elverişli ortam İslamofobinin artışında körüklenmesinde ortaya çıkmaktadır. Batıda kendi iç politikalarının dizaynında (AS: kurgulanmasında) İslam’ı kullanan politikacıların sayısı giderek artıyor. Bu süreçte biz ne yapmalıyız, hangi konularda daha özenle hareket etmeliyiz, FETÖ ile başlayan süreçte gündemi oluşturan kimi dinsel yapılanmalara karşı tavrımız ne olmalı, bu oluşumlarla siyaset arasına nasıl mesafe konmalı ve demokrasi, laiklik nasıl korunmalı? Radikal İslamcı terörizmin yeniden şiddete başvurduğu şu günlerde, Avrupa’da canlanan İslamofobiye karşı tavrımız ne olmalı? Bugün bu soruların yanıtlarını arayacağız. Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Şahin Filiz’le yeniden bir araya geleceğimizi duyurmuştuk. Bugün yine konuğumuz Şahin Filiz.

Sayın Filiz, Fransa’daki olaylar ve Türkiye ile yaşanan gerilimli süreçte yeniden İslamofobiden söz edilir oldu. İslamofobi ilk kez ne zaman başladı, önce tarihsel bir bilgi verelim ve daha sonra günümüze gelelim.

Şahin Filiz: Ne ilginçtir ki “İslamofobi” (İslam Korkusu) kavramı, bilindiği kadarıyla ilk kez 1922’de Fransız Oryantalist Etienne Dinet tarafından kullanılmıştır. Antikçağ’da “Xenofobia” yani yabancı düşmanlığı ile İslamofobia arasında en az  2500 yıllık bir zamansal mesafe vardır. Bazı araştırmacılara göre, İslamofobi Xenofobia’nın modern versiyonudur. Başka bir deyişle, Antikçağ’da Yunanlar ve Romalılar, Akdeniz ve Mezopotamya halklarını “Barbaros” (barbar, yabancı) kabul ettikleri için İslamofobinin temeli Xenofobia ile atılmıştır düşüncesindedirler.

Ancak bu kavramlar içerik ve tarihsel süreç açısından aynı değildir. Birbirinin yerine kullanılamazlar. Çünkü Yunan ve Helen uygarlığı, belirli bir etnisiteye, dine veya uygarlığa ait değildir. Girit, Girit’ten önce bütün Orta Asya, Batı Anadolu, İtalya, hatta Mezopotamya’daki halklardan, etniğe doğrudan referans sayılmayan Yunan ve Helen kültürüne ya yakındılar, ya da içinde idiler. Bu yüzden xenofobia bile kendi içinde çelişik bir içerik ve yorum barındırır.

İslamofobia ise, yabancı olarak Müslümanlara ve İslam dinine özgü bir kavramdır. İslam ve Müslüman korkusudur. Bu korkmanın ya da yabancı görmenin ardında din olarak Hıristiyanlık, toplum olarak, çoğunlukla Batı Avrupa zihniyeti vardır. İslam dini, en son ve düzeltici din olarak geldiği tezi ile devamı olduğu Yahudilik ve Hıristiyanlığı geçersiz ilan etmiş; evrensel, insancıl ve ahlaki ilkelere vurgu yapan bir yapıda olduğunu; önceki dinlerle ancak “tahrif edilmemiş” söylemlerde benzeştiğini ilan etmiştir. Zaman zaman birbiriyle kanlı çatışmalara girmiş ise de Yahudilik ve Hıristiyanlık, Sami dinler olarak, kendilerinden oldukça farklı bir iddia ve ret ile ortaya çıkan İslam dinini, doğuş ve yayılış aşamalarında bir rakip, sonra bir yabancı daha sonra da bir korku nesnesine dönüştürmüşlerdir.

Amuran: Dediğiniz gibi özellikle Avrupa’nın, Müslümanları rakipten yabancıya, yabancıdan düşmana evrilen bir korku nesnesine dönüştürmesinin sizce bir bilim insanı olarak temel gerekçeleri neye dayanmaktadır?

Filiz: İki temel gerekçeye dayanır. Birincisi, İslam’ın anılan dinlere rakip olarak doğmasıdır. Bu rekabet, Müslümanların hızla ve güçlü bir şekilde sahip oldukları toprakları genişletmesi; buna bağlı olarak siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda daha çok görünür olmasıyla “fobik” hedef haline gelmeleridir. Haçlı Seferleri, İran İslam Devrimi, 11 Eylül saldırıları, IŞİD vb. yapılanmalar Batı tarafından “fobik” İslam’ı “düşman” taraf olarak tanımlamak için altın fırsatlar olarak yorumlanmıştır. Bu olayların ve yapıların hemen hepsinin Batı’nın kurguladığı doğrudur. Ancak sürekli bir senaryonun ve kurgunun nesnesi olmaktan kurtulamamak da en az Batı kadar Müslüman dünyayı bağlamaktadır. Bu saptama, sorumluluğu başkasına yükleyip sürekli mazlum ve haklı olduğumuza ilişkin iddiamızı, haklı çıkarmaz. İslam dünyasının kendi içinde halen boğuştuğu sorunları çözme yükümlüğü, Batı’yı masum yapmadığı kadar Müslümanları da masum yapmaz.

İkinci gerekçe, ilkine bağlıdır. Müslümanlar, sürekli kullanılan, yönlendirilen ve düşman görülen tarafın temsilcileri olmaktan neden kurtulamazlar? Oryantalizmin önde gelen aktörleri Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda gibi Batı Avrupa’daki devletlerden gelmekle birlikte, traji-ironik bir şekilde, dünyanın her yerinden Müslümanlar bu ülkelerde yaşamak için ölümü bile göze almaktadırlar. “En son din, en insancıl ve evrensel mesaj, değişmeyen ama değiştiren hayat nizamı, bütün insanların kurtuluş reçetesi” gibi mega-anlatılar dillerden düşmezken, bunları söyleyenler neden kendi topraklarını, yurtlarını ve ülkelerini imar etmek, Atatürk’ün dediği gibi, “çağdaş medeniyetler seviyesinden öteye taşımak” için çabalamak dururken, “hazır imar edilmiş Batı ülkelerini” tercih ederler? Yanlışlık nerededir? Yüzyıllardır bıkmadan usanmadan söylendiği gibi, Müslümanlar İslam’ı ve Kur’an’ı doğru anlasalar, Batı’yı çoktan geride bırakır, örnek toplumlar yaratırdık” yazıklanması, tarihsel ve fiili hal-i pür melalimize ne katkı sağlamaktadır? “Korkulan düşman”, “aşağılanan yabancı” olmaktan kurtulmanın yolu, karşı tarafı “daha da aşağılamak, daha da korkutmak” mıdır?

Değildir ve olmamıştır!

Böyle bir tavır, İslam dünyasına ve özellikle ülkemize yarar değil zarar verecektir. İçinde bulunduğumuz bilimsel, düşünsel ve kültürel sorunları çözmenin yolu, dışarıdaki saldırganlara “aynı üslupla” yanıt vermek; içerideki farklı anlayışlara da önyargılı yaklaşmak olmamalıdır. Bugün Fransa’nın göz yumduğu hatta cesaret verdiği İslamofobik yayınları, söylemleri ve propagandaları kesin bir dille kınıyoruz, şiddetle reddediyoruz. Ancak bu, İslamofobinin belki dünya kamuoyunda fütursuzca dillendirilmesini geriletebilir, ama Müslümanları Batı gözünde, hatta dünya kamuoyunda en iyimser deyimle sadece “saldırıya uğrayan kesim” olmaktan öteye taşımaz.

Peki, ne yapmalıyız?

İslam’ın doğuşundan günümüze kadar hep bu kör döngünün yarattığı gerginlikle mi yaşayacağız? Bizim hiç mi yapacağımız bir şey yok? Yahudilik ve Hıristiyanlık, dinlerini her çağda insan onuruna ve yaşam koşullarına göre yorumlamak için akıl, mantık ve bilimi cesaretle kullanmışlardır.

Amuran: Peki biz neden yapmıyoruz?

Filiz: Ne yapmamız gerektiğini aslında sayın Cumhurbaşkanı birkaç yıl önce açıkça belirtmişti:

“Bizim Diyanet teşkilatımızın Din İşleri Yüksek Kurulu var ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nda da çok vasıflı ve bütün ilim dallarında yetki sahibi hocalarımız var, tefsirde, hadiste, fıkıhta, birçok. Bütün bu hocalarımız ne yapıyorlar, niye sessiz kalıyorlar?

  • Bunlar İslam’ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar aciz. İslam’ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle uygulayamazsınız”.

Sayın Erdoğan, bu sözlerinin devamını getirmeli; “sessiz kalanları” cesaretlendirmeli; şımarık tarikat ve cemaatleri, radikal dinci kesimleri cüretlendirecek her türlü yapılanma ve faaliyetlerin önüne geçmeli; bunun için de yetkili insanlara destek çıkmalıdır.

  • İslam yeniden ve vakit geçirmeden reforme edilmeli;

21. yüzyıldaki insanlar, 6. yüzyıldaki düşünme ve yaşam koşullarına zorlanmamalıdır. Zorlandığında hem dışarıdan “İslamofobik”, içeride de “imanofobik” (Tarikat ve Cemaatlerin birbirini imansızla suçlaması) olmaktan kurtulamayız. Cumhurbaşkanın “İslam’ın güncellenmesi” gerektiğine ilişkin sözünün devamı gelmeli; artık uygulamaya geçilmelidir. Düşünce yaşamımızda her alanda güncelleme varken, konu dine gelince, güncellemeyi İslam’a uydurmak çıkmaz bir yoldur.

“Kur’an ve İslam yanlış anlaşılıyor, Kur’an İslam’ı olsa, sorun çözülür” gibi politik, Polyannacı ve kurnazca söylemle inananları sürekli “adeta akılsızlıkla, bilgisizlikle suçlamak” hiçbir zaman İslam dünyası için çözüm olmamıştır. İslamofobik saldırılar ve eleştiriler bizi sadece kızdırmamalı, ama bunun ötesinde, topyekün “güncelleme” üzerinde çalışmamızı teşvik etmelidir. İslamofobiyi radikal dinci akımları finanse eden Fransa, prefabrik üretimi olan bu örgütleri Türkiye’ye ihraç ederek, Türkiye’yi “İslami terörün hamisi” olarak göstermek peşindedir. Radikal dinci olduğu için Fransa’dan kovulanların sığınma başvurularına karşı dikkatli olmak gerekir.

Amuran: Bu sıraladığınız çözüm ve uyarılar için gündemde olan bazı konuları daha ayrıntılı değerlendirmekte yarar var. Sözgelimi son zamanlarda gündemden düşmeyen çocuk tacizlerinde dinci-muhafazakar kesimden olayın kınanmasının toplumu tatmin edecek şekilde yapılmadığı değerlendirmesi var. Bu değerlendirme de olayları olağan gördükleri gibi bir izlenim yaratıyor. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışımı daha etkin ne dersiniz?

Filiz: Kol kırılıp yen içinde kalabilir ama onur kırıldığında bunu hiçbir yen örtüp saklayamaz. İslam dininin temeli ahlaktır. İnsan onuru, haysiyeti, şerefi ve saygınlığı İslam’a göre her türlü ibadetten, akrabalıktan ve taraftarlıktan üstündür. Kuran’da Hz. Muhammed’e hitaben, “Ve elbette sen en yüce ahlak üzeresin” (Kalem Suresi, 4. Ayet) denilerek İslam’da ahlaki değerlerin vazgeçilemez olduğu vurgulanır. Ahlak, insanın ruhundaki namus ve şeref duygusudur; etik vicdanıdır. İnsanlığının biricik ölçüsüdür. Bu ölçüyü çiğneyen ya da önemsemeyen, Hz. Muhammed’in yolunda olduğunu, hatta Müslüman olduğunu iddia edemez. Ahlak çiğnenerek dindar olunamaz. Kötülükleri yapan ile yapanlara sessiz kalanlar aynı kategoridedir. İşte bu nedenle dinci muhafazakarlık ile Müslümanlık arasında yer ile gök kadar mesafe vardır.

İslam dini erkek ya da kız olsun, çocuklara yönelik her türlü cinsel veya fiziki zorbalığa, istismara kesinlikle izin vermez. Hz. Muhammed’in çocuklarına ve torunlarına nasıl özen gösterip üzerlerine titrediği herkesçe bilinir. Dinci muhafazakârlar İslam’dan ekmek çıkaramazlar. Bu yüzdendir ki dinci muhafazakârlık, İslam dininin ahlaki ilkelerini engel olarak görür. Bunu aşmak için dinin ahlaki içeriğini ortadan kaldırır. Halkın, Türk devlet geleneğine tarihsel birikimin gereği olarak saygılı olmasından yararlanarak, en insanlık dışı fiillerde bile ‘büyüklerimiz böyle diyorsa, vardır bildikleri’ gibi sorgusuz sualsiz teslimiyeti, sorgulamaya ve eleştirmeye tercih etmesi kutsal vazife imiş gibi dayatılıyor. Oysa indirilen dinde, insanların “Tanrı’nın varlığına ikna etmek, neden bir ve tek olduğunu tartışmak için özellikle teşvik edildiğini” görüyoruz. Her türlü cürümü ve günahı yumuşatan ve neredeyse meşrulaştıran söylemler, Allah’ı ve Peygamberi değiştirilmiş uydurma bir dindarlığın doğal sonucu olabilir.

Amuran: Bir ara istismar haberlerinin ardından idam talepleri yükselmişti. Neyse ki son zamanlarda bu sesleri duymuyoruz. Çözümde doğru yöntem ne olmalıdır, nasıl caydırıcı olunabilir?

Filiz: İdam, keskin ama etkisi kısa süren bir çözümdür. Ancak adli, sosyo-kültürel ve siyasal sonuçları, toplumsal öfke yatıştırıcılığı kadar kısa ve geçici değildir. Caydırıcılığı geçicidir ve belki de ters etkisi daha fazla olacaktır. Zaten yoğun bir cinsel istismar furyası kadına, cinselliğe ve insan ilişkilerine konan kısıtlamalar ve baskılardan kaynaklanmıyor mu? Kadına ve cinselliğe yönelik kısıt ve baskılar arttıkça, cinsel istismar furyası, farklı yollar, yöntemler bulmakta, hatta insanlık dışı yöntemleri denemektedir. İnsan yaratılışına aykırı eylem ve söylemler, aslında doğal ve meşru yaşam alanımızı gittikçe daraltarak bitmeyen ruhsal ve zihinsel bir idama benzemektedir. Yaşama yayılan bu süreçsel “idam”, bir kezlik idamdan daha korkutucu ve kışkırtıcıdır. Ben de “Bir kerelik idamdan bir şey olmaz” diyeceğim. Kadın cinayetleri, namus havariliği, mahrem – namahrem ayrımı, çocuk istismarlarına söz konusu umursamaz hatta cemaat ve tarikatlara kol kanat geren tutumlar, Türk toplumsal yaşamını süresiz idama mahkûm etmiş durumdadır.

Amuran: Size göre, bu istismarları önlemek için kalıcı önlemler neler olabilir ne yapılmalıdır?

Filiz: Anaokulundan üniversite sıralarına kadar uzmanlar gözetiminde çocukların kendi bedenlerin tanımaları, birey olarak yetiştirilip karşı cinsle bir arada karma bir eğitim-öğretime tabi tutulmaları gerekir. Erkek-kadın ayırımı, haremlik-selamlık tarzı bir eğitim-öğretim modeli olamaz. Karşı cinsini tanımayan çocuk ve dolayısıyla yetişkin, kendini hiç tanıyamaz. Kendine yabancı olan bir çocuk, yakınlarından ve yabancılardan gelebilecek istismar tehlikelerine karşı da yabancılaşır, savunmasız kalır.

  • İlahiyat Fakülteleri, İmam-hatipler ve Diyanet’e ait Kuran kursları ve din eğitim kurumları dışındaki tüm dinsel kuruluşlar kapatılmalıdır.

Sayılan resmi kurumlar ise sürekli denetlenmelidir. Cemaat ve tarikatlar, vakıf ya da dernekler temelinde varlıklarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bunları, kuruldukları dernek ve vakıflar doğrultusunda sivil, dinsellikle ilgisi olmayan ve din eğitim-öğretimi yetkisi tanınmayan teknik kuruluş asıllarına döndürmelidir. Bu yapılar, sivil, laik ve sosyal örgütler olarak budanmalı; din eğitimi izni verilmemelidir. Bu yapılamıyorsa işlevsizleştirme sürecine tabi tutarak kapanma /kapatılma noktasına getirilmelidir. Bu süreçte de Türk halkının gerçeği görmesine yardım ederek güvenilir olmadıkları ifşa edilmelidir.

Cinsel istismar yapanları, doğrudan dini sorun ederek, cürümlerini İslam’a fatura ederek cezalandırmış olmayız. Adli takip ve ceza elbette kaçınılmaz; en ağır cezalar verilmelidir. Ancak köklü çözüm bu değildir. Daha önceki söyleşimizde de vurgulamıştım: Örgün ve yaygın eğitim-öğretim kurumlarımızda mutlaka uzmanlar gözetiminde cinsel eğitim verilmelidir. Erkek-kadın ilişkilerinde meşru alanın gayrı meşru alandan daha geniş ve vazgeçilmez olduğunu sosyal, siyasal ve kültürel olarak hem yöneticilere hem de halka anlatmak kaçınılmazdır.

İstismarcılar, haklı olarak ne denli öfke ve nefretimizi çekerse çeksinler, bu toplumun üyesidirler. Birkaç kişiden ibaret de değildirler. Yapana değil, o fiile kaynaklık eden sorunlara ve bu sorunları çok yönlü, disiplinler arası çözecek uzmanlara olan ihtiyaca odaklanmamız gerekir. Sorun, aile içi çatışma, depresyon, psikolojik rahatsızlıklar, psikiyatrik vakalar, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel etmenler ve benzerlerinden kaynaklanıyor olabilir. Bu durumu salt cehalet ya da dinci yobazlıkla açıklamak yüzeysel kalabilir. Bu cürümleri tekrarlama eğiliminde olanları işlevsizleştirecek tıbbi, sosyal ya da kültürel yaptırımlar üzerinde de ayrıca düşünülmelidir. Son olarak siyasi irade, cinsel istismarlara karşı her kurum ve kuruluşları ile kesin bir şekilde mücadele edeceğini, ısrarla ve vurguyla yinelemelidir.

Amuran: Sosyal medyada, bazı TV ekranlarında gördüğümüz başına takke- kavuk-fes sırtına cübbe alan kendisinin bir tekkenin şeyhi olduğunu iddia eden cahil fırsatçıların sayısı arttı. Konuşmaları dinin saygınlığına dokunulmazlığına zarar veriyor. Dine, cezalandırıcı bir kimlik kazandırılmaya çalışılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi dinin saygınlığını korumak halkı doğru bilgilendirmek dine zarar verenlerle mücadele etmek değil midir?

Filiz: Diyanet İşleri Başkanlığı resmi sitesinde şöyle yazar:

“Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 429 sayılı Kanun’da “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumlarını idare etmek” şeklinde ifade edilmiştir.

Ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verildiği gibi, tekke ve zaviyelerle bunların görevlisi olan şeyhlerin idaresi de Başkanlığa verilmiştir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte bunlara dair hususlar Başkanlığın görev alanından çıkarılmıştır.” [1] Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’te 429 sayılı Kanunda belirtildiği ve vurgulandığı üzere, İslam dinindeki inanç ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek amacıyla kurulmuştur. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, Diyanet İşleri’nin bu yapılarla ilgili görev alanı da ortadan kaldırmıştır. Yani tekke, zaviye, cemaat ve tarikat yoktur, olmayan yapı ya da yapıların idaresi de söz konusu değildir. Şu halde cemaat ve tarikatların varlığı hem Diyanet’in varlığına, kuruluş amaçlarına hem de görev alanı olmaktan çıkmaları itibariyle fiili dinsel hizmetlere aykırıdır, her bakımdan gayrı meşrudur. Gayrı meşru kuruluşların devamı, öncelikle Diyanet’in varlık nedeniyle çatışmaktadır.

Bence dünden bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacına uygun olarak 2 temel görevi bulunmaktadır: Bu görevleri yaptığı sürece bu teşkilat, Alevi-Sünni veya başka anlayıştan her Türk vatandaşını kucaklayıcı olur ve bu vesile ile varlık ve kuruluş nedenine sadık kalır. Aksi takdirde yalnız Alevi vatandaşlarımız için değil, Sünni vatandaşlarımız için de en azından manevi meşruiyetine gölge düşürmüş olur. İslam dinindeki inanç ve ibadet alanları konusunda Türk halkının tümünü aydınlatmak, inhisarına (AS: tekeline) ve yetkisine tevdi edilen görev ve sorumluluklarda cemaat ve tarikatlara asla fırsat vermemek gerekir. Yetki ve sorumluluk bölüşümü resmen değilse de fiilen sıkça tanık olunan olgular olarak gerçekleştiği sürece Diyanet 2. görevini yapmıyor, ilkine de güç  yetiremiyor demektir.

Diyanet, bir Cumhuriyet kurumu olduğunu unutmamalıdır. Tarikat ya da cemaat olamayacağı gibi, kendisine verilen dinsel yetkiyi açık ya da gizli olarak onlara devredemez.

Amuran: Bu tür yapılanmalarda işlenen yüz kızartıcı suçlara karşı siyasal iktidar olayları salt adli vaka olarak yorumlanıyor. Bu süreçte dini siyasal bir malzeme olarak kullanan siyasetçilerin sorumluluğu yok mu? Sözgelimi tarikat ve cemaat yapılanmalarına ilişkin TBMM’de bir Araştırma Komisyonu oluşturulamaz mı?

Filiz: Kesinlikle oluşturulmalıdır. İktidarından muhalefetine dek bu ulusal soruna hep birlikte müdahil olmak görevleridir. Özellikle Meclis içindeki ve dışındaki muhalefet, artık hiçbir şekilde tevil götürmeyecek bu tür iğrençlikleri TBMM’de araştırma komisyonu kurarak  ciddi, resmi ve kararlı bir tutum sergilediklerini açıkça ortaya koymak zorundadırlar. Bu noktada iktidara daha fazla sorumluluk düşmektedir. Ülkemizin genel ahlaki ve kültürel dokusuna, dinsel duyarlığına yönelik olarak giderek yıkıcı bir artış gösteren bu istismarlara karşı muhalefetin Meclise sunduğu komisyon kurma, araştırma önergesi verme ve olayların her yönden takibini sağlama gibi önerilerini, suç örgütüne dönüşmüş bir avuç müptezelden gelebilecek marjinal düzeydeki oy hesabına girmeden, desteklemelidir. Eğer oy artışı hesap ediliyorsa, bu yönde hareket etmeleri daha rasyonel ve sonuç verici olacaktır.

Amuran: Tarikat ve cemaatleri sivil toplum örgütleri olarak görenlere şunu sormak istiyorum. Bu oluşumların sivil inisiyatif olarak değerlendirilmesi için dernekler, sendikalar gibi demokrasiye katkıda bulunmaları gerekir. Oysa içlerinde kendi yapılarında biat kültürü var. Karşı görüşe hayır diyen bu oluşumların demokrasiye katkıları olabilir mi?

Filiz: Kötülükte biat bu yapıların geleneği haline gelmiştir. Din adına ve dine rağmen ahlaksızlık, kamu yararına değil, kamu zararına işlemektedir. Sivil kavramı, “medeni”, “şehirli” demektir. Ülkemizde “askeri olmayan, militer olmayan” anlamı öne çıkar. Bazılarına göre sivil toplum, “devletin denetim alanı dışında yurttaşların kendi düşünce ve faaliyetlerini yürütmek üzere teşkil ettikleri guruptur.” Ancak bu tanım eksik ve yetersizdir. Çünkü en büyük toplumsal örgüt ve aygıt olan Devlet, yurttaşların her türlü iş, eylem ve yapıp-etmelerini düzenler; düzenlemelerine yardımcı olur. Sivil toplum ise, devletin yetemediği, eksik ya da tamamlanması gerektiği düşünülen alanlarda, yurttaşların lehine olan konularda destekçi ve yardımcı bir rol oynar. Başka bir deyişle sivil toplum, devletin yurttaş bakımından görünümü ve yorumudur. Başka deyişle, devletin doğal parçasıdır. Burada sivil toplum kuruluşları demokrasi, laiklik, hakça bölüşüm, insanca yaşam ve adalet gibi temel değerlerin devlet tarafından nasıl ve ne şekilde toplumsal yaşama yansıtıldığını gözlemler, denetlerler. O halde sivil toplum örgütleri laik, demokratik ve hukukun üstünlüğünü savunmaya odaklı birimlerdir.

Oysa Cemaat ve tarikatlar devlete rakiptir!

Amuran: Yakın tarihimizde yaşadığımız FETÖ örneği var. FETÖ olmadan önce cemaat diye tanımlanırdı değil mi?

Filiz: FETÖ örneği özel ve mevzi bir olgu değildir. Bütün bu yapılar FETÖ adını henüz almamışlarsa da doğrudan devlete taliptir. Sivil toplumlar için vazgeçilmez koşul ve özelliklerin hiçbirini taşımadıkları gibi, bunlara açıkça cephe alırlar. Dinsel alan, sivil bir alan değildir. Dinsellikle anılan hiçbir topluluk ne sivildir, ne de yurttaş yararı gözetir.

  • Dernek ve vakıf olmanın ötesine geçen cemaat ve tarikatlar, dinci militarizmin, özgürlüklerin, yurttaşlık bağlarının, sosyal yaşamın, hukukun ve mevcut her türlü rejimin düşmanı olmak üzere kendilerini konumlandırmış durumdadırlar.

Aynı anda hem devlete hem de yurttaşların yaşam haklarına karşı mücadele ederler. Ayrıca her biri diğerine ölümüne düşmandır. Bunlar kendi içinde demokratik olmadıkları gibi başkalarına, aynı dinden bile olsa, mensubu olmayanlara hayat hakkı tanımazlar. Faşist, cahil, baskıcı, zorba, dogmatik ve insanlık karşıtıdırlar. 

  • Bunlar sivil toplum değil, siğil toplum örgütleridir.

Amuran: Din, dokunulmazlığı nedeniyle bir fırsata dönüştürüldü. Tarikat ve cemaat gibi yapılanmalar, ekonomik rant sağlanan vergisiz, algısız ticaretin bayraktarlığını da yapar duruma getirildi. Burada din ve kutsal kitap kullanılarak dinsel ayrıcalık taşıdığı iddia edilen tarikat ve cemaatin başındaki kişilere çıkar sağlanıyor. Nasıl denetlenebilir?

Filiz: Dinsel ayrıcalık, görev ve sorumluluk bakımından yalnızca Diyanet İşleri Başkanlığı’na aittir. Cemaat ve tarikatlar, gayri meşru yapılardır ve bunların hiçbir dinsel ayrıcalığı yoktur, olmamalıdır. İki başlı, paralel devlet olmazsa, dinsel yetki için de aynı şey geçerlidir. Devlette de dinde de bölünme, ortaklık, yetki paylaşımı olamaz. Olur derseniz, bu yapılardan her biri semirip güçlendiği gün “FETÖ” olacaktır.

Dinsel misyona bürünmüş her türlü yapı ve kuruluş, siyasi kararlılıkla kapatılmalı; hiç olmazsa dernekler sınırı içine çekilmelidir. Dinsel faaliyet yapmalarına resmen ve fiilen izin verilmemelidir. Haksız yollarla edindikleri memalike (AS: malvarlığına) el konmalı; millete geri döndürülmelidir.

Amuran: Daha büyük bir tehlike var. Bazı dini yapılanmalar, yabancı istihbarat kuruluşlarının yuvası da olabiliyor. FETÖ terör örgütünde gördüğümüz gibi. Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında yaşanan örneklerden de söz edelim isterseniz Mustafa Kemal Atatürk‘ün mücadelesinin temel nedenlerini de bu arada anlatmış olalım.

Filiz: Çağdaş, laik, sosyal ve hukukun üstünlüğüne dayalı, Atatürk’ün deyimiyle bir erdem olarak kurulan Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, 7 düvel içerideki düşmanları desteklemiştir. Atatürk önderliğinde var olma savaşı veren Türk milleti, karşısında yalnız 7 düveli değil, içerideki dinsel oluşumları da bulmuştur. Milli Mücadele’ye, Kuvay-ı Milliye’ye ve Atatürk’e, ölümüne maddi-manevi destek veren  pek çok din bilgini, hocalar ve din adamları olmasına rağmen, emperyalistlerden yana tavır alanlar da vardı. Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve Said-i Kürdi gibi vatan hainleri İslam dinini kullanarak, emperyalistlerin amacı doğrultusunda dinsel oluşumlar içinde yer alarak, Kuvay-ı Milliyeye ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türk ulusunun bağımsızlık savaşına karşı akıllara zarar mücadele yürütmüşlerdir. Bunların artığı olan FETÖ örneği ortadadır.

Emperyalistler adına ülke ve ulusuna karşı kirli mücadelelerini kişisel ve kurumsal olarak iki koldan sürdürmüşlerdir. “Teali İslam”“Kürt Teali” cemiyetleri adı altında ırkçı ve dinci işbirliği içinde ama İslam”ı alet ederek halk nazarında etkili olmanın yollarını aramışlar, gerçekten de kurtuluş ve bağımsızlık mücadelemizi zaman zaman zora sokmuşlardır. Ne ki dinci istismarın emperyalist emelleri ne Atatürk’ü ne de canı pahasına ülkesi ve ulusunu kurtarmaya ant içmiş kahramanlarımızı davalarından döndürememiş, Cumhuriyetimizin kurulmasına engel olamamışlardır. Günümüzde malımıza, canımıza, namusumuza, çocuklarımıza, alın terimize ve en önemlisi Cumhuriyetimize kasteden cemaat ve tarikatlar, kuruluş yıllarındaki şer odaklarının ve o odakların efendilerinin izini sürmekte ve aynı amaca hizmet etmektedirler. FETÖ bu tablonun en açık, en tartışmasız somut örneğidir.

Amuran: Gülen cemaatinin yapılanmasını önce destekleyen ve bir terör örgütü olduğu anlaşıldıktan sonra darbe girişiminden ders alındığını ve etkin mücadele edildiğini söyleyebilir miyiz? Çünkü FETÖ’nün uygulama taktikleri hala devam ediyor.

Filiz: FETÖ ile mücadele yoktur diyemeyiz. Yargımız, emniyet güçlerimiz ve birtakım siyasiler gerçekten son derece etkin mücadele örneği sergilemektedirler. Ancak FETÖ çok yönlü, çok kollu ve dış destekli emperyalist bir çete olduğu için, onunla mücadele her yönden etkili ve kararlı bir şekilde yapılmak zorundadır. Sinekler avlanıyor ve bunların FETÖ bataklığından türediğini söyleyebiliriz. Ancak bataklık hala tehlike saçıyor. Sineklerini gönderip, varlığını tahkim etmeye çalışıyor. Örgüte kazandırılanlarla yapılan mücadele, örgütün mantığı ve kurucularına yönelik yapılırsa, FETÖ ile mücadele etkili ve kalıcı olacaktır. FETÖ, 15 Temmuz 2016 darbesinden sonra halen 2 yoldan etkili olmaya çalışıyor:

Birincisi, operasyonları yurt içinden ve dışından, sürekli sabote eden ince taktiklere başvuruyorlar. Kriptolar, örgütün asıl yuvasına girilmesini engellemek için, kendilerini gizliyorlar. Hırçın, tutarsız ve panik içinde sözüm ona Fetösavar bir çılgın görüntüye sığınıyorlar. Bunun yanında, akıldışı, insanüstü ve dini terminoloji kullanarak, dogmatik bir taraftar figürü çiziyorlar. Samimi olmadıkları her hallerinden belli oluyor. FETÖ’ye sövgünün, güç sahibi siyasilere övgünün dozajını kaçıran konuşmacılara sık rastlıyoruz. Böyle bir portre çizen bu insanların mazileri genellikle FETÖ’ye dayanıyor. Kriptolar (her alanda mevcut ne yazık ki) yüzünden en yaşamsal alanlarda devletin işleyişi sekteye uğruyor. Temizlik, “hala varım” diyen örgütün doğrudan beynine ve kalbine yönelmelidir. Organlar, kendiliğinden çöker.

İkincisi, FETÖ resmen ve fiilen çökertilme süreci ile karşı karşıya olduğu için, mevcut cemaat ve tarikatlar yoluyla Franchising yöntemini kullanıyor. Türk halkının ırzından geleceğine, dininden ahlakına, ailesinden malına uzanan tarikatlar, FETÖ Franchsing’i ile onun ulaşamadığı amaca doğru hızla ilerliyorlar. FETÖ’nün ana kaynağı olan Nurcularla Süleymancı gruplar bunların en önde gelenlerindendir. Öyleyse cemaat ve tarikatlara, devlet artık bir değil iki kez dikkat etmeli; birden olmasa da süreç içinde bunların faaliyetlerine resmen ve fiilen son vermelidir.

Amuran: Son yıllarda özellikle muhafazakar kesimde kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri de arttı. Bu kesimin geleneksel kültürüne yerleşen cinsiyet ayırımcılığının rolü var mı? Kutsal kitabımızda olmayan, kurgulanan, kadına yönelik yanlış algıları değiştirmek ilahiyatçıların din alimlerinin de işi değil mi?

Filiz: İslam dini sanıldığı gibi kadına düşman değildir. Kadınla ilgili ayetler, o günün koşullarında ve hatta bugün bile, yabana atılacak önerilerden ibaret sayılamaz. Kadın Kuran’da aşağılanmaz; namus ve ahlakın cinsiyeti belirlenmez. Yani namus dişi bir kavram değildir. Ahlaki kurallar erkek-kadın herkes için geçerlidir. Cinsiyet ayrımı olmadığı gibi cinsellik lanetlenmiş değildir. Kuran’ı açıp bakan herkes bu gerçekleri görür. Ne var ki dinci cemaat ve tarikatlar, Kur’an’ın bu hakikatine ve İslam’ın ruhuna aykırı davranarak kadını aşağılamakta; namusu biyolojik bir parçaya indirgemekte ve kadını her türlü yanlıştan sorumlu tutmaktadır. Bununla da yetinmeyip;

  • tarikatların sapkın liderleri kadınları ve çocukları din adına sömürmekte, kullanmakta,
    ırzına ve şerefine tasallut etmektedir.

Çağdaşlık ve Aydınlanma Türk kadınının eseridir. Cumhuriyetimizin erdem ve bekası Türk kadının emeği ve özverisine bağlıdır. Modernleşme, aydınlanma ve demokratik geleneğin yerleşmesi kadınlarımız sayesinde gerçekleşmektedir. İşte bunun farkında olan karanlık odaklar ve bu odaklara hizmet eden dinci oluşumlar –esasen ben bir İlahiyat uzmanı olarak bunların kesinlikle Müslüman olmadıklarını vurguluyorum– Cumhuriyeti yıkmak ve “sarığın daha iyisini sarmak” için, kadınlarımızı ve çocuklarımızı hedef alarak işe koyulmaktadırlar. Türk kadını, dinine saygılı ve bağlıdır; ama bu şarlatanların gerçek yüzlerini fark edecek kadar da aydın ve tedbirlidir.

Amuran: Bütün bunların sergilenmesinden sonra bu kesime laikliği yeniden anlatabilmek için bir yurttaş olarak nelere özen göstermek durumundayız? Toplum nelerden sakınmalı? Son sözlerinizi alalım:

Filiz: Laiklik, bir din ve bir inanç sistemi değildir. Özellikle İslam’a karşı konumlandırılmış alternatif bir inanç ve ibadet bütünü de değildir. Siyasi ve sosyal bir tutum, bir tavırdır. Dinle ilgisi yok mudur? Doğal olarak vardır. Neden?

  • Medeni, sivil, özgürlükçü, çağdaş ve aydın olmak ancak laiklikle mümkündür.

Din kavramının medeniyet ve medenileşme anlamlarını şimdi yeniden anımsarsak, din ile laiklik burada bütünleşir. Yakınlaşır, birbirinden ayrılmaz hale gelir. Dindar insan medeni insandır; şehirlidir, aydındır, hakka hukuka inanır. Devletine ve ulusuna zarar vermeyi aklından geçirmez. Tam tersine, yararlı olmayı ibadet sayar. Cinsiyet ayrımcılığı yapmaz, teröre, hukuksuzluğa, hırsızlığa, yolsuzluğa, cinsel sapkınlığa asla prim vermez. Çünkü dinini laik bir Cumhuriyet sayesinde özgürce yaşadığının ayırdındadır. Bunları yapanın dindar, dine saygılı ve barışçıl bir insan olmayacağını bilir.

Amuran: Getirdiğiniz eleştiriler İslam’ın güncellenmesinde yol gösterici olabilir. Bu nedenle eleştirilere kulak verilmeli ve ona göre değerlendirmeler yapılmalıdır. Çok teşekkürler.

Filiz: Ben teşekkür ederim.

[1] https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay//1/diyanet-isleri-baskanligi-kurulus-ve-tarihcesi Erişim : 15.09.2020

BU RAKAMLAR KABUL EDİLEMEZ: ODATV Söyleşimiz – 23 Ağustos 2020

BU RAKAMLAR KABUL EDİLEMEZ!


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

ODATV Söyleşimiz
https://odatv4.com/bu-rakam-kabul-edilemez-23082057_m.html 23.08.2020

Nurzen Amuran: Cumhurbaşkanı tarafından Karadeniz’de büyük bir doğalgaz rezervi bulunduğu açıklanınca gündem bir anda değişti ve gazın çıkarılmasının maliyetleri hangi koşullarda çıkarılıp devreye sokulabileceği tartışılmaya başlandı. Enerji ön plana çıktı. Bir anda ne okulların açılma tarihi ve okullarda alınacak önlemler konuşuldu ne de pandeminin yarattığı sorunlar gündemde kaldı. Elbette bir rezerv bulunması önemli. Daha önce de petrol ve doğalgaz için aramalar yapıldı ve yapılmalı. Ama 6000’den fazla insanımızı kaybettiğimiz pandemi sürecinde gelinen noktayı halkımız daha fazla bilmek istiyor. Açıklanan verilere inanmak istiyor. Covit-19‘a karşı verilen mücadelenin her aşamasını öğrenmek istiyor. Sözün özü şeffaflık istiyor. Evet dünden bugüne neler oldu bu son salgının sonuçlarını sağlık alanında bize hatırlattıklarını bugünkü sonuçlarla yeniden gözden geçirelim istiyoruz. Pandemi konusunda tek başına mücadele veren hemen hemen her gün televizyonlarda yazılı basında yetkililere uyarılarda, hatırlatmalarda bulunan Prof. Ahmet Saltık yine konuğumuz.

Ahmet Saltık sadece tıp alanında emek veren bir bilim insanı değil, aynı zamanda Sağlık Hukuku Uzmanı ve Mülkiye mezunu. Çok yönlü bir araştırmacımız.

Sayın Saltık, kamucu sağlık sisteminin ne denli önemli olduğu yaşanan son pandemi süreciyle ortaya çıktı. Sağlık Sektörü bugün baktığımızda Covit-19 salgınıyla beraber hangi problemleri yaşıyor?

Ahmet Saltık: COVID-19 salgınına Türkiye, sağlık sektöründe ciddi sorunlarla yakalanmıştır. En önemlisi 1. Basamak Sağlık Sisteminin zayıf ve büyük ölçüde özelleştirilmiş olmasıdır. Salgın, evrensel kural olarak 1. Basamak’ta yenilir, 2. ve 3. Basamak olan hastaneler salt hastaları sağaltır (tedavi eder). Oysa salgın, toplum içinde bulaşın durdurulması ile sönümlendirilebilir, bu 1. Basamak Sağlık Hizmetinin ana işlevlerindendir. Nitekim yeterince Sürveyans, Karantina, İzolasyon ve Filyasyon çalışması yapılamamaktadır. Bu yüzden hastaneler zorlanmakta, hastalar yer yokluğundan evlerine yollanmakta, evde izlenmeye çalışılmakta ancak 1. Basamak yetersiz bırakıldığından, bu da yeterince yapılamamaktadır.

  • Salt ağır hastalara hastanelerde –şimdilik– yer bulunabilmektedir.

Sözgelimi, ABD’de tipik bir facia yaşanmaktadır. Onca yüksek tıbbi teknolojiye ve sağlık hizmetleri için neredeyse ulusal gelirin 1/5’i harcanırken, özel sigorta zorunluğu nedeniyle, nüfusun %15’ine varan 45 milyonu aşkın yoksul – işsiz – evsiz etnik kümeler (Hispanik, İndian, Zenci) sağlık hizmetine erişememektedir. Bu ülkede COVID-19’a yakalanan ve ölenlerin büyük

bölümü, anılan yoksullar, sağlık güvencesi olmayanlardır.

Koronavirüs küresel salgını (pandemisi), insanlığa özellikle sağlık güvencesi ve koruyucu sağlık hizmetlerinin vazgeçilmezliğini çok acı biçimde öğretmiştir. Bu 2 temel sorumluluk kesinlikle kamunundur; hiç kimse salt kendi özel sağlık sigortası ile yetinemez. Ancak hep birlikte, dayanışma ile sağlıklı olabilir ve kalabiliriz. Dolayısıyla, neo-liberal vahşi küreselleşme rüzgarlarının sağlıkta ölçü – sınır tanımayan özelleştirmeci ve kamusal sorumluluğu dışlayan politikalarına kesinkes son vermek ve koruyucu sağlık hizmetlerine mutlak öncelik vererek sağlığı bir temel insan hakkı olarak tanıyıp yaşama geçirmek zorunludur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde bu hak açıkça tanınmıştır; uygulanması zamanı gelmiştir.

Amuran: Bugüne kadar yapılanlar Bilim Kurulu’nun bazı tavsiyeleriyle siyasetin gölgesinde gerçekleştirildi. İlgili meslek kuruluşlarının sendikaların ve derneklerin sözgelimi TTB’nin katkıları göz ardı edildi. Bu süreç de önlemler açısından sorumluluk alanı genişletilmeliydi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Saltık: Salgın tüm toplumun sorunudur, kimseye ayrıcalık yoktur ancak gene de verilerden, daha çok yoksul – işsiz – evsiz – emekçi alt sınıfların etkilendiği açıktır. Dolayısıyla savaşımın (mücadelenin) hep birlikte (topyekün) olması kaçınılmazdır. Merkezi iktidar temel sorumludur ve toplumun tüm olanaklarını – güçlerini seferber etmek zorundadır. Özellikle kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları ayrı ayrı yasalarla kurularak bu bağlamda yetkilendirilmişlerdir ve Anayasanın 135. maddesinin koruması altındadırlar, Anayasanın muradı da bu yöndedir. Yerel yönetimler ve sendikalar ülkemizin önemli güç alanlarıdır. Merkezi yönetimin tek başına bu ciddi salgını yönetmesi ve alt etmesi hayal bile edilemez. AKP iktidarının salgının 1. dalgasını ülkemizde 6 ay biterken hala sönümlendirememiş olması açık başarısızlık kanıtıdır ve yanlışlığı kesin, bu dışlayıcı ve gerçekleri halktan saklayıcı politikalar kabul edilemez. Türkiye’nin adı geçen örgütlerde üyeliği bulunan çok ciddi bir insan gücü kaynağı vardır ve paha biçilmez bir zenginlik olup mutlaka yararlanılmalıdır. AKP iktidarı, TBMM’de içtenlikle bir genel görüşme açtırmalıdır. Bir ulusal salgın kurultayı toplamalı ve tüm kesimlerin katkısını sürece katmalıdır.

  • Demokratik toplumlar, iktidarların halk yığınlarını ve onların yasal – kurumsal örgütlerini dışlayan değil, tersine etkin katılımını sağlayan gelişkin sosyal organizasyonlardır.

Amuran: Bilim Kurulu üyeleri medyada yazılı basında bireysel açıklamalar yaptılar halkı aydınlattılar. Ancak Pandemi sürecindeki gelişmeler, yapılan öneriler, alınan önlemler ve sonuçlar Bilim Kurulu tarafından açıklanmalıydı diyenler çoğunlukta. Bu daha inandırıcı olur daha güvenilirliği sağlardı diyenler var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Saltık: Yaşamda en gerçek yol göstericinin akıl ve bilim olduğu, çağımız uygar toplumlarında tartışma dışıdır. Dolayısıyla halkın bu Kurulun önerilerini bilme hakkı demokratik ve savsaklanamaz bir haktır. Öte yandan, adı geçen Kurulun kararlarının açıklanmasına engel bir durum da yoktur. 3. gerekçe olarak, kamuoyuna mal olan Bilimsel Kurul önerileri karşısında siyasal iktidarın keyfiliğini önlemek önemlidir. Siyasal yetke (otorite), Bilimsel Kurulun önerilerini yerine getirmeyecekse, Kurul göstermelik olur. Bunun böyle olmadığının kanıtı saydamlıktan geçer ve Kurulu da İktidarı da ciddiyete iter. Kamu yetkesi neden kimi kararları uygulamadığını, uygulayamadığını kamuoyuna gerekçeleriyle açıklar ve süreç ciddiyet kazanır, toplumsal bütünleşme sağlanır.

Öte yandan, eğer Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü (Sağlığı Koruma Kurumu) AKP eliyle

Kasım 2011’de işlevsizleştirilmemiş olsaydı, siyasetin güdümünde Bilimsel Kurul yerine “Bilimsel olarak özgür, akçalı (mali) ve yönetsel (idari) açıdan özerk” bu Kurum tarafından salgın çok daha uzmanlıkla, yetkinlikle yönetilecekti. Almanya’da Dr. Robert Koch Enstitüsü, Fransa’da Dr. Louise Pasteur Enstitüsü son derece başarılı kurumsal örneklerdir. Çok zorunlu durumlar dışında “ad hoc” kurullar yerine, gereksinim duyduğumuz yerleşik köklü Kurumlardır. Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü (Sağlığı Koruma Kurumu), belirttiğimiz temel niteliklerle, “Bilimsel olarak özgür, akçalı (mali) ve yönetsel (idari) açıdan özerk” olarak hemen açılmalı ve salgın yönetimi elden gelen hızla bu Kuruma bırakılmalıdır.

Amuran: Televizyonlarda sokağa çıkma yasaklarının gerekli olduğunu ısrarla söylediniz. Diğer önlemlerin aynı etkiyi sağlamayacağını belirttiniz. Elbette bu tedbirin ekonomik maliyeti de vardı. Bugün ne düşünüyorsunuz?

Saltık: Salgın yönetiminde bulaşı kırmanın en etkin yöntemlerinden biri, toplumsal hareketliliği, değinimi (teması) en aza indirmektir. Burada söz konusu hastalığın en uzun kuluçka süresi belirleyicidir. COVID-19 için değindiğimiz süre 14 gündür. İtalya, Fransa, Almanya salgın yönetiminde başarılı olmuşlardır ve 14 günlük tam kapatma (lockdown) temel belirleyicidir. Elbette ciddi ekonomik bedeli vardır. Tükiye’de yaklaşık 3.2 milyar $ / gün gibi bir maliyet hesabı yapılmış ve yayınlanmıştır. 14 gün için yaklaşık 45 milyar $ dolayında bir kamusal kaynak gereklidir.

  • AKP iktidarı, ekonomi zaten olağanüstü kırılgan olduğundan, bu kaynağı bulamamış ve köktenci bir önlem olarak tam kapatmaya gidememiştir.

Nisan ortasında bu yapılabilseydi, şimdi 1. dalga büyük olasılıkla baskılanmış olurdu. Hafta sonları, bizim adlandırmamızla piknik karantinaları; 23 Nisan, 19 Mayıs, Ramazan Bayramlarında 3-4 günlük bayram karantinaları alaturka örneklerdir ve Epidemiyoloji biliminde karşılıkları yoktur. Kuramsal olarak tümü ile yararsız oldukları söylenemez ancak beklenen yarar da ortada yoktur; Salgın 6. ayını bitirmeye koşarken hala çok ciddi düzeydedir. Böyle giderse Eylül – Ekim içinde 14 günlük tam kapatma zorunlu duruma gelebilir. Salgın dünyada da çok yaygın ve komşu ülkelerde de şiddetli.

Amuran: Bu mücadeleyi sürdüren sağlık çalışanlarımızın durumu daha da zor. Hem hastalığın bulaşma riskini taşıyorlar, meslektaşlarını bu hastalık yüzünden kaybediyorlar hem de bu sürecin travmalarını yaşıyorlar. Bu nedenle mesafe, maske ve hijyen önlemleri almayanlara karşı kırgınlar. Pandemi başladığından bu yana, kendilerine motivasyonlarını artıracak destekler yeterince sağlandı mı?

Saltık: Hayır! Tükenmişlik… yaygın. Yorgunluk, bıkkınlık, yılgınlık, depresyon, gelecek kaygısı ve korku. Ek ödemeler büyük adaletsizlik ve yetersizlik yarattı. Yeterli kişisel koruyucu donanım sağlanamadı. En önemlilerinden biri, sağlık çalışanlarının COVID-19’a yakalanmaları durumunda meslek hastalığı sayılarak sağlık, sosyal, ekonomik, emeklilik gibi türev hakların tanınmaması bir sorun… Bu sorun mutlaka çözülmeli. Hala sağlık çalışanlarına yönelik şiddet sürüyor; hizmet sunumundaki kısıtlar ve zorluklar sağlık çalışanı kaynaklı değil; sistem kaynaklı. Hatalı politikaların bedeli / kurbanı asla, çok özverili sağlık çalışanları olmamalı.

  • Salgın boyunca 5,5 ayda 50’yi aşkın sağlık emekçisi öldü! Bu rakam kabul edilemez, öncelikle sağlık çalışanını korumayan / koruyamayan bir sistem, salgını yenemez.

Amuran: Salgınlarda alınan önlemlerin ne denli farklı olduğunu millet olarak yaşayarak öğrendik. Salgın yönetimlerinde uygulanan farklı stratejiler olduğunu biliyoruz. Güvenilir ve nitelikli bir aktif sürveyans sistemi kurulmasını önermiştiniz. Süreç nasıl işliyor?

Saltık: Salgın yönetiminde “Epidemiyolojik 4’lü” diyebileceğimiz 4 temel strateji vardır. Bunların ilki Sürveyans‘tır. Alt tipleri vardır Aktif, Pasif, Sentinel gibi. Toplumda sağlık sorunları ile ilgili sürekli veri toplama, çözümleme (analiz) ve müdahale stratejileri geliştirme demektir. Aktif Sürveyans‘ta, salgınlarda erken olgu bulmak hedeflenir, bu amaçla da toplumda yaygın tarama çalışması yapılır… Bizim, “… kapı kapı dolaşıp test yapılmalı..” dediğimiz bu idi. Başta Çin, çok başarılı uyguladı ve 82 günde salgını Wuhan’da sönümlendirdi. Uygulanmama gerekçesi yeterli sağlık çalışanı (personeli) olmayışı, test maliyeti, laboratuvar yetersizliği ve “samanlıkta iğne arama” reddiyesi ileri sürüldü… Ama Dünya Sağlık Örgütü başından beri Test yap, Erken olgu bul ve Sağaltdedi. Türkiye yaklaşık 14 kişiden 1’ine test yapmış oldu son verilerle. Çok daha yüksek skorlu ülkeler daha başarılı.

Amuran: Sağlık Bakanlığı’nın son açıklamalarında verdikleri bilgiler kamuoyunu tatmin etmiyor. Sözgelimi entübe hasta sayısının verilmeyişi. Oysa şeffaflık panik olmasını da engeller, insanların kendileri için alacakları önlemler de daha bilinçli hareket etmelerini sağlar, değil mi?

Saltık: Elbette. Tablo karmakarışık! Dahası, bu istendik bir durum, sorunu bulanıklaştırmak için. Yoğun bakımda ve/veya entübe hasta sayısını dediğiniz gibi son 2 haftadır Bakanlık saklıyor. Oysa bu önemli bir gösterge idi. Türkiye’de, karartılma öncesi son günlerde yatan toplam hastanın 1/10’ü düzeyine tırmanmıştı dünyada %1 iken. Gene de ölümler Türkiye’de dünya ortalamasının yarısından azdı. Bu derin çelişkiyi sorguluyorduk ama Sağlık Bakanlığı doyurucu açıklama yapamıyordu. Şimdilerde o turkuvaz tabloda günlük verilen 5-6 rakamdan ikisi ağır hasta ve zatürreli hasta sayısı. Dünya ile karşılaştırma olanağı kalmadı, standart bozuldu. Öte yandan sağaltımda (tedavide) elde gerçekten etkili anti-viral ajan yok. Hastalık sırasında gelişen bozukluklara dönük belirti (semptom) ile savaşılıyor. Ateş, solunum güçlüğü, yaygın pıhtılaşma eğilimi, aritmi vb. Hidroksiklorokin (Kinin) çok eski bir Sıtma ilacı. Bu hastalıkta denendi, artimi yapıcı etkisi yüzünden Dünya Sağlık Örgütü kullanılmamasını önerdi ama Türkiye’de hala kullanılıyor! Üstelik, hastaneler dolu olduğundan, ağır olmayan hastalara evde kullanmak üzere Filyasyon ekiplerince veriliyor. Bu suç (1219 s. yasa md. 25 vd.), ilacı ancak hekim yazar, o da hastayı görüp muayene ederek verir. Bu uygulama pek çok bakımdan ciddi sakıncalar ve riskler taşıyor ve hemen durdurulması gerek. Öbür anti-viral ajanlar tümüyle ampirik temelde kullanılmakta. Türkiye’de dünyadan ciddi biçimde ayrışan ve ölüm oranlarında belirgin (dramatik) azalma sağlayacak bir ilaç sağaltım rejimi söz konusu değil.

Amuran: Dünya Sağlık Örgütü bu dönemde kendisine düşen sorumlulukları yerine getirdi mi? Eleştiriler yapıldı, uyarıları önemsenmedi. Sizce iyi bir sınav verdi mi?

Saltık: DSÖ, BM’ye bağlı bir teknik uzmanlık kurumu ve Uluslararası Hukuk korumasında.

Kararları, üye ülkeleri bağlayıcı değil, öneri (tavsiye) niteliğinde. 1948’de çalışmaya başladı ve 72 yıllık bir Kurum kültürü ve deneyimi var. Pek çok uluslararası sağlık sorununda iyi sınav verdi. Son salgında Ocak 2020 başında Çin’e uzmanlarını yolladı ve aşamalı biçimde alarm düzeyini artırarak 10 Mart 2020 günü, salgının 2. ayı bitiminde “Bu bir küresel salgındır / pandemidir” dedi. Zamanlama hatası yok bize göre. Sorun yeni ve SARS-COV2 adlı bu virüsün (Yeni koronavirüs) tanınmayışı. DSÖ de bilimsel bilgi üretildikçe yönergelerinde değişikliğe gitti, bu çok normal. Sayıları 196’ya varan tüm üye ülkelerin DSÖ ile uyumlu bir işbirliği içinde çalışması bir zorunluktur. Eleştiriler biraz da, şimdiki Etyopyalı Genel Direktör Dr. Tedros Adenom Gebreyesus’un eşitlikçi – sosyal sağlık politikaları söylemlerine kapitalizmin ilkel tepkisi gibi.

Amuran: Covit 19’la birlikte bilimsel çalışmaların önemi bir kez daha ortaya çıktı. Özellikle Tıp alanında… Tıp dünyası önemli bir sınav verdi. Karar vericiler de bunun ne derece farkına vardılar, bilemiyoruz. Sağlığa dönük yapılan harcamaları yeterli buluyor musunuz?

Saltık: Bilimsel Tıp birikimimiz yabana atılamayacak düzeyde. Ancak nitelikli sağlık hizmetlerine erişimde kabul edilemez düzeyde eşitsizlikler var Türkiye’de ve dünyada. At başı giden önemli öbür sorun ise sağaltımın / tedavinin sağlık hizmeti sanılıp öne çıkarılması. Oysa gerçek sağlık hizmeti insanlar sağlıklı iken verilen koruyucu sağlık hizmetidir. Ancak böyle erken tanı konarak etkin sağaltım yapılabilir ve hastalıklar azaltılabilir. Ancak yabanıl kapitalizm her durumda en çok kâr gibi bir tunç yasayı (!) insanlığa bir boyunduruk gibi dayattığından, daha az giderle daha sağlıklı bir topluma erişemiyoruz.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçesi 58 milyar TL. Ayrıca SGK’nın 2020 için öngörülen 110 milyar TL dolayında sağlık gideri söz konusu. Kurumların da sağlık bütçeleri var, örneğin TBMM. Ayrıca yurttaşların cepten harcamaları… Türkiye sağlık sektöründe ulusal gelirinin informal (gayrı resmi) olarak 1/10’unu (%10), TÜİK’e göre ise %5’ini harcıyor. Her ikisi de ciddi tutarlar. 2019’da yaklaşık 700 milyar $ toplam ulusal gelirde 35 ya da 70 milyar $. En önemlisi verimli kullanılması; bu da kamusal sorumlulukla etkin ve yaygın, sürekli koruyucu sağlık hizmetlerinin kesin bir öncelik almasını tartışılmaz kılıyor. Yani, yerli – yabancı sermayeye rant aktarımını durdurmayı!

Amuran: Yeniden hatırlatmakta yarar var. Salgın sırasında halkın zamanında doğru gerçekçi bilgi alması önemlidir. Bu sağlanamazsa ne olur?

Saltık: Salgın dönemlerinde elbette halkın doğru, yeterli, güvenilir ve zamanında bilgi edinme hakkı tartışılamaz. Bu sağlan(a)mazsa fısıltı gazetesi devreye girer, halkla salgın yönetiminde işbirliği yapılamaz. Bu durumda da salgınla baş etme olanağı kalmaz. Türkiye’de yaşanan bir bakıma budur; iktidar gerçek verileri halktan, hatta Bilimsel Danışma Kurulundan bile saklamakta ve gerçekçi olmayan açıklamalar halkı tehlikeli bir gevşekliğe itmekte.

Amuran: Bu pandemi süreci bize neleri hatırlattı, neleri öğretti? Ayrıca son önerileriniz.

Saltık: Sorularınıza yanıt verirken önerilerimizi de sunmuş olduk. Farklı olarak ya da yer yer yineleyerek vurgulamamız gereken, sağlığın doğuşta kazanılan bir temel hak olduğu gerçeğidir.

  • Sağlıkta özelleştirmeden vazgeçilmeli, herkes hak ettiği sağlık hizmetine nüfus kağıdı ile erişebilmelidir.
  • Bu bağlamda, gerçek bir talan, kapitülasyon olan, Şehir Hastaneleri kamulaştırılmalıdır. Sağlıkta da liyakat mutlak olmalı, il – ilçe sağlık müdürleri
    Halk Sağlığı Uzmanı olmalıdır.

Benzer sağlık ve çevre sorunları insanlığı beklemektedir. Çevreyle barışık ve ona saygılı bir yaşam sürdürmek zorunludur; sürdürülebilir kalkınma dönemi kapanmıştır, artık sürdürülememektedir; sıra ve zaman sürdürülebilir yaşam ilkesindedir. Bunun da en temel gereklerinden biri, tüm dünyada etkili ve ivedi bir aile ve nüfus planlamasına geçmektir;

* HER AİLEYE 1 ÇOCUK… Zamanı geldi de geçiyor da…

Türkiye’deki Dolar milyarderleri, bu olağanüstü dönemde ülkeye sahip çıkmalı. 50 dolayında ultra zengin insanımız, salgınla savaş için 100’er milyon Dolar gönüllü katkı vermelidir…

Yaşamın her alanında en üst düzeyde tasarruf ve dünyaya en az yük olmak (en küçük karbon ayak izi bırakmak). Bu da son çözümlemede, Büyük Atatürk‘ün son derece yerinde uyarısı ile,

“Bizi yutmak isteyen kapitalizm ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ile savaşımı meslek edinmiş insanlarız..” 

ilkesinin gereğini yerine getirmekle erişilebilecek ulusal ve küresel bir stratejik hedef olmalı.

Amuran: Atatürk’ten söz edince sizin bir Anayasa kadar önemli gördüğünüz TBMM’de Yüce Önder’in yaptığı bir konuşması vardı. Nasıl bir sağlık politikası ortaya koyduğunu anlatan bir konuşma. O konuşmayla o yıllarda yapılanları yeniden hatırlatalım okurlarımıza. Söyleşiyi Atatürk‘le noktalayalım.

Saltık: Çok iyi olur. 1947 tarihli Dünya Sağlık Örgütü Anayasasında Sağlık tanımlanırken, “sosyal yönden de tam bir iyilik” durumu / koşulu tanıma eklenmiştir. Bu durum, Büyük Önder Mustafa Kemal Paşa önderliği ile Cumhuriyeti kuran öncü kadroların engin ufkuna bir kanıttır. Mustafa Kemal Paşa ile dava – silah arkadaşları Sağlık işlerini son derece önemli bularak, bir Bakanlık düzeyinde örgütlemişlerdir. Sözünü ettiğiniz konuşma, 1 Mart 1923’te ilk Meclisin 4. yasama yılı açış konuşmasıdır.

Amuran: Atatürk’ün o konuşmasında salgınlarla nasıl mücadele edildiği de gündeme getirilir.

Saltık: Evet, dediğiniz gibi Atatürk‘ün o konuşmasıyla bitirelim söyleşiyi.

***

Efendiler,

İçişleri hakkında açıklamalarımı burada tamamlayarak sağlık işlerine geçiyorum. Ülkenin sağlık durumu Allah’a şükür sevindirici bir durum göstermektedir. (Elhamdülillah sesleri) Sağlık ile ilgili çalışmalarımızın önemli bir kısmı salgın hastalıklardan korunmaya ve bulaşmanın önlenmesine sarf edildi. Bu tip hastalıklardan yalnız çiçek ile tifüs bazı bölgelerde az da olsa kendini sınırlı bir şekilde göstermiş ise de, zamanında alınan ve sürdürülen koruyucu önlemler ile önlerine geçilmiştir. Ülkenin büyük bir kısmının düşman tarafından harabeye çevrildiği, ezilmiş halk derin bir yoksulluk içine terk edildiği, içten dışa ve dıştan içe sürekli olarak göçlerin sürmekte olduğu bugünkü dönemde, bu gibi hastalıkların görülmesi istenmeyen bir konu olmakla birlikte, oldukları yerlerde süratle ortadan kaldırılmalarında gösterilen başarı da sevindiricidir. Salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı savaşın gereği düşünülürken en önce akla sıhhi önlemlerin uygulamasını yapan doktor ve sağlık memurları gelir. Geçen yıl ülke içinde memur olarak çalıştırıları doktor sayısı 337 ve sağlık memurlarının sayısı ise 434 idi. Ülkenin ihtiyacını karşılamaktan uzak olan bu sayıların bu yıl kısmen memleketin uzak yerlerinde doktor maaşlarının artırılması, kısmen askeri doktorların bir kısmının terhis ve çalıştırılmaları yoluyla çoğaltılması ve aynı zamanda okuldan çıkacak doktorlarımıza mecburi hizmet yüklenmesi ve daha çok doktor yetiştirilmesi önlemleri alınarak bugün görülen boşlukların doldurulması düşünülmektedir.

Salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı insanları koruma konusunda büyük hizmetleri görülen, aşıların hazırlanması ile uğraşan hıfzıssıhha kurumu üstün bir başarı ile çalışmalarını sürdürmekte ve hastalıklarla savaşta yararlı hizmetler yapmaktadır. 1921 yılı içinde, üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas Kurumu geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 Kg. kolera, 477 Kg. tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yeterli bir şekilde yapılmıştır. Halen İstanbul ve Sivas’ta bulunan her biri bakteriyoloji laboratuvarı, kimya laboratuvarı, aşı istasyonu ve kuduz tedavi merkezinden kurulu hıfzıssıhha müesseselerinin üçüncüsü de bu yıl Diyarbakır’da kurulacak ve böylece hastaların uzak yerlere gitmelerinden doğacak sakıncalar ortadan kalkacaktır. Bulaşıcı hastalıklara karşı önemli bir savaşın aracı olan temizlik ve etüv araçları gittikçe çoğaltılmakta ve düşman tarafından zarar görmüş olanlar onarılmakta, var olanlar ise yenileştirilmektedir. Bu şekilde yakında Afyon Karahisar, Eskişehir ve Niğde etüv kurumları faaliyete gireceklerdir. İzmir’de ve Ankara’da her türlü aracı olan birer etüvevi inşası düşünülmektedir. Aslında sağlık korunmasını sağlayan etüvevleri bulunmayan şehirlerde yerel yönetimler tarafından verilecek ödenekle ve merkezden yapılacak yardımla bir an önce bunların tamamlanması, 1923 yılında yerine getirilmesi amaçlanan işlerden birisidir. Bu arada, çeşitli yollarla dışarıdan gelecek salgın hastalıklara karşı korunmak için sınırlarımızda karantina yeri projesi de incelenmektedir.

Kapitülâsyonların kaldırılması sonucu olarak uluslararası bir yönetim durumundan çıkarılıp, halen doğrudan doğruya bakanlığın şubelerinden biri durumuna gelen eski karantina sağlık işleri de, en güç şartlar içinde teslim alınmış olmakla birlikte başarı ile yönetilmekte ve çalıştırılmaktadır. Bir harabe halinde teslim alınan Sinop ve Kılazömen karantina yerlerinin çalışır bir duruma getirilmesine çalışılmaktadır. Sadece bulaşıcı ve mikrobik hastalıklara yakalananların tedavi gördüğü hastahanelerin bulunmamasının ülkemiz için büyük bir eksiklik olduğu düşünülerek bu yıl İstanbul’da ve Anadolu’nun çeşitli yörelerinde 5 adet bulaşıcı hastalıklar hastahanesinin kurulması ve açılması sağlık programımıza konmuştur. Bu arada İzmir’deki hastahane çalışmaya başlamış, İstanbul’dakiler de açılmaya hazır olarak beklemektedir. Gerek yerel yönetimlerin çalışmaları gerek örnek kurumlarımızın ülkemize
iyi bir şekilde dağıtılması ile Anadolu’nun her yanında eldeki imkanlar içinde önemli sağlık merkezlerinin kurulmasına çalışılacaktır. Salgın hastalıklar oranı kadar önemli ve hatta ülkemizde bunlardan daha çok ölüme neden olan sıtma, frengi ve vereme karşı da önlemler alınmasından geri durulmuyor. Sıtma hastalığının ülkemizdeki yayılma oranı ve yaptığı yıkıntıya karşı yeterli önlemler bulunduğu iddia edilmemekle birlikte, sıtmanın en etkili ilacı olan, İstanbul kimyahanesinde üretilen devlet kinininin bin kiloya yakın mevcudu Ziraat Bankası eli ile bütün bölgelere dağıtılmak üzeredir. 250 kilo da parasız kinin dağıtılmıştır.
Yine geçen yıl ödeneğinden artan para ile dışarıdan yeniden bin kilo kadar kinin alımı için başvurulmuştur. Sıtma hastalığının kökünün kazınması için, tek çare olan kurutma ve arazi ıslahı sorununa ve şehir ve köylerin sağlık koruyucu şartlarının düzeltilmesine olağan durum sağlandığında hemen başlanacak ve bunun tamamlanması bayındırlık ve sağlık işlerimizin
en gerekli ve önemli görevlerinden olacaktır

Yıkıcı memleket hastalıklarından başlıcası olan vereme karşı şimdiye kadar durum ve şartlar nedeniyle uygulamaya izin ve imkan bulamadığımız önlemlere başlangıç olmak üzere İstanbul’da veremliler tedavi evi açmak ve böylece yeni ve çok gerekli bir mücadelenin ilk temel taşını koymak düşüncesindeyiz.”

***

Amuran: Sayın Saltık, Atatürk’ün stratejisi doğrultusunda gitmenin ne denli önemli olduğunu bu Meclis konuşmasıyla daha da netleştirdiniz. Açıklamalarınız ve Covit 19‘la ilgili son değerlendirmeleriniz için teşekkürler. Covit aşılarıyla ilgili gelişmeleri bir başka söyleşimize bırakalım teşekkürler.

Saltık: Ben teşekkür ederim.

Amuran: Tutuklu bulunan Gazeteci arkadaşlarımız Barış Pehlivan, Müyesser Yıldız, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç‘a da selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Bir an önce özgürlüklerini kavuşmaları dileğimizi yineliyoruz.

*****