ODATV’de ŞARBON HAKKINDA SÖYLEŞİ

Nurzen Amuran sordu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık yanıtladı...

https://odatv.com/diyanet-halka-namuslu-aciklamalar-yapmalidir-30091819.html 30.09.2018
veya pdf metni için : ODATV_SARBON_SOYLESISI_30.9.18_tam_metin

ODATV SÖYLEŞİSİ İÇİN ŞARBON HAKKINDA
SAYIN AHMET SALTIK’a YÖNELTİLEN SORULAR

Prof. Dr. Ahmet Saltık / Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Ankara Üniv. Mülkiye – SBF mezunu (Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi)
Sağlık Hukuku Uzmanı / www.ahmetsaltik.net     profsaltikgmail.com

Soru 1 : Bu hafta sizinle gıda güvenliği ve şarbon hastalığı üzerinde duracağız.
Şarbon hastalığının ortaya çıkması pek çok sorunu gündeme getirdi. Hayvan sağlığıyla uğraşan veteriner hekimlerimizin, toplum sağlığıyla ilgilenen tıp doktorlarımızın önemini bir kez daha ortaya çıkardı. Gıda güvenliğine ne kadar titizlik gösterdiğimizin göstergesi oldu. Tarım ve hayvancılıkta kendine yeten fazlasını ihraç eden bir ülkeydik. Bugün ithalatımızın çoğu gıdalara dayanıyor. Toplumu en çok tedirgin eden konulardan biri ithal edilen gıdalardır değil mi?

YANIT 1 : Türkiye, AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından, 2003-17 arasında 175 milyar Doları aşkın hazır gıda ve tarımsal hammadde dışalımı yaptı. 15 yıla bölündüğünde yıllık ortalama tarımsal dışalım yaklaşık 12 milyar $ ve bu rakam zaman içinde artma eğiliminde. Bir yandan da nüfus artışı çok ciddi. Yine AKP’nin iktidar yıllarında nüfus
66 milyondan 82 milyona erişti ki bu da yıllık ortalama 1 milyon dolayında doğal (göçleri katmadan) artıştır ve son derece yüksek bir nüfus artış hızıdır. Yerli tarımsal üretimde yetersizliğin, giderek daha çok dışalımın nüfusun sorumsuzca artışını teşvik politikalarıyla elbette bağı var. Türkiye, 82 milyon vatandaşını, 4 milyon dolayında Suriye – Iraklı sığınmacıyı, son verilerle yaklaşık 32 milyon/yıl turisti ve 1 milyon dolayında kaçak – kayıt dışı nüfusu besleyebilecek yerli tarımsal üretim yapamıyor. Buğday dahil tarımsal ve hayvansal temel gıda ürünlerinde dışa bağımlı. Dolayısıyla milyonlarca ton gıda ürünün dışalımında
gıda gümrüklerinde hijyen standartlarının sağlanması yaşamsal önem taşıyor..

Bu alanda uygun örgütlenme, teknik altyapı, yetişmiş insangücü, güncel mevzuata dayalı bir iyiyönetime (Good Management Practice) gerek var.  Ulusal çıkarların ve Halk Sağlığının korunması ancak böylelikle olanaklı. Ancak küresel neo-liberalizm kendi çıkarları – en çok kârı adına her türlü denetimi, kuralı dışlamak istiyor; de-regülasyonu, anomiyi (kuralsızlığı) dayatıyor. Nitekim canlı hayvan dışalımında son aylarda veteriner hekim denetiminin dışlanması tipik ve sonuçları ağır olabilecek bir politik karar. Tüm bunlar, halkın “yeterli – dengeli beslenme” ve “gıdaya erişim hakkı” gıda güvencesini (food safety) ciddi düzeyde tehdit etmekte. At başı eşlik eden ikiz sorun da “gıda güvenliği” (food security); gıda maddelerinin hijyenik standartlarının gereğince sağlanamaması oluyor. Oysa giderek artan dışalım milyonlarca tona eriştiğinden ve tüm Türk toplumunu ilgilendiren boyutları nedeniyle, alınacak koruyucu sağlık – güvenlik önlemlerinin de o ölçüde titiz, özenli, eksiksiz, tartışılmaz biçimde bilimsel olması zorunludur. Şarbon, bu zincirde birkaç halkanın zayıflığının ürünüdür ve politik sorumluluk gerektirir.

Türkiye, Gıda Gümrüklerini uluslararası standartlara hızla ulaştırmak zorunda.

Soru 2 : Sizin de sık sık değindiğiniz gibi BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin
25. maddesi şöyle diyor: “Herkesin gerek kendisi gerek ailesi için yiyecek, giyim, konut, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim olanaklarından iradesi dışında yoksun bırakacak öbür durumlarda güvenliğe hakkı vardır.” Bu düzenlemeye uygun politikalar üretebiliyor muyuz?

YANIT 2 : Türkiye BM’nin kurucu üyelerinden. Dolayısıyla 10 Aralık 1948 tarihli, bu yıl
70. yılını dolduracak olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni içselleştirmiş bir ülke.
Bu Bildirge, insan hak ve özgürlüklerinin evrensel kabul gören yüksek ilke ve değerlerinin
(Jus Cogens) somutlaşmış biçimi. Bu bağlamda tüm insanların 4 temel hakka dayanan,
çelik çekirdek sayılacak vazgeçilmez – ertelenemez – devredilemez – kamusal olarak karşılanması gereken kalkanı var :

1) Aç kalmayacak (beslenme),
2) Çıplak kalmayacak (giyinme),
3) Açıkta kalmayacak (barınma) ve
4) Doktorsuz kalmayacak (sağlık hakkı)!

Görüldüğü gibi temel insan hak ve özgürlüklerinin 4 temel kolonunun ilki AÇ KALMAMAK! Devletin, ülkesindeki insanların tümünün yeterli – dengeli beslenmesini sağlayacak bütüncül politikaları yaşama geçirmesi öncül (a priori) bir varlık yükümü. Türkiye’de değişik kaynaklarda milyonlarca insanımızın AÇLIK SINIRI ALTINDA yaşamaya çalıştığı yayınlanmakta. Son yakıcı ve yıkıcı ekonomik bunalımın öncesinde 8-9 milyon arasında yurttaş,
SGK tarafından 5510 sayılı yasa uyarınca “yoksul” kabul edilmiştir ve kendilerinden “prim” = ek vergi alın(a)mamaktadır. “SGK yoksulu” tanımı, brüt asgari ücretin 1/3’ünden daha az aylık gelir sahibi olmak demektir ki, söz konusu rakam 680 TL’dir. Ayrıca özellikle sendikaların her ay yayınladığı rakamlarda net asgari ücret (1604 TL), 4 kişilik ailenin salt beslenmesine
(aç kalmamasına!) bile yetmemektedir. Asgari ücretli çalışan sayısı 7 milyon dolayındadır ve aileleriyle 20 milyona erişmektedir. Kayıt dışı sektör ekonominin 1/3’ü dolayındadır.

AKP iktidarı 20 milyona yakın yurttaşa her ay düzenli sosyal – mali yardım yapmaktadır. Dolayısıyla yoksulluğu giderecek ya da en aza indirecek sosyal politikaları Türkiye, özellikle son 16 yıldır izlemiyor. İktidarın politik tercihi tam tersi ve “sadaka toplumu” na dayalı. Gelir dağılımı adaletinin bilimsel ölçütü olan Gini katsayısı iyileşmiyor, kötüleşiyor.. 36 OECD ülkesi içinde gelir dağılımı adaletsizliğinde 3’üncü sıradayız. Bu katsayı (0.411), OECD ortalamasının epey (0.316) üzerinde. Üstelik son çok ağır ekonomik bunalımın faturasının da orta – alt gelir dilimlerine yüklenmekte olduğunu acı duyarak izliyoruz. Yoksulluk yatay (oransal) ve dikey eksenlerde (yoksul daha da yoksul) giderek ağırlaşıyor, ağırlaşacak ülkemizde. Halk arasında bir söz var; “işten artmaz, dişten artar” diye. Halkımız ilk olarak ne yazık ki beslenmesinden – yiyeceğinden kesmekte ve bunun zincirleme çok olumsuz sonuçları doğmakta. Hastalıklara direncin azalması, ömrün kısalması, çalışma veriminin düşmesi, bebek – küçük çocuklarda zeka gelişiminin olumsuz etkilenmesi, karbonhidrat (ekmek!) ağırlıklı beslenme ile şişmanlık! Neo-liberal yabanıl (vahşi) küresel politikalar devleti yaşamdan dışlayıp yerine sermayeyi – şirketleri – kârı koydukça halk, kurgulu olarak yoksullaşTIRılıyor, yoksunlaşTIRılıyor.

Soru 3 : Ülkemizde, gıda güvenliğinin korunmasını sağlayan hukuksal düzenlemelerde yaptırımlar yeterli mi, hangi kurumlar sorumlu ve sözü edilen kurumların sorumluluk alması yerinde bir seçim mi? Sözgelimi gıdalarla bulaşan hastalıkların kaynağının bulunmasıyla hangi kurumlar ilgileniyor?

YANIT 3 : Türkiye’de Gıda Güvenliğinden (food safety) 9 Temmuz 2018 sonrası düzenleme ile Tarım ve Orman Bakanlığı (öncesinde Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı) sorumlu. Adında “gıda, beslenme, besin, hayvancılık..” vb. bir sözcük olmayışı yeter fikir veriyor sanırım; “Tarım ve Orman Bakanlığı”. Temel mevzuat ise Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasası (13.06.2010 tarihli ve 5996 sayılı, RG: 27610). Adı “Tarım ve Orman Bakanlığı” olan birim, adında bile geçmeyen temel alanlarda da sorumlu! Oysa Bakanlığa verilen ad, temel hedefleri ve yetki – sorumluluk alanını da kodluyor gerçekte. Öncesinde 5179 sayılı “Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname” yürürlükte idi (2004-2010 arasında.) 5996 sayılı yürürlükteki son yasanın konumuzla ilgili 40 ve 41. maddeleri şöyledir :

MADDE 40- (1) Gıda ve yem ile ilgili yaptırımlar aşağıdadır :

a) İnsan tüketimine uygun olmayan gıdalar, giderleri sorumlusuna ait olmak üzere piyasadan toplatılır ve mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu ürünleri üreten veya piyasaya sunanlar hakkında kamunun sağlığına karşı suçlar kapsamında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusu yapılır.

MADDE 41/e : Yapılan resmi denetimler sırasında, işyerinin tümünün veya bir bölümünün insan sağlığı ve gıda güvenliği, hayvan sağlığı ve yem güvenliği açısından tehlike oluşturur ve ivedi önlem gerektirirse; Üretimin tümü veya tehlike oluşturan bölümünün çalışması durdurulur. Üretim yerlerine beş bin TL, perakende işyerlerine bin TL para cezası verilir.
Eksiklikler giderilene dek çalışmaya izin verilmez. (Para cezası güncelleniyor..)

Ayrıca Türk Ceza Yasası’nın 185-196 arasında 12 maddesi, Kamunun sağlığına karşı işlenen suçlara ilişkindir. Bu düzenlemeler yeterli ve caydırıcı yaptırım içermektedir ancak yasaya aykırılıkların öncelikle etkili ve sürekli denetim – eğitimlerle önlenmesi, ardından da zamanında saptanması gereklidir bu yaptırımların uygulanabilmesi için. Gıda işleme sanayisinin bölünmüşlük ve kayıtdışılık sorunları var. Tarım – gıda kuruluşlarının kesin sayısı bilinmiyor. Örneğin TÜİK ve TOBB farklı sayılar veriyor ancak gıda – tarım işletmelerinin %90′ı KOBİ. Bu dağınıklık ve ölçek sorunu, etkin denetimi çok güçleştirmekte. Sorumlu Bakanlığın denetim için insangücü ve teknik altyapısı (laboratuvar desteği) yetersizdir.
Onbinlerce işletmenin denetlenemediği – etkin denetlenemediği ve caydırıcı yaptırım görmediği biliniyor ve zaman zaman basında çarpıcı örnekleri izleniyor.

Besin kaynaklı sağlık sorunu nedeniyle sağlık hizmeti için başvuranlarda tıbbi tanı bu yönde ise, Tarım Orman Bakanlığının il – ilçe müdürlüklerine Sağlık Bakanlığı birimlerince bildirim yapılmakta ve kuşkulu besinlerin analiz raporu istenmektedir. Besin örnekleri kimyasal – mikrobiyolojik inceleme amacıyla Tarım Orman Bakanlığı çalışanlarınca alınmakta ve bu Bakanlığın laboratuvarlarında çalışılmaktadır. Böylelikle hastalığın filyasyonu (kaynağı) bulunmaktadır. Bu yolla, 2017 içinde 37 insan Şarbonu tanısının kaynağı araştırılmıştır iki Bakanlığın ortak çalışması ile. Ne var ki bu alanda ciddi eşgüdüm sorunları yaşanmaktadır. 560 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile (R.G. 28.06.1995; 22327) 1995’ten bu yana Gıdaların denetimi Sağlık Bakanlığından alınarak (öncesinde 1930 tarihli 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Yasası ile bu yetki Sağlık Bakanlığının idi) Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığına bırakılmıştır. 23 yıldır iki Bakanlık arasında yeter eşgüdüm sağlanamamıştır. Gıda – hayvan kökenli hastalıklarda Tıpta
tanı konması için Tarım Orman Bakanlığının desteğine gereksinim yoktur. İnsan biyolojik materyalinde kesin tıbbi tanı konabilmektedir. Örneğin Şarbonda hastanın kan kültürü
ya da deri lezyonlarında hastalık etmeni olan Bacillus anthracis gösterilebilmektedir.

Ancak kaynağın bulunması (Filyasyon) ve uygun tıbbi yöntemlerle kaynak olmaktan çıkarılması zorunludur bulaş zincirinin kırılabilmesi için. Şarbon örneğinde kaynak
temel olarak hastalıklı hayvanlar olduğundan (Şarbon bir Zoonoz!), burada veteriner hekimlik hizmeti kaçınılmazdır. Kaynak araştırması raporunun sağlık birimlerine zamanında ulaştırılması, kişi ve toplumun (halk) sağlığını korumak açısından zorunludur.

Tarım Orman Bakanlığının sayılan işlevler açısından yetkin olabilmesi için ilk adım
adının tamamlanması, “Hayvancılık” sözcüğünün eklenmesi ve örgütlenmesinin
yeniden düzenlenmesi gerekir. Tarım, Orman ve Hayvancılık işleri için 1’er Bakan Yardımcılığı düşünülebilir. Sağlık Bakanlığı ile yukarıda açıkladığımız etkin, hızlı işbirliği için mutlaka
bir eşgüdüm birimi kurulmalıdır.

Soru 4 : Gelişmiş ülkelerde gıda güvenliğiyle ilgili sistem nasıl kurulmuş,
nelere özen gösteriliyor?

YANIT 4 : ABD ve AB sistemi incelenebilir bu amaçla. ABD’de FDA (Food & Drug Administration) adlı özerk kurum, Gıda ve İlaç işlerinden sorumlu bilimsel ve yönetsel
bir yetke (otorite). İlaç ruhsatları ve gıda ürünlerinin üretim lisansları, denetimi bu bağımsız – bilimsel ve yönetsel özerk bu Kurumca yürütülmektedir. Buna benzer bir kurumsal yapılanmayı AB’de EFSA (European Food Safety Agency) olarak görüyoruz. Her ikisi de klasik, katmanlı (hiyerarşik) Bakanlık örgütlenmesi dışında, katı bürokrasiden arındırılmış,
bilimsel olarak özgür, yönetsel – akçal (mali) açıdan özerk statülü.

Ayrıca ABD (Atlanta-Georgia merkezli), bulaşıcı olan – olmayan tüm hastalıkların izlenmesi, denetlenmesi ve korunma için son derece başarılı işleyen bir başka kurumlaşmaya daha sahip : CDC.. Hastalıklar Koruma ve Kontrol Merkezleri. Elli Eyalette de yapılandırılmış olan Centers for Disease Control and Prevention örgütü, FDA ve Sağlık Bakanlığı ile işlevsel bir işbirliği içinde sağlık hizmetlerini yürütüyorlar. 2004’te AB de CDC benzeri bir yapılanmayı Euroland’de (AB ülkesinde) kurdu, adı E-CDC, European CDC oldu.

Görülüyor ki, gelişmiş ülkelerde kamu yönetimi, katı – hiyerarşik bürokratik örgütlenme ile özerk – bilimsel birimleri birlikte ve eşgüdümlü yapılandırıyor. Türkiye’de de benzer yapılanma düşünülebilir. Şubat 2015’te, 663 s. KHK’ye dayanarak çıkarılan bir Yönetmelikle kurulan TSM’ler (Toplum Sağlığı Merkezi) ABD – CDC sisteminden esinlenmişti. Ancak
Ağustos 2017’de, büyük ölçüde İSM’lere (İlçe Sağlık Müdürlüğü) sistemine geri dönüldü. Türkiye yönetsel – akçal olarak özerk, bilimsel olarak özgür kamu kurumlarından ürküyor. Özelleştirilen kamu hizmetlerinde ise tam tersine ilgili birimler – şirketler olabildiğine
kamu müdahalesine kapalı!?

Soru 5 : Şarbon hastalığı yeniden gündeme gelince sorunlar ardı ardına tartışılmaya başlandı. Kuşkusuz hayvan ithalatında uygulanması gereken uluslararası kurallar var. Bu kuralları içeren düzenlemeler neler, sizce hangi kurallara uygun ithalat yapılmadığı için bu sonucu yaşadık?

YANIT 5 : Gıda maddelerinin uluslararası standartları, BM’nin bağlı uzmanlık kuruluşlarından olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Gıda Tarım Örgütü (FAO) tarafından belirlenmektedir. Konan kurallar Codex Alimentarius adlı teknik metindedir (1963’ten bu yana, güncellenerek). Üye ülkeler bu metni uygun düzenlemelerle (regülasyon) iç hukuklarına aktarmıştır.

Türkiye bu amaçla Gıda Kodeksi ve buna bağlı çok sayıda (onlarca) Tebliğ çıkarmıştır.

Bir gıda ürününün uluslararası ticarete konu olabilmesi için, öncelikle Codex Alimentarius ile öngörülen teknik – bilimsel niteliklere uygun olması zorunludur. Konumuz dışında kaldığından, DTÖ’nün (Dünya Ticaret Örgütü) ticarete ilişkin düzenlemelerine (regülasyon), Uluslararası Tahkim’e burada değinilmeyecektir.

Dışsatımcı (ihracatçı) ülke, satacağı ürünün, alıcı (ithalatçı) ülkenin uluslararası ihalede başkaca koşulları yoksa, en azından Codex Alimentarius gereklerine uygunluğunu belgelemek zorundadır. Bu amaçla DSÖ – FAO tarafından yetkilendirilmiş (akredite edilmiş) laboratuvarlardan rapor alınması gerekir. Bu laboratuvarlar ilgili ülkelerde yetki verilmiş ulusal birimler olabileceği gibi, büyük gümrük kapılarında (hava, kara, deniz) kurulmuş da olabilir. Codex Alimentarius gereği HACCP (Hazardous Action Critical Control Points) süreçlerinden geçerek üretilen, denetlenen ve kalite standartları sağlanan gıda ürünleri,
alıcı ülke gıda gümrüğünde satıcının sunacağı geçerli belge ile kabul edilir. Alıcı ülke gerek duyarsa; frigorifik donanımlı (soğuk zincir) TIR, gemi ya da uçaktan kurallarına uygun örnek alarak (örneklem, sampling) hızlı laboratuvar analizleri (PCR gibi) ile doğrulamaya gidebilir. Türkiye’den Rusya ve değişik Avrupa ülkelerine gönderdiğimiz kimi yaş sebze – meyvenin
alıcı ülke gümrüklerinde kırmızı alana çekilerek böylesi bir işlem gördüklerini ve standartlara uymayan ürünlerimizin geri yollandığını anımsayabiliriz (sıklıkla aşkın kimyasal kalıntılar..).

Soru 6 : Bazı konular vardır kamuoyunda panik yaratmaması için usulüne uygun inandırıcı güven verici açıklamalar yapılmalı ama mutlaka kamuoyu bilgilendirilmelidir. Sağlıkla ilgili konularda halkın aydınlanması bilinçlendirilmesi önemlidir. Şarbon gibi hastalıkların yol açacağı sorunların en aza indirgenmesi için bilgilendirme zorunlu olmalıdır. Bu konuda neler diyeceksiniz?

YANIT 6 : Kurban Bayramı öncesi Brezilya’dan satın alınan binlerce büyükbaş hayvanın nasıl Şarbon olduğu açığa kavuşmadı. Tarım Orman Bakanı Pakdemirli, Türkiye’deki meralardan bulaştığını söyledi. Türk Veteriner Hekimler Birliği, ithal hayvanların veteriner muayenesinin son 6 aydır yaptırılmadığını belirtti. Halkın doğruları öğrenme hakkı gasp edildi, bilgi kirliliği yaratıldı, kara propaganda ortamı doğdu ve halk yersiz paniğe itildi. Ancak saydam, bilimsel, yandaş şirketlerin – sermayenin bağsız koşulsuz savunucusu olmayan bir siyasal iktidar ile
bu sorunlar önlenebilir ve gerçekler öğrenilebilirdi..

ABD Sağlık Bakanlığında “Surgeon General” adlı bir yetkili tanımlanmıştır. Bu kişi,
Sağlık Bakanlığı adına kamuoyuna açıklama yapmaya tek yetkilidir. Geleneksel olarak
Sağlık Bakanları bile konuşmaz, sözcülüğü bu kişiye – makama, kurumsallaştırılmış birime bırakırlar. “Surgeon General” kamuoyuna gereksinim duyulan açıklamayı zamanında ve saydamlıkla yapar, bilgileri iletir, herkes O’na kulak kabartır ve O son derece güvenilirdir,
hep bilimsel doğruları söyler. Böylelikle kamuoyu bilgi edinme hakkını doğru ve yeterli biçimde, zamanında kullanır; fısıltı gazetesi, şehir efsaneleri, fırsatçılar, algı yönetimi, istismar, yönlendirici (manüplatif) propaganda… engellenir.

Gerekli olan Demokrasi ve Hukuk Devleti; ikisi de ülkemizde yok ne acı ki!
Ve bedeli soyut, kağıt üstünde.. değil; somut! Sağlığından olmak hatta ölmek!

Soru 7 : Sağlık hizmetlerinin planlanmasında, kaynakların kullanılmasında topluma
en çok zarar veren sorunlar dikkate alınmalıdır. Böylece, halk sağlığının gelişmesine daha anlamlı katkı sağlanabilir deniliyor. Bu planlamayı kimler nasıl yapmalı?
Bu soruyu sormamın nedeni, ülkemizde yetki karmaşası var. Bazı yetkililer,
yetkili olmadıkları alanda görevlendirilebiliyor.

YANIT 7 : Her ülkenin bir Ulusal Planlama Kurumu olmalıdır. 27 Mayıs Devrimcileri ülkemize bir de Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) armağan etmişti (Eylül 1960’ta 91 sayılı yasa ile). 1980’lerde başlayan, Sovyetlerin yıkılması ile 1990 sonrası iyice hızlanan sözde neo-liberal, gerçekte yabanıl (vahşi) kapitalist küreselleşme = yeni emperyalizm ideolojisi Devleti,
hele kamusal planlamayı engel gördüğünden, bu kurumların dışlanmasını ve IMF – DB – DTÖ güdümünde sözde serbest piyasacılığı ve kuralsızlaştırmayı (de-regülasyon) dayattı.
Türkiye 1963’te DPT öncülüğünde planlı kalkınma döneminde önemli başarılar sağladı.
AKP iktidarının 08.06.2011 tarihli Bakanlıkları yeniden düzenleyen Kanun Hükmünde Kararnamesi ile DPT kapatılarak Kalkınma Bakanlığına dönüştürüldü.

Ulusal Planların bütünlük içinde olması zorunludur. Bu bakımdan Sağlık Planları 5 Yıllık Kalkınma Planlarının bütüncül – ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Kuşkusuz Planlama süreci, planlama uzmanları öncülüğünde alanın uzmanları ile birlikte çok sektörlü ve halkın da mutlaka katılımı ile yürütülmelidir. KüreselleşTİRme = yeni emperyalizm kuşatması ile kamu – devlet tasfiye edilerek yeri “kapitokrasi – şirketokrasi” ye bırakıldığından, uzmanlaşmış bürokrasi planlama ve hizmet üretimi süreçlerinden dışlanmaktadır.

Dolayısıyla kamusal planlama, devlet öncülüğünde karma ekonomi, devlet memurluğunda liyakat / yaraşırlık, meritokrasi) tu kaka sayılmaktadır. Kamu sektörü, doğrudan AKP’li CB Erdoğan tarafından “anonim şirket gibi yönetilmek” istenmektedir. Bu aşamada kaçınılmaz olarak nepotizm hastalığı Devlete bulaşarak liyakati bütünüyle dışlamakta, ağır yozlaşma başlamaktadır. Bu bakımdan, Kalkınma Bakanlığı, DPT işlevi – coşkusu ile 5 yıllık kalkınma planları (+ yıllık programlar) üreterek Türkiye’nin hızla kalkınmasından çok, özelleştirme süreçlerini planlamaktadır!

Çok sayıda yabancı danışman, yurtsever ve yetkin (liyakatli – yaraşır – merit) kamu görevlisini dışlamıştır. “Chicago boys” ideolojisi ile belli yabancı okullarda eğitim alanlar, devlet memurluğu gelenekleri çiğnenerek kamuya sözleşmeli alınmakta ve Türk Kamu Yönetimi (Mülkiye) DNA’sına dek değiştirilmektedir hatta değiştirilmiş ve bu süreç 9 Temmuz 2018 günü, ucube Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile tamamlanmış görünmektedir. (Bkz. Genetiği Değiştirilmiş Kamu Yönetimi – GDKY ve / veya Genetiği Değiştirilmiş Mülki İdare – GDMİ, 31.08.2018, http://ahmetsaltik.net/2018/08/31/icisleri-bakanliginin-kurulus-gorevleri-birim-baskanliklari-ve-vali-atamalarina-iliskin-degisiklikler/)

  • Her şey ama her şey, iğneden ipliğe “TEK ADAM” a ağlanmıştır.

Böylesi çağ dışı ve anormal bir rejimde genelgeçer siyaset bilimi kavram, kural ve kurumlarıyla akıl yürütmek, öngörü üretmek olan dışıdır.

Sorunuzun yanıtı olarak,

  • Türkiye’nin bu sürdürülemez “AKP Fetret Devri” nden bir an önce çıkması – çıkarılmasının kaçınılmaz olduğunu da vurgulamalıyım.

Soru 8 : Şarbon hastalığına yol açan bakterinin dayanıklı bir bakteri olduğu hatta biyolojik silah olarak da kullanıldığı söyleniyor. Son zamanlarda pek çok yayınlar çıktı ama okurlarımızı bir kez daha bilgilendirelim diyorum. İlk belirtileri nelerdir insanlara nasıl bulaşıyor, hangi süreçte tedavisi mümkündür, kısa bir özet yapar mısınız?

Yanıt 8 : Şarbon, insan ve hayvanlarda bilinen en eski hastalıklardan biridir ve gerçekte ot yiyen (herbivor) hayvanların hastalığıdır. İnsanlara hasta hayvanlardan geçer. Bu hastalıklara Zoonoz denir ve sayıları 200 dolayındadır. Öte yandan Şarbon; veba, kolera, çiçek gibi kıtalararası salgın yaparak grip gibi kitlesel ölümlere neden olmamıştır. Yukarıda da adlandırdığımız üzere etkeni bir bakteridir; Bacillus anthracis. Bu etkenin canlı hayvan dokularında bulunan vejetatif biçimi, doğada oksijenli ortamda “sporlu” biçime dönüşür. Sporlanmış etken, vejetatif olandan farklı olarak, sıcak – soğuk, UV, kuruluk, yüksek ve düşük pH, dezenfektanlara.. son derece dirençlidir. Bu sporlar tıbbi uygulamada otoklavda 120° C’de, 2-3 atmosfer basıncında 15-20 dakikada ölür.

Dolayısıyla basınçlı (düdüklü!) tencerede pişirilen etler bakımından bir sorun kalmaz.
Klasik tencerede ise sıcaklık, ne denli kaynatılırsa kaynatılsın 100° C’ı aş(a)mayacağından, burada pişirme süresi öne çıkar; iyi pişirmek gerekir.

Fırın ve kuru ya da yağlı ızgarada 170-180°C çok aşılacağından, eti yakmadan
iyi pişirme ile gene sporlu şarbon basilleri ölür ve bulaşma olmaz.

  • Çiğ et ürünleri kesinlikle yenmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır.
    Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bu eldiven.. sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.
  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Şarbon basilinin hasta hayvanın sütüne doğrudan geçtiği gösterilememiştir.

Ancak süt, çapraz kirlenme ile kirli doku, süt sağan eller, bulaşlı eldiven, kaplar.. ile kirlenebilir.
Ayrıca çok sayıda başka hastalık sütle hayvanlardan ve çevreden insanlara geçebilir.
Bu bakımdan, şarbon olsun olmasın, çiğ süt mutlaka 5-10 dakika iyice kaynatılarak ya da
en iyisi pastörize edilmiş olarak tüketilmelidir. Yeni teknoloji ultra pastörizasyon ile
birkaç atmosfer (ATU) basınç altında, 1 mm kalınlığında laminer süt katmanına 140°C
ısıl işlem birkaç saniye uygulanarak tam hijyen sağlanır. Peynir, tereyağı, dondurma gibi
süt ürünlerinin de mutlaka pastörize edilmiş sütten yapılması zorunludur.

Biyolojik silah olarak şarbon basilinin sporlu biçiminin toz halinde (liyofilize) zarf içinde insanlara yollandığı, 11 Eylül 2011’de İkiz Kule saldırısından sonra ABD’de görülmüştür.
Ancak bu tozların sağlam deriden geçmesi söz konusu değildir. Yutulmaz ve solunmaz ise hastalık oluşmaz. Bu dönemde ABD’de yaratılan panik ile 125 milyon kutu “siprofloksasin” adlı antibiyotik koruyucu amaçla satılmış ve bir ölçüde kullanılmış, eczane raflarından
evlerin ilaç dolaplarına taşınmıştır. Üretici firmanın stokları yarıya indirilmiş,
muazzam ölçekte ahlaksız bir yönlendirme (manüplasyon) ile ilaç kitlesel pazarlanmıştır. Savaşta uçaklardan bomba olarak atılabilir ancak Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmelerine
ve İnsan Hakları hukukuna bütünüyle aykırıdır.

Hastalık sıklıkla deri şarbonudur. Halk arasında kara kabarcık ya da çoban çıbanı olarak bilinir. Özellikle önkolda, ellerde yerleşir. Kuşku durumunda hekime başvurmak gerekir. Laboratuvar tanısı, bu çıbanlardan alınacak sıvı ya da kan kültüründe basilin üretilmesi ile kesin olarak 1-2 gün içinde konur. Deri şarbonunun sağaltımı (tedavisi) kolay, uygun antibiyotik ve bakım ile kısa ve başarılıdır. İnsandan insana geçiş çok zordur, hastanede ayrı oda gerekmez.

Soru 9 :  Ender rastlanmasına karşın, solunum sistemi ve barsak şarbonunun ise tedavisi zor deniliyor. Geç tedavi mi iyileştirmeyi zorluyor yoksa bu konuda henüz etkin bir tedavi yöntemi mi yok?

YANIT 9 : Sağaltıma geç başlanması ciddi bir risk kaynağı. Ancak gene de sindirim sistemi
ve solunum sistemi şarbonu deri şarbonuna göre çok daha ağır gidiyor. Ölüm oranları
yabana atılamaz. Erken başvuru ve uygun sağaltım başarı şansını çok artıracaktır.

Soru 10 : Cumhuriyet tarihimizde insan sağlığını tehdit eden salgınların önlenmesinde örnek olacak mücadelelere rastlıyoruz. Sıtma mücadelesi, tüberküloz hastalığına karşı gösterilen topyekün mücadele.. Toplum hekimliğimize verilen tarihi önemi dile getirir misiniz?

YANIT 10 : Sayın Amuran, bu çok güzel bir soru.. Ancak yanıtını kısa vermek güç.
Belki SOSYAL TIP konusunu ayrı bir söyleşi konusu yapmak gerek. Türkiye’de HALK SAĞLIĞI HİZMETLERİNİ – SOSYAL TIBBI Mustafa Kemal ATATÜRK ile başlatmak gerek. Ülke işgal altında iken ilk Meclis, 3 Mayıs 1920’de, toplanmasının 11. gününde kabul ettiği 3 sayılı yasa ile Sağlık Bakanlığını kurmuştur (Osmanlıda İçişleri Bakanlığına bağlı bir genel müdürlük idi).

Çünkü Mustafa Kemal Paşa,

  • Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde durulacak ulusal sorunumuzdur. Çünkü Cumhuriyet; düşünsel, bilimsel ve bedensel bakımdan güçlü ve yüksek düzeyli koruyucular ister.” inancındaydı.

Bu felsefe ile, bulaşıcı hastalıklardan yok olma eşiğindeki Anadolu insanı için benzersiz Kurtuluş Ulusal Savaşımıza ek olarak dünyada örneği görülmemiş bir de SAĞLIK SAVAŞI verildi ve başarıldı. Bu ayrı bir destan ve armağandır Türk ve dünya insanına.
Sağlık hizmetleri için Atatürk’ün çizdiği eksen;

  • Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi, halkın sağlığı ve sağlamlığıdır.” oldu.

27 Mayıs Devrimi döneminde Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığına getirilen Dr. H. Nusret Fişek, kalpaksız bir kuvayı milliyeci olarak şu görüşte idi :

–        “Devrimcilik; değişen toplumsal koşulların doğurduğu gereksinimleri karşılamak için, geleneksel uygulamaları bırakarak hizmetlere yeni bir yön vermektir.”

–        “5 Ocak 1961’de kabul edilen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası bir atılım, Atatürk’ün izinde bir devrimdir.”

Prof. Dr. H. Nusret FİŞEK daha sonra Türkiye’de çağcıl (modern) Halk Sağlığı Bilimlerinin kurucusu olmuştur Hacettepe Tıp Fakültesinde (1965-1982).

Biz, bu eşsiz Halk Sağlığı savaşçısı bilge hekimin öğrencisi ve asistanı olma onuruna eriştik.

Ne var ki, ülkemizde 12 Eylül 1980 gerici darbesi ile birlikte, giderek artan bir hızla sosyal tıbbın yıkılarak yerine piyasacı – özelleştirmeci – paran kadar sağlık diyen – çağdışı hacamat / sülük / kupayı… halka reva gören ve SGK’ya bedelini ödeten – sağlıkta dönüşüm maskesiyle kökü dışarıda güdümlü politikalarla sosyal tıbbı ayaklar altına alan ve şehir hastaneleri talanını halka dayatan vahşi kapitalist sağlık piyasasının yürek yakan acısına da tanık olduk.
(Bkz. Şehir Hastaneleri Talanı söyleşisi, Amuran – Saltık, ODATV;

https://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html)

  • Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasında Sağlık hizmetlerinin stratejik bir önemi vardır.
  • Sağlıklı ve eğitilmiş insangücü, sosyoekonomik kalkınmanın motorudur ve bu hizmetler
    halka bir lütuf değil, kalkınmada en temel itici güçtür.

Soru 11 : Genel bir deyiş vardır; tedaviye harcanacak para, hastalığı önlemek için harcanacak paradan çok daha fazladır. Bu çerçeveden bakarsak ekonomik ve sosyal açıdan bugün devletin toplum hekimliğine bakış açısı nedir, ne olmalıdır?

YANIT 11 : Yukarıda da değindiğimiz üzere, AKP iktidarı hiçbir alanda yerli ve milli olmadığı gibi, sağlık politikası da tümü ile IMF – DB güdümlü SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM, İngilizce adıyla “Health Transformation” dur. Bu politika, AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçiminden hemen sonra Haziran 2003’te başlatılmıştır. Hedef, devleti – kamuyu sağlık sektöründe de olabildiğince geri çekmek ve serbest piyasanın acımasız işleyişiyle giderek özelleştirmektir. Günümüzde özel sağlık sektörü kamusal teşviklerle özellikle büyütülmüş, hastane sayısı 600’e (toplam 1530 dolayında hastanemiz var) ve yatak sayısı 50 bine (toplam 220 bin dolayında yatağımız var) erişmiştir.

SGK’nın sağlık giderleri onlarca milyar TL’dir ve bu kurum 2017 sonunda yirmi milyar TL’yi aşkın açık vermiş, merkezi yönetim bütçesinden aktarım (transfer) ile açık kapatılmıştır.
SGK açıkları, kurulduğu 2008’den bu yana artarak sürmekte ve bütçe açığına, borçlanmaya hatta cari açığa neden olmaktadır. 2018 bütçesinde SGK’ya 130 milyar TL’yi aşkın aktarım öngörülmüştür (2018 SGK bütçesi 312 milyar TL!). TÜİK %5 dolayında verse de TEPAV ve YASED (Yabancı Sermaye Derneği) Türkiye’de sağlık giderlerinin ulusal gelirin %10’una ve
kişi başına bin Dolara eriştiğini raporlamaktadır. Türkiye geçtiğimiz yıl kabaca 80 milyar $ sağlık harcaması yapmıştır ama pek çok sağlık düzeyi göstergesi hala Dünya ülkeleri sıralamasında 90-100 arasındadır.

Açıkça, sağlık sektöründe çok VERİMSİZ kaynak kullanılmaktadır. Niçin ??

  • Bu muazzam ulusal servetin nerelere gittiği mut-la-ka sorgulanmalıdır.

Soru 12: Toplumda oluşan bir tedirginlik var. Sözgelimi ekonomik kriz nedeniyle bir kısım tüketici kimi besinleri alamıyor ama alabilecek gücü olanlar da almaktan çekiniyor. Et ürünlerini satan esnaf sıkıntıda. Gıda güvenliği açısından okurlara neler tavsiye edeceksiniz? Nelere özen göstermeleri gerekir?

YANIT 12 : Yukarıda da açıklamaya çalıştık;

Çiğ et ürünleri kesinlikle yenmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır.
Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bu eldiven.. sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.

  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Kırmızı et ve ürünleri özellikle büyüme – gelişme çağındaki bebek ve çocuklar, gençler, sporcular, yaşlılar, hastalar ve iyileşmekte olanlar, gebeler için vazgeçilmezdir. Kimi yerine konamaz (esansiyel) amino asitler salt kırmızı ette vardır ve bunları insan bedeni üretemediği (sentezleyemediği) gibi, başka besinlerden alınması da olanaksızdır. Beyaz et ya da balık ile bu açık kapatılamaz. Bu bakımdan, yersiz çekince yanlıştır. Yineleyelim;

  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Süt ve ürünleri ise, yukarıda ayrıntılı açıkladığımız üzere, şarbon olsun olmasın her durumda pastörize edilerek tüketilmelidir. Peynir, yoğurt, dondurma, tereyağı.. vd. yapmak için de sokak sütü ise iyice kaynatılmak zorundadır. İdeal olan pastörizasyondur.

Yineleyelim, şarbonlu hayvanların sütlerine şarbon basili doğrudan geçmemektedir.

Süt dolaylı kirlenebilir bu ve daha pek çok mikroorganizma ile ve hızla çoğalır.

Beyaz et ya da balıklar işe şarbon bulaşı gösterilememiştir, risk yoktur.

Hayvanların bakımı, büyütülmesi, beslenmesi, aşıları, hastalıkları, meraları, otlak ve yaylakları, suları… kesimi mutlaka veteriner hekim gözetiminde olmalıdır. Ülkemizde büyük gıda endüstrisinde uluslararası HACCP standartları titizlikle uygulanmaktadır
ve sorunlar büyük ölçüde aşılmıştır. Ancak gıda sektöründe KOBİ’ler çok yaygındır.
Buraların desteklenerek ölçek büyütülmesi sağlanmalıdır.

  • Üretici ve tüketici kooperatifleri bu bakımdan yaşamsal önemdedir.
  • Sektörde tekelleşmeyi önlemek için kamusal düzenlemeler öne çıkarılmalıdır.

Hayvancılık politikalarını Türkiye baştan sona gözden geçirmeli ve kamu öncülüğünde ulusal politikalar izlenmelidir. Yerli üretim artırılmalı, dışalım durdurulmalıdır. Meralar ıslah edilmeli, çoğaltılmalı ve hijyeni sağlanmalıdır. Kars ve yöresi meralarının değil Türkiye’yi, tüm Ortadoğu’yu besleyecek büyükbaş hayvan yetiştiriciliğine elverişli olduğunu uzmanlar vurgulamaktadır.

Soru 13: Bir bilim adamı olarak yetkililerin hangi önlemlerinde daha duyarlı, daha dikkatli olmaları gerekiyor?

Teşekkürler.

YANIT 13 : Bilkent Üniversitesi İktisat bölümünden Prof. Yeldan, daha 3. yılında AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm masalını çok net olarak teşhir etmişti. 13-14 yıl önce yazılanlar günümüzün çok ağır yıkımını da öngörüyor! (Cumhuriyet, 12.01.2005)

  • Türkiye, uluslararası işbölümünde yüksek borçlu bir ülke olarak gözükmekte ve öncelikle borçlarının çevrilmesi görevi yükümlülüğüyle, IMF ve ulusal ve uluslararası finans sermayesi tarafından denetim altında tutulmaktadır.
  • Öte yandan 2003 ve 2004 Türkiye’sinde çok yüksek tempolu büyüme ve kamu sektöründe ulaşılan faiz dışı fazla (FDF) bütçe hedeflerine karşın, borç yükünün azaltılamadığı gözükmektedir. Kamu harcamalarındaki kesintilerin ve vergi gelirlerinin de sınırına gelinmiş olduğu izlenmektedir.
  • Dolayısıyla, Sağlıkta Dönüşüm Programı özünde, gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP’nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant aktarımı (AS: aklımız duruyor!) ve güven tazeleme operasyonu olarak değerlendirilmelidir.
  • Türk ekonomisi, yabancıların hizmetçisi olmuştur.

Kurban bayramlarında Türkiye’de 1-4 gün içinde 4 milyona yakın hayvan kesilmektedir.
Bu çevresel açıdan kaldırılamayacak çok ağır bir yüktür ve ciddi sağlık riskleri içerir.
Hele 1. ve 2. günler çok yoğundur. Hiç olmazsa 4 güne yayılabilir. Kesimin gelişigüzel yerlerde değil, lisanslı kesimevlerinde (mezbaha) eğitilmiş kasaplarla ve mutlaka veteriner hekim izniyle yapılması sağlanmalıdır.

Türkiye ağır borçlu iken dışarıdan kurbanlık hayvan ithali İslam kurallarıyla ne ölçüde örtüşüyor?

  • Diyanet, İlahiyat Fakülteleri.. namuslu ve bilimsel açıklamalar yapmalıdır halka.

Kurban, Hacca giden ve maddi durumu elveren insanlar için öngörülmüştür.
Dolayısıyla günümüzde bir hayır işleme olarak anlaşılabilir. Kızılay’a, Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na, ADD, ÇYDD gibi başkaca kamu yararına çalışan dernek ve vakıflara kesimsiz bağış, burs gibi güncel biçimlere dönüştürülebilir.

Her kurban bayramı öncesinde ülkemizde derin dondurucu reklam ve satışlarının patlaması çok rahatsızlık yaratan ve sorgulanması gereken ciddi bir ahlaki sorun olarak önümüzdedir. Bununla yüzleşilmelidir.

Sonuç olarak;
Yaşadıklarımız, emperyalizmin güdümünde dinci – uydu politikaları yaşamın her alanında egemen kılmanın doğurduğu kaçınılmaz yozlaşmanın türevleridir. Kurtuluş bütüncül olacaktır ve

  • Türkiye, kuruluşundaki Cumhuriyetin temel değerlerine – kodlarına hızla dönmek zorundadır.
  • Halkçı, Ulusalcı, Devletçi, Cumhuriyetçi, Laik ve Devrimci bir Türkiye..

Tüm sorunların çözümünün sınanmış ve başarılı olduğu görülmüş bu eşsiz Aydınlanmacı yörüngeye yeniden girmek zorundayız.

  • Kamu öncülüğünde karma ekonomi ve sosyal devlettir çare.

Ama her şeyden önce, ülkemizin – insanımızın içine sürüklendiği ahlaki sefaletten kurtarılması geliyor. Bu da yukarıdaki 2 temel önermeye bağlı.

Ben de size ve ODATV’ye bu söyleşi olanağını sağladığınız için teşekkür ederim.
*****

“Meclis’in bu sistemde yetkisi yok”

“Meclis’in bu sistemde yetkisi yok”

Nurzen Amuran sordu, CHP’nin eski Genel Sekreteri
Prof. Dr. Süheyl Batum yanıtladı…

(AS: Bizim kısa katkımız yazının sonundadır..)

Nurzen Amuran: Sizinle seçim sonuçlarını değerlendireceğiz. Ancak önce yaşanan bu renkli, katılımı yüksek, propaganda süreciyle ilgili izlenimlerinizi alalım istiyorum. Son yıllarda halkın beklentileriyle siyasi partilerin beklentileri örtüşmüyordu. Ama bu kez Millet ittifakı tarafından halkın beklentileri seslendirildi. Sorunlar su yüzüne çıktı, çözüm önerilerinde alternatifler çeşitlendi. Seçim çalışmaları sürecinde bu yönüyle sizin dikkatinizi çeken neler oldu? 

Süheyl Batum: Evet, hiç kuşkusuz bu seçim süreci, öncekilere kıyasla daha renkli, daha canlı, daha heyecanlı bir süreç oldu. Çünkü 1983 yılından beri seçim süreçlerini son derece kötü etkileyen, demokratik katılım ilkesi açısından son derece tartışmalı bir baraj uygulamasının; yani Türk demokrasisini “çoğulcu işleyiş ve mantıktan” tamamı ile uzaklaştırarak “çoğunlukçu bir işleyişe”büründüren “yüzde 10 barajının” etkisini oldukça yitirdiği bir seçim süreci yaşadık.

AKP’nin “artık yitirdiğini düşündüğü çoğunluğu” elde edebilmek (ki oyları yüzde 49’dan 42’ye düştü) amacıyla getirdiği “ittifak sistemi”, sonuçta istediğini elde etmesine de yardımcı oldu, ama aynı zamanda, diğer partiler açısından, “barajların sıfırlanması” sonucunu doğuran bir etkiye de yol açtı. Örneğin 2002’den bu yana baraj sorunu nedeniyle, yakın gördükleri siyasal partilere oy vermek zorunda kalan partilerin seçmenleri, örneğin Saadet Partisi’nin seçmenleri, ya da MHP’den kopanların oluşturduğu İYİ Parti, bu ittifak sistemi sayesinde, Parlamentoya temsilci soktular. Tabii bu söylediğime; “iktidar kendi oy kaybını önlemek için değil, daha demokratik olsun, barajın etkisi azalsın diye bu sistemi getirdi” diye düşünerek karşı çıkanlar olabilir. Bence bu doğru değil… Çünkü barajı indirmek gibi bir düşünceleri olsaydı, “ittifak sistemi” getirmek yerine, doğrudan barajı kaldırırlar ya da azaltırlardı. Ama bunu 16 yıldır bir türlü yapmadılar. Ve şimdi de kendi oylarını arttırmak, MHP’yi de baraj altından kurtarmak için yaptılar. (Gerçi hiç tahmin edilmemiş olsa da, ikincisine ihtiyaç olmadığı ortaya çıktı).

Ama hiç kimse, “partiler birkaç milletvekili ile temsil edilseler ne olur, temsil edilmeseler ne olur” diye düşünmesin… “Demokratik temsil” anlayışının esası, hele nisbi temsil sisteminin uygulandığı ülkelerde, partilerin aldıkları oy oranında temsil edilmelerine, yani ne kadar az oy alırlarsa alsınlar, az sayıda milletvekili ile olsa da, Parlamentoda mutlaka temsil edilmelerine dayanır. Dolayısıyla küçük partiler de parlamento süreçlerinde çok önemli katkılar sağlayabilirler. Nitekim hem Fransız Anayasa Konseyi (Mahkemesi), hem de Alman ve İtalyan Anayasa Mahkemeleri, seçim sistemlerini ele aldıkları kararlarında benzer değerlendirmeler yapmışlardır. Oysa, örneklerini özellikle 1983 ve 1987 seçimlerinde ve özellikle de 2002 ve sonraki seçimlerde gördüğümüz gibi, “yüzde 10 barajı”, bir demokraside “inanılması ve rastlanılması” güç bir sonuca yol açmaktaydı. İşte bu seçim, bu denli büyük bir demokrasi ayıbının, bir ölçüde de olsa gevşetilmesi sonucuna yol açtığından daha renkli, daha heyecanlı bir süreç biçiminde uygulandı. Evet bu söylediğim nedenle, renkli, katılımı yüksek bir propaganda süreci yaşandı, bu doğru…

Amuran: Bu seçim sürecinin güzel yanıydı. Bir de demokrasiyle bağdaştıramadığımız eşit koşulların oluşmadığı bir propaganda süreci yaşadık. Bu da resmin öteki yüzüydü. Bir hukukçu gözüyle bu koşulları da değerlendirir misiniz?

Batum: Bu seçimlerde de, yine Türkiye gibi bir ülkeye hiç yakışmayan, 1877 den beri seçimler yapan, 1950 de çok partili düzene geçmiş bir ülkeyi, yeni kurulmuş aşiret devletleri seviyesine düşüren bir olguyu yine yaşadık. Kim ne derse desin, isterse kızsın, bu olgunun, “demokrasi ile taban tabana zıt bir gerçeğin” üzerini net olarak ve mutlaka çizmemiz gerekir diye düşünüyorum. Maalesef 2007 seçimlerinden ve özellikle 2010’dan sonra, -2018 seçimleri dahil-, “çoğulcu demokrasi anlayışı” ve bu çerçevede “seçimlerin dürüstlüğü” ilkesi ve ayrıca “seçim denetimi” anlayışı çok büyük yara almıştı. Hiç kuşkusuz 2018 seçimleri de, aynı “dertten muzdariptir”. Yani maalesef tamamı ile “demokrasi dışı ve ancak tek parti sistemlerinde görülecek bir boyutta” yürütülmüştür. Bu kadar net bir şey söylüyorum, ama acaba doğru mu söylüyorum? Maalesef evet… Açıkça söylemek gerekir. Kendini “demokrasi kabul eden hiçbir ülkede”,Türkiye’de uygulandığı biçimi ile, bu denli eşit olmayan, bu denli tek taraflı, adeta beyin yıkama ağırlıklı bir kampanya süreci yoktur. Olamaz da…

İsteyen herkes bunun sağlamasını yapabilir. Doğru mu söylüyorum, kontrol edebilir. Hiç zor değil… Seçim yapan ülkelere, hatta Fransa, İngiltere’yi bir yana bırakın, daha az demokrasi geleneği olan ülkelere bir bakın; Cumhurbaşkanının tüm konuşmalarının, tüm mitinglerinin, tüm etkinliklerinin, ülkedeki televizyon kanallarının yüzde 99’unda, hem de seçim süreçlerinde, canlı yayınlandığı, devlet televizyonunun yayınlarının büyük çoğunluğunu iktidarın propagandasına ayırdığı; buna karşılık muhalefetin reklamlarının bile sınırlandığı; yine muhalefet adaylarının, televizyonların ezici çoğunluğunda “hiç”, bazılarında ise “ancak saniyelerle” kendini ifade edebildiği; devlet görevlilerinin neredeyse tümünün, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Bakanların, Valilerin, kaymakamların, yasada açıkça yazan hiçbir yasağa uymadığı, televizyonların, radyoların, gazetelerin, tüm demokratik gelenekleri yok saydığı ve en acısı (Anayasa ve yasaların bunları denetlemek için yetkili ve görevli kıldığı) Yüksek Seçim Kurulu’nun bu yapılanları tamamı ile görmezden geldiği, hatta “meşrulaştırmayı amaçlayan kararlar almaktan başka bir şey düşünmediği” bir demokrasi daha bulamazsınız. Tahayyül dahi edilemez.

Amuran: Biraz önce değindiğiniz, demokrasi kültürünü içselleştirmiş ülkelerdeki seçim çalışmalarından bir örnek verebilir misiniz, mesela nelere özen gösteriliyor?

Batum: Mesela Fransa’yı ele alalım; seçimler sırasındaki propaganda süreçleri medya kuruluşlarında “yer alma süreleri” yargı organları tarafından titizlikle düzenlenmektedir. Bu konuda Danıştay Genel Kurulu’nun 8 Nisan 2009 tarihli kararı ile Fransız RTÜK’ü olan CSA’nın 4 Ocak 2011 ve 7 Eylül 2016 tarihli kararları halen geçerli olan ilkeleri belirler. Bu ilke kararları doğrultusunda, seçime katılan tüm adaylar ve seçime katılan tüm partiler, “gerek süre açısından”, gerek ise “görünme ve programlarda yer alma” açısından tam bir eşitliğe sahiptir. Ve yargı organları, bu eşitliği titizlikle korurlar. O kadar ki “görevdeki Cumhurbaşkanının her tür konuşması dahi, eğer, -dolaylı bile olsa-, siyasal bir boyut taşıyorsa, iktidara ayrılan süreden düşülmektedir”. Hiç kimse ya da kurum, “biz Cumhurbaşkanını denetleyemeyiz, işlem ve eylemlerine karışamayız” diye bir hukuk dışı gerekçeyi ileri süremez. Oysa, YSK’nın bu konudaki kararlarını hepimiz biliyoruz… Hele Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adaylar arasında “mutlak bir eşitlik” zorunludur… Hem de ne kadar radyo televizyon kuruluşu varsa, tümünde… İsterseniz İngiltere’yi ya da Almanya’yı ele alın… Örneğin İngiltere’de “Brexit referandumu” sürecine baktığınızda bir hususu açıklıkla görürsünüz; “AB’de Kalalım” diyenlerle “AB’den çıkalım” diyenler arasındaki yazılı ya da görsel medya organlarından yararlanma imkanları eşittir. Cameron’un başını çektiği “AB’de kalalım’cılar” ile, Nigel Farage ve Boris Johnson’un başını çektiği “çıkalım’cılar” arasında küçük farklar vardır. Bir de maalesef Türkiye’ye bakın. İktidar partisinin ve Cumhurbaşkanının, diğer tüm adayların en az 10-15 katı fazla yer aldığı bir seçim sürecinden söz ediyoruz. Üç günde 10 milyona yakın seçmenin katıldığı mitinglerin hiçbir televizyon kanalında yer bulamadığı, başka illerdeki seçmenlerin toplamı 10 milyonu bulan kalabalıklardan, neredeyse hiç haberinin olmadığı bir süreçten söz ediyoruz. Tabii kimse şu iki bahaneyi ileri süremez ya da sürmemelidir; birincisi “Fransa ve İngiltere gibi ülkeler demokratik ülkeler, biz farklıyız, biz Türkiye’yiz”. Böyle bir bahaneyi hiç kimse ileri süremez herhalde. İkincisi de, yine hiç kimse, “Türkiye’de seçimler eskiden de böyle yapılırdı” diyemez. Çünkü bu, kesinlikle, doğru değil.

Amuran: Peki o dönemler nasıldı, genç okurlarımıza da anımsatmış olalım.

Batum: Türkiye’de 1980 öncesinin sancılı günlerinde de, 1983 sonrasında da, tüm partiler ve adaylar, yüzde 30 alan da, yüzde 20 alan da, 5 alan da, yan yana seçim tartışmalarına katılırlardı. Birbirlerini eleştirirlerdi. Ne partiler, ne adaylar arasında, bu denli korkunç eşitsizlikler olmazdı. Olamazdı… Türkiye gerçekten de seçim süreçleri açısından, daha demokratik bir ülke idi.

“Artık seçim bitti, bunu neden söylüyorsun” ya da “yenildiniz diye, ipe un seriyorsun” diye düşünenler olabilir. Evet ben de biliyorum, bu tür anti demokratik propaganda süreçlerine artık alışmamızı isteyen ve bunu da “ne var eskiden daha mı iyiydi” diye geçiştirmek isteyenler ya da “1982 Anayasası daha mı demokratik koşullarda yapılmıştı” diye sorarak, “elma ile armudu karıştırmakurnazlığından” yararlanmak isteyenler çok var. Ama benim bu süreci tartışmakta iki nedenim var. Birincisi 2002 öncesini doğal olarak, dediğiniz gibi yaşları itibarı ile bilmeyen gençler var. Bu nedenle bu demokrasi dışı süreçlere alışmasınlar ve “Türkiye yeni seçim yapmaya başlamış bir ülke değildir”, bilsinler diye. İkinci nedenim de şu; bu demokrasi dışı uygulamalar, bu muhalefeti görmezden gelme, hem Anayasaya açıkça aykırı, hem de yürürlükteki yasalara… Gerçekten de 298 sayılı yasa da, diğer yasal ve idari düzenlemeler de, “adayların ve partilerin propaganda eşitliğine” yönelik düzenlemelere yer vermektedir. Bu eşitliği bozanlara “cezai yaptırımlar” öngörmektedir… Ve tüm bu anayasal ve yasal düzenlemeler orada dururken, ne iktidarlar, ne de YSK, bu düzenlemeleri görmezden açıkça gelmektedir. Çok üzücü…

TÜRK MİLLETİNİN EN AZINDAN %45’İ BAZI İLKELERİ ANLAYIŞI VE SİYASETİ SAVUNUYOR VE ISRARLA DA SAVUNMAYA DEVAM EDİYOR

Amuran: Bu propaganda sürecinde Cumhurbaşkanı adayları beklemediğimiz bir performans gösterdi, ülkemizde farklı partilerde siyasal lider olmaya hazır pek çok lider adayının olduğu, siyasi partiler yasasında demokratik anlayış yerleştirilirse çok sayıda başarılı siyasetçinin aktif siyasette rol alabileceği ortaya çıkmadı mı, ne dersiniz?

Batum: Çok haklısınız. Bence, önce bir noktaya dikkat etmek gerekiyor; 2018 seçimleri, bundan önce de 16 Nisan referandumu sonuçlarının açıkça gösterdiği gibi, Türkiye’de oy veren bir kesim var ki, “o kesim birilerinin bize ısrarla kabul ettirmeye çalıştığı gibi, artık yok olmuş değerleri savunan, dinozor Atatürkçüler, iki ayyaşı göklere çıkarmaya uğraşan, bir avuç kalmış, halktan kopuk elitler” filan değil. Türk milletinin en azından yüzde 45’i, bazı ilkeleri, anlayışı ve siyaseti savunuyor ve ısrarla da savunmaya devam ediyor.

İlk önce neden böyle söylediğimi, müsaade ederseniz açıklayayım. 1990’larla, “birileri” bence, bize “yeni bir program ve yeni bir Türkiye” planladı. Öyle ki 2002 seçim sürecinde (aynen 1983 de olduğu gibi) her şey “sadece iki partinin Meclis’te yer almasına” göre dizayn edilmiş, hatta propaganda süreçleri bile bu sonuca göre düzenlenmiş bir seçim süreciydi. Herkes o sürecin aktörlerini, medya ayağını da çok iyi bildiği için, daha fazla açıklamaya gerek yok herhalde.

2007 seçimi de buna benzer bir süreç idi. Nitekim seçimin hemen öncesinde, iki partinin ANAP ve DYP’nin birleşmeleri ve Demokrat Parti’yi oluşturma sürecini ve son anda (seçim sonuçlarını öngörülenin dışında değiştirebilecek) bu oluşumun nasıl engellendiğini, o dönemin “esas aktörlerinin” şimdi nerede olduklarını, ne yaptıklarını bir düşünün, hak vereceksiniz.

2015 seçimi sonrasında, istenmeyen bir sonuç ortaya çıktıktan sonra yaşananları bir düşünün. Muhalefet partilerinin davranışlarını, 35 gün süren sözde koalisyon görüşmelerini, hani o “ünlü istikşafi görüşmeleri”, Meclis’in açık tutulmayıp tatile sokulması hususunda partilerin tutumlarını hatırlayın. Ve maalesef 7 Haziran’ın hemen ertesinde başlayan, neredeyse her gün yeni bir örneğini yine maalesef yaşadığımız bombalı saldırıları, kaos ortamını hatırlayın. Ve bunların arkasından 1 Kasım 2015 seçimlerinin geldiğini hatırlayın.

2015 Cumhurbaşkanlığı seçimini hiç düşünmeyin bile. “Ne vardı o seçimlerde” diye soran olursa, bir tek soru ile yanıt vermek isterim, “Çatı Adayı” denilen zat-ı muhteremin Cumhurbaşkanı seçileceğine (gerçekten) inanan kaç kişi vardır Türkiye’de sizce? Çatı adayının “2002 de üzerinde anlaşılmış statükoyu”“dizayn edilmiş yapıyı” değiştirmek için “atandığına” inanan “birileri” var mıdır acaba? Soralım kendimize ve samimiyetle yanıt verelim… Zaten 2015 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, çatı adayı olan E. İhsanoğlu’nun, sadece “bu statükonun devam etmesi” için, aday gösterildiğini bildiğimizden, arkadaşlarımla birlikte, Emine Ülker Tarhan’ı aday göstermiştik. Sadece “2002’de çizilen plan” bozulsun diye.

Amuran: 2018 seçimleri için de statükodan söz edebilir miyiz?

Batum: 2018 seçimleri biraz daha farklı oldu. Hiç olmazsa, muhalefet partilerinde, 2015 Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, “çatı adayları(!)”üzerinden, bu süreç yürütülmedi. Tabii bu çok kolay mı oldu? Hayır. Yine “çatı adayları” ortaya atıldı. Yine “statükoyu” değiştirmesi mümkün olmayan adaylar tartışmaya açıldı. Ama sonuçta, her parti, kendi istediği, kendi görüşüne uygun adaylarla yola çıktı. Ve en azından şu görüldü; örneğin Muharrem İnce, kendi partisi CHP’den “yüzde 36 fazla oy” aldı. Nitekim kendisi de, bu olgunun farkında olarak, “50 günde bu sonucu aldık, 500 günde daha fazla oy alacağız” dedi.

Her şeyden önce bu nedenle adayları başarılı buluyorum. Özellikle Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Selahaddin Demirtaş, “sesleri tamamen kısılmaya çalışıldıysa da”, devlet televizyonu bile, bu adayların seslerini, Cumhurbaşkanına oranla, yüzde 8 (İnce) – yüzde 1,6 (Akşener) – yüzde 0,55 (Karamollaoğlu), yüzde 0,35 (Perinçek) ve yüzde 0,29 (Demirtaş) oranında duyurmuş olsa da; tüm medya patronlarına, kuruluşlarına, bunların arkasındaki iş adamlarına rağmen, kini, nefreti, kavgayı değil, huzuru, sevgiyi, anlaşmayı gündeme, zorla da olsa, sokmaya çalıştılar. Bence bu nedenle “tüm bu adayları” çok başarılı buluyorum. Kendi umduklarından az oy almış olsalar bile, “siyasetin sadece oy almak olmadığını; her ne olursa olsun oy alıyorsan meşrudur” anlayışının ne etik, ne demokratik olmadığını, hepimize gösterdiler. Sadece “bu tutumları, heyecanları, hepimize güç katan, inandıran, umutlandıran tavırları” nedeniyle bile, bence çok büyük bir hizmet yaptılar.

Bence, hiç kuşkusuz, 16 Nisan referandumu da, bu “karşı duruşun” ilk etabı idi. Orada da Fransa, İngiltere, Almanya gibi demokratik sayılan ülkelerde bile, o koşullarda yapılacak bir oylamada, en azından oy kullananların yüzde 65-70’i, devletin istediği yönde oy kullanırdı.

Ayrıca, bu seçimlerin bir getirisi daha var. Hiç kuşkusuz, özellikle “Cumhurbaşkanı adaylarının” topluma getirdiği heyecan, coşku, umut, açıkça gösterdi ki, 1980 sonrasında bize dayatılan (ve maalesef tüm siyasal partilerin sevmiyormuş gibi görünseler de esasında sevdikleri) anti demokratik parti yapılarını değiştirdiğimizde, “halkla bütünleşen, dertlerine çözüm üretebilen, umut ve heyecan veren” ve demokrasiyi isteyen siyasetçiler ortaya çıkabilecek.

DEMOKRATİK REJİMLER OLAĞAN KAHRAMAN OLMAK ZORUNDA OLMAYAN İNSANLARA ÖZGÜ REJİMLERDİR

Amuran: Olağanüstü hal nedeniyle zor koşullar olmasına rağmen mitinglerde gördüğümüz taşımasız kalabalıklar “halkın demokrasiye sahip çıkmasının bir tezahürüydü” değil mi? Bu kalabalıkları siz nelere bağladınız?

Batum: Kesinlikle haklısınız. Bu coşkunun, heyecanın ve inanılmaz zor koşullarda kendi adaylarına sahip çıkmanın (Meral Akşener’in merkez medyada dahi neredeyse hiç yer alamamasını, yaptığı mitinglerin zor yoluyla engellenmeye çalışılmasını, Üsküdar’da elektriklerin kesilmesini, Gaziantep’de miting yollarının belediye araçları ile kesilmesini ve daha bunun gibi sayısız engellemeyi hatırlayın), bence bir nedeni var. Demokrasiler “normal, sıradan insanların, içlerinde bir korku olmadan yaşayabildikleri, işe girebildikleri, günlük yaşamlarını sürdürebildikleri, oy kullandıkları rejimlerdir”. Kısaca demokratik rejimler, “olağan, kahraman olmak zorunda olmayan insanlara” özgü rejimlerdir.

Bu sıradan insanlar, devletlerine güvenirler, hukuka inanırlar, “kendilerine bir kötülük yapıldığında, devlet denilen kurumun kendilerine yardımcı olacağını”düşünürler. Bu nedenle “oluşturdukları siyasal kurumlara; örneğin partilere, yargıya, polise, askere” güvenirler. Kendilerinin korunmasını, siyasal nedenlerle ayırımcılığa uğramamalarını, bu kurumlardan beklerler. Örneğin seçimler mi olacak, bu seçimde oylarının dürüstçe sayılmasını, bir hile yapılmamasını, sandıklarının korunmasını, devlet kurumlarından, seçim kurullarından beklerler. Tüm bunları kendilerinin yapması gerektiğini düşünmezler.

Oysa maalesef Türkiye’de insanlar, sıradan insanlar, galiba bu inancı yitirdiler. Çok güvendikleri askerler, aydınlar, yazarlar 5 yıl- 6 yıl, düzmece suçlamalarla içeride yattılar. Hiçbir devlet kurumu ilgilenmedi. “Kendileri için bir gecede yasa çıkaran iktidar temsilcileri”, tam 7 yıl ilgilenmedi. Oysa tüm sözde delillerin düzmece olduğunu ispat ettiler. Yine kimse ilgilenmedi, hiçbir kurum oralı bile olmadı. Ve bu “sıradan insanlar bir baktılar ki, kendilerinden başka güvenecekleri bir kurum kalmamış”. Devlet kurumları, siyasal kurumlar, yargı dahil, medya dahil, tamamı ile tükenmiş, tamamı ile “kendilerini siyasete eklemlemişler”.

İşte bunu gören “o sıradan insanlar”, artık “geleceklerini doğrudan kendileri ele alma” gereğini hissettiler. Ve bir daha kendilerine bu dönemi yaşatmayacağına inandıkları; “huzurlu, sıradan bir yaşam sağlayacağını” düşündükleri adayları, inanılmaz zorluklara rağmen desteklediler. Meydanları doldurdular. Sandıkları koruma organizasyonları kurdular. Hem de çoğu yerde, çoğu il ya da ilçede resmi makamlara rağmen. Engellere rağmen… Gerçek bir sivil toplum girişimi olarak…

İşte bence, bu seçimlerin özelliği buydu. Umduklarından az oy almış olsalar da, oyları toplam olarak, ancak “yüzde 45’i” bulmuş olsa da, çok önemli bir kitle, gerçek demokrasiye, propaganda eşitliğine, korkusuz yaşama özgürlüğüne sahip çıktı. Yine çıkacağını ve hep orada duracağını gösterdi.

SEÇİM SÜRECİ TAMAMEN CUMHURBAŞKANI ADAYLARI ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLDÜ    

Amuran: Bu seçimlerde siyasi partilerin değil Cumhurbaşkanı adaylarının seçimi ön plana çıktı. Oysa Meclisin güçlü kılınmasında partilerin de sahnede olması bölgeler dışında yeni milletvekillerinin de tüm ülkede tanınması tanıtılması gerekirdi. Bu bir eksiklik miydi yoksa yeni sistemin gereği mi yerine getirildi?

Batum: Çok doğru söylüyorsunuz. Bu durum, şundan kaynaklanıyor; 16 Nisan referandumu öncesinde, bir bölümümüz, “getirilen sistemin, Tek Adam Sistemi olduğunu, kesinlikle bir Başkanlık Sistemi olmadığını, bu yetkilerle Cumhurbaşkanlarının mutlaka tek yetkili olacağını, rejimin de otokratik bir yönetim biçimi olacağını” söyledik. Zaten bunu gizlemek için olsa gerek, bu sistemi savunan hukukçular (!), akademisyenler (!), ilk önce Başkanlık sistemi derken, inandıramayınca “bu sistem Türkiye’ye özgü Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemidir” demeye başladılar.

Bu sistem o kadar “Tek Adam Sistemi” ki, bu nedenle Meclis seçimleri bir yana bırakıldı. Toplumun ezici çoğunluğu milletvekillerinin seçimi ile ilgilenmedi. Zaten o milletvekilleri de, “zaman yok” diyerek, tamamen anti demokratik bir biçimde, sadece liderlerin iki dudağı arasından belirlendi.

Ama dediğim gibi, bu durum, getirilen sistemin gereğidir, zorunlu sonucudur. Neden mi? Çünkü gerçekten de Meclis’in bu sistemde yetkisi filan yok.

“Hayır, doğru söylemiyorsun” diyenler için; Demokratik bir sistemde, Meclisin görevi nedir? Birincisi yasaları yapar. Ve genel olarak, milletin temsilcilerinin ilk olarak düzenlemediği hiçbir konuda yürütme organı herhangi bir işlem yapamaz. Ve hiçbir konu ve alan yasama organına kapalı değildir. (Bazı ülkelerde istisnalar getirilmiştir, ama Meclisin genel anlamda yetkisi aynen devam eder) İkincisi Meclis, denetim görevini yerine getirir. Cumhurbaşkanını denetler, Bakanları denetler, İdareyi denetler. Üçüncüsü de, milletin temsilcileri olarak bütçeyi yapar. Bu yeni sistemde ise, bunların tümü de törpülendi. Neredeyse etkisiz ve işlevsiz hale dönüştürüldü. Yürütme artık (eskiden yasa ile yapılması zorunlu olan) birçok alanda doğrudan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile işlem yapıyor. Meclis ters düşen bir yasa çıkartacak olsa, Cumhurbaşkanı bu yasayı veto edebiliyor, (ki eski sistemde, bu geri gönderme yetkisi olarak adlandırılıyordu, çünkü Meclis yine aynı yasayı o günkü çoğunluğuna göre çıkartabiliyordu) , ve yeni sistemde yasanın tekrar çıkabilmesi için, 301 oy gerekli. Yani salt çoğunluk… (ki seçimler sonrasında zaten 340’a yakın bir iktidar çoğunluğu oluştuğunu düşünürseniz, Meclis’in bu konuda da yetkisinin kalmadığı çok açık). Bütçe deseniz, o konuda da Meclis’in yetkisi törpülenmiş, Cumhurbaşkanı yetkilendirilmiş. Açın yeni 161. maddeyi bir daha okuyun göreceksiniz.

Bunun yanı sıra Meclisin denetim yetkisi de artık tamamen işlevsizleştirildi. Sadece görüntüde var. Bir kere artık gensoru yok, güven oylaması yok, sözlü soru yok. Bu yolların tümü kaldırıldı. Pekiyi Meclis mutlaka denetlemek istiyor, ne yapacak? Elinde tek yol kaldı; Meclis Soruşturması. O kadar…

Ama bu yol için de, yani Meclis Soruşturması yolu ile Yüce Divan’a gönderebilmek için de 400 oy gerekli. Bırakın Yüce Divan’a göndermeyi, sadece soruşturma talebinde bulunabilmek için (bir Bakan hakkında), eskiden 55 üyenin oyu yeterli iken, yeni sistemde 301 üye gerekli… Yani Meclisin bu yetkiyi kullanması da çok zor, hatta mümkün değil.

İşte bu gerçeği herkes gördüğü için, ne milletvekillerinin ne şekilde belirlendiği, ne kimlerin milletvekili olduğu, ya da neler yapacakları hiç tartışılmadı. Seçim süreci, tamamen Cumhurbaşkanı adayları üzerinden yürütüldü.

Amuran: 1991 yılında Anayasa Mahkemesinin geliştirdiği içtihat önemliydi. Mahkeme ‘Eğer olağanüstü hal KHK’sı ölçülü değilse, süreyle ve bölgeyle sınırlı değilse o zaman bu OHAL KHK’si değildir onları denetleyebilirim’ demişti. AYM bu hakkını kullanmış olsaydı Olağanüstü halin sonuçları siyaseti de bu kadar yıpratmazdı ne dersiniz?

Batum: Kesinlikle haklısınız. Maalesef, Anayasa Mahkemesinin 2016 tarihli “olağanüstü hal kararnamelerini denetleme imkanını reddeden kararı”, siyaseti de yıprattı. Sonuçlarını da yıprattı. Temel hak ve özgürlükler rejimini de yıprattı. Ancak, AYM’nin 2016 tarihli kararı da tek başına ele alındığında, anlaşılması ve sistem içine oturtulması zor olabilir. Bu kararı da, “uzun bir süreç” içine dahil ederek değerlendirmek gerekir. Nitekim karşı karşıya bulunduğumuz, 16 Nisan referandumunun (YSK’nın katkısıyla) mühürsüz oyları ile getirilen “Tek Adam Sistemi” de, esasında aynı uzun sürecin sonucudur.

AKP’nin iktidar olması ile birlikte, Türkiye’de bir “hukuksal görünümlü ama esası tamamen siyasal” bir mücadele başlatıldı. Bu mücadelenin esası ve hedefi, “siyasal iktidarın önündeki denetim engellerinin, özellikle de Anayasa Mahkemesi denetiminin kaldırılması” idi. Hatırlayacaksınız, bazı akademisyenler ve aydınlar(!) ortaya çıktı ve “yargının siyasallaştığı”, Anayasa Mahkemesi’nin denetiminin “judicial activism” anlamına geldiği ileri sürülmeye başlandı. Aynı şimdi yapılan gibi… Her televizyon kanalında, saatlerce, günlerce, hep aynı kişilerle… Hatta bu söylem, bazı aydınlar(!) tarafından “yargı vesayeti”ve “vesayetin her türüne” karşıyız türünde içeriği ve hedefi pek belli olmayan (daha doğrusu belki bazılarının anlamadığı) bir biçime dönüştürüldü.

Hemen ardından Prof. Dr. Ergun Özbudun yönetiminde kurulan bir komisyon, 2007 yılında bir Anayasa taslağı hazırladı. Bu taslakta yargı yetkisi, özellikle Anayasa Mahkemesinin hem kuruluşu, hem işleyişi, tamamen siyasal iktidarlara bağlı duruma getirildi. Ama o zamanlar toplumun buna hazır olmadığı görülerek, “vuslat başka bahara bırakıldı”. O baharın 2010 yılında geldiği anlaşıldı ve Osman Can ile Demokrat Yargı diye bir derneğin ve “yetmez ama evetçilerin”desteği ile, Anayasa Mahkemesi, oluşumu ile tamamı ile siyasal iktidarın iki dudağına bırakıldı. Artık iş tamamdı…

Bu yeni düzenlemeye göre oluşturulan AYM de, hemen görevini yerine getirdi ve 1991 den beri 25 yıldır sürdürdüğü (ve demokratik hukuk devleti için yetersiz ama çok önemli olan) “olağanüstü hal kararnamelerinin denetimi” yönündeki içtihadından bir anda vazgeçti. Bir anlamda şöyle dedi; “olağan üstü ilan edildikten sonra, Anayasa’nın diğer maddeleri, hatta değişmez maddeleri bile anlamını yitirir, hükümetler istedikleri her şeyi yapabilirler, Mahkeme olarak, bizi ilgilendirmez, bizim hukuk devleti anlayışımız sınırlıdır”.

Bu kararı veren Mahkemenin Başkanlığını da, şu anda AKP’ye o ilk 2007 taslağını yapan Komisyonun üyesi olması da, hiç şaşırtıcı değil bence.

Ama maalesef, AYM’nin bu kararı sonucunda, “kar lastiklerinin belirlenmesinden tutun; seçimlerde yazılı ve görsel medya kuruluşlarının denetlenmesine sınır getiren; istediği an kişilerin her tür temel hak ve özgürlüklerini sınırlayabilen” genişlikte düzenlemeler getirme olanağına sahip ve üstelik bu işlemlerin yargısal denetime takılacağı korkusu taşımayan bir iktidar olgusuna vardık. Böyle bir “durum ya da gerçeklik”, siyaseti bir yana bırakın, demokrasi ve hukuk devleti anlayışını bile yıpratmaz mı?

Ve bu konuda müsaade ederseniz, son olarak şunu söyleyeyim. Cumhurbaşkanı Erdoğan, çok sık olarak, “ne var bunda, olağanüstü hal Fransa’da da uygulanıyor” diyor. Evet bu doğru, ama açın Fransız Anayasasının 16. maddesinin (2008 değişikliği ile gelen son fıkrasını) ne denli farklı olduğuna ve Anayasa Mahkemesine ne tür bir denetim yetkisi verdiğine bir bakın. Bir de Fransa’da Danıştay’ın, olağanüstü dönemde çıkarılan “yürütme işlemi niteliğindeki işlemlerin” denetimini nasıl yaptığına bakın.

TOPLUMSAL SÖZLEŞME ANLAYIŞININ TEMELİNDE KORKUDAN MUAF OLMAK VARDIR

Amuran: “Tüm özgürlüklerin temelinde, korkudan muaf olmak vardır” demiştiniz. Erken seçim kararından önce bu korku yanında güvensizlik duygusu da yaygınlaşmıştı. Seçim çalışmaları sırasında İktidar da bunu gördü ve seçim vaatlerinden biri Olağanüstü halin kaldırılacağı vaadi oldu. Temel hak ve özgürlükler konusundaki düşüncelerinde ve eylemlerinde yumuşama bekliyor musunuz?

Batum: Bir kere, neden böyle söylemiştim, müsaade ederseniz, onu kısaca açıklayayım. Zaten demokratik ve özgürlükçü devlet anlayışının temelinde de bu vardır, hukuk devleti anlayışının temelinde de bu vardır. Kavramsal olarak bakarsanız, Toplumsal Sözleşme anlayışının temelinde de korkudan muaf olmak vardır; korkudan muaf olmak, her tür korkudan kurtulmak. Sizden farklı olan insanlardan, yabani hayvanlardan, doğa koşullarından, güçlü olandan, korku duymamanız gerekli…

Hukuk devleti de aynı hedefe yönelik değil mi? Diğer insanlardan korkmamak, gücü ya da parası olandan, iktidardan, dinsel otoriteden, hatta devletten…

Esasında yeri geldiğinde, bir parantez açıp, şunu söylemek gerek; Atatürk, daha 1927 yılında, Nutuk’da; “Türk milletinin ve Cumhuriyetin, şeyh, derviş, mürit, üfürükçü, ağa, beylere kader ve yaşamlarını emanet etmeyeceğini, bunların korkusundan kurtulmuş olarak yaşayacaklarını” söylüyor. Bu tarihten 14 yıl sonra, Roosevelt 6 Ocak 1941 ABD Kongresi önünde, 4 temel özgürlükten söz ederken, saydıklarından biri de “korkudan kurtulma özgürlüğü” … Bu ilke, “korkudan ve yoksulluktan kurtulmuş insanların” diye ifade edilerek, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde de aynen yer alıyor.

İşte, çağdaş demokratik toplumların ön koşulu şu; “o toplumun tüm bireyleri güven içinde olacaklar, korkmayacaklar”. Bu bağlamda, insanların sadece bir tek şeyden çekinmeleri, korkmaları gerekir; “milletin meşru temsilcilerinin yaptığı yasalardan ve hukuksal yaptırımlardan”. Yani hukuktan. O kadar…

Bu nedenle, hukuktan değil, iktidardan, iktidar partisinden, kendisi gibi bireylerden, parti liderinden, ekonomik olarak güçlü olandan korkan, kaygı duyan vatandaşlara sahip olan toplumlar, hiçbir zaman çağdaş, demokratik hukuk devleti değildir. Tam tersine otoriter, otokratik yönetimlerdir. İşte bu yönden baktığımızda, “hukukun üstünlüğü” ve “bağımsız yargı” kavramları, demokrasiler için yaşamsal derecede önemli. Açık söyleyeyim. Hukukun üstün olmadığı, yargının siyasal iktidara (ya da örneğin ekonomik ve her tür güç odağına) bağlı olduğu toplumlarda, isterse seçim olsun, isterse özgürlükler kağıt üzerinde yazılı olsun, demokrasi yoktur. Çünkü güven yoktur, çünkü güvence yoktur, “gerçek bir hukuk” yoktur. Yerine ne vardır; “korku…itaat… “

Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım, düşünelim. Türkiye’de korku var mı, yok mu? Cumhurbaşkanı, Bakanlar, Devlet görevlileri, siyasal iktidar korku vermeye çalışıyor mu, çalışmıyor mu? Daha 16 Nisan’da hayır oyu vereceklere yönelik, tüm iktidar temsilcilerinin tavrı açık mıydı, değil miydi? İktidar yandaşları, açık açık televizyonlarda tehdit ediyorlar mı? Daha bugüne kadar bir tek tanesi bile, hukuk önünde bir ceza aldı mı, ya da soruşturma açıldı mı?

Şimdi bir de bunun üstüne, OHAL’de bulunduğunuzu ve insanların tüm özgürlüklerinin, yaşamlarının, bir gizli tanığın ifadesine ve iktidarın çıkaracağı bir KHK’nın iki satırına sıkıştırılabileceğini düşünün. Ve bir de “yeni” AYM’nin bu konudaki tüm denetim yetkisinden “imtina ettiğini” bir düşünün…

Bu nedenle, Cumhurbaşkanı, seçimlerden sonra OHAL’in kaldırılacağını söylediyse, bence bu bir “yumuşamadan” değil, böyle bir “ortamı”, demokratik sistem adı altında yıllarca daha sürdürmenin imkansızlığından kaynaklanıyor.

Amuran: Yeni sistemde demokrasinin güçlenmesi otoriter sisteme dönüş endişesinin giderilmesi için sistemin hukuki açıdan nasıl bir yol haritasına ihtiyacı var?

Batum: Bence bu sorunun yanıtı çok basit. İnsanların tekrardan Devlete güvenmesi gerek. Bunun için, korku, kaygı duymaması, “aman başıma bir şey gelmesin” diye düşünmemesi gerek. Bunun için de özellikle hukuka, hukukun eşit uygulanacağına, aynı kuralların aynı şekilde herkese uygulanacağına güvenmesi gerek. Bunun için de “yargının ve yargıcın bağımsız olması” gerek. Son olarak bunun için de, her yetkinin, her kurumun, tüm gücün, yargıçları belirleme yetkisinin, milletvekillerini atama yetkisinin, her şeyin tek kişinin elinde toplanmaması gerek. Yani “kuvvetler ayrılığı” gerek.

Bu yapılır mı, yapılmaz mı? Bunu bilemem, ben hukukçuyum, müneccim değil. Ancak bir şeyi biliyorum. Yapılmadığı takdirde, aynı hukukçuların(!), aynı kişilerin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin demokratik bir sistem olduğuna, uzun süre inandırmaları mümkün olmaz. En azından ilgilenenleri…

Amuran: Her sorunun çözümünde hukuk ve adalete gereksinim vardır bu da demokrasi yolunda ilk adımdır. Bizleri aydınlattınız bilgilerimizi tazelediniz, zenginleştirdiniz. Samimi yanıtlarınız için teşekkürler. (01.07.2018)

Batum: Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com
https://odatv.com/meclisin-bu-sistemde-yetkisi-yok-01071805.html

=================================================
Dostlar,

Biraz uzun ama önemli bir söyleşi..
ODATV, Nurzan hanım ve dostumuz Süheyl hocaya teşekkür borçluyuz önemli bilgileri, yorum
ve açılımlar için..

TEK ADAM, bagajını büyüte büyüte, doğallıkla ve kaçınılmaz olarak kendi sonunu da hem belirliyor
hem hızlandırıyor..
İpek kozası.. kendi örüyor kozasını..
Kim ne yaparsa kendi ve de kendine yaparmış..
Hikmetli sözler bin yılların deneyimlerinden imbiklenen..
Yol yakınken dönülür mü?
Kocaman bir hayır..
RTE’nin yeryüzünde ender görülen dereceden narsisistik kişilik yapısı buna kesin olarak engeldir..
Yaşayacak, görecek ve bedelini hep birlikte ödeyeceğiz..
Herkes üzerine düşen bedeli ödeyecek..

Su testisi su yolunda kırılacak, içinden dökülenleri de görecek ve öğreneceğiz..
Hancı ve yolcu örneği..

Sevgi ve saygı ile. 02 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Sayın Nurzen Amuran’ın
ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi  www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
http://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html,
09 Temmuz 2017

"Yaşamda tutunabilmenin anahtarı bilimsel akılcılıktır..."

Soru 1- Bu gün sizinle Şehir hastanelerini konuşacağız. Şehir hastanelerinin çıkış felsefesi insanın sağlıklı yaşam hakkını ne ölçüde koruyabilir, devletin temel görevlerinden biri olan sağlıklı birey yetiştirme sorumluluğuyla sağlık hizmetinin ekonomik değer olarak görülmesi arasında bir bağ nasıl kurulabilir. Bu soruların yanıtlarını arayacağız. Ama önce bazı sorularım olacak Toplum Hekimliği üzerine. Sağlık konusunda öncelik koruyucu hekimlik olmalı. Ülkemizde koruyucu hekimliğe yeterince önem veriliyor mu?

Yanıt 1 : Teşekkür ederim size Sn. Amuran ve ODA TV’ye bu fırsat için. Önce Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalına değinmek gerekirse: Tıp Fakültesinden hekim olarak mezun olduktan sonra sınavla uzmanlık eğitimine girmek ve en az 4 yıl boyunca bu Tıp Dalında ihtisas yaparak uzmanlaşmak gerekiyor. Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalı, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi, planlanması, yönetimi, politikaları, ekonomisi temelinde kişilerin ve toplumun sağlığını korumayı önceleyen bir tıp uzmanlık dalıdır. Pek çok yan ve ileri uzmanlık dalı vardır. Dolayısıyla Şehir Hastanelerinin ekonomi-politiği birçok boyutuyla Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp uzmanlık dalının bilimsel inceleme alanındadır.

Sağlık hizmetleri sosyal devletin 4 temel sorumluluğundan biridir. J.J. Rousseau’dan bu yana Yurttaş ile Devlet arasındaki Sözleşmede Sağlık, Eğitim, Adalet ve Güvenlik hizmetleri, benzetmek uygun ise masanın 4 ayağı gibi vazgeçilmezdir. “Her şeyin başı sağlık” söylemi bir yalın gerçeği vurgular.. Bu 4 hizmet için de öncelikle sağlıklı bir topluma, insangücüne gereksinimi vardır. Ne yazık ki ülkemizde Koruyucu Sağlık Hizmetleri hakettiği kritik öneme uygun verilmiyor. Sağlık hizmetleri kamusal sorumluluktan çıkarılıp değişik biçimlerde özelleştirilerek piyasalaştırılınca, bu alanda da bir tüketim putçuluğu (fetişizmi) başlatılıyor ve “daha çok – daha çok” sağlık hizmeti satılmak – pazarlanmak isteniyor. Adeta insanlar daha çok hastalansa da daha çok sağlık hizmeti-malı alsalar.. gibisinden aykırı, patolojik ve sürdürülemeyecek bir kısır döngüye giriliyor.

Soru 2- Ekonomik  yönden değil de sosyal yönüyle 1. Basamak olarak kabul edilen aile hekimliği yüz yüze, yıllara dayanan devamlılık sağlayan hasta – doktor ilişkisi, geleneksel yapımıza uygun değil midir? 2. Basamağa ulaşmadan sağlık sorunlarının çözümünde sonuca daha kolay erişilemiyor mu?

Yanıt 2 : Sağlık hizmetlerinde 1. Basamak, hastaneye yatırılmadan, ayakta verilen hizmetler ve birimlerdir. Yataklı Sağlık Kurumları dışında tüm sağlık birimleri 1. Basamak’tır. Aile Hekimliği, 2003’te AKP’nin başlattığı Dünya Bankası – IMF – AB dayatması kökü dışarıda Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın temel ayaklarındandır. Gerçekte 1. Basamağın bile özelleştirilmesidir. Nitekim Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları kamu personeli sayılmayıp, kendilerinden sözleşme ile hizmet satın almaktadır Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu. Bizim geleneklerimizde SAĞLIK OCAĞI – SAĞLIK EVİ sistemi 1961’de çıkarılan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası ile yerleşmişti. Tanımlı bir bölge ve nüfusa yeter sayıda hekim, hemşire, ebe, tıbbi sekreter başta olmak üzere kapsamlı 1. Basamak hizmeti, “kişiye ve çevresine” dönük olarak takım (ekip) hizmeti olarak sunulurdu ve tümüyle kamusaldı. Bu sistem yozlaştırılarak başarısız gösterildi, kılındı ve Aile Hekimliğine ortam hazırlandı. Aile hekimliği sisteminin temel 3 sakıncası var :

İlki, özelleştirilmiş olması, 2. si takım (ekip) hizmeti olmayıp tek hekime dayanması, 3. sü ise et – tırnak gibi olan “kişiye ve çevresine” dönük koruyucu sağlık hizmetlerini ayırması, sonkini Toplum Sağlığı Merkezlerine bırakmasıdır. Türkiye, Temmuz 2010’dan bu yana tümüyle Aile Hekimliğine geçmiştir ve sistem verimli, beklenen başarımla (performansla) yürümemektedir. Sağlık Bakanlığı, ciddi aksamaların ayrımındadır ve örneğin Halk Sağlığı Merkezleri gibi ek bir yapılanma ile sistemi bütünleştirecek iken daha da parçalı, verimsiz ve başarısız kılacak tasarımlar içindedir. 1. Basamak, uluslararası standartlara uygun yürütülebilse, başvuran her yüz kişiden 80-90’ının sağlık sorunu çözülebilir ve yataklı kurumlar olan 2. ve 3. Basamak hastanelere gereksinim çok azalır. Dolayısıyla çok pahalı olan hastanecilik yatırımları sınırlandırılarak ulusal tasarruf yapılabilir. Ayrıca 1. Basamak sağlık birimleri insanların yaşam alanlarına en yakın yerlerde dağıtılmıştır, erişim çok kolay, hızlıdır. Oysa hastaneler belli yerlerdedir ve insanların hizmet almak için oralara erişmesi gerekir. Hele Şehir Hastaneleri ile bu sorun daha da belirginleşecek.. Örn. Ankara’da Bilkent ve Etlik olmak üzere iki dev şehir hastanesi bitirildiğinde, kente dağılmış olan öbür kamu hastaneleri kapatılacak. Beş milyonu aşkın nüfus bu 2 hastaneye yığılacak.. Oysa ulaşım altyapısı buna hiç elverir değil..

Soru 3- Aile hekimliği, ekonomik yönden de daha rantabl daha az maliyetli bir hizmet getirmiyor mu? Neden gerek altyapı gerekse fiziki yapı açısından aile hekimliğine yatırım yapılması tercih edilmiyor?

Yanıt 3 : Aile hekimliğinin başarılı olabilmesi için öncelikle o toplumun kültürü, gelenekleriyle uyumlu olması, toplumca benimsenmesi gerekir. Bizim için kökü olan bir kurum değildir. Kökleşmiş olanı, yukarıda da değindiğimiz gibi Sağlık Ocağı sistemi idi. Ebe – hemşire sorumlu olduğu nüfusu evlerinde düzenli olarak siyaret eder, gebeleri saptar ve izler, aşıları yapar, çevreye dönük sağlık hizmeti de sunulurdu. Sağlık Ocağı hekim(ler)i tüm hizmetin sorumlusu ve eşgüdümcüsü idi. Halka sağlık eğitimi verilir, su ve gıda hijyeni başta olmak üzere okul sağlığı, aile planlaması gibi hizmetler kapsamlı, bütüncül, takım (ekip) olarak ve en önemlisi ücretsiz olarak, kamusal gözle verilirdi. Aile hekimleri şimdi yalnızdır, tek çalışanı Aile Sağlığı Elemanıdır, Aile Sağlığı Birimi – Merkezi’nin binası dahil tüm donanımını kendisi sağlamak zorundadır ve sorumlu olduğu nüfus ülke genelinde ortalama 3629 kişi dolayındadır (toplam 6902 Aile Sağlığı birimi – hekimi). Bu rakam İstanbul’da 3953 kişi/aile hekimi olup, ilgili yasanın öngördüğü üst sınır olan 4 bine dayanmıştır. Ayrıca İstanbul’da yaklaşık 250 aile hekimi aynı yasaya aykırı olarak “yalnız” çalışmaktadır, tek bir Aile Sağlığı Elemanı bile yoktur! Haftada yarım gün gezici sağlık hizmeti için ayrılmıştır. Bu amaçla araç sağlamak da Aile Hekiminin yükümüdür. Pek çok aşılama – izleme hizmeti verilememekte, ciddi düzeyde aksamaktadır. Ek olarak Aile hekimlerine Sağlık Bakanlığı nöbet hizmeti yüklemektedir.

En önemli sorunlardan biri ise SEVK ZİNCİRİ sisteminin kurul(a)mamış olmasıdır. Deyim yerinde ise sistemin Aşil topuğu burasıdır; acil durumlar dışında herkesin öncelikle kayıtlı olduğu aile hekimine başvurması ve ancak onun sevki ile hastaneye gidebilmesi.. Politik kaygılar ve Aile Hekimliği sisteminin çok yönlü yetersizliği siyasetçilerce iyi bilindiğinden, bu işleyiş uygulan(a)mamaktadır. Oysa bu sistemin uygulandığı ülkelerde sıkı bir sevk zincir uygulaması vardır ve hastanelerde gereksiz yığılma önlenmektedir. Sağlıkta Dönüşümde iktidar, “hekim seçme özgürlüğü” bonusu ile halkın sempatisini, moda deyimle “hasta hoşnutluğunu” elde etmeyi önemsemektedir. Bu durumda da Aile Hekimliği Birimlerinin 1. Basamak olarak adeta içi boşaltılmış olmaktadır.

Soru 4- Şehir hastanelerinin temel felsefesi nedir?
Sosyal devlet anlayışıyla ne ölçüde bağdaşıyor?

Yanıt 4 : Şehir hastaneleri, Sağlıkta Dönüşüm denen neo-liberal piyasalaştırıcı – özelleştirmeci – kâra dayalı sistemin 2. aşamasıdır. Bu politika Haziran 2003’te AKP eliyle başlatılmıştır ve 15. yılına girmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın hastanelerinin özelleştirilmesi demektir. Kamu Özel Ortaklığı / İşbirliği (KÖO) cafcaflı adıyla sunulmakta, gerçekte kamuyu sağlık sektöründen de giderek çekmektedir. Kamu, şehir hastanelerini yapmayacak Kamu Özel Ortaklığı/İşbirliği (İng. PPP) Yasası yasa uyarınca;
– Özel sektöre bedelsiz Hazine arsası tahsis edecek
– Finansman için kredi = borç bulması için Hazine güvencesi (garantisi) vererek kefil olacak
– Gerçek bedelinin çooook üstünde maliyetlerle yapılan veya öyle gösterilen lüks inşaatların şişirilmiş maliyetleri nedeniyle amortisman, yatırım indirimi – teşviki.. gibi araçlarla vergi kaçırılmasına göz yumacak
– Hiç gerekmediği halde 5 yıldızlı otel – lokanta standartlarında yapılan hastane binalarının 25-30 yıl kiracısı olmayı yükümlenecek (taahhüt edecek)
– Kirayı her yıl enflasyon oranının altında kalmamak üzere artıracak
– Yatak kapasitesi %70’i doldurulamazsa farkı Hazineden hastaneyi yapıp-işleten şirkete ödeyecek
– Bu binaları yapıp Sağlık Bakanlığına kiralayan şirketler hastanede çok kârlı olan görüntüleme ve laboratuvar hizmetlerini de kendileri sunacak
– Gerekli teknik – tıbbi araç gereci bulunduracak
– Otelciliğe ek lokantacılık hizmet verecek
– Hastane döner sermaye gelirlerinden öncelikli olarak şirketin alacakları ödenecektir.
– Şehir Hastanesi yerleşkelerinde pek çok yan hizmet (otopark, alışveriş mağazaları, eczane…) de bu şirketlere bırakılacak..
…….
Ve yandaş şirketler 25-30 yıl sonra, sözleşmeye göre, ekonomik ömrünü doldurmuş bina – tıbbi ve teknik araç-gereci Sağlık Bakanlığı’na devredecektir. Öngörülen 17 Şehir Hastanesi için ilgili yandaş şirketler çok şişirilmiş rakamlarla yaklaşık 10 milyar $ harcayacak, 25 yıl içinde en az 27 milyar $ olarak geri alacaklardır. Temel felsefe, yineleyelim; Sağlık Bakanlığı hastanelerinin özelleştirilmesi, yandaş sermayeye kamudan kaynak aktarılmasıdır. Gelecek kuşaklar bile yerel – küresel sermayeye borçlandırılmakta; sermayenin ise gelecek kuşaklarının dahi kamu kaynağı ile gönenci (refahı) ve geleceği güvence altına alınmaktadır. Daha şimdiden, Mersin – İsparta Şehir Hastanelerinde gerçekte olmayan döner sermaye gelirlerinin (SGK geriödemeleri ve hastalardan katkı payı, Sağlık Bakanlığı ödemeleri) yetersiz kaldığı ve açıldığından bu yana birkaç aydır sağlık çalışanlarının performans ücretlerinin ödenmediğini öğreniyoruz. Çünkü öncelik Şirketin!

Öte yandan, Sağlık Bakanlığı’nın görece mütevazi binalarında bile hastalardan 12 kalemde “katkı payı” alınmakta iken, Şehir Hastanelerinde bu “katkıların” (!) hızla artırılacağı ya da hizmet nitelik ve kapsamının daraltılacağı matematiksel bir kesinliktir. Anımsayalım, Genel Sağlık Sigortası 1 Ekim 2008’de 5510 sayılı yasa ile zorunlu olarak başlatıldığında özel sağlık kuruluşlarından sağlık hizmeti alımında ödenecek katkı payı %20 olarak saptanmıştı. Bu rakam, birkaç yıl içinde 10 kez büyütüldü ve ayrık (istisnai) hizmetlerde kamuda – özelde daha fazla olabilmekle birlikte %200’e çıkarıldı!

Bu soruda sonuç olarak; şehir hastaneleri sağlık turizmini de hedeflemekte olup, uzun olmayan bir süre sonra özel hastaneler gibi yüksek ek ödemelerle hizmet verebilecektir. Vergi veren halk,
kendi vergisiyle yapılan ve sürekli Hazine’den finanse edilen bu lüks – özelleşmiş hastanelerden hizmet alamayacak; üst katmanları ve yabancıları finanse etmiş olacaktır.. Bu durum yoksuldan varsıla kaynak aktarımıdır ve AKP siyasetinin bilinçli bir tercihidir; gelir dağılımını daha da bozacak, yoksulluğu yatay ve dikey olarak daha da derinleştirecek ve toplum sağlığını kötüleştirecektir! İngiltere örneği başta olmak üzere, KÖO yoluyla denenen şehir hastaneleri pek çok ülkede iflas etmiş ve ağır kamusal zararlara yol açmıştır; ancak bu arada öngörülen sermaye aktarımı ise geri dönüşümsüz, fiilen yapılmış olmaktadır. Ahlaki ve etik bakımdan mahkum edilmek gerekir.

Soru 5- Sağlık düzeninde yeni yapılanma olarak sunulan şehir hastanelerinin kuruluşu ve işleyişi bizim sağlık taleplerimize yanıt verecek midir? Bu projenin gerçekleşmesi en çok kimlere yarayacaktır, Kamunun yükünü artırmayacak mıdır?

Yanıt 5 : Bu sorunuzun yanıtını 4. soru kapsamında ayrıntılı olarak vermiş oluyorum.

Soru 6- Kâr hedefiyle oluşturulan Şehir hastanelerinin başarı ölçütleri arasında bu kurumlara başvuran hasta sayısının çok olması, Hasta ve tıbbi işlem sayısının yüksek olması gösteriliyor.
Bu durum Aile Hekimliğinin kuruluş amacıyla bir çelişki yaratmıyor mu?

Yanıt 6 : Çılgın bir kısır döngüye tutsak edilmiştir sistem. Kişi başına yıllık hekime başvuru sayısı 2002’lerde 2,5 dolayında iken Sağlıkta Dönüşüm ile 8’i aşmıştır. Bu rakam siyaset kurumunca hekime erişimin kolaylaştırılması olarak sunulmaktadır. Gerçekte ise bir alarm verisidir. İnsanlar nitelikli sağlık hizmeti alıp sağlık sorununu çözemediği için dolaşıp durmaktadır. Sağlık Bakanlığı, hasta başına muayene süresini 10 dk. olarak sınırlamıştır. Hatta geçtiğimiz aylarda 5 dakikaya indirilmesi düşünülmüştü. Oysa Dünya Sağlık Örgütü standardı ortalama 20 dakikadır. Psikiyatrik hastalar ve özellikli olgular bunun dışındadır. Ancak hastaneler hasta yüküyle boğulur ve bol tetkik isteyip bol ilaç yazarak tıbbi hatadan sakınmak ve hastayı rahatlatmak isterken, 1. Basamak olan Aile Hekimliği birimleri, hastane reçetelerini yazmakla işlevsiz duruma düşürülmektedir. Çok ağır ve hazin bir çelişki, çarpıklık, verimsizlik, kaynak israfı ve halkı kandırma politikasıdır, bitmelidir.

Soru 7- Neden kâr odaklı değil de insan odaklı sağlık politikaları uygulanmıyor,
öngörülen  yatırımlarda sağlık personeline yapılacak yatırımın öncelik taşıması gerekmez mi?

Yanıt 7 : Bu yakıcı sorunuzun nedenini sözde neo-liberal küreselleşTİRmeci, yeni emperyalizmde aramaktan başka yol yok! Kapitalizmin tunç yasası “en çok kâr” (maximum profit).. GATS Anlaşmaları ve Dünya Bankası normlarına göre sağlık hizmetleri ile mallarının öbür sektör mal ve hizmetlerinden farkı yok!? Sağlık hizmetleri de bir meta! Alınıp satılır, piyasaya bırakılmalıdır ve devlet – kamu kenara çekilerek sermayeye – piyasaya – şirketlere açmalıdır bu kârlı alanı. Devlet salt gece bekçisidir, gölge etmemelidir! Dolayısıyla insanlık dışı ve düşmanı bu yabanıl (vahşi) politika dayatmalarıyla yüzleşmeli, halkı da yaşadıklarıyla aydınlatarak bilinçlendirmelidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde Sağlık, doğuşta kazanılan bir temel insan hakkıdır!

Soru 8- Gündemden düşmeyen bazı konularda da sorularım olacak.. Bir hekim olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumlarını değerlendirmenizi istiyorum: Haksızlığa karşı mücadelede açlık grevi son çare olup, önemli olan yaşam hakkının korunmasıdır. Birey kendi iradesiyle bu riskli kararı alır. Onu ve haklarını korumak da devletin sorumluluğudur. Bir Hekim, hangi aşamada yaşam hakkının korunmasında sorumluluğu almalıdır? Açlık grevlerinde demokratik haklar nerede başlar nereye kadar devam eder?

Yanıt 8 : www.ahmetsaltik.net adresli web sitemizde bu konuda epey yazı yazdık. Birisi “AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE” başlıklı, tıklanarak okunabilir. Özetle, açlık grevi kişinin özgür istencine bağlıdır. Bilincini yitirmedikçe zorla besleme yapılamaz. Bu durumda bile ileriye dönük bilinci açıkken irade belirtmişse yine bağlayıcıdır. Hiçbir hekim bu yönde zorla müdahale yapamaz. Ancak Cezaevlerinde Cezaların ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı ile ilgili yasada boşluklar vardır. Asıl olan  bu insanlarla özdeşim/duygudaşlık (empati) kurmaktır. Bu gün ölüm orucunun 120. günüdür. Dile kolay, tam 4 aydır bu 2 insan 20 ve 30 kg’dan daha çok tartı yitirerek bir deri  – kemik kalmıştır. Ayağa kalkamamaktadırlar ve acılar içindedirler. Salt tuzlu – şekerli su içmekte ve B1 vitamini almaktadırlar. Literatürde 100 gün kritik eşiktir. Nuriye ve Semih’i her an yitirebiliriz veya Wernicke-Korsakoff denilen ağır ve dönüşümsüz bir beyin zedelenmesi gelişebilir.

Bu 2 masum genç insan ile siyaset kurumu inatlaşmamalıdır. İşlerine iade edilerek bir yandan yargılanmaları sürdürülmelidir. Zaten işe başlama kararı verilse bile aylarca sağaltım (tedavi) alacak, çalışamayacaklardır. Bu arada da yargılama sonlanır ve gereği yapılır. Durum acildir ve
geri dönüşümsüz aşamadadır.

  • AKP iktidarını ACİLEN empati kurmaya çağırıyoruz..

Soru 9- Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için “.. Wernicke-Korsakoff sendromu sınırındadırlar” deniliyor. Nedir bu rahatsızlık? Avrupa Konseyi’nden Jagland, OHAL Komisyonu’nun bir an önce çalışmasını, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumunun netleşmesini talep ediyor.
Siyasi iktidar için bu riskli bir bedel değil midir?

Yanıt 9 : Bu sorunuzu da 8. soru bağlamında yanıtladım. Nuriye – Semih’in ölümü ya da sürekli engelli kalmasından siyasal iktidar doğrudan ve 1. dereceden sorumludur. Bu çok nettir!

Soru 10- 18.06.2017 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilen Torba yasa ile Üniversite öğretim üyelerine ilişkin yeni düzenlemeler var: “Doktoralı araştırma görevlilerinin yalnızca %20’si yardımcı doçentliğe yükselebilmekte, doktora sonrası araştırmacı adı altında yeni bir düzenleme getirilmekte, “performans denetimi akademik yükselmenin temel ölçütü olacaktır.” denilmekte.
Bu düzenlemelerin sonuçları neler olabilir? Bu torba yasada bilimsel özerkliği koruyan düzenlemeler var mı?

Yanıt 10 : Hayır… Bilimsel özgürlük ve akademik özerklik zaten 2547 sayılı Yükseköğretim yasasının özünde yok. Hatta muradı tam tersi. Anaysanın 129-130. maddeleri de askıda. Ciddi kayırmacılığa yol açabilecek, akademik yüksel(til)melerde keyfilik sorunu öne çıkabilecek, yandaş kayırmalar önlenemez düzeylere erişebilecektir. Bu, FETÖ dışı başkaca tarikat – cemaatlere yükseköğretim sisteminde kadrolaşma olanağı demektir.

Soru 11- Geçen hafta Gazeteci Özcan Kadıoğlu’nun yaptığı bir araştırmaya göre “Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2017-2019 bütçesinde fen liseleri için 109.6 milyon lira, imam hatip okullarına ise 1.7 milyar lira bütçe ayrılmış. 24 Haziran 2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Kurum Açma, Kapatma ve Ad Değiştirme Yönetmeliği uyarınca, açılacak bütün okullara abdesthane ve mescit zorunluluğu getirilmiş. Bir başka karar da ‘Evrim Teorisinin’ lise eğitim müfredatından kaldırılması. Amaç artık eğitim kalitesini yükseltmek mi yoksa salt dindar bir nesil mi yetiştirmek?

Yanıt 11 : AKP dindar değil “dinci” kuşaklar yeiştirme peşinde. Erdoğan bizzat söyledi bunu ve “Dininizi – kininizi eksik etmeyin” dedi. Bu girişim başta Anayasa’nın 24. maddesi olmak üzere 2, maddeye, 42. maddeye, İnsan Hakları Evrensei Bildirgesi’ne ve Türkiye’nin taraf olduğu birçok uluslararsı andlaşma – sözleşmeye aykırıdır. Bu yönetmelik Danıştay’dan dönmelidir, AKP böyle yaparak toplumu daha da kutuplaştırıyor ve çağdaş bilimden koparıyor..

  • Evrim bilimsel bir gerçektir. Onu perdelemek yobazlık ve bilim düşmanlığıdır, gericiliktir.

Soru 12– Üniversitelerimizde  ne yazık ki siyasi iktidara muhalefet eden her bilim insanı
terör örgütleriyle ilişkilendiriliyor. Kuşkusuz aralarında bağlantısı olanlar da vardır ancak olmayanların çoğunlukta olduğu da görülüyor. Bir bilim insanının yetişmesi kolay mı,
bilime yapacağımız yatırımın temelinde bilim insanı olmalı değil mi?

Yanıt 12 : Bu sorunun yanıtı Büyük Atatürk’ün 1936’da açtığı
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin alnında yazıyor…

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir..
  • 21. yüzyılda dünyada – yaşamda tutunabilmenin anahtarı – motoru
    BİLİMSEL AKILCILIKTIR.

    Bu gerçek er ya da geç ülkemizde de algılanacaktır. Ancak AKP tüm okulları İmam-hatip okulu yapmak gibi çok tehlikeli ve zararlı bir takıntı içinde. Bunun mutlaka aşılması gerek.

  • Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkarak varolabilir ve ilerleyebiliriz ancak..
    Başka hiçbir çare yok!

Teşekkür ederim.

Tutuklu ve hükümlülerin ulusal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları


Dostlar,

Geçen yıl 4.5.2012’de sitemize koyduğumuz

“Tutuklu ve Hükümlülerin Ulusal ve Uluslararası Hukukta Hakları”

başlıklı kapsamlı bilimsel makalemizi, görülen gerek üzerine arşivden öne çekerek
bir kez daha Türkiye kamuoyunun ve ilgililerin dikkatine ve bilgisine ısrarla sunarız.

Sevgi ve saygı ile.
15 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

================================

Dostlar,

Tutuklu ve hükümlülerin ulusal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarına ilişkin bu sitede epey dosya yer aldı..

Ölümün eşiğine gelmiş tutuklu-hükümlüler için ulusal-uluslararası bağlayıcı
hukuk kurallarını sıklıkla ortaya koyarak bunlara uyulmasını ve devlete emanet olan
bu insanların can güvenliklerinin, yaşam haklarının korunması gerektiğine
hep ama hep işaret ettik.

Bu bağlamda, İstanbul Barosu Dergisi‘nde (Kasım-Aralık 2011, syf. 12-28) ve
TEORİ Dergisi’nde yer alan (Aralık 2011, syf. 36-59) 24 sayfalık kapsamlı makalemizi de sitemize koymuştuk (17 yoğun word sayfası; http://ahmetsaltik.net/tutuklu-ve-hukumlulerin-saglik-haklari/, 4.5.2012)

Yine bu bağlamda Ulusal Kanal’da 3 programa katılmıştık (9 Ekim 2011 Merhaba Sağlık Programı – Dr. Rifat Yücel ile; Nurzen Amuran DOSYA Progr. 22.12.11, TTB Başkanı
Dr. Eriş Bilaloğlu, Nilgül Doğan; Nurzen Amuran’ın DOSYA Progr., 26.4,12, Dr. Aytun Çıray, CHP Uşak Mv. Av. Dilek A. Yılmaz ve biz..)

Ayrıca, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 6. sınıfta Halk Sağlığı intörnlük eğitimi alan tıp öğrencilerimize (hekim adaylarımıza) staj sonunda verdiğimiz seminer ödevi kapsamında da bu konuyu işledik, dikkate getirdik. Geleceğin hekimlerinde,
bilimsel bilgiye dayalı bir “Türkiye gerçeklik algısı” ve duyarlık gelişsin istedik.

Önceki dosyalara, word belgelerine ek olarak bir de power point yansılarıyla sunalım istedik. 63 yansıdan oluşan bir tür makale özetimizi paylaşıyoruz.

Ceza ve tutukevlerinde hiç kimse ama hiç kimse hastalanarak ölmemeli.
Sağlık durumları elvermediğinde bu insanlar tutuksuz yargılanmalı, sağaltım almalılar.

Tersi Türkiye’ye hiç ama hiç yakışmaz; bizi acıya ve utanca boğar, boğmalıdır.

Ayrıca AİHM’nin çok net bir kararı var, bunu da sitemize koymuştuk..
(http://ahmetsaltik.net/aihm-agir-hastaligi-olan-tutuklularin-tahliye-edilmemesi-ayrimciliktir/, 13.3.13)

  • AİHM : Ağır Hastalığı Olan Tutukluların Tahliye Edilmemesi Ayrımcılıktır

AYDINLIK Gazetesi’nde konuya ilişkin bir söyleşimiz yayımlanmıştı (24.10.11)

Ne var ki Türkiye, bu aralar yapay biçimde, dış kökenli olarak sözümüz ona
bir “AÇILIM” (!?) sürecine kilitlenmiş durumda!?

Ama ceza ve tutukevlerinde hastalar, ağır – ölümcül hastalar için saat durmuyor..

  • Yetkililer artık suç işlemeyi durdurmalılar.. 
    Göz göre göre kimi tutuklu ve hükümlülerin ölüme terkedilmesi
    tasarlayarak (taammüden) cinayetle eşdeğerdir, ağır insanlık suçudur.
    Zaman aşımı söz konusu değildir.. Sorumlular er ya da geç hesabını verirler.

Bu çok emekli çalışmayı okumak için lütfen tıklayınız..

Tutuklu ve hükümlülerin sağlık hakları

Sevgi ve saygı ile.
4.4.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Türker Ertürk : Ulusal Kanal Programı (Erişkesi) Linki – 27 Kasım 2013

Dostlar,

Dün, 27.11.13 akşamı, E. Tuğa. Türker Ertürk paşa,
Nurzen Amuran‘ın Ulusal Kanal‘da program konuğu idi..

portresi_gulumseyen

Son derece önemli açıklamalar yaptı büyük bir yüreklilikle..

Bu program aşağıdaki erişkeden (link) izlenebilir..

http://tvarsivi.com/player.php?y=25&z=2013-11-27+21%3A29%3A00

 

Türker Paşa, bu sabah, 28.11.13 sabahı saat 09:00 sonrasında ise
Halk TV‘nin konuğu idi gene yüreklice çok önemli açıklamalarda bulundu..

http://www.youtube.com/watch?v=F5hCWQYAbv4&feature=youtu.be&desktop_uri=%2Fwatch%3Fv%3DF5hCWQYAbv4%26feature%3Dyoutu.be&app=desktop

Sevgi ve saygı ile.
28.11.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net