AKP-MHP ittifakı Türkiye’nin siyasal belleğini silmek istiyor

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Söyleşi

Odatv.com 15.08.2021
Nurzen AMURAN

Nurzen Amuran – Yangınların ağır bilançosunu yaşarken Karadeniz’de bir sel felaketi daha yaşadık. Pandemi, sığınmacılar orman yangınları ve seller. Son olarak hafta içinde Kastamonu’nun Bozkurt ilçesindeki yoğun yağış sonrasında Ezine Çayı’nın taşması ile ortaya çıkan sel,  bölgede can ve mal  kayıplarına yol açtı. Binalar yıkıldı. Yüzlerce vatandaşımız evsiz kaldı. Artık özeleştiri zamanı, artık çözüm zamanı. Küresel iklim değişikliğiyle birlikte bu risklerle her zaman karşılaşılacak, önemli olan alınacak önlemlerle risklerin aza indirilmesi. Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınlarını yaşadık. Dünya, çevre haklarını doğanın sahip olduğu hakları insan haklarıyla birlikte savunurken biz ne yapıyoruz? Bugün bir yasayı ele alacağız. Çok tartışılan bir yasa. Konuğumuz değerli Anayasa hukukçumuz ve İstanbul Milletvekili Sayın İbrahim Kaboğlu. 

Sayın Kaboğlu, TBMM tatile girmeden önce ormanların insan elinden kurtarılması için mücadele verdiniz. Turizmi Teşvik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin yasalaşmaması için sabahlara kadar bu yasanın doğamıza vereceği olası zararları ve getirilen teklifin Anayasa’ya aykırı olduğunu anlattınız. Ama yasa çıktı. Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğinizi açıkladınız. Kamuoyu ayrıntılı olarak bu yasanın ne anlama geldiğini bilemedi yeterince öğrenemedi. Önce yaşadığımız afetleri konuşalım daha sonra ilgili yasanın hangi düzenlemelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu sizden öğrenelim. Özellikle orman yangınları için neler diyeceksiniz?

İbrahim Kaboğlu – Öncelikle belirtilmesi gereken, yangınların da sel felaketleri gibi, iklim değişikliği (veya krizi) dizisinde yer alan doğal veya insan faaliyetlerinden doğrudan veya dolaylı kaynaklı felaketler olarak algılanması. Tıpkı deprem gibi. Kurumsal yapıları ve kuralsal düzenlemeleri buna göre oluşturma gereği var. Bu çerçevede, doğal afet öncesi, esnası ve sonrası olmak üzere üç aşamalı önlemler dizisini oluşturma gereği, yangınlar için de geçerli.

İlk saptama, bunun yapılmamış olduğu, bu büyük ülkesel felaket sırasında teyit edilmiş oldu. Paris İklim Sözleşmesi’ni onaylamak bir yana, tartışmaya bile açabilmiş değiliz.

İkinci saptama, tek kişi yönetimini meşrulaştırıcı öge olarak kullanılan, “hızlı karar” gerekçesi. Eğer tek kişi yönetiminin böyle bir özelliği olsa idi, büyük yangın, kendini kanıtlama vesilesi olabilirdi. Ne var ki tam tersi oldu.

Üçüncü saptama ise, “yıkılan” üzerine: 2017 Anayasa değişikliği, hükümeti ilga ettiği gibi hesap verebilir yönetim ilkesini de ortadan kaldırdı ve kurul halinde bütün siyasal karar düzeneklerini dağıttı.

Tarım ve Orman Bakanlığı, (md.169’un ana muhatabı olarak) ormanların en üst ve genel kamusal örgütlenmesidir. Türkiye’nin siyasal ve yönetsel yapısında gelenekselleşmiş olan Bakanlık teşkilatı, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY) döneminde, Tarım, Orman ve Köy İşleri Bakanlığı olarak birçok bakanlığı birleştiren bir örgüt haline getirildi. Dahası, Orman Bakanlığı makamı, geleneksel olarak orman mühendisliği formasyonu ile özdeşleştiği halde, bu kez bu ilkeye de saygı gösterilmedi. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) de, kamu yönetiminde liyakat ilkesinden genel olarak uzaklaşma eğiliminden nasibini aldı.

İklim değişikliğinin beraberinde getirdiği “ekolojik terör” çağında, yangınların giderek sıklaştığı olgusu karşısında bile Türk Hava Kurumu (THK), işlevsiz hale getirildi. Yangın felaketi siyaset üstü bir işbirliği ve dayanışmayı gerekli kılsa da, Cumhurbaşkanlığı, siyaset üstü bir kurum olmaktan çıkarıldı. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Kamu Tüzel kişiliğini temsil eden günlük siyasal olaylar ve çekişmeler dışında kalan ve üstünde yer alan bir Devlet başkanı bulunmuyor.

Eğer hükümet ilga edilmemiş olsa idi, başbakanın eşgüdüm, bakanlar kurulunun ise karar alma işlevi öne çıkacaktı. Bu nedenle, ‘TSK, neden hemen göreve çağrılmadı?’ vb. sorular, ortak karar düzeneğinin bulunmadığı bir devlet yapısında hep boşlukta kalacaktır.

Özetle tablo şu                    :

  • Kereste ticareti, maden ruhsatları ve turistik tesisler başta gelmek üzere, siyasal ve yönetsel makamların sürekli orman suçları yoluyla ülke yağmalandı ve de YAKILDI.

Amuran – Orman yangınlarında CHP Büyükşehir Belediyeleri olağanüstü çalışarak, halkın arasına katılarak “yangın bölgesindeyiz” deyip duvarların arkasına saklanmadan mücadele verdiler. Ama sizin de değindiğiniz gibi, geciken kararlar yüzünden devletin aldığı önlemler zararın büyümesine yol açtı. CHP’nin planları nedir şu anda?

Kaboğlu – CHP’nin planları, öncelikle yerel yönetimlerin anayasal yetkilerini kullanabilmesidir. Bu vesile ile CHP’li Belediyeler ve Büyükşehir Belediyeleri arasındaki eşgüdüm ve işbirliği öne çıkıyor. Türk Hava Kurumu’nun ihyası bu çerçevede yer alan bir hedef olarak kayda değer. CHP’li belediyelerin yardımlaşma ve demokrasi konusundaki başarısı, CHP’nin demokratik hukuk devleti anayasası inşasında kaldıraç işlevi görecektir.

Amuran – Uzmanlar artık orman-insan ilişkisine daha büyük mesafeler koymalıyız diye uyarıyor. Biz ne yapıyoruz. Ormanın içine rant uğruna turizmi sokmaya çalışıyoruz. Turizm Teşvik Yasasının bu çerçevede çıkmaması için TBMM’de, CHP olarak büyük mücadele verdiğinizi biliyoruz. Hangi gerekçelerle karşı çıkmıştınız? 

Kaboğlu – Öncelikle, çevrebilim ve sağlık bağlamında, Turizmi Teşvik torba yasa önerisine, karşı çıkış gerekçelerimden bir cümleyi paylaşmak isterim: “Bilim insanlarının acı bir şekilde tanık olduğumuz pandemilerde insan-doğa ve insan-çevre ilişkisinin başlıca nedeni olduğunu söyledikleri bir dönemde, Türkiye’de bu doğal değerlerimiz üzerinde bu kadar hovardaca, bu kadar sadece paraya ve ranta endeksli bir yaklaşım, yeni virüs alanlarına ve talana yol açacaktır”.

Öncelikle, 4 aylık zaman dilimine yayılan teklifin yapım tarzı üzerine birkaç hatırlatma yapmakta yarar var. Nisan ayı başında komisyonda kabul aşamasında başlıca dört sorun öne çıkmıştı.

Komisyon aşamasındaki ön ve genel itirazlarımız, şöyle özetlenebilir:

1-Alt komisyon kurulması: Çevre ve Orman Bakanlıklarının dışlanmış olması nedeniyle, uzmanlık bakımından yetkili komisyona ilişkin itirazlarımızı öne sürdük. Bunlar kabul edilmeyince, teklif metninin yeniden yazılması için bir alt komisyon kurulmasını önerdik.
2-Anayasa’ya uygunluk incelemesi: İçtüzük madde 38 gereği, Teklifin, Anayasanın sözüne özüne aykırı olup olmadığına ilişkin  Komisyon’un inceleme yapma yükümlülüğünü hatırlatarak, aykırılık gerekçelerimizi sıraladık.
3-Yasa etki analizi: Öneri, Türkiye’nin doğal alanlarının turizme açılmasını öngörmesi itibariyle, bir “yasa etki analizi”nin yapılması gereğini öne sürdük.
4-Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED): Öneri, Türkiye çevresinin hemen hemen bütün bileşenlerini ilgilendirdiğinden bu yasa önerisinin ancak ÇED eşliğinde gündeme getirilebileceğini belirttik.

Bütün önerilerimiz, AKP-MHP’li komisyon üyelerince reddedilerek madde görüşmelerine geçildi. Maddelere ilişkin değişiklik önerilerimiz de reddedildi. Yasa önerisi, kıyılar, ormanlar, meralar, kışlak ve yaylalar başta gelmek üzere doğal ortamları ilgilendirdiği halde, ne etki analizi ne de  çevre etki değerlendirmesi yapıldı. Yasa önerisi, bir yandan, kentsel, kırsal ve kültürel çevre üzerine, öte yandan, tarih, kültür ve tabiat varlıkları üzerine  birçok hüküm öngördüğü halde bütüncül olarak kamu yararı açısından değerlendirilmemişti.

Oysa, ‘kamu yararı’, anayasal ölçüt olarak Teklifin turistik tesislere açmayı öngördüğü değer ve varlıkları düzenleyen Anayasa maddelerinin üst ve çerçeve kavramı idi: kıyılardan yararlanmadan tarım arazileri ile mera ve çayırların kullanımına kadar ülkesel ve doğal değerler   kamu yararında olup, bu alanların korunması turistik tesislere göre öncelik taşımakta idi (md.43 vd.)

13 Temmuz günü Genel Kurul gündemine alındığı sırada, yasa etki analizi ve ÇED gibi herhangi bir ilerlemenin kaydedilmemiş olması, yasamadaki özensizliğin yanı sıra etik sorununu da ortaya çıkarıyordu. Yasa, ormanlık alanların turistik tesislere açılmasına olanak tanıdığı için, ormanların korunması ve geliştirilmesini düzenleyen madde 169’a açıkça ve çok yönlü olarak aykırı idi.

Amuran – Anayasa’nın 169. maddesi çok önemli. Biraz sonra ayrıntılı olarak ele alalım. Ama önce bu torba kanunda dikkati çeken bir başka düzenleme var. Bu düzenleme üzerinde duralım: “Yerel yönetimlerin bazı yetkilerinin merkezi hükümet tarafından el konulması.” Sizce yerel yönetimlerde elde edilen siyasi kazanımların tepkisi midir, buradaki amaç nedir ve bu yetkileri ele geçirerek ne gibi avantajlar sağlanacak?

Kaboğlu – Öncelikle, doğal değerlerin korunması ile yerel yönetimlerin yetkileri arasında doğrudan bağlantıdan hareketle,  Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hatırlanmalı: yurttaşların kendi beldelerine, yörelerine sahip çıkmaları, demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. Anayasa madde 127 de, bu bağlamda yer almakta. Milyonlarca seçmenin seçtiği belediye başkanlarının yetkisini ellerinden alıp, siyasal sorumluluğu olmayan atanmış bürokratlara verilmesinin, demokratik hukuk devletine vurulan başka bir darbe ve tek kişi yönetiminin yansıması şeklinde karşımıza çıkmakta.

Ülkenin doğal, tarihsel ve kültürel değerleri ile birlikte âdeta Türkiye’nin parsel parsel torbaya konularak ranta açan teklif ile, bugüne kadar yerel yönetimlerin yetkisinde olan görev+yetki+sorumlulukları merkeze geçiren ve belediyelerin mülkiyetlerinin Bakanlık tarafından tahsis edilebilmesi yetkisinin öngörülmesi, Anayasa’nın merkezî yönetim-yerel yönetimler ilişkisini düzenleyen 127. ve “kamu yararı” ana başlığı altında düzenlenen  maddelerine aykırıdır. Meclis’te yaptığım açıklamalarda, “Meraları, yaylaları köylünün elinden alınmasının önünü açan ve ranta kurban eden teklif, ormanları, kıyıları da ranta ve yapılaşmaya kurban edecektir” saptamasıyla, Cumhurbaşkanı’na Kültür ve Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgeleri’ni tek kişinin yatırımına verebilmesi yetkisini “derebeylik” kurma yetkisi olarak nitelemiştim.

Anayasa’nın 104. maddesinde sayılan Cumhurbaşkanı yetkilerinin ülke alanında yapılacak ihalelerin kime verileceğini belirleme yetkisine doğru genişletilmesi, yerel yönetimlerin, Bakanlıkların, özerk kuruluşların, koruma heyetlerinin görev ve yetkilerine saldırıdır. Doğal ve kültürel alanların tek kişinin iradesiyle –keyfi biçimde- seçeceği kişiye tahsis edilmesi yoluyla, turizm ve turizmin getirisinin, Anayasa madde 63’ün koruduğu kültürel, doğal ve tarihsel değerlerin önüne geçirilmesi anlamına gelmektedir.

Amuran – Okurlarımıza somut bir örnek verelim: Sizin de açıkladığınız gibi Turizm Teşvik Yasasında yer alan ilk düzenleme, çoğunluğun ortak kullandığı yetkiyi tek bir karar  merciine devretmesi. Bu birinci maddeyi biraz daha detaylandırır mısınız ayrıca bu yasal düzenleme, var olduğu iddia edilen demokrasiyle nasıl bağdaşır? Neden Anayasaya aykırılık taşımaktadır?

Kaboğlu – Yasanın 1. Maddesine göre; “Kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri turist hareketleri ve faaliyetleri yönünden önem taşıyan veya doğal, tarihî ve kültürel değerlerin yoğun olarak yer aldığı, korunması ve geliştirilmesinde kamu yararı bulunan yerlerde, koruma, kullanma dengesi gözetilerek sektörel kalkınmanın sağlanması ve turizm sektörünün planlı ve kontrollü gelişiminin sağlanması amacıyla yeri, mevkisi ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit edilen, tespit ve ilan edilen alanlar.”  ‘Turizm Merkezleri’ de aynı şekilde ilan edilmektedir.

“Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez” şeklindeki ayrıksız Anayasa hükmü karşısında, doğal ve ormanlık alanlar, Cumhurbaşkanının gerekçesiz kararıyla, turizme, tesislere ve yatırımlara açılamaz. Bunun anlamı, kamu ihalesine ve ÇED sürecine tabi olmadan bütün Türkiye’yi, kamu yararından olan tarıma elverişli arazileri, kıyıları, ormanları, çayırları, yaylaları ve meraları,  parasal beklenti ölçütüyle yatırımlara açmak anlamına gelir.

Öte yandan, böyle bir yetki, Anayasa madde 56’nın öngördüğü ve devlet için öngördüğü doğal alanların merkezinde yer aldığı çevresel dengenin bozulmasını önlemek, bunu korumak ve geliştirmek şeklindeki üçlü yükümlülüğü de ihlal edilmektedir. Özellikle ormanlık alanda ve doğal alanda geçerli olan ekolojik dengenin bozulması, Anayasa madde 13’ün güvence altına aldığı “ölçülülük” ilkesine aykırıdır ve yine aynı maddede öngörülen hakkın özüne dokunma yasağına da aykırıdır. Daha genel olarak, insan merkezli, insan hakları anlayışından çevre merkezli insan hakları anlayışına geçiş çağında, doğal alanlar turistik tesislere açılamaz.

Amuran – Turizmi Teşvik Yasasının Anayasa’nın “Ormanların korunmasına ve geliştirilmesine” ilişkin güvenceleri düzenleyen 169’a maddesine aykırı olduğunu söylediniz. 169. maddenin en önemli özelliği nedir? 

Kaboğlu – ‘Ormanların korunması ve geliştirilmesi’ maddesi (md. 169), ormanların anayasal statüsünü emredici ve yasaklayıcı kurallarla belirliyor ve düzenliyor. Bu maddeye göre;

  • Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez.
  • Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz.
  • Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Bu yasakları şöyle somutlaştırabilirim:

1-“Hiçbir faaliyet ve eylem”:  Hiç kimse,  hiç kimseye ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme, sözle veya yazı ile  izin veremez. Hiç kimse, böyle bir faaliyete girişemez.
2-“Siyasi propaganda yasağı”: Ormanların tahrip edilmesine yönelik  görüş açıklanamaz. Milletvekilleri bu konuda, yasama sorumsuzluğundan yararlanamaz. Hiçbir yurttaş, bu amaçla siyasal propaganda için ifade özgürlüğünü kullanamaz.
3-“Af yasağı”: TBMM, orman suçları için genel ve özel af çıkaramaz.
4-“Anayasal suç”: Ormanları yakmak, yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçları TBMM, özel veya genel af kapsamına alamaz.

Madde 169’da sıralanan ilkeler ve yasaklar ile orman köylüsünün korunması (md.170),  kıyıların korunması (md.43), toprak mülkiyeti (md.44), tarım ve hayvancılık (md.45) üzerine koruyucu hükümler  bütünü, “orman ekosistemi” veya   “orman kamu düzeni”  güvencelerini oluşturur.

“Orman kamu düzeni” kuralları, “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri” bağlar (md.11). Bu nedenle, örneğin, ormanlık alanlarda “tabii servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi” (md.168), md. 169 yasaklarına aykırı olarak yapılamaz. Orman kamu düzeninin anayasal sacayağı şöyle belirtilebilir:

-md.169 ve 170; md.43 vd.
-md.63: doğal/kültürel ve tarihsel varlıklar
-md.56: Türkiye ekosistemi.

Bunlar ve başka kurallarla güvencelenen, “çevresel kamu düzeni” ve “orman kamu düzeni” eksenindeki ekolojik dengenin bozulmasında ana etken, ülkeye ilişkin Anayasa kurallarının (ve madde 11’in) sürekli ihlali ve Anayasa suçu işlenmesidir. Bu özellikleriyle madde 169, yasama yetkisini en çok sınırlandıran Anayasa maddesidir. Öyle ki, ormanlar, TBMM’nin asli ve genel yasama yetkisini, sınırlı ve kayıtlı bir yetkiye dönüştürür: Korumak ve geliştirmek. Yasamanın, karar alma yetkisi ve yasama sorumsuzluğu vb. anayasal ayrıcalıklar yasaklanıyor.

Özetle; TBMM’de CHP ve HDP muhalefetine karşın AKP-MHP dayatması 7334 sayılı Turizmi Teşvik torba yasası, md.169’un açık ihlali ötesinde bir anayasal orman suçu işlemidir.

Amuran – 169. madde doğanın korunmasını sağlayan en güçlü düzenleme. Yasada  Anayasa’nın 43. 45. ve 63.maddeleriyle uyuşmayan düzenlemelerin  yer aldığını vurguladınız. Anayasa’nın özel ve istisnai olarak koruduğu ülkesel değerler ve varlıkların turizme ve turistik tesislere açılmasını, biraz daha detaylandırır mısınız?

Kaboğlu – “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünün, kıyıların korunması, toprak mülkiyeti, tarım ve hayvancılık (md.43-45), belirttiğim üzere, “kamu yararı” genel başlığı altında düzenleniyor. Bunun anlamı, kıyılar, tarım arazileri, çayır, mera ve yaylalar, kamu yararı niteliği taşıyan alanlar olup, asıl olan bu alanların korunması ve bunun bozulmasının önlenmesidir. 7334 sayılı yasanın düzenlediği konular, Anayasa madde 169’un  ve  madde 63’ün koruduğu alanlar, tıpkı madde 43 ve devamının koruduğu ile  56’ncı madde çerçevesinde korunan değerler ve varlıkları  zedeleyici işlem ve eylemlere açacaktır.  Bunda, belirtildiği üzere, 1. Madde çerçeve nitelik taşımakta. Madde 16 da, diğerleri arasında bir örnek olarak belirtilebilir: “…kültür ve turizm  koruma ve gelişim bölgeleri ile turizm merkezleri içinde ve bu bölge ile merkezlerin dışında olmakla birlikte denize kıyısı olan ilçelerde, içerisinde her tür ve kapasitede konaklama tesisi bulunan mesire yerlerini tahsis etmeye,… Bakanlık yetkilidir.” Görüldüğü üzere, genelleştirilen bu bakanlık yetki alanı,  sadece biraz önce değinilen maddelere değil, hukuki güvenlik ilkesini de zedeleyici nitelik taşıdığından, hukuk devletine aykırıdır (md.2).

  • Özetle, doğaya bağlı haklar yoluyla bir tür hukuk devrimine tanık olduğumuz çağımızda, konuyla ilgili koruyucu Anayasa hükümlerine bile yasa yoluyla meydan okunabilmektedir.

Amuran – Yasayı, açıkladığınız bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’ne götüreceksiniz. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararına kadar yapılan uygulamalar geçerlik kazanacaktır. Bu kadar yangından selden sonra kamuoyunun yaşadığı bu acı travmalardan sonra, yasanın uygulanması kolay mı sizce? Siyaseten nasıl bir önlem alınması gerekir? Telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkabilir mi?

Kaboğlu – Yürütme, bu büyük felaketten sonra yasanın özellikle Anayasa’ya aykırı ve kamu yararı için sakıncalı olan maddelerini uygulamaktan kaçınma yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. AYM başvurusuna gelince; başvuruya konu olacak yasalar arasında 7334 sayılı yasaya öncelik tanıyarak, AYM’den ivedi olarak yürürlüğün durdurulması isteminde bulunulacak. Her ne olursa olsun, AYM’nin bu yasa hakkında öncelikle karar vereceğini umuyorum. Bu arada, gerekçeli bir biçimde Anayasa’ya aykırılığını öne sürdüğümüz kuralları uygulamaktan kaçınmak, hukuk devleti (md.2) gereği herkesin yükümlülüğü olup, “telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkma riski” sorumluluğunu da beraberinde getirmektedir.

Amuran – Bu konuda da ilgilenenleri uyarmak gerekir. TBMM’de yaptığınız konuşmada, “Bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur.” demiştiniz. Şeffaflıktan neden kaçılıyor? Halkın benimsemeyeceği ikna olmayacağı bir yasa demokratik teamüllere uygun mudur?

Kaboğlu – Bilindiği üzere TBMM Genel Kurul görüşmeleri TRT tarafından canlı olarak yayımlanır (Salı: s.15.00-21.00; Çarşamba ve Perşembe: s.14.00-21.00). Komisyon’da, 1 ve 5 Nisan günleri görüşülen ve kabul edilen teklifin bekletildiği aylarda, Genel Kurul, toplam beş kez  Perşembe günleri çalıştırılmadı. TV canlı yayını, seçmenlerin temsilcilerinin yasama faaliyeti üzerine doğrudan bilgi edinme olanağını sunar. 7334 sayılı Yasa gibi Türkiye’nin sadece bugününü değil, gelecek kuşakları da doğrudan ilgilendiren bir yasa üzerindeki görüşmelerden doğrudan bilgilenme hakkının yaşamsal niteliği, ülkeyi kasıp kavuran yangınlarla doğrulandı. Ne var ki, 7334 sayılı yasa görüşmeleri, 13 ve 14 Temmuz günleri genellikle saat 21.00 sonrasına kaydığı ve hafta sonu TV yayını yapılmadığı için TV yayını, birkaç saatle sınırlı kaldı. İzninizle, bu sorunun yanıtını 25 saatlik oturumda yaptığım son konuşmadan alıntı ile noktalamak isterim:

Şimdi, bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir. Bu, yapılış tarzından da belli oluyor çünkü saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı. Sıkıştırılmış bir sandviç yasa söz konusudur, halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur, halkın çevresel bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur ve gelecek kuşaklara yönelik nasıl bir Türkiye bırakacağımıza dair, olup bitenin halktan saklanması anlamına gelmektedir. Gerçekten bu sıkıştırılmış ve saklanmış sandviç ikizi… Birincisi, sabahleyin oyladığımız, toplumu ilgilendiren, iktidarı sürekli kılmak amacıyla… Bu ise çevreyi ilgilendirmek, ülke ile para karşılaştırılmasında paraya öncelik vermek amacıyla… Ama tabii ki gelecek kuşakları şu bakımdan düşünmemiz gerekir: Hukuk azaldıkça, iktidar tek kişide toplandıkça nitelikli turist de ülkeye gelmez. Nitelikli ülkemiz olursa nitelikli turist gelir, hukuk güvenliği olursa Türkiye’ye daha çok turist gelir, Türkiye’nin çevresi ve doğası daha çok korunur.

Evet, bu vesileyle, bütün bunları belirttikten sonra, tabii, bu yasa da Anayasa Mahkemesine götürülmesi gereken ve götürülecek olan bir yasadır. “Flora, fauna ve homo sapiens” birlikteliğinin hiçbir zaman göz ardı edilmediği, Anadolu ve Rumeli bütünlüğünün muhafaza edildiği ve kanallarla parçalanmadığı ve Türkiye’nin çölleşmediği nice bayramlar diliyorum.” 

Amuran – Evet bu konuşmanız gerçekten önemliydi. Şeffaflıktan söz edince yangınla mücadelede akılda kalan bir konu daha var: RTÜK’le ilgili. Üst Kurul Üyesi İlhan Taşcı, RTÜK Başkanı’nın kapalı devre hat üzerinden yayıncıları aradığını ve “Yangın görüntülerini ekranlara taşımaya devam ederseniz, cezalandırılacaksınız” dediğini açıkladı. Daha sonra ihsası reyde bulunduğu öne sürülerek, gündemi yangınlar olan  son toplantıya alınmadı. İlhan Taşçı da zamanında iyi bir araştırmacı gazeteci olduğu için şunu anımsattı: “Gazetecilerin görevi, gerçeği kamuoyuna aktarmak, kamu yararı doğrultusunda gerçeğin izini sürmektir.” Yangın sel gibi olağanüstü zamanlarda ekip çalışmasında medyanın da önlemlere katkısı olacağı unutulmamalı. Bazı yangın yerlerindeki gelişmeleri yangını yönetenler de medyadan öğrendi. RTÜK bir sansür merkezi gibi algılanıyor. Ne dersiniz?

Kaboğlu – Halkın, bütün toplumu ve toplumun varlık nedeni olan ülkenin karşı karşıya bulunduğu büyük felaketten haberdar olma hakkı yaşamsaldır. RTÜK’ün varlık nedeni, görsel-işitsel iletişim özgürlüğünün kullanılabilmesine yönelik düzenlemeler yapmak ve önlemler almaktır. Uygulamada ise, tam tersini yaparak sansür ve yaptırım kurumuna dönüştü. Böyle bir uygulamanın Anayasa ve yasalarla ilgisi yok. Bunun nedeni, TRT gibi resmi TV kanallarını değil sadece,  bütün TV kanallarını “iktidarın beka kaldıracı” haline getirme çabasıdır. Nitekim çok geçmeden, Halk TV yayınına saldırıda bulunuldu. Bu saldırı, aslında sadece Halk TV yayınına değil RTÜK’e ve kamu makamlarına saldırı anlamına geliyor. Cuma namazı çıkışı Cumhurbaşkanı, ayaküstü bir demeçle yangın alanına görevli dışında kimse girmeyecek dedi…

11 Ağustos günü RTÜK, bu kez, yaptıkları haberleri nedeniyle Halk TV, Haber Türk, Fox TV, Tele 1 ve KRT TV’ye yaptırım uyguladı. Bu uygulama, sadece Anayasa’ya aykırı değil, yangın söndürme faaliyetini gevşetme ve geciktirme sonucunu doğuran, haliyle kayıpların ağırlaşması riskini beraberinde getiren bir uygulamadır. Bunun anlamı şudur: Yangın söndürme kaybedilecek her dakika  “flora+fauna+insan” kaybının artması demektir. Bu vesile ile, uluslararası yardım tartışmalarına da değinmek uygun düşer.

Çevresel felaketlerde, uluslararası insancıl hukuk, devletin egemenlik hakkını göreceli hale getirdiğinden, haklı ve geçerli bir neden yoksa eğer, felakete uğrayan devletin yardımı ret yetkisini sınırlar.

Amuran – Geçen hafta Yeniçağ Gazetesinde bir manşet vardı: “Önce yetki değişti, sonra yangın çıktı, şimdi ilanlar patladı! Yangınların söndürülmesini bile beklemediler. Fırsatçılar zaman kaybetmeden denize sıfır bölgelerde inşaat yapılabilir notunu düşerek ilan paylaştı” haberi yer aldı. Tepkiler üzerine ilan sonra kaldırılmış. Marmaris de yanan bölgelerde maden ruhsatları verilmiş. Doğa nasıl özgür bırakılacak? Bu rant tutkusuna karşı CHP’nin ormanları toprağımızı koruyacak bir programı var mı?

Kaboğlu – İşte, tam da 7334 sayılı yasaya karşı çıkma nedenlerimiz. Yasayı nitelemek için en çok kullanılan üç eleştirel sözcük: “Para, rant, talan”. Hatta, birçok düzenlemesi için, “adrese teslim madde” adlandırması yapıldı. Bu yasanın arkasında Turizm Bakanı’nın olduğu söylendi. Yangın sırasında yanan yerler ile yasanın uygulama alanı arasında bağlantılar kuruldu. Aslında bu yasanın uygulanması, sadece  sürdürülebilir gelişme ilkesini değil, sürdürülebilir turizm ilkesini de zedeleyici sonuçlar doğuracaktır. CHP olarak, hem 2. Yüzyıl Beyannamesinde hem de Anayasa raporunda ekosistem hakkını temel alarak çözüm önerilerini sıraladık. Bu arada, Paris İklim Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olması, Parti politikasıdır.

Ama daha önemlisi, yürürlükteki Anayasa hükümlerini bir bütün olarak ülkesel değerlerin korunması ereğinde yorumlamaktır. Bunu yaparken, sosyal devlet gereklerini uygulamaya koymak, bir sosyal demokrat parti olarak CHP’nin öncelikli görevidir. Devletin “sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözetme” yükümlülüğü (md.65) gereğince, yatırım tercihlerini “ülke ekosistemini” koruma ereğinde belirlemesi öne çıkmaktadır. Maden ruhsatlarının ve kereste ticaretinin “siyasal kliantelist” ilişki aracı olarak kullanılmasına son vermek, Anayasa madde 169’un asgari gereğidir.

Amuran –Yeni sistemin işlemediğini AKP de fark etti ve yeni bir Anayasa taslağı hazırlattı. Bu yasa taslağında Cumhurbaşkanlığı sisteminden vazgeçilmedi ancak Meclis’e bazı konularda daha geniş yetkiler tanınması önerildi. Denetim yetkisinin genişletilmesi ve atanacak bakanları Meclisin onaylaması gibi. Sistem değişmedikçe yapılacak düzenlemeler, demokratik düzeni geri getirir mi? Yaşanılan bu süreçte en büyük siyasi çıkmaz ne oldu?

Kaboğlu – Önce, neler götürüldü bakalım: Hükümet ve bakanlar kurulu ilga edildi; kurul halinde bütün karar düzenekleri ortadan kaldırıldı. Siyasal sorumluluk ve hesap verebilir yönetim kuralları tasfiye edildi. Kısacası, Türkiye’nin anayasal-siyasal belleği silinmek istendi. Sonra, ne getirildi? Devlet başkanlığı ve yürütme yetkisi, tek kişide birleştirildi; o kişi, sonradan parti başkanı oldu. Böylece, ‘Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme’ (PBYDBY) şeklinde adlandırılabilecek, demokratik olmayan bir tek kişi yönetimi (parti başkanı monokrasisi) ortaya çıktı.

İşleyiş tarzı bakımından, keyfilik ötesinde kapalı ve saydam olmayan bir yönetim karşısındayız. Güncel bir sorundan örnek vereyim: Türkiye’nin ulusal savunmasından sorumlu olan MSB, Mehmetçik yaşındaki Afgan gençlerin haftalardır   Anadolu’ya akın akın gelişi üzerine söz etmiyor; ama tam tersine, “Afganistan’a Mehmetçik göndermeye talibiz” diyebiliyor. Bu ne yaman çelişki! Kim düzeltebilir? Türkiye’nin anayasal ve siyasal belleğini silmek isteyen AKP-MHP ittifakı, 3 yıllık “parti başkanlığı monokrasisi”nin yarattığı çöküşten çıkış için yine Anayasa yoluyla çözüm iradesini ortaya koydu. Oysa Einstein şöyle diyor: “Bir sorun, onu ortaya çıkaran düşünce tarzları ile çözülemez.”

Amuran – CHP’nin Anayasa önerisinde en önemli özelliğin sistem değişikliği olduğunu biliyoruz. “Güçlendirilmiş Parlamenter” sistem diyorsunuz. Parlamenter sistemi yeterli bulmuyorsunuz. Güçlendirilen hangi kurumlar olacak?

Kaboğlu – Burada kastedilen, TBMM’nin içinden çıkan ve TBMM önünde sorumlu olan bir yürütmenin var olduğu, anayasal kurumların işleyişinde yine TBMM’nin eksen alındığı bir siyasal rejim veya sistem. Buna, Anayasa’nın 2. Maddesinin tanımladığı biçimde “demokratik hukuk devleti” veya daha geniş biçimde, “insan haklarına dayanan laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” denebilir. Bunun için şu üç kavram öne çıkıyor:

-Hesap verebilir bir hükümet,
-Görev+yetki+sorumluluk,
-Anayasal denge ve denetim düzenekleri.

Bunların her biri, erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ekseninde anayasal kurumlar, kurallar ve değerler bütününde anlam kazanıyor. Ancak önemli olan, anayasal kavramları doğru kullanmak. Bu nedenle, anayasal bilgilenme hakkı ve anayasal kamuoyu önemsenmeli. Örneğin, ‘istikrar’ kavramı, parlamenter rejimi yıkma gerekçesi olarak sıkça kullanıldı ve kullanılmakta. Ama hangi istikrar? Eğer bu ‘siyasal istikrar’ ise, AKP yönetiminde hiç siyasal istikrar sağlanmadı; varlığını sürdürmesi için belki de buna gereksinmesi var.

Ya hükümet istikrarı? Hükümet istikrarı adına, parlamenter rejim  yıkıldı; hükümet kaldırıldı, ama kaç bakan gitti, çekilme hakları  bile bulunmadığı tek kişi maiyetinde? Bakan, affını istiyor; monokrat ise, Resmi Gazetede af iradesini yayınlıyor. İşte sorunun özü burada: ‘af’ hukuki bir kavram ve suçlular için kullanılır. Ne var ki, Anayasa ve hukukun üstünde konumlanan tek kişi, her konuda ilk ve son sözü söyleme hak ve yetkisini kendisinde görmekte. İşte, “parti başkanlığı monokrasisi” budur ve bu durum, Cumhuriyet ve Osmanlı tarihine yabancıdır. Tarihine ihanet üzerine inşa edilen hiçbir siyasal ve anayasal kurgu, sürdürülebilir değildir.

Amuran – Bize  doyurucu bilgiler verdiniz. Anayasa’nın insan ve çevre haklarıyla ilgili koruyucu düzenlemelerinin önemine değindiniz. Dileğimiz yakın bir dönemde yeni bir anayasa ile sistem eski konumuna kavuşturulur. Çok teşekkür ederiz.

Kaboğlu – Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir