Açlık grevindeki eğitimcilerin sağlık durumuna ilişkin açıklama

Açlık grevindeki eğitimcilerin sağlık durumuna ilişkin açıklama
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işlerine geri dönme talepleriyle başlattıkları açlık grevinin 258. gününde Ankara Tabip Odası eğitimcilerin sağlık durumlarına ilişkin açıklama yaptı.

Ankara Tabip Odası’nda 23 Kasım Perşembe günü düzenlenen açıklamaya ATO Başkanı Dr. Vedat Bulut, Yönetim Kurulu üyesi Dr. Onur Naci Karahancı ve ATO İnsan Hakları Komisyonu üyesi Dr. Nihat Bulut katıldı.

Açıklamayı okuyan Dr. Vedat Bulut hastane mahkum koğuşunda bulunan Nuriye Gülmen’in en son 5 Ekim tarihinde Ankara Tabip Odası hekimleri tarafından muayene edildiğini belirtti. Nuriye Gülmen’in hastanede mahkum koğuşunda bulunması sebebiyle enfeksiyon riski altında olduğuna dikkat çeken Dr. Bulut, “Tuvalet ihtiyacını gidermede, banyo yapmada, uyku düzeninde sorunlar yaşamaktadır. Temiz kıyafet edinme ve sağlık yardımı almada olumsuz kısıtlamalar içindedir. Açlık grevindeki bir kişinin aldığı su, şeker, bitki çayı, B1 Vitamini, tuz miktarına ve bunların hazırlanmasına başka bir kişinin yardım etmesi gerekmektedir. Bu koşullar içinde bu mümkün olmamaktadır.” dedi.

Geçtiğimiz ay tahliye edilen Semih Özakça’nın, eşi Esra Özakça ile birlikte açlık grevine devam ettiğini söyleyen Dr. Vedat Bulut “Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu hekimlerince günlük olarak sağlık takipleri yapılmakta olan Semih Özakça’nın koşulları Nuriye Gülmen’e kıyasla daha iyidir. Aile bireyleri tarafından destek alabilmekte ve daha hijyenik bir ortamda bu eylemlerini sürdürmektedir. Esra Özakça, açlık grevinin başında 56 kilo iken bugün 48 kiloya gerilemiştir” diye konuştu.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın ciddi kilo kaybı, kas–iskelet sistemlerinde ve sinir sistemi reflekslerinde zayıflama olduğunu vurgulayan Dr. Vedat Bulut “ Sağlık durumlarında her an çok dramatik bir değişiklikle tedavisi olanaksız sekel veya ölüm meydana gelmesi riski mevcuttur.” sözlerini kaydetti. (23/11/2017)

Basın açıklamasının tamamını okumak için tıklayınız.

*****
Ankara Tabip Odası Basın Açıklaması

On altı aydır süren ve 2019 yılı Başkanlık seçimlerine kadar da süreceği anlaşılan OHAL koşullarında KHK’lerle TBMM devre dışı bırakılarak terörle ilgili ve ilgisiz pek çok KHK ile evrensel hukuk normları ihlal edilmektedir. OHAL koşullarında kamu görevinden çıkarılan 130 bini aşkın kamu görevlisinin bir çoğu OHAL komisyonuna başvurarak, bir kısmı süreci izleyerek ve adli yargıdan karar bekleyerek umut içindedir. KHK’larla işlerinden olan Nuriye GÜLMEN ve Semih ÖZAKÇA açlık grevine karar vererek bir hak arayışı içinde olmuşlardır.

Nuriye Gülmen hastane mahkum koğuşunda açlık grevine 258. gününde devam etmektedir. Nuriye GÜLMEN’in Ankara Tabip Odası hekimlerince muayenesi 5 Ekim tarihinde gerçekleşmiştir. Tuvalet ihtiyacını gidermede, banyo yapmada, uyku düzeninde sorunlar yaşamaktadır. Temiz kıyafet edinme ve sağlık yardımı almada olumsuz kısıtlamalar içerisindedir. Hastanede bulunması nedeniyle enfeksiyon riskiyle karşı karşıyadır.  Açlık grevindeki bir kişinin aldığı su, şeker, bitki çayı, B1 Vitamini, tuz miktarına ve bunların hazırlanmasına başka bir kişinin yardım etmesi gerekmektedir. Bu koşullarda bu mümkün olmamaktadır.

Açlık grevindeki Semih ÖZAKÇA 20 Ekim 2017 tarihinde tahliye edilmiştir. Eşi Esra ÖZAKÇA’yla birlikte açlık grevini sürdürmektedir. Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu hekimlerince günlük olarak sağlık takipleri yapılmakta olan Semih ÖZAKÇA’nın koşulları Nuriye GÜLMEN’e kıyasla daha iyidir. Aile bireyleri tarafından destek alabilmekte ve daha hijyenik bir ortamda bu eylemlerini sürdürmektedir. Sadece tuz, şeker, su ve B1 vitamini alan grevcilerin sağlığı her gün kötüleşmektedir.

Ankara Tabip Odası’nın görevlendirdiği hekimler Uluslararası Etik Kurallar, Cenevre Bildirgesi, Lizbon Bildirgesi, Hamburg Bildirgesi, Seul Bildirgesi, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi, İstanbul Protokolü, Türk Tabipleri Birliği Hekimlik ve İnsan Hakları Bildirgesi; özellikle de Tokyo Bildirgesi ve Malta Bildirgesi’ne bağlı kalarak görev yapmaktadır.

Esra Özakça, açlık grevinin başında 56 kilo iken bugün 48 kiloya gerilemiştir. Nuriye GÜLMEN ve Semih ÖZAKÇA’nın ciddi kilo kaybı, kas–iskelet sistemlerinde ve sinir sistemi reflekslerinde zayıflama vardır.

Tıbbi çalışmalar, açlık grevlerinin 90. gününden sonra; Şiddetli karın ağrısı, yüksek riskli ve ilerleyici kilo kaybı, kas doku yıkımı, böbrek fonksiyonlarında belirgin bozulma ve buna bağlı kan elektrolit değerlerinde dengesizlik, kan elektrolit değerlerindeki bozulmaya bağlı kas kontrolünün ortadan kalkması, kalp ritminde düzensizlik, kalp kası yıkımı, kas ve kemik ağrıları, vücut ısı kontrolünün bozulmasına bağlı hipotermi, kan hücre sayısında belirgin düşme, bağışıklık sisteminde ciddi zayıflama ve ölümcül enfeksiyonlara karşı düşkün hale gelme, çoklu organ yetmezliği gibi durumların ortaya çıkabileceğini ve geri dönüşümü mümkün olmayan sekellerin gelişebileceğini ortaya koymaktadır.  Diğer yandan Gülmen ve Özakça’nın sağlık durumlarında her an çok dramatik bir değişiklikle tedavisi olanaksız sekel veya ölüm meydana gelmesi riski vardır.

Bu üç genç insanın yaşama tutunmaları ve sağlıklarına kavuşmalarını dilemekteyiz. Saygılarımızla… (23.11.2017)

Ankara Tabip Odası
==================================

Dostlar,

Bu insanlık ve hukuk dramına bir an önce son verilmesi gerekmektedir.

Artık geri dönülmezliğin sınırı aşılmıştır.
Dileyelim AKP = RTE “yarın” gene “aldatılmışız, kandırılmışız, Nuriye ve Semih’e ihanet ettik” gibi artık ne yazık ki olağanlaşan – sıradanlaşan tümceler kurarsa şaşırmayabiliriz belki ama ama öleni ya da kalıcı olarak engelli duruma düşeni geri getiremeyiz.

AKP = RTE… hâlA duyuyor musunuz; çığlıklar ses duvarını aştı oysa!

Sevgi ve saygı ile. 25 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Sayın Nurzen Amuran’ın
ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi  www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
http://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html,
09 Temmuz 2017

"Yaşamda tutunabilmenin anahtarı bilimsel akılcılıktır..."

Soru 1- Bu gün sizinle Şehir hastanelerini konuşacağız. Şehir hastanelerinin çıkış felsefesi insanın sağlıklı yaşam hakkını ne ölçüde koruyabilir, devletin temel görevlerinden biri olan sağlıklı birey yetiştirme sorumluluğuyla sağlık hizmetinin ekonomik değer olarak görülmesi arasında bir bağ nasıl kurulabilir. Bu soruların yanıtlarını arayacağız. Ama önce bazı sorularım olacak Toplum Hekimliği üzerine. Sağlık konusunda öncelik koruyucu hekimlik olmalı. Ülkemizde koruyucu hekimliğe yeterince önem veriliyor mu?

Yanıt 1 : Teşekkür ederim size Sn. Amuran ve ODA TV’ye bu fırsat için. Önce Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalına değinmek gerekirse: Tıp Fakültesinden hekim olarak mezun olduktan sonra sınavla uzmanlık eğitimine girmek ve en az 4 yıl boyunca bu Tıp Dalında ihtisas yaparak uzmanlaşmak gerekiyor. Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalı, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi, planlanması, yönetimi, politikaları, ekonomisi temelinde kişilerin ve toplumun sağlığını korumayı önceleyen bir tıp uzmanlık dalıdır. Pek çok yan ve ileri uzmanlık dalı vardır. Dolayısıyla Şehir Hastanelerinin ekonomi-politiği birçok boyutuyla Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp uzmanlık dalının bilimsel inceleme alanındadır.

Sağlık hizmetleri sosyal devletin 4 temel sorumluluğundan biridir. J.J. Rousseau’dan bu yana Yurttaş ile Devlet arasındaki Sözleşmede Sağlık, Eğitim, Adalet ve Güvenlik hizmetleri, benzetmek uygun ise masanın 4 ayağı gibi vazgeçilmezdir. “Her şeyin başı sağlık” söylemi bir yalın gerçeği vurgular.. Bu 4 hizmet için de öncelikle sağlıklı bir topluma, insangücüne gereksinimi vardır. Ne yazık ki ülkemizde Koruyucu Sağlık Hizmetleri hakettiği kritik öneme uygun verilmiyor. Sağlık hizmetleri kamusal sorumluluktan çıkarılıp değişik biçimlerde özelleştirilerek piyasalaştırılınca, bu alanda da bir tüketim putçuluğu (fetişizmi) başlatılıyor ve “daha çok – daha çok” sağlık hizmeti satılmak – pazarlanmak isteniyor. Adeta insanlar daha çok hastalansa da daha çok sağlık hizmeti-malı alsalar.. gibisinden aykırı, patolojik ve sürdürülemeyecek bir kısır döngüye giriliyor.

Soru 2- Ekonomik  yönden değil de sosyal yönüyle 1. Basamak olarak kabul edilen aile hekimliği yüz yüze, yıllara dayanan devamlılık sağlayan hasta – doktor ilişkisi, geleneksel yapımıza uygun değil midir? 2. Basamağa ulaşmadan sağlık sorunlarının çözümünde sonuca daha kolay erişilemiyor mu?

Yanıt 2 : Sağlık hizmetlerinde 1. Basamak, hastaneye yatırılmadan, ayakta verilen hizmetler ve birimlerdir. Yataklı Sağlık Kurumları dışında tüm sağlık birimleri 1. Basamak’tır. Aile Hekimliği, 2003’te AKP’nin başlattığı Dünya Bankası – IMF – AB dayatması kökü dışarıda Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın temel ayaklarındandır. Gerçekte 1. Basamağın bile özelleştirilmesidir. Nitekim Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları kamu personeli sayılmayıp, kendilerinden sözleşme ile hizmet satın almaktadır Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu. Bizim geleneklerimizde SAĞLIK OCAĞI – SAĞLIK EVİ sistemi 1961’de çıkarılan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası ile yerleşmişti. Tanımlı bir bölge ve nüfusa yeter sayıda hekim, hemşire, ebe, tıbbi sekreter başta olmak üzere kapsamlı 1. Basamak hizmeti, “kişiye ve çevresine” dönük olarak takım (ekip) hizmeti olarak sunulurdu ve tümüyle kamusaldı. Bu sistem yozlaştırılarak başarısız gösterildi, kılındı ve Aile Hekimliğine ortam hazırlandı. Aile hekimliği sisteminin temel 3 sakıncası var :

İlki, özelleştirilmiş olması, 2. si takım (ekip) hizmeti olmayıp tek hekime dayanması, 3. sü ise et – tırnak gibi olan “kişiye ve çevresine” dönük koruyucu sağlık hizmetlerini ayırması, sonkini Toplum Sağlığı Merkezlerine bırakmasıdır. Türkiye, Temmuz 2010’dan bu yana tümüyle Aile Hekimliğine geçmiştir ve sistem verimli, beklenen başarımla (performansla) yürümemektedir. Sağlık Bakanlığı, ciddi aksamaların ayrımındadır ve örneğin Halk Sağlığı Merkezleri gibi ek bir yapılanma ile sistemi bütünleştirecek iken daha da parçalı, verimsiz ve başarısız kılacak tasarımlar içindedir. 1. Basamak, uluslararası standartlara uygun yürütülebilse, başvuran her yüz kişiden 80-90’ının sağlık sorunu çözülebilir ve yataklı kurumlar olan 2. ve 3. Basamak hastanelere gereksinim çok azalır. Dolayısıyla çok pahalı olan hastanecilik yatırımları sınırlandırılarak ulusal tasarruf yapılabilir. Ayrıca 1. Basamak sağlık birimleri insanların yaşam alanlarına en yakın yerlerde dağıtılmıştır, erişim çok kolay, hızlıdır. Oysa hastaneler belli yerlerdedir ve insanların hizmet almak için oralara erişmesi gerekir. Hele Şehir Hastaneleri ile bu sorun daha da belirginleşecek.. Örn. Ankara’da Bilkent ve Etlik olmak üzere iki dev şehir hastanesi bitirildiğinde, kente dağılmış olan öbür kamu hastaneleri kapatılacak. Beş milyonu aşkın nüfus bu 2 hastaneye yığılacak.. Oysa ulaşım altyapısı buna hiç elverir değil..

Soru 3- Aile hekimliği, ekonomik yönden de daha rantabl daha az maliyetli bir hizmet getirmiyor mu? Neden gerek altyapı gerekse fiziki yapı açısından aile hekimliğine yatırım yapılması tercih edilmiyor?

Yanıt 3 : Aile hekimliğinin başarılı olabilmesi için öncelikle o toplumun kültürü, gelenekleriyle uyumlu olması, toplumca benimsenmesi gerekir. Bizim için kökü olan bir kurum değildir. Kökleşmiş olanı, yukarıda da değindiğimiz gibi Sağlık Ocağı sistemi idi. Ebe – hemşire sorumlu olduğu nüfusu evlerinde düzenli olarak siyaret eder, gebeleri saptar ve izler, aşıları yapar, çevreye dönük sağlık hizmeti de sunulurdu. Sağlık Ocağı hekim(ler)i tüm hizmetin sorumlusu ve eşgüdümcüsü idi. Halka sağlık eğitimi verilir, su ve gıda hijyeni başta olmak üzere okul sağlığı, aile planlaması gibi hizmetler kapsamlı, bütüncül, takım (ekip) olarak ve en önemlisi ücretsiz olarak, kamusal gözle verilirdi. Aile hekimleri şimdi yalnızdır, tek çalışanı Aile Sağlığı Elemanıdır, Aile Sağlığı Birimi – Merkezi’nin binası dahil tüm donanımını kendisi sağlamak zorundadır ve sorumlu olduğu nüfus ülke genelinde ortalama 3629 kişi dolayındadır (toplam 6902 Aile Sağlığı birimi – hekimi). Bu rakam İstanbul’da 3953 kişi/aile hekimi olup, ilgili yasanın öngördüğü üst sınır olan 4 bine dayanmıştır. Ayrıca İstanbul’da yaklaşık 250 aile hekimi aynı yasaya aykırı olarak “yalnız” çalışmaktadır, tek bir Aile Sağlığı Elemanı bile yoktur! Haftada yarım gün gezici sağlık hizmeti için ayrılmıştır. Bu amaçla araç sağlamak da Aile Hekiminin yükümüdür. Pek çok aşılama – izleme hizmeti verilememekte, ciddi düzeyde aksamaktadır. Ek olarak Aile hekimlerine Sağlık Bakanlığı nöbet hizmeti yüklemektedir.

En önemli sorunlardan biri ise SEVK ZİNCİRİ sisteminin kurul(a)mamış olmasıdır. Deyim yerinde ise sistemin Aşil topuğu burasıdır; acil durumlar dışında herkesin öncelikle kayıtlı olduğu aile hekimine başvurması ve ancak onun sevki ile hastaneye gidebilmesi.. Politik kaygılar ve Aile Hekimliği sisteminin çok yönlü yetersizliği siyasetçilerce iyi bilindiğinden, bu işleyiş uygulan(a)mamaktadır. Oysa bu sistemin uygulandığı ülkelerde sıkı bir sevk zincir uygulaması vardır ve hastanelerde gereksiz yığılma önlenmektedir. Sağlıkta Dönüşümde iktidar, “hekim seçme özgürlüğü” bonusu ile halkın sempatisini, moda deyimle “hasta hoşnutluğunu” elde etmeyi önemsemektedir. Bu durumda da Aile Hekimliği Birimlerinin 1. Basamak olarak adeta içi boşaltılmış olmaktadır.

Soru 4- Şehir hastanelerinin temel felsefesi nedir?
Sosyal devlet anlayışıyla ne ölçüde bağdaşıyor?

Yanıt 4 : Şehir hastaneleri, Sağlıkta Dönüşüm denen neo-liberal piyasalaştırıcı – özelleştirmeci – kâra dayalı sistemin 2. aşamasıdır. Bu politika Haziran 2003’te AKP eliyle başlatılmıştır ve 15. yılına girmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın hastanelerinin özelleştirilmesi demektir. Kamu Özel Ortaklığı / İşbirliği (KÖO) cafcaflı adıyla sunulmakta, gerçekte kamuyu sağlık sektöründen de giderek çekmektedir. Kamu, şehir hastanelerini yapmayacak Kamu Özel Ortaklığı/İşbirliği (İng. PPP) Yasası yasa uyarınca;
– Özel sektöre bedelsiz Hazine arsası tahsis edecek
– Finansman için kredi = borç bulması için Hazine güvencesi (garantisi) vererek kefil olacak
– Gerçek bedelinin çooook üstünde maliyetlerle yapılan veya öyle gösterilen lüks inşaatların şişirilmiş maliyetleri nedeniyle amortisman, yatırım indirimi – teşviki.. gibi araçlarla vergi kaçırılmasına göz yumacak
– Hiç gerekmediği halde 5 yıldızlı otel – lokanta standartlarında yapılan hastane binalarının 25-30 yıl kiracısı olmayı yükümlenecek (taahhüt edecek)
– Kirayı her yıl enflasyon oranının altında kalmamak üzere artıracak
– Yatak kapasitesi %70’i doldurulamazsa farkı Hazineden hastaneyi yapıp-işleten şirkete ödeyecek
– Bu binaları yapıp Sağlık Bakanlığına kiralayan şirketler hastanede çok kârlı olan görüntüleme ve laboratuvar hizmetlerini de kendileri sunacak
– Gerekli teknik – tıbbi araç gereci bulunduracak
– Otelciliğe ek lokantacılık hizmet verecek
– Hastane döner sermaye gelirlerinden öncelikli olarak şirketin alacakları ödenecektir.
– Şehir Hastanesi yerleşkelerinde pek çok yan hizmet (otopark, alışveriş mağazaları, eczane…) de bu şirketlere bırakılacak..
…….
Ve yandaş şirketler 25-30 yıl sonra, sözleşmeye göre, ekonomik ömrünü doldurmuş bina – tıbbi ve teknik araç-gereci Sağlık Bakanlığı’na devredecektir. Öngörülen 17 Şehir Hastanesi için ilgili yandaş şirketler çok şişirilmiş rakamlarla yaklaşık 10 milyar $ harcayacak, 25 yıl içinde en az 27 milyar $ olarak geri alacaklardır. Temel felsefe, yineleyelim; Sağlık Bakanlığı hastanelerinin özelleştirilmesi, yandaş sermayeye kamudan kaynak aktarılmasıdır. Gelecek kuşaklar bile yerel – küresel sermayeye borçlandırılmakta; sermayenin ise gelecek kuşaklarının dahi kamu kaynağı ile gönenci (refahı) ve geleceği güvence altına alınmaktadır. Daha şimdiden, Mersin – İsparta Şehir Hastanelerinde gerçekte olmayan döner sermaye gelirlerinin (SGK geriödemeleri ve hastalardan katkı payı, Sağlık Bakanlığı ödemeleri) yetersiz kaldığı ve açıldığından bu yana birkaç aydır sağlık çalışanlarının performans ücretlerinin ödenmediğini öğreniyoruz. Çünkü öncelik Şirketin!

Öte yandan, Sağlık Bakanlığı’nın görece mütevazi binalarında bile hastalardan 12 kalemde “katkı payı” alınmakta iken, Şehir Hastanelerinde bu “katkıların” (!) hızla artırılacağı ya da hizmet nitelik ve kapsamının daraltılacağı matematiksel bir kesinliktir. Anımsayalım, Genel Sağlık Sigortası 1 Ekim 2008’de 5510 sayılı yasa ile zorunlu olarak başlatıldığında özel sağlık kuruluşlarından sağlık hizmeti alımında ödenecek katkı payı %20 olarak saptanmıştı. Bu rakam, birkaç yıl içinde 10 kez büyütüldü ve ayrık (istisnai) hizmetlerde kamuda – özelde daha fazla olabilmekle birlikte %200’e çıkarıldı!

Bu soruda sonuç olarak; şehir hastaneleri sağlık turizmini de hedeflemekte olup, uzun olmayan bir süre sonra özel hastaneler gibi yüksek ek ödemelerle hizmet verebilecektir. Vergi veren halk,
kendi vergisiyle yapılan ve sürekli Hazine’den finanse edilen bu lüks – özelleşmiş hastanelerden hizmet alamayacak; üst katmanları ve yabancıları finanse etmiş olacaktır.. Bu durum yoksuldan varsıla kaynak aktarımıdır ve AKP siyasetinin bilinçli bir tercihidir; gelir dağılımını daha da bozacak, yoksulluğu yatay ve dikey olarak daha da derinleştirecek ve toplum sağlığını kötüleştirecektir! İngiltere örneği başta olmak üzere, KÖO yoluyla denenen şehir hastaneleri pek çok ülkede iflas etmiş ve ağır kamusal zararlara yol açmıştır; ancak bu arada öngörülen sermaye aktarımı ise geri dönüşümsüz, fiilen yapılmış olmaktadır. Ahlaki ve etik bakımdan mahkum edilmek gerekir.

Soru 5- Sağlık düzeninde yeni yapılanma olarak sunulan şehir hastanelerinin kuruluşu ve işleyişi bizim sağlık taleplerimize yanıt verecek midir? Bu projenin gerçekleşmesi en çok kimlere yarayacaktır, Kamunun yükünü artırmayacak mıdır?

Yanıt 5 : Bu sorunuzun yanıtını 4. soru kapsamında ayrıntılı olarak vermiş oluyorum.

Soru 6- Kâr hedefiyle oluşturulan Şehir hastanelerinin başarı ölçütleri arasında bu kurumlara başvuran hasta sayısının çok olması, Hasta ve tıbbi işlem sayısının yüksek olması gösteriliyor.
Bu durum Aile Hekimliğinin kuruluş amacıyla bir çelişki yaratmıyor mu?

Yanıt 6 : Çılgın bir kısır döngüye tutsak edilmiştir sistem. Kişi başına yıllık hekime başvuru sayısı 2002’lerde 2,5 dolayında iken Sağlıkta Dönüşüm ile 8’i aşmıştır. Bu rakam siyaset kurumunca hekime erişimin kolaylaştırılması olarak sunulmaktadır. Gerçekte ise bir alarm verisidir. İnsanlar nitelikli sağlık hizmeti alıp sağlık sorununu çözemediği için dolaşıp durmaktadır. Sağlık Bakanlığı, hasta başına muayene süresini 10 dk. olarak sınırlamıştır. Hatta geçtiğimiz aylarda 5 dakikaya indirilmesi düşünülmüştü. Oysa Dünya Sağlık Örgütü standardı ortalama 20 dakikadır. Psikiyatrik hastalar ve özellikli olgular bunun dışındadır. Ancak hastaneler hasta yüküyle boğulur ve bol tetkik isteyip bol ilaç yazarak tıbbi hatadan sakınmak ve hastayı rahatlatmak isterken, 1. Basamak olan Aile Hekimliği birimleri, hastane reçetelerini yazmakla işlevsiz duruma düşürülmektedir. Çok ağır ve hazin bir çelişki, çarpıklık, verimsizlik, kaynak israfı ve halkı kandırma politikasıdır, bitmelidir.

Soru 7- Neden kâr odaklı değil de insan odaklı sağlık politikaları uygulanmıyor,
öngörülen  yatırımlarda sağlık personeline yapılacak yatırımın öncelik taşıması gerekmez mi?

Yanıt 7 : Bu yakıcı sorunuzun nedenini sözde neo-liberal küreselleşTİRmeci, yeni emperyalizmde aramaktan başka yol yok! Kapitalizmin tunç yasası “en çok kâr” (maximum profit).. GATS Anlaşmaları ve Dünya Bankası normlarına göre sağlık hizmetleri ile mallarının öbür sektör mal ve hizmetlerinden farkı yok!? Sağlık hizmetleri de bir meta! Alınıp satılır, piyasaya bırakılmalıdır ve devlet – kamu kenara çekilerek sermayeye – piyasaya – şirketlere açmalıdır bu kârlı alanı. Devlet salt gece bekçisidir, gölge etmemelidir! Dolayısıyla insanlık dışı ve düşmanı bu yabanıl (vahşi) politika dayatmalarıyla yüzleşmeli, halkı da yaşadıklarıyla aydınlatarak bilinçlendirmelidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde Sağlık, doğuşta kazanılan bir temel insan hakkıdır!

Soru 8- Gündemden düşmeyen bazı konularda da sorularım olacak.. Bir hekim olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumlarını değerlendirmenizi istiyorum: Haksızlığa karşı mücadelede açlık grevi son çare olup, önemli olan yaşam hakkının korunmasıdır. Birey kendi iradesiyle bu riskli kararı alır. Onu ve haklarını korumak da devletin sorumluluğudur. Bir Hekim, hangi aşamada yaşam hakkının korunmasında sorumluluğu almalıdır? Açlık grevlerinde demokratik haklar nerede başlar nereye kadar devam eder?

Yanıt 8 : www.ahmetsaltik.net adresli web sitemizde bu konuda epey yazı yazdık. Birisi “AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE” başlıklı, tıklanarak okunabilir. Özetle, açlık grevi kişinin özgür istencine bağlıdır. Bilincini yitirmedikçe zorla besleme yapılamaz. Bu durumda bile ileriye dönük bilinci açıkken irade belirtmişse yine bağlayıcıdır. Hiçbir hekim bu yönde zorla müdahale yapamaz. Ancak Cezaevlerinde Cezaların ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı ile ilgili yasada boşluklar vardır. Asıl olan  bu insanlarla özdeşim/duygudaşlık (empati) kurmaktır. Bu gün ölüm orucunun 120. günüdür. Dile kolay, tam 4 aydır bu 2 insan 20 ve 30 kg’dan daha çok tartı yitirerek bir deri  – kemik kalmıştır. Ayağa kalkamamaktadırlar ve acılar içindedirler. Salt tuzlu – şekerli su içmekte ve B1 vitamini almaktadırlar. Literatürde 100 gün kritik eşiktir. Nuriye ve Semih’i her an yitirebiliriz veya Wernicke-Korsakoff denilen ağır ve dönüşümsüz bir beyin zedelenmesi gelişebilir.

Bu 2 masum genç insan ile siyaset kurumu inatlaşmamalıdır. İşlerine iade edilerek bir yandan yargılanmaları sürdürülmelidir. Zaten işe başlama kararı verilse bile aylarca sağaltım (tedavi) alacak, çalışamayacaklardır. Bu arada da yargılama sonlanır ve gereği yapılır. Durum acildir ve
geri dönüşümsüz aşamadadır.

  • AKP iktidarını ACİLEN empati kurmaya çağırıyoruz..

Soru 9- Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için “.. Wernicke-Korsakoff sendromu sınırındadırlar” deniliyor. Nedir bu rahatsızlık? Avrupa Konseyi’nden Jagland, OHAL Komisyonu’nun bir an önce çalışmasını, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumunun netleşmesini talep ediyor.
Siyasi iktidar için bu riskli bir bedel değil midir?

Yanıt 9 : Bu sorunuzu da 8. soru bağlamında yanıtladım. Nuriye – Semih’in ölümü ya da sürekli engelli kalmasından siyasal iktidar doğrudan ve 1. dereceden sorumludur. Bu çok nettir!

Soru 10- 18.06.2017 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilen Torba yasa ile Üniversite öğretim üyelerine ilişkin yeni düzenlemeler var: “Doktoralı araştırma görevlilerinin yalnızca %20’si yardımcı doçentliğe yükselebilmekte, doktora sonrası araştırmacı adı altında yeni bir düzenleme getirilmekte, “performans denetimi akademik yükselmenin temel ölçütü olacaktır.” denilmekte.
Bu düzenlemelerin sonuçları neler olabilir? Bu torba yasada bilimsel özerkliği koruyan düzenlemeler var mı?

Yanıt 10 : Hayır… Bilimsel özgürlük ve akademik özerklik zaten 2547 sayılı Yükseköğretim yasasının özünde yok. Hatta muradı tam tersi. Anaysanın 129-130. maddeleri de askıda. Ciddi kayırmacılığa yol açabilecek, akademik yüksel(til)melerde keyfilik sorunu öne çıkabilecek, yandaş kayırmalar önlenemez düzeylere erişebilecektir. Bu, FETÖ dışı başkaca tarikat – cemaatlere yükseköğretim sisteminde kadrolaşma olanağı demektir.

Soru 11- Geçen hafta Gazeteci Özcan Kadıoğlu’nun yaptığı bir araştırmaya göre “Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2017-2019 bütçesinde fen liseleri için 109.6 milyon lira, imam hatip okullarına ise 1.7 milyar lira bütçe ayrılmış. 24 Haziran 2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Kurum Açma, Kapatma ve Ad Değiştirme Yönetmeliği uyarınca, açılacak bütün okullara abdesthane ve mescit zorunluluğu getirilmiş. Bir başka karar da ‘Evrim Teorisinin’ lise eğitim müfredatından kaldırılması. Amaç artık eğitim kalitesini yükseltmek mi yoksa salt dindar bir nesil mi yetiştirmek?

Yanıt 11 : AKP dindar değil “dinci” kuşaklar yeiştirme peşinde. Erdoğan bizzat söyledi bunu ve “Dininizi – kininizi eksik etmeyin” dedi. Bu girişim başta Anayasa’nın 24. maddesi olmak üzere 2, maddeye, 42. maddeye, İnsan Hakları Evrensei Bildirgesi’ne ve Türkiye’nin taraf olduğu birçok uluslararsı andlaşma – sözleşmeye aykırıdır. Bu yönetmelik Danıştay’dan dönmelidir, AKP böyle yaparak toplumu daha da kutuplaştırıyor ve çağdaş bilimden koparıyor..

  • Evrim bilimsel bir gerçektir. Onu perdelemek yobazlık ve bilim düşmanlığıdır, gericiliktir.

Soru 12– Üniversitelerimizde  ne yazık ki siyasi iktidara muhalefet eden her bilim insanı
terör örgütleriyle ilişkilendiriliyor. Kuşkusuz aralarında bağlantısı olanlar da vardır ancak olmayanların çoğunlukta olduğu da görülüyor. Bir bilim insanının yetişmesi kolay mı,
bilime yapacağımız yatırımın temelinde bilim insanı olmalı değil mi?

Yanıt 12 : Bu sorunun yanıtı Büyük Atatürk’ün 1936’da açtığı
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin alnında yazıyor…

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir..
  • 21. yüzyılda dünyada – yaşamda tutunabilmenin anahtarı – motoru
    BİLİMSEL AKILCILIKTIR.

    Bu gerçek er ya da geç ülkemizde de algılanacaktır. Ancak AKP tüm okulları İmam-hatip okulu yapmak gibi çok tehlikeli ve zararlı bir takıntı içinde. Bunun mutlaka aşılması gerek.

  • Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkarak varolabilir ve ilerleyebiliriz ancak..
    Başka hiçbir çare yok!

Teşekkür ederim.

ERCAN JAN AKTAŞ : Ölümleri İzlemek

ERCAN JAN AKTAŞ YAZDI :
Ölümleri İzlemek

“Kutsal ölüm”ün gerçek hayattaki karşılığı çoğu zaman acıdan başka bir şey olmadı.
Bir kez daha yaşamayalım/yaşatmayalım bunu.

Türkiyeli olmak, Türkiye’de yaşamak, Türk olmak zaman zaman çok ağır bir faturanın da ödenmesini getirdi. Politik bilincimin gelişmesi ile birlikte bu kimlikler dışında kendimi kuran biriyim.  O büyük/”muteber” çokluğa dair olacak bu yazdıklarım. Ancak bu toplumun, bu toprakların, bu sokakların/kentlerin bir parçasıyım. Bütün aidiyetlerim bir tarafa bir vicdani retçi olarak ses veriyorum.

Sekiz aydır bir nevi zorunlu bir halden dolayı Fransa’da yaşıyorum. Geldikten sonra İstanbul’a dair konuştuklarım, özlediklerim ve tabi içimde bitmeyen Türkiye gündemleri ile çok iyi anladım ki, Türkiye bir barış toplumuna evirilmeyene kadar o topraklara karışmış kimseye mutlu bir hayat gelmeyecek.

“Mutlu bir hayat gelmeyecek” diyorum ama o büyük/”muteber” çoğunluğun sessizliği de ciddi bir şekilde kaygı verici. Türkiye’de olmak, Türkiyeli olmak, Türk olmak sanki sistem eksenli geliştirilen şiddet/baskı ve ölümleri izlemeyi zorunlu kılıyor. Hani şu hiç bitmeyen ve “devletin saadeti” ile başlayan cümleler. Bu devletin saadeti ile başlayan cümlelerden sonra bu toplum acıları/ölümleri izlemek zorunda bırakıldı. Şimdi bir kez daha yaşıyoruz bu ölümlerden birini.

2 Temmuz’a ne kadar az zaman kaldı… Binlercesi, on binlercesi ellerin kuran ve bayraklar ile “devletin saadeti” için oteli ateşe verirken milyonlarcamız da büyük bir çaresizlik içinde saatlerce ekran başında “yok daha ne, biz ortaçağda mı yaşıyoruz” diyerek o ölümleri izlemedik mi?

Hala aklımızın bir yerine inmedi o büyük suç ortaklığı ile yüzleşmek!

Yaşadığımız ülkede/kentlerde ve sokaklarında insanların alevler içinde ölüme bırakılıyorsa içimiz yanarak izlemek yerine mutlaka yapacak bir şeyler olmalı/olmalıydı.

2 Temmuz içimizde bir travma. Hala yüzleşmeyi bekliyor. Son olmadı.

Öte tarafta, daha ötede oraya dair söz geliştirmek, cümle kurmak daha da zor. “Çünkü onlar, devletimize kast edenler, çünkü onlar bir ülkemizin bir çakıl taşında gözü olanalar… Çünkü onlar! Sur’da, Cizre’de yaşanan ölümlere, sokak orasında yedi gün kalan Taybet İnan, annesi tarafında sıcaklarda çürüyüp kokmasın diye derin dondurucuda bir hafta saklanan o çocuk… Ve daha niceleri. Dönüp bir gün bakacak mıyız bunlara?

Onlarca yıldır bu ülkeyi büyük bir öfke ve kin ve ölümler ile yönetenler her zaman aramızda birilerini çekip aldılar. Tıpkı; “Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için” diyen Hrant Dink’i aldıkları gibi. Tıpkı Gezi’de içimizde aldıkları güzel çocuklarımız gibi.

Şimdi bir kez daha ölümler istiyorlar. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça “işimizi, emeğimizi” istiyoruz dedikleri için, iktidarın keyfi ve sınırsız baskı politikalarına, şiddetine boyun eğmeyip direndikleri için susturulmak isteniyorlar.

Aslında olayın boyutu Semih ve Nuriye’yi aşalı çok oldu. Mutlak iktidar peşinde olanların topluma/hayata egemen kılmak istedikleri bütün o baskı ve korku politikalarına karşı ciddi bir tehdit olarak gördükleri için bastırmak ve öldürmek istiyorlar. Öldürerek içimizde birilerini daha almak, travmalarımıza birini daha eklemek istiyorlar. Bu şekilde benim vicdansızlığıma sizlerde ortaksınız diyecekler. Suçlarına ortaklar çok olduğunda kendilerini korunaklarında “mutlu” sayacaklar. Onlar mutlu oldukça bizler daha çok şey kaybedeceğiz.

Bir kez daha ölümlere seyirci kalarak kaybetmemek için şimdi, bugün yapacağımız şeyler olmalı. Vicdani ile korkuları arasında sıkışıp kalmak, işte bu iktidarın yaptığı en başarılı şeylerden birisi bu oldu. Büyük bir korku imparatorluğu inşa etti.

Vicdanımız başka şeyler söylerken içimize kocaman bir “ama” sokan bu iktidara karşı kendimizi, vicdanımızı, geleceğimizi korumak ve kurmak için Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın hayatlarımızdan çekilip alınmasına izin vermeyelim. Hepimizin adil, eşit, özgür bir gelecek kurmasının ilk şartı bugün Nuriye ve Semih için bir şeyler yapabilmek.

Son sözlerimde size, yoldaşlarıma, yol arkadaşlarıma… Çoğu zaman savunageldiğimiz ‘kutsal’ ölümün gerçek hayattaki karşılığı çoğu zaman acıdan başka bir şey olmadı. Bir kez daha yaşamayalım/yaşatmayalım bunu.

Yoksa bir kez daha hepimiz geleceğimizden, kendimizden kaybedeceğiz… (EJA/EKN)

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Tabii böyle bir tutuklama sadece kağıt üzerinde geçerli olacaktır. Çünkü bu gerekçeyle tutuklama yapılamaz. Böyle bir nedenle tutuklama yapılmasına dair yasalarda bir hüküm yok.

AİHS’in 18. maddesi uyarınca Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.

Bu nedenle, zorla besleme yapmak amacıyla tutuklama yapmak da mümkün değildir. Bu nedenle karara bu nedenle tutukluyoruz demeyecekler, başka bir gerekçe yazacaklar ama bu durumun daha sonra saptanmasına mani değil. Yani gerçek amacın farklılığı daha sonrasında da saptanabilir.

Zorla besleme konusunda da sınırsız bir yetki yok. 82. madde de “hayatî tehlikeye girme veya bilinç bozukluğunun hekim tarafından belirlenmesi” koşulu getiriyor. Ama nihayetinde böyle bir doktor raporunun kolayca temin edilebileceğini tahmin etmek güç değil. Ancak bu yapılırsa, bu da Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlaline neden olabilir. AİHM, zorla beslemeyi kategorik olarak reddetmiyor. Ama bunun koşulları var. Tabii bugüne kadarki vakalarda hep hapiste olan kişinin açlık grevi tartışılıyordu, ilk defa açlık grevini sonlandırmak için bir tutuklama vakasıyla karşı karşıyayız, bu temel ilkeleri etkiler mi onu kestirmek güç.
(http://mulkiyehaber.net/aclik-grevini-sonlandirmak-icin-tutuklama-yapilabilir-mi/, 23.5.17)
==========================
Yazıklar olsun AKP iktidarına…

Sevgi ve saygı ile. 20 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE

AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE..

Açlık grevleri üreten hukuk düzeni, insan haklarına aykırıdır.
Demokratik hukuk devleti; açlık grevini yaratan ortamın her halini;
hukuki ve siyasal dayatmalarını gözden geçirip çözüm üretmelidir.

(http://bianet.org/bianet/insan-haklari/187324-acik-grevleri-uzerine)


Av. Fikret İlkiz 
ilkiz@mail.koc.net, İstanbul – BİA Haber Merkezi 12 Haziran 2017

Geçmiş yıllarda yaşadığımız günlere ve benzer süreçlerin acılarına dönmemek dileğiyle…
Açlık grevi yapan tutukluları zorla beslemek çözüm müdür? Bu yola başvurmak suretiyle yaşam hakkının zorla korumak acaba tutukluların özgür iradesine uygun mudur?
Açlık grevi; içinde bulunulan duruma başkaldırma amacıyla başvurulan son çare olarak görülebilir. Sorunun çözümü için dikkat çekmenin binbir türlü yolundan birisidir. Öğretim görevlisi Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, KHK ile işten atılınca işsiz ve ekmeksiz kaldılar… Seslerini duyurmanın bir yolu olan ve son çare olarak gördükleri süresiz aç kalmaya kendi özgür iradeleriyle karar verdiler. Tutuklandılar ve cezaevindeler…
Aç kalmayı içeride sürdürüyorlar!

  • Açlık grevleri üreten hukuk düzeni insan haklarına aykırıdır.
  • Başka çare bırakmayan bir düzen adalet üretemez.
  • Böyle bir yola başvurulmasına neden olan bir hukuk düzenin kendisi hukuka aykırıdır.
  • Demokratik hukuk devleti; açlık grevini yaratan ortamın her halini;
    hukuki ve siyasal dayatmalarını gözden geçirip çözüm üretmelidir.
  • İnsan onuru ve her şeyden önce yaşam hakkını korumalıdır. 

Bilinmelidir ki, açlığa ve ölüme yatmaya karar veren kişinin kişisel kararı; sorunların çözümde bir insanın ölümü veya sakat (AS: engelli! Bir yasa ile tüm yasalardan bu sözcük ve çürük – özürlü sözcükleri çıkarıldı-2013) kalması pahasına kazanılacaksa eğer; üstün tutulması gereken asıl değer, insan yaşamının korunmasıdır. Bir kişi bile ölmemelidir, sakat (AS: engelli) kalmamalıdır. İster hukuki, ister siyasal ve isterse politik tercihlerden kaynaklanan ve kimseye zarar vermeyen ama kendi bedenini taleplerinin kabulü için kendi kararı ile açlığa ve ölüme yatıran her insanın yaşamı korunmaya değerdir.

  • Açlık grevi tasvip ve teşvik edilmemelidir, etmiyorum.

Zorla besleme yoluyla baskı ve işkence arasında nasıl bir ilinti vardır?

Tartışılıyor ama yaygın kabule göre zorla besleme bir tür işkence olarak kabul edilmektedir. Dünya Tıp Örgütü’nün (AS: Dünya Tıp Birliği – World Medical Association) 1975 Tokyo Bildirgesi, hekimleri aktif ya da pasif bir biçimde veya tıbbi bilgi tedarik ederek işkence eylemine katılmaktan men etmiştir. Tokyo Bildirgesi’nin 5. maddesi açlık grevindeki mahkumların zorla beslenmemesini özel koşul olarak kabul etmiştir.

Bildirge’nin açlık grevi ile ilgili beşince maddesi; “Bir hükümlü beslenmeyi reddettiğinde, eğer hekim, beslenmeyi gönüllü olarak reddetmenin yol açacağı sonuçlar üzerinde kişinin tam ve doğru bir yargıya varacak yetenekte olduğu kanısında ise, bu kişiyi damardan beslemeyecektir. Hükümlünün böyle bir yargıya varma yeteneği ile ilgili karar, en azından bir başka bağımsız hekimce onaylanmalıdır. Beslenmeyi reddetmenin yol açacağı sonuçların hekim tarafından hükümlüye anlatılması gerekir.”

İşkence gören bir mahkum kendisine yapılan baskıyı protesto etmek amacıyla açlık grevine başlarsa doktor, mahkumu rızası dışında gıda almaya zorlamamalıdır. Bir başka deyişle, böylelikle mahkumu, ileride daha fazla işkence görmek üzere sağlığına kavuşturmamalıdır. Madde 5’in Tokyo Bildirgesinin kapsamı içine alınmasının temel nedeni budur. Özellikle zorla beslemeyi yasaklayan 5. madde işkence mağduru mahkumlarla ilgilenen doktorlara destek sağlamayı amaçlar.

1989 yılında, Güney Afrika’da madde 5’in uygulanmasını gerçekleştiren hekimlerin tavrı geniş yankılar uyandırmıştır. Johannesburg’da Kalk ve Veriava adlı doktorlar (1991) mahkumiyet koşullarını protesto etmek amacıyla açlık grevine giden 33 mahkumu tedavi ettiler. Mahkumlar hastaneye kaldırıldığında, Tokyo Bildirgesi’nin 5. maddesi gereğince bilgilendirildiler. Zorla yemek yedirilemeyeceği kendilerine izah edildi. Dahası, Dr. Kalk mahkumların yargısız mahkumiyetlerinin bir tür işkence olduğunu öne sürerek, açlık grevinin etkilerinden kurtulan hastaların mahkumiyetlerine geri dönmelerini engellemek için hastaneden tahliye (AS: taburcu) edilmelerini de kabul etmedi.

“Kalk reddiyesi” olarak anılagelen bu karar tam da Tokyo Bildirgesi’nin açlık grevi hükmüyle gerçekleştirmek istediği amaca örnektir.

Dünya Hekimler Birliği 1991’den itibaren Malta Bildirgesini benimsemiştir.  Bu Bildirge, işkencenin olduğu durumlara atıfta bulunmaksızın, sadece gönüllü olarak sınırsız aç kalma/oruç tutma eylemini ve bu durum bağlamındaki mahkum-doktor ilişkisini içerir. Eğer açlık grevcisi zorla beslenmeyi net bir ifadeyle reddetmişse, o zaman hekim klinik ve ahlaki muhakemesini hastanın yararını gözeterek en iyi biçimde kullanmalıdır. Doktor hastanın ölümden döndürülmekten memnuniyet duyacağına ikna olmuşsa, hastanın isteklerine “karşı gelmek” ve onu hayata döndürmek gerekebilir. “Malta” bildirgesi doktorlara oruç tutan hastaya son bir şans verme imkanını tanır. (…)  Mahkumların zorla beslenmesine (….) doktorlar asla iştirak etmemelidir. Bu tür davranışlar bir tür işkencedir ve doktorlar “açlık grevcisinin hayatını kurtarma” kisvesi altında bu eylemde hiçbir şekilde yer almamalıdır. Oruç tutan mahkumun insanlık onuruna saygı duyma, karşılıklı güvene dayanan doktor-hasta ilişkisi çerçevesinde açlık grevcisinin bilinçli rızasını dikkate alma hastasının yararını gözeten doktorun mesleki sorumluluğunun bir parçasıdır  (Hernan Reyes. Tutukluluk Halindeki Açlık Grevlerinin Tıbbi ve Etik Yönleri ve İşkence Meselesi).

Malta Bildirgesi de her tür zorla besleme durumunu reddetse de, doktorların nihai olarak hastalarının yararı doğrultusunda hareket etmesini şart koşar.

“Açlık grevcilerinin sağlığından sorumlu hekimler için bir rehber niteliğindeki, Açlık Grevleri Üzerine Deklarasyon, Kasım 1991’de Malta’da toplanan, 43. Dünya Tıp Kongresi tarafından kabul edilmiştir. Malta Bildirgesi’ne göre: “Hastanın kendi kararına saygı göstermek hekimin görevidir. Hekim müdahale etmeden önce hastayı bilgilendirerek iznini alır, ancak acil durum ortaya çıktığında, hekim, hasta için en iyi olanı yapmak zorundadır(md.1/2). “Bu çelişki, özellikle müdahaleyi reddettiği konusunda açık bir beyana sahip olan açlık grevcisi komaya girdiğinde ve ölmek üzereyken ortaya çıkar. Ahlaki yükümlülükleri açısından hekim, hastanın iradesine aykırı da olsa hastayı yaşama döndürmek zorundadır; mesleki sorumluluğu açısından ise hastanın iradesine saygı göstermek durumundadır” (md.2). “Müdahale etmek ya da etmemek konusundaki son karar, temel çıkarları hastanın iyiliği olmayan üçüncü tarafların müdahalesi olmaksızın hekimine bırakılmalıdır. Gerektiğinde hekim, hastaya açıkça, onun (hastanın)  tedaviyi reddetme, koma durumuna ilişkin olarak, yapay beslenme ve ölüm riski gibi konulardaki kararını onaylayıp onaylamadığını belirtmelidir. Eğer hekim, hastanın reddetme kararını onaylamıyorsa, onun başka bir hekim tarafından takip edilmesini sağlamalıdır” (md. 4).

“Açlık grevi yapan kişi, baskı altında tutulabileceği ortamlardan korunmalıdır. Bu durum onun diğer grevcilerden ayrılmasını gerektirebilir” (md.5) (Sevinç, Murat. Bir İnsan Hakları Sorunu Olarak: Açlık Grevleri. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi. www.Politics.Ankara.Edu.Tr).

  • Hukuk devleti, bireylerin hukuken kendilerini güvende hissettikleri ortamı yaratmak zorunda olduğunu ve kendisinin de hukuk kurallarıyla bağlı olduğunu bilir, bilmelidir.
  • Hukuk devletinin asıl varlık nedeni, kişi haklarını koruyacak ve güvence altına alacak bir hukuk düzeni yaratmaktır.
  • Demokratik hukuk devletinde, devletin sahip olduğu gücün hukuki sınırları, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Çünkü “özgürlüklerimizi koruyan, biçimsel anlamda yasalar değil, haklardır”.
  • Herkes, içeriği adil olan yasaların var olduğu adaletli bir toplumda yaşamaya hak sahibidir.

Yasalara aykırı görülse bile hukuksal olan, eylemleri siyasal olsa bile hukuka, adalete ve hakka uygun olan; iki eğitimci Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın başlattığı ve tutuklandıktan sonra sürdürdükleri açlık grevlerine duyarlı olunması ve onların yaşam hakkının korunması hepimizin görevidir. Sorunların çözümü için son çareyi kullanma yolundalar ve cezaevindeler…
O halde sokaktaki vatandaştan az biraz daha çok, onların yaşamları devletin koruması ve hukukun teminatı (AS: güvencesi) altındadır.

Sorunların çözümü için yaşamlarını açlık grevlerine yatıran insanların hiçbiri “düşman” değildir.

Türkiye’nin ceza hukuk sistemi “düşman ceza hukuku” hiç değildir, olmamalıdır.
================================
Dostlar,

Değerli Hukuk adamı, kıdemli Avukat Sn. Fikret İlkiz‘in bu derlemesi çok önemlidir. Güncel hengame içinde kayna(tıl)mamalıdır.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın ciddi ve kararlı AÇLIK GREVİ 3 ayı geçmiştir. Bu süre son derece ciddi zamandır. Her 2 masum, haklarında kesin yargı kararı olmaksızın işlerinden atıldıkları için, çaresizlik ve insan onuru adına yaşamlarını bile bile feda etmektedirler ve kesin kararlıdırlar!

Bu 2 insan sırasıyla 12+ ve 22+ kg tartı yitirmişlerdir. Hızla erimektedirler!
Wernicke-Korsakoff sendromu sınırındadırlar. Bu çok ciddi ve dönüşümsüz bir beyin hastalığıdır ve kişiyi tam engelli kılar (5510 sayılı yasa md. 25).
Vakit kalmamıştır. Alarm çalıyor..

İçişleri Bakanı Soylu, bu 2 insan için savcılık kayıtlarının tersine suçlama yapmıştır. Bu ayıptır, günahtır, Bakan suç işlemiştir. Kato dağına gitme yürekliliği gösteren Bakan Soylu, şimdi bir adım atsın ve hapishanede bu 2 genç insanı hemen ziyarete gitsin.. Hem kendini bağışlatsın bir ölçüde hem de bu insanlara geçici güvence versin.. Adalet Bakanı Bozdağ da yapabilir böylesi bir insani girişimi.. Haklarında kesinleşmiş yargı kararı olmadığı için hukukun evrensel ilkelerinden ‘‘masumiyet karinesi” gereği masum olan bu 2 genç insan işe iade edilsinler, idari izne ayrılsınlar (zaten hastanede epey süre sağaltımları zorunlu) ve tutuksuz yargılamaları sürsün. Bağımsız – tarafsız yargının kesin kararı ne çıkarsa onun gereği yerine getirilsin..

Türkiye ve AKP iktidarı bunca sağır – dilsiz – kör olup 3 maymunu oynayamaz. Vicdanlar henüz bunca nasır bağlamamış olsa gerektir. Bu dram sonlansın!

Bu arada ilgili mahkemenin de, sanıkların ÖLÜM – KALICI ENGELLİLİK NEDENLİ KRİTİK SAĞLIK DURUMUNU GÖZETEREK tutuksuz yargılama ve istiyorlarsa sağlık kurumunda sağaltım olanağı sağlaması yasal görevidir:

Hapis cezası ve güvenlik önlemleri temel ilkelerini düzenleyen 13.12.2004 tarih 5275 sayılı CEZA ve GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA YASA md. 16/2’de, sanığın hastalığı nedeniyle uygulanacak süreç şöyledir:

”…hapis cezasının infazı mahkûmun yaşamı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa, cezasının infazı iyileşinceye dek geri bırakılır.”

İlgili savcı ve sorumlu mahkeme neden kayıtsız kalarak siyasilerin suçuna ortak oluyor?

Katar sorununun ‘‘Bayramdan önce çözülmesini” (!) uluslararası topluma buyuran Türkiye Sultanı, Katar Emiri biraderini nedense herkeslerden çok kollarken, neden ülkesindeki bu yaman trajediyi görmezden geliyor?????

Sevgi, saygı ve yürek yangını ile. 12 Haziran 2017, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com