Etiket arşivi: Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü

KRT TV Programımız : Sağlık Bakanlığından “Negatif Aktif Vaka” Skandalı

KRT TV Programımız :

Sağlık Bakanlığından “Negatif Aktif Vaka” Skandalı

30 Nisan 2022 Cumartesi gece saat 22:00’de KRT TV’de, başarılı programcı Sn. Semra Topçu‘nun konuğu olduk. Sağlık Bakanlığı Dünya Sağlık Örgütüne Kovit-19 aktif olgu sayısını “-4716” olarak bildirmişti! Aynı gün Sağlık Bakanı Dr. Koca açıklama yaparak bu olanaksız durumu “senkronizasyon hatası” olarak bildirdi. Geriye doğru 14 günlük veriler hatalıydı.

 

Ama bu “hatalı” verilere dayalı olarak 26 Nisan 2022 günü kaçak sarayda yapılan Bilim Kurulu toplantısında AKP = RTE, nerdeyse salgının bitirildiği muştusu verdi! “Hamdolsun“, AKP iktidarı salgının da hakkından pek çok ülkeden önce yüzünün akı ile çıkmıştı! Üstelik Kovit-19‘a karşı dünyada aşı geliştiren 9 ülkeden biri bile olmuştuk! Afrika’da kimi ülkelere bağış yapmıştık..

2021 sonu toplam ulusal geliri 692 milyar Dolara gerileyen (90 milyon nüfusa bölünce 7689$, Dünya ortalaması 12 bin $!), dünya sıralamasında 17. sırada aldığı ülkemizi G20’den düşürerek 23. sıraya indiren AKP = RTE, bir de aşı geliştirmişti! Üstelik 17 çeşit aşı üreten, Cumhuriyet’in armağanı, çok başarılı Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü‘nü 2011’de kapatmış ve aşıda tümü ile dışalıma (ithalata) bağımlı duruma düşmüş bir iktidar..

TURKOVAC adı verilen ve Urfa’da Bakan Koca tarafından “aşı” olarak duyurulduğu 23 Aralık 2022’den bu yana hala Dünya Sağlık Örgütü’ne başvurularak uluslararası aşı belgesi alın(a)mayan, uluslararası bilimsel koşulları yerine getirmeyen ama salgında etkinliği / güvenliği kuşkulu bir sıvıyı, AŞI diye yurttaşına yapabilen bir siyasal kadro!
***
Sağlık Bakanlığı nasıl bir “senkronizasyon hatası” yaptı acaba??
Sokaktaki yurttaş bu süslü sözden ne anladı acaba??
Bakanlık Saray’ın açıklanmasını istediği verilerle mi senkronize olamadı acaba??

Bu hata 14 gün boyunca nasıl sürdürülebildi?
Veri kayıt ve işleme süreçlerinde bir sistem kurulamadığı anlaşılıyor.
“Sistem” kurulmuş olsa ve yaraşır (liyakatli), usta (ehil) ellerde olsa, Dünya Sağlık Örgütü’ne yollanmadan önce birkaç basamakta hata – tutarlılık denetimine alınır ve mutlaka yakalanırdı.

İşin içyüzünü ne yazık ki, şimdilik öğrenemeyeceğiz..
Tıpkı 2020 ve 2021 yılı ölüm verilerini halan öğrenemediğimiz, TÜİK’e açıklattırılmadığı gibi!
***
Salgın gerçekten bitti mi, maske ve öteki alanlarda gevşeme önlemleri yerinde mi??
Ayrıca MHRS’nin (Merkezi Hekim Randevu Sistemi) kaldırılması, Mart 2022 TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) kadrolarının 6 binden 12 bine çıkarılması, sağlıkta şiddet ve hekim göçü de konuşulan sorunlar arasında idi. İzlemek için lütfen tıklayınız.. (https://youtu.be/34gb8Yh0f2w)

Program 21:00’de başlıyor, biz 22:00’de katıldık..

Şu hesapları yaptık    :

30 Nisan günü yoğun bakımda yatan kovit-19 hasta sayısı 975. Sağlık Bakanı Dr. Koca’nın düzelterek açıkladığı aktif hasta sayısı 17,259. Ülkemizde Omicron varyantının egemen (baskın) olduğu düşünülmekte. Klinik tablo hafif, ayakta geçiyor, hastaneye yatma ve hele hele yoğun bakıma düşme oranları önceki varyantlara göre oldukça düşül.. 1/100’ün altında. 1/100 kabul edilirse, 975 x 100 ? 97,500 aktif hasta beklenir o gün. Ama açıklanan 17,259.. Beklenenin 1/6’sı!!?? Niçin???

Son 1 haftada önceki haftaya göre olgu sayısında dünya genelinde %12 azalma varken bizde %36! Ölüm sayılarında azalma aynı sırayla %7 ve %22. Türkiye, dünyadan farklı ve üstün olarak  ne yapıyor da, olağanüstü hızla olgu ve ölüm sayıları azaltılabiliyor??

Üstelik son 4-5 haftadır, yapılan toplam aşı dozu 147 milyonu aşıp 148 milyon olamadı! Günde 15-20 bine düştü aşılama.

  • Uyaralım : Toplum bağışıklığı artmayıp azalıyor ve %30 dolayında, son derece yetersiz.
  • Dünya Sağlık Örgütü “SALGIN HENÜZ KESİNLİKLE BİTMEDİ” diye ısrarla uyarıyor.
  • Yeni 2 varyantı “tehlikeli” olarak kayda aldı ve duyurdu..
  • Turizm mevsimi geliyor, Avrupa Kovit-19 kaynıyor, Uzakdoğu da öyle, hangi önlemimiz var?
  • Dünya Sağlık Örgütü’nün hemen hemen hiçbir önerisi yerine getirilmiyor.
  • Böyle giderse; yazın değilse bile Sonbaharda yeni bir dalga ile karşılaşma riski az değil! 
    ***

Türkiye hemen her bakımdan yönetilemez bir aşamaya sürüklenmiş bulunuyor.
Bu tablo sürdürülemez.
Ya AKP = RTE iktidarının aklını başına alarak silkinmesi, uçuruma gidişi frenlemesi ya da iktidarı bırakması gerekiyor.
Milyonlarca insan yoksul, yeterli – dengeli beslenemiyor, işsiz, konut koşulları elverişsiz, borçlu, ruhsal olarak gerilimde ve kaygı içinde; BAĞIŞIK SİSTEM STRES ALTINDA…
Bu sonki hastalıklarla savaşta kritik.
Yeni bir dalga riski ciddi olarak vardır ve gerçekleşirse, açıklayageldiğimiz gerekçelerle çok yıkıcı  olur.
Bir kez daha uyarmış olalım..
Bereket Ulusumuz bizi dikkatle izliyor ve geribildirimleri ile güvenini bildiriyor.
26 Nisan 2022 günü, kaçak sarayda RTE başkanlığında bilim kurulu toplantısının hemen ardından paylaştığımız aşağıdaki tweet iletimiz 1 milyon okuyucuyu çok aştı…


Bilgi ve ilginize saygı ile sunarız..

Sevgi ve saygı ile. 02 Mayıs 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

 

 

Umumi Hıfzıssıhha Kanununu okuyan var mı?

Dr. Ceyhun Balcı yazdı…

Umumi Hıfzıssıhha Kanununu okuyan var mı?


Umumi Hıfzıssıhha Kanununu okuyan var mı? – Son Dakika Özel Haberler Köşe Yazıları (veryansintv.com)

Sonda söyleneceği baştan söylemekte sakınca yok!

Milli Mücadele’yi yapanları, Cumhuriyet’i kanları, canları pahasına kuranları ve devrimleri yaşama geçirenleri saygıyla anma görevi hiç ama hiç göz ardı edilmemeli. Anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Her geçen gün öğrendiğim ve varlığının farkına vardığım gerçekler başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere kurtarıcılara, Cumhuriyetçilere ve Devrimcilere olan hayranlığım ve saygım katlanarak artırıyor.

Tarihimiz kuru kuruya ve bir olaylar zincirinin zamandizinsel (kronolojik) anlatımına indirgendiği için pek çok şeyin farkına varmakta zorlandığımız ve dolayısı ile değerbilirlik duygularımızın her geçen gün köreldiği açıktır.

23 Nisan 1920’de Milli Mücadele’yi yürütsün ve yönetsin, egemenliği gökten yere indirsin diye açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk aldığı kararlardan birinin salgın hastalıkları denetim almaya yönelik olduğu neredeyse bilinmez.

Milli Mücadele’yle birlikte İstanbul’dan Anadolu’ya yoğun bir insan ve silah akımı oluştuğu biraz olsun öğrenilmiştir. Ancak, bu akımın içinde mikropların da bulunduğu bir başka bilinmeyen olarak öğrenilmeyi beklemektedir.

Tıbbiyeli Hikmetler “Ya İstiklâl Ya Ölüm” diye haykırmakla kalmamış, İstanbul’dan zor koşullarda, bin bir güçlükle kaçırdıkları mikroplarla Ankara Cebeci’de aşı üretimine girişmişlerdir. Milli Mücadele’de yer alanlar askerlerimizin ve Anadolu halkının yalnızca tüfek ve çelikle ölüme gitmediğinin fazlasıyla farkındadır. O dönemde Anadolu’da kol gezen sayısız bulaşıcı hastalık da hem savaşın temel öğesi askerlerimizi hem de Anadolu’nun yoksul ve yoksun halkını yaşamdan kopartmaktadır.

  • İşte o Tıbbiyeli Hikmetler Cebeci’de kısıtlı olanaklarla ürettikleri aşıları cephede kullanıma göndermezden önce kalite denetimini de kendilerine uygulayarak tamamladılar.

Öncülleri binlerce yıl öncesine dayansa da modern aşının 200 yıllık geçmişi olduğu unutulmamalı. Bu geçmişte biz Türklerin etkisi ve kullanımı da gözden kaçmayacak denli belirgindir.

Cumhuriyet kurulur kurulmaz toplum sağlığı ve koruyucu hekimliği her şeyin önüne koyan kurucu kadronun ilk işlerinden birisi de Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurmak oldu. Bundan 10 yıl önce varlığına son verilen bu kurum, günümüzde varlığını sürdürmüş olsaydı Covid-19 aşısı geliştirmede birkaç adım önde olmaz mıydık diye hayıflanmamak elde değil.

Salgının aşı evresinde iki ileri bir geri yapan ülkemizde olan bitene kafa yorarken kimilerinin aşağıladığı, itip kakmaya çalıştığı 1930’lar Türkiye’sinde çıkartılmış bir yasayı üşenmedim okudum. Yazıya başlarken sıraladığım övgü sözlerini yazmamda bu yasanın önemli etkisi olduğunu unutmadan eklemeliyim.

Yasa 1930’da çıkartılmış. 300’ü aşkın maddeden oluşmakta. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte yapılan uyum değişiklikleri dışında günümüze gelene dek neredeyse hiç değişmemiş. Bu durumu yasanın geliştirilmemesine bağlamak da olası olmakla birlikte, yasanın bugünün gereksinimlerine karşılık verecek denli kapsamlı ve öngörülü olmasına bağlamak çok daha doğru olur.

Yasa toplum sağlığını korumak, bulaşıcı hastalıklarla baş edebilmek için pek çok düzenlemeyi kapsarken, bildirimi zorunlu hastalıklar, karantina, aşılama, hastalığa neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması gibi kavramlara da yer vermiş.

Aşılamanın en önemli koruyucu sağlık aracı olduğu yasanın iliklerine işlemiş dense yeridir. Aşılamanın ücretsiz olması, devletin görevi olduğunun altına çizilmesi ve kurumlara da çalışanlarını aşılatma görevinin verilmesi önde gelen başlıklar olarak dikkatimi çekti.

Okurdan yasanın tümünü okumasını beklemek yerine güncel salgınla bağlantısından yola çıkarak oluşturduğum seçkinin kısa ve kolay okunur olduğunun altını çizmeliyim.

Küresel ölçekte özellikle yoksul ülkelerde aşıya erişimin sorun olmayı sürdürdüğünü biliyoruz. Buna karşılık kişi başına 10 doza varan aşı edinmiş varsıl ülkeler olduğunu da. Türkiye ölçeğinde zaman zaman aşı kısıtı yaşansa da son aylarda böyle bir sorunun olmadığını söyleyebiliriz.

Sağlık Bakanı’nın hemen her gün ya kameralara karşı sözlü olarak ya da sosyal medya iletileriyle halkı aşılanmaya çağırdığını ve bu çağrıyı yaparken kimi zaman yalvar yakar olduğunu bilmeyenimiz olmasa gerektir.

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nu okuduktan sonra kafamda bir soru belirdi. 1930 tarihli 91 yaşındaki bu yasayı az önce değindiğim gibi sokaktaki vatandaşın okumasını beklemek gerçekçi olmazdı. Ama, Sağlık Bakanı, bürokratları ve başka ilgililer de mi bu yasayı okuma zahmetine katlanmamışlardı?

Deyim yerindeyse bugünün gereksinimlerini de bire bir öngörmüş olduğu hemen her satırına sinmiş olan bu yasa varlığını sürdürürken sayın bakan başta olmak üzere yetkililerin umarsızlık sergileyen söylemleri anlaşılır gibi değildir.

Bir deneyimle sürdüreyim. Geçenlerde hastam olan genç bir hemşirenin ocak ayındaki ilk doz Covid-19 aşısı sonrasında aşılanmadığını fark ettim. Sorguladığımda gerekçesinin geçersiz olduğu açıktı. Zaman yitirmeden aşılanmasını öğütledim. Bir şeyi daha sorgulamak gerektiğini düşündüm. Bu kişi bir üniversite hastanesinin yoğun bakımında çalışmaktaydı. Kurumu böylesi bir eksikliği bu zamana gelmeden fark edip gereğini yapmalıydı. 1930’da yazılan ve yapılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu kurumlara da sorumluluk verip aşılanmayanları pek çok ortamda bulunmaktan yasaklarken günümüzde bu önemli eksikliğin gözden kaçırılmış olması akıl alır gibi gelmedi bana.

Yine geçenlerde haber olmuştu. Bir devlet hastanesinde aynı zamanda yönetici de olan bir hekimin aşılanmadığı ve Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiğiydi haberin konusu. Hekim, aşı karşıtı ve hastane yöneticisi. Bu üçünün bir araya gelmesine nasıl seyirci kalınabilir? En verimli çağında bir hekimin yaşamdan kopması kabul edilebilir mi?

Bir yanda salgını bitirecek anahtar gereç olan aşı konusunda karşıtlık/kararsızlık sergileyen yurttaş, öbür yanda yasalar açık seçik gereğini yapma görevini vermişken oralı olmayan yöneticiler.

Salgın böyle sorumsuz ve duyarsız davranarak bitirilebilir mi?

Umudumuz virüste. Bugüne dek ortaya koyduğu kendisi açısından yararlı mutasyonlar yerine bir kez olsun insan yararına evrimleşmesinde.

Başta yazdıklarımı yineleyerek bitireyim.

Cumhuriyet’i kuranlara ve onu sağlam temeller üzerinde yükseltenlere bir kez daha şükranlarımı sunarım.

Not: 1930’da çıkartılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’ndan yaptığım seçkiye göz atılabilir. Önemli bulduğum alıntılar yapmaya çalıştım. Cumhuriyet kadrolarının değişmez rehberi olan akıl ve bilimin günümüzde o denli önemsenmemiş olması ilk bakışta şaşırtıcı görünse de post modern çılgınlık ve ona ülkemizde (ve elbette tüm dünyada) eşlik eden bilgi kirliliği anımsandığında olağan bir durumdur.

ANKA HABER AJANSI’NA DEMECİMİZ..

HALK SAĞLIĞI UZMANI SALTIK:

“GRİP AŞISI UYGULAMADA GEÇ KALIRSAK COVİD’LE BİRLİKTE GRİP TABLOSUNU DÜŞÜNMEK BİLE İSTEMİYORUM”

CEM HAYAT
Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, yaklaşan grip mevsimi öncesinde, grip aşılamalarında geçen yıl olduğu gibi bu yıl da gecikme yaşanması durumunda büyük sorunlarla karşılaşılabileceği uyarısında bulundu. Saltık,
  • “Eğer yaygın grip aşısı uygulamada geç kalırsak Covid’le birlikte grip tablosunu düşünmek bile istemiyorum” dedi.
Ahmet Saltık, ANKA Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, geçen sene 70 TL dolayında olan grip aşısı fiyatlarının bu sene 120 liraya yükseldiğini, aşı fiyatında yaklaşık %70 oranında bir artış meydana geldiğini belirtti. Saltık, “Burada da ister istemez aracı firmaların kârları, komisyonları, rantlar, rüşvetler araya giriyor. Sağlık Bakanlığı’na, ‘Kimlerle ne anlaşma yaptın, bunları aracı şirketler eliyle mi ithal edeceksin yoksa Devlet Malzeme Ofisi eliyle mi ithal edeceksin, görebilir miyiz sözleşme metinlerini??’ desek, ‘Ticaret sırrı’ diyecekler ve açıklamayacaklar. Yani bulaşıcı hastalıklarda da AKP iktidarı affetmiyor.” dedi.

Saltık’ın açıklaması şöyle:

“ZAMANINDA SİPARİŞ BAĞLANTILARI YAPILMAZSA GEÇEN YIL OLDUĞU GİBİ SIKINTI YAŞAYABİLİRİZ”

“Yeni grip mevsimi başlamak üzere. Ekim ortalarında genellikle grip mevsimi başlıyor. Sağlık Bakanlığı, bu yıl grip aşılarının ne ölçüde sipariş verildiğini, kaç doz getirildiğini, getirileceğini henüz açıklamadı. 65 yaş üstündeki insanlara kural olarak grip aşısını öneriyoruz. Türkiye’de 65 yaş nüfus, aşağı yukarı Türkiye nüfusunun %9’u. Bu da 7,5 milyon dolayında nüfusa karşılık geliyor. Geçtiğimiz yıl 2 ya da 2,5 milyon dozu aşamadı, Sağlık Bakanlığı’nın aşı sağlaması. Bu yıl da uyarmayı sürdürüyoruz; ‘Grip mevsimi yaklaşıyor, grip ve zatürre aşılarını sağlamak gerekiyor’ diye. Sağlık Bakanlığı’ndan bu yönde bir açıklama ben henüz duymadım. Belki erken olduğunu düşünüyorlar ama zamanında sipariş bağlantıları yapılmazsa geçen yıl olduğu gibi sıkıntı yaşayabiliriz.

“TÜRKİYE’NİN 10 MİLYON DOZ GRİP AŞISINA GEREKSİNİMİ VAR”

Ayrıca bu yıl, geçen yılki bu dönemlere göre salgını çok daha ağır yaşıyoruz. Bir yıl önceki verilerden daha beter verilerimiz var. Toplum bağışıklığı yetersiz ve Covid-19 salgınını baskılayamadık, sönümlendiremedik, denetim altına bile alamadık. Bir ay kadar sonra mevsimsel grip olguları (vakaları) başlayacak. Grip, her yıl DSÖ’nün kestirimlerine göre 290 bin ile 650 bin arasında cana alıyor. Dünyadaki toplam yıllık ölümler de yaklaşık 58 milyon dolayında. Dolayısıyla her 100 (yüz) ölümden 1’i grip kaynaklı. Bu, üst sınırdan oran. 290 bini ölçü alacak olursak her 200 ölümden 1’i grip kaynaklı. Dünya genelinde böyle, Türkiye verileri de buna yakın. Covid-19, gribe göre 10 kat dolayında daha çok öldürücü gidiyor. Ancak ikisi birlikte olursa ölüm oranları daha da artacak, hastalık komplikasyonları daha da artacak. O yüzden bu yıl grip aşılarının ve zatürre aşılarının Ekimin ortasına kalmadan, Ekim başına çekilmesinde yarar var. Türkiye’nin demek ki 65 yaş üstü insanları alırsak en az 7,5 milyon doz, geçen yıl sağlananın 3 katı grip aşısına gereksinimi var. 65 yaş altı olanlardan da belli sağlık sorunları olanların grip aşısı olma gerekliliği var. Demek ki Türkiye’nin yaklaşık 10 (on) milyon doz dolayında grip aşısına gereksinimi var.

“GRİP AŞISI UYGULAMADA GEÇ KALIRSAK COVİD’LE BİRLİKTE GRİP TABLOSUNU DÜŞÜNMEK BİLE İSTEMİYORUM”

Eğer yaygın grip aşısı uygulamada geç kalırsak Covid’le birlikte grip tablosunu düşünmek bile istemiyorum. Grip olguları artacaktır, bulgular da Covid’i andırıyor. Dolayısıyla klinik muayenede ‘bu griptir, bu Covid’tir’ diye ayırma şansımız yok. Çok büyük olasılıkla bu tür olgularda teste başvuracağız. Yeni geliştirilen bir test var. Kombine, birleşik test diyelim. Bu testte hem grip virüsleri aranıyor hem de Covid-19 virüsleri aranıyor. Dolayısıyla bu çifte testi yaparak ancak ayırt edebiliriz. Bu da sağlık hizmetleri açısından ek bir yük.

“KANAL İSTANBUL’UN PARASININ 20’DE BİRİNE GRİP AŞILARI YURTTAŞLARA ÜCRETSİZ YAPILABİLİR”

Bu yılki fiyatlara göre bir grip aşısı 15 dolara geliyor. 10 milyon doz dersek, bu da 1,5 milyar dolara yakın bir rakam yapar. Gerçekte az değil. Türkiye bir talan ekonomisi altında kıvrandığından bunlara yeterli kaynaklar bulunamıyor! Grip aşılarının bu Covid salgınının ortasında devlet desteğiyle yaygın olarak yapılmasında ben de bir Halk Sağlıkçı olarak ciddi yarar görmekteyim. İstenirse bu karşılanabilir. İstanbul Kanalı için 20-25 milyar dolardan söz edilirken bu paranın belki de 20’de biri gibi bir tutarla ülkemizde grip aşıları yurttaşlara ücretsiz sağlanabilir. Dolayısıyla Bakanlığı ben de davet ederim. Grip aşılarının bu yıl, hekimlerin gereksinim gösterdiği herkese ücretsiz yapılması son derece yerinde olur.”

Saltık, grip aşısı fiyatındaki yükselişe ilişkin de şunları söyledi:

“AKP İKTİDARI BULAŞICI HASTALIKLARDA DA AFFETMİYOR”

“Türkiye, ne yazık ki aşıda kendi özyeterliğine sahip bir ülke değil. Özellikle 2011’den sonra, Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün AKP iktidarınca kapatılmasından sonra, tümüyle dışarıdan almakta. Özellikle bir uluslararası tekel piyasası oluşmuş durumda. Paramız pula düşmüş durumda. Yabancı dövizler karşısında sürekli değer yitiriyor, bu nedenle böyle katlanılmaz bir pahalılık var. Bir de aracı firmaların kârları, komisyonları söz konusu. DMO (Devlet Malzeme Ofisi) eliyle dışalım yapılsa (ithal edilse) dürüstçe, saydamca her aşamada bunları görebilsek, bu denli fiyat şişirmesi (spekülasyonu) olmayacak. Geçen yıldan bu yana 70 TL’den yaklaşık 120 liraya yükseldi. Aşağı yukarı %70 zamma karşılık geliyor. Dolarda ya da Euro’da %70 düzeyinde enflasyon yaşamadık. Yaşanan enflasyonun çok üzerinde bir artış. Burada da ister istemez aracı firmaların kârları, komisyonları, rantlar, rüşvetler araya giriyor. Sağlık Bakanlığı’na, ‘Kimlerle ne anlaşma yaptın, bunları aracı şirketler eliyle mi ithale edeceksin, yoksa Devlet Malzeme Ofisi eliyle mi ithal edeceksin, görebilir miyiz sözleşme metinlerini?’ desek, ‘Ticaret sırrı’ diyecekler ve açıklamayacaklar. Yani bulaşıcı hastalıklarda da AKP iktidarı affetmiyor.” (15.09.2021)

https://ankahaber.net/haber/detay/halk_sagligi_uzmani_saltik_grip_asisi_uygulamada_gec_kalirsak_covidle_birlikte_grip_tablosunu_dusunmek_bile_istemiyorum_54162

https://mobile.twitter.com/ankahabera/status/1438107955946299392

 

 

Cumhuriyet kurumları AKP iktidarında nasıl yok edildi?

Cumhuriyet kurumları AKP iktidarında nasıl yok edildi? Konunun uzmanları Cumhuriyet‘e anlattı

AKP iktidarı, Atatürk’ün kurumlarını kurgulu ve bilinçli şekilde yok etti. Tarihçi Prof. Hakkı Uyar, Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık ve eski THK Genel Başkanı emekli Hava Pilot Korgeneral Erdoğan Karakuş, Cumhuriyet kurumlarının başına gelenleri anlattı.

Cumhuriyet kurumları AKP iktidarında nasıl yok edildi? Konunun uzmanları Cumhuriyet'e anlattı

Siyasal İslama sarılarak dini duyguları suiistimal edip Atatürk devrimlerinden ve Cumhuriyet’ ten rövanş alma hayaline kapılan AKP iktidarı, Atatürk’ün emriyle kurulan Cumhuriyet kurumlarını birer birer ortadan kaldırdı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında dünyaya aşı ihraç eden Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kapatarak, koronavirüs salgınına karşı tek silah olan aşı konusunda Türkiye’yi dışa bağımlı hale getiren AKP iktidarı, Atatürk’ün “istikbal göklerdedir” diyerek kurduğu Türk Hava Kurumu’nu (THK) batağa sürükleyip orman yangınlarını yurtdışından gelen uçaklarla söndürmeye çalışıyor. Tarihçi Prof. Hakkı Uyar, Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık ve THK Genel Başkanı emekli Hava Pilot Korgeneral Erdoğan Karakuş, Cumhuriyet’e konuştu.

‘BEKA SORUNUNA DÖNÜŞECEK’

Tarihçi – yazar Prof. Dr. Hakkı Uyar: 

Atatürk, devleti kurumsallaştırmak için elinden gelen çabayı yaptı. Tanzimat ile başlayan bir kurumsallaşma süreci Cumhuriyet ile birlikte tepe noktaya çıktı. Bunun içinde Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü de var, Türk Hava Kurumu da var. Bunların hepsi Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan kurumlar. Bu kurumların tekrar elbirliğiyle modernize edilmesi, korunması ve yaşatılması gerek.  Bu kurumlar Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını sağlayacak olan kurumlardır. Bunların içini boşalttığınız, bu kurumları tasfiye ettiğiniz zaman aslında tasfiye ettiğiniz şey Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi oluyor. Yani devleti de tasfiye ediyorsunuz. Bir iktisat devleti olacağım, modern bir devlet kuracağım çabasıyla bugün geldiğimiz yerde Cumhuriyet’in kurucu kültürünün idealini tahrip ediyoruz

Umarım daha fazla bir bedel ödemeden bu kurumsal yapıya, geleneksel Cumhuriyetin kültürüne geri dönerek, gücü tek adama veren ve Cumhuriyetin kurumlarını tahrip eden yapıdan çıkarız. Yoksa bu, Türkiye için gerçekten beka sorununa dönüşecek. Eski Türkiye’nin Hıfzıssıhha Enstitüsü olsaydı Türkiye aşılama sürecinde daha başarılı olurdu, dışa bağımlı hale gelmeyebilirdi. Yine Atatürk döneminde THK’ye gösterilen önem bugün olsaydı yangın söndürmede bu kadar zor durumda kalmazdık, dış desteğe ihtiyaç duymazdık. Bu duruma düşmek üzüntü verici. Bir devleti yaşatan, kurumlarının gücüdür.
****

‘YIKIM SÜRECİ KURGULU ve BİLİNÇLİ’

Halk Sağlığı Uzmanı
Prof. Dr. Ahmet Saltık:

Ülkemiz ne yazık ki son 19 yılı aşkın bir süredir yıkıma uğratılmakta.
Çarpıcı olanı ise bu yıkım sürecinin kurgulu ve bilinçli oluşu.
Şu anda siyasal iktidarı elinde bulunduranlar bir misyonla görev başına getirildiler.
AKP bir proje partisi!

  • Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmanın, bölmenin, parçalamanın,
  • Sevr’in intikamını almanın ve Lozan’ı çöpe atmanın bir projesi.
  • İktidar bunu yapıyor.

Nitekim ulusal bayramlarımızın ve andımızın yasaklanması gibi pek çok sistematik yıkıma uğradık.

Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü 1928’de yasayla kuruldu. Çok başarılı oldu; aşılar, serumlar, biyolojik ürünler geliştirdi ve üretti. 1938’de Çin’de çıkan kolera salgınına destek verdi, 1 milyon doz aşı gönderildi. ABD ordusuna da 2. Dünya Savaşı’nda aşı sağladı… 1998’den başlayarak bu Enstitünün çalışmaları tavsadı. Teknolojisi yenilenmedi, adım adım bu sürece ilerledi… Sonunda 2011’de şimdiki AKP iktidarı kapısına kilit vurdu. Denildi ki; küreselleşme var, biz aşıları dışarıdan alırız. Ama Kovit-19 pandemisi sırasında aşı stratejik bir ürün durumuna geldi. Batılı emperyalistler önce kendilerini gözettiler, nüfuslarının kezlerce katı aşıya el koydular ve Türkiye bir aşı sorunu yaşadı, hâlâ yaşamakta.

Halbuki demokratik, gelişmiş, uygar ülkeler kurumlarıyla yol alırlar.

Salgın yönetimi siyasetin güdümünde, bilimin dışında; politik, ticari, ekonomik ve popülist beklentilerle yapılmaya çalışıldı ve olmadı.

Çünkü aklı ve bilimi, özerk bilimsel kurumları rehber almak yerine

  • Bütün yetkileri, otoriteyi tek adama bırakan dünyada örneği görülmemiş bir ‘sultani rejim’ inşa edildi.

Türkiye’ye bu tür kurumların yeniden kazandırılması gerek. Bu tür kurumlaşmalar olmadan da Türkiye sorunlarını çözemiyor salgın örneğinde gördüğümüz gibi.
***

‘THK’Yİ KASASI DOLU DEVRETTİM’

Eski THK Genel Başkanı emekli Hava Pilot Korgeneral Erdoğan Karakuş:

Ben 100 trilyon borçla aldım, borçsuz 30 trilyon para arkadaşlara devrettim. 20 trilyon yatırım yaptım. 2000-2003 arası hal böyleyken şu anda böyle… Eğer her şey düzgün gitseydi, Atatürk’ün kurumları doğru yönetilseydi hiç bunlar olmazdı. Borçlu duruma düşmediğiniz takdirde kayyum filan gelmez size.

  • Atatürk’ün kurumlarını yönetenlerin de Atatürk’e layık olacak şekilde yönetmeleri gerekiyor.

TARİH BOYUNCA AŞI KARŞITLIĞI

Dr. Ceyhun BALCI

Tarih, geçmişi bilmeyi sağladığı gibi bugünü anlamayı ve geleceği kurgulamayı sağlamada önemli vazgeçilmezimiz. Aşı karşıtlığının ya da kuşkuculuğun aşıyla yaşıt bir olgu olduğunu bildiğimizde tarihte yaşananların yanı sıra günümüze yansımalarının önemi de ortaya çıkmış olur.

Jenner’ın çiçek aşısı

Jenner’ın buluşuyla yaşamımıza giren aşının Batı dillerindeki karşılığı olan Vaccine, Latince sığır demek olan Vacca’dan köken almış. Binyıllar boyunca milyonlarca can alan çiçek virüsü ancak etkili bir aşıyla durdurulabildi. Bu yazıyı yazarken belleğim beni çiçek aşısı olduğum ilkokul yıllarıma götürdü. Çiçek aşısının izi sağ kolumda benimle birlikte var olmayı sürdürüyor. Seksenli yıllarda (AS: 1978’de) çiçek hastalığının kökü kurutulunca aşısı da aşılama izlencesinden çıkartıldı. Çiçek mikrobu günümüzde varlığını ancak laboratuvarlarda sürdürebiliyor.

İlk modern aşı olan Dr. Edward Jenner’ın çiçek aşısını yaptıracakları korkutmak için söylenenler :

“Bu aşıyı yaptırırsanız inekler gibi boynuzlarınız çıkacak. Kadınlarımız yakın gelecekte inek kılıklı erkeklerle aşk yaşamak zorunda kalacaklar.” (İlk çiçek aşısı inekte çiçek hastalığına yol açan virüsten üretildiği içindir inek benzetmesi) Çiçek hastalığı Jenner zamanında bile hastalandırdığı her 5 kişiden birini yaşamdan kopartmaktaydı. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan çiçek salgınları sayısız insanı öldürmekle kalmadı. Tarihin yeniden yazılmasına bile yol açtı. Yalnızca Jenner’ın çiçek aşısının 530 milyon insanın yaşamını kurtardığı hesaplanmış.

Az önceki bölümcede bugün gülümsememize yol açmaktan öte anlam taşımayan (!) sözlere dinci çevrelerin aşılama yoluyla hastalığı önlemeyi Tanrı’nın işine karışmakla özdeş tutmalarını eklemekte yarar var.

Aşı-aşı karşıtlığı : Ayrılmaz ikili

Çiçek hastalığına karşı kitlesel aşılamayla birlikte kendisini gösteren aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu hemen her dönemde varlığını korudu. Bu süreçte, adının önünde akademik unvanlar taşıyan hekimler, gazeteciler, entelektüeller ve elbette konuyla uzaktan yakından ilintisi olmayan, en küçük birikimi bulunmayan sayısız kişi azılı aşı karşıtı olarak kamuoyunu etkileyebildi.

Hemen vurgulamakta yarar var!

Aşı karşıtı topluluk kendi içinde son derece farklı eğilimleri barındırmaktadır. Liberaller, muhafazakârlar, dinciler ve kendisini sosyalist olarak tanımlayanlar başta olmak üzere akla gelebilecek her eğilimden insana rastlanabilir bu ortamda. Özellikle proletaryada, üst sınıfların aşı aracılığıyla kendileri üzerinde egemenlik kurmak isteyebilecekleri kuşkusunun baskın olduğunu eklemekte yarar var.

Bu ve benzeri eğilimlerle savaşım için “aşı zorunluluğu” koyan yasaların çıkartılması çözümden çok sorunun parçası oldu. İngiltere’de Leicester, aşı karşıtı cephenin başkentine dönüştü. İngiltere’de XIX. yüzyıl ortalarında aşılanmayı zorunlu kılan yasanın aşı karşıtı etkinlikleri kışkırtıcı ve özendirici bir sonuca yol açmış olması aşıyı zorunlu tutma konusunda iyi ve ayrıntılı düşünme gereğini fazlasıyla ortaya koymuştur.

Zorunlu aşıyla ilgili ülkemiz deneyimine de değinmekte yarar var.

Türkiye’de aşı

Bilimde üretken olmayan Osmanlı’nın bilimsel buluşların ürünü olan teknolojinin önde gelen alıcısı olduğu bilinir. Bu kapsamda çiçek aşısının uygulanması için 1885’te dünyada da bir ilk olan Çiçek Nizamnamesi çıkartılmıştır. Aşılanmayan kişiler askeri ve yatılı okullara alınmayarak aşılanmanın özendirilmesi amaçlanmıştır. İzleyen yıllarda bebeklerin aşılanması ve çocuklarını aşılatmayan ailelerin yaptırıma uğratılması yasaya (AS: Nizamname; Tüzük) eklenen diğer maddelerdir.

Osmanlı’daki yasaya (AS: Tüzüğe) 1915’te eklenen maddeyle her Osmanlı vatandaşının 6 aylıkken, 7 yaşında ve 19 yaş sonunda olmak üzere üç kez aşılanması zorunluluğu getirilmiştir.

Cumhuriyet’le birlikte önem kazanan toplumcu ve koruyucu sağlık anlayışı doğal olarak aşıyı da kapsamıştır. Türkiye, Cumhuriyet’le birlikte aşı müşterisi olmak yerine aşının üreticisi olma yoluna gitmiştir. Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, kapatıldığı 2011 yılına dek hemen her aşıyı üretebilme yeteneğine sahip bir kurum olarak son derece verimli olmuştur. Osmanlıcı anlayışın Enstitüyü kapatmasıyla birlikte yeniden aşı alıcılığı dönemi başlamıştır. Günümüz salgın koşullarında bu müşteriliğin tavana vurduğu ortaya çıkan bağımlılıkla kendisini göstermiştir.

Aşı karşıtlığı aşılarla birlikte gelişip serpiliyor

Çiçek aşısını izleyerek yaygın kullanıma giren Difteri-Tetanus-Boğmaca üçlü aşısı da aşı karşıtlarını harekete geçirmiş. Özellikle nörolojik belirtilerden sorumlu tutulan bu üçlü aşıya yönelik karşıtlık kabarması 1974’te % 81 olan aşılanma oranlarını 1980’de % 31’e  düşürecek denli etkili olmuş. Sonuç mu? Yirmi birinci yüzyılda uzayın derinliklerine yolculuk yapmayı tasarlayan insanlık boğmaca salgınlarıyla baş etmek zorunda kalmış. 2021’de İngiltere’de 9300 boğmaca olgusu kayıtlara geçmiş.

Acıklı olaydan güç alan aşı karşıtlığı

Aşı tarihindeki acıklı olayların da aşı karşıtlığına katkıda bulunduğu unutulmamalı. Örneğin, XX. yüzyıl başında kullanıma sokulan Tüberküloz aşısı ilk üretildiğinde canlı bakterilerin aşıya karışması ölümlere yol açınca bu aşının yeniden kullanıma girmesi için 2. Dünya Savaşı’nın sonu beklenmiş. Aşı üretiminin değilse bile güvenliğinin emekleme aşamasında olduğu yıllarda BCG aşısının başına gelenin aşı yandaşlarını düş kırıklığına uğrattığı kuşkusuzdur. Ancak, ilerleyen yıllarda bu sorun aşılacak ve BCG aşısı dünyanın özellikle toplumcu tıp anlayışını benimseyen ülkelerinde vereme karşı önemli savunma gereci olacaktır.

Jonas Salk : Güneşin patenti mi var ki aşının olsun?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında aşı konusundaki bir başka önemli adım çocuk felci aşısının kullanıma sokulması olmuştur. Bu ölümcül ve engelli bırakıcı hastalığın iki aşısından birini bulan Jonas Salk’ın insanlık tarihine bir diğer önemli katkısı “Güneşin patenti mi var da aşını olsun!” sözleriyle aşıdan kazanç sağlama fırsatını elinin tersiyle itmesi olmuştur. Aşı gibi önemli bir koruma gerecinin ticari nesneye dönüştürülmesine engel olan Salk bu davranışıyla aşı karşıtlığının önünü kesmeye de paha biçilmez katkıda bulunmuştur.

The Lancet, Wakefield ya da “fakefield” (Sahtebilim)

Gelelim aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu yandaşlarına önemli fırsat sunan kilometre taşı niteliğindeki gelişmeye! Şimdilerde hemen herkesin adını duyduğu The Lancet dergisinde bundan 30 yıl kadar önce yer alan 12 olguluk çalışmayla Kızamıkçık-Kızamık-Kabakulak üçlü aşısının otizme yol açabildiği öne sürüldü. Yanlışlık anlaşılsa da, yazı geri çekilip yok sayılsa da, yazarın hekimlik yetkileri (AS: İngiltere’de) elinden alınsa da aşı karşıtlarının kullanımına altın tepside sunulan sahte bilim ürünü bugün de tepe tepe kullanılmaktadır.

Aşı karşıtlığı insanlık zaman çizgisinde ileriye giderken hızla yaygınlaştı. Modern tıp anlayışıyla ilintilendirilen endüstriyel tıp anlayışının akla, bilime ve vicdana sığmaz yanlışları da bu yaygınlaşmada etken oldu. Bugünlerde çok da tartışılmayan The Lancet’in aşı karşıtlığı cephesine yaşam öpücüğü sunan makalesine başkaca popüler bilim dergilerinden de destek geldi. Örneğin, New Scientist dergisi şifa kristalleri palavrasıyla elektronik ortamda bir siteye bağlananların hastalıklarından kurtulabilecekleri şarlatanlığına aracı olabildi.

Anayasa Mahkemesi’nin aşı kararı

Aşı karşıtlığının ülkemizdeki önemli kilometre taşının Anayasa Mahkemesi’nin 2015 yılında yeterli bilimsel görüş almadan vermiş olduğu bir kararla (AS: 2 karar) dikilmiş olduğunu üzülerek anımsıyoruz. Bu karara konu başvurunun bir hukukçuya ait olması da ironik bir durum olsa gerektir. Bu karara değin dişe dokunur bir niceliğe erişemeyen aşı reddi olgularında o tarihten bu yana gözle görülür bir artış olduğu gözlenmektedir. Son yıllarda sıçrama gösteren kızamık olguları bu durumun gündelik yaşama yansıması olarak algılanmalıdır. Bu kararı izleyen yıllarda artan aşı reddi sayılarından sonra tırmanan kızamık olgularının gözler önüne serdiği tablo çarpıcı olmanın ötesinde acıklıdır. Türkiye’de 2016 yılında yalnızca 9 kızamık olgusu görülmüşken, olgu sayılarının 2017’de 84’e, 2018’de 716’ya ve 2019’da ise 2905’e çıktığı görülmüş. Bu açık ve etkileyici tablonun günümüz aşı karşıtlarını ilgilendirmiyor oluşu düşündürücüdür.

Özellikle günümüz salgın koşullarında yargının da gelişime ve değişime açık olması gereğinin çok çarpıcı örneğidir. Bu yüksek yargı kararına karşın yürütmenin elinde aşılama konusunda biraz daha baskıcı ve zorlayıcı olmak için sayısız aygıt bulunduğunu da eklemeliyiz. Yeter ki kullanmak istesinler!

Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu olgusunun günümüzdeki durumuna değinmeyi bir başka yazıya bırakarak…

https://www.veryansintv.com/tarih-boyunca-asi-karsitligi