Etiket arşivi: The LANCET

DEPREM SONRASI İNFEKSİYON HASTALIKLARININ ÖNLENMESİ VE YÖNETİMİ

8 Şubat 2023 (14 Şubat 2023’te güncellendi.)
https://www.klimik.org.tr/2023/02/08/deprem-sonrasi-infeksiyon-hastaliklarinin-onlenmesi-ve-yonetimi/

Depremler, su ve sanitasyon olanaklarında aksamalara, geçici barınma ortamlarında potansiyel aşırı kalabalıklara, çok sayıda insanın yer değiştirmesine, ciddi yaralanmalara yol açtığı için infeksiyon hastalıkları riskini de artırır, bu nedenlerle depremler sonrasında su kaynaklı salgınlar veya solunum yolları infeksiyon salgınları görülebilir; ek olarak depremde olan yaralarda ciddi infeksiyonlar gelişebilir. Su kaynaklı ve solunum yolu infeksiyonu salgınlarının önlenmesinde, depremlerden sonra uygun su ve sanitasyon olanaklarının sağlanması oldukça önemlidir; ek olarak bulaşıcı hastalık surveyanslarının artırılması da olası salgınların erkenden saptanarak çok yayılmadan önlenmesine olanak tanır (1,2,3).

Depremde Güvenli Su ve Gıda Tüketimi

Deprem sonrası toplumda sağlıklı bir yaşamın sürdürülebilmesi için temiz içme suyunun, uygun tuvalet ve kanalizasyon altyapısının, atıkların uygun şekilde yönetiminin ve gıda güvenliğinin sağlanması gereklidir. İshalli hastalıklar gibi birçok bulaşıcı hastalık, uygun su ve gıda tüketiminin sağlanmasıyla önlenebilir. Bu amaçla şunlara dikkat edilmelidir (1,2):

  • Acil durumlarda da el yıkama ve temel kişisel hijyen önlemlerine uyulması hastalıkların yayılmasını önler. Eller, öncelikle yemeklerden veya gıda hazırlamadan önce, tuvalete gittikten veya hapşırık, öksürükten sonra ve görünür kirlenme olması halinde olmak üzere sık aralarla su ve sabunla yıkanmalı, görünür kirlenme yoksa alkol içeren solüsyonlarla 20 sn ovuşturulmalıdır.
  • Deprem sonrası içme suyuna ulaşımda sorun yaşanabilir. Ancak yeterli sıvı alınmasına özen gösterilmelidir.  İçme suyu olarak mümkünse uygun şekilde şişelenmiş, kapalı sular tercih edilmelidir. Bu tür içme suyuna ulaşılamıyorsa, kaynamayla mikroplar öleceği için  kaynatılıp soğutulmuş su da içilebilir. Kaynatma olanağı da yoksa var olan su, çamaşır suyuyla (klorla) dezenfekte edilip tüketilmelidir. Suya eklenecek çamaşır suyunun miktarı, kullanılacak ürünün içindeki klor miktarına göre değişir, bu nedenle kullanılacak çamaşır suyunun üzerindeki etiketten klor miktarı belirlenmelidir. Evlerde yaygın olarak kullanılan ve %4 oranlarında klor içeren klasik çamaşır suyundan kullanılacaksa, her 1 litre suya 3 damla çamaşır suyu eklenerek yeterli klorlama sağlanır (4).
  • Sebze ve meyvelerin yıkanmasında da yukarıdaki şekilde hazırlanmış klorlu su kullanılabilir.
  • Yiyecekleri hazırlayacak kişiler, öncesinde ellerini su ve sabunla yıkamalıdır. Gıdaların hazırlandığı yüzeyler ve malzemeler temiz olmalı; sebze meyve dışındaki gıdalar iyice pişirilerek tüketilmeli ve güvenli ısılarda (AS: “sıcaklıklarda” olmalı) saklanmalı; çiğ gıdalar, pişmiş gıdalardan ayrı tutulmalı ve aynı yüzeylerle temas ettirilmemelidir.
  • Bulunulan ortamın temizliği sağlanmalıdır.

Depremde Cansız Bedenler ve Gömülmesi

Depremde yaşamını yitiren kişilerin bedenlerinin, beklenildiğinin aksine, deprem sonrası salgın hastalıkların gelişmesi açısından risk oluşturmadığı bilinmektedir. Cenazelerin, kaynak sulara yakın olmayacak şekilde belirlenmiş defin alanlarına tek tek gömülmesi tavsiye edilmektedir.

Depremde Solunum Yolu İnfeksiyonlarının Önlenmesi

Deprem sırasında oluşan kalabalık ve kapalı ortamlar nedeniyle solunum yolu infeksiyonlarında da artışlar olabilir.  Bunu önlemek için alınacak önlemler şunlardır (1-3):

  • Acil durumlarda da el yıkama ve temel kişisel hijyen önlemlerine uyulması hastalıkların yayılmasını önler. Eller, öncelikle yemeklerden veya gıda hazırlamadan önce, tuvalete gittikten veya hapşırık, öksürükten sonra ve görünür kirlenme olması halinde olmak üzere sık aralarla su ve sabunla yıkanmalı, görünür kirlenme yoksa alkol içeren solüsyonlarla 20 sn. ovuşturulmalıdır.
  • Özellikle kalabalık, kapalı ortamlarda olmak üzere ağzı ve burnu kapatacak biçimde bir maske takılmalıdır.
  • Öksürük veya hapşırık sırasında ağız ve burun kağıt bir mendille kapatılmalı, kağıt mendil kullanıldıktan sonra çöpe atılmalı, kağıt mendil yoksa ağız ve burun elle değil kolla kapatılmalı, her durumda sonrasında eller su ve sabunla yıkanmalı veya görünür kirlenme yoksa alkollü solüsyonlarla el temizliği sağlanmalıdır.
  • Nezle, grip vb. hastalığı olan kişiler mümkün (olanaklı) olduğunca öbür kişilerle yakın temastan (1.5-2 m) kaçınmalı, kalabalık ortamlarda ağız ve burunlarını kapatan bir maske kullanmalıdır.
  • Öksürük, hapşırık gibi solunum yolu infeksiyonu semptomları (belirtileri) olan kişilerden uzak (1.5-2 m) durulmalıdır.
  • Öbür insanlarla bardak, kaşık, çatal, bıçak, havlu, diş fırçası gibi malzemelerin
    ortak kullanımından kaçınılmalıdır.
  • Grip ve COVID-19 için uygun şekilde aşılanmalıdır.
  • Bulunulan ortamın temizliği sağlanmalıdır.

Deprem Mağdurlarındaki Yaraların İnfeksiyon Hastalıkları Açısından Yönetimi

Deprem sırasında infeksiyon hastalıkları açısından en önemli konulardan biri de deprem sırasında oluşan yaralarda gelişen infeksiyonlardır. Bu tür yaralarda infeksiyon oldukça sık görülür ve yaralı hastaların yarısından çoğunda yara yeri infeksiyonu gelişir. Depremde oluşmuş yarasında infeksiyon gelişen kişilerde, özellikle sepsisin de eşlik etmesi halinde ölüm oranı gelişmeyenlere göre üç kat kadar daha yüksektir. Dolayısıyla bu infeksiyonların gelişiminin önlenmesi ve gelişmiş infeksiyonların uygun biçimde tedavisi (sağaltımı) oldukça önemlidir. Depremde gelişmiş yaralarda infeksiyon riskininin yüksek olmasının nedenleri yaranın çevresel mikroorganizmalarla kontaminasyonu, doku yitiğinin olması, yaranın temizlenmemesi ve debridmanının yetersiz veya gecikmiş olması veya yaranın erkenden kapatılmasıdır. Yaralanma olduktan sonra yara bakımına dek geçen sürenin uzun olması ve yaranın hemen kapatılması infeksiyon gelişimi açısından özellikle önemlidir. İnfeksiyonun en önemli kaynakları çevresel patojenler ve yarayı temizlemede kullanılan kontamine sulardır. Genellikle polimikrobiyal etkenler söz konusudur. En sık karşılaşılan etkenler Gram-negatif çomaklardır (Acinetobacter baumannii, Escherichia coli, Acinetobacter, Pseudomonas aeruginosa, Enterobacter cloacae vb.). Gram-pozitif  koklar da daha az oranda olmak üzere etken olabilirler. Hastaneye yatırılan deprem mağdurlarında kültür sonuçları gelinceye dek temas izolasyon önlemlerinin alınması önerilmektedir (1, 5, 6).

Deprem mağdurunda yaşamı tehdit eden durumların (solunum, dolaşım, kanama vb.) araştırıldığı ilk değerlendirme ve bunlara yönelik müdahalelerden sonra var olan yaralar uygun biçimde değerlendirilerek tedavi edilmelidir.

Yaraların Değerlendirilmesi ve Yönetimi

Yaralar dikkatle incelenmeli, yaranın distalindeki fonksiyonlar, kemik ve yumuşak doku ve nörovasküler hasarlar değerlendirilmelidir. Kontaminasyonun derecesi, devitalize dokular, yabancı cisim varlığı ve alttaki dokuların bütünlüğü gözden geçirilmelidir, bunun için yaranın, mümkünse anestezi altında genişletilmesi gerekebilir. Yeterli değerlendirme yapıldıktan sonra agresif olarak yara yıkaması ve debridman yapılmalıdır.  Yabancı cisimler tamamen (tümüyle) uzaklaştırılmalı, devitalize dokular uygun biçimde debride edilmelidir. Kontamine yaralarda uygun debridmanların yapılması yara infeksiyonu gelişme riskini önemli ölçüde azaltmaktadır.  Yaranın yıkanması ve irrigasyonunda izotonik salin, distile su veya kaynatılıp, soğutulmuş su, dilüe edilmiş antiseptik solüsyonlar, steril su veya içilebilir/musluk suyu kullanılabilir. Dere, nehir ve deniz suları, yüksek kontaminasyon riski nedeniyle kullanılmamalıdır.  %1’lik povidon iyot solüsyonunun (çözeltisinin) infeksiyon oranını azaltabileceğine yönelik kimi veriler vardır. Deprem sırasında oluşan yaralar genellikle kontaminedir, özellikle müdahalesi uzamış yaralarda risk daha da yüksektir, bu nedenle yaranın erkenden (dikiş atılarak) kapatılması durumunda ciddi yara infeksiyonu riski de çok yüksek olur. İnfeksiyon riskinin azaltılması amacıyla bu tür yaraların erken kapatılmaması, kapamanın geciktirilmesi önerilmektedir. Yalnızca yaralanmadan sonraki ilk 6 saat içinde uygun biçimde değerlendirilip, temizlenen, debride edilen yaralar primer kapatılabilir.

Bunun dışındaki yaralar debridmandan sonra uygun biçimde steril gazlı bezlerle kapatılmalı, 48. saatte yeniden değerlendirilerek gerekirse ek debridmanlar yapılıp ve temiz olması durumunda kapatılmalıdır.

Topik antimikrobik uygulanmasının yara infeksiyonu oranları üzerine etkili olduğu gösterilmemiştir, bu nedenle önerilmez. Ancak uygun yara bakımıyla birlikte kullanılan sistemik antimikrobiklerin olumlu etkileri vardır ve kullanımları önerilir. Açık kırıklarda, kirli yaralarda ve belirgin infeksiyon bulguları gelişmiş yaralarda antimikrobikler tedavi amacıyla kullanılmalıdır (5,6).  Bu tür yaralarda ampirik olarak, hastaneye yatırılmış hastalarda ampisilin-sulbaktam (4 x 1 gr/gün, İV), ayaktan (ayakta!) izlenecek hastalarda amoksisilin-klavunat tb (2 x 1 gr/gün, oral) kullanılabilir, bu tedaviler 7 güne dek verilebilir. Belirgin kontaminasyon olmamış yaraların veya kapalı kırıkların ameliyatlarında profilaktik, tek doz antimikrobik kullanılması yeterlidir, bu amaçla en sık önerilen, ameliyattan hemen önce İV yoldan 1-2 gr sefazolin verilmesidir. Deri bütünlüğünün bozulmadığı yaralanmalarda antimikrobik kullanımı önerilmez.

Depremzedelerde gelişen kompartman sendromu nedeniyle yapılan fasyotomilerin infekte olma riski de çok yüksektir. Bir çalışmada depremde yaralanmış kişilerde yapılan fasyotomilerin %81’inin infekte olduğu ve bu nedenle fasyotominin sepsis ve  mortalite açısından önemli bir risk etmeni olduğu görülmüştür (1). Bu nedenle bu hastalarda fasyotominin yalnızca kompartman içi basıncı >40 mm Hg veya distal nabızları alınamayanlarda gerçekleştirilmesi önerilmektedir (6). Ezilme nedeniyle fasyotomi yapılacak kişilerde profilaktik antimikrobik olarak, insizyon açılmadan hemen önce, 1-2 gr, tek doz yapılacak sefazolin yeterlidir; ek dozların yapılması, dirençli infeksiyon riskini artırdığı ve ek bir yarar sağlamadığı için önerilmez.

Deprem Mağdurlarında Yaralanma Sonrası Tetanus Profilaksisi

Tetanus için riskli olan yaralar >6 saatten eski, yıldız biçiminde veya >1cm olan, devitalize doku içeren veya gangren gelişmiş veya toz, toprak, tükürük veya dışkıyla kirlenmiş yaralardır.

Avulsion (kopma) yaralanmaları da tetanus açısından risklidir. Tetanusun önlenmesi için de en önemlisi yara temizliği, bakımı ve debridmanıdır. Tetanus aşısı gereksinimi, hastanın daha önceki immunizasyon (bağışıklanma) durumuna göre belirlenir. Kişinin aşılama durumu bilinmiyorsa ya da hastaya geçmişte üçten az tetanus aşısı yapılmışsa hem tetanus aşısı hem de tetanus immunoglobulini, iki ay sonra ikinci, 6-12 ay sonra da 3. tetanus aşısı yapılmalıdır. En az 3 doz aşısı olan ve son dozu 5 yıl içinde yapılmış kişilerde ek doz aşı gerekli değildir. Ancak aşısı 5 yıldan önce yapılmış olanlarda 1 doz tetanus aşısı yapılması önerilir (1, 6).

Kaynaklar

  1. Bartels SA, VanRooyen MJ. Medical complications associated with earthquakes.
    Lancet. 2012 Feb 25;379(9817):748-57. doi: 10.1016/S0140-6736(11)60887-8.
  2. PAHO, WHO. What to do before, during and after an earthquake. https://www.paho.org/en/health-emergencies/earthquakes
  3. How to Prevent the Spread of Respiratory Illnesses in Disaster Evacuation Centers. https://www.cdc.gov/disasters/disease/respiratoryic.html
  4. Emergency Disinfection of Drinking Water. https://www.epa.gov/ground-water-and-drinking-water/emergency-disinfection-drinking-water
  5. Hollands M. Facilitating optimal wound care. World J Surg. 2015 Apr;39(4):854-5. doi: 10.1007/s00268-014-2842-2. PMID: 25331729.
  6. Wuthisuthimethawee P, Lindquist SJ, Sandler N, Clavisi O, Korin S, Watters D, Gruen RL. Wound management in disaster settings. World J Surg. 2015 Apr;39(4):842-53. doi: 10.1007/s00268-014-2663-3.

TARİH BOYUNCA AŞI KARŞITLIĞI

Dr. Ceyhun BALCI

Tarih, geçmişi bilmeyi sağladığı gibi bugünü anlamayı ve geleceği kurgulamayı sağlamada önemli vazgeçilmezimiz. Aşı karşıtlığının ya da kuşkuculuğun aşıyla yaşıt bir olgu olduğunu bildiğimizde tarihte yaşananların yanı sıra günümüze yansımalarının önemi de ortaya çıkmış olur.

Jenner’ın çiçek aşısı

Jenner’ın buluşuyla yaşamımıza giren aşının Batı dillerindeki karşılığı olan Vaccine, Latince sığır demek olan Vacca’dan köken almış. Binyıllar boyunca milyonlarca can alan çiçek virüsü ancak etkili bir aşıyla durdurulabildi. Bu yazıyı yazarken belleğim beni çiçek aşısı olduğum ilkokul yıllarıma götürdü. Çiçek aşısının izi sağ kolumda benimle birlikte var olmayı sürdürüyor. Seksenli yıllarda (AS: 1978’de) çiçek hastalığının kökü kurutulunca aşısı da aşılama izlencesinden çıkartıldı. Çiçek mikrobu günümüzde varlığını ancak laboratuvarlarda sürdürebiliyor.

İlk modern aşı olan Dr. Edward Jenner’ın çiçek aşısını yaptıracakları korkutmak için söylenenler :

“Bu aşıyı yaptırırsanız inekler gibi boynuzlarınız çıkacak. Kadınlarımız yakın gelecekte inek kılıklı erkeklerle aşk yaşamak zorunda kalacaklar.” (İlk çiçek aşısı inekte çiçek hastalığına yol açan virüsten üretildiği içindir inek benzetmesi) Çiçek hastalığı Jenner zamanında bile hastalandırdığı her 5 kişiden birini yaşamdan kopartmaktaydı. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan çiçek salgınları sayısız insanı öldürmekle kalmadı. Tarihin yeniden yazılmasına bile yol açtı. Yalnızca Jenner’ın çiçek aşısının 530 milyon insanın yaşamını kurtardığı hesaplanmış.

Az önceki bölümcede bugün gülümsememize yol açmaktan öte anlam taşımayan (!) sözlere dinci çevrelerin aşılama yoluyla hastalığı önlemeyi Tanrı’nın işine karışmakla özdeş tutmalarını eklemekte yarar var.

Aşı-aşı karşıtlığı : Ayrılmaz ikili

Çiçek hastalığına karşı kitlesel aşılamayla birlikte kendisini gösteren aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu hemen her dönemde varlığını korudu. Bu süreçte, adının önünde akademik unvanlar taşıyan hekimler, gazeteciler, entelektüeller ve elbette konuyla uzaktan yakından ilintisi olmayan, en küçük birikimi bulunmayan sayısız kişi azılı aşı karşıtı olarak kamuoyunu etkileyebildi.

Hemen vurgulamakta yarar var!

Aşı karşıtı topluluk kendi içinde son derece farklı eğilimleri barındırmaktadır. Liberaller, muhafazakârlar, dinciler ve kendisini sosyalist olarak tanımlayanlar başta olmak üzere akla gelebilecek her eğilimden insana rastlanabilir bu ortamda. Özellikle proletaryada, üst sınıfların aşı aracılığıyla kendileri üzerinde egemenlik kurmak isteyebilecekleri kuşkusunun baskın olduğunu eklemekte yarar var.

Bu ve benzeri eğilimlerle savaşım için “aşı zorunluluğu” koyan yasaların çıkartılması çözümden çok sorunun parçası oldu. İngiltere’de Leicester, aşı karşıtı cephenin başkentine dönüştü. İngiltere’de XIX. yüzyıl ortalarında aşılanmayı zorunlu kılan yasanın aşı karşıtı etkinlikleri kışkırtıcı ve özendirici bir sonuca yol açmış olması aşıyı zorunlu tutma konusunda iyi ve ayrıntılı düşünme gereğini fazlasıyla ortaya koymuştur.

Zorunlu aşıyla ilgili ülkemiz deneyimine de değinmekte yarar var.

Türkiye’de aşı

Bilimde üretken olmayan Osmanlı’nın bilimsel buluşların ürünü olan teknolojinin önde gelen alıcısı olduğu bilinir. Bu kapsamda çiçek aşısının uygulanması için 1885’te dünyada da bir ilk olan Çiçek Nizamnamesi çıkartılmıştır. Aşılanmayan kişiler askeri ve yatılı okullara alınmayarak aşılanmanın özendirilmesi amaçlanmıştır. İzleyen yıllarda bebeklerin aşılanması ve çocuklarını aşılatmayan ailelerin yaptırıma uğratılması yasaya (AS: Nizamname; Tüzük) eklenen diğer maddelerdir.

Osmanlı’daki yasaya (AS: Tüzüğe) 1915’te eklenen maddeyle her Osmanlı vatandaşının 6 aylıkken, 7 yaşında ve 19 yaş sonunda olmak üzere üç kez aşılanması zorunluluğu getirilmiştir.

Cumhuriyet’le birlikte önem kazanan toplumcu ve koruyucu sağlık anlayışı doğal olarak aşıyı da kapsamıştır. Türkiye, Cumhuriyet’le birlikte aşı müşterisi olmak yerine aşının üreticisi olma yoluna gitmiştir. Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, kapatıldığı 2011 yılına dek hemen her aşıyı üretebilme yeteneğine sahip bir kurum olarak son derece verimli olmuştur. Osmanlıcı anlayışın Enstitüyü kapatmasıyla birlikte yeniden aşı alıcılığı dönemi başlamıştır. Günümüz salgın koşullarında bu müşteriliğin tavana vurduğu ortaya çıkan bağımlılıkla kendisini göstermiştir.

Aşı karşıtlığı aşılarla birlikte gelişip serpiliyor

Çiçek aşısını izleyerek yaygın kullanıma giren Difteri-Tetanus-Boğmaca üçlü aşısı da aşı karşıtlarını harekete geçirmiş. Özellikle nörolojik belirtilerden sorumlu tutulan bu üçlü aşıya yönelik karşıtlık kabarması 1974’te % 81 olan aşılanma oranlarını 1980’de % 31’e  düşürecek denli etkili olmuş. Sonuç mu? Yirmi birinci yüzyılda uzayın derinliklerine yolculuk yapmayı tasarlayan insanlık boğmaca salgınlarıyla baş etmek zorunda kalmış. 2021’de İngiltere’de 9300 boğmaca olgusu kayıtlara geçmiş.

Acıklı olaydan güç alan aşı karşıtlığı

Aşı tarihindeki acıklı olayların da aşı karşıtlığına katkıda bulunduğu unutulmamalı. Örneğin, XX. yüzyıl başında kullanıma sokulan Tüberküloz aşısı ilk üretildiğinde canlı bakterilerin aşıya karışması ölümlere yol açınca bu aşının yeniden kullanıma girmesi için 2. Dünya Savaşı’nın sonu beklenmiş. Aşı üretiminin değilse bile güvenliğinin emekleme aşamasında olduğu yıllarda BCG aşısının başına gelenin aşı yandaşlarını düş kırıklığına uğrattığı kuşkusuzdur. Ancak, ilerleyen yıllarda bu sorun aşılacak ve BCG aşısı dünyanın özellikle toplumcu tıp anlayışını benimseyen ülkelerinde vereme karşı önemli savunma gereci olacaktır.

Jonas Salk : Güneşin patenti mi var ki aşının olsun?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında aşı konusundaki bir başka önemli adım çocuk felci aşısının kullanıma sokulması olmuştur. Bu ölümcül ve engelli bırakıcı hastalığın iki aşısından birini bulan Jonas Salk’ın insanlık tarihine bir diğer önemli katkısı “Güneşin patenti mi var da aşını olsun!” sözleriyle aşıdan kazanç sağlama fırsatını elinin tersiyle itmesi olmuştur. Aşı gibi önemli bir koruma gerecinin ticari nesneye dönüştürülmesine engel olan Salk bu davranışıyla aşı karşıtlığının önünü kesmeye de paha biçilmez katkıda bulunmuştur.

The Lancet, Wakefield ya da “fakefield” (Sahtebilim)

Gelelim aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu yandaşlarına önemli fırsat sunan kilometre taşı niteliğindeki gelişmeye! Şimdilerde hemen herkesin adını duyduğu The Lancet dergisinde bundan 30 yıl kadar önce yer alan 12 olguluk çalışmayla Kızamıkçık-Kızamık-Kabakulak üçlü aşısının otizme yol açabildiği öne sürüldü. Yanlışlık anlaşılsa da, yazı geri çekilip yok sayılsa da, yazarın hekimlik yetkileri (AS: İngiltere’de) elinden alınsa da aşı karşıtlarının kullanımına altın tepside sunulan sahte bilim ürünü bugün de tepe tepe kullanılmaktadır.

Aşı karşıtlığı insanlık zaman çizgisinde ileriye giderken hızla yaygınlaştı. Modern tıp anlayışıyla ilintilendirilen endüstriyel tıp anlayışının akla, bilime ve vicdana sığmaz yanlışları da bu yaygınlaşmada etken oldu. Bugünlerde çok da tartışılmayan The Lancet’in aşı karşıtlığı cephesine yaşam öpücüğü sunan makalesine başkaca popüler bilim dergilerinden de destek geldi. Örneğin, New Scientist dergisi şifa kristalleri palavrasıyla elektronik ortamda bir siteye bağlananların hastalıklarından kurtulabilecekleri şarlatanlığına aracı olabildi.

Anayasa Mahkemesi’nin aşı kararı

Aşı karşıtlığının ülkemizdeki önemli kilometre taşının Anayasa Mahkemesi’nin 2015 yılında yeterli bilimsel görüş almadan vermiş olduğu bir kararla (AS: 2 karar) dikilmiş olduğunu üzülerek anımsıyoruz. Bu karara konu başvurunun bir hukukçuya ait olması da ironik bir durum olsa gerektir. Bu karara değin dişe dokunur bir niceliğe erişemeyen aşı reddi olgularında o tarihten bu yana gözle görülür bir artış olduğu gözlenmektedir. Son yıllarda sıçrama gösteren kızamık olguları bu durumun gündelik yaşama yansıması olarak algılanmalıdır. Bu kararı izleyen yıllarda artan aşı reddi sayılarından sonra tırmanan kızamık olgularının gözler önüne serdiği tablo çarpıcı olmanın ötesinde acıklıdır. Türkiye’de 2016 yılında yalnızca 9 kızamık olgusu görülmüşken, olgu sayılarının 2017’de 84’e, 2018’de 716’ya ve 2019’da ise 2905’e çıktığı görülmüş. Bu açık ve etkileyici tablonun günümüz aşı karşıtlarını ilgilendirmiyor oluşu düşündürücüdür.

Özellikle günümüz salgın koşullarında yargının da gelişime ve değişime açık olması gereğinin çok çarpıcı örneğidir. Bu yüksek yargı kararına karşın yürütmenin elinde aşılama konusunda biraz daha baskıcı ve zorlayıcı olmak için sayısız aygıt bulunduğunu da eklemeliyiz. Yeter ki kullanmak istesinler!

Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu olgusunun günümüzdeki durumuna değinmeyi bir başka yazıya bırakarak…

https://www.veryansintv.com/tarih-boyunca-asi-karsitligi

HALK TV Programımız – 06 Şubat 2021

Dostlar,

HALK TV’de Sn. Fatma Nur AK’ın konuğu olduk.. (Yaklaşık 23 dakika)

Aşı kıtlığını – yoksunluğunu irdeledik.
Buna ek 3 m doz ilk bölüm aşının 14 Ocak’tan bu yana 24 günde bitirilemediğini, günde ortalama 110 bin doz uygulama yapılabildiğini, bu durumun kabul edilemezliğini vurguladık. Oysa yaygın – hızlı aşılama için mutlaka “seferberlik” mantığı ile düzenleme gerekliydi, AKP iktidarı bunların hiçbirini yapmadı. “Yavaş” gitmek işine geliyor galiba!? “Elimizde aşı var, sırası gelene yapıyoruz, gelen insanlar bu denli..” denmek isteniyor galiba!? Hiç aşı teşviki kamu duyuruları (spotları) göremiyoruz TV’lerde!?

Ama yeterli toplum bağışıklığına hızla erişme olanağı yok bu gidişle.
Bunu sağlayamazsanız, geçelim sönümlendirmeyi, salgını denetleyemezsiniz bile. Öte yandan Türkiye’de uygulanan Çin kökenli SİNOVAC aşısının hastalığa yakalanmayı önleme gücü %50,65 olarak açıklandı ilgili firma tarafından, kıl payı %50 üstünde. Makale The LANCET‘te yayınlandı (Evre 3 ara raporu). DSÖ ve CDC, salgın nedeniyle, %50 koruyucu aşıya bile ivedi (acil) kulanım onayı vereceğini açıklamıştı.

Oysa Sağlık Bakanlığı, bu aşının Türkiye ayağında yürütülen Evre3 çalışmasını çooooook erken sonlandırdı Çin kökenli aşıyı uygulamaya geçmek için. %91,25 koruyuculuk oranı açıklandı. Bu oranın tümüyle bilim dışı, geçersiz, yok hükmünde olduğunu, ülkemizde söz konusu aşının koruyuculuk oranını bilmediğimizi duyurmuştuk o gün(lerde). Bilimsel,matematik temelli tartışma çağrısı yapmıştık ancak karşımıza çıkan ol(a)madı..

Bu arada, yaygın ve ciddi mutasyonlar nedeniyle ( 3 varyant tip 70’i aşkın ülkede görülmekte), mRNA aşıları ve viral vektör aşıların henüz bilinmeyen / açıklanmayan ama ciddi oranda koruyucu etkinlikleri azalmış olabilir. Zaman aleyhimize, mutasyonlar istenmeyen yönde. Öte yandan 100 doz aşıdan 75’i, 10 varsıl ülkece gasp edilmiş durumda! Küresel ölçekte salgın nasıl denetlenir bu durumda??

DSÖ’nün çabaları yetersiz kalıyor, BM ise suskun. Bu tablo nasıl açıklanabilir? BM etkin rol üstlenmeli ve salgının küresel ölçekte yönetimine hakkaniyet temelli dayanışma için ağırlık koymalı. Hep söyledik 24 Ekim 2020’den bu yana; BM Genel Kurulu, 2-4 hafta eşzamanlı bir küresel kapanma çağrısı yapmalı. Ancak böylelikle yangının azgınlığı baskılanabilir salgınla savaşım sürdürülebilir.

Zaman geçtikçe aşılara direnç, dezenfekten – antiseptiklere direnç, sağaltımda (tedavide) kullanılan destek ilaçlara (anti-viral birkaç antibiyotik) direnç; üstüne üstlük daha kolay yayılabilen – bulaştırıcılığı artmış, daha öldürücü yeni varyantlar..

  • Çözümsüzlüğe sürükleniyoruz.

Okullar bu koşullarda açılabilir mi?

Pek çok ülkede sıkı sıkıya kapalı iken.. Türkiye’de böylesi bir yol, yangına benzin dökmek anlamına gelebilir.. Aklınızdan bile geçirmeyin.. Bu yarıyıl böyle gitsin.. bir giderim (telafi) yolu bulunur ama giden canlar geri gelmez!

Sağlık Bakanlığına Çağrı

Ayrıca, Çin firması SİNOVAC’ı yeter hız ve miktarda üretemiyorsa, lojistik tedarik sıkıntılı ise, -ki apaçık öyle- Reis Hazretleri Çin’li mevkidaşını telefonla arayıp desin ki:

  • Türkiye’de uluslararası yetkilendirilmiş (akredite) GMP ve GLP standartlı farmasötik ürün kuruluşlarımız var, sizin lisansınız altında burada da üretelim, hız kazanalım…

O halde yapılacak daha çoook iş var.. Çok özetle :

  1. Aşılamayı hızlandırmak ve 0-18 yaş dilimi dışında 70 milyon tüm nüfusu hedeflemek zorunludur çünkü %50 koruyucu aşı ile ancak 35 milyon insanı bağışık kılabilirsiniz.
  2. Okulları bu ortamda açmak yangına benzin dökmektir, bu yarıyıl böyle kapanmalıdır.
  3. İlaç devi Merck-S&D bile aşı geliştiremedi havlu attı; Çin’e Sinovac lisansıyla Türkiye’de üretim önerilmeli GMP-GLP standartlı ilaç fabrikalarımızda.
  4. 2-4 hafta tam kapatma hala zorunlu, direnmek boşuna!

Ayrıntılara ve daha çoğuna aşağıdaki erişkeden (linkten) ulaşabilirsiniz.

İzlenmesi, paylaşılması ve gereğinin hızla yerine getirilmesi dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile. 07 Şubat 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

250 BİN KOVID HASTASI VE 6 BİN ÖLÜM; SALGININ 160. GÜN BİLANÇOSU! AKP İKTİDARI GERÇEKTE NE YAPMAK İSTİYOR ??

250 BİN KOVID HASTASI VE 6 BİN ÖLÜM; SALGININ 160. GÜN BİLANÇOSU!
AKP İKTİDARI GERÇEKTE NE YAPMAK İSTİYOR ??


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Türk Toraks Derneği’nin, köklü bir uluslararası ün ve saygınlığı olan The LANCET’te yer alan açıklamasına ve çabalarına bütünüyle katılıyoruz.. (https://www.toraks.org.tr/site/sf/nmf/ 2020/08/124 b1922ccdabe296a3959f2db3604d205aa30c2e91d1bae9130a44001c9b503.pdf)

  • Sağlık Bakanlığının SAKLANACAK verileri var halktan ve dünya kamuoyundan;
    bunu anlıyoruz bir kez daha açık açık..

Hatta bu Bakanlığın kurduğu Bilimsel danışma Kurulundan bile!

Bu Kurulun kimi üyeleri de turkuvaz tabloda açıklananın ötesinde bilgileri olmadığını kamuoyu ile paylaştılar. Bu durumda, adı geçen kurul gerçekten salt “ad hoc” bir bağımsız kurul mudur, neden eli – kolu siyasal yetkece (otorite tarafından) bağlanmıştır.. Turkuvaz tabloda son 2 haftadır yoğun bakımdaki entübe edilenler dahil hasta sayısını bile artık bilmiyoruz. Nasıl toplandığı belli olmayan 3-5 rakam her gün Sağlık Bakanının kişisel tweet iletisi ile kamuoyuyla sözde paylaşılmaktadır. Sağlık Bakanı artık basın toplantısı da yapmamakta, kendisine hiçbir soru yöneltilememektedir.

Niçin !!??

Bu tablo, demokratik bir toplumda asla kabul edilemez. Öyleyse Türkiye’nin rejimi nedir??

Öte yandan, kamuoyu ile paylaşılandan öte veri sahibi olamayan bir Kurula, Bilimsel Danışma Kurulu bile denemez.

Siyasetin güdümünde vitrine konan kimi uzmanlar denebilir belki de!

Ve bu kişilerin genel geçer bilimsel yazın (literatür) temelli önermelerden başka salgın yönetimine katkısı olamaz, beklenemez; Epidemiyolojik ilkelerle irdelemelere dayanmaksızın!

İktidar bu olgunun kuşkusuz bilincindedir.

Ancak Kurul üyelerinin, kendilerine yüklenen “tuhaf işlev” le yetinmelerini anlamak olanak dışıdır.

  • Saray’da “has uzmanlardan” oluşan paralel bir salgın kurulu mu
    TEK ADAMA gereğini arz etmektedir?

Kaldı ki, 160 gününü dolduran salgının ilk dalgası hala sönümlendirilememiştir!

  • Olgu sayısı resmen 250 bini, ölüm sayısı da resmen 6 bini aşmıştır.
  • Asıl verilerin bunların çok üstünde olduğu artık su götürmez bir gerçektir.

Dolayısıyla salgın yönetimi başarısızdır; aynı yöntemler / hatalar ASLA sürdürülemez.

Üstelik AKP İktidarı, salgın verilerine dayalı bilimsel araştırma yapılmasını özel izin koşuluna bağlamıştır ve başvurular reddedilmektedir; Anayasal hak çiğnenmek pahasına!

  • Nedir paylaşılamayan ve SAKLANIP – GİZLENEN ve ne amaçla??

Gelinen yerde, tıkanmayı aşmada Bilimsel Danışma Kurulu üyelerinin alacakları kritik tarihsel tutum ve kamuoyuna yapacakları çooook geciken bir açıklama belirleyici olabilecektir.

Öte yandan, bunca uyarılara ortadaki net başarısızlığa karşın,

  • MASUM İNSANLAR, ÖNLENEBiLECEK İKEN ÖLÜRKEN… 

İktidar, neden salgın yönetimi girişimlerinde “anlamlı” düzeltmeler yapmamaktadır??

Bu soru derin ve ciddi olup, zihinleri giderek daha çok kurcalamaya başlamıştır.

Anayasanın 119. maddesinde yer alan OHAL ilan nedenlerinden biri olan “tehlikeli salgın hastalık” mıdır yoksa iktidarı sağduyudan iyice kopararak çoooook tehlikeli serüvenlere savuran??

Sakın haa, asla; aklınızdan bile geçirmeyin!!

Sevgi, saygı ve ciddi endişe ile. 18 Ağustos 2020, Ankara

 

Türk Toraks Derneği’nin “COVID-19 ve Bilim” konulu bilimsel yazısı The LANCET’te

Türk Toraks Derneği’nin “COVID-19 ve Bilim” konulu bilimsel yazısı (‘Letter’) dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden The Lancet’de yayınlandı.

Türk Toraks Derneği (@ToraksDernegi) | Twitter

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Dünyanın en eski ve en iyi bilinen genel tıp dergilerinden biri The Lancet bu haftaki sayısında Türkiye’deki pandemi süreci ve konuyla ilgili bilimsel çalışmalara yer verdi. Söz konusu yazının Türkçe çevirisine ve orijinaline ana sayfamızdaki
https://www.toraks.org.tr/site/community/news/10006 linkinden ulaşabilirsiniz. Yazıda ne anlatılıyor?

Yazıda, SARS-CoV-2 virüsünün 7 Ocak 2020 tarihinde Wuhan’da ortaya çıktığı ve hızla
dünyaya yayıldığı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından 11 Mart tarihinde pandemi ilan edildiği,
aynı tarihte Türkiye’de ilk vakanın rapor edildiği anlatılmaktadır. Yazıda ayrıca SARS-CoV-2
virüsünün genomik epidemiyolojik analizine göre Türkiye’deki tipinin İran ve Suudi Arabistan
kökenli olduğuna değinilmektedir.

Pandemi sürecinde Türkiye’de bildirilen olguların sadece PCR testi pozitif olan hastalara ait
olduğu belirtilip, resmi olarak bildirilenin üzerinde “artık ölüm” olması Dünya Sağlık Örgütü
tarafından belirtilen hastalık kodlama sisteminin kullanılmaması ile açıklanmaktadır.
Yine bu yazıda, pandeminin başlangıcında Bilimsel Danışma Kurulunun kurulması ile Sağlık
Bakanlığı, Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu ve Türkiye Sağlık Enstitülerinin bilimsel
araştırmayı teşvikinin çok takdir topladığı ifade edilerek ilerleyen süreçte konuyla ilgili meslek
kurumları ile işbirliği yapılmaması ve bilgi paylaşılmamasının, sağlık personelinin korunması
konusundaki eksikliklerin üzüntü yarattığı belirtilmektedir.

Pandemi konusunda yapılacak araştırmaların etik kurul onayı öncesi Sağlık Bakanlığı özel
iznine bağlanmasının Türkiye Cumhuriyeti tarihinde rastlanmamış bir girişim olduğu, Türk
Toraks Derneği ve birçok bilim insanının araştırma talebinin gerekçesiz reddedilmesinin kaygı
ile karşılandığı ifade edilmektedir. Türkiye’de bilimsel araştırma yapma ve yazı yazmanın
anayasal bir hak olduğundan bahsedilerek bu konudaki taleplerin yetkili mercilere sözlü, yazılı
ve basın aracılığıyla ulaştırıldığı aktarılarak bu yazı aracılığıyla kararın yeniden
değerlendirilmesi talep edilmektedir.

  • Türk Toraks Derneği pandemi boyunca taleplerini kamuoyuna ve yetkililere açıkça
    sundu

Mart ayının ortasından bu yana Türk Toraks Derneği yönetimi;

-Hastalara tanı koyarken PCR testinin yeterli olmadığını, yüksek klinik şüphenin de tanısal değer taşıdığını,
– PCR testi güvenilirliğinin yüksek olmadığını,
– Dünya Sağlık Örgütü tanı kodlama rehberinin uygulanması gerekliliğini,
– Resmi hasta ve ölüm kayıtlarının artık ölüm verileri ile farklılık gösterdiğini,
– Sağlık çalışanlarının ve dernek üyesi göğüs hastalıkları uzmanlarının yeterince
korunamadığını,
– Ülke verilerinin ilgili meslek kurumları ile paylaşarak hastalık yükünün ve pandemi kontrol  planlanmasının yapılması gerekliliğini,
– Ülkeye özgü bilimsel çalışmaların hastalık yükü hesabı ve tedavi planlanması için elzem olduğunu,
-Başka ülkelerin verilerine ulaşılabilirken, ülkemizin verilerini bilemediğimizi,
-Bilimsel araştırma yapmanın anayasal hak olduğunu, etik kurulların tarafından onay
verilmesinin uygun ve yeterli olması gerektiğini,

yetkili makamlar ile ve basın aracılığıyla kamuoyuyla paylaşmıştır.

Bu paylaşımlarımıza www.toraks.org.tr (https://www.toraks.org.tr/site/news/)

sayfamızdaki haberler arasından ulaşılabilir. COVID-19 mücadelesinde Türk Toraks Derneği’nin gerçekleştirdiği bütün etkinlikler Türk Toraks Derneği perspektifi olarak bir elektronik kitap hâlinde ISBN: 978-605-06717-1-1 numarası ile ana sayfasında yayınlanmıştır. Ulaşmak için https://www.toraks.org.tr/site/community/downloads/nDQxie_Cxq8IOotq linkine tıklayınız.

Ayrıca Turkish Thoracic Journal adlı dergide 10.5152/TurkThoracJ.2020.20174 DOI numarası
ile yayına kabul edilmiştir. Ulaşmak için https://turkthoracj.org/en/covid-19-pandemic-andthe-global-perspective-of-turkish-thoracic-society-131680 linkine tıklayınız.

Bütün bu çabalara, dernek üyelerimizin çalıştığı farklı merkezlerde izledikleri hastaların
verileriyle bilimsel araştırma makalesi ekleme girişimimize izin verilmemesi bilim dünyası
açısından önemli bir kayıp olmuştur.

Tıp Biliminin amacı, gerçekleri bulmak, sorunları doğru tanımlamak ve saptanan verileri genel
olarak doğru sağlık politikaları ya da bireysel düzeyde daha akılcı hasta yönetimi planlamalarını
uygulamak için kullanmaktır.

Bu süreç yalnızca bilimsel ve etik kurumlar tarafından denetlenir.

Ülkemizin deneyimleriyle bilimsel alana sunulacak her tür katkının pandemiyle mücadelede
Dünya için büyük önem taşıyacağı düşüncesiyle, araştırma yapmanın önündeki engellerin
kaldırılması talebimizi bir kez daha kamuoyu ve yetkililerle paylaşıyoruz.

Yazı Derneğimizin beş aydır yaptığı paylaşımların özetidir;
bilime, bilimsel özgürlüğe, bilim insanlarına saygımızın gereğidir.

Kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.

Türk Toraks Derneği
==========================

Dostlar,

Türk Toraks Derneği’nin yukarıdaki açıklamasına ve çabalarına bütünüyle katılıyoruz..

  • Sağlık Bakanlığının SAKLANACAK verileri var halktan ve dünya kamuoyundan; bunu anlıyoruz bir kez daha açık açık.. 

    Hatta bu Bakanlığın kurduğu Bilimsel danışma Kurulundan bile!Bu Kurulun kimi üyeleri de turkuvaz tabloda açıklananın ötesinde bilgileri olmadığını kamuoyu ile paylaştılar..Bu durumda, adı geçen kurul gerçekten salt “ad hoc” bir kurul mudur, neden eli – kolu siyasal yetkece (otorite tarafından bağlanmıştır.. Turkuvaz tabloda son 2 haftadır yoğun bakımdaki entübe edilenler dahil hasta sayısını bile artık bilmiyoruz. Nasıl toplandığı belli olmayan 3-5 rakam her gün Sağlık Bakanının kişisel tweet iletisi ile kamuoyuyla sözde paylaşılmaktadır. Sağlık Bakanı artık basın toplantısı da yapmamakta, kendisine hiçbir soru yöneltilememektedir.

    Niçin !!??

Bu tablo, demokratik bir toplumda asla kabul edilemez. Türkiye’nin rejimi nedir??

Öte yandan, kamuoyu ile paylaşılandan öte veri sahibi olamayan bir Kurula, Bilimsel Danışma Kurulu bile denemez. Siyasetin güdümünde vitrine konan kimi uzmanlar denebilir belki de ve bu kişilerin genel geçer bilimsel yazın (literatür) temelli önermelerden başka katkısı olamaz, beklenemez.. İktidar bu olgunun kuşkusuz bilincindedir. Ancak Kurul üyelerinin, kendilerine yüklenen işlevle yetinmelerini anlamak olanak dışıdır.

  • Saray’da “has uzmanlardan” oluşan paralel bir kurul mu TEK ADAMA gereğini arz etmektedir?

Kaldı ki, 160 gününü dolduran salgının ilk dalgası hala sönümlendirilememiştir.

  • Olgu sayısı resmen 250 bini, ölüm sayısı da resmen 6 bini aşmıştır. Gerçek verilerin bunların çok üstünde olduğu su götürmez bir gerçektir.

Dolayısıyla salgın yönetimi başarısızdır; aynı yöntemler / hatalar sürdürülemez.

AKP İktidarı, salgın verilerine dayalı bilimsel araştırma yapılmasını özel izin koşuluna bağlamıştır ve başvurular reddedilmektedir; Anayasal hak çiğnenmek pahasına!

Nedir paylaşılamayan ve SAKLANIP – GİZLENEN ve ne amaçla??

Gelinen yerde, tıkanmayı aşmada Bilimsel Danışma Kurulu üyelerinin alacakları tutum ve kamuoyuna yapacakları çooook geciken bir açıklama belirleyici olabilecektir.

Öte yandan, bunca uyarılara ortadaki net başarısızlığa karşın, MASUM İNSANLAR, ÖNLENEBiLECEK İKEN ÖLÜRKEN…  iktidar neden salgın yönetimi girişimlerinde anlamlı düzeltmeler yapmamaktadır??

Bu soru derin ve ciddi olup, zihinleri giderek daha çok kurcalamaya başlamıştır.

Sevgi ve saygı ile. 18 Ağustos 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

 

Dünya Sağlık Örgütü’ndan koronavirüs aşısı açıklaması

Dünya Sağlık Örgütü’ndan koronavirüs aşısı açıklaması

Dünya Sağlık Örgütü – DSÖ’den koronavirüs salgınında umut ışığı olan aşı çalışmaları ile ilgili flaş bir açıklama geldi. Peki dünya aşıyı bulmaya ne kadar yakın.

DSÖ, Covid-19 aşısı için umut olduğunu söyledi. Kurumun başkanı Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, basın toplantısında konuyla ilgili “sorunu çözecek sihirli anahtar henüz yok belki de hiçbir zaman olmayacak” ifadelerini kullandı.

Dr. Tedros, tüm dünyadaki insanların sosyal mesafe başta olmak üzere önlemlere uymasını, elleri yıkayarak, maske takmaya devam etmesini istedi. Küresel çapta Covid 19 tanısı konanların sayısı 18 milyona çıktı. Can kaybı sayısı ise 700 bine yaklaşmış durumda.

Kurumun Cenevre’deki merkezinde konuşan Ghebreyesus, bağışıklık sistemi üzerindeki çalışmalara ilişkin şunları söyledi:”Birden fazla aşı çalışması şu anda klinik testlerdeki üçüncü aşamaya geçmiş durumda. Hepimiz, enfeksiyonları önleyecek birden fazla aşıya sahip olmayı umuyoruz. Ancak sihirli bir anahtar henüz bulunmuş değil, belki de hiçbir zaman bulunmayacak.”

Dr. Tedros, koronavirüs tanısı konan annelerin de çocuklarını emzirmeye devam etmeye cesaretlendirilmeleri gerektiğini de savundu.

Toplam 165 aşı çalışması devam ediyor

Dünyada şu anda temel olarak iki farklı aşı çalışması yürütülüyor. Birinci kategoride, virüsün genetik kodu üzerinden aşı üretilmesi amaçlanıyor. Diğerinde ise Uzmanlar farklı aşı çalışmalarının başarılı olmasının da önemini vurguluyor. Olası aşıların, farklı insan grupları üzerinde enfeksiyon oluşumunu önleme görevi görebileceği değerlendiriliyor. DSÖ verilerine göre Covid-19 için 24 Temmuz 2020’de aralarında Türkiye’nin de olduğu 10’dan çok ülkede toplam 165 aşı çalışması sürüyor. Türkiye’den Boğaziçi, Ege, Ankara, Ortadoğu Teknik, 9 Eylül, Selçuk, Acıbadem, Erciyes ve Bezmialem Vakıf üniversiteleri de aşı geliştirme yarışına dahil.

Dünyada 3. faza geçen salt 5 aşı adayı var 

Henüz klinik araştırma aşamasında olan bu aşıların bir kısmı DNA bazlı, bir kısmı da öldürülmüş ya da zayıflatılmış virüs kullanıyor. Çalışmalarda sağlıklı gönüllülere ilk fazda onlarca, 2 fazda yüzlerce, 3. fazda ise binlerce kişi üzerinde testler yapılıyor. Özellikle üçüncü faz, nüfustaki çeşitliliği temsil edebilmesi için çeşitli yaş gruplarını, sağlık sorunu olan insanları, hamileleri ve bebekleri de kapsıyor. Aşının muhtemel etkilerinin gözlemlendiği bu fazlar aşı çalışmalarında en kritik bölüm. Tümüyle sağlıklı kişilerin bu test süreci boyunca enfekte olması beklendiği için bu fazlar uzun sürüyor. Etik nedenlerle bu insanlara kasıtlı olarak hastalık bulaştırılmıyor. Dünyadaki aşı çalışmaları arasında, binlerce gönüllü ile gerçekleştirilen 3. faza geçen yalnızca 5 aşı adayı var:

Oxford/Astrazeneca: Viral vektör türünde geliştirilen bu aşı virüsteki ‘Spike Protein’ diye adlandırılan bölgeyi hedef alarak virüsün hücreye tutunma ve kendini çoğaltma yetisini kırma.

Daha önceki SARS ve MERS salgınlarında öğrenilen ve bir yere kadar geliştirilen bu teknik, Covid-19 aşı çalışmalarına başlandığında epeyce vakit kazandırdı ve daha şimdiden yüzlerce milyon doz sipariş aldı.

Astra-Zeneca ile ortak yürütülen aşı çalışmasıyla ilgili 20 Temmuz’da yayınlanan makalede 2. faz sonuçlarının umut verici olduğu ve istenen bağışıklığı sağladığı duyuruldu.

CanSino: Çin merkezli bir başka aşı çalışması olan Cansino da viral vektör türünde aşı geliştiriyor. Çin ordusunda 3. Faz denemelerine başlanan aşının da daha önceki fazlardaki etkisi The Lancet dergisinde incelenmişti.

Sinovac: Eski bir yöntem olan ‘inaktif virüs’ tekniğine göre hazırlanan bu aşıda, enfekte etme özelliğini yitirmiş olan virüs vücuda verilerek, vücudun hastalığa bağışıklık kazanması hedefleniyor. Haziran ayında 1. ve 2. fazda kritik bir yan etki gözlemlenmediğini açıklayan şirket, 3. faz çalışmalarına Brezilya’da süreceğini duyurdu. Bu yöntemin dezavantajı, üretiminin uzun ve maliyetli olması. Zayıflatılmış ya da öldürülmüş virüs ile üretilen aşılarda bu virüslerin çoğaltılması için milyarlarca tavuk yumurtası gerekli.

Sinopharm: Çin merkezli bir başka aşı çalışması olan Sinopharm da ‘inaktif virüs’ yöntemini kullanıyor. Şirket 3. faz çalışmalarını Abu Dabi’de yürütüyor.

Moderna: ABD’de geliştirilen bu aşı, daha önceki aşılardan farklı olarak virüsün kendisinin değil, genetik materyalinin (RNA) vücuda enjekte edilerek bağışıklık oluşturmayı amaçlayan bir yöntemi kullanıyor. Üretimde büyük avantajlar sağlayacak bu yöntemin başarılı olması halinde aşı teknolojisinde çığır açabileceği bilim çevrelerince öngörülüyor. Moderna şirketi de 3.faz çalışmalarına geçtiğini duyurdu.

Covid-19 aşısında nasıl zaman kazanıldı? 

Dünyada Covid-19 salgınını daha hızlı sürede kontrol altına almak için bazı aşamalar eş zamanlı yürütülüyor. Bazı şirketler ise henüz klinik araştırma sürecinin başındayken bile üretim ve lojistik için ön çalışmalara başlamış durumda.

Covid-19 aşısı çalışmaları başladığında bazı kurumlar daha önceki çalışmalarını (SARS, MERS) bu yeni tipteki Koronavirüs (SARS-CoV-2) için uyarlayabildi ve araştırma aşamalarını rekor sürede geçebildi. Çünkü COVID-19 , daha önce aşı çalışmaları başlayan diğer koronavirüslerle aynı aileden.

Kazanılan zamana karşın aşının tüm dünyaya ulaşabilmesi için biraz daha beklemek gerekecek. Bu aşı adayları insanlar üzerindeki deneyleri başarıyla tamamlasalar bile onay ve üretim sürecinin de belli bir süre alabileceği düşünülüyor.

Bunun yanında, salgın tüm dünyaya yayıldığı için tarihte ilk kez bu ölçekte bir lojistiğe ihtiyaç duyulacağı için, aşı için gerekli hammadde temini ve aşının dünyaya dağıtımı da şimdilik soru işaretleri ile dolu.

Aşılar nasıl üretiliyor? 

Günümüzde modern aşıların geliştirilmesi için iki temel kriter var; güvenlik ve etkinlik. Bir aşının tehlikeli bir yan etkisinin olmadığını ve hedeflenen hastalığa karşı bağışıklık sağladığını gösteren bu iki kriterin sağlanabilmesi için çok titiz ve uzun bir çalışma süreci gerekiyor.

Akademik araştırma ile başlayan bu süreç, laboratuvar ortamında yapılan araştırma ve deneylerle devam ediyor. Klinik deneyler ve ardından onay ve üretim aşamaları, en nihayetinde dağıtım ve aşılama aşamaları ile son buluyor. Uzun ve zahmetli olan bu süreç ortalama 10-15 yıl olarak kabul ediliyor.

Tarihte daha önce geliştirilen aşılara bakıldığında en hızlı üretilen aşının 4 yılda geliştirilen kabakulak aşısı olduğunu görüyoruz. Bazı aşıların geliştirilme süreci devam ediyor. Örneğin HIV’e karşı 40 yılı aşkın süredir etkili bir aşı henüz bulunamadı.

Salgın gibi olağanüstü durumlarda aşı üretim sürecinin kısaltılması için çok ciddi maddi kaynağa ve araştırmacıya ihtiyaç duyuluyor. Maddi yetersizlik ya da salgının yavaşlaması süreyi uzatıyor.

Covid-19 salgınının, kullanılan yeni tekniklerle, tarihte daha önce görülmemiş bir araştırma ve üretim sürecinin yaşanmasına neden olduğu ve aşı üretiminde yeni bir çığır açacağı bilim çevrelerince öngörülüyor. (https://www.hurriyet.com.tr/haberleri/koronavirus, 4.8.20)

US Withdrawl from WHO is unlawful and threatens global and US health and security

US Withdrawl from WHO is unlawful and threatens global and US health and security

____________________________

Dear Friends, Colleagues and Supporters,

We want to call your attention to an important new commentary published today by The Lancet.

Wafaa El-Sadr, ICAP global director, joined with prominent leaders in the global health community to raise their concerns regarding the decision by the United States to sever ties with the World Health Organization.

The authors state: “Health and security in the USA and globally require robust collaboration with WHO—a cornerstone of US funding and policy since 1948. The USA cannot cut ties with WHO without incurring major disruption and damage, making Americans far less safe. That is the last thing the global community needs as the world faces a historic health emergency.”

Please take a moment to read this article on The Lancet website, and then make your voice heard regarding this critical issue.

The message is clear. Now, more than ever before, the global community needs to stand together to overcome the COVID-19 threat and to protect and improve the lives of people around the world.

******
Sevgili Dostlar, Meslektaşlar ve Destekleyenler,

Dikkatinizi bugün The Lancet tarafından yayınlanan önemli ve yeni bir yoruma çekmek istiyoruz.

ICAP küresel direktörü Wafaa El-Sadr, ABD’nin Dünya Sağlık Örgütü ile bağlarını koparma kararı konusundaki endişelerini dile getirmek için küresel sağlık topluluğunun önde gelen önderleriyle bir araya geldi.

Uzmanlar şunları söylüyor :
  • “ABD’de sağlık ve güvenlik ve küresel olarak 1948’den beri ABD finansmanı ve politikasının temel taşı olan WHO ile sıkı işbirliği gerektirmektedir. ABD, DSÖ’yle olan bağları, büyük bir kırılma ve hasar görmeden kesemez ve Amerikalıları daha az güvenli duruma düşürür. Dünya tarihinde böylesine acil bir sağlık sorunuyla karşı karşıya iken, küresel toplumun gereksinimi ortada iken, bu, yapılacabilecek en son şeydir. “

Türkiye sağlıkta 81. sırada

Türkiye sağlıkta 81. sırada

İngiltere merkezli sağlık araştırmaları dergisi The Lancet’ın yayınladığı rapora göre
Türkiye sağlıkta 81. sırada

Özellikle İspanya’daki sağlık çalışanları tarafından çokça eleştirilen İspanya’nın sağlık sistemi  Almanya, Fransa ve İngiltere’yi geçerek sekizinci oldu. Birinciliği ve ikinciliği sırayla Andorra ve İzlanda alırken Türkiye ise 81. sıraya yerleşti.

İngiltere merkezli sağlık araştırmaları dergisi The Lancet’ın, Bill ve Melinda Gates Vakfı ile birlikte yayınladığı “Kalite ve Sağlık Hizmetlerine Erişim” başlıklı rapora göre İspanya 90 puanla halk sağlığı dünyanın en iyi sekizincisi oldu.

Difteri, kızamık, boğmaca, solunum yolu hastalıkları, diyabet, rahim kanseri, testis kanseri, lösemi gibi otuz hastalığın ülkelere göre iyileştirilme oranlarının ölçü alındığı listenin en tepesine 95 puanla Andorra yerleşti. Onu 94 puanla İzlanda ve 92 puanla İsviçre, takip etti.
90 puan alan İsveç, Norveç, Avusturya, Finlandiya ve İspanya ise İsviçre’nin ardına sıralanan ülkeler oldular. ABD, 81 puanla 31. olurken geçen sene 103. sıradaki Türkiye bu sene 81. sıraya yükseldi.

Çalışma 1990-2015 yılları arasını konu alan 195 ülkede yapıldı. (AYDINLIK, 21.5.2017)

 

TURKEY HAS RIGHT TO DEFEND ITSELF

 

TURKEY HAS RIGHT
TO DEFEND ITSELF

Değerli okur,

Bu yazı uluslararası okunurluğu ve saygınlığı (!) olan The LANCET adlı tıp dergisi
yayın yönetmenliğine iletilmiştir. Nedeni, aşağıdaki bağlantı okunarak anlaşılabilir.

http://www.dagarcikturkiye.com/lanset-kocbasi-mi-tip-dergisi-mi-yd-1810.html

Dear editor,
I have a few words on “Health-care crisis in Turkey : urgent actions needed”
As I know, Lancet is a prestigious medical journal. But, this time Lancet has been stretched
its limits. Although, the paper seems touching humanitarian topic, article has not been able to discriminate terrorism from human rights problem.
Have you ever heard the name Jean Charles de Menezes who was shot by snipers immediately following London bombings in July 2006? The reason for this shooting could anybody call up British government cease-fire against terrorist groups/attacks? It would be illogical.
Neither British nor Turkish government can not make peace with terror groups unless they
gave up terror.
In souteastern region of Turkey members of terror organisations under the name of PKK or YPG are in action against our constitutional system.
In Great Britain or at an another European country could it be possible to organize armed struggle against state rules? What would be the reaction against such revolt in your country?
In Turkey, PKK terror has been resulted in over 40 thousand death comprising mostly civilians, since 1984.
So, also in Turkey, government couldn’t let such a terrorist action. In other words,
Turkish government and security forces are simply trying to prevent terrorist actions
not only in southeastern region but also in the whole Turkish territory.
As mentioned, in the article, hospital hasn’t been transformed to fortress.
Security forces had no other choice in order to protect Cizre hospital.
In Great Britain or in an another European country it is possible to shoot someone in order to ensure security! Is it forbidden, to preserve integrity of country in Turkey?
Cant’t we have a security problem?
Is such a paradox acceptable?

Ceyhun BALCI, M.D. Orthopaedic Surgeon
General Secretary of İzmir Medical Chamber
İzmir, Turkey

===================================

Dostlar,

Sevgili meslektaşımız Dr. Ceyhun Balcı‘ya, İzmir Tabip Odası‘na bu yerinde girişimleri için teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
08 Eylül 2016, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com