Türk Tabipleri Birliği kirli siyasetten uzak durmalıdır!

Türk Tabipleri Birliği kirli siyasetten uzak durmalıdır!

Dr. Ceyhun Balcı

Son 30 yılı ülkemizin birliğine, dirliğine ve bütünlüğüne karşı adayan TTB’ye (Türk Tabipleri Birliği) çağrıda bulunuyoruz. Çağrılarımızı toplasak hatırı sayılır bir oyluma erişir.

Biraz kanıksamış olsak da bunu yapmaktan yorulmadık, bıkmadık, usanmadık!

Oturup konuştuğunuzda bizim ülkemizin birliğiyle ve dirliğiyle sorunu yoktur, olamaz diyenlerin hemen her gündeme gelişlerinin yıkıcı bölücülük olması sıradan bir rastlantı olabilir mi? Uzun yıllar İzmir Tabip Odası’na hemen her düzeyde (seçilerek) hizmet vermiş bir hekim olarak yukarıdaki soruya EVET yanıtı veremiyorum.

Geçenlerde tutuklanan TTB Yüksek Onur Kurulu üyesi meslektaşımızın ilişkilendirildiği kuşkuyla ona kol kanat gerenlerin öne sürdükleri “iyi hekimlik” gerekçesi uzaktan yakından ilişkili değildi. Yeni haber şöyle :

Bu kez TTB Merkez Konseyi üyesi olarak seçilmiş bir meslektaşımız Avrupa’da düzenlenen ve buram buram ayrılıkçılık ve bölücülük kokan bir etkinlikte boy göstermekten kaçınma gereği duymuyor. Bu kadar mı rastlantı olur?

TTB’ye egemen olan grupçukların her seferinde bölücülükle, ayrılıkçılıkla ilintili olması rastlantıyla açıklanabilecek denli sıradan bir durum mudur? Ayrılıkçılık ve bölücülük değirmenine su taşıyanların bir kez olsun vatansever tutum almaması da rastlantıyla açıklanabilir mi?

Hep söyledik! Bıkıp usanmadan çağrıda bulunduk!

Yapmayın, etmeyin dedik! Dinletemedik!

Türk hekimlerinin ve Türkiye’de sağlık ortamının dağları aşan sorunları varken bir TTB Merkez Konseyi üyesinin akla zarar bir etkinliğin katılımcısı olması nasıl bir izlenim yaratır?

Sokaktaki vatandaşı ve meslek örgütlerine olumsuz yaklaşımı kuşkuya yer bırakmayacak denli belli olan iktidarı bir yana bırakıyorum.

Bu tutum, meslek örgütünün gerçek sahibi olan ortalama bir hekimi nasıl etkiler?

Can alıcı soru budur! Hemen söyleyelim!

Bu sorumsuz ve sınır tanımaz tutum meslek kuruluşunun birincil öğesi olan hekimleri meslek örgütünden daha da uzaklaştırır.

Uzun yıllar boyunca yaptığımız bir saptama vardı!

Bu saptama sezgilerden çok somut olgulara dayanmaktaydı!

TTB’ye 30 yıldır egemen olan dar grupçu anlayış hekimleri kucaklamak ve onları kapsamaktan çok onları kendi öz kuruluşlarından uzaklaştırmayı amaçlamaktaydı.

Son örnek de bu doğrultuda atılmış pervasız bir adım olarak tarihte yer alacaktır.

Uyarıyoruz!

  • Türk Tabipleri Birliği kirli siyasetten uzak durmalıdır!

Türk hekimlerinin ezici çoğunluğunun gönülden bağlı olduğu Tıbbiyeli geleneği TTB’nin vazgeçilmez rehberi olmalıdır.

Hekim kitlesi ancak böylelikle kazanılabilir. Toplum gözündeki olumsuz izlenim silinebilir.

Böylelikle TTB, varlık nedenine uygun, kazanım sağlamada başarılı çizgiye çekilebilir!

Salgın Bir Çevre Sorunudur

Salgın Bir Çevre Sorunudur

Dr. Ceyhun BALCI

Küresel salgın yarattığı korku ve ürküyle insanlığın başka önemli konuları düşünmesini ve sorgulamasını da engelledi. Yarasa, yılan ve pangolin derken iş bir etnisiteden nefrete vardırıldı. Olmadık şeylerin altında nefret suçu arayanlar her nedense bu konuda sessiz kaldılar.

Salgın, yüksek ölümcüllük sergileyince doğal olarak korunma ve tedavi öne çıktı. Yanı sıra üçüncü sayfa haberi olmaya varabilecek bir dizi ilginç soru gündeme oturdu.

Kargoyla gelen paketten virüs bulaşır mı?

Ya da virüs havada asılı kalarak insandan insana geçişi başarabilir mi türünden sorular kitlelerin ilgisini daha çok çekti.

Bu süreçte üçüncü sayfa haberleri de bolca üretildi.

Komplo kuramcılarının zevkten dört köşe oldukları da göz ardı edilmemeli.

Özellikle azmanlaşarak kent ötesi oluşumlara evrilen yerleşimlerin salgının denetim altına alınmasında önde gelen engeller olduğu da çok açık şekilde ortaya çıktı. Bu denli yoğun ve iç içe yaşanan ortamlar varlığını sürdürdükçe salgınla baş etmek olanaksız olmayı sürdürecektir.

Tüm bu güncel başlıklar gerçekten önemli birincil sorunu perdeleme işlevini de başarıyla yerine getirdi. İki ardışık küresel salgının insan ömrüne sığmaması önde gelen yanılsama etkeni oldu.

İnsan eliyle yaratılan çevre değişiklikleri salgının hız kesmeksizin sürdüğü göz önüne alındığında ele alınmayı ve fark edilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Ormanları, otlakları ve hatta çölleri kentleştiren insanın buralarda farklı canlılarla karşılaşması kaçınılmazlaşıyor. Bu da yerleşilen yerin gerçek ev sahibi olan türle yakınlaşma anlamına geliyor. İnsanın baskın olduğu ortamlarda diğer türler sağkalım savaşı vermektedir.

Tıpkı dere yatağını insanların basması ve belirli aralıklarla sele kapılıp yaşamlarını yitirmeleri gibi insanın çevreyi hiçe sayan sorumsuz, sınır tanımaz ve kibirli tutumu küresel salgınlar aracılığıyla hak ettiği yaptırımın uygulanması sonucunu doğuruyor. Yıllardır üzerinde durulan ama bir türlü dişe dokunur karşılık alınamayan insan-çevre ilişkisini düzeltme girişimlerinin her seferinde (AS: kezinde) karşılıksız kaldığını sayısız örnekle doğrulamak olasıdır.

Salgın, çevreye ve doğaya karşı insan hoyratlığını yaptırıma uğrattı saptamasını yapmak abartı sayılmamalı.

Yapılan çalışmalar insanların dünyanın yerleşime uygun alanlarının yarısını değişikliğe uğrattığını göstermektedir. İnsanın baskın olduğu ortamlarda gergedan ve devekuşu gibi türler “yitir(il)enler” listesine eklenirken, farelerin de içinde bulunduğu kemirgenler bu ortamların “kazananları” olmaktadırlar. Bu kazanan-yitiren denklemi, kazananların insanlara hastalık taşıma potansiyeli olduğunu gösteriyor. İnsanlık tarihinde derin iz bırakan kara ölüm (veba) salgınlarından bir kemirgen olan farenin sorumlu olduğunu anımsayalım!

Son salgında kendisini gösteren bir başka yanılsama, yaban yaşamının başka türlerden insana bulaşan hastalıkların kaynağı olduğudur. Bu kesinlikle yanlış bir saptamadır. Asıl sorun ekosistemde insan eliyle gerçekleştirilen değişikliklerdir. Yaban yaşamının sürdüğü alanların tarıma açılması ve kentsel yerleşimlere dönüştürülmesi salgınlara kaynaklık eden birincil etkendir.

Bu açıdan bakıldığında, son salgında kullanılan dilin de yanlış ve yanıltıcı olduğu ortadadır. Virüsle “mücadele” ve “savaş” gibi söylemler insanın doğaya yönelik hatalarına eklenmiş dil yanlışlarıdır. Açıkça vurgulamakta yarar var; İnsan doğanın bir parçasıdır. Her ne kadar Homo sapiens’in diğer canlılarla karşılaştırıldığında üstünlükleri olduğu doğruysa da, bu üstünlüklerin hiçbiri insanı doğanın bir parçası olmaktan soyutlayamaz. Hele hele doğaya savaş açma ve doğayı kendi amaçları uğruna bozma hakkı hiç vermez.

Virüs kaynaklı küresel salgın,
insanın ekosistemde yol açtığı olumsuzlukların doğal sonucudur.

Hiç kuşkusuz her canlı gibi insanın da kendisini koruma hakkı vardır. Maske-Fiziksel mesafe-Temizlik üçlemesi korunmanın bugün için bilinen etkili üçlemesidir. Korunma olgusunu, savaş ya da mücadele gibi doğayla barışık olmayan boyutlara taşımak hata olmakla kalmaz yeni salgınlara çağrı çıkartmak anlamına da gelir.

İnsanı başka canlılar karşısında üstün kılan aklını kullanma yeteneğini hiç olmazsa bu kez kullanması dileğiyle!

Virüsün dili olsa da bunları söylese! Doğrusu virüs her şeyi anlaşılabilir şekilde anlatıyor! Ama, üstün varlık insan, anlamamak için üç maymunu oynamayı tercih ediyor.

Özetle, küresel salgın gerçekte bir çevre sorununun gündelik yaşamımıza yansımasıdır.

Tıpkı ozon tabakasının incelmesi ya da küresel ısınma gibi. Onlardan farkı, kısa zaman aralığında yaşama geçmesi ve deyim yerindeyse insanı sersemletircesine silkeleme yeteneğine sahip olmasıdır. (http://dagarcikturkiye.com/2020/12/01/salgin-bir-cevre-sorunudur/)

Kaynakça : https://www.nature.com/articles/d41586-020-02189-5

DOKSAN YEDİNCİ YILINDA CUMHURİYET

DOKSAN YEDİNCİ YILINDA CUMHURİYET

Dr. Ceyhun BALCI

Varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan ama Cumhuriyet’e borçlu olduğunu düşünmeyen, tersine Cumhuriyet’le hesaplaşma saplantısını aşamayan bir siyasi yapı yönetiminde 100. yıla geri sayıyoruz. Cumhuriyet’in getirileri, sağladığı kazanımlar ve yalnız coğrafyamızdaki değil yerküredeki biricikliği üzerine ciltlerce kitap yazıldı. Süresi belirsiz söz söylendi. Bu etkinlikler hiç kuşkusuz bıkmadan, usanmadan sürdürülecektir.

 

Biz güncel birkaç olay üzerinden irdeleme ve çözümleme yapalım!

Cumhuriyet eşi benzeri az bulunur bir kurtuluş savaşıyla, başka deyişle kanla, canla kuruldu.

Bu nedenle de saygınlığı hiçbir şekilde tartışıl(a)madı. Bu nedenle de Cumhuriyet’le derdi olanlar kaçınılmaz şekilde yalana dolana sarılmak durumunda kaldılar. Bu, hiç kuşkusuz bu tiplerin düzeysizliğine yaraşan bir davranış biçimiydi.

İlginç ayrıntıdır!

Kanla, canla Cumhuriyet’i kuranlar savaşı da bıçakla keser gibi sonlandırmışlardır.

Barut kokusunun yerini diplomasiye bıraktığına tanık olunmuştur. Hem de ışık hızıyla!

İstanbul’un ve Trakya’nın tek kurşun atmadan işgalden kurtarılması, Lozan’da yeni ülkenin tapu senedinin dünya kamuoyu önünde kabul ettirilmesi, Montrö’de Boğazların tam denetimimize girmesinin sağlanması, Hatay’ın en küçük çatışma olmaksızın Ulusal Ant topraklarına eklenmesi Cumhuriyet’in savaşmak kadar konuşmayı ve anlaşmayı da iyi bildiğini, önemsediğini gösteren örneklerdir.

Yurtiçinde Lozan’ı aşağılamak ve önemsizleştirmek için elden gelen her şeyi yapmakta sakınca görmeyenlerin uluslararası ilişkilerde Lozan’a can simidi bulmuşcasına sarıldıklarını da ibretlikle izler olduk.

Cumhuriyet’in 97. yılında ülkemizin en üst ve tek yöneticisinin Cumhuriyet’in diplomasi geleneğini göz ardı ettiğini görüyoruz. Diplomasiyi “monşerler” söylemiyle aşağılayan başyücenin her geçen gün kaba, kavgacı ve yakışıksız bir dili benimsemekte oluşu çözümlere değil sorunlara daha yakın olduğumuzu gösteriyor.

Fransa’ya boykot çağrısı içi boş olduğu kadar ekonominin kırılganlaştığı dönemde bırakınız seslendirilmeyi, akla bile getirilmemesi gereken seçenekti. Sonuç almayı ve sorun çözmeyi değil ama arka bahçedeki heyecanlı kalabalıkları coşturmayı amaçlayan anlayış her zaman olduğu gibi duygularına teslim olarak hiç olmayacak yola sapmakta sakınca görmedi.

Yüzüncü yıla doğru Cumhuriyetimizin güncel sorunu Cumhuriyet’i benimsemek bir yana Cumhuriyet’le görülmemiş hesabı olduğu duygusuyla sarmalanmış bir anlayışın egemenliği altında kalmasıdır.

Başı dik, alnı ak ve yüzü pak bir toplum yaratmayı amaçlayan ve bunu büyük ölçüde başaran Cumhuriyet’e, havaalanı gibi sıradan bir projenin çıta olarak belirlenmesi acıklı bir başka deneyim olmuştur.

Yine, bundan 60 yıl önce yapılması başarılmış olan yerli otomobilin bu kez TOGG adı altında “ilk” nitelemesiyle görüşe sunulması da Cumhuriyet’in güncel yöneticilerinin ufuksuzluğunu sergilemesi bakımından anlamlı ve önemli bir başka örnek olarak tarihteki yerini almıştır.

  • Her 29 Ekim’de olduğu gibi bu kez de inadına coşkuluyuz, umutluyuz!

29 Ekim, Cumhuriyet sırtında taşımakta olduğu kendisine hiç yakışmayan yükten kurtulduğunda daha bir kutlu olacak!

Cumhuriyet’i yoktan var eden Mustafa Kemal Atatürk ve silah (AS: ve dava) arkadaşları ile Cumhuriyet için kanlarını ve canlarını esirgememiş olan yüce gazi ve şehitlerimizi saygıyla anarak…

Çoklu TTB: Tabuta çakılan son çivi!

Çoklu TTB: Tabuta çakılan son çivi!

Dr. Ceyhun Balcı
https://www.veryansintv.com/coklu-ttb-tabuta-cakilan-son-civi
17 Ekim 2020

MHP önderi Bahçeli’nin haftalar önceki çıkışıydı: “TTB (Türk Tabipleri Birliği) kapatılsın! Yönetcileri soruşturulsun, kovuşturulsun!”

Tek yetkili Cumhurbaşkanı bu çıkışı farklı bir yorumla tamamladı!

Çoklu TTB görüşü bir bakıma ölümü gösterip hastalığa razı etmek olarak da yorumlanabilir.

Gerçekte TTB’nin kapatılması ile Çoklu TTB arasında pek de fark olmadığının altını çizmekle başlayalım. İkincisinde “kapatmadan kapatma” söz konusudur. Çok daha kötüdür!

En yetkili ve muktedir ağızdan süreç başlatılmışken, bundan sonra bu gelişmeye karşı hekim kamuoyunun nasıl bir duruş göstereceği tartışılabilir.

TTB’yi son 25 yıldır yöneten grupçuklar koalisyonu bugün gelinen noktada hekim kamuoyunu öylesine bölüp, parçalayıp etkisizleştirmiştir ki, tabuta çakılan son çiviye eşdeğer bu düzenlemeye karşı hekim kamuoyu duruşundan kuşkuya düşmek kaçınılmazlaşmaktadır.

Bugün için 165 bin hekimin gözbebeği olması gereken ve geçmişinde sayısız şanlı sayfa olan

  • TTB dış kaynaklı etnikçiliğin yuvasına dönüştürüldüğü için

zaten uzunca süredir kendi kitlesi olan hekimlerden kopmuş bir görüntü vermekteydi. Dolayısı ile Türk kamuoyu gözünde de herhangi bir öneme ve saygınlığa sahip değildi.

Denebilir ki, bu böyle olmasa da her kişi ve kuruluşu “kendisileştirme” tutkusuyla yanıp tutuşan siyasi iktidar yine de benzer bir uygulamaya yönelmez miydi? Kuşkusuz bu kuşku ve öngörü de yersiz değildir.

Ancak, ikisi arasındaki fark saygınlığı ve güvenilirliği olan bir TTB’nin arkasında duracak hekim yığını ve Türk kamuoyuyla açıklanabilir. Az şey değildir.

Uzunca süredir dile getirmeye çalıştığımız kaygılarımızın da yersiz olmadığı bu önemli gelişmeyle bir kez daha doğrulanmıştır.

ŞEBNEM KORUR FİNCANCI ADIMI

Salgın ortamındaki baskın seçimlerle iktidarlarını pekiştirmek isteyen grupçuklar koalisyonu ortamdaki olumlu havayı değerlendirerek TTB Merkez Konseyi’nin başına çok daha ılımlı ve saygın bir kişiliği getirmek yerine, etnikçiliği ve Türkiye karşıtlığıyla nam salmış Şebnem Korur Fincancı’yı getirince iktidar için tabuta son çiviyi çakmak kolaylaşmış oldu! Kurumun başına adı terörle ilişkilendirilemeyecek birisini getirmek bu kadar zor muydu diye sormaktan alamıyor kendisini insan!

Öte yandan; çoklu tabip odası düzenlemesi yasalaşıp da yürürlüğe girince olacakları şimdiden söylemiş olalım!

Herkes kendi meşrebindeki Odaya üye olacaktır. Böylelikle yaşamın öbür alanlarındaki ayrıştırma ve kutuplaştırma hekimlik gibi siyaset üstü olması gereken ortama da taşınmış olacaktır. Kuşkusuz bu çoklaşmada kimi Odalar iktidara yakın olacaktır. İktidar bu oluşumları koruyup, kollayacak ve kök salmalarına yardımcı olacaktır. Hatta, sendikalarda olduğu gibi iktidarın etki ve yetki alanındaki kamu kurumlarında çalışan hekimlerin yandaş Odalara üye olmaları sağlanarak güç kazanmaları (en azından görüntüde) sağlanmış olacaktır.

Demedi demeyin! Biz bu filmi o kadar çok gördük ki…

Sencilik-bencilik Türkiye’nin hücrelerine dek işlenerek ülkeye yazık ediliyor!

Hekimin özlük haklarının, toplum sağlığının ve hekimler arası ilişkilerin iktidarcısı – muhalefetçisi olur mu?

TTB ve kimi Tabip Odalarının yönetimine egemen olan, adları anılmaya değmez kimi grupçuklar buraları öylesine siyasallaştırdılar ki; aynı tutkuyla donanmış olan siyasi iktidar arayıp da bulamadığı fırsatı önünde buldu ve değerlendirme yoluna gitti.

Olay budur!

BUGÜN ÇOK KIZGINIM!

BUGÜN ÇOK KIZGINIM!

Dr. Ceyhun BALCI
https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2020/08/04/bugun-cok-kizginim/ 05.08.2020

Hemen her gün kızmamızı gerektiren şeyler yaşıyoruz. Bugünkü kızgınlığımın nedeni iki meslektaşımın pisi pisine yaşamını yitirmesi. Korona salgınına başından bu yana ön cephedeki hekimlerden ve sağlık çalışanlarından kurbanlar verdik.

Kuşkusuz hekimlik riskli ve tehlikeli bir meslek. Yine de, hekimliğin görev tanımında yok yere ölmek yok! Sözü eğip bükmeye gerek yok! Birisi Kahramanmaraş’tan diğeri Diyarbakır’dan gelen iki hekim ölümünden ülkemizi yönetenler sorumludur. Salgının ilk dönemini şu ya da bu şekilde geride bırakan ülkemizin 1 Haziran’dan bu yana yaşanan “normalleşme” sürecini iyi yönetmediği hemen her gün örnekleriyle dile getiriliyor..

Her akşam sosyal medya ya da diğer ortamlar yoluyla çığlık çığlığa olan bir sağlık bakanı izler olduk. Kimi zaman yalvaran bir biçemle de seslendi yurttaşlara.

Sürecin adını “normalleşme” koymak hataların en büyüğüydü. Normalleşme dedikten sonra toplumdaki gevşemenin önüne geçmek hiç de kolay değildi.  Oysa asıl tehlike “normalleşme” ile birlikte kendini gösterecekti. Göstermeye başladığını Ankara başta olmak üzere Anadolu kentlerinden gelen olumsuz haberler kanıtlıyor.

Son günlerde özellikle plajları konu alan haberler ürpertici görüntüler oluşturdu. Maske ve sosyal mesafeden iz yoktu çoğunda. Diğer yandan, pazar yerleri, kurban satış alanları ve aklınıza gelebilecek hemen her sosyal ortam koronaya meydan okur gibiydi. Tam da burada sormak gerekir! Devlet ne için var?

Hak arayanları biber gazıyla dağıtmak, haber yapanları sabaha karşı derdest etmek ya da aklınıza gelebilecek her türden masum toplumsal olayı şiddetle bastırmak için mi? Yoksa, kural ve sınır tanımayan, kendi sağlığıyla birlikte karşısındakinin ve dolayısı ile toplumun sağlığını hiçe sayanları her akşam yalvaran sosyal medya iletileriyle umarsızca izlemek için mi?

Plajlarda mı kurallar hiçe sayıldı! Devletin gücü orada kendisini göstermeli! Pazar yeri ya da başka bir ortamda mı duyarsızlık sergilendi! Oralarda da gücünü gösterip, kuraltanımazları yaptıklarına pişman edersin!

Kuşkusuz yurttaşlar arasında duyarsızlar, aymazlar ve kuraltanımazlar eksik değildir. İşte devlet dediğimiz düzenek tam da burada gereklidir. Salgında sıçrama yaşadığımız bugünlerde işlerin daha da kötüye gitmesi olasıdır. Bir hekim olarak hem yurttaşlara hem de onları yola getirmekten uzak tutumuyla devletimizin başındakilere kızgınım!


Yurttaşların ve devletin korona salgınındaki hataları insanların yanı sıra ön cephedeki hekimlerin ve sağlık çalışanlarının ölümüne neden oluyor. Yurttaşlar ve devlet sorumlu ve özenli olmalı!

Hiç kimse ve özellikle de hiçbir hekim ve sağlık çalışanı yurttaşların ve devletin başındakilerin sorumsuzluğu nedeniyle ölmek durumunda değildir.

Kahramanmaraş’ta yaşamını yitiren meslektaşım 1985 doğumluymuş. Tıp fakültesini bitirdiğim yıl dünyaya gözlerini açmış. Meslek yaşamımla yaşıtmış! Ölmemeliydi! Yanlışlar bu denli yaşamımıza girmemiş olsa, bu yanlışları önlemekle yükümlü devlet yöneticileri yanlışların giderilmesi için bir şeyler yapmış olsa yaşıyor olacaktı.

Bugün çok kızgınım!

Bir çift söz de SGK denen patron dostu emekçi düşmanı kuruma! Korona nedeniyle yaşamını yitiren sağlık çalışanlarını meslek hastalığına bağlı ölmüş saymak için daha ne kadar bekleyeceksiniz?

Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının da bir dayanma gücü var! Aylardır süren salgın, toplum kadar onları da yordu. Bu yoğunlukta çalışmanın daha fazla sürdürülmesi olası değildir.  Yurttaşlarımızın ve devletin başındakilerin sağlık çalışanlarını artık alkışla güdüleyemeyeceği iyice algılanmalı!