Etiket arşivi: Dr. Ceyhun BALCI

Sağlık Bakanına açık mektup!

Dr. Ceyhun Balcı

Yeni yıl, yeni beklentiler demek. En azından böyle bir gelenek var.

Türkiye’nin, dünyanın ve tüm canlılığın sayısız sorunu var. Bu sorunların önde gelen nedeni sorumsuz varlık insandır. Dolayısı ile çözüm de insanın elindedir.

İşim ve sorunlara yakınlığım nedeniyle ülkemizin sağlık ortamındaki sorunlara değineceğim yılın bu son yazısında. Başka alanlarda olduğu gibi sağlıkta da sorunlar dağlarcadır. Burada bu sorunları sıralamaya kalksak sonuna geldiğimizde en baştakini anımsamakta zorlanabiliriz.

Bu nedenle can alcı birkaçıyla yetineceğim.

Bunu yaparken de bir meslektaşı olarak ülkemizin sağlık bakanına sesleneceğim.

SAĞLIKTA ŞİDDET

Sayın bakan.

Salgınla baş etme çabalarımızda 2 yılı geride bırakmak üzereyiz. Bu konuya azımsanmayacak süre ayırdığın/m/ız kuşkusuzdur.

Bu duyarlı süreçte başta hekimler olmak üzere her kesimden sağlık çalışanları olağanüstü çaba göstererek elden geleni yapmaya çalıştı.

Bu sürecin de etkisiyle hekimlere ve sağlık çalışanlarına saygı ve sevginin biraz olsun canlandığını biliyoruz. Ancak, ülkemizin ve elbette sağlık ortamımızın değişmez eylemine dönüşen sağlıkta şiddetin de neredeyse hız kesmediğini üzülerek izlemeyi sürdürüyoruz.

Diyeceksiniz ki, bu olumsuzluğun önlenmesi için yasal düzenleme yaptık. Daha ne yapalım?

İlk bakışta haklı görünseniz de, çıkartılmış olan yasanın yanlış kapsamda çıkartıldığını üzülerek belirtmek isterim. Yasanın çıkışından bu yana sağlıkta şiddetin, salgına karşın hız kesmeden sürmekte oluşu yasanın yanlışlığını ve caydırıcılıktan uzak kaldığını göstermeye yeter. Sağlıkta şiddeti önleme düzenlemesinin CMK yerine sağlık hizmetleri temel yasasının içine konması beklenen caydırıcılıktan uzak kalmasının önemli nedenidir.

Diğer yandan, bu olumsuzluğun yalnızca yasal düzenlemeyle sonlandırılacağı düşüncesinin de yanlış olduğunun altını çizmekte yarar var.

Sağlık ortamımızdaki iş yükü fazlalığı önde gelen şiddet üretecidir. Sağlıkta şiddetin yasanın yanlışlığından da kaynaklı olarak tırmanarak sürüyor oluşunda iş yükünün rolü oldukça fazladır.

Sağlık yönetiminin başındaki kişi olarak iş yükü sorununu bir an önce çözme göreviyle karşı karşıya olduğunuzu önemle anımsatırım.

HEKİM GÖÇÜ

Sayın bakan!

Sayısal verilerin de doğruladığı gibi Türkiye hekimin en gerekli olduğu zamanda “hekim göçü/eksilmesi” yaşamaktadır. Bugüne dek hekim dışı uğraş alanlarında kendisini göstermiş olan ve beyin göçü olarak nitelenen olgu hekimleri de etkisi altına almıştır. On bine varan sayıda hekim kamu görevinden ayrılmıştır. Önemli bölümünün ülke dışında hekimlik yapma olanaklarını araştırdığı ve azımsanmayacak sayıda hekimin bu yola girdiği artık bilinen gerçektir.

Bir hekim olarak hekim olmanın ve hekim yetiştirmenin güçlüklerinin farkında olduğunuzdan kuşku duymuyorum. Ülkemizin bu denli nitelikli insan kaynağını yitiriyor olması görmezden gelinecek, oralı olunmayacak bir sorun olmasa gerektir.

Geçtiğimiz haftalarda bu önemli sorunun da dayatmasıyla hekimlerin gelirlerinde iyileşme sağlayacak bir yasal düzenleme girişiminde bulunulduğunu da biliyoruz. Yine, yeterince hazırlık yapılmamış, iyi yazılmamış bir yasa tasarısının hızla geri çekildiğine şaşırarak tanıklık ettik. Bu tasarıdan geriye kalansa sağlık ortamındaki barışın bozulması oldu.

Salgın koşullarında olağanüstü özveriyle çalışan, çabalayan hekimler ve onların ayrılmaz parçası olan sağlık çalışanlarıyla ilgili düzenleme konusunda girişimde bulunmanız daha fazla düşünmeyi ve ertelemeyi gerektirmeyen ivediliktedir.

SALGIN YÖNETİMİ

Sayın bakan!

Son olarak, güncel sorun salgına değinmek isterim.

Salgın ülkemizin ekonomik sorunlarının tavana vurduğu bir döneme denk düştü. Dolayısı ile, salgınbiliminin gerektirdiği önlemler ve uygulamalar tam anlamıyla yerine getirilemedi.

Bilim Kurulu kararları saydamlık ilkesi gereğince kamuoyuyla paylaşılmalıydı. Bu yapılmadığı için bilim kurulu ne kararlar aldı yürütme bu kararların ne kadarını uyguladı sorularının yanıtları bilinemedi.

Şu ya da bu şekilde bugüne gelmiş olduk.

Bu sürecin son bir yıllık bölümünün önemli başlığı aşılar ve aşılamaydı hiç kuşkusuz.

Hemen her gün gerek basın toplantıları ve gerekse sosyal medya aracılığıyla aşılanmanın önemine vurgu yaptınız. Yurttaşları aşılanmaya çağırdınız.

Buna duyarlılıkla karşılık verenlerin yanı sıra aşılanmayı başarılı kılmaya yetmeyecek ölçüde duyarsız davranan vatandaşlarımızın olduğu sayısal verilerden anlaşılmaktadır.

Bu salgının bir an önce söndürülmesi küresel ve ulusal ölçekte aşılanma oranlarının yükseltilmesine bağlıdır. Küresel ölçekteki başarısızlık apaçık önümüzde durmaktadır. Gereğinden çok aşı edinen, bir tür aşı stokçuluğu yapan varlıklı ülkeler salgınla baş edilememesinde önemli sorumsuzluk sergilediler. Aşı formüllerini paylaşmayarak, aşının birçok merkezde üretimine engel olarak sorumsuzluklarına vicdansızlığı ekledikleri de açıktır bu ülkelerin.

Küresel durumu özetledikten sonra ulusal davranma görevimize dönecek olursak!

Salgının önemli bir toplum sağlığı sorununa dönüştüğünden hareketle aşılama konusunda ülke düzeyinde başarılı olma zorunluluğu içinde olduğumuzu göz ardı edemeyiz.

Günümüz aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu eğiliminin bundan 6 yıl önce adının önünde savcı unvanı bulunan bir vatandaşımızın Anayasa Mahkemesi’ne başvurusu sonrasında alınan karara dayandığı yadsınmaz bir gerçektir. Anayasa Mahkemesi bu (bence) yanlış kararı aldığında yasamaya bir görev de vermişti. Aşılanma konusunda yurttaşların kafasında oluşması olası kuşkular ve karşıtlıklar o dönemde sıcağı sıcağına yapılacak düzenlemeyle çok da büyümeden giderilebilirdi. O gün göz ardı edilen bu görevin günümüzde kartopu gibi büyüyerek eriştiği büyüklük hepimize ders olmalıdır.

Toplum sağlığı, bireylerin bilimsel dayanaktan yoksun ve akılcılığı belirsiz “kişisel özgürlük” heveslerine kurban edilmeyecek denli önemli bir kavramdır. Özetle, her gün yurttaşları aşılanmaya çağırmanın ötesine geçmenin zamanı gelmiştir, geçmektedir.

Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte çıkartılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu salgınların önüne geçilmesi bakımından bugün de geçerliliğini koruyan ilkeler bütünü olarak varlığını sürdürmektedir. Bu yasayla yerel yönetimlere ve kurumlara da önemli görevler yüklenmiştir. Ne yazık ki, bu görevlerin de yerine getirilmediğini üzülerek izliyoruz.

Son olarak, ülkemizde geliştirilmiş olan Covid 19 aşısı olan TURKOVAC’ı yaptırırken (AS: TURKOVAC henüz aşı değil bilimsel kurallara göre!) yerli aşı girişimlerinin Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü diriltme yolunda önemli adım olduğunu ifade etmiş olduğunuzu sevinçle karşıladım. On yıl önce varlığına son verilen bu önemli kurumumuzun yeniden yaşama dönmesi son derece önemli bir adım olacaktır. Öngörüldüğü gibi salgınlar bundan sonraki yaşamımızın gündeminde olmayı sürdürecektir. Buna bağlı olarak da aşı üretimi yeteneğimizin diri tutulması yaşamsal önem taşıyacaktır.

Sayısız sağlık sorunundan birkaçını bilginize sunmuş oldum!

Yeni yılda bu sorunlara çözüm getirilmesi öncelikli dileğimdir.

Yeni yıl iyilik, sağlık ve mutluluk getirsin…

BAŞÖĞRETMEN

Dr. Ceyhun BALCI

BAŞÖĞRETMEN

Her yılın 24 Kasım günü kutladığımız Öğretmenler Günü de Ata’dan bize sayısız armağandan birisidir.

Atatürk, BAŞÖĞRETMEN sıfatını sonuna dek hak etmiştir. Simgesel bir yakıştırma olmaktan çok eylemli bir etkinliğin ürünüdür O’nun başöğretmenliği.

Kurtuluş Savaşı’nın sonucunun kestirilemediği, Kütahya-Eskişehir Savaşları sırasında Atatürk’ün maarif kongresini toplama ileri görüşlülüğü sergilediği bilinir. O sırada kendisine “çılgınlık” yakıştırması yapılmış olması da hiç birimizi şaşırtmaz. Sayamayacağımız kadar çok çılgınlıklarından yalnızca birisidir.

Yazı Devrimi’ni kara tahtanın başına geçerek başlatandır! Böylece millete öğretmenlik yaparak öğretmenleri yüreklendirmiştir, özendirmiştir.

Geometri kitabını yazarak o zamana dek dilimizin bile zor döndüğü Osmanlıca terimleri Türkçeleştirendir. Böylece anlamayı, anlaşılmayı kolaylaştırırken dilde özleşmenin yolunu açandır.

Yurttaşlık Bilgisi kitabını yazarak da her şeyin üzerinde değer verdiği milletine birey, yurttaş olmanın anlamını ve önemini kavratandır.

Başöğretmenliği yeri geldiğinde bir lisede ya da fakültede derse bir öğrenci gibi katılmasına engel olmamıştır.

Yükselmenin, ileri gitmenin ve çağdaş uygarlığı yakalamanın olduğu gibi alıp uygulamaktan çok özümsemekten ve eğitim, öğretimden geçtiğini en iyi bilendir.

Ölümüne sayılı dakikalar kalmışken “dilim, dilim ah efendim!” diye sayıkladığı söylenir.

En değerli kültürel varlığımız olan Türkçe’yi ölüme giderken bile sayıklaması hiç şaşırtıcı değildir yaşamı ve yaptıkları irdelendiğinde.

Başöğretmene saygıyla!

Elleri öpülesi öğretmenlerimizin günü kutlu olsun!
****

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2021/11/23/basogretmen-2/?fbclid=IwAR2E4VgFHE7b_3O6h7b7dPOxCS0lZVMuPxflW83plqRZMhsCgCIHe_U-dQw

Cumhuriyet ve sağlık

Dr. Ceyhun Balcı yazdı…

Cumhuriyet ve sağlık

Cumhuriyet’in ekonomiyle, hukukla, kadınla, eğitimle, bilimle ve başka pek çok başlıkla ilişkisi üzerine çok şey söylenmiştir, yazılmıştır. Sağlıkla ilişkisi üzerine bir dağarcığın olmayışı ya da olsa bile yeterince dolu olmayışı önemli eksikliktir. Bir hekim olarak bu eksikliğin giderilmesine okuyacağınız yazıyla alçak gönüllü katkıda bulunabilmiş olmak içtenlikli dileğimdir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulmazdan önceki 12 yıl savaşlarla geçmiştir. Anadolu başta olmak üzere Afrika’da ve Avrupa’da eli silah tutan, görece sağlıklı ve genç kuşak büyük ölçüde yitirilmiştir. Bir şekilde savaşa gitmeyenlerle yaşlılar, kadınlar ve çocuklar ise bulaşıcı hastalıklar aracılığıyla aramızdan alınmıştır. Sağ kalanlar ise yoksul, yoksun ve sağlıksızdır.

Bu koşullar göz önüne alındığında kıtlaşan insan kaynağının ne denli değerli olduğu anlaşılır. Bir yandan cephe gerisindekilerin öbür yandan savaşanların varlığının korunması önem kazanmıştır. Özellikle savaş alanındaki yitikler savaş yaralanmalarının yanı sıra bulaşıcı hastalıklar aracılığıyla da olmaktadır. Savaş dışı ölümleri sınırlamanın kritik önemde olduğu açıktır.

Birinci Meclisin kurulur kurulmaz aldığı ilk kararlardan birinin bulaşıcı hastalıklarla savaşım üzerine olması rastlantının değil aklın gereğidir. Yine 23 Nisan’dan yalnızca 10 gün sonra Sağlık Bakanlığının kurulması da sağlığa verilen önemin göstergesidir. Savaş alanındaki insan yitiklerinin önüne geçmenin en kestirme ve akılcı yolu kuşkusuz hastalığı önlemekten geçmekteydi.

Anadolu’da bir yandan Mili Mücadele hazırlıkları sürdürülürken ve örgütlenirken öye yandan da İstanbul’dan Anadolu’ya yönelik önemli bir geçiş söz konusudur. Bu geçişin önde gelen ikilisi insan ve silahtır. Bu ikilinin önemli öğelerinden olan hekimlerin taşıdıkları bir nesne daha vardır ki, çok da bilinmez. İstanbul’dan Anadolu’ya geçen hekimler yanlarında mikroplar da getirmişlerdir. Cephedeki hastalığa bağlı insan kırımını en aza indirmek için Ankara Cebeci’de üretilecek olan veba, tifo ve kolera aşıları için taşınmaktadır mikroplar İstanbul’dan Anadolu’ ya. Aşı merkezinin başında hekimler Arif İsmet (Çetingil), Tevfik İsmail (Gökçe) ve Bakteriyolog Nurettin Bey bulunmaktadır. Onlara tıp öğrencileri Nurettin Osman, Yusuf (Balkan) ve Tıbbiyeli Hikmet (Boran) yardımcı olmaktadır. Tıbbiyeli Hikmet (Boran)’in Sivas Kongresi sırasında “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” diye haykırarak Mustafa Kemal Paşa’nın da övgüsünü kazanmış olduğunu anımsayacaktır çoğu okur.

Aşı üretimiyle ilgili bir başka önemli ayrıntıya değinmeden geçemeyiz. Zorlu ve ilkel koşullarda aşılar üretilir. Sıra aşıların kalitesini (AS: niteliğini) sınamaya gelir. Şimdiki gibi faz (AS: evre)  çalışmalarını yürütecek ne olanak ne de fırsat vardır. İş başa düşer. Aşıları üreten topluluktan Dr. Tevfik İsmail, Bakteriyolog Nurettin ve tıp öğrencisi Yusuf (Balkan) ikilemsiz uzatırlar kollarını. Deneklik de onlara düşmüştür. Şimdilerde salgını bitirmesi için kullanılmakta olan aşıları “biz denek miyiz?” şımarıklığıyla küçümseyenlerin dikkatine sunulası bir ayrıntı olsa gerektir.

Cephede canını dişine takarak Kurtuluş Savaşı veren Mehmetçik cephe gerisindeki bu önemli etkinlikle utkuya giden yolda yaşama tutunmuş olmaktadır. Her ne denli savaş koşullarında yaşansa da aşı üretimi ve buna bağlı koruyucu hekimlik anlayışı Cumhuriyet kurulmadan önce Cumhuriyet’in sağlık anlayışı hakkında önemli ipuçları vermeye başlamıştır.

Önce savaş kazanılacak onu izleyerek de Cumhuriyet’in silahsız savaş alanlarından biri olacaktır sağlık. Savaş sözcüğü barış ortamında sıtma, trahom, verem ve frengiyle birlikte anılacaktır.

Cumhuriyet’le birlikte deyim yerindeyse şaha kalkan sağlık anlayışının toplumcu ve koruyucu temelde etkinlik gösterdiğini söylersek genel ilkeleri de özetlemiş oluruz. Bu bağlamdaki bir başka önemli ayrıntı, Dr. Refik Saydam döneminde koruyucu hekimlik alanında çalışan hekimlere daha çok  aylık verilmesi olarak çıkar karşımıza.

Bir fikir vermesi bakımından 1923’te Türkiye’deki hekim sayısının 344 olduğunu, o zamanki nüfusa göre 20 bin kişiye bir hekim düştüğünü paylaşmış olalım. Hekim sayısının 1935’te 1625’e çıktığını, buna bağlı olarak da hekim başına düşen nüfusun 9000’e gerilediğini ekleyelim.

Cumhuriyet’in sağlık anlayışının 1960 Devrimi’yle birlikte Dr. Nusret Fişek önderliğinde boyut kazandığını, sağlığın toplumcu ve koruyucu kimliğinin güçlendirildiğinin altını çizmeliyiz. 12 Eylül’le (1980) birlikte hız kazanan neoliberal politikalardan sağlığın payına da bir şeyler düşmesi kaçınılmazdı. Bugün geldiğimiz noktada koruyucu ve toplumcu kimliği neredeyse tümüyle soldurulan sağlık anlayışı son 20 yılda giderek “paralı” duruma getirilmiştir. Cumhuriyet’in çıtasını havaalanı, otoyol, köprü, tünel vb. sıradanlıklara düşürenlerin sağlığı da “kolay erişim” perdelemesinde alınır satılır nesneye dönüştürmelerinde şaşılacak bir durum yoktur.

Cumhuriyetimizle birlikte onun sağlık anlayışının içine düştüğü açmazdan çıkartılmaya gereksinimi olduğu oldukça açıktır. Bu yapılmadıkça sağlığın ticarileşmesi sürecek ve erişim kolaylığı adı altında erişilemezliğe yolculuğunu sürdürecektir.

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah (AS: ve dava) arkadaşlarını ve Cumhuriyet’i bizlere kazandıranlar arasında yer alan adsız sağlık kahramanlarını saygıyla anıyor, en büyük bayramımız kutlu olsun diyorum!

Sağlıkta nitelik mi nicelik mi?

Dr. Ceyhun Balcı yazdı…

Sağlıkta nitelik mi nicelik mi?

Salgın ortamındaki 2 yıla yakın süre boyunca karantina, yoğun bakım, aşı ve en kötüsü ölüme odaklandık. Bu arada, yaşam sürdü. Sağlık ortamının sorunları çözülmek şöyle dursun katlanarak arttı. Pek çok kişi bu iktidarın sağlık üzerinden epeyce oy kazandığı konusunda uzlaşı içindedir. Doğruluk payı oldukça yüksektir bu saptamanın.

Kendimi bildim bileli göreve başlayan hemen her Cumhuriyet hükümeti programına sosyal güvenlik kurumlarının tek şemsiye altında toplanmasını yazmıştır. Bu önemli adımı atan kim olsa oy kazanacaktı. Şimdiki iktidar işi programdan uygulamaya taşıyarak bu öngörüyü gerçeğe dönüştürmüştür. Birleşme öncesinde SSK’li (işçi statüsünde çalışanlar) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için hastalanmak ve bir biçimde sağaltım görmek zorunda kalmak karabasana eşdeğerdi.

Nasıl olmasın! Nüfusun kabaca yarısını kapsayan SSK, ülkedeki hekimlerin % 10’unu, eczacıların da % 2’sini çalıştırmaktaydı. Bu sayısal tablo karşısında hastane ve ilâç kuyruklarıyla gelmek bilmeyen randevulara şaşırmak gereksizdi. Kurumlar birleştirilince SSK ortamındaki hekim, eczacı ve yatak darlığı keskin biçimde giderilmiş oldu. Uzun yıllar boyunca kapalı olan kapıların ardına kadar açılması doğal olarak insanları (özellikle de SSK’lileri) mutlu etti.

Olmayan sağlık hizmetinin birden bollaşması hoşnutluk kaynağına dönüştü. Bu arada, hizmete kavuşanların hizmetin niteliğine ilişkin sorunları göz ardı etmeleri de olağandı. Dün olmayan şeyin bugün bolca bulunması niteliğin öncelenmesine ve dolayısı ile de sorgulanmasına engel oldu. Hizmetin birdenbire bollaşmasının nicelik patlamasıyla sonuçlanması kaçınılmazdı.

Yalnızca acil servislere yıllık başvuru sayısı 100 milyonu aşarken, her bir T.C. vatandaşı yılda ortalama 8+ kez hekime başvurur oldu. “Ne denli iyi” diyenler çıkabilir. Ancak, bu olumlu gibi görünen nicelik patlamasının bir nitelik eksilmesinin sonucu olduğu unutulmamalıdır. Orantısız nicelik patlaması bir yandan sağlık hizmetine açlığın sonucuyken öte yandan da nitelik düşmesinden kaynaklıdır. Başka deyişle, hastalar niteliksiz sağlık hizmeti sunumuna bağlı olarak arayışlarını sürdürmektedir ve buna bağlı nicelik artışları yaşanmaktadır.

BEŞ DAKİKADA (5) BİR HASTA BAKILABİLİR Mİ?

Şu günlerde başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanlarının haklı tepkisini çeken bir Sağlık Bakanlığı uygulaması var. Merkezi Hasta Randevu Sistemi (MHRS) aracılığıyla verilen hasta bakım randevularının aralıkları 5 dakikaya dek indirildi. Bu 5 dakikada bir hastaya bakılması anlamına gelir. Öte yandan, hekimin hastasına ancak 5 dakika ayırabilmesi demektir.

  • Yalnızca Beş dakika!

Hastayla hekimin tanışmasına bile yetmeyecek kısa bir süredir. Hekim-hasta ilişkisinin her şeyden önce insancıl temele oturması gereği akıldan çıkartılmamalıdır. Bu durum göz ardı edilerek 5 dakikada bir hasta bakılması konusunda üstelenirse, sağlıkta niteliğin yerini niceliğin almayı sürdüreceği ve bu durumun artık yerleşikleşeceği kuşkusuzudur. Beş dakikada hasta bakmak ve sonuca ulaştırmak olanaklı olamayacağına göre, hekime düşen, ileri görüntüleme yöntemlerine başvurmak, bolca kan vb. tahlil istemek ve akla gelebilecek öbür yardımcı tanı yöntemlerine başvurmaktan başkası olamaz.

Burada yeri gelmişken, Dünya Sağlık Örgütü’nün hastaya ayrılması gereken süreye ilişkin ölçütüne kısaca değinmekte yarar var.

  • DSÖ, hekimin hastaya 20 dakika süre ayırması gerektiği görüşünde.

Yirmi dakika nerede, 5 dakika nerede diye sormadan edebilir miyiz?

Kısa sürede hasta bakışı konusundaki zorlama hekimi hataya zorlayacağı gibi hastayı da nitelikli sağlık hizmeti almaktan uzaklaştırmış olacaktır. Durum bu denli açıkken bunca üsteleme neden? Bu kararı alanların sağlıkta nitelik gibi bir kaygıları yoktur düşüncesine kapılmamak elde değil. Nicelik artsın, kuyruk, sıra, yığılma olmasın! Nitelik olmasa da olur düşüncesinde olmaları yüksek olasılıktır.

Böylesi kabul edilemez ve hem hastaya hem de hekime zarar vermesi olası olumsuzluk karşısında hekimlerin tek başına direnç göstermesi istenen sonucun alınması için yeterli olmayacaktır. Toplumun da bu akıl ve bilim dışı uygulama karşısında sesini yükseltmesi, duruş sergilemesi olmazsa olmaz gerekliliktir. Böyle bir durumda toplumun tepki geliştirmesi beklense de, bu beklentinin çok da gerçekçi olmadığı göz ardı edilmemelidir.

  • Sonuç olarak; hasta-hekim ilişkisinin beş dakikaya sıkıştırılması kabul edilebilir bir uygulama değildir.

Böylesi bir akıldışılığın karşısında durulması salt gerekli değil, zorunludur. Yalnız kalsalar da hekimler başta olmak üzere, sağlık çalışanları en azından şimdilik bu yanlışlığın karşısında duracaklardır. Bu uygulamada üsteleme, iktidarın pek çok alanda olduğu gibi sağlıkta da içtenlikten, akıldan ve bilimden yoksun bir duruş içinde olduğunun güçlü göstergesidir. İktidar çok açıktır ki, niteliğin karşısına niceliği koymuştur. Anlaşıldığı kadarı ile niceliğin diri tutulmasının oy yitimini en az düzeyde tutacağı öngörülmektedir.

  • Böylesi bir tercihin (AS: yeğlemenin) sağlıkta niteliği düşürmesi,
  • Sağlık kurumlarında zaten yüksek olan iş yükünü daha da artırması,
  • Artan iş yükünün sağlıkta şiddetin olası körükleyicisi olması,
  • Hastasına yeterli zaman ayıramayan hekimin hataya düşmesi ve buna bağlı olarak da hastanın bu olumsuzluktan zarar görmesi (AS: bitip tükenmeyen malpraktis davaları!)

Her türlü karşı çıkışa ve uyarıya karşın bu kararda üsteleyen sağlık yönetiminin bir çırpıda akla geliveren yukarıdaki olumsuzlukları kendisine dert etmediği anlaşılmaktadır.

GÜNEŞİN PATENTİ Mİ VAR?

Dr. Ceyhun BALCI
Hekim, Tarihçi

Yazının başlığı geçtiğimiz yüzyıla damga vuran buluşlarından birisini yapan Amerikalı hekim Jonas Salk’tan ödünç alındı. Tam olarak şöyle.

Milyonlarca ölüme ve bir o denli engelliliğe neden olan çocuk felcini önlemede etkili olan aşılardan birisini bulan Dr. Jonas Salk’a sorulur :

“Buluşunuz için patent alacak mısınız?”

Salk’ın soylu ve erdemli yanıtı tarihe geçecek niteliktedir :

“Güneşin patenti mi var ki aşının olsun!”

Bir an için tersini düşünelim!

Jonas Salk’ın erdemin ve bilgeliğin tarafında değil de özçıkarının peşinde olduğunu varsayalım!

Jonas Edward Salk (1914-1995)


Önemli buluşuyla milyonların yaşamını kurtarırken, bir o denlisinin engelli bir yaşam sürmesinin önüne geçti

“Aşının patentini elbette alacağım! Bu benim en doğal hakkım!” demiş olsaydı hiç kuşkusuz cüzdanını şişirme, küpünü doldurma fırsatı yakalardı. Bu davranışı karşılığında ne denli eleştiri alırdı? Kestirmek güç!

Böyle bir durumda Salk’ın buluşu değerinden bir şeyler yitirir miydi? Ya da Salk’ın insancıl açıdan eleştiri alacak sözleri insanlığın yararına bu buluşun kullanıma girmesini önler miydi?

Hiç kuşkusuz hayır!

Bu arada başka sorular sıralayalım!

  • Yeryüzünde sağlık gibi temel ve insani bir konuda ticari etkinlikler alıp başını gitti mi?
  • Büyük ilaç şirketleri hem ilaç hem de aşı üzerinden eşi benzeri görülmemiş kazançlar sağladılar mı?
  • Kimi ilaç üreticileri önce ilaç tasarlayıp ardından bu ilaca pazar yaratacak hastalıklar tanımlanmasını desteklediler mi?

Otuz beş yıllık bir hekim olarak yukarıda sıralanan ve sayıları kolayca çoğaltılabilecek sorulara EVET yanıtı vermekte zorlanmam!

Öte yandan, büyüklü küçüklü ilaç üreticilerinin kullanıma sunduğu pek çok ilacın çağdaş tıp uygulamalarında yeri olduğunun da altını çizmek gerekir.

Ancak, ilacı ya da aşıyı değerlendirirken onu üretip kullanıma sunanların amaçlarından bağımsız değerlendirmek de bir o denli usun ve bilimin gereğidir.

Günümüze dönersek!

Salgının önce denetim altına alınmasında ve sonrasında da sönümlenmesinde aşı yaşamsal öneme sahip.

  • Bu önemli gerecin gönençli ülkelerce vatandaşları başına 10’a varan dozlarda istiflendiğini de utanarak, sıkılarak saptadık ve dile getirdik.
  • Aşının eşitlikçi paylaşılmadığını üzülerek gözlemledik.
  • Aşı milliyetçiliğinin ve emperyalizminin en olumsuz örneklerini yaşayarak gördük.

Tüm bunlar aşının suçu değildi kuşkusuz!

Aşıyı bulmak ölçüsünde, bulunmuş olan bu aşıyı eşitliğe, hakkaniyete ve adalete uygun paylaşmak, dağıtmak ve kullanmak da önemliydi. Burada hata olduğu kuşkusuzdur ve bu hata insan kaynaklıdır.

Pek çok ortamda aşının hızla bulunması (AS: geliştirilmesi) ve kullanıma sunulması üzerinden de aşı karşıtlığı / kuşkuculuğu yapıldığına sıkça tanıklık edildi.

Aşı tarihine bakarak bu kez aşıların hızlı geliştirilmesi ilk bakışta eleştiriyi hak eder görünse de ülkemizde kullanıma sunulan ölü virüs aşısı teknolojisinin hiç yeni olmadığı, mRNA teknolojisinin de 20 yıla varan bir geçmişi olduğunu anımsatmak bilmem işe yarar mı?

Kuşku duymak insanın olmazsa olmaz özelliği. Hatta, kuşkucu olmanın insanı insan yapan bir öğe olduğu tartışılmaz.

Aşı ya da ilâç gibi bir gerecin ticarete ve kazanca konu olmasının tüm insanları kaygılandırması son derece olağandır. Bu kaygıyı gidermenin yolu da,

  • Sağlık hizmetinin, sağlık hizmetinin gereği olan gereçlerin ticarete konu olmasını önlemekten geçmektedir.

Sağlık ortamında bulunanların ezici çoğunluğunun Dr. Jonas Salk gibi düşündüğü kuşku götürmez gerçektir. Ama, sağlık ortamı Jonas Salk’ın düşüncesine uyarlanmadıkça aşı ve ilâcın kazanç aracı olmasının önüne geçilemeyecektir.

Bu duyarlı noktada görev tüm insanlara düşmektedir.

Küresel ölçekli sağlık ticareti olumsuzluğunun aşı karşıtlığı / kuşkuculuğu öğesine dönüştürülmemesi, salgınla baş etmede önemli gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsanlık, bilim ve teknoloji geliştirmedeki başarılarını toplumsal davranışlarla tamamlamak göreviyle karşı karşıyadır.

Kaynak : GÜNEŞİN PATENTİ Mİ VAR? – cumhuriyetciyorum (wordpress.com)