İLÂÇ ENDÜSTRİSİ


İLÂÇ ENDÜSTRİSİ

Dr. Ceyhun Balcı

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Son zamanlarda tıp ortamı üzerine sayısız yazı yazıldı. Derinlemesine tartışmalar yapıldı. Soner Yalçın’ın Kara Kutu’sundaki son derece açık ve net yanlışlar doğal olarak öne çıktı. Kara Kutu’nun doğruları da vardı elbette. İngilizce “Big Pharma” olarak nitelenen ilâç endüstrisinin bu alanda sergilediği davranışlar da irdelenmeyi ve tartışılmayı hak ediyor.

Özellikle tıp çevrelerinin bu konudaki çekinceli yaklaşımı “kendi kapımızın önünün temiz tutulması” konusunda eksiklik yaratmış oluyor. Bu önemli sorun hekimler ve akademi tarafından  masaya yatırılmayıp da iş gazetecilere ya da yazarlara bırakıldığında halk sağlığını tehlikeye düşürmeye varan abartılı saptamalar havada uçuşmaya başlıyor.

Tıpla ilgili pek çok sorun gibi ilâç alanında yaşananlar da sağlığın toplumsal bir hizmet olmaktan çıkartılarak kazanç alanına dönüştürülmesiyle yakından ilintilidir.

Kısaca anımsamak gerekirse; Türkiye’de geçmiş dönemlerde ordu ve SSK ilâç üreticisi olmuşlardır. Özel girişimin elindeki ilâç fabrikaları da uzun yıllar boyunca yerli sermaye yapısına sahip olmuştur. Bugün gelinen noktada kamunun ilâç üretmesi bir yana, bu alanda adı bile geçmez olmuştur. Yerli sermayeli ilâç fabrikaları da son 15 yılda neredeyse yabancı sermayeli hale gelmiştir. Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyet’le birlikte aşı üreticisi olan Türkiye, Dr, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kapatarak aşı üreticisi olmaktan da vazgeçmiştir. Tüm bu gelişmeleri şu tümceyle tanımlayabiliriz.

  • Türkiye başta kamu olmak üzere dev bir ilâç ve aşı müşterisi olmuştur.”
  • Bunun yalın anlamı DIŞA BAĞIMLILIK’tır.

Üretici olmaktan çıkıp tüketici olmanın önde gelen tehlikesi çok geçmeden baş göstermiş ve ilâç endüstrisi kısa süre içinde ortama egemen olma şansını yakalamıştır.

Türkiye’de ilâç endüstrisi neredeyse tümüyle dışa bağlandığına göre, ilâç kartellerinin ana yurdu ABD’de bu bağlamda olup bitenlere bakmak yararlı olabilir.

İngilizce özgün sürümüne bağlantıdan erişilebilecek yazıdan esinle aşağıdaki başlıkları sıralamak olasıdır.

İlâç endüstrisi kazanç odaklı yaklaşımlarını nasıl sergiliyor?

  1. Kullanıma yeni sunulan ilâçların hayalet hastalar aracılığıyla övülmesi. Böylelikle bu ilâçlarla ilgili istem yaratılması. Yine bu doğrultuda sosyal güvenlik kurumlarının aynı işlevi gören daha ucuz seçeneklerden uzak tutulması. Kamuoyu oluşturma amaçlı bu türden amaçlı yapay grupların ilâç endüstrisince desteklendiği belgelenmiş durumdadır.
  2. İlâç kullanımı ve geri ödemeleri için karar verici durumunda olan yönetsel unsurlarla içli dışlı ilişkiler kurulması.
  3. FDA (Amerikan Gıda ve İlâç Dairesi) tarafından henüz onaylanmamış ürünlerin deniz aşırı ülkelerde denenmesi. Buna en çarpıcı örnek Pfizer firmasının Nijerya’da denediği FDA onayı almamış antibiyotiğinin ölümlere yol açmış olmasıdır.
  4. Enstitü temelli bilimsel kurulların, ilâç firmalarının çıkarlarına engel olmayacağı varsayılan kimselerden oluşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunulması.
  5. FDA’nın yeni ürüne sıcak baktığı anlamına gelecek kurgulamayla söz konusu ilâca ön istem yaratmak.
  6. Herhangi bir kavram ya da hastalık konusunda görünürde “farkındalık yaratma” ama gerçekte kamuoyunu duyarlılaştırma ve sunulacak ürüne ısındırma amaçlı ilâç endüstrisi duyuruları. Hatta, son zamanlarda endüstrinin önce hastalık uydurup sonra da o hastalığı sağaltacağı varsayılan ilâcı kullanıma sunduğu da savlar arasındadır.
  7. Hayalet yazarlara yazdırılan sözde bilimsel yayınların yanı sıra hekimlerin başvuru ve rehber kitabı niteliğindeki kitapların etki altına alınarak ilâç firmalarının satmak istedikleri ürünlere kolaylık sağlanması.

Bağlantısını vermiş olduğum makalenin yazarından da kısaca söz etmek gerekirse; Martha Rosenberg dilimize sağlık gazetecisi olarak çevrilebilecek işi yapıyor. Amerikan Sağlık Gazeteciliği Merkezi Üyesi.

Yazılarında dikkati çeken nokta olgulara ve olaya odaklanması. Bilgiye ve belgeye dayanan saptamaları kişilerden çok sistemi hedefe koymakta. Bizdeki aynı türün daha çok tanıtıma, bir ürünün tüketilmesine ve kişilerin yıpratılmasına dönük olduğu düşünüldüğünde Martha Rosenberg’in yaptığı türden sağlık gazeteciliği için darısı başımıza demek gerekiyor.

Tıp ortamının önde gelen ve ayrılmaz parçası durumuna gelen aşırı tüketimin önüne geçmek öncelikli görev olmalı.

Bunu başarmak için de

  • ülkemiz –geçmişte olduğu gibi– başta aşı ve ilâç olmak üzere tanı ve tedavide kullanılan gereçlerin üreticisi konumuna gelmeli.Ulus ötesi yapıların sicili bu denli açık ve kirli olduğuna göre…
    =================================
    Dostlar,

    Şu sözler, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa‘nın :

    • “…Bulaşıcı ve salgın hastalıklara karşı insanları koruma konusunda büyük hizmetleri görülen aşıları hazırlamak ile meşgul Hıfzıssıhha Kurumlarımız tam başarı ile çalışmasına devam ve savaşıma yararlı hizmet yerine getirmektedirler.– 1337 senesi (1921) içinde üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas (Hıfzıssıhha) Kurumu, geçen yıl (1929)
      beş milyon kişilik çiçek aşısı,
      – 537 kg kolera,
      – 407 kg tifo aşıları üretmiş
      ve bunlar halka yaygın biçimde uygulanmıştır

      {Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Cilt I-III, sayfa 306-7 ve
      Türkiye’de Erken Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetleri}2019’da Türkiye ne yazık ki tek bir aşı bile üret(e)miyor! Açıklaması ise “küresel işbölümü”!

      15 aşı türünü Sağlık Bakanlığı tümüyle dışalımla (ithalatla) karşılıyor.
      Özel sektörce dışalımı yapılan aşılar da var. Dünyada toplam 25 farklı aşı uygulamada.

      Bu “küresel işbölümü” retoriği sahibi Batılılar, Irak’ı UNSC (BM Güvenlik Konseyi) onayı ile “koalisyon güçleriyle” (!) işgallerinde uluslararası savaş hukuku kurallarını (Cenevre Sözleşmelerini) çiğneyerek aşı – ilaç – mama ambargosu bile uygulayarak yarım milyon bebek ve çocuğun ölümüne neden oldular (UNICEF kayıtları..).

      Türkiye’ye de yaparlar mı dersiniz??

Sevgi ve saygı ile. 28 Aralık 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

TALAN İSTANBUL

TALAN İSTANBUL

Dr. Ceyhun BALCI

Bir yerde birisi Kanal İstanbul’u Talan İstanbul olarak nitelemiş. Çok doğru ve incelik ürünü bir saptama!

Öncelikle binlerce yıldır varlığını sürdüren doğal koşulların ve çevrenin ortadan kaldırılması demektir KANAL İSTANBUL!

Ayrıca, üretimden kopmuş ve taşınmaz alım-satımıyla inşaata tutsak düşmüş ekonomiye cansuyudur KANAL İSTANBUL!

Çok daha önemlisi yeryüzünde eşi, benzeri bulunmayan bir uluslararası antlaşmanın çöpe atılarak,

  • Karadeniz’e çıkmaya can atan emperyalizme altın tepside sunulan fırsattır
    KANAL İSTANBUL!

Montrö’nün kendi ellerimizle yok edilmesi anlamına da gelen KANAL İSTANBUL,
Türkiye Cumhuriyeti var oldu olalı ona yapılan en büyük kötülük olacaktır!

İstanbullular öncelikle duyarlı olmalı! Ama, ülke nüfusunun 1/4’ünü barındıran (AS: 16 /82… 1/5’i) İstanbul’daki bir yaşamsal sorun ülkenin tüm vatandaşlarını da ilgilendirir.

Kanal İstanbul Projesi kamuoyonun görüşüne sunulmuş. Yılbaşına dek görüş belirtilebilecekmiş. Bu ve benzeri durumlarda yaşadıklarımızdan biliyoruz ki; yönetenlerimizin sicili ne yazık ki iyi değil.

Yine de tüm vatandaşların bu konudaki görüşünü ilgililere bildirmesi gerekli!

Yalnız İstanbul için değil Türkiye için de bir “Olmak ya da olmamak” ikilemindeyiz.

Bir vatandaş olarak aşağıdaki belgeyi İstanbul Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne ilettim.

https://drive.google.com/open?id=1PnHHcvyOOLzsd_a8N9nBFET3bbwW6cGB

KARA KUTU ÜZERİNE

KARA KUTU ÜZERİNE

Dr. Ceyhun BALCI

Soner Yalçın’ın son kitabı Kara Kutu şimdiden getirdiği sese bakılınca daha epeyce ses getireceğe benziyor. Kamuoyunda “etki” hekimlerde ise “tepki” yaratması kaçınılmaz bir kitap olduğunun altını çizmekte yarar var.

Bu denli oylumlu bir kitabı iki günde okumuş olmama kendim de şaşırdım. Kitabın sayfalarını çevirdikçe akıp gittiğini fark ettim. Olasılıkla kitabın kapsamıyla tanışık olmamdan kaynaklıydı bu çabukluk ve kolaylık.

Bir kitap ya da görüş özellikle son yılların Türkiye’sinde her geçen gün artan bir “ak-kara ikiliği” üzerinden irdelenir oldu. Bu yüzden de ak ya da kara olarak nitelenmek istemeyen pek çok kişi ve kurumun bir şeyleri tartışmaktan sakınıyor. Bu yanlışa düşmeden eleştirmeye çalışacağım Soner Yalçın’ın “Kara Kutu”sunu. Doğrusunu da eğrisini de görmeye, her ikisinin de hakkını vererek.

Soner Yalçın’ın “endüstriyel tıp” olarak adlandırdığı başlık sorgulanmayı hak eder. Elbette, temel doğruları ve kırmızı çizgileri zorlamadan..

MODERN TIP-GELENEKSEL – İŞLEVSEL TIP İKİLİĞİ

Hemen vurgulamakta yarar görüyorum.

  • Soner Yalçın “Kara Kutu”da Modern Tıp anlayışının yanlışlarından yola çıkarak Modern Tıp’ı bütünüyle zan altında bırakma hatasına düşmüştür. 

    En azından yarattığı izlenim bu doğrultudadır. Modern Tıp, eleştirelim ya da güzelleyelim günümüz insanına bir biçimde dokunmaktadır. Sağkalım oranlarının ve dolayısı ile de ortalama yaşam sürelerinin uzamakta oluşu yalın bir gerçektir. İnsana sunulan bu paha biçilmez kazanımın karşılıksız kalmamasına şaşırılmamalıdır. Hiç kuşkusuz bu vb. artılar modern tıbbı sorgulanmaktan, eleştirilmekten bağışık tutmaya yetmez. İnsanlık bir biçimde akılcı ve bilimsel bir tutum içinde olmayı seçecekse modern tıbbı da sorgulamalıdır, sorgulayacaktır!

ŞARLATANLIK : MODERN YA DA GELENEKSEL TIP ALANINA ÖZGÜ DEĞİLDİR

Yine son zamanlarda tıpta şarlatanlık olgusunun geleneksel/işlevsel tıpla özdeşleştirildiği görülmekte ve bu çabanın pek çoğumuzun algısında karşılık bulduğu görülmektedir. Oysa, modern tıp kisvesi de şarlatanlık ve sağlığı tecimselliğe (AS: ticariliğe) araç eden kötü niyete alet edilebilmektedir. Unutulmamalıdır ki; ilâç başta olmak üzere iyileştirici gereçler ile besin sektörünü kapsayan üretim, yeryüzünde petrol ve silahtan sonra gelen üçüncü kazanç alanıdır. Çok uluslu şirketlerin böylesi verimli ve kazançlı bir alandan ilgilerini esirgememeleri ölçüsünde doğal bir durum olamayacağına göre insan sağlığını tecimselliğe konu edenlerin modern ya da geleneksel tıp ayrımı yapmayacakları akıldan hiç çıkartılmamalıdır.

Yeterince denenmeden kullanıma sunulan ilâçlar nedeniyle yaşamını yitirenlerin yanı sıra geleneksel tıp ürünü sayılabilecek bitkisel kökenli sayısız ürünün de sağlığa zararlı olabildiği hiç olmazsa kişilere parasal zarar verdiği bilinen bir durumdur.

TIPTA ÖZDENETİM VE ÖZELEŞTİRİ EKSİKLİĞİ

Soner Yalçın’ın son kitabı üzerinden tartışmaların şimdiden başladığını gözlemliyorum yakın çevremde. Özeleştiri ve özdenetim alışkanlığının neredeyse söz konusu olmadığı ülkemizde tıp alanının da bu kötü alışkanlıktan pay aldığı görmezden gelinemeyecek denli açıktır. Soner Yalçın kitabının bir yerinde Tabip Odalarını gündelik siyasetle çok fazla ilgili olmakla suçlamış. Ne yazık ki doğrudur bu saptama. Bu kurumların kendi üyelerinin destek ve güvenini bile sağlamaktan uzak oluşlarına eklenen gündelik siyasette ön çıkma heveslerinin ne hekimlere ne de topluma yarar sağlaması olası görünmektedir.

Bir bölüm meslektaş, gereken sorgulamayı yapmıştı birkaç yıl önce. Sürdürülmediği ve etkisi ortadan kalktığı için tıp alanını sorgulamak öncelikle yapması gerekenlerin dışındaki kişilere düştü

Son yıllarda öne çıkartılan Tıbbın alternatifi olmaz!” söylemi hiç kuşkusuz modern tıp anlayışını yüceltmeyi, bir ölçüde hakkını vermeyi amaçlamaktadır. Özellikle, gericiliğin güç kazandığı günümüz Türkiyesi’nde geleneksel kisveli tıp şarlatanlığın tırmanışı göz önüne alındığında bu sözü de yabana atmamak gerekir. Ancak, bu haklı gerekçe, şarlatanlığın modern tıp kılığında yaşamımıza girmeyeceğinin güvencesi olmaktan da uzaktır.

Özdenetim ve özeleştiri kültüründen uzaklaşmanın yalnız gericiliğe değil, ilerici görünen kesimlere de bulaşmış bir hastalık olduğunu üzülerek izlemekteyiz. Tıp dünyasının geleneksel/işlevsel tıp adı altında ortaya konan şarlatanlıklara gösterdiği ilgiyi modern tıp kalkanının ardına saklanmış sözde bilimsel ve epeyce tecimsel yaklaşımlardan da esirgememesi gerekir.

AŞI YAPTIRMADAN ÖNCE DÜŞÜNMELİ Mİ?

Her ne kadar Soner Yalçın’ın aşılar ve modern tıp karşıtlığı izlenimi veren görüşleri sorunluysa da; kitabının pek çok yerinde değindiği kimi zaman cinayete varan sonuçlara yol açan kartel güdümlü modern tıptaki sorunlar da tartışılmayı fazlasıyla hak etmektedir. Hiç kuşkusuz aşıların üretim biçimi ve içerikleri tartışma konusu edilebilir. Ancak, bu vb. hiçbir kusur ya da aksaklık özellikle çocukluk çağı aşılarını yaptırmadan önce düşünme gerekçesi olamaz, olmamalıdır. Şair, yazar ve çocuk hekimi Ceyhun Atuf Kansu’nun “Kızamuk Ağıdı” şiiri bu bağlamdaki ikilemin yaratabileceği acıklı sonuçları algılamayı kolaylaştıracaktır.

Grip aşısı gibi bir dizi aşının yapılıp yapılmaması konusu ise elbette tartışmaya açıktır.

İronik bir durumdu. Bir savcı, çocuklarını aşılatmamak için işi yargıya götürmüştü. Yargı da savcının haklı olduğuna karar verdi. Burada iş yasama ve yürütmeye düşmekteydi. Gereken yapılmadığı için o zamandan bu yana (AS: Kasım 2015!) çocuklarını aşılatmak istemeyen ailelerin sayısı çığ gibi büyüdü. Çocuğunu aşılatmamak sıradan bir karar olamaz. Bir halk sağlığı sorunu doğurur. Aşı karşıtı ve bilim dışı söylem ve eylemlere güç verir. (AS: Sağlık Bakanlığı 2018 verilerine göre aşılama oranlarında önemli düşme yok!?)

SAĞLIKTA NİTELİK Mİ NİCELİK Mİ?

Son olarak, Soner Yalçın’ın bir başka eksiğine değinmekte yarar görüyorum.

Günümüzde modern tıp dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüketime ve çokluğa dayanan bir özelliğe sahiptir. Savurganlık ve aşırı harcama bu özelliğin doğal sonucudur. Tıp ortamına dayatılan performansa dayalı hizmet üretimi bir yandan savurganlığı özendirme işlevi görürken öbür yandan da oluşturduğu iş yükü ile hekimi daha az insancıl olmaya zorlamakta ve bu yolla da hekim-hasta ilişkisini aşındırmaktadır. Hastaya ayrılan süre azaldıkça hekimin daha çok teknoloji kullanması, daha çok yardımcı tanı yöntemlerine başvurması kaçınılmazlaşmaktadır.  Tıp öğretiminin “hastalık yok, hasta var” sözlerinde anlam kazanan temel ilkesi de tarihe karışmış olmaktadır. Bu bağlamda Soner Yalçın’ın insanın tek tipleştirilmesi eleştirisi de haklılık kazanmaktadır.

Soner Yalçın’ın “Kara Kutu”suna son bir bölüm eklenmeliydi. Performansa dayalı hizmet üretimine ve sağlık ortamına egemen kılınan yasal düzenlemelere (AS: Bir bütün olarak, kökü dışarıda SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM dayatmasına) değinmek olmazsa olmaz gerekliliktir. Bu olmadan sağlık ortamında yaşanan olumsuzlukların anlaşılması ve çözüm arayışına girişilmesi olanaklı değildir.

Son söz : Kutuplaşmaya ve karşıtlaşmaya koşullanmış toplumumuzun tüm kesimlerinin hiç olmazsa bu kez önyargıdan arınmış bir davranış ve tutum sergilemesi dileğiyle…

Not : Bu yazı Medikritik sanal ortam sağlık haberciliği dergisinde de yayımlandı.

http://www.medikritik.com/kose-yazilari/soner-yalcinin-kara-kutusundan-neler-cikti/

 

 

ORMANLARI KİM YAKIYOR?

ORMANLARI KİM YAKIYOR?

Dr. Ceyhun Balcı
29.08.2019

Kaz Dağları’nda yerin altındaki bir avuç altın için yerin üstündeki paha biçilmez yeşilden vazgeçiliyor. Tepkiler elbette haklı ve yerinde. “Su ve Vicdan Nöbeti” tutanlar da eksik değil. Fazıl Say’ın piyanosuyla verdiği konser ve bestelediği marş belki de en anlamlı ve etkili karşı çıkış oldu.

Öte yanda kesilerek değil ama yakılarak dağlanan ciğerlerimiz.

On dört makam uçağı, 140 bin her türden motorlu taşıtı olan ve itibardan tasarrufu ayıp sayan yöneticilerimizin yönettiği devletimizin THK ve Hava Kuvvetleri’ni akıllarına getirmek şöyle dursun karalama girişimleri de enine boyuna yazıldı, konuşuldu. Biraz onur ve ahlâk sahibi olanın utancından insan içine çıkamayacağı duruma düşenlerin ses vermeyi sürdürmesi akla ve vicdana sığacak gibi değil.

Her şeyin gündemde olduğu bu ortamda bir şeyin görmezden gelinişi, olabildiğince yok sayılışı da bir o kadar ibretlik olmalı!

Türkiye’de ne zaman orman yansa aklıma getirmeden edemem!

Bölücülüğü rehber edinen, kana doymayan terör örgütünün on yıllardır başvurduğu sözde eylemlerden birisidir orman yakmak. Gündemde kalmak, korku ve dehşet salmak fırsatı doğar böylelikle.

Bilmem kimin çocukları namlı birilerinin sanal ortamda yaydıkları bildirgeler ve yangınları üstlenmeleri farklı tepkilere yol açıyor.

Bana sorarsanız eğer!

Bebeğe kurşun sıkan, savunmasız öğretmeni kurşuna dizen vicdansızlığın orman yakması bugüne dek yaptıklarının yanında sıradan bir durumdur. Başka deyişle

  • orman yakmak PKK’den beklenebilecek bir eylemdir.

Öte yandan!

Bu olasılık karşısında verilen tepkiler de irdelenmeyi hak ediyor. Buna tepkisizlikler  demek çok daha doğru olur.

İşin ucunun PKK üzerinden HDP’ye dokunacağı durumlar pek çok aydın yaftalımızın edilgen davranışında aslan payına sahiptir. Kışkırtma olmasın, durun bakalım iyice anlayalım, kavrayalım yaklaşımının öne çıkması bundandır.

Örneğin, İzmir’deki orman yangınında zanlıların ormancı giysili olması kamu görevlilerini hedefe koymaya yeterken, terör örgütünün bu olaylardaki yerinin bırakın tartışmayı, akla bile getirilmeye değer bulunmayışı anlamlı ve önemli olsa gerektir.

Üşenmedim!

Neredeyse her toplumsal olayda aynı safta duran, benzer ses çıkartan dörtlünün internet sitelerini taradım.

TTB (Türk Tabipleri Birliği), DİSK, KESK ve TMMOB.

Buralarda ne ararsanız var! Ama, orman yangınları üzerine tek sözcük yok!

Bilindiği gibi bu dörtlü ayrılıkçı PKK terörüne karşı tepki vermede çekincelidir. Olabildiğince görmezden gelir bu önemli gerçeği. Hatta, ÇATIŞMASIZLIK ve BARIŞ gibi yaldızlı sözcüklerin arkasına gizlenerek terör seviciliği yapmakta da sakınca görmez.

Oysa, orman yangınları üzerine iki satır yazmak, olası sorumlu ve failler hakkında bir çift kınayıcı söz söylemek bu kadar zor mudur? Zor değildir elbette! Ama, bu dörtlüye egemen olan anlayış için bu konu başlığı bile tabuya eşdeğerdir.

Adli yıl açılışına katılım üzerinden parsa toplamaya çalışan İzmir Barosu da ve hatta Türkiye Barolar Birliği de konuya ilgisiz kalmayı tercih etmiş.

Sol mahallenin bu konudaki suskunluğu ve edilgenliği ibretliktir.

Ormanları kimin yaktığı kadar bu konudaki anlamsız sessizlik de önemlidir.

Yaşıyor olsa Cüneyt Cebenoyan ses verirdi kuşkusuz.

Bir de Ahmet Şık’ın vicdanlı tepkisi anılmaya değer bir nazarlık gibi duruyor bu mahallenin üzerinde.

Özetlemek gerekirse; devletin bununla ilgili ayrıntıları ve kasıt varsa ilgili kişi ve bağlantılarını bir an önce ortaya çıkartması, ulusal güvenliğimiz açısından son derece önemlidir.

Yine de, kurumların orman yangınları üzerine ve olası failleriyle ilgili kamu vicdanını rahatlatıcı açıklamada bulunmaları önünde herhangi bir engel olmadığını vurgulamak gerekiyor.

Kaz Dağları’ndaki ağaç ağaç da İzmir’deki, Göcek’teki başka bir şey mi?

Nedir bu iki yüzlülük, çifte standart?

24 NİSAN KORKUSU

24 NİSAN KORKUSU

Dr. Ceyhun BALCI
https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2019/04/24/24-nisan-korkusu/

Kural değişmedi! Bu yıl da 24 Nisan kaygı kaynağı olmayı sürdürdü. Fransa ne yaptı, ABD ne diyecek ya da bu konuya bugüne değin kayıtsız kalmış olanlar
canımızı sıkacak adımlar atacaklar mı sorusu zihnimizi kemiriyor. Bu yılın yıldızı bu yalanı hortlatmaya çalışan Fransa oldu!

F_SOYKIRM_İNF_1

T.C. Cumhurbaşkanlığı sitesine bu yıl durumu kısa ve öz şekilde anlatan bir görsel konmuş olması olumlu bir gelişme sayılmalı.

Emperyalizmin halklar arasındaki çelişkiler üzerinden yol alma anlayışına odaklanılmadan bu konuyu anlamak son derece zor görünüyor. Türkiye dize getirilme adayı olduğu sürece Ermeni Soykırımı yalanı kapımızdan eksik olmayacaktır. Oysa, Türkiye’nin eli öylesine rahat ve sağlam ki!

İsviçre-Perinçek Davası’nın AİHM tarafından karara bağlanması sonrasında tarihsel gerçeğe hukuksal dayanak eklenmiştir. Bu konuda ağzını açanın gözünün içine sokacağımız kapı gibi bir belge var artık elimizde. Denebilir ki; bu belgenin varlığında savunmaya çekilen taraf olmaktan çıkıp atağa geçmemiz doğru olacaktır. AİHM kararına dayanarak Avrupa başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde tarih çarpıtılarak ders kitaplarına sokulan yalanların temizlenmesi sağlanabilir.

perinçek-isviçre

Öte yandan, SOYKIRIM adı altında tanımlanan insanlık suçu II. Dünya Savaşı sonrasında Nazilerin Yahudilere karşı yaşama geçirdiği uygulamayla ilgilidir. Başka deyişle, SOYKIRIM niteminin bunun dışındaki bir olayı nitelemesi uluslararası bir karara dayanmak zorundadır.

Böyle bir şey elbette söz konusu olmamıştır, olamayacaktır! Akla gelebilecek her ortamda ve hemen her yolu deneyerek ERMENİ SOYKIRIMI yalanını dayatmaya çalışanların yargıya başvurmaktan ısrarla kaçınması dikkate değer bir ayrıntıdır. Bu seçeneğe bugüne dek başvurulmamış olması akla getirilmediği için değil kazanılması olasılığı bulunmadığı içindir.

  1. Dünya Savaşı sırasında emperyal kışkırtma sonucu yüzyıllarca birlikte yaşadıkları bir topluma karşı silahlı kalkışmada bulunan Ermenilerin ülkenin ve vatanın kalımı için göç ettirilmesidir. Bir örnek verelim! 2. Dünya Savaşı sırasında Pearl Harbour baskını sonrasında ABD’de 100 bini aşkın Japon kökenli Amerikan vatandaşının Batı kıyılarından iç kesimlere göç ettirilmiş olduğunu; bununla da yetinilmeyip bu kişilerin toplama kamplarında tutularak özgürlüklerinin bile kısıtlandığını bilen var mıdır ki soran olsun! Yüz bini aşkın Japon kökenlinin Japonya’yla savaşa girişen ABD’nin güvenliğine tehdit olarak görülmesi karşısında Anadolu’nun doğusundaki Ermenilerin göç ettirilmesi arasında dağlar vardır. Uzak olasılık üzerinden 100 bin kişiyi göç ettirenlere ağızlarını açtıkları anda sorulması gereken sorudur bu!

51G09LNzHQL

Posted_Japanese_American_Exclusion_Order_0

Gelinen bu noktada Ermeni Soykırımı yalanı konusunda her yılın 24 Nisan gününde kurbanlık koyun gibi kaygıyla bekleyen bizlerin başkalarının yaptığından çok kendi yapmamız gerekenleri anımsama ve yaşama geçirme zamanıdır. Hem tarihsel hem de hukuksal dayanaklarımız bu denli güçlü olduğuna göre bu korku ve kaygı neden diye sormaktan alamıyor insan kendisini!

Birkaç söz de Beşinci Kol’a gelsin! Fırsat buldukça tanımaktan ne çıkar, tanıyalım kurtulalım demekten çekinmez böyleleri Ne olacağını kısaca özetleyelim!

ermenilerden-ozur-dileme-kampanyasinin-arkasindan-hangi-amerikali-cikti-1712081200_m

Ermeni Soykırımı yalanı üzerinden yol almaya çalışanların konuyu mahkemeye götürmekten ısrarla kaçındıklarından söz etmiştik az önce. Kazanamayacağı davaya gitmek yerine kabul ettirme üzerinden kazanım sağlamaktadılar.

Tanınma, Tanıtma, Toprak, Tazminat dörtlüsü bu önemli olayda son derece kilit rol oynamaktadır. Tanıma’yla bitmeyecektir iş! Tanımak kabul etmek olduğuna göre Tazminat hemen onu izleyecektir. Çıkacak Tazminat’ın bugünkü değerlerle ödenmesi söz konusu olamayacağına göre! Hemen ardından Tazminat ödeyemiyorsan Toprak ver denecektir.

6a840ad1633b68b178e5d66b88c61aed

Şimdi anlaşıldı mı bu önemli ayrıntıdan habersiz (ya da haberli ve hıyanet içinde) olan cahil aydınlarımızın başımıza sarmaya çalıştığı dert?

“Aydın” etiketiyle donanmış “öğrenimli cehaletin” en büyük tehlike olduğunu bir kez daha altını çizerek vurgulamak gerekiyor.

ERMENİ SOYKIRIMI YALANI, Türkiye’nin emperyalizmle mücadele sınavındaki önde gelen soru(n)dur.

Bu soru(n) anlaşılırsa çözüme erişmek hiç de zor olmayacaktır.

2-tek-kisilik-ordu-sukru-server-aya-yogun-bakimda

Yakın zamanda yitirdiğimiz TEK KİŞİLİK ORDU Şükrü Server AYA’nın anısına saygıyla…