Kapımızdaki sorun: Besin kıtlığı

Kapımızdaki sorun: Besin kıtlığı

Dr. Ceyhun Balcı
07 Şubat 2021

Kapımızdaki sorun: Besin kıtlığı
Her ne kadar hak ettiği ilgiyi görmese de yetersiz ve aşırı beslenme DSÖ verilerine göre insan hastalıklarının yarıdan fazlasından sorumlu tutulmaktadır. “Tek sağlık ilkesi” gereğince tarım ve hayvancılık da insan sağlığının önde gelen bileşenlerinden birisi olarak da öne çıkmaktadır.
İlkokul yıllarımızda belleğimize çivilenen bilgidir :
“Türkiye besin üretiminde kendi kendine yeten 7 ülkeden birisidir!”
Kırk-50 yıl öncenin bilgisiydi.
“Devlet kasaplık, manavlık, bakkallık, celeplik yapmamalı!”

(Turgut Özal, 80’li yıllar)

Et-Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve onlara eklenen başkaları ya kapatıldı ya da elden çıkartıldı.

Neoliberal özenti, züccaciyeci dükkânına girmiş fil gibiydi. “Özelleşecek, güzelleşecek!” masalının dinleyicisinin çok olduğu yıllardı.

Üretmekten vazgeçen Türkiye, her 7-10 yılda bir ekonomik kriz yaşama alışkanlığına tutulmuştu. Onlardan 2001’de yaşananı emperyalizme arayıp da bulamadığı fırsatı sundu. Koskoca Türkiye, Türk adı taşıyan, Türkçe konuşan Kemal Derviş’e sarılınca “15 günde 15 yasa” ile batan geminin malları kapışıldı. On beş yasadan 3’ü şekertütün ve tuz üzerineydi.

  • Tütün uluslararası tekellere teslim edildi. Türk halkı zehirlenirken bile yabancıyı zengin etti.

Planlı ve disiplinli yapısıyla tarım işletmeleri arasında ayrı yeri olan şeker endüstrisi de şeker yasasıyla ipi çekilenlere eklendi. Yabancı ülkelere anahtar teslimi şeker fabrikası kurma birikim ve yeteneğine erişmiş olan şeker sanayisi sahneden inince mısır şurubuna gün doğdu. Kotası ve tüketimi artırıldı. Kuşkusuz şeker bolca tüketilesi bir ürün değildi ama kötünün kötüsü mısır şurubu ortamın başat oyuncusu olmaya doğru yol aldı. Kötü beslenme patlama yaparken, obezleşen Türk halkı başkalarının cüzdanını şişirir oldu.

Tuz gibi temel yaşam gereksinimi de devlet denetiminden kurtarılınca dünyanın her yerinden getirilen tuzlar ortamı doldurdu. Akademik unvanlı yabancı tuz tutkunlarının pompalamasıyla tuz tüketim alışkanlığı bile değiştirildi. Yemeğe attığımız tuz da yabancının zenginleşme aracına dönüştü.

  • Her alanda üretmekten vazgeçen Türkiye vurgunun büyüğünü tarım ve hayvancılıkta yedi.

Bir örnek!

Çok değil 10-15 yıl önce 1 milyonu aşkın olan manda sayısı serbest düşüşle 100 bine geriledi. Diğer hayvan türleri de benzer azalma yaşadı.

Burada Hollanda’dan söz etmenin sırası geldi!

Kanallar açarak ve binbir emekle ve çabayla topraklarını denize kurban vermekten korumaya çalışan bu “alçak topraklı ülke” (Alçak nitelemesi aşağılama değildir. Ülkenin Fransızca adı bu anlama gelir) tarım ve hayvancılık alanında yılda 50 milyar dolarlık üretim eşiğini aştı.

Özal’ın özlü (!) sözünün gereğini yapan Türkiye, yaklaşık 30 yıl sonra tanzim satış kavramını anımsamak zorunda kaldı. Bu arada, Türkiye’yi tanzim satışla tanıştıran ve bu alanda önemli büyüklüğe ulaşan İzmir belediyesi katılımlı TANSAŞ da Özal’ın aklına uyulup özelleştirildi.

Sonuç mu? Şimdi artık yok! Adı bile kalmadı!

İki yıl önceki yerel seçimler öncesinde kapımızı çalan besin krizinin adı patates ve soğandı. Öyle güçlüydü ki, devletin nesi var nesi yoksa satanlara Kadıköy meydanında tanzim satış çadırı kurdurdu. Düşmez kalkmaz bir Allah diyelim yeri gelmişken!

Tanzim satış konusundaki en çarpıcı ve yaratıcı örnek de tanzim satışın beşiği İzmir’de yaşandı! Dokuz Eylül Tıp Fakültesi hastalara şifa dağıtmakla yetinmedi. Halkımızı ucuz sebze ve meyveyle de buluşturdu. Tarihsel önemde girişimdir!

Önceki besin krizinin üzerinden 2 yıl geçmemişken bu kez ayçiçek yağı oldu krizin adı. Planın ve programın olmadığı tarım ve hayvancılıkta patates ve soğana heves eden üretici bu işten kazanç sağladı mı bilinmez ama hiç olmazsa memlekette bu temel ikilinin yokluğundan söz edilmedi. Ayçiçek yağı ateş pahası!

Zeytinyağına ulaşmayı aklından geçirmeyen dar gelirlinin yağ adına erişebildiği de aldı başını gitti. Geçen yıl korona salgını küresellikle etiketlenir etiketlenmez bir gelişme yaşandı. Elbette, çoğu gibi hak ettiği ilgiden yoksun kaldı.

“İçimizdeki Yabancı : Virüs” kitabımda yer vermiştim bu önemli gelişmeye!

Vietnam pirinç, Rusya tahıl dışsatımını yasaklamıştı. İki ürünün önde gelen 2 üreticisinin bu kararı “paranla da olsa bulamayabilirsin” anlamına gelen bir gelişmeydi. Oysa, bizim tarım bakanımıza bununla ilgili soru yöneltildiğinde alınan yanıt : “Paramız var, besin kıtlığı yaşamayız!” olmuştu. Öngörüden ve kapıdaki tehlikeyi sezmekten uzak anlayışın saç baş yolduran açıklamalarından bir diğeri olarak tarihteki yerini almıştı.

Geçenlerde okuduğum bir haber akılların başlara toplanmadığını düşündürür gibiydi. Çoğu satılan ve daha da kötüsü üretim dışı kalan şeker fabrikalarına odaklanan haberin ayrıntılarında rant amaçlı ve günü kurtarmaya yönelik satışların sürdüğü anlaşılıyordu. Şeker pancarından şeker üretimi canlandırılacak yerde tabuta son çivinin çakılması yeğleniyordu.

  • Bugün Türkiye saman dışalımı yapıyor!

Azalan hayvan varlığına karşılık yaşanan bu çarpıcı durum tahıl üretiminin de baş aşağı gittiğini düşündürür. Türkiye çok sevdiği susamı bile üretmekten vazgeçmiş olmalı ki, simidi ve helvası için gereken susamı dışalım yoluyla ediniyor. Çok acı vericidir ayrıntı gibi görünen bu nokta.

Bu yazının özetine gelince!

  • Küresel salgın pek çok şey gibi küresel ölçekte gıda krizine yol açmaya adaydır!

Üretenler, tarım ve hayvancılıkta planlamayı unutmayanlar için sorun yok elbette!

Ya bizim gibi savruklaşan ve planlamayı da unutup üretimi boşverenler?

Onlar için besin krizi kapıda!

Yazının sonunda kendimce bir yol da göstermek isterim!

Bir şekilde kırsalla, köyle ilişkimiz varsa bunu avantaja dönüştürebiliriz.

Az ya da çok! Verimli ya da çorak!

Bir parça ekilebilir tarlamız varsa tahıl ektirme girişiminde bulunalım.

Bu küçük girişim bile besin darlığında işe yarayabilir.

Toprak ana her zaman vermeye hazırdır! Yeter ki ondan ilgimizi esirgemeyelim!

Cehalet Bilimi

Cehalet Bilimi

Dr. Ceyhun BALCI

Cehalet suyuyla yıkanan bir beyin, altın suyundan çıkan demir gibidir. Asla altın olamaz, ama ancak altın gibi görünür!”1

Endemi, epidemi, pandemi ve infodemi! Hızını kesmek bilmeyen salgın ortamında dağarcığımıza katılan kavramlar oldu.

Doğanın çığlığı sayılabilecek salgın bir yandan, hatalarına hata ekleyen insan öbür yandan! İş her geçen gün karmaşıklaştı.

Yalan ya da yanlış bilgi salgını olarak tanımlanabilecek infodeminin ayrılmaz parçasından söz edelim.

Agnotoloji” ya da anlayacağımız dille : Cehalet bilimi!
Agnotoloji Yunanca bilgisizlik anlamına gelen agnozis’ten köken almış. Agnozis, tıpta bireyin farkındalığını hedef alan ve ender görülen nörolojik bir bozukluğu tanımlamak için de kullanılıyor. Yazımıza konu olan agnotoloji, hatalı ya da çarpıtılmış bilimsel(!) veriler yayarak bilgisizliğe yol açan koşulları araştıran bilim dalıdır.

Günümüz felsefecilerinden Daniel De Nicola’ya göre İskoç filozof James Frederick Ferrier tarafından ilk kez 1850’de kullanılan agnoioloji yalnızca felsefe disiplini içinde kalan bir tanımlamayken; Robert Proctor’un agnotoloji yaklaşımı toplumsal olarak oluşturulmuş cehalete odaklanan yeni bir disiplin ya da disiplinler arası alandır. Güncel Agnotoloji’nin bu kapsamda açıklanması daha doğru olacaktır.

Her ne kadar cehalet bilimi bugünlerde ilgimizi daha çok çekse de tarih boyunca var olan bir kavramdı. İnsanlık tarihiyle birlikte doğdu ve bugüne erişti dense yanlış olmaz. Cehalet bilimi küresel salgının etkisiyle belirginleşen korku ortamında daha bir öne çıktı.

Çok iyi biliyoruz ki, günümüzde bilgi sanal ortamda ve çoğumuza bir tık uzaklıkta! Gerçekten de aklınıza gelebilecek hemen her soruya bilgisayar başında anlık yanıtlar bulabilirsiniz. Sorun bulmanın ötesinde, eriştiğiniz bilginin aradığınız bilgi olup olmadığında ve aradığınız bilgiyse doğru olup olmadığında düğümleniyor. Durum böyle olunca, sanal ortamın bilgi yaymanın yanı sıra algıyı yönetme aracına dönüştüğünün altını çizmek gerekiyor.

Kimi düşünürler yaşadığımız çağı bilgi ve iletişimle etiketliyorlar. Doğrudur. Aklınıza gelebilecek hemen her ortamda bilgi akışına ve çoğu zaman da bilgi çokluğuna rastlamanız şaşırtıcı değildir günümüzde. Bu yalın gerçeği hangi bilgi ya da doğru bilgi mi sorusuyla tamamlamazsanız eksik bırakmış olursunuz. Başka deyişle nicelik nitelikle de tartılmalıdır.

Salgının başlangıcındaki günlere dönelim!

Salgın Türkiye’ye ulaşmaz! Ulaşsa da Türk soyunu etkilemez!”

Bol kelle paça tüketirseniz virüs size uğramaz!”

Yukarıdaki iki “özlü” söz de adlarının önünde akademik unvanlar bulunan ağızlardan çıkmıştı. Bu önemli gerçek ışığında cehalet olgusunu eğitimsizlikle ve öğretimsizlikle sınırlamamak gereği ortaya çıkmış oluyor. Eğitimli ve öğretimli kimselerin sergilediği sayısız cehalet örneği hemen her gün gözlerimizin önüne geldiğine göre eğitim ve öğretime dürüstlüğün ve akılcılığın eklenmesi olmazsa olmazdır.

Cehalet bilimi aynı zamanda bir algı yönetimi olduğuna göre medyanın ve medya aracılığıyla akademik unvanlı kimselerin aldığı role şaşırmamak gerekiyor. Salgının sönümlenmesi için dünyanın pek çok yerinde sürdürülen aşı çalışmalarından gelen olumlu haberler cehalet biliminin bu kez aşıya odaklanmasına neden oldu.

Çok okunan ve dolayısı ile de güvenilen köşe yazarları sahne aldı bu kez. Kuşkusuz onlara akademiden kişiler de eşlik etmekten geri kalmadı. Aşı milliyetçiliği kavramıyla tanıştık bu kez. Falanca aşı gelmezse aşı olmam diyene bile rastlandı. Yakın geçmişte aşı üreticisi olan ve hiç gerek yokken bu konumundan vazgeçen Türkiye’nin bu akıldışı seçimi karşısında ses çıkartmamış olanların en gür sesle aşıya güvensizlik korosuna katılmakta oluşu da anlamlıdır.

Bu arada, içinde bulunduğumuz olağanüstü koşullar aşı konusundaki yaklaşımları da etkiledi. Olağan durumda bir aşının kullanımı için gereken 4-5 yıllık süre ivedi gereklilik nedeniyle alışılmamış biçimde kısaltıldı. Ruhsatlandırma yerine ivedi kullanım onayı üzerinden aşıdan yararlanma yoluna gidildi. Bu konuda da cehalet bilimi kendince kutsal gerekçelere dayanarak aşı konusunda toplumun kafasını karıştırma konusunda gerekenleri yapmaktan kaçınmadı. Küresel salgının sonlandırılması için eldeki biricik gereç olan aşılar ya tek tek ya da toptan karalanarak bireylerin kafasında soru işaretleri oluşması başarıyla(!) sağlandı.

Bu yazı kaleme alınırken gündeme düşen haber cehalet biliminin dur durak dinlemeyeceği doğrultusunda bir başka ibretlik örnek olarak tarihteki yerini almıştı bile! Aşı kıtlığının özel kurumların aşı dışalımına izin verilerek üstesinden gelinebileceğini savlayan kimi yazarların bu adımın, askıda aşı kampanyasıyla tamamlanması önerisi şaşırtıcı olduğu kadar gülümseticiydi. Bu önerinin toplumcu dünya görüşüne sahip yazarlardan gelmiş olması ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir başka önemli ayrıntıdır.

Hiç kuşku yok ki aşı tüm zamanların en önemli buluşlarından biridir. İnsanın yaşam süresine doğrudan etkisi olmuştur. Örneğin bendeniz, aşının olmadığı bir dünyada önemsiz sayılabilecek bir çocukluk hastalığının ölümcül komplikasyonu nedeniyle çoktan toprağa karışmış olabilirdim. Bu satırları yazmam da olanaksız olurdu.

  • Aşı her şeyden daha toplumsal olması gereken biricik gereçtir.

Keşke güncel umudumuz olan korona aşıları devletlerce üretilmiş olsaydı. Keşke bu yolla üretilen aşılar dünya insanları tarafından hakça paylaşılmış olsaydı. Günümüzde kişi başına 6-9 doz aşı edinip istifleyen gönençli ülkeler var. Gönençli ve cüzdanları şişkin her birisinin kuşkusuz. Ama, ya vicdanları, insafları ve de akılları? Durum böyleyken özel sektör aşı dışalımı yapsın! Aşılar eczane rafına konsun! Biz de askıda aşı kampanyasıyla vicdanlarımızı rahatlatalım diyebilmek cehalet biliminin değirmenine su taşımak değilse nedir?

Örnekler çoğaltılabilir. Hatta, bu yazıyı okuyan herkes yakın ve uzak çevresindeki cehalet bilimi olgularını listeleyebilir de! Cehalet biliminin hemen her koşulda hız kesmeksizin yol almayı sürdürmesi, hemen her ortamda boy göstermeyi başarabilmesi eğitim ve bilimin parasalcılaşmasına da önemli ölçüde bağlıdır kanısındayım. Bu kirli ve kabul edilemez döngü sonlandırılmadıkça cehalet bilimi varlığını ve dirliğini sürdürecektir.

Aşı demişken, aşıda bile sadaka gündeme getirilmişken çok uzak olmayan geçmişten bir anımsatma! Çocuk felci aşısını bulan Jonas Salk’ın soylu sözü unutulmamayı hak ediyor. Aşının patentini almayacak mısınız sorusuna yanıtıdır.

  • Güneşin patenti mi var ki, aşının olsun!”

Bir yandan doğayı ve çevreyi hiçe sayan insanmerkezcilik, öbür yanda insanlık içinde cehalet biliminin yılmaz ve kararlı bayraktarları. Doğanın, çevrenin ve insanlığın esenliğe çıkması her ikisiyle savaşımı kaçınılmaz kılıyor.

1 https://indigodergisi.com/2014/10/bilgisizlik-bilimi-ve-dagilim-tezi/

Türk Tabipleri Birliği kirli siyasetten uzak durmalıdır!

Türk Tabipleri Birliği kirli siyasetten uzak durmalıdır!

Dr. Ceyhun Balcı

Son 30 yılı ülkemizin birliğine, dirliğine ve bütünlüğüne karşı adayan TTB’ye (Türk Tabipleri Birliği) çağrıda bulunuyoruz. Çağrılarımızı toplasak hatırı sayılır bir oyluma erişir.

Biraz kanıksamış olsak da bunu yapmaktan yorulmadık, bıkmadık, usanmadık!

Oturup konuştuğunuzda bizim ülkemizin birliğiyle ve dirliğiyle sorunu yoktur, olamaz diyenlerin hemen her gündeme gelişlerinin yıkıcı bölücülük olması sıradan bir rastlantı olabilir mi? Uzun yıllar İzmir Tabip Odası’na hemen her düzeyde (seçilerek) hizmet vermiş bir hekim olarak yukarıdaki soruya EVET yanıtı veremiyorum.

Geçenlerde tutuklanan TTB Yüksek Onur Kurulu üyesi meslektaşımızın ilişkilendirildiği kuşkuyla ona kol kanat gerenlerin öne sürdükleri “iyi hekimlik” gerekçesi uzaktan yakından ilişkili değildi. Yeni haber şöyle :

Bu kez TTB Merkez Konseyi üyesi olarak seçilmiş bir meslektaşımız Avrupa’da düzenlenen ve buram buram ayrılıkçılık ve bölücülük kokan bir etkinlikte boy göstermekten kaçınma gereği duymuyor. Bu kadar mı rastlantı olur?

TTB’ye egemen olan grupçukların her seferinde bölücülükle, ayrılıkçılıkla ilintili olması rastlantıyla açıklanabilecek denli sıradan bir durum mudur? Ayrılıkçılık ve bölücülük değirmenine su taşıyanların bir kez olsun vatansever tutum almaması da rastlantıyla açıklanabilir mi?

Hep söyledik! Bıkıp usanmadan çağrıda bulunduk!

Yapmayın, etmeyin dedik! Dinletemedik!

Türk hekimlerinin ve Türkiye’de sağlık ortamının dağları aşan sorunları varken bir TTB Merkez Konseyi üyesinin akla zarar bir etkinliğin katılımcısı olması nasıl bir izlenim yaratır?

Sokaktaki vatandaşı ve meslek örgütlerine olumsuz yaklaşımı kuşkuya yer bırakmayacak denli belli olan iktidarı bir yana bırakıyorum.

Bu tutum, meslek örgütünün gerçek sahibi olan ortalama bir hekimi nasıl etkiler?

Can alıcı soru budur! Hemen söyleyelim!

Bu sorumsuz ve sınır tanımaz tutum meslek kuruluşunun birincil öğesi olan hekimleri meslek örgütünden daha da uzaklaştırır.

Uzun yıllar boyunca yaptığımız bir saptama vardı!

Bu saptama sezgilerden çok somut olgulara dayanmaktaydı!

TTB’ye 30 yıldır egemen olan dar grupçu anlayış hekimleri kucaklamak ve onları kapsamaktan çok onları kendi öz kuruluşlarından uzaklaştırmayı amaçlamaktaydı.

Son örnek de bu doğrultuda atılmış pervasız bir adım olarak tarihte yer alacaktır.

Uyarıyoruz!

  • Türk Tabipleri Birliği kirli siyasetten uzak durmalıdır!

Türk hekimlerinin ezici çoğunluğunun gönülden bağlı olduğu Tıbbiyeli geleneği TTB’nin vazgeçilmez rehberi olmalıdır.

Hekim kitlesi ancak böylelikle kazanılabilir. Toplum gözündeki olumsuz izlenim silinebilir.

Böylelikle TTB, varlık nedenine uygun, kazanım sağlamada başarılı çizgiye çekilebilir!

Salgın Bir Çevre Sorunudur

Salgın Bir Çevre Sorunudur

Dr. Ceyhun BALCI

Küresel salgın yarattığı korku ve ürküyle insanlığın başka önemli konuları düşünmesini ve sorgulamasını da engelledi. Yarasa, yılan ve pangolin derken iş bir etnisiteden nefrete vardırıldı. Olmadık şeylerin altında nefret suçu arayanlar her nedense bu konuda sessiz kaldılar.

Salgın, yüksek ölümcüllük sergileyince doğal olarak korunma ve tedavi öne çıktı. Yanı sıra üçüncü sayfa haberi olmaya varabilecek bir dizi ilginç soru gündeme oturdu.

Kargoyla gelen paketten virüs bulaşır mı?

Ya da virüs havada asılı kalarak insandan insana geçişi başarabilir mi türünden sorular kitlelerin ilgisini daha çok çekti.

Bu süreçte üçüncü sayfa haberleri de bolca üretildi.

Komplo kuramcılarının zevkten dört köşe oldukları da göz ardı edilmemeli.

Özellikle azmanlaşarak kent ötesi oluşumlara evrilen yerleşimlerin salgının denetim altına alınmasında önde gelen engeller olduğu da çok açık şekilde ortaya çıktı. Bu denli yoğun ve iç içe yaşanan ortamlar varlığını sürdürdükçe salgınla baş etmek olanaksız olmayı sürdürecektir.

Tüm bu güncel başlıklar gerçekten önemli birincil sorunu perdeleme işlevini de başarıyla yerine getirdi. İki ardışık küresel salgının insan ömrüne sığmaması önde gelen yanılsama etkeni oldu.

İnsan eliyle yaratılan çevre değişiklikleri salgının hız kesmeksizin sürdüğü göz önüne alındığında ele alınmayı ve fark edilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Ormanları, otlakları ve hatta çölleri kentleştiren insanın buralarda farklı canlılarla karşılaşması kaçınılmazlaşıyor. Bu da yerleşilen yerin gerçek ev sahibi olan türle yakınlaşma anlamına geliyor. İnsanın baskın olduğu ortamlarda diğer türler sağkalım savaşı vermektedir.

Tıpkı dere yatağını insanların basması ve belirli aralıklarla sele kapılıp yaşamlarını yitirmeleri gibi insanın çevreyi hiçe sayan sorumsuz, sınır tanımaz ve kibirli tutumu küresel salgınlar aracılığıyla hak ettiği yaptırımın uygulanması sonucunu doğuruyor. Yıllardır üzerinde durulan ama bir türlü dişe dokunur karşılık alınamayan insan-çevre ilişkisini düzeltme girişimlerinin her seferinde (AS: kezinde) karşılıksız kaldığını sayısız örnekle doğrulamak olasıdır.

Salgın, çevreye ve doğaya karşı insan hoyratlığını yaptırıma uğrattı saptamasını yapmak abartı sayılmamalı.

Yapılan çalışmalar insanların dünyanın yerleşime uygun alanlarının yarısını değişikliğe uğrattığını göstermektedir. İnsanın baskın olduğu ortamlarda gergedan ve devekuşu gibi türler “yitir(il)enler” listesine eklenirken, farelerin de içinde bulunduğu kemirgenler bu ortamların “kazananları” olmaktadırlar. Bu kazanan-yitiren denklemi, kazananların insanlara hastalık taşıma potansiyeli olduğunu gösteriyor. İnsanlık tarihinde derin iz bırakan kara ölüm (veba) salgınlarından bir kemirgen olan farenin sorumlu olduğunu anımsayalım!

Son salgında kendisini gösteren bir başka yanılsama, yaban yaşamının başka türlerden insana bulaşan hastalıkların kaynağı olduğudur. Bu kesinlikle yanlış bir saptamadır. Asıl sorun ekosistemde insan eliyle gerçekleştirilen değişikliklerdir. Yaban yaşamının sürdüğü alanların tarıma açılması ve kentsel yerleşimlere dönüştürülmesi salgınlara kaynaklık eden birincil etkendir.

Bu açıdan bakıldığında, son salgında kullanılan dilin de yanlış ve yanıltıcı olduğu ortadadır. Virüsle “mücadele” ve “savaş” gibi söylemler insanın doğaya yönelik hatalarına eklenmiş dil yanlışlarıdır. Açıkça vurgulamakta yarar var; İnsan doğanın bir parçasıdır. Her ne kadar Homo sapiens’in diğer canlılarla karşılaştırıldığında üstünlükleri olduğu doğruysa da, bu üstünlüklerin hiçbiri insanı doğanın bir parçası olmaktan soyutlayamaz. Hele hele doğaya savaş açma ve doğayı kendi amaçları uğruna bozma hakkı hiç vermez.

Virüs kaynaklı küresel salgın,
insanın ekosistemde yol açtığı olumsuzlukların doğal sonucudur.

Hiç kuşkusuz her canlı gibi insanın da kendisini koruma hakkı vardır. Maske-Fiziksel mesafe-Temizlik üçlemesi korunmanın bugün için bilinen etkili üçlemesidir. Korunma olgusunu, savaş ya da mücadele gibi doğayla barışık olmayan boyutlara taşımak hata olmakla kalmaz yeni salgınlara çağrı çıkartmak anlamına da gelir.

İnsanı başka canlılar karşısında üstün kılan aklını kullanma yeteneğini hiç olmazsa bu kez kullanması dileğiyle!

Virüsün dili olsa da bunları söylese! Doğrusu virüs her şeyi anlaşılabilir şekilde anlatıyor! Ama, üstün varlık insan, anlamamak için üç maymunu oynamayı tercih ediyor.

Özetle, küresel salgın gerçekte bir çevre sorununun gündelik yaşamımıza yansımasıdır.

Tıpkı ozon tabakasının incelmesi ya da küresel ısınma gibi. Onlardan farkı, kısa zaman aralığında yaşama geçmesi ve deyim yerindeyse insanı sersemletircesine silkeleme yeteneğine sahip olmasıdır. (http://dagarcikturkiye.com/2020/12/01/salgin-bir-cevre-sorunudur/)

Kaynakça : https://www.nature.com/articles/d41586-020-02189-5

DOKSAN YEDİNCİ YILINDA CUMHURİYET

DOKSAN YEDİNCİ YILINDA CUMHURİYET

Dr. Ceyhun BALCI

Varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan ama Cumhuriyet’e borçlu olduğunu düşünmeyen, tersine Cumhuriyet’le hesaplaşma saplantısını aşamayan bir siyasi yapı yönetiminde 100. yıla geri sayıyoruz. Cumhuriyet’in getirileri, sağladığı kazanımlar ve yalnız coğrafyamızdaki değil yerküredeki biricikliği üzerine ciltlerce kitap yazıldı. Süresi belirsiz söz söylendi. Bu etkinlikler hiç kuşkusuz bıkmadan, usanmadan sürdürülecektir.

 

Biz güncel birkaç olay üzerinden irdeleme ve çözümleme yapalım!

Cumhuriyet eşi benzeri az bulunur bir kurtuluş savaşıyla, başka deyişle kanla, canla kuruldu.

Bu nedenle de saygınlığı hiçbir şekilde tartışıl(a)madı. Bu nedenle de Cumhuriyet’le derdi olanlar kaçınılmaz şekilde yalana dolana sarılmak durumunda kaldılar. Bu, hiç kuşkusuz bu tiplerin düzeysizliğine yaraşan bir davranış biçimiydi.

İlginç ayrıntıdır!

Kanla, canla Cumhuriyet’i kuranlar savaşı da bıçakla keser gibi sonlandırmışlardır.

Barut kokusunun yerini diplomasiye bıraktığına tanık olunmuştur. Hem de ışık hızıyla!

İstanbul’un ve Trakya’nın tek kurşun atmadan işgalden kurtarılması, Lozan’da yeni ülkenin tapu senedinin dünya kamuoyu önünde kabul ettirilmesi, Montrö’de Boğazların tam denetimimize girmesinin sağlanması, Hatay’ın en küçük çatışma olmaksızın Ulusal Ant topraklarına eklenmesi Cumhuriyet’in savaşmak kadar konuşmayı ve anlaşmayı da iyi bildiğini, önemsediğini gösteren örneklerdir.

Yurtiçinde Lozan’ı aşağılamak ve önemsizleştirmek için elden gelen her şeyi yapmakta sakınca görmeyenlerin uluslararası ilişkilerde Lozan’a can simidi bulmuşcasına sarıldıklarını da ibretlikle izler olduk.

Cumhuriyet’in 97. yılında ülkemizin en üst ve tek yöneticisinin Cumhuriyet’in diplomasi geleneğini göz ardı ettiğini görüyoruz. Diplomasiyi “monşerler” söylemiyle aşağılayan başyücenin her geçen gün kaba, kavgacı ve yakışıksız bir dili benimsemekte oluşu çözümlere değil sorunlara daha yakın olduğumuzu gösteriyor.

Fransa’ya boykot çağrısı içi boş olduğu kadar ekonominin kırılganlaştığı dönemde bırakınız seslendirilmeyi, akla bile getirilmemesi gereken seçenekti. Sonuç almayı ve sorun çözmeyi değil ama arka bahçedeki heyecanlı kalabalıkları coşturmayı amaçlayan anlayış her zaman olduğu gibi duygularına teslim olarak hiç olmayacak yola sapmakta sakınca görmedi.

Yüzüncü yıla doğru Cumhuriyetimizin güncel sorunu Cumhuriyet’i benimsemek bir yana Cumhuriyet’le görülmemiş hesabı olduğu duygusuyla sarmalanmış bir anlayışın egemenliği altında kalmasıdır.

Başı dik, alnı ak ve yüzü pak bir toplum yaratmayı amaçlayan ve bunu büyük ölçüde başaran Cumhuriyet’e, havaalanı gibi sıradan bir projenin çıta olarak belirlenmesi acıklı bir başka deneyim olmuştur.

Yine, bundan 60 yıl önce yapılması başarılmış olan yerli otomobilin bu kez TOGG adı altında “ilk” nitelemesiyle görüşe sunulması da Cumhuriyet’in güncel yöneticilerinin ufuksuzluğunu sergilemesi bakımından anlamlı ve önemli bir başka örnek olarak tarihteki yerini almıştır.

  • Her 29 Ekim’de olduğu gibi bu kez de inadına coşkuluyuz, umutluyuz!

29 Ekim, Cumhuriyet sırtında taşımakta olduğu kendisine hiç yakışmayan yükten kurtulduğunda daha bir kutlu olacak!

Cumhuriyet’i yoktan var eden Mustafa Kemal Atatürk ve silah (AS: ve dava) arkadaşları ile Cumhuriyet için kanlarını ve canlarını esirgememiş olan yüce gazi ve şehitlerimizi saygıyla anarak…