ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 12 Haziran 2019

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 12 Haziran 2019

Naci BEŞTEPE
Türk Vatandaşı 

BÖLÜCÜLÜK
Binali Yıldırım Diyarbakır’daki konuşmasında, “Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni toplayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün davet ettiği millet temsilcileri arasında Kürdistan mebusu da vardı, Lazistan mebusu da vardı” diyerek nabza göre şerbet verdi.
Yıldırım’ın o tarihte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmadığını anımsaması zordur…

ZURNA
Yıldırım, “Kürdistan” ifadesinin tenkit edilmesi üzerine,” Lafı zurna gibi uzatmayın” dedi.
Senin delik “zırt” derse, elin zurnası susmaz…

FETÖ
Trabzonspor forması hediye edilen Damat Bakan Albayrak, “Bu forma 2010-2011 sezonunun formalarıymış. Yani şampiyon sezonun formalarını mı yapmışlar?” dedi.
FB açıklaması işin özetidir, “FETÖ’ye destek”

ÖLDÜR
Kılıçdaroğlu’na saldıran inek hırsızının elini öpen AKP’li Önder Gökçekaya
, çift silahla poz verip, “Soylu vur derse vururuz, öldür derse öldürürüz” dedi.
İnsanlıktan habersiz olunca…

SEFA
Mudanya Belediyesi, sahilleri işgal eden Suriyelileri “Bizim çocuklarımız şehit olurken Suriyeliler sefa içinde yaşayamaz” diyerek sahilden uzaklaştırdı.
Vatan savunmasından kaçan hainden ne beklenir?…

KOÇ
Bakan Soylu tarafından; İmamoğlu’na uçak tahsis etmek ve Gezi eyleminde oteli göstericilere açmakla suçlanan Koç Holding uçağın ücreti karşılığı verildiğini, aynı hizmetten B. Yıldırım’ın da yararlandığını açıkladı.
Bu nezaketteki açıklamalardan anlayacak adam lazım…

BANKAMATİK
Çanakkale Bayramiç’in AKP’li Belediyesi, AKP Gençlik Kolları Başkanı’na çalışmadan maaş vermiş.
AKP yolsuzlukla mücadele sözü vermişti. Yolsuzluğu devam ettirme mücadelesi vermişler…

TEHDİT
ABD Savunma Bakanı, MSB Akar’a tehdit dolu bir mektup gönderdi.
Dost kamuflajlı düşmandan ne gelir?…

TUTUKLAMA
GKRY, Fatih sondaj gemisi personeline tutuklama kararı çıkardı.
1974’te tabanı yağlayıp ardına bakmadan kaçanlara bu cesareti veren utansın…

 

AYRAÇ Dergisi sayı 4 – 2019; Türkiye’de Aydın Hekim Olmak : Prof. Dr. Ahmet SALTIK ile Ropörtaj

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi D4 Öğrencilerinin çıkardığı AYRAÇ dergisi ile söyleşi..


Dostlar,

AÜTF (Ankara Üniv. Tıp Fak.) D4 öğrencilerimizden Güler Gözüdeli ve Mehmet Dinçay Yar 28.12.2018’de bizimle bir söyleşi yaptılar (aşağıdaki fotoğrafta AÜTF’deki odamızda Dinçay ile). Çıkarmakta oldukları AYRAÇ adlı derginin 4. sayısında, 2019 başında yayınladılar. Dergi satışını olumsuz etkilememesi bakımından birkaç ay erteledikten sonra bu söyleşiyi paylaşmak istiyoruz..

Bu gün 7 Nisan 2019..
Dünya Sağlık Örgütü 72 yaşını bitirdi..
Bir hekim, koruyucu hekimlik Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği alanında uzmanlaşmış ve yaşamını bu alana adamış bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak, bu söyleşinin ve vermeye çalıştığımız iletisinin Ulusumuza bir “çam sakızı – çoban armağanı” olarak kabulünü dileriz.

Asla unutulmasın ki, Sağlık doğuştan kazanılmış bir insanlık hakkıdır!

Bizler, piyasalaştırılmış sağlık hizmetlerinin sömürülerek aşağılanan “müşterisi” olmayı reddediyoruz!

Sosyal devlet sorumluluğu ile herkese eşit ve nitelikli, kamusal, önceliği kesin olarak koruyucu sağlık hizmetlerine veren bir sağlık sistemi hepimizin hakkıdır.

Yine unutulmasın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu eşsiz önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün sözleri ve buyruğu herkese rehber olmalıdır :

    • Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi halkın sağlığıdır!

Öğretim üyeliğinde 31 yılı tamamlamış olmanın gururu ve süren – artan sorumluluğu ile..

Sevgi ve saygı ile. 07 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

================================================
Söyleşinin başlığı aşağıdaki gibi :

  • Türkiye’de Aydın Hekim Olmak :
    Prof. Dr. Ahmet SALTIK ile Röportaj

Ocak 2019, sayı 4 Güler Gözüdeli ve Mehmet Dinçay Yar

Ayraç: Kendi sözlerinizle akademisyen nedir, aydın nedir tanımlayabilir misiniz? Akademisyen ne yaparsa aydın tutum (tavır) sergilemiş olur?

Ahmet Saltık: Bu sorunuzdan anladığım ölçüde her akademisyen aydın olamayabiliyor gibi bir çıkarımınız var. Bu varsayım üzerinden gidersek gerçekten de aydın olmak bambaşka bir şey. Gelişmekte olan ülkelerde ateşten gömlek!

Akademisyen o ülkenin yasal yapısına göre birtakım akademik unvanları alabilmek için bilimsel gereklilikleri yerine getiren, bildiri sunan, makale – tez yazan, sınavlar geçen kişidir.

Akademisyen unvanını kazanmak a fortiori (zorunlu) olarak aydın olmanızı sağlamaz. Aydın olmanın ilk koşulu, salt kendi beklentileriyle uğraşmayıp yaşadığı çağda, coğrafyada, giderek tüm dünyada insanlara karşı sorumluluk duymaktır. Bu sorumluluğun gereği olarak daha gönençli, mutlu, adaletli, barışçı… bir toplum düzeni kurmak için gözlemcilik eder ve çaba içinde olur aydın (filantropik insan aşaması).

İkinci koşul “aklını inançtan – bilimi dinsel takıntılardan özgürleştirmek“tir. Aydınlanma’nın evrensel tanımı budur. Bu, akademisyenin inançsız olması anlamına gelmez ancak laboratuvarın, kütüphanenin ve ders vereceği amfinin.. kapısında tüm inançlarını dışarıda bırakmalıdır. Bilimsel bilginin ve akıl yürütme sürecinin önüne hiçbir önkoşul koymamalıdır. Somut örnek vermek gerekirse Nobel Tıp ödüllü Prof. Aziz Sancar Hocamız

  • “Ben Evrime de Tanrı’ya da inanıyorum. Evrim bilimsel bir gerçektir.” sözlerini etmişti.

Ama günümüzde Türkiye ve Dünya’da giderek tırmandırılan post-modern öğretiler; toplumsal yaşamı dünyevi – laik olmaktan çıkarıp dincileştirme çıkmazına sokuyor. Bu da doğru değil, örneğin Türkiye’de çok farklı inanç kesimleri ve heterojenlik varken, şu veya bu toplum kesiminin seçimlerini bir başka kesime dayatmak akılcı, adaletli ve olanaklı değil. Dolayısıyla aydın, günümüzde laik – seküler bir yaşamdan yana olmak zorundadır; kendi inançlarını iç dünyasında elbette ki saygınlıkla, dinginlikle yaşayabilir. Buna engel olunmaması da seküler düzenin gereğidir.

Özetlemek gerekirse aydının etnisite, inanç temelli çatışmaları kökten çözecek biçimde seküler (laik) tutum alması beklenir. İnsanlar hem akademinin getirdiği bilgi ve beceriye sahip olur hem de aydın tutum alırsa, uygarlığın daha az sancı ile gelişimine çok büyük katkı sunarlar kanısındayım.

Ayraç: Tıpta Halk Sağlığı Uzmanlığınızın üzerine 2016’da SBF – Mülkiye’de Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden de diploma aldınız. Türkiye’deki tek Tıbbiyeli ve Mülkiyeli’siniz. Bu iki okulu da seçmenizin nedenini öğrenmek istiyoruz.

Ahmet Saltık: Annem ev kadını, babam küçük bir memurdu. Bu nedenle beni entellektüel olarak geliştirici bir ortamda büyüdüm diyemem ancak zor yaşam koşullarının bende uyandırdığı sorumluluk bilinci, bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürdü. Van Atatürk Lisesini hiçbir dersane, laboratuvar, deney.. görmeden bitirip 1971’de Hacettepe Tıp’ı kazandım. 2 yıl okuduktan sonra ailem İstanbul’da olduğu ve Ankara’da maddi olarak sıkıntı çektiğim için İstanbul Tıp Fakültesi’ne geçtim ve okuduğum yıllar harçlığımı çıkarmak için çalıştım. Türk Tıp Derneği üyelerinden ödentileri topluyordum ve % 20’sini bana veriyorlardı. 4. sınıfta İstanbul Hukuk Fakültesi’nden Prof. Edip Çelik Hoca Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersimize girdi. Edip Hoca çok karizmatikti, beni çok etkiledi, hukuka ilgimi uyandırdı. Aynı zamanda hukuk da okumak istedim ama tıp fakültesini bırakamazdım. Sınava girerek hukuk fakültesine de kayıt yaptırdım Tıbbın son 2, hukukun ilk 2 yılını orada tamamlamış oldum. Ancak sonraki yıllarda hukuku bitirmek olanaklı olmadı.

Anadolu’da bir yıl çalıştıktan sonra Hacettepe’ye dönüp Toplum Hekimliği dalında uzmanlık eğitimine başladım. Bu kararımda, 1. sınıfta Sosyal Tıp derslerimize giren Prof. Nusret Fişek’in 1971-72’de bende bıraktığı derin etki vardır. Uzmanlık eğitimim sürerken Türkiye’nin örgütlenme ve politik yapısına, kamu yönetimine ilgim büyüdü; bu nedenle Siyasal Bilgilerin Hukuk okumaya göre daha uygun olacağını düşündüm. Ankara SBF’yi kazandım ancak uzmanlık eğitimi bitince Ankara dışına gitmem gerektiğinden bu Okulu bitiremedim. 2011’de Af Yasasıyla Mülkiye’ye kaydımı yeniledim. Ak saçlarımla, çocuğum yaşındaki gençlerin ara-sında çok sınırlı sayıda derse katılarak 4 yıllık lisans eğitimimi tamamladım. Bu eğitimin beni çok olgunlaştırdığını ve tamamladığını düşünüyorum. Son olarak da Sağlık Hukuku alanında master (yüksek lisans) yaptım (2018).

Ayraç: 2 fakülte bitirdiniz ve her dakikanızda okuyorsunuz. Bizim kuşağımızın “Tıp okuyorum başka bir şeye zaman bulamıyorum” içerikli kendini sınırlandıran bir kaygısı var. Bu konu hakkında biz genç meslektaşlarınıza bir öneride bulunmak ister misiniz?

Ahmet Saltık: Tavsiye etmek hakkım yok belki ancak deneyimlerimi paylaşıp yüksek sesle düşüncelerimi söyleyebilirim. Bu noktada aklıma zaman yönetimi geliyor ki günümüzde Bilgi’nin elektronik ortamda olması sayesinde zaman yönetimi çok daha kolay. Örneğin yü-rürken, dolmuşta.. cep telefonumdan okuma olanağı bulabiliyorum önceki yıllarda yürürken kitap –  gazete – dergi okurdum. Bir tıp öğrencisinin bu fakülteye girmesi, yüksek zeka düzeyini kanıtlar dolayısıyla tıp eğitimi yanında güzel sanatlara, başkaca ilgilere zaman ayırması olanaklıdır. Ne olur; biraz daha az uyur ve zamanınızı daha iyi yönetirsiniz.

Ayraç: Sağlık Hukuku yüksek lisansınızdan söz etmiştiniz hocam, bu çabanızı anlatır mısınız?

Ahmet Saltık: Anayasa Mahkemesi, Kasım 2015’te “Ben çocuklarıma aşı yaptırmak istemiyorum” içerikli 2 bireysel başvuruyu “Evet, yaptırmayabilirsiniz” yönünde onaylayan kararlar aldı ne yazık ki. Ben Toplum Hekimiyim, temel görevim daha sağlıklı bir topluma erişmeyi sağlamak; ancak aşı yapılmayan toplumda bu olası değildir. Bu sorunu incelemek istedim ve Sağlık Hukuku master programına kayıt oldum, bir tez yazdım:

  • Anayasa Mahkemesi’nin Zorunlu Aşı Uygulamasının Yasal Düzenleme Bulunmaması Gerekçesiyle Hak İhlali Olduğuna İlişkin Bireysel Başvurular Üzerine Verdiği Kararların Değerlendirilmesi” tıp ve hukuk alanlarının ara kesitinde oldu.

    Eğer SBF eğitimim olmasaydı bu konunun sağlık hukuku boyutunu irdelemekte zorluk çekebilirdim. Umarım Sağlık Bakanlığı daha çok gecikmeden yasal düzenleme yaparak çocukluk aşılarını zorunlu kılar ve hem etik hem de bilimsel açıdan savunulması olanaksız
    bu karar düzeltilir.

Ayrıca İstanbul Hukuk kaydımı da 2018 af yasasıyla yeniledim ve şu anda Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenciyim, çok sınırlı sayıda da olsa lisans eğitimi derslerine gidiyorum. Emekliliğime az kaldı, umarım daha az yoğun bir yüküm söz konusu olunca sağlık hakkını hem tıbbi hem de hukuksal bağlamda yazmak, kitap, makale.. üretmek, savunmak isterim. Bundan sonraki yıllar için de tasarımım böyle.

Ayraç: Türkiye’de hekim olmanın özellikle aydın bir hekim olmanın sorumluluğu ve karşılaşılan zorluklar nedir?

Ahmet Saltık: Zor bir konum ve rol bu. Daha dün TTB Merkez Konseyi üyesi meslektaşları-mız Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı. Yargılamanın gerekçesi “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” tümcesi oldu. Ben dün web sitemde de yazdım, bu sözü yineliyorum.. dedim. Savaş bir Halk Sağlığı sorunudur; çünkü bu net bir bilimsel gerçektir. Türkiye’de bir biçimde kimi hukuk insanlarının bunu suç olarak görmeye çalışmaları hatta mahkemelerden suç işlendiği yönünde karar çıkması, hatta bu kararların üst yargı organlarında onaylanmış olması bile yalın bilimsel gerçekliği değiştirmez. Bu suç değildir bilimsel gerçekliktir. Bunu söylemek bir aydın tutumudur ve yükümüdür, altında başka şey aramak bilimsel akılcılıkla örtüşmüyor. Meslektaşlarımızın aklanacağını düşünüyorum. En son AİHM’ye gittiğinde kesin olarak – daha önce verilmiş benzer kararlar var– döneceğini düşünüyorum.

Ben hekimim, öncelikli görevim insanı –sağlıklı– yaşatmak!

Kadim Hipokrat’tan beri Hekimler buna yemin eder. Savaşlar insan sağlığını, gönencini en çok olumsuz etkileyen olgudur. Gencecik insanlar ölüyor, engelli kalıyor. Çok tipik örnek bizim Kurtuluş Savaşımız, ne denli çok yitik verdik; ancak Kurtuluş Savaşımız bütünüyle meşru bir savaştı. Çünkü Batı emperyalizmi tarafından işgal edilmişlik ve parçalanmışlığa başkaldırmamamız düşünülemezdi. Bunu yaptık, kanımızla canımızla milyonlarca yitik (şehit) vererek özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı kazandık. Bunun tersini düşünmek bile istemiyorum, dolayısıyla Büyük Atatürk’ün sözüyle bağlarsam;

  • Savaş bir milletin yaşamı tehlikeye girmedikçe cinayettir.”

buyurmuştu. Ben de aynı şeyi yineliyorum. Savaş, insanımızın yaşamı tehlikeye girmedikçe cinayettir. Dolayısıyla Türk insanının yaşamının tehlikeye girdiğini, Türkiye’yi savaşa sokmak isteyenler veya bu söylemi suç olarak öne sürenlerin tezlerini kanıtlaması gerekir. Neden Türkiye insanının yaşamı tehlikeye girmiştir, kamuoyunda yaygın bir ortak kanı oluşmalıdır. Bu kanı oluşmadığı ve paylaşılmadığı takdirde elbette itiraz edenler de olacaktır ki demokratik bir rejimde bunu da hoşgörüyle karşılamak zorunludur.

Aydın tutumuna başka bir örnek daha vermek isterim. 80’li yıllarda Hacettepe’de Nusret Fişek Hocamız, Türkiye’de modern Halk Sağlığını kuran, beni de bu alana yönlendiren bilge insan, 80’li yıllarda idam sırasında hekimlerin bulunmaması gerektiğini savunmuştu. Yasalarımız idam edilecek kişinin hekimce muayene edilmesini ve “İdama elverişlidir, idamına tıbbi bir engel yoktur.” (!) içerikli  rapor verilmesini öngörüyordu! Arkasından idam edilen kişinin muayenesini yapması ve “Öldü.” raporu düzenlemesi isteniyordu! Bu uygulama, bizim bir numaralı meslek ilkemiz olan “İnsanı yaşatmak” buyruğuna aykırı düştüğü için, Nusret hoca da bir aydın tutumu sergileyerek hekimlerin bu görevlere katılmaması gerektiğini bildirmişti. Bu sırada Nusret Hoca TTB (Türk Tabipleri Birliği) başkanı idi. O dönemde ne yazık ki yargılandılar ve aklandılar. Günümüzde hiçbir hekim arkadaşımızın böyle bir “görevi” (!) yok; çünkü bunlar aydın tutumuyla savaşımlarla kazanılmıştır. Son olarak bu bağlamda aydın hekimin her durumda yaşam hakkını savunması gerektiğini düşünüyorum.

  • Sağlık hizmetlerinin piyasaya konu hizmetler değil, devletin yükümlülüğü altında herkese doğuştan kazanılmış bir hak olarak sunulması gerektiğini savunur aydın hekim.

O halde Türkiye’de aydın sorumluluğu, sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasına açık, net, köktenci bir tutum almayı gerektirir. Benim tıpta Toplum Hekimliği uzmanlık alanını seçişim de bundandır. Yapıp ettiklerimiz, yalnız varsıl kişilerin değil, tüm toplumun sağlık haklarını savunmayı gerektirir. Ve dahası, bu hizmetin insanlar hastalanmadan önce yapılması ilkesine dayanır.

21. yy’da aydın hekim, hasta – hekim ilişkisini ticarileştirmeyen, giderek en sağlıklı topluma erişmenin kolektif çabası içinde olan hekimdir diye düşünüyorum.

Ayraç: Son olarak öğrencilik yaşamınızı merak ediyoruz hocam, biraz anlatabilir misiniz?

Ahmet Saltık: Hacettepe Tıp 1. sınıfta, Tuzluçayır’da ailemle bir gecekonduda kalıyorduk.
2. yıl ailem İstanbul’a gitti ben yurtta kalmak zorundaydım. Babam beni polis yurduna yerleştirdi. Burası polis çocuklarının ve polis akademisinde okuyan öğrencilerin kaldığı bir yerdi. Bir apartman dairesi salonunda 8 ranzada 16 kişi kalıyorduk ve sigara da içiliyordu o zaman. Küçük bir çalışma salonumuz vardı oraya taşınırdım hep. Bu koşullarda Hacettepe 2. sınıfta, ağır derslerime çalışma ortamı bulamadım.

Dönemin başbakanı Ferit Melen Van milletvekili ve Başbakandı. Ben de Van Lisesini birincilikle bitirmiştim. Bir tıp öğrencisi olarak gittim, kapısını çaldım. Beni kabul etti ve yurt koşullarımın iyi olmadığını, özel yurtlara paramın yetmediğini, Vehbi Koç Öğrenci Yurdunu istediğimi aktardım. 2. yarıyılda Vehbi Koç Yurdunda kalmama karşın, maddi olarak zorlandığım için, yatay geçişle ailemin yanına, İstanbul’a gitmek zorunda kaldım.

Üniversitede okurken çalıştım. Genel cerrahi hocamız Prof. Ünal Değerli’ye gitmiştim “Hocam geçim sıkıntım var, ne yapabilirim?” diye. Kendisi Türk Tıp Derneği’nin başkanıydı, bana derneğin ödentilerini toplama görevi (işi) verdi. Hiç unutmuyorum, yıllık ödenti 150 TL idi, bunun 30 lirasını bana veriyorlardı. Zaman zaman tüm gün derse gidemediğim oluyordu sabah çıkıyordum, tüm İstanbul’da derneğe üye hekimlerin yanlarına gidiyordum. Böylelikle tıp eğitimimi tamamladım.

Bir de tıp eğitimi hakkında öğrencilerime sürekli önerim; klasik kaynak kitapları izlemeleridir. Ders notları ile asla yetinmeyip İngilizce textbook okumalarıdır. Derslere de olanak  ölçüsünde girmelerini öneririm; çünkü ben çalışmaktan dolayı derslere istediğim oranda giremedim tıp eğitimimin son yıllarında. 40 yıl sonra, katıldığım derslerden belleğimde yer edinen çokça şey varken, katılamadıklarımda yeterince iz yok. Kalıcı öğrenme sağlamak bakımından derse devam, hocayla etkileşim ve meslektaşlarla tartışmanın çok verimli ve gerekli olduğu kanısındayım.

Van Lisesinin son sınıfında biz 3 arkadaştık ve ağır koşulları görmüştük. Olağanüstü çalışmaz-sak hiçbir çıkışımızın olmadığını kavramıştık. Üçümüz de tıbbiyeye girdik. Vahit Özmen bugün İstanbul Tıpta genel cerrahi hocasıdır. Ahmet Arvas Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde sosyal pediatri hocasıdır. Dolayısıyla azmedilirse birçok şeyin başarılabileceği inancını taşıyorum.

Son tümcem şöyle olsun: Bu söyleşiyi siz istediniz; ben, kendimden söz etmekten utanan bir terbiye aldım. Anlattıklarımın yalnızca bir insanın deneyimleri, zor koşulları, neler başarabileceği olarak görülmesini dilerim.

İşte SOSYAL DEVLET, böylesi derin eşitsizlikleri kaldırmak içindir. Türkiye’de ve dünyada bunun için çaba göstermeliyiz.

  • Adil, eşitlikçi, barışçı, seküler (laik), insan onuruna dayanan, bilimsel, demokratik – hukuk temelli, sömürüsüz ama dayanışmacı bir toplum, devlet ve giderek dünya..

Bu söyleşi için AYRAÇ’a ve size çok çok teşekkür ederim.
***

 

 

 

 

 

Kılıçdaroğlu’ndan Türk Tabipleri Birliği’ne destek : Savaş bir sağlık sorunudur

Kılıçdaroğlu’ndan Türk Tabipleri Birliği’ne destek:

* Savaş bir sağlık sorunudur

(AS: Bizim kapsamlı katkıız yazının altındadır..)

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ‘Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur‘ başlıklı açıklama nedeniyle haklarında dava açılan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyelerini ziyaret etti. Bunun için doktorların yargılanmasının kabul edilemeyeceğini belirten Kılıçdaroğlu, “‘Savaş bir halk sağlığı sorunudur‘ dedi diye bir doktorun yargılanması hangi demokraside olabilir?” dedi. (cumhuriyet.com.tr, 26 Aralık 2018)

[Haber görseli]CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 24 Ocak 2018 tarihinde yapılan ‘Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur‘ başlıklı açıklama nedeniyle haklarında dava açılan TTB Merkez Konseyi üyelerini, yarın Ankara 32’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayacak dava öncesi ziyaret etti. TTB Genel Merkezi’nde gerçekleşen ziyarette Kılıçdaroğlu’na Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba ve İstanbul Milletvekili Ali Şeker de eşlik etti. Ziyarette konuşan Kılıçdaroğlu, meslek ve sivil toplum kuruluşlarının demokrasilerde önemli yeri olduğunu vurgulayarak şöyle konuştu:

“Sivil toplum kuruluşları ve meslek kuruluşları sadece kendi alanları ile ilgili değil, kendi alanlarını dolaylı olarak ilgilendiren diğer alanlarda da açıklama yapma hakkına sahiptirler. Tıp ve insan sağlığı gibi hemen hemen hayatın her alanıyla bağlantı kurulabilecek bir alanda görüş beyan etmeleri kadar doğal hiçbir şey yoktur. Çevreden tutun yaralanan insanın acil servise gelmesine kadar bütün bu süreç içinde hekimler görüş bildireceklerdir. ‘Savaş bir halk sağlığı sorunudur‘ dedi diye bir doktorun yargılanması hangi demokraside olabilir? Hekimin görevi zaten insanın hayatını kurtarmaktır. Bunun için yemin ediyor. Bunun için hekim, önüne gelen kişiye kimliğini ve inancını sormuyor. Ona sorduğu soru sağlıkla ilgili ‘derdin ve şikayetin nedir?’ şeklindedir.”

‘BU ÇİFTE STANDARTIN GEREKÇESİ NEDİR?’

Savaşın bir sağlık sorunu olduğunu da vurgulayan Kılıçdaroğlu,

Yemen’e bakın. Tam 5 milyon çocuk savaşın ortasında. İnsanlar birbirini kesip öldürüyor, emperyal güçler onlara silah veriyor, ölen de öldüren de Müslüman. Suriye’ye, Irak’a bakın. Bir doktorun, bir hekimin, bir hekim birliğinin bütün bu duyarlılıkları dikkate alarak görüş beyan etmesi kadar doğal başka ne olabilir? ‘Siz neden görüş beyan ettiniz?’ diye arkadaşlarımız yargılanıyor. Bu bir akıl tutulmasıdır. Sivil toplum örgütleri sadece kendi alanlarıyla ilgili değil, Türkiye’nin demokrasi ile görüşlerini de beyan ederler. Karşılaştıkları sorunları aşmak için de düşüncelerini aktarırlar. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artması konusunda neden bir önlem alınmıyor? ‘Açıklama yaptı’ diye mahkemeye veriliyorlar; ama ‘doktorlara şiddet uygulandı’ diye yasal bir önlem alınmıyor. Bu çifte standardın gerekçesi nedir?”

diye konuştu.

‘YARGILAMA SÜRECİ DEMOKRASİYE AYKIRI’

“Biz, bizi eleştirsin veya eleştirmesin kendi görünüşünü kamuoyuyla paylaşan tüm sivil toplum kuruluşlarına her zaman saygı duyduk ve saygı duymaya devam ediyoruz” diyen Kılıçdaroğlu şöyle devam etti:

”Dolayısıyla TTB’nin ‘savaş bir sağlık sorunudur‘ şeklinde bir görüş beyan etmesini son derece doğal buluyoruz, yargılanma sürecini ise demokrasiye aykırı bir tutum olarak görüyoruz. Ne diye yargılama yapıyorsunuz? Savaşı kim savunuyor? İnsanların öldürülmesini kim savunuyor? Bu ülkenin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı savaş meydanlarında geçti; ama o ‘zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir‘ diyor. Siz 21’inci yüzyılda ‘savaş bir halk sağlığı sorunudur’ dedi diye doktorları yargılıyorsunuz. Bu kabul edilecek bir olay değildir. Arkadaşlarımız dava sürecini takip edip TTB’nin yanında olacaklar. Dolayısıyla biz davanın bir an önce sonuçlanmasını ve Türkiye’nin bu hukuk garabetinden bir an önce çıkmasını arzu ediyoruz.”
=================================

Dostlar,

Sayın Kılıçdaroğlu’nun söylemlerine ve üyesi olduğumuz yasal meslek örgütümüzün açıklamasına katılmamak olanak dışı..

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK,

  • “Milleti hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir.”  demişti.

Biz hekimiz… en temel mesleksel (profesyonel) değerimiz “insanı yaşatmak” tır, “insan yaşamı” dır. Buna yemin ederiz tıp / hekimlik diplomamızı almadan önce..

Bu kadim etik ilke savaşta bile geçerlidir ve insanlığa Hipokrat‘tan armağandır. Savaşlarda düşmanın yaralısına bile sağlık hizmeti veririz hiç ayırmadan..

Biz hekimler sağlık hizmeti verdiğimiz insanların düşüncelerine, inançlarına, giysilerine, dinine, diline, etnik kökenine, cinsel tercihlerine…. kör ve sağırızdır.

Bakmaz, görmez, duymaz ve ilgilenmeyiz!

O yüzden Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmeleri gereği çatışmalarda tutsak alın(a)mayız…
Çalıştığımız sağlık birimleri, hastaneler.. bombalanmaz, işgal edilmez..
Doktorların ve sağlık birimlerinin savaşta dokunulmazlığı vardır..
****
AKP, tek başına iktidarının 17. yılına girdi..
İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar kesin olarak yozlaştırır..
Yaşanan süreç bu mudur?
31 Mart 2019 yerel seçimleri yaklaşırken, beklediği başarıyı sağlayamayacağı kaygısı, AKP’yi sağduyudan bunca uzaklaştırmamalıdır! Bir yerel seçim uğruna ülke ve insanlarımız bunca gerilmemelidir. Yaratılan yıkım (tahribat) büyüktür ve onarımı son derece zor olduğu gibi; iktidara beklediği yararı da asla getirmeyecek, tersine zarar verecektir, vermektedir.

AKP topluma baskıyı artırdıkça oyları düşmektedir, o halde kısır döngüye girmek niyedir ki??

Türkiye parti devletine dönüşmemeli, despot bir tek adam yönetimine sürüklenmemelidir.
Kamuoyundan bunca direnme geliyorsa, bu, AKP için uyarıcı olmalıdır, tepki ise yersizdir,

Erdoğan, içte ve dışta hemen hemen herkesle kavgalıdır.

Bu durum normal değildir. Dolayısıyla ülke iyi yönetil(e)memektedir.

  • Erdoğan, bilinçaltı korkularının, kaygılarının… tutsağı olmamalıdır.

Başlatılan bu tür soruşturmalar, davalar derhal geri alınmalı, çok tehlikeli düzeylere tırmandırılan gerilim – kutuplaştırma mutlaka durdurulmalıdır. 

Bu yapılmazsa neler olabileceği tarih kitaplarında sayısız örneklerle doludur.

Erdoğan’ın “Ben halkın gücünden daha büyük bir güç tanımadım bugüne kadar” sözleri Ankara’da posterlerde dev puntolarla yazılı..

Eeee?? Halk, hukukunu korumak için meşru nefs-i müdafaaya itilmemeli..
Tarih boyunca bu tür yersiz kavgaları hep ama heeeeeeeeep halklar kazanmıştır.

Sevgi, saygı ve kaygı ile. 26 Aralık 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ARDINDAN

ARDINDAN

Konuk yazar :
Suay Karaman

Az zamanda çok ve büyük işler başaran büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, ölümünün 80. yılında özlem ve saygıyla andık. Her yıl olduğu gibi, bu yıl da anma törenleri büyük bir coşku içinde yapıldı. Saat 09.05 olunca, yurdun her köşesinde saygı, sevgi, gurur, minnet gibi tüm duygular birlikteydi.

Toplumu, eşsiz liderimiz Atatürk’ten soğutma çabalarının büyük boyutlara ulaştığı günlerden geçmekteyiz. Atatürk’e hakaretler yapılırken, adının birçok yerden kaldırıldığı zaman dilimi içinde, ulusal bayramlarımız yasaklanırken, bu yıl 10 Kasım Cumartesi günü saat 09.05’te yapılması gereken anma töreninin, hafta sonu olduğu için Cuma ya da Pazartesi gününe alınması gündeme oturmuştur.

Atatürk’ümüzü anma programının ölüm yıldönümünde, 10 Kasım günü yapılması esastır. Dünyanın hiçbir yerinde anma programlarının günü ve saati değiştirilmez. Böyle bir değişiklik, bu günün anlam ve öneminin azalmasına neden olur. 79 yıldır her 10 Kasım’da, saat dokuzu beş geçerken tüm yurtta sirenler çalar, vatandaşlarımız o an işlerini bırakır kendiliğinden saygı duruşuna geçerler. Dünyada böyle bir sevginin ve saygının eşi, benzeri yoktur. İşte gözden düşürülmek istenen bu sevgidir, bu saygıdır ve Atatürk’e duyulan minnet duygusudur.

Ne denli baskı yapılırsa yapılsın, ulusal bayramlarda ve 10 Kasım’larda Anıtkabir’e koşan vatandaşlarımızın coşkulu görüntüleri, laik ve demokratik cumhuriyetimizin geleceğinin güvencesidir. Çünkü bu toplum, ülkemizi emperyalist işgalden kurtaranın ve yepyeni bir devlet kuranın Mustafa Kemal Atatürk olduğunu bilmektedir. İşte bu yüzden,

  • Atatürk’e her koşulda ve her zaman sahip çıkılacaktır.

Atatürk’ün;

  • “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına, Türk Milleti denir”

sözünden ırkçılık çıkaran zavallı beyinler, “Andımız” için de ayrılıkçılık yapıldığını var saymaktadırlar. Emperyalizmin oyuncağı olanlar “Türklük” diye bir şey olmadığını söyleyip, ulus devletin ortadan kaldırılmasını savunmaktadırlar.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminde 1923-38 arasındaki 15 yılda yapılan büyük atılımları görmek istemeyenler, son 16 yıldır yapılan içi boş ve göz boyama amaçlı işleri başarı olarak sunmaktadır. Cumhuriyet tarihimizin en büyük ekonomik ve siyasal krizine neden olanlar, Atatürk’ten, ilkelerinden, devrimlerinden ve eserlerinden rahatsızlık duymaktadır.

10 Kasım günü Atatürk’ü anmayan Diyanet İşleri Başkanı, “keşke Yunan galip gelseydi” diyen Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu’na geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. Hakkâri Şemdinli’de resmi verilere göre 7 şehit verdiğimiz bir günün ertesinde, üstelik Atamızı andığımız bir günde yapılan bu ziyaret anlamlıdır, bir meydan okumadır.

Oysa ölümünden 80 yıl sonra bütün yurtta saygıyla anılan bir lidere sahip olmak, Türk milletinin gururudur. Ne yaparlarsa yapsınlar, bugün sağa sola adı verilenler, iktidarları bitince hiç anılmayacaktır, adları yok olup gidecektir. İşte bunun kızgınlığı bile, Atatürk’ten nefretin ve kompleksin kaynağıdır.

Bugün her türlü olumsuzluğa karşın Atatürk’ün bize bıraktığı vatanımızda özgürce yaşayabiliyorsak, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak çağdaşlaşma arzusu içindeysek, bize emanet edilen cumhuriyetimizi sonsuza dek yaşatmak zorundayız. İşte bütün bunları borçlu olduğumuz yüce insan Atatürk’ümüzü anacağız, anısı önünde saygıyla eğileceğiz ve gösterdiği hedefe ulaşmak için çok çalışacağız.

  • Türk milleti ne Atatürk’ten, ne de eserlerinden asla vazgeçmeyecektir.
  • Kurtarıcımız ve kurucumuz büyük Atatürk’ü unutmayacağız, unutturmayacağız.

İstanbul Havalimanı nedir ne değildir?

İstanbul Havalimanı nedir ne değildir?

Başlığı sorularla yanıtlayacağım:
♦ 22 milyar Avro gibi rekor ihale bedelli bu işi kime verildi? Yap işlet devret sistemi ile, İstanbul Havalimanı, yani İstanbul Grand Airport (İGA) yatırımcılarının oluşturduğu; Cengiz, Mapa, Limak, Kolin, Kalyon Ortak Girişim Grubu’na (OGG)’na verilmiştir. Vesselam kısa kelam; yandaş sermayeye..
♦ İstanbul Havalimanı’nın Kapasitesi ne olacak?
150 milyon yolcu taşıma kapasiteli olacakmış.
Peki Gerekli miydi?
Külliyen gereksizdi?
♦ Atatürk Havalimanı genişletilerek aynı yolcu kapasitesi yakalanabilir miydi?

Siyasi rant için
Daniskası yakalanırdı! Biliyorsunuz; Atatürk Havalimanı genişletme çalışmaları kapsamında yapılan ek terminal ile kapasite, 2016’da 80 milyona çıkarıldı. Eğer var olan alana 2 pist daha eklenseydi kapasite 150 milyonu aşardı.
♦ İyi de bu olası yapım kolaylığı varken, aynı bölgede doğayı ve doğanı yok eden, 3. Köprü, İstanbul Havalimanı ve de Kanal İstanbul neden yapılıyor, yapılmak isteniyor ve de neye referanstırlar?
Ekonomik ve siyasi rant için yapılıyorlar? 3 projede kesinlikle bu bölgede siyasi erkin ve yandaşlarının kapattıkları arsalara referanstır.
♦ Nasıl mı?
Önce arsalar kapatıldı, ardından projeler gündeme getirildi ve 1 liraya aldıkları toprakların metre karesini bin liraya çıkardılar.
♦ İstanbul Havalimanı devreye girdikten sonra Atatürk Havalimanı kapatılacak mı? 
Elbet kapatılacak? Sözde Millet Bahçesi yapılacakmış. Kesin yalan, bu alan OGG ve benzer yandaşlara peş keş çekilecek!
Bu yatırım devlete ve ulusumuza ne getirecek?
Devlete ve ülkemin vergi kamikazeleri ulusumuz bireylerine yük getirecek!
♦ Devlete nasıl yük getirecek?
Kocaman yük getirecek. Şöyle ki; OGG’ciler İstanbul Havalimanı’nı yapmak için uluslararası finans kuruluşlarından kredi alacak-aldı, devlet kefil olacak-oldu, OGG bunu ödemeyecek ve de borcu devlet üstlenecek. Bu ara, OGG yaptığı İstanbul Havalimanı’nı kendi işletecek, zarar ederse otoyol ve köprülerdeki gibi devlet sübvanse edecek ve devlet adeta OGG ve OGG’ye yandan kaynak olan siyasi erk ve yandaşların finans kaynağı haline gelecek ve bitirilecek.
♦ Ülke kalkınır mı, dahası devlet büyür mü?
Devlet asla büyümeyecek, ülke asla kalkınmayacak!! Çünkü ülke kalkınması devleti büyütür, dolayısıyla de büyüyen devletin halkı da büyür, yıllık geliri artar ve de halkın esnafı ve çalışanının cebine para girer. Aksine OGG ve etrafındaki asalakların cebine para girdi ve giriyor. Yani onlar büyür. Siyasi erk de yoksul halkın cebinde olmayan TL ile ve Cebi para dolu asalakların cebindeki TL’lelerini toplar ikiye böler ve işte benim ülkem insanının yıllık gelir ortalaması diye cahiller cemaatine yutturur..
♦ İstanbul Havalimani doğayı ve doğanı nasıl yok edecek?
İstanbul Havalimanı, 3. Köprü güzergâhı olan Sarıyer, Eyüp, Arnavutköy ve İstanbul’un nefes alma odağı kuzey ormanlarına konuşlandırılıyor. Özellikle Arnavutköy ve mahallelerini örseleyecek. Çünkü bu çevrede inşa edilecek Yeni Şehir ile Arnavutköy Tayakadın mahallesi tümden yok ediliyor. Yok etme sürecine önce 3. Köprü ile başlandı, İstanbul Havalimanı ile devam etti, Kanal İstanbul ile sonlandırılacak. Ve de süreci işleten siyasi ve ekonomik rant örgütü iş makineleri ve hafriyat kamyonları ile Kuzey Ormanlarının belli kesiminde kesilmedik tek bir ağaç, kurutulmadık tek bir su havzası, yani su birikintisi bırakmayacak. İnsanın, kuşun, kurdun, böceğin, çiçeğin yaşam alanları yerle bir ediliyor, edilecek. Nedense duyarlı meslek odaları dışında halktan en ufak bir direniş gösterilmiyor ve yeşil, yerini önce toprak rengine, sonra gri betona ve ardından siyah asfalta yerini bırakıyor.

Doğayı yok etmek
İşte bunun adı doğayı ve doğanı yok etmektir.. Ve bu yok edişi, var oluşumuz olan 29 Ekim’in önüne geçirerek ekonomik rantlarını siyasi rantla tümlüyorlar.
Dahası, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün;

  • “Türk milletinin karakterine ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir”

dediği Cumhuriyet’i, ideolojik karakterlerine karşı görüyorlar ve yok sayıyorlar, Cumhuriyet kutlamalarını Ankara’da yapmayarak!  (Cumhuriyet, 06.11.18)

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu