DEMOKRASİ İÇİN HALK SEKTÖRÜ

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN hocamız “Ankara Kalesi” başlığı altında ardışık (seri) yazılarını sürdürüyor.. Sanırız sayıları 200’ü geçti. Biz de olanak ölçüsünde, bize ulaşan bu yazıları sizlerle paylaşıyoruz. Son derece ilginç biçimde bu yazılar hep 8-9 sayfa oluyor.. Kaynakça içermiyor ve ara başlıkları da olmuyor. Noktalama ve yazım yanlışları da oluyor epey.. Anıl hocaya bu bağlamda birçok kez anımsatmamıza karşın, Hoca tarzında hiçbir değişime gitmiyor..
Yazıların içeriği elbette çok değerli.. Bu yüzden biz de bu boyuta odaklanıyoruz.
Metinde öze dokunmadan düzeltmeler yaparak aşağıda yayımlayacağız..
Ancak uzunluğu nedeniyle hep yaptığımız gibi gene pdf olarak..

Yazının başlığı DEMOKRASİ İÇİN HALK SEKTÖRÜ..

Şöyle başlıyor :

“Demokrasi bir siyasal rejim olarak halk kitlelerine dayanmaktadır. Bir ülkede var olan demokratik rejim çerçevesinde halk kitleleri harekete geçerek kendi geleceğine egemen olmaya çalışır ve bu doğrultuda ülkeyi halk tabanı kendisi yönetmek ister. Eski Yunan döneminden gelme bir siyasal geleneğin adı olan demokrasi kavramı,  halkın gücü anlamına gelen demos ve cratos kelimelerinin birleşik şeklidir. Halk ve gücün bir araya gelmesiyle birlikte, halkın gücünün iktidar olduğu demokratik rejimlere kitleler sahip olabilmektedir. Gerçek anlamda halk kitlelerinin ülkede siyasal gücü ele geçirerek iktidara gelmesiyle, egemen konumdaki eski güç merkezleri sahip oldukları potansiyeli yitirmekte ve bunun sonucunda da bir ülkede tam anlamıyla halk egemenliği rejimi kurulabilmektedir. Halk kitlelerinin bilinçlenmesiyle ve yetişmesiyle birlikte ülkelerde halk egemenliği rejimleri demokrasi adı altında kurulmaya başlanmıştır. Yığınların geri kaldığı ve toplumsal potansiyelin bilinçli bir çizgiye ulaşamadığı yerlerde ise halk kitleleri kendi geleceklerine egemen olamamış ve böylesine olumsuz bir durum yüzünden de eskisi gibi egemen güçler siyasal rejimlerdeki  üstünlüklerini sürdürerek  demokrasi dışındaki yönetim biçimlerine  geri toplumları mahkum etmişlerdir. Kendi kaderlerine mutlak anlamda egemen olmak için çaba gösteren halk kitlelerinin, egemen güçlere yönelen iktidar   çekişmelerinin sonucunda kitleler istikrarlı bir mücadele ortaya koyabilirlerse, o zaman kendi egemenlik düzenlerini oluşturarak, ülkelerinde gerçek anlamıyla bir demokratik rejime kavuşabilmektedirler.”

*****
Yazının devamında;

“… Doğuştan sahip olunan bencillik duyguları ya da çıkarcı yaklaşımlar insanların  tutum ve davranışlarını yönlendirdiğinden ele geçen fırsatların değerlendirildiği, her türlü durumda çıkarlara öncelik verilmesi yüzünden, malvarlıkları artırılarak nedensiz zenginleşmeler yaratılmaktadır. Siyasal rejimler tarihi incelendiğinde halktan kopuk baskıcı ve diktacı yönetimlerde, hükümete yakın olan kesimlerin iktidar nimetlerinden yararlanarak ve de her kezinde yeni bir zenginler sınıfı gündeme getirerek, toplumun
tepe noktalarında aşırı zenginleşmeyi pompaladıkları zamanla kesinlik kazanmıştır.
Bu durumda, zenginleşen toplum kesimlerinin kendi yönetimleri altında bir demokrasi arayışına girdikleri ve bu nedenle de rejimlerin değişme göstererek normal demokrasinin ötesinde, farklı bir
azınlık yönetimine ya da sermaye egemenliğine doğru kayma gösterdiği şimdiye dek görülen örnekleriyle ortaya çıkmıştır….”

“…. Özel sektör patronları zaman içinde kazandıkları serveti büyüterek bütün üretim araçlarına sahip oldukları noktada, ekonomik sömürü katlanarak tam anlamıyla
insanlık dışı bir vahşi kapitalizmi  öne çıkmaktadır. Emeğin mal olarak satıldığı
serbest piyasa ekonomisinin denetlenmesinde üretim araçları fazlasıyla rol oynamaktadır. Bu yüzden büyük şirketlerin tekelci patronları  piyasalarda  hegemonyalarını koruyabilme doğrultusunda  üretim araçları tekelini de ellerinde tutmak istemekte ve  bu doğrultuda  ülkede yaşamaya çalışan  kitlelerin halk sektörü gibi seçenek yapılanmalara gitmelerini engellemeye çalışmaktadırlar. Türkiye’de bu doğrultuda halk sektörü tartışmalarının
en üst noktaya çıktığı aşamada ve sosyal demokrat bir iktidarın halk sektörünü gerçekleştirmek üzere adım atmaya başladığı bir sırada, büyük şirketlerin patronları
bir araya gelerek  bir patronlar kulübü görünümünde iş adamları derneklerini kurarak, örgütlü bir biçimde kendi çıkarlarını korumaya yönelmişler ve Halk Sektörü kurmaya yönelen sosyal demokrat iktidarı  gazetelere ilanlar vererek ya da ara rejimleri destekleyerek, elbirliği ile işbaşından uzaklaştırmışlardır…”

“…Küresel emperyalizme geçiş aşamasında ortaya çıkan halk sektörü seçeneği,
kapitalist emperyalizmin geleceği açısından tehlikeli olarak görüldüğü için,
neo-liberal sağ iktidarlar sermeye merkezleri tarafından desteklenerek işbaşına getirilmişlerdir. Böylece ülke yönetimini sağcı iktidarlar aracılığı ile ele geçiren
zengin sınıflar, halk kitlelerinin desteğine sahip olan sol ya da sosyal demokrat iktidarlara izin vermemişler, kendi denetimleri altındaki basın ve medya kuruluşları aracılığı ile sermayenin çıkarlarını savunanları işbaşına getirerek, tam anlamıyla kapitalin egemen olduğu siyasal düzenin oluşturulması için çalışmışlardır. Bugün gelinen Küreselleşme süreci, böylesine girişimlerin sonucunda insanlığın gündemine giren yeni bir
süper emperyalizm aşamasıdır.

Ve uzun makale şöyle bağlanmakta :

“…Böylesine çıkarcı ve azınlıkçı politikaları esas uygulamalara dönüştürmek isteyen
zengin kesimlerin kapitalist politikaları ile artık demokrasi görünümlü rejimler Kapitokrasi’ye dönüşmüştür. İnsanlığın küresel emperyalizmin boyunduruğundan kurtulabilmesi, sermaye egemenliğinin demokrasileri kapitokrasiye dönüştürmesinin önüne geçilebilmesi, ancak  yeni bir demokratik açılım içinde halk sektörünün  tekrar  kurulması ile olanaklı olabilecektir. Bütün dünyanın ve insanlığın daha dengeli bir geleceğe yönelebilmesi için karma ekonomik düzen içinde hem kamu sektörü yeniden inşa edilmeli hem de yığınlara acilen halk sektörü kuruluşları devletin öncülüğü ile acilen kazandırılmalıdır. Kamu kaynaklarının özel sektör zenginleri tarafından yağmalanması ve emperyalizmin ulusal ekonomileri teslim alması gibi olumsuz gelişmelerin tümü kapitokrasi uygulamalarının  sonucudur. Yeniden gerçek anlamda demokrasiye dönüş için
sermayenin egemenliğine son verilerek kapitokrasi rejimleri bir an önce ortadan kaldırılmalı ve halk kitlelerinin ekonomik açıdan güçlendirilerek devreye sokulması ile halkçı siyasal iktidarların işbaşına gelmesi sağlanmalıdır. Halkın halk tarafından yönetimi anlamında demokrasi ancak bu aşamadan sonra olanaklı olabilecektir.  (01.03.2015)”

Sevgi ve saygı ile, 01.03.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Sağlık hizmeti ‘mal’ oldu!


Sağlık hizmeti ‘mal’ oldu!

Tıp çevrelerinin AKP politikaları nedeniyle getirdiği “sağlık ticarileşti” eleştirileri,
yargıda da karşılığını buldu.

Özel hastanelerde doktor-hasta ilişkisi, dükkân sahibi-müşteri ilişkisi gibi olacak.

Hasta, doktordan sağlık hizmeti değil, bir mal alıyormuş gibi değerlendirilecek.
Doktorun yaptığı hatalı tedavi ya da ameliyat için hastalar, “tedavi hizmeti”nin,
“vekâlet akdi”ne dönüştürülmesi nedeniyle Tüketici Hakları Mahkemesi’ne başvuracak.

Tıp çevrelerinin AKP iktidarı ile birlikte sağlık hizmeti bedelinin her geçen gün artmasıyla “sağlık ticarileşti” eleştirileri, bir yargı kararıyla, hukuken de belgelenmiş oldu.
Trafik kazası geçirdikten sonra özel bir hastanede ameliyat edilen hasta, “ameliyatın hatalı yapıldığı, bu nedenle sıkıntılar yaşadığı” gerekçesiyle hastaneden ve doktordan 50 bin TL manevi, 5 bin TL de maddi tazminat istedi. Mahkeme ise konuyla ilgili Tüketici Mahkemesi’ni işaret ederek görevsizlik kararı verdi. Bunun üzerine hasta da görevsizlik kararını temyiz edip Yargıtay’a taşıdı.

Yargıtay ise değişen yasaya dikkat çekerek, çok tartışılacak bir karar metnine hasta ile özel hastane arasındaki “tedavi hizmeti”, “vekâlet akdi” olduğu, bu bağlamda söz konusu davanın da “vekâlet ilişkisi” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin altı çizildi. Meclis’te geçen yıl kabul edilen, “vekâlet akdinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Tüketici Yasası‘nın uygulanması” maddesinin yürürlüğe girdiğinin vurgulandığı kararda, “Bu nedenle
vekâlet ilişkisinden doğan uyuşmazlığın Tüketici Mahkemesi’nde görülmesi zorunludur” ifadeleri kullanıldı. 2013, yani yasanın yürürlüğe girmesinden önce olması nedeniyle,
davaya Tüketici Mahkemesi’nin değil genel mahkemenin bakması gerektiği kaydedildi.

====================================

Dostlar,

AKP’nin foyaları artık dökülüyor…
Dileriz “Necip” (soylu) milletimiz de kör kör gözüm parmağına” bu çıplak gelişmeleri görür, deriiiiin mi derin uykusundan uyanır, AKP hipnotizmasından kurtulur ve kendine gelir..

Siyasal tarih, insanların idrakinin sonsuza dek teslim alınamayacağını gösteriyor.

Dileriz kadim halkımız kendi oylarıyla kendine zulüm etmekten sıyrılır, siyasal akılcılıkla
7 Haziran 2015 seçimlerinde oyunu kullanır.. Tersi durumda, ABD’deki gibi insanlık dışı bir sağlık sistemine sürükleniriz ve yazındaki (literatürdeki) acı deyimi ile “sokak köpekleri kadar çaresiz” kalabiliriz..

Bir kez daha yazmış, anımsatmış olalım…

“Sağlık hizmetleri doğuşta kazanılmış temel insanlık hakkıdır.”

İHEB (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi) 10 Aralık 1948’de yayımlanmıştı.
Küresel emperyalizm neden bu evrensel hukuk belgesini tanımaz?

İlan ediyoruz :

KüreselleşTİRmeciler apaçık hukuk dışıdırlar; Türkiye’deki 5. sınıf taşeronları da..

Bu Harami düzen elbet yıkılacak, ağababaları tarihe ve halka hesap verecektir.
Yeter ki halkımız “BİRLİK” olabilsin.

7 Haziran 2015 seçimlerine CHP merkezli CUMHURİYET İTTİFAKI ile girer ve
AKP iktidarını alaşağı ederse..

Bir kez daha Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve kurtarıcısı Yüce ATATÜRK‘ü dinlerse :

● “Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir. Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir.

Sevgi ve saygı ile,
06.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

KKTC Karambole Kurban Edilmesin..


KKTC Karambole Kurban Edilmesin..


Dostlar,

Türkiye’mizin içeriden – dışarıdan elbirliği ile içine sürüklendiği bilinçli karmaşada (karambolde) KKTC sorunu ne aşamada??

Kuruluşunun 31. yılında (15 Kasım 1983; o günkü yazımıza sitemizden bakılması..) bir halkın, Rumlarca soykırımının eşiğinden döndürülmüş bir halkın evrensel – meşru kendi geleceğini belirleme (self determinasyon) hakkını Küresel emperyalizm bir türlü tanımıyor..
Ama bizim gibi çevre ülkelerde azınlıklar yaratarak, mikromilliyetçilikle, etnik ayrımcılıkla yepyeni (!) minik devletçikler yaratmayı sürdürüyor..

Böl, parçala ve yönet! 

KüreselleşTİRmeciler = Yeni emperyalistler, kanlı “DIVIDA ET IMPERA” geleneğini sürdürüyor. Ama Kıbrıs’ta, dili – dini – kültürü – tarihi… her şeyi apayrı 2 toplumu
zorla tek devlet altında toplama baskısını sürdürüyor. Üstelik son 60-70 yıldır Rumlar,
Ada  Türklerini tam bir etnik temizliğe uğratma çabası içindeler.. Üstelik kezlerce..
Meslek büyüğümüz Dr. Fazıl KÜÇÜK‘ün kahramanca ve akıllıca savaşımını – direnişini
vefa ile anmak ve sürdürmek zorundayız.

1974 Mutlu Barış Harekatı
nı Türkiye, tüm zorluklarına ve de ödediği ağır faturaya karşın
(3 yıl ağır ABD askeri ambargosu) yap(a)mamış olsaydı, kanlı papaz Makarios‘un
insanlı dışı buyrumu (direktifi) yerine getirilmiş olacak ve

“Türkler Ada’da, Akdeniz’in sıcağında tereyağı gibi eritilmiş” olacaktı!

Dostumz Sayın Ahmet GÖKSAN, Kıbrıs sorununda yetkin bir yurtsever uzmandır.
O’nun yazdıklarını okumak gerekir.

Yineleyelim; Türkiye bilinçli bir karmaşaya itilmiştir.
Bu arada AKP iktidarının KKTC hakkında da yaşamsal ve fakat Ulusal çıkarlarımız ve
tarihsel gerçeklerle asla örtüşmeyen dönüşümsüz ödünlere dayalı adımları beklenebilir!
Dikkatli, uyanık olmak zorundayız..

Bu yüzden Sn. Göksan’ın Temmuz 2014’te yazdığı makaleyi özellikle paylaşalım..

Sevgi ve saygı ile.
29 Aralık 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

==============================

PAZAR’LIK
GÜCÜN BİRLEŞTİRİCİSİ

portresi

Ahmet GÖKSAN
ahmetgoksan45@gmail.com

 

 

  • “Yıllardan beri özlemini çektiğimiz barışla güvenliğe, özgürlüğe ve 96 yıllık hasretimiz
    al sancağımıza bizi tarihin en şanlı ordusu kavuşturdu. Dünya durdukça büyük Anavatanı’mız
    ve O’nun güçlü ordusuna minnettarız. Kıbrıs Türk’ü 20 Temmuz kurtuluşunu ebediyete kadar
    bu coşkun hislerle anacak, bizim için toprağa düşenleri rahmet, şükran ve saygı ile yad edecektir.”
     Dr. Fazıl KÜÇÜK, 1974 

            İnsanlar, yaşadıkları güzel ve mutlu olayları olduğu kadar iz bırakan olumsuzlukları ve mutsuzlukları da unutamıyor. Bu bakış ve yaklaşım insan doğasının bir ürünü olsa gerek.
Buna karşın gerek ulusal gerekse dinsel bayramların birleştirici ortak özelliklerinin olduğu da biliniyor. Bayramların kısa süreli de olsa kırgınlıkların unutulmasına katkısı olduğu
hemen herkes tarafından kabul ediliyor. Bu nedenle bayramların birleştirci gücünün
uzun süreli olması yalnızca dileklerle yansıtılır.

Kıbrıs Türklerinin de yaşamlarında unutulmaz iz bırakan bayramlardan ve önemlilerinden
bir tanesi de 40. yılına ulaştığımız 20 Temmuz Barış ve Özgürlük bayramıdır. Aradan geçen
bu süreçte kendi iç kamuoyumuza olayın nedenlerini ve niçinlerini anlatabildiğimizi ne yazık ki söyleyemiyoruz. Aynı şekilde 1974 yılında gerçekleştirilen barış harekatlarının da uluslararası hukuktan kaynaklanan bir hak olduğunu yeterince ve ısrarla anlatamadığımızın kabul edilmesi gerekiyor. İçinden geçmekte olduğumuz bugünlerde, yaşamakta olduğumuz olumsuzlukların temelinde bu olgunun yattığının unutulmaması gerekiyor.

Bunları yazarken amacımız kimseyi incitmek veya tarih öğretmek değildir.
Geldiğimiz bu noktada sıkıntıların ve sorunların hamaset yapılarak çözülemeyeceğini, olumsuzlukların giderilemeyeceği ger – çe – ği – nin artık görülmesi gerekiyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemi doğru değerlendirmemiz gerektiğine inanıyoruz.

Bir gül bahçesine girercesine gözünü kırpmadan şehitlik şerbetini içen kardeşlerimizi
sevgi, saygı ve Yüce Tanrının rahmeti ile anıyoruz. Kahraman gazilerimize de sağlıklı bir yaşam diliyoruz. Bu satırları yazarken Irak Türkmenlerinin yiğit evladı, mücadele arkadaşım,
sevgili kardeşim Sadun Köprülü’yü yitirdiğimizin acı haberi geldi. Yaşamı boyunca
verdiği onurlu mücadelesi ve dik duruşu unutulmayacaktır. Yaptıkları, günümüzde de
var olma mücadelesi vermekte olan Iraklı Türkmen kardeşlerimizin yolunu aydınlatmaya
devam edecektir. Yüce tanrının rahmeti üzerine olsun.

Yaşamın sürprizlerle dolu olduğunun unutulmaması gerekiyor. Yaşadığımız bütün acılara karşın sağlıkla ve mutlulukla dolu geçecek bir Şeker Bayramını geçirmenizi diliyoruz.

Yüreğinizdeki insan sevgisinin hiç eksilmemesi dileklerimle…

SEVGİ ile kalınız… 25 Temmuz 2014  –  Ankara

ABD gerçeği-1 (yeni eklerle)


Dostlar,

Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan, engin bilgisi ve yaşam deneyimiyle bize ABD hakkında
çok kapsamlı ve değerli bilgiler vermekte. Yorumlarını ve öngörülerini de katarak..

Teşekkürler Sayın Ercan.

Sevgi ve saygı ile.
12.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
p
rofsaltik@gmail.com

Not : Dosyanın pdf biçimi için lütfen tıklayınız..

ABD_Gercegi_12.8.2014

=================================================

ABD gerçeği-1 (yeni eklerle)

portresi

 

 

 

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Bu gün sizlere Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) nesnel verilere dayanarak tanıtmaya çalışacağım. Basından, medyadan, okuduğunuz kitaplardan veya bizzat gidip görerek edindiğiniz bilgilerle  ve izlenimlerle pek çelişmeyeceğini umduğum bir tabloyu, günümüzün ABD gerçeğini, ABD-Türkiye ilişkilerini daha iyi anlamak açısından mercek altına alalım, istiyorum.  Süper Güç ABD’ni iyice tanımadan Dünyada olan bitenleri anlamak mümkün değildir..

Sevgilerimle. æ

(not. Bu iletide vereceğim rakamlar aklımda kalan yaklaşık değerlerdir;
güncel gerçek değerler Google’dan veya öbür kaynaklardan bulunabilir.)

unnamed

****

ABD toprak bakımından Rusya, Kanada ve Çin’den sonra Dünyanın 4. büyük Ülkesidir. 9,6 milyon km2 lik alanı ile (Türkiye’nin ~12 katı)  Dünyanın (Antarktika, Grönland, Sahra ve büyük Çöller dışındaki) yaşanabilir topraklarının ~%7 sini kaplıyor. 320 milyona yakın nüfusu ile (Türkiye’nin ~4 katı) Çin ve Hindistan’ın ardından Dünyanın nüfusça 3. büyük Ülkesidir. Doğal nüfus artış hızı binde 6 olan ABD nüfusu içe Göçlerle büyümektedir; ABD son 10 yılda 10 milyon dolayında göç aldı. Kadın başına çocuk sayısı yaklaşık 2,5 ve Ortalama Ömür ~75 yıldır. 7,2 milyarlık Dünya nüfusunun yaklaşık % 4′ünü oluşturan ABD, Amerika Kıtası’nın ilk doğal yerli halkı dışında, son 400 yılda Dünya’nın hemen her yerinden kopmuş gelmiş farklı din ve kültürdeki insanların çok renkli bir karışımıdır.

unnamed (4)

Yaklaşık 15 bin yıl önce Asya’dan Amerika Kıtası’na gelen ve 19. yüzyılda Avrupalı işgalciler tarafından hem fiziksel ve hem de kültürel anlamda soykırıma uğrayan Amerikan yerlilerinin bugün artık esamesi bile okunmuyor. Eşit olmayan koşullardaki savaşlarda (tüfeğe karşı ok-yay) kitle halinde ölümlerle ve bir o kadar da Avrupalıların taşıdıkları virüsler, hastalıklar (örn. çiçek) nedeniyle tümden yok olma sınırına gelen ve şimdilerde 300 kadar sınırlı koruma alanlarına (bir anlamda hapsedilmiş) Amerika yerlilerinin melezlenmiş ardıllarının nüfusu 3 milyon kadardır (toplam nüfusta ~%1)

Amerikan halkının yaklaşık %75’i Avrupalı, %5 kadarı Asyalı ve %15 kadarı da Afrikalı (köle) ataları olan insanlardır. Avrupa kökenli olanlar arasında 1. sırayı %20 ile Alman göçmenlerin ardılları alıyor; arkasından İrlandalılar gelir. Özellikle 1850-1900 arasında Almanya’daki çok kötü yaşam koşullarından kaçan milyonlarca Alman, Amerika’ya göç etmişti.

unnamed

Din konusunda da aynı çok renklilik görülüyor; Avrupa kökenli Amerikalıların şeklen üçte biri Katolik, üçte ikisi de Protestandır ve bunların türevi bir yığın tarikatın binlerce aktif kiliseleri var. ABD’de en çok satan kitapların başında  İncil  geliyor; ABD halkının %60’ı Evrimi kabul etmiyor. (Evrimi kabul etmeyenlerin Türkiye’deki oranı ise %75 !) Bence bu Evrim sorgusu çok önemli bir sosyal ölçüttür. Bir Ülkenin gerçek eğitim ve aydınlanma düzeyini halkın “Evrimi” kabul ediş oranından anlayabilirsiniz.

ABD’de ~6 milyon Musevi, ~3 milyon Müslüman yaşıyor. (ABD nin en meşhur Müslümanı boksör Muhammed Ali Clay’dir)  Ateistler, agnostikler vs. toplamda
ABD halkının kabaca %15’i Dinsiz” diyebiliriz.

Washington ve Michigan İslam merkezleri

unnamed (2)

ABD halkının sosyo-ekonomik alanda egemen

kesimi “Neo-Con” olarak adlandırılan Yeni Muhafazakâr Protestan Anglo-Sakson kesimdir. Resmi Dil İngilizceyi konuşan %80 yanında, nüfusun 1/8 kadarı ikinci büyük dil olan İspanyolca  konuşuyor.

 

unnamed (3)

***

Amerika Kıtası’nın 1492’de
C. Colombus tarafından “bilinçsiz” keşfi sonrasında, Kıta’nın Doğu kıyılarının İngilizler, İspanyollar ve Fransızlar tarafından işgali ve kolonileştirilmesi 200 yıl kadar sürdü. “Hindistan” sandıkları bu topraklarda yaşayan yerlilere de bu nedenle “Indians” dediler. Avrupalılar yalnızca yerlilere karşı savaşmadılar; toprakları ele geçirme yarışı, kendi aralarında da kanlı savaşlara neden oldu. 18. yüzyıl ortalarına gelindiğinde Amerika’nın doğusu İngilizler ve Fransızlar tarafından ele geçirilmişti. Maya – Aztec medeniyetlerinin vatanı, bugünkü Meksika ise İspanyollar tarafından ele geçirilmişti. At üstündeki zırhlı İspanyolların Ok-Yay kullanan Mayaları top, tüfek kullanarak kitle halinde katliamdan geçirmeleri ve onları Hristiyanlığa zorlamaları, Arapların Orta Asya Türk kavimlerini Müslümanlaştırma sürecine çok benzer.

İlk yerleşim yerlerinin kurulmasından yaklaşık 250 yıl sonra Doğu kıyılarındaki
13 kolonide yaşayanlar birleşerek İngiliz kraliyetinin himaye ve vesayetine karşı ayaklandılar ve 4 Temmuz 1776’da bağımsızlıklarını ilan ettiler. Başlangıçtaki
13 Devlet zamanla 50 devlet oldu. Şimdiki ABD bayrağında her yıldız bir Devleti temsil eder; 7 kırmızı 6 beyaz şerit ise başlangıçtaki 13 koloniyi. Britanya İmparatorluğu ABD’nin bağımsızlığını 1783’te tanıdı. Fransız İhtilali‘nden (1789) 3 ay kadar önce, ABD kendi yazılı Anayasasına kavuşmuş ve bağımsızlık savaşını yürüten kuvvetlerin başındaki başarılı Komutan George Washington ilk ABD Başkanı seçilmişti. (Gerçi ünlü ABD Özgürlük anıtını Fransızlar ABD’ne armağan etmişti ama, Fransız İhtilali’nin ABD’deki sosyal gelişmelere esin kaynağı olduğunu söylemek pek doğru olmaz.) 

ABD’nin Bağımsızlık ilanı.
John Trumbull’un 4mx6m lik meşhur yağlı boya tablosunda 
Ayakta
kırmızı yelekli Thomas Jefferson ve solunda Benjamin Franklin görülüyor.

unnamed (1)

ABD kurulduktan sonra da sosyal çalkantılar sürdü. Batıya doğru yeni topraklar kazanılmış, Devlet sayısı 33 olmuş ve ABD nüfusu 30 milyonu aşmıştı. Bu arada Afrika’dan Amerika’ya esir ticareti de başlamıştı. Güney Devletlerinde uygulanan Kölelik rejimine karşın Kuzey Devletlerinde demokrasi ve insan hakları savunucularının oluşturduğu özgürlük cephesi arasındaki gerginlikler sonunda ayrışmaya ve kanlı bir iç savaşa dek gitti. Başkan Abraham Lincoln zamanında 11 Güney Devleti ABD’den ayrılarak Jefferson Davis başkanlığında Konfederasyon ilan edince, 1861-65 arasında 4 yıl süren kanlı bir “iç Savaş” başladı. Nedense adına “Medeni Savaş” anlamına gelen “Civil War” dediler; Yaklaşık 3 milyon askerin katıldığı bu savaşta 600 binden çok insan öldü, bir o denli de yaralı, engelli kaldı. Savaşı Kuzeyliler kazandı, ABD birliği yeniden kuruldu ve kölelik, görünüşte de olsa, “resmen” kaldırıldı ama ABD’de Siyahlara açık ayrımcılık ve şiddet uygulamaları pratikte yüz yıl daha sürdü.

***

Gerçekte  Amerika’nın temsil ettiği ve “özgürlük ve demokrasi” gibi kulağa hoş gelen söylemlerle koruduğu Kapitalist yaşam biçiminde insanın insanın sömürmesi hiç de sona ermiş değil, tersine bütün hızıyla sürüyor. Yalnızca Vahşi Kapitalizmin biraz daha yontulmuş, törpülenmiş “fine” versiyonu olan “serbest piyasa ekonomisi” ve onun motoru olan “Küresel finans sistemi” Gezegenimize hakim olmuş durumdadır;
bu hakimiyeti sürdüren mekanizmanın adı da “Küresel Emperyalizmdir”.

unnamed (6)Bu sistemin karşısına, en azından kuramsal temelde, karşı çıkan Marksist-Leninist (Komünist) uygulamalar iflas etti; Komünist sistem Küba, K. Kore, Vietnam, Laos, dışında hiçbir Ülkede kalmadı. Eski Sovyetler Birliği, Rusya dahil tüm Avrupa’da artık “Serbest Piyasa Sistemi” uygulanıyor. Dünya ile ekonomik anlamda entegre olmuş Çin bile, her ne denli Komünist Parti adını kullansa da, küresel sistemle uyumlu “sosyalist piyasa ekonomisi” uyguladığını söylüyor. (Sosyalist Çin’de de 150’den çok Dolar milyarderi var!)

ABD, 1900’ler başından bu yana yaklaşık 100 yıldır ekonomik ve askeri anlamda “Küresel Süper Güç” olarak hüküm sürüyor. Özellikle Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktının 1991’de dağılmasından sonra, “tek kutuplu” Dünyamızda ekonomik, politik ve askeri… her alanda ağırlığını hissettiriyor. (Her ne kadar Rusya eski askeri gücünü büyük oranda koruyorsa da, ABD karşısındaki yeni rakip,
karşıt süper güç, en geç 2030’larda Dünya lideri olmak yolundaki Çin‘dir.)

unnamed (7)

 

 

 

 

 

ABD; Türkiye’nin de içinde bulunduğu, UN (193), OECD (34), NATO (28) ve G20 gibi Uluslararası Örgütlerin üyesidir. Ayrıca G8 ve Amerika kıtası Ülkeleri arasındaki NAFTA (3) ve OAS (36) üyesi olan ABD, Dünya Finans sistemini denetleyen Dünya Bankası (World Bank) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşlarda da en büyük pay ve söz sahibidir. 1945 te kurulan ve 200’e yakın Ülkenin üye olduğu World Bank’ta ABD’nin payı ve Oy oranı %15’le 1. sıradadır; bu nedenle de kurulduğundan bu yana World Bank Başkanları ABD’den seçiliyor. ABD’nin yine 1. sırada paydaşı olduğu
IMF ise şimdiye dek Avrupalı Başkanlar tarafından yönetildi.

***

Pasifik’te bir Nükleer Bomba testi

unnamed (5)

ABD Hitler Almanya’sına ve iki Atom bombasıyla dize getirdiği Japonya’ya karşı ezici bir üstünlükle kazandığı 2. Dünya savaşından sonra küresel ekonomiye de egemen oldu. Uluslararası değişim aracı olarak, “Dünya Parası” haline ge(tiri)len Doların emisyon denetimini elinde tutan ve bir anlamda tüm Dünyaya dolar satarak küresel sömürüden aslan payını alan ABD, Küresel sermayenin birikim merkezi haline geldi.

unnamed (8)

Bu gün Dünya ekonomisine egemen 1000 büyük Şirketin yarısına yakını ABD şirketleridir. Dünyanın en büyük ilk 10 şirketinin 5’i Çin 5’i ABD şirketidir.
(Türkiye’den de 8 şirket ilk bine giriyor; İşbank, Garanti, Akbank, Halkbank ve Vakıfbank; üretim ve hizmet sektöründen de Koç grubu, Sabancı grubu ve Turkcell)  Ayrıca Dünyadaki ~1600 Dolar milyarderinin 500 kadarı ABD vatandaşıdır. (Türkiye de ise Ülkenin ekonomik gücü ve nüfusuna oranla oldukça yüksek sayıda resmen 35 dolar milyarderi bulunuyor.) En büyük 15 ABD şirketinin piyasa değeri yaklaşık
2 trilyon dolardır. İşte bu nedenlerle ABD, “Kapitalizmin Dünyadaki 1 Numaralı Temsilcisi” olarak tanınıyor; ama öte yandan ABD, 17 trilyon doları aşan dış borcuyla da Dünyanın en çok borcu olan Ülkesidir. Yıllık Dış ticaret açığı 500 milyar doların üzerindedir ki bunun ağırlıklı bölümü Çin’le olan ticaret açığıdır. (Türkiye ile olan ticaret hacmi ABD’nin tüm ticaretinin binde 5’i kadardır; ABD açısından önemsiz bir rakam) GSMH’ sı
~16 trilyon $ ve kişi başına geliri ~50 bin $  olan ABD’de adil bir gelir dağılımı da yoktur. En yüksek geliri olan tepedeki %10’luk kesim, en düşük gelirli %10’luk dilimin 16 katı kadar gelir elde ediyor (Türkiye’de 14 katı). Gelir dağılımındaki adaletsizliğin bir ölçütü olan Gini katsayısı ABD’de 0,45 tir. (Türkiye’de 0,40… İsveç’te 0,25) Gelir adaletsizliği
bu derece yüksek olan ABD’de Demokrasi de sorunludur. Halk demokratik yaşama genelde duyarsız ve ilgisizdir; Seçimlere katılım oranı, özellikle genç nüfusta, %60’ı pek geçmez.

Kendilerine “Cumhuriyetçiler” ve “Demokratlar” diyen iki oligarşi arasında
gidip gelen iktidar, aslında sosyo-ekonomik yapıya fazlaca bir değişiklik getirmeden,
Ülkeyi “yaptırımı ağır yasalarla” yönetir. Bu anlamda ABD ciddi bir “Kanun Devleti” dir!

unnamed (9)

Hapishanelerde bulunan insan sayısı bakımından ABD Dünyada başı çekmektedir.

ABD’de her bin kişiden 7’si hapistedir; Avrupa, Japonya, Avustralya… gibi Dünyanın kalkınmış uygar Ülkelerinde bu oran binde 1 dolayındadır. (Hapis oranı Rusya’da binde 5, İran’da binde 3,
Çin’de ve Türkiye’de binde 2′dir)
 Bu olumsuz sosyal tabloya karşın ABD yine de Dünya teknolojisinde büyük ağırlığı olan bir Ülkedir; Şimdiye kadarki Nobel Ödüllerinin %40 kadarını ABD vatandaşı bilim insanları aldılar.
***

Dünya nüfusunun %4’ü (AS: % 4,5’i!) kadar nüfusu olan ABD, Dünyadaki tüm gelirlerden ~ %20 pay alır; yani Dünya ortalamasının 5 katı !… (Kişi başına gelir Dünya ortalaması yaklaşık 10 bin dolardır) Bu orantı kişi başına enerji kullanımına, dolayısıyla kişi başına CO2 salımına da yansıyor. İklim değişikliğinde sera etkisi ile önemli rol oynayan CO2 Dünya ortalaması
~5 ton/adam-yıl iken, ABD’de CO2 salımı  ~17 ton/adam-yıldır. (Eskiden çok daha kötüydü, son yıllarda çevreci önlemeler almaya başladılar, Çin’de CO2 salımı ~ 3 ton/adam-yıldır)

Yaklaşık 13 milyar tep (ton kayayağı eşdeğeri) olan Yıllık toplam Küresel Enerji kullanımının %17’sini paylaşan ABD, bu enerjinin büyük bölümünü kendi Ülkesinde üretiyor; ancak %20 kadarı için dışarıya (Orta doğu ve Venezuela Petrollerine) bağımlıdır. (Türkiye’nin Enerji bakımından dışa bağımlılığı %80’dir) Dünya’daki Nükleer Santralların (kurulu güç olarak) yaklaşık üçte birine sahip olan ABD, Elektrik enerjisinin kabaca %20’sini Nükleer santrallardan elde etmektedir. (Dünyada nükleer güç santralı işleten 30 kadar ülke arasında Fransa %75′le en yüksek oranda elektrik enerjisi üreten ülkedir)

***********

Küresel Serbest piyasa ekonomisinin güvenli işlemesini sağlamak için Dünya Denizlerindeki ticaret yollarının güvenliğini sağlamak görevi de ABD Donanmasına düşüyor… Son Yüzyılda
1. ve 2. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşlarına giren Amerikan Ordusu, Japonya’nın teslim oluşu ile sona eren 2. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşından sonra Dünyanın en etkin, en caydırıcı silahlı gücü olduğunu kanıtladı. Ardından Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak Savaşlarında ve Dünyanın dört bir yanındaki anti-kapitalist devrimci hareketleri bastırmakta kullanılan
ABD silahlı kuvvetleri, kabaca Dünyanın tüm Ülkelerinin askeri güçlerinin toplamına eşdeğer büyük bir Savaş makinesidir. 

ABD’nin 10 nükleer Uçak gemisinden biri John C. Stennis

unnamed (10)

Dünyadaki tüm Ülkelerin Savunma giderlerinin yarısına yakın miktarda, kabaca 800 milyar $/yıl bütçesi  olan (Türkiye’nin toplam ulusal geliri kadar!) ve her biri ayrı bir
Bakanlık statüsündeki 4 Kuvvet, Kara (Army), Deniz (Navy),

 

Hava (Air Force) ve Deniz Piyadeleri (Marine Corps) toplam 1,5 milyon askerden oluşuyor. Personelin %15 kadarı kadındır. ABD Savunma (?) giderleri Ulusal Gelirinin % 5’i kadardır. 

ABD Deniz kuvvetlerinin en büyük nükleer Denizaltı gemisi USS Pennsylvania

050720-N-8921O-002

~14 bin uçak ve ~6 bin helikopter ile Dünyanın en büyük Hava Kuvvetleri filosuna sahip olan ABD’nin Deniz filosu da Dünyanın geri kalan tüm Deniz kuvvetlerinin toplamına eşdeğer güçtedir. Dünyadaki Uçak gemilerinin yarısı ABD’ne aittir. 9 Helikopter taşıyıcının dışında nükleer güçle hareket eden 10 adet Uçak gemisi ve yine nükleer güçle hareket eden ve Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir hedefi ±25 metre hassasiyetle (AS: sapmayla, duyarlıkla) vurabilen 80 kadar Denizaltı gemisi var. Kıtalar arası nükleer balistik füzeler taşıyan, bu süper denizaltılar 250 metre derinliğe inebiliyor ve aylarca su altında kalabiliyorlar. Tüm Dünyada ‘resmen’ 16 bin kadar nükleer başlık var; bunun 7 binden çoğu ABD envanterinde bulunuyor (Her biri ortalama 50 kTon TNT eş değeri desek,16 bin başlık Dünyada adam başı ~100 kg. TNT
demektir; yani Dünyamızdaki nükleer silahlar tüm insanlığı birkaç kez öldürecek kapasitededir; tabii bir o kadar da Konvansiyonel silahların patlayıcı gücünü eklemek gerekir…).

image

***

Değerli arkadaşlar,

ABD’nin kısa öz ve nesnel bir sunumunu yapmaya çalıştım.
İlk Çağlara benzetirsek,
ABD kabilenin en iri yarı
ve sopası en uzun olan adamıdır.
 Gerçek şu ki, canlı-cansız her sistemin bir ömrü, bir sonu olduğu gibi, ABD’nin de sonu kendi iç çelişkileri ve Doğayla uyumsuzluğu nedeniyle elbet gelecektir. Küresel emperyalizm bir yandan kendine büyük sıkıntı yaratan Ulus-Devletleri ortadan kaldırmak, sömürüyü kolaylaştırmak amacıyla, onları parçalayıp bölerek Dünyada “binlerce Devletçik” yaratmak, öte yandan Tek Dünya Devleti” modeliyle Dünyayı tek elden yönetmek istemektedir. Bu –küresel çelişki- elbet bir yerde patlak verecektir.  

Ve daha önemlisi, yaşam alanımız Doğayı ve yaşam kaynaklarımızı geri dönüşümsüz biçimde tahrip eden anlamsız bir üretim, Üretimin ve Dünya nimetlerinin adil olmayan, Haksız paylaşımı ve Savurgan tüketim döngüsündeki yaşam modeli
ister istemez, önemli değişikliklere yol açacak Sosyal ve Doğal afetlerin tetikleyicisi olacaktır.

İklim değişikliğinin yarattığı kuraklık sonucu susuzluk, açlık, enerji krizi, salgın hastalıklar ve terörizm, kargaşa, kaos, savaş … nedenleriyle  22. yüzyıla belki de oldukça azalmış bir nüfusla (2-3 milyar?) girmek zorunda kalacak olan insanlık,
çok çok pahalıya mal olan bir ders almış olacak ve Kapitalist ekonominin uydurduğu
“sürdürülebilir kalkınmak” safsatasını terk ederek, Doğa bilimlerinin yol gösterdiği yeni bir Dünya görüşüne, “sürdürülebilir yaşam” idealine sarılacaktır.

Sevgilerimle. æ
12 Ağustos 2014

ADD’nin Kurucu Önderi Prof. Dr. Muammer Aksoy


Dostlar,
Sayın Prof. Dr. Anıl Çeçen, ADD’nin 19 Mayıs 1989’da, Kurtuluş için Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışının 70. yılında kuruluşunda, 50 kurucu içinde “Kurucu Genel Yazman” sıfatı ile yer aldı. ADD’nin tarihini hem yaşadı hem de kitaplaştırdı : ADD’nin Kitabı..
ADD'nin_kitabi
Muammer hocanın Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrencisi, giderek mesai arkadaşı, aydınlanma kavgasında, ADD’de can yoldaşı olmuş bir bilim ve hukuk insanı..
Muammer hoca için yazı yazmaya belki de en yetkin insan..
İçinin çoook sızladığını biliyoruz aşağıdaki yazıyı yazarken..
Paylaşalım, gerçekleri öğrenelim ve akıllıca örgütlenerek bu kanlı gidişe halk olarak “Dur!”
diye haykıralım..
Halkın gücünün karşısında kim durabilir?
Tarihte örneği var mı?

Sevgi ve saygı ile.
31.1.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================================

ADD’nin Kurucu Önderi Prof. Dr. Muammer Aksoy

Atatürkçü Düşünce Derneği, 1989’da kurulurken Türkiye’nin tanınmış ve önde gelen
50 hukukçusunu ve bilim adamını kurucu listesinde biraraya getirerek kurulmuştur.O dönemin koşullarında 70 yıllık bir cumhuriyet birikimini ülkenin önde gelen bilim adamları ve hukukçularını örgütleyerek gelecek kuşaklara böylesine büyük birikimin aktarılmasının hedeflenmesinin ne kadar doğru bir adım olduğunu daha sonraki yıllarda karşılaşılan gelişmeler ortaya koymuştur.
Tam o aşamada gündeme gelen Küreselleşme döneminde, batılı emperyal güçlerin baskı ve yönlendirmeleriyle Türk Devleti hızla Atatürk’ten uzaklaştırılırken, Türkiye Cumhuriyeti devletini yaratan sosyal ve siyasal birikim, Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği aracılığı ile korunarak gelecek kuşaklar için en üst düzeyde kurumlaştırılmıştır.
ADD’nin tarihi çeyrek asırlık bir dönemi tamamlarken, Türkiye ile beraber çok önemli gelişmeler yaşanmış ve böylesine bir değişim ve dıştan zorlama döneminde, kafaların karışması ile Türk kamuoyunun Atatürk’ten uzaklaştırılması ADD aracığı ile önlenmiştir.
Atatürkçülük, kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinden dışlanırken,
Türkiye Cumhuriyetini yaratan bir büyük siyasal ve toplumsal birikime
Türkiye’nin en büyük milli demokratik kuruluşu olarak Atatürkçü Düşünce Derneği sahip çıkmıştır.
Daha önceleri Atatürkçü ya da Kemalist başlıkları ile çeşitli dernek ya da vakıf gibi sivil toplum kuruluşları kurulmasına rağmen, hiçbirisi Atatürkçü Düşünce Derneği’nin elde ettiği başarıyı yakalayamamıştır. Çünkü Prof.Dr. Muammer Aksoy gibi kurucu bir genel başkan ile gene O’nun öncülüğünde bir araya gelen cumhuriyetin hukuk ve bilim kadrosu, bu yeni Atatürkçü örgütlenmeye Türkiye’nin hem bilimsel hem de Atatürkçü birikimini getirmişlerdir. Türkiye’nin önde gelen bilim ve hukuk adamlarının kurucusu olduğu Atatürkçü Düşünce Derneği Türkiye’nin bütün Atatürkçü aydınlarını ve toplum kesimlerini bünyesinde toplayarak yurt içinde ve dışında beşyüzden çok şube açmıştır.
ADD kısa zamanda Türkiye’nin en büyük demokratik kuruluşu haline gelebildiyse bu başarı da kurucu başkan Prof.Dr. Muammer Aksoy’un çok büyük rolü bulunmaktadır. Önder kişiliği ile kuruculuk misyonunu üstlenen Prof.Dr. Aksoy hem üniversiteden hem de hukuk dünyasından Türkiye’nin önde gelen otoritelerini bir çatı altında toplayarak Atatürkçülüğün geleceğe dönük olarak toplumsal kurumlaşmasını gerçekleştirmiştir.2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, 40 yılı aşkın bir süre Türk Hukuk Kurumu genel başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. Muammer Aksoy, kendisine Atatürkçü Düşünce Derneği kurucu başkanlığı Anıl Çeçen, Gürbüz Tüfekçi ve Hayri Balta’dan oluşan kurucu heyet tarafından önerildiği zaman, heyecanlanmış, ayağa kalkarak,ömrünün geri kalan kısmında bu uğurda bir nefer olarak çalışabileceğini söylemiştir.İlk görüşme anında, Atatürk’ün partisini Atatürk ilkelerinden uzaklaştıran siyasetin öncü kadrosunu eleştirmiş, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kamu kurumlarının giderek Atatürk karşıtı, işbirlikçi, mandacı, bölücü ve şeriatçı kadrolar tarafından doldurulduğunu ve bu yüzden;
  • Atatürk Cumhuriyetinin önümüzdeki dönemde yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğunu dile getirmiştir.
Ayrıca, Atatürkçü Düşünce Derneğini hızla örgütlenebilmesi için gerekirse 40 yıllık Türk Hukuk Kurumu başkanlığını bile bırakabileceğini ifade etmiştir. bir anayasa hukuku hocası olan Muammer hoca, Türkiye’nin geleceği için çok ciddi bir hukuk mücadelesinin verilmesi gerektiğini ama Atatürkçülük mücadelesinin hukuk kavgasından daha önde geldiğini de vurgulamıştır.
Derneğin üç yıla yakın süren kuruluş hazırlıkları sırasında Prof. Aksoy, Türk Hukuk Kurumu salonlarını zaman zaman ADD’nin kuruluş toplantılarına tahsis etmiş, Türkiye’nin önde gelen bilim ve hukuk adamlarını, Türk Hukuk Kurumu’nun Kızılay’daki merkezinde bir araya getirerek çeşitli kurul toplantıları düzenlemiştir.
Derneğin kuruluş çalışmaları sırasında İstanbul’a giderek başta onursal ADD Başkanı Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velideoğlu olmak üzere İstanbul’un büyük hukuk adamları ile görüşmüş ve onların da kurucu listede yer almalarını sağlayarak, Atatürk Düşünce Derneği hareketini yalnızca bir Ankara hareketi olmaktan çıkararak hedef alanını genişletmiştir.
1961 Anayasasını hazırlayan Anayasa Komisyonunun da başkanlığını yapmış olan Prof.Dr. Muammer Aksoy hem bir hukuk, hem bir bilim hem de bir toplum adamı gibi davranarak, sahip olduğu bütün birikimleri Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluşu aşamasında devreye sokmuştur.Çok heyecanlı ve hareketli bir kişiliği olan, Prof.Dr.Muammer Aksoy her sabah erken saatlerde kalkarak kahvaltısında bütün gazeteleri okur ve Türk Hukuk Kurumu başkanı olarak, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasa düzeninin gerektirdiği açıklamaları yapardı. O yüzden, Türk toplumunun her kesimi hocayı yakından tanır ve her gün basın yayın organlarında Muammer hocanın açıklamalarını okuyarak ya da izleyerek siyasal ve hukuksal gelişmelerden haberdar olurlardı.
Muammer hoca tek kişilik ordu gibi çalışarak Türk Hukuk Kurumu’nu
40 yıl ayakta tutmuş ve yeni dönemde geçmişten gelen bu gücünü ADD’nin kuruluşuna yönlendirmiştir. Hukuk Kurumu Başkanlığının getirdiği tanınmışlık, ADD’nin kuruluşu döneminde hocaya büyük kolaylıklar sağlamıştır.Muammer Aksoy, ADD’nin kuruluşundan (19 Mayıs 1989) 7 ay sonra (31 Ocak 1990) şehit edilmiştir.
Derneğim kuruluşu için çok büyük mücadeleler veren Aksoy, devlet katında ADD’nin kuruluş izni almasında epeyce çaba harcamıştır.
Her kademede hocanın öğrencileri görev yaptığı için, bunların anlayışından yararlanmış ve böylece ADD’nin kuruluşu ile ilgili formaliteler tamamlanmıştır. Hoca, Türk Hukuk Kurumu ile beraber Bahçelievler’deki bürosunu da kuruluş aşamasında dernek merkezi olarak kullanmış ve kurucu yönetim kurulunun toplantıları daha çok hocanın bürosunda yapılmıştır. Hoca’nın şehit edildiği gün de (31 Ocak 1990) gene bu bürodan çalışmalarını yürüttüğü görülmüştür. Bürosu ile evi aynı cadde üzerinde olduğu için, akşam yürüyerek evine dönerken, tam evine gireceği sırada saldırganların ateşine maruz kalmıştır.
Bu yüzden üç yıl kuruluşu için mücadele verdiği Atatürkçü Düşünce Derneği Derneği’nin kuruluş yılında bu kez hayatını vermek durumunda kalmıştır.
Soğuk savaşın tam bitme aşamasında kurulmuş olan ADD, aslında
12 Eylül NATO harekatına karşı Türk toplumunun bir Atatürkçü tepkisi olarak gündeme gelmiştir. Ne var ki; ADD’nin kurulduğu yıl Sovyetler Birliği’nin tasfiye olması yüzünden, 12 Eylül soğuk savaş dönemi geride kalmış,
küresel emperyalizm dönemi başladığı için;
  • ADD daha çok küresel emperyalizme Türk toplumunun ulusal tepkileri doğrultusunda çalışmalarını yürüterek örgütlenmişti.
Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok gibi kurucu üyeleri saldırılar ile
yok edilen Atatürkçü Düşünce Derneği, küreselleşme aşamasında
Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizminin merkezi coğrafyaya saldırılarına karşı bir çizgide çalışmalarını sürdürmüştür.
ADD her kurucusunu yitirdikçe Türk basını İran’ı hedef olarak göstermiş ve bir
Türkiye- İran savaşı senaryolarına Atatürkçü Düşünce Derneği alet edilmek istenmiştir.
Ülkede dinci ve Atatürkçü çatışmaları körükleyerek Türkiye’yi İran ile savaştırmaya kalkışan emperyal ve siyonist merkezler ADD’yi ve kurucularını hedef almışlar, Atatürkçülere yapılan tüm saldırıları İran’a yönelik göstererek bir Türk- İran savaşı ile merkezi coğrafyaya
egemen olabilmenin yollarını aramışlardır.
Prof.Dr. Muammer Aksoy’dan geriye;
Atatürk ve Tam Bağımsızlık,
– Milli Petrol Davamız,
– Atatürk’ün Laik Hukuk Devleti,
– Hukuk ve Siyaset,
– Atatürk ve Sosyal Demokrasi
gibi kitaplar armağan olarak kalmıştır.
Türk Hukuk Kurumu ile beraber Atatürkçü Düşünce Derneği,
Türkiye’nin en büyük Atatürkçüsünün bu kitaplarını yeniden yayımlayarak,
geleceğin Cumhuriyet kuşaklarına, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin
kurucu önderinin eserlerini ulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Muammer hocanın en büyük eseri olan ADD,
öbür eserlerini de Türk toplumunun her kesimine ulaştırabilmelidir.
Böylece, Türk genci Atatürk’ün yolunda daha bilinçli olarak yürümek
ve mücadele etmek şansına sahip olabilecektir.
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
ADD Kurucu Genel Yazmanı
31 Ocak 2013