9. Uluslararası İş Sağlığı Güvenliği Kongresi

Başbakan Yıldırım işçiyi suçladı:
İş kazaları insan hatasından…

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
9. Uluslararası İş Sağlığı Güvenliği Kongresi’ne katılan Başbakan Binali Yıldırım iş cinayetlerinde suçun büyük oranda işçi kaynaklı olduğunu savundu. (Cumhuriyet, 06.5.2018)

[Haber görseli]İstanbul’da düzenlenen 9. Uluslar arası İş Sağlığı Güvenliği Kongresi’ ne katılan Başbakan Binali Yıldırım bir yandan “İş sağlığı ve iş güvenliği çok önemli” derken, bir yandan da şöyle konuştu:

“Esasında iş hayatının tarihsel gelişi-mine baktığımızda iş kazalarının % 80-85 insan hatasından, insan unsu-rundan kaynaklandığını görürüz. Hayatının büyük bir bölümünü ağır sanayide, gemi inşa sektö-ründe geçirmiş biri olarak, yaşayarak tecrübe ettiğim iş kazası ve iş sağlığıyla ilgili önemli anı-larım var. Biz tersanede gemi yaparken çalışanlara baret giydirmek için alnımızın derisi çatlardı. ‘Bana bir şey olmaz’. Kardeşim sana bir şey olmaz deme canın bu kadar ucuz değil, çoluğun çocuğun var. Geleceğin var. Eldiven takmaz, baret giymez, güvertede çalışır kemer takmaz. Sürekli peşlerinden koşacaksın. Her an başında duracaksın.”

‘İPİN UCU KAÇIYOR’

“Bu kazalar olduktan sonra tepki olarak düzenlemeler yapıyoruz. İpin ucunu da kaçırıyoruz” diyen Başbakan Yıldırım, “Halbuki bunu kazalar sonrasında değil uzun tecrübelerin birikimi olarak yapmakta fayda var. Tepkiyle yapılan düzenlemeler bazen iş hayatında içinden çıkılmaz sorunlara da sebep oluyor. Hem iş emniyetini, iş sağlığı tedbirlerini alacağız; hem de küresel rekabette geride kalmayacağız. Prensip budur. Bunu başarmak için daha fazla eğitim, daha fazla tedbir, daha fazla farkındalık… Buna ihtiyacımız var. Kuralları koymak meseleyi çözmüyor. Önemli olan koyduğunuz kuralların uygulanabilir olması” şeklinde konuştu.
================================================
Dostlar,

Türkiye’de yalnızca bu yılın ilk 4 ayında 575 işçi yaşamını yitirdi.
AKP’nin Kasım 2002’den bu yana 15,5 yıllık tek başına iktidarında ise 21 022 emekçi iş cinayetlerine kurban verildi.
Başbakan B. Yıldırım gemi yapımında yıllarca çalıştığını belirtiyor. Bir mühendis olarak çok deneyimi olduğunu vurguluyor. İş cinayetlerinde faturayı emekçiye kesiyor sermaye ağzıyla.. Oysa eldeki bilimsel veriler, iş cinayetlerinin en az %98’inin önlenebilir olduğunu kanıtlıyor. Hem de en çok %5’lik bir maliyet artışı ile! Üstelik vergi mevzuatımız iş sağlığı – güvenliği giderlerinin işverence vergiden düşülmesi olanağı veriyor. Yerel – küresel rekabete engel yok! Başbakanın bu bilimsel gerçekleri bilmiyor bilmiyor olması düşünülebilir mi??
O halde neden emekçinin safında konumlanmıyor da sermaye ağzıyla konuluyor..
İşte bu anlayış değil midir ki 15,5 yılda en az 21 022 emekçiyi İŞÇİ CİNAYETLERİNDE kurban verdik.. Erdoğan zaten tümüyle bilim dışı konuşuyor; iş cinayetlerini “fıtrata – kadere” bağlayıp kenara çıkıyor.
Tek başına devr-i iktidarlarında AKP nam partinin, her yıl ortalama en az 1356 emekçiyi kurban verdik. Günde yaklaşık 4 emekçi, üretirken yaşamdan koparıldı.. Oysa, yineleyelim, en az % 98’i makul bir harcamayla önlenebilir nitelikte..
AKP iktidarı bu bilimsel önlemleri aldırabilse ve denetleyebilse idi, 21 022 x .98 = 20 980 emekçi cinayeti (en az!) önlenmiş olacaktı.


6331 sayılı İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası 30.06.2012’de çıkarıldı ama bir türlü tüm hükümleriyle yürürlüğe konamadı. 3 kez ertelendi ve 1 Temmuz 2020’ye ötelendi tam yürürlük.

Son 21 ayda OHAL bahane edilerek emekçilerin hak grevleri ertelendi ve Erdoğan bunu itiraf etti! Vahşi özelleştirmeler ile emek örgütleri olan sendikalar avuç içinde kar gibi eritildi.
Uluslararası hukuktan kaynaklanan, başta ILO Sözleşmeleri olmak üzere sağlıklı – güvenli – onurlu istihdam ortamı yaratma yükümlülüğü yerine getirilmedi. Kayıt dışı bir yana, işçilerin yarısı, açlık sınırının da altında olan asgari ücret mahkum edildi..

Şimdi de Binali bey kalkmış, işçiye, “Ölüyorsan sen sorumlusun canım kardeşim..” demekte!? Vah ki vah… vah ki vah..
Hep söyleriz :

  • Sendika yoksa İşçi sağlığı – iş güvenliği de yoktur!

Tarih, emek karşıtı politikalarıyla AKP iktidarının sorumlularını yerli yerine koyacaktır. Erdoğan’ı, Binali beyi, ÇSGB Faruk Çelik ve Karadon grizu faciasının 30 kurbanı için “Güzel öldüler” diyebilen ÇSGB Prof. Ömer Dinçer’i…  emekçi dünyası bağışlamayacaktır..


Sevgi ve saygı ile. 07 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Ekonomik Sosyal Konseye ne oldu?

Ekonomik Sosyal Konseye ne oldu?

Engin Ünsal

Dr. Engin Ünsal
enginunsal35@gmail.com
AYDINLIK, 31 Ocak 2016,

Ülkemizde işçi sendikaları özgür ve güçlü değil. Bunun nedeni işçi hareketimizin ikili bir kuşatma altında olması. Özgür değil çünkü Sendiklar Yasası’nın 41. maddesi sendikaların toplusözleşme yapabilmesini Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın vereceği yetki belgesine bağlamış. Bakanlık bu yetkisini son derece kötüye kullanarak AKP’ye biat edecek sendikalara bu yetkiyi vermekte, cömert sendika özgürlüğüne sahip çıkarak iktidara biat etmeyen sendikalara ise son derece nekes-cimri davranarak, onları Tekgıda-İş-Çaykur olayında
olduğu gibi yıllarca mahkeme koridorlarında süründürmekten şehevi bir zevk almaktadır.
Oysa demokrasinin kökleşmiş olduğu ülkelerde ve ILO Sözleşmelerinde iktidar partisinin
işçi-işveren ilişkilerine böylesine müdahale edilmesine karşı çıkılmıştır
. Oralarda yetki diye
bir mekanizma yoktur. Kendini o işyerinde güçlü gören sendika işverene çağrıda bulunur ve işveren çalışanların çoğunluğunun o sendika üyeliğine kanaat getirirse masaya oturur.

ESK’NIN AMACI NEDİR?

Ekonomik Sosyal Konsey özünde II. Dünya Savaşı’ndan sonra sanayide barışın kurulması
ve gelirin adil dağıtımının sağlanarak emek sömürüsünün önüne geçilmesi için kuruldu.
Amaç devlet-işveren-işçi sacayağı (üçlüsü) arasında sosyal diyalog başlatarak çalışma barışını ve sosyal adaleti gerçekleştirmekti. Sosyal diyalog ILO ve AB’nin gündeminde üst sıralarda olduğundan, bugün AB ülkelerinde işyeri ve ülke düzeyinde yaşama geçirilmiş ve bu ülkelerde göreceli bir çalışma barışı sağlanarak işçilerin işyerlerinin yönetiminde söz sahibi olması
amacı gerçekleştirilmiştir.

SENDİKALAR İKİLİ KUŞATMA ALTINDA

Ülkemizde sendikalar özgür ve güçlü değil dedik ve özgür olmayışlarının nedenine değindik. Sendikalar güçlü de değil çünkü önce siyasal iktidar sendikaların güçlü olmasını istemiyor.
İş Yasası ve Sendikalar Yasası’nda işçi aleyhine birçok hüküm var ve bu hükümler işçilerin sendika üyesi olma aşamasında yeterli güvence sağlamıyor. Sözleşme yapma, grev yapma özgürlüğünde ciddi engeller var. Üstüne üstlük AKP hükümeti bütün önemli grevleri yasanın özüne aykırı biçimde saçma sapan nedenler erteliyor.

İkinci kuşatmayı işverenler sergilemektedir. İşçi sendikaları işverenlere göre düşmandır ve
her ne pahasına olursa olsun işyerine sokulmamalıdır. Bu sakat ve yanlış yaklaşım sendikaların işyerlerine sağlayacağı yararların ayırdına varmadan körü körüne sendikalaşma düşüncesine karşı çıkmaktadır. Bu nedenle, Bakanlığın 2014 verilerine göre ülkemizdeki 12 milyon emekçinin varlığına karşın brüt sendika üye sayısı 1.189.481’dir. Bu sayı yanıltıcıdır.
Net üye sayısının bir toplu sözleşmeden yararlanan ve aidat ödeyen işçilere göre hesap edilmesi gerekir ve bu yaklaşımla sendikalarımızın net üye sayısı, gene Bakanlık verilerine göre,
800 bin dolayındadır. Bu sayılar ülkemizde işçi sendikalarının ne denli zayıf olduğunu
ortaya koymaktadır.

EY TÜRK-İŞ NEREDESİN?

Ülkemizde sosyal diyaloğu başlatacak olan Ekonomik Sosyal Konsey 2001 yılında 4641 sayılı yasa ile AKP iktidarından önce kuruldu ve kör topal çalıştırıldı. Yasa yetersizdi. 12 Eylül 2010 referandurumunda Anayasa kuralı durumuna getirildi ve 166. maddede yerini aldı.
Anayasa kuralı yeni bir yasa çıkarlımasını öngörüyor. Hükümet her ne hikmetse 2009’dan beri Konsey’i toplantıya çağırmıyor. Belki de işçilerle yüzleşmekten korkuyor. Belki işçinin yüzüne bakacak durumu yok da ondan toplamıyor. TBMM’ye sunulan bir hükümet tasarısı Konsey’deki işçi temsilcilerinin sayısını azaltmayı amaçlıyor. Nedeni işçinin sesini kısmak. Türk-İş’ten
bu konuda bugüne dek hiçbir itiraz sesi duymadık. Acaba haberleri mi yok? Türk-İş artık hükümetin dümen suyu güzeli olma sevdasından vazgeçip biraz işçi sevdalısı olmaya çalışsa yeridir. Ara sıra sesini çıkarıp hükümetten zılgıt yiyince, mahalle arasında kaybolan
sahte mahalle kabadıyısı rolünü oynamaktan vazgeçmeli ve işçinin dağ gibi birikmiş sorunları karşısında gerekli hazırlıkları yapıp iktidardan işçinin beklediği değişiklikleri yasalaştırmasını istemelidir. Acaba Türk-İş’ten çok şey mi istiyoruz?

========================================

Dostlar,

Sayın Dr. Engin Ünsal sendikacılık konularında ülkemizin önde gelen birikimli aydınlarındandır. Emekçilerin hakları ile çalışma yaşamı sorunları hakkında AYDINLIK’ta
çok aydınlatıcı yazılar yazmakta. Hakkını yemeyelim, sevgili dostumuz Yıldırım KOÇ da öyle. Her ikisinin de yazılarına sitemizde gerçekte daha çok yer vermeliyiz. Ancak AKP – RTE tarafından oluşturulan yapay gündem süreçlerinde savunmada kalıyoruz zorunlulukla.
O konuları işlemesek kamuoyu yönlendiriliyor hatta yanıltılıyor. Kuşkusuz bu saldırıyı engelleme salt bizim çok mütevazi çabamızla olacak şey değil ancak, üstümüze düşeni
yapmak da boynumuzun borcudur.

Biz de AÜTF’de (Ankara Üniv. Tıp Fak.) İşi Sağlığı İş Güvenliği ile Meslek Hastalıkları
ve ilgili derslerimizde sorunu işliyoruz yeri geldikçe.

Sendikal_orgutlenme_eritiliyor.pptx

Temel sorunlardan biri ILO Sözleşmelerinin iç hukuka bütünüyle maledilmesidir.
187 dolayındaki bu Sözleşmelerden (Convention) 50 kadarı benimsenmiştir.
Bunların bir bölümüne de önamli çekinceler (reservs) konmuştur. Dolayısıyla emekçilerin sömürüsü salt sosyal haklarda, örgütlenmede ve insanca yaşanacak ücreti alamamada değildir.

Adına Küreselleş(TİR)me denen Yeni Emperyalizmin ta kendisi yabanıl (vahşi) süreçte
yerli ve yabancı sermaye ittifakı, siyasal iktidarları çıkarlarına uygun güdümlemektedir.
O denli ki, yazında (literatürde) yepyeni (!) ve insanı dehşete düşüren bir vergi türüne (!)
dikkat çekilmektedir :

  • KAN ve CAN VERGİSİ!

Bu vahşetin mutlaka durdurulması gerekemektedir..
Bütün dünyanın ezilen – sömürülen ve zincirlerinden başka yitirecekleri olmayan – kalmayan emekçilerin küresel birlik ve dayanışması ile bu pek yaman finans – kapital kuşatması yarılabilecektir.

Sevgi ve saygı ile.
2 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Metal işçileri tarih yazıyor!

ULUSAL KANAL portalı, 20 Mayıs 2015

Metal işçileri tarih yazıyor! 15 binden fazla işçi direniyor

Otomotiv devlerinde bu kez, “ayaklar baş oldu”. RENAULT, TOFAŞ, MAKO, ÇOŞKUNÖZ derken bugünde OTOTRİM’de işçi şartel indirdi, üretim durdu.

Sabah saatlerinde 4 firmaya yedek parça üreten OTOTRİM Fabrikası’ndaki işçiler de
üretime ara verdi. Talapler aynıydı.

780 işçi eyleme İstiklal Marşı okuyarak başladı.
TOFAŞ işçileri eyleme duyar duymaz araç konvoyuyla desteğe gitti.
1 dakika 20 saniyede 1 otomobil üreten TOFAŞ’ta hareketli saatler yaşandı.
Gece yarısı işçilere firmadan “işinize dönün maddi iyileştirme yapalım” mesajları gönderildi.
Öğle saatlerinde ise TOFAŞ yetkileri fabrikaya gitti.
İşçiler de fabrika önünde oturma eylemi başlattı.
Fabrikada Siparişler birikti. Cuma günden bu yana 3 binden fazla otomobil üretilmedi.
İşçiler, Türk Metal Sendikası’na tepkili.
Sözleşme şartları bir yana, sendikanın işçi ailelerini arayıp baskı yaptığı öğrenildi.

İşçilerin Hükümet’i de hem uyardı hem de yanıtı verdi.

İlk ateşin yakıldığı RENAULT’ta da işçi-işveren dün gece görüşme yaptı.
İşçiler ilk ay 500 lira verelim, üretime başladıktan sonra da iyileştirmeyi sürdürelim
teklifini reddetti.

Direnişi kırmak için öğle saatlerinde Emniyet, işçilere “fabrikayı boşaltın” dedi,
ancak işçiler savcılıktan tahliye kararı alınmadığı sürece fabrikadan ayrılmamaya kararlı.

ÇOŞKUNÖZ ve MAKO’da direniş devam ediyor.
DELPHİ, BEYÇELİK ve VALEO’da her an eylem başlayabilir, her an üretim durabilir.

===============================

Selam olsun emekçinin direnişine!

Bakar mısınız sermayenin kurnaz – ucuz tuzağına;
İşinize dönün, ücret iyileştirmesi yapalım...”

Sizi gidi uyanıklar sizi..

Yapsanıza haklı ücret iyileştirmesini hiçbir koşul dayatmadan..
İyi niyetinizi gösterin, sarı sendika ahlaksızlığınıza son verin..

Vahşi sömürüyü bırakın..

Peygamberiniz (pardon, Liberalizmin babası!) Adam Smith “maksimum kâr” tunç yasasını 1776’da atmıştı.. (The Wealth of Nations adlı klasik kitabı ile).
Köprülerin altından çoooook sular aktı.. Araya Sanayi Devrimi girdi,
2 tane dev paylaşım savaşı girdi..
Bilişim devrimi girdi..
Daha neler neler girdi…
Artık geçmişe takılı olmayı bırakın; yeni birşeyler söyleyin..

Biz önerelim :

“MAKSİMUM KÂR DEĞİL; MAKUL KÂR!”

ILO’nun ünlü 1944 Filadelfiya Bildirgesi‘ni anımsayınız :

“Kalıcı ve evrensel bir barış, ancak sosyal adalet temelinde kurulabilir.”

Ulusal ve uluslararası hukukun temel kurallarına uyun..

AKP iktidarı Maliye Bakanı Mr. Mehmet SIMSEK ve Başbakan Yard. Ali Babacan üzerinden örtülü tehdit yağdıracağına, Anayasal yükümlülüklerini yerine getirsin..

Anayasa md. 49                : 

Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.
(Değişik: 3.10.2001-4709/19 md.)
Devlet, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışma yaşamını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli önlemleri alır.

****
1989 AT Sosyal Şartı 
İşçilerin Temel Hakları (12. md.)

Çalışma ve adil ücret isteme hakkı,
Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi,
Sendika özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkı,
Sosyal koruma,
(Avrupa Konseyince 1996’da kabul edilen, Türkiye’nin 6.10.2004’te imzaladığı ve 3.10.2006 günlü, 26308 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 5547 sayılı yasa ile onaylanarak,

Anayasa md. 90 son fıkra uyarınca iç hukukta yasa gücünde..)
*****AB Temel Haklar Şartı
(Nice, 7 Kasım 2000) http://ek12 utup.dpt.gov.tr/ab/hukuk/temelhak.pdf 

Md 31   : Adil ve hakça çalışma koşulları
Her işçinin, sağlığını, güvenliğini ve saygınlığını gözeten çalışma koşullarına sahip olma
hakkı vardır. Her işçi, azami çalışma süresinin sınırlandırılması hakkına ve günlük ve haftalık dinlenme izni ile yıllık ücretli izin hakkı sahibidir.
***

Türkiye’nin taraf olduğu ILO Sözleşmelerine de yer verelim mi??

Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına
İlişkin
87 sayılı ILO Sözleşmesi ayaklar altında.. Niçin ??

ILO-C098 – Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi, 1949 (23.01.1952)

İşveren ve AKP iktidarını, tarih önünde ulusal ve uluslararası hukuka uygun,
EMEĞE SAYGILI davranmaya çağırıyoruz.

Video erişkesi (linki) : https://youtu.be/ykB8i4eSUMU

Anımsatıyoruz :

  • Emek en yüce değerdir.. ve
    Emeğe saygı, insan olmanın baş koşuludur..

Sevgi ve saygı ile.
21 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

FAKİR BAYKURT ÖLÜMÜNÜN 15. YILINDA ANKARA’DA ANILIYOR


FAKİR BAYKURT ÖLÜMÜNÜN 15. YILINDA ANKARA’DA ANILIYOR

Fakir_Baykurt_anmasi_16.10.14
Türk edebiyatının önemli adlarından
Fakir Baykurt, ölümünün 15. yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Hasan Ali Yücel Salonu’nda gerçekleştirilecek
bir etkinlikle anılıyor.

16 Ekim 2014’te saat 14.00’te başlayacak etkinlik, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi ile
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şubesince düzenleniyor. 

 

Etkinlik Ankara Üniversitesi ÇOGEM Müdürü Prof. Dr. Sedat Sever,
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşe Çakır İlhan
ve YKKED Ankara Şubesi Başkanı Dr. Alper Akçam’ın açılış konuşmalarıyla başlayacak. Etkinlikte Fakir Baykurt’un yaşam öyküsünü anlatan bir belgesel de gösterilecek. Belgeselin ardından Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak’ın yöneteceği ve Doç.Dr.Haluk Erdem, Dr.  Niyazi Altunya, Varlık Özmenek ve Araş.Gör.Sedat Karagül’ün konuşmacı olduğu, Fakir Baykurt’un çeşitli yönlerinin anlatıldığı
bir açıkoturum düzenlenecek.

İmecemize katılın…

Dr. Alper Akçam
YKKED Ankara Şubesi Başkanı

===================================================

Dostlar,

Fakir” i anma etkinliği, aramızdan ayrıldıktan 15 yıl sonra yukarıdaki gibi..

Emek verenler, hep siz okurlarımız gibi dostlarımız..

Özellikle biri, deyim yerinde ise ATOM KARINCA gibi çalışıp üreten
Dr. Alper AKÇAM meslektaşımız..

Emek verenler sağolsunlar.. Bize  de destek vermek düşüyor..

Öte yandan, Fakir Baykurt adına düzenlenen Onur Ödülü de önümüzdeki ay sahibine verilecek.. Biz de EĞİTİMİŞ üyesi olarak bu seçici kurulda (jüride) idik.

Fakir” salt bir edebiyat adamı değil.. (tiyatroya da uyarlanan “Yılanların Öcü” öyküsü zihnimize kazınmış örneğin).. Türk öğretmenlerinin 1970’lerdeki örgütlenme savaşının, TÖS’ün, TÖB-DER‘in efsane önderi, örgütenme savaşçısı..

TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) 12 Mart 1971 askeri darbesi döneminde kapatıldı.. Aydınlık – devrimci öğretmenler Dernek ile (TÖB-DER) ile sürdürdüler savaşımlarını. 1990 sonrasında ise, merhum Prof. Alpaslan IŞIKLI‘nın 1982 Aanayasası’nın memurların sendikalaşmasını engellemediği yorumu (sonrasında
Prof. Mesut Gülmez‘in katkılarıyla..) önümüzü açtı ve memur sendikalaşması başladı. Eğitim Sen, Eğitim Bir Sen, EğitimİŞ böylece yapılandı. Memurlarda sendikalaşma %72’lerde… Ne var ki, memur sendikalarının hükümetle (işverenle) toplu sözleşme ve grev olanağı yok.. Son sözü önce Hakem Heyeti (hükümet ağırlıklı) gerçekte Hükümet söylüyor.. Böylesi güdük bir örgüt de gerçek anlamda sendika olamıyor..
Dernek – sendika arası melez, Türkiye’ye özgü bir yapılanma oluyor.
Bu anti-demokratik ve hukuk dışı sınırlamaların kaldırılması gerek..

AKP 12 yıllık tek başına iktidarında pek çok anayasa değişikliği yaptı.. Hep nalıncı keseri gibiydi.. Sonki 12 Eylül 2010 halkoylaması ile dayatılan 26 maddelik kapsamlı değişiklik idi.. YÖK’e dokunmadılar örneğin. Sendikacılığın ise deyim yerinde ise
içine ettiler ve 1’den çok sendikaya üyelik hakkı (!) vererek emek sendikacılığını böldüler.. İşçilerin yaklaşık %11’i (12 Eylül 1980’de % 50 idi!) sendikalı, bunların da ancak yarısı toplu sözleşme yapabilecek durumda (500 bin dolayında)..
Çoğu kamu işçileri.. İşçilerin %95’i gerçek anlamda sendikal örgütten yoksun!

ÖZELLEŞTİRME ile emek sendikacılığı avuç içinde kar gibi eritiliyor.
Kamu bir de taşeronlaşarak aynı kırımı yapıyor.. Oysa pek çok uluslararası
hukuk metninde (ILO sözleşmeleri, İHEB, Avrupa Sosyal Şartı..),
Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşma ve sözleşmede, Anayasada emekçiye
bir hak olarak düzenleniyor sendikal örgütlenme.. AB metinleri de dahil..
(SÜTAŞ‘ın sendikalaşan emekçisini işten atan utandırıcı yasa dışı uygulamasını kınayan yazımıza bakılması..
(Emekçinin sendika hakkını tanımayan SÜTAŞ’ı protesto – boykot çağrısı;
http://ahmetsaltik.net/2014/10/09/emekcinin-sendika-hakkini-tanimayan-sutasi-protesto-boykot-cagrisi/)

Asgari ücret 891 TL (bekar, 18+ işçi). Yoksullık sınırının altında.. Ulusal gelir 10 bin doları aşmışmış yılda kişi başına.. Bölünce ayda 2000 TL düşüyor her kişiye.
Ama asgari ücret bunun yarısı bile değil! 25 milyon resmi kayıtlı çalışanın % 41’i
asgari ücretli.. (ÇSGB ve Sendika verileri) ve kayıtdışı kölelik, işsizlik çok yaygın.
Çalışma ortamları sağlıksız, güvensiz, insan onuruna hürmetsiz.. Çünkü
Emek sendikaları darmadağın, paramparça.. Sermaye – işveren sendikaları ise
kaya gibi, monoblok! Onyıllardır 1 tane; TİSK..

Sevgili “Fakir” (Baykurt), senden sonra çok yol alamadık örgütlenme haklarımız bağlamında.. Biliyoruz üzüleceksin ama sürdüreceğiz emeğin sendika hakkı savaşımımızı.. Hem daha 50 yılı yeni aştı bu kavgamız sen başlatalı..

Seni özlemle anıyoruz ve arıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
16.10.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

İŞÇİ BAYRAMININ (MAY DAY) SOSYAL PSİKİYATRİK YÖNÜ

Prof. M. Kerem Doksat

portresi

İŞÇİ BAYRAMININ (MAY DAY) SOSYAL PSİKİYATRİK YÖNÜ

Louisville
, ABD’nin en büyük on yedinci ve Kentucky eyaletinin de en büyük şehridir. 1778 yılında Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanlarından George Rogers Clark tarafından kurulmuştur ve ismini Fransa Kralı XVI. Louis’den almıştır; safkan atların yarıştırıldığı dünyanın en büyük at yarışı olan Kentucky Derby’nin yapıldığı yerdir.

Kentucky adının kökleri de ilginçtir. Esas adı Catawba olup, topraklarının satılmasına muhalefet eden genç bir Cherokee (Çeroki) şefi, Üstün Hristiyan Beyaz Adam’a,
satın aldıkları toprakların “karanlık ve kanlı olacağını” söylemiştir zamanında; hiç de yanılmamış olduğunu ifâde etmek sanırım hatalı olmaz. Bu “Iroquois” kelimenin kökeni de İrokualar veya İrokua Konfederasyonu, İrokua Birliği’nden gelir. Onlar buraya Haudenosaunee (İngilizce Iroquois) derler. Kanada’da Güney Quebec ile Güney Ontario, ABD, New York, Wisconsin, Oklahoma ve Kuzey Karolina eyaletlerinde
İrokua lisanlarını konuşan altı kabilenin (Mohavklar, Oneydalar, Onondagalar, Kayugalar, Senekalar, Tuskaroralar) 16. Asır’da veya daha önce oluşturduğu Kızılderili birliğinin ismidir. İlk önce 5 kabileden oluştuğu için Beş Millet/Ulus (Five Nations) olarak da bilinen birliğe en son olarak 1722 yılında katılan Tuskaroralar’dan dolayı adı daha sonra Altı Millet/Ulus (Six Nations) olarak da adlandırılır. Nüfusları 125.000 kişi dolayındadır.

Kentucky de, ABD’nin Kuzeydoğusu’ndaki Commonwealth (İngiliz Milletler Paktı) bölümünde yer alır. Öbürleri Virginia, Pennsylvania ve Massachusetts’tir. Merkezî Kentucky savanlarındaki buffaloların katledilerek gerçek sâhiplerinin açlık ve hastalıkla soykırıma uğratıldığı bölgelerden birisidir.

***
1856’da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik
iş günü hakkını kazanabilmek için Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar bir yürüyüş düzenler. 1 Mayıs 1886’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu liderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günde 8 saatlik çalışma talebiyle iş bırakırlar.

Chicago’da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katılır. Kentucky Louisville’de 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi birlikte yürür. O dönemde Louisville’deki parklar, siyahlara kapalıdır. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park’a girerler.
Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, “böylece peşin hükümler duvarı yıkılmış oldu.” biçiminde yorumlanır.
Bu gösteriler 1 Mayıs’ı izleyen günlerde bütün harareti ile sürer ve 4 Mayıs’ta kanlı Haymarket Olayı’na yol açar. Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellenir. 14 – 21 Temmuz 1889’da toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız bir işçi temsilcisinin teklifiyle

  • 1 Mayıs gününün bütün dünyada “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmasına karar verilir.

İkinci gösteri de ancak 1890 yılında yapılabilir. Zamanla 8 saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabûl edilir. 1 Mayıs, böylece, işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazanır. Günümüzde Komünist ülkelerde (Çin Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Laos, Küba, Venezuela, Nepal, Bolivya) ve daha birçok ülkede tatil günü olan 1 Mayıs’ı işçiler büyük kitle gösterileriyle kutlar; bâzı ülkelerde 1 Mayıs siyasal bir eylem hâlini de alır. Tıpkı son 1 Mayıs hâdiselerinde İstanbul’da olduğu gibi!

Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanır. 2008 Nisan’ında da, Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlanması kabûl görür. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de kabûl gören yasa ile 1 Mayıs resmî tatil olarak ilân edilir.
***

Bu tarihsel bilgilere bir göz attıktan sonra, konjonktürel gerçeklere de bakarak, bu
işçi-emekçi zaferinin muhtemel geleceğini bir irdeleyelim…

Günümüzde proletarya yâni İşçi Sınıfı kavramı çok büyük bir istihâleye (transformasyona) uğradığını görüyoruz. Artık “sınıf bilinci” içinde bir işçi sınıfını
tek başına tahayyül etmek safderûnluk (kolay aldatılma) olur.

İşçiler günümüzde ırgat hâline gelmiş, getirilmiş köleler durumunda ve bunun
Marx’ın öngördüğü yapıyla pek alâkası yok. Çünkü o işçilerin birleşebilmesine imkân tanınmıyor, tanınsa dahi zâten başaramazlar. Teknoloji ve bilim o kadar ilerledi ki,
insan klonlamadan tutun da, her şeyin sâhicisinden daha effektif olarak kullanılabilecek yedek parçaları yapılıyor. Tükenmiş türlerin yeniden mavi gezegenimizin üzerinde yaşamasının etik ve moral yönü tartışılıyor; yâni teknoloji çoktan hazır da, “yapsak mı yapmasak mı?” suali gündemde.

Eh, Homo Sapien sapiens’i 56 senelik ömrümde azıcık tanıyabildiysem eğer,
bunları en azından denemeden duramayacaktır; tutamaz kendini.

Arkasına bilimi, teknolojiyi, “know how’u” almamış steril bir İşçi Sınıfı kalmadı.
Bir işçi veya emekçi bunu yapmaya kalkıştığında da otomatikman seçkinler kulübüne transfer oluveriyor.

Meselâ, Türkiye’de acaba sendika liderlerinden kaçı gecekonduda, kaçı villada oturur? Emekçinin “artık değerini” sömürmeden sonuna kadar işçi ve emekçi haklarını koruyan böyle liderler varsa da, “vahşi kapitalizm”, yeni adıyla “neo-emperyalizm” onu nokta atışıyla ortadan kaldırır.

Meselâ ben ve karım tümüyle emekçilikle, muayenehânemizde nitelikli ırgatlık yaparak para kazanıyoruz. Bunu sürdürebilmek için de sürekli olarak yeni gelişmeleri izlemek, okumak ve kendimize yatırım yapmak zorundayı; bu da gene para harcayarak gerçekleştirilebilen bir süreç. Yarın birimize bir şey olsa, bizi koruyacak olan emekli maaşımla ancak küçük bir apartman dairesinde veya gecekonduda yaşayabiliriz;
o da, hemen her şeyi satıp savdıktan sonra!

Tarihte de bunun o kadar çok örneği var ki…

James Riddle Hoffa (lâkabı Jimmy Hoffa) Detroit yakınlarında1975’te öldürüldü, 1982’de de resmî olarak ölü ilân edildi. Güney Afrika’da Marikana platin madeninde başlayan grev dalgası ülkenin tümünü kapsayacak şekilde büyürken, Lonmin şirketine âit maden ocağı yakınında Cuma akşamı öldürülen madencinin yerel sendika lideri olduğu ortaya çıktı ve Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) Sözcüsü Lesiba Seshoka, “Western Platinum’da sendika şûbe sekreteri, Cuma akşamı Marikana’daki evinde vurularak öldürülmüştür.” dedi ve ekledi:

“Sendika ve üyelerimiz, polislerin suçsuz sivilleri koruduğu yönündeki güvenini giderek yitiriyor.”

Guatemala’da: 27 Mart (Prensa Latina) Guatemalalı emek örgütleri yaptıkları açıklamada son zamanlarda suikaste uğrayan sendika liderleri listesine Escuintla bölgesi Nueva Concepcion Belediyesi İşçileri Sendikası Genel Sekreteri Kyra Enriquez’in de katledilmesiyle bir sendikacının daha eklendiğini doğruladı. Prensa Latina’nın Uluslararası Gıda, Tarım, Otel, Restoran ve Tütün İşçileri Sendikası (UITA), Agro-Sanayi İşçi Birliği ve Gıda Federasyonu’ndan (FESTRAŞ) elde ettiği bilgilere göre Enriquez Cuma günü meydana gelen olayda vurularak öldürüldü.

Antakya’da savaş karşıtı muhalefetteki çabalarıyla öne çıkan ve uzun zamandır tehdit alan Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı (EHDAV) Genel Başkanı Ali Yeral’ın evine
29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece yarısı saat 01:30 sularında kimliği belirsiz kişilerce saldırı düzenlendi. Ali Yeral’ın bir ziyaret amacıyla İran’da bulunduğu sırada gerçekleşen saldırıda saldırganlar evdeki bâzı eşyaları tahrip ettikten sonra
“seni yakacağız” yazılı bir not bırakarak kaçtı. Saldırı esnasında Yeral’ın karısının
ve çocuklarının evde bulunduğu, ancak, saldırganların yüzünü göremediği belirtildi.

Faruk Dinçer şöyle yazmış:

Birkaç ay önce “İnsanca Bir İş İçin Geleceği İnşa Etmek” başlıklı bir uluslararası
ILO konferansı düzenlenmişti, İsviçre’nin Cenevre kentinde. 163 ülkenin katılımı ile hükûmetleri temsilen 325, işveren örgütlerini temsilen 159 ve işçi sendikalarını temsilen 160 delegeyle yapılmıştı bu toplantı. Türkiye’yi temsilen hükûmetten 14, TİSK’den 9 ve sendikalardan (TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve KAMU-SEN) 7 kayıtlı temsilci de vardı. DİSK ve KESK ise, üyesi oldukları Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) bünyesi içinde konferansa iştirak etmeyi uygun bulmuşlardı.

Konferans sırasında “Uluslararası Standartların Uygulanması Komitesi”, Türkiye’nin sendikal hak ihlâlleri ve uluslararası sözleşmelere uyumsuzluk konularında en olumsuz koşulların yaşandığı 25 ülke arasında olduğuna hükmetti. Aşağı yukarı Swaziland, Zimbabwe ve Burma gibi ülkelerle aynı kategorideyiz bu perspektifte. Peki, hiç merak eden, soran, soruşturan, konuyu kamuoyuna mal etmek isteyen birey veya kurum oldu mu? Türkiye neden “kara listede”? Nedeni net:

1- Türkiye, yıllardır çeşitli uyarı ve önerilere karşın, imzalamış olduğu ILO sözleşmelerine uygun bir “sendika yasasını” yürürlüğe koyamadı.

2- ILO’nun, sendikal hakları düzenleyen 87 ve 98 no.’lu sözleşmelerine uymadı.

3- AB üyelik sürecinde görüşmelerin sürebilmesi için aşılması gereken
“Sosyal Politikalar ve İstihdam” başlıklı faslın açılması için ILO Sözleşmelerine (Convention) uygun duruma gelmesi gerekiyor. Türkiye bu doğrultuda henüz bir adım atmadı. Neden? Çünkü Avrupa’nın tümündeki sendikal nedenlerle işten atmaların
% 66′sı, Türkiye’de yaşanıyor. Çünkü ülkemizdeki sendika yasaları hala 12 Eylül darbesinin ürünü. “Emek dünyası” şu veya bu partiye milletvekili verme çabasının dışında, ciddi, evrensel ölçütlere uygun, bilimselliğe dayalı, yeryüzü standartlarına uygun bir “emek fomülasyonu” üretme çabasının dışına çıkmaya niyetli değil!

Sormak gerek: Uluslararası ILO normlarına göre çalışma dünyamız kaçıncı ligdedir? Üstelik kara listeye alınmamızı gerektiren konular, anayasa konusu bile değil, sıradan yasa konusu. Siyaset kurumu ile iç içe geçmiş sendikacılıktan bir hayır gelmediği ortada. HAK-İŞ ve DİSK genel başkanları hamdolsun milletvekili de oldular. Daha evvel TÜRK-İŞ genel başkanı da sırasını savmıştı zaten. Yüzü olan her sendikacı bu tablodan utanmalı! Zimbabve düzeyindeki emek dünyası Allah’a şükür hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Hele öbür sendikalarımıza da milletvekilliği yolu açılsın da…
***

Şimdi zurnanın zırt dediği yere parmak basalım:

Topyekûn bir millî / ulusal seferberlikle birbirimize sarılarak bu sınıf uçurumunu ancak aşabiliriz. Ekonomik model de kuşkusuz zâten hemen bütün medenî dünyada uygulanmaya başlanan ve Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün icat ettiği Karma Ekonomi olabilir. Bunun için de âkil (yiyici) değil, âkıl (akıllı) ve milletine, vatanına sonuna kadar sâdık kalacak, ekonomik kaygısı da olmayacak kadar dirâyetli yöneticilerin işbaşına geçmesi şart.

Meselâ İngiltere bu işi şöyle hâlletmiş:

Yargıçlar bu ülkede belli bir maaşa tâbi değil ve istedikleri kadar parayı istedikleri bankadan doğrudan çekebiliyorlar. Bir gün bir yargıç çok fazla miktarda bir meblağı almak üzere bir banka şubesine gidiyor; ortalık karışıyor ve en üst kademelere kadar sual ediliyor, hep “ödeyin” cevabı alıyorlar. Yargıç paraları alıp evine gidiyor. Ertesi gün aynı bankaya giderek parayı iâde etmek istediğini, Majestelerinin kendisine ne kadar güvendiğini test etmek için bunu yaptığını söylüyor. Gene haber her yöne uçuruluyor ve yıldırım emriyle yargıç görevinden alınıyor. Gerekçe olarak da “Mejestelerinin güvenilirliğini sorgulayan bir kişi yargıçlığa devam edemez.” deniyor.

Bu bir anekdot (menkıbe) mudur yoksa gerçek mi bilmem ama sistemin nasıl çalıştığını çok güzel târif ettiği kesin.

Oralarda kimse “benim gösterdiğim yerde miting yapacaksın” diye buyurmuyor, İnsanların buluşmalarına ve görüşmelerine (meeting) karışmıyor ve diktatörlük de yok. Başbakanın oğlu bir yaramazlık yaptığında karakoldaki komiser onu rahatlıkla sigaya çekebiliyor.

Makalemi sonlandırırken ABD’deki bir gelişme beni derin düşüncelere yolluyor:

  • California is burning!

ABD’nin Batı yakasında yer alan ve ülkenin en kalabalık eyaleti olan California aşırı sıcaklardan dolayı başlayan yangınlarla kavrulmakta ve aynı addaki şarkıya bir zahmet Youtube’dan bakın. (İLK KURŞUN, 05 Mayıs 2013)