ILO’da Türkiye krizi: İstanbul’daki toplantıya boykot kararı

ILO’da Türkiye krizi:
İstanbul’daki toplantıya boykot kararı

Avrupalı işçi sendikalarının, Türkiye’de sendikacılara ve sivil topluma “baskı uygulandığı” gerekçesiyle 2-5 Ekim günlerinde İstanbul’da yapılacak Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 10’uncu Avrupa Bölge Toplantısı’nı boykot kararını aldığı bildiriliyor.

ILO’da Türkiye krizi: İstanbul’daki toplantıya boykot kararı
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Alman Sendikalar Konfederasyonu (DGB) yetkilileri, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) ile Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) temsilcilerinin de İstanbul’daki toplantıya katılmayacağını, genel bir boykot kararı alındığını belirttiler.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre; “ILO’nun her dört yılda bir gerçekleştirilen Avrupa Bölgesel Toplantılarında, yaklaşık 51 ülkeden hükümet, işveren ve işçi temsilcileri bir araya gelerek ekonomik ve sosyal sorunları ele alıyor, bölgesel öncelikleri masaya yatırıyor” bilgilerine yer verildi.

Bu arada, Alman Sendikalar Konfederasyonu (DGB) Başkanı Reiner Hoffmann’ın boykot kararlarını bir mektupla Federal Alman Çalışma Bakanlığı’na bildirdiği öğrenildiğinin kaydedildiği haberde Hoffmann’ın açıklamaları da yansıtıldı.

İSTANBUL’DA YAPILMASI İSTENMİYOR

Hoffmann, “Türkiye’de son dönemde demokrasi, işçi hakları, örgütlenme özgürlüğü gibi konularda yaşanan gelişmelerden rahatsız olduklarını, buna tepkilerini göstermek istediklerini” söyledi.

Hoffmann, ILO’nun bölgesel toplantısının İstanbul’da yapılmasını uygun görmediklerini belirtirken de “DGB, İstanbul’daki bölgesel konferansa katılamaz, katılmak da istemez” sözlerini de kullandı.

Haberde, “Türk hükümeti toplantıya ev sahipliği yapmak istediğini ILO’ya iletmiş, geçtiğimiz yıl ILO Yönetim Kurulu’nun olumlu yanıtı sonrasında Haziran ayında toplantının İstanbul’da yapılması için bir mutabakat zaptı (AS: uzlaşma tutanağı) imzalanmıştı” denildi. (SÖZCÜ08.09.2017)
========================================
Evet dostlar,

ILO’nun
TÜRKİYE TOPLANTISINI BOYKOTUNUN ARDALANI

AKP iktidarının ufku işte bu denli.
Erdoğan patronların toplantılarında (TOBB, TÜSİAD) OHAL’in bunlara ne zararının olduğunu anlamadığını söylemişti ısrarla ve birkaç kez.. TÜSİAD dün de Ekonomiden sorumlu Başbakan Yrd. Mehmet Şimşek üzerinden hükümete OHAL’in ekonomiye olumsuz etkileri iletisini bir kez daha yolladı. 

Ancak ufuk yetmezliği sorunu sürüyor.. Dahası, patronlara OHAL’in grev ertelemeleri / engellenmeleri için kullanıldığı bile basın önünde apaçık dillendirildi.
Emekçilere ücret ve sosyal haklar iyileştirmesinde sermayeden yana politikalarda devr-i AKP’de değişen bir şey yok!

İş cinayetleri var hızıyla sürüyor..
2017 yılının ilk sekiz ayında en az 1338 işçi yaşamını yitirdi!
İktidara geldiğiniz Kasım 2002’den bu yana kayda alınabilen 19 894 emekçi cinayeti oldu!
Yıllık ortalama 1320’yi, her ay 110’u aşıyor.. Dikkat, bunlar basit birer rakam değil; ÖLÜM!

Emek sömürüsü – yoksullaştırma  -işsizleştirme vahşet derecesinde dayatılıyor..
Enflasyon da, işsizlik de 2 basamaklı, %10’ların üstünde demirledi..
Nüfus çılgınca artırılıyor! 2016’da 1 milyon 74 bin net artış oldu; %1,36 ve dehşet verici!

Gelir dağılımı iyileşmiyor; AKP yandaş dolar milyoner – milyarderi üretmeyi sürdürüyor.
AKP = RTE‘ye göre ekonomi uçuyor ama emekçilere her nerede ise ”sağlanan refah” tan (!?) lokma düşmüyor..
Gerçekte Ekonomi yoğun bakımda..

Bir önceki Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan için ABD mahkemesi yolsuzluk – rüşvetten tutuklama kararı alıyor; RTE tuhaf savunmalarda… Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, FETÖ’cülerin Türkiye’den intikam aldığını söylüyor..

Bay Bakan, söyler misiniz bu FETÖ, ABD yargısını da mı ele geçirmiş?

Bu denli güçlü bir örgüt idi ise 15 Temmuz 2016’da ABD desteğiyle dahi neden Türkiye’de darbeyi başaramadı? Bu hezeyanlarınıza artık bir son verin..

1. Haber aldınız,
2. Engellemediniz
3. Sonuçlarını kullanıyor; Türkiye’ye siz gerici – dinci darbe yapıyorsunuz..

Sözlerinizin – davranışlarıızın yansımalarının nerelere dek uzanabileceğini öngörmek zorundasınız. ‘‘Boğaz 9 boğumdur” atasözü boşuna değildir. Ancak kibriniz öyle dağlarca ki, tüm duyularınız felç.. Görmüyor, işitmiyor, anlamıyor / anlamak istemiyorsunuz! Basiretiniz bağlanmış.. O denli çok suça bulaştınız ki, her yönden kuşatmadasınız.. Konya NATO üssünü Alman vekillerin ziyaretine sonunda izin vermek zorunda kaldınız; efelenmeniz sökmedi!

Ne var ki ağır bedelleri –şimdilik– siz değil Türkiye ödüyor..
Devlet adamlığı / yönetimi bu mudur?
Ülkeyi batırdınız, saygınlığını ayağa düşürdünüz..
Oysa Türkiye ILO’ya taa 1932’de Atatürk döneminde üye olmuştu Örgüt daha 13. yılındayken. ILO Sözleşmelerinin yaklaşık 1/4’ü onaylanmış durumda, 15 yılda kaç ILO Konvansiyonu onayladınız? ILO C 167 ve 176’yı daha geçen yıl, asansör ve SOMA utancının ardından onayladınız !

Küresel sermaye ve yerli ortaklarının sadık hizmetkârı olmakta zerre kusur etmediniz..

Türkiye, emekçi cinayetlerinde Avrupa ve dünyada zirvelerden inmedi!
SOMA kırımına hiç utanmadan FITRAT dediniz;
Karadon grizu faciasında Çalışma Bakanının ağzından ‘‘güzel öldüler’‘ diyebildiniz!
Oysa 30 emekçi grizu patlamasında feci biçimde yanarak – parçalanarak – ezilerek – boğularak öldü! (17 Mayıs 2010, Zonguldak, adı geçen Bakan Prof. Ömer Dinçer; https://www.youtube.com/watch?v=KVbStAIjhf0)

  • BİR AN EVVEL BIRAKIP GİDİN EFENDİLER; TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMİYORSUNUZ!

Bu kutsal topraklar, bu kadim ve mazlum halk ve de tarih sizi asla bağışlamayacak!
O denli çok günah işlediniz ki, öylesine mücrimsiniz ki, durumunuzu betimlemeye (halinizi tasvire) ünlü şarkının hazin dizeleri bile yetmez..

Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime

Sevgi ve saygı ile. 08 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İŞÇİ BAYRAMININ (MAY DAY) SOSYAL PSİKİYATRİK YÖNÜ

Prof. M. Kerem Doksat

portresi

İŞÇİ BAYRAMININ (MAY DAY) SOSYAL PSİKİYATRİK YÖNÜ

Louisville
, ABD’nin en büyük on yedinci ve Kentucky eyaletinin de en büyük şehridir. 1778 yılında Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanlarından George Rogers Clark tarafından kurulmuştur ve ismini Fransa Kralı XVI. Louis’den almıştır; safkan atların yarıştırıldığı dünyanın en büyük at yarışı olan Kentucky Derby’nin yapıldığı yerdir.

Kentucky adının kökleri de ilginçtir. Esas adı Catawba olup, topraklarının satılmasına muhalefet eden genç bir Cherokee (Çeroki) şefi, Üstün Hristiyan Beyaz Adam’a,
satın aldıkları toprakların “karanlık ve kanlı olacağını” söylemiştir zamanında; hiç de yanılmamış olduğunu ifâde etmek sanırım hatalı olmaz. Bu “Iroquois” kelimenin kökeni de İrokualar veya İrokua Konfederasyonu, İrokua Birliği’nden gelir. Onlar buraya Haudenosaunee (İngilizce Iroquois) derler. Kanada’da Güney Quebec ile Güney Ontario, ABD, New York, Wisconsin, Oklahoma ve Kuzey Karolina eyaletlerinde
İrokua lisanlarını konuşan altı kabilenin (Mohavklar, Oneydalar, Onondagalar, Kayugalar, Senekalar, Tuskaroralar) 16. Asır’da veya daha önce oluşturduğu Kızılderili birliğinin ismidir. İlk önce 5 kabileden oluştuğu için Beş Millet/Ulus (Five Nations) olarak da bilinen birliğe en son olarak 1722 yılında katılan Tuskaroralar’dan dolayı adı daha sonra Altı Millet/Ulus (Six Nations) olarak da adlandırılır. Nüfusları 125.000 kişi dolayındadır.

Kentucky de, ABD’nin Kuzeydoğusu’ndaki Commonwealth (İngiliz Milletler Paktı) bölümünde yer alır. Öbürleri Virginia, Pennsylvania ve Massachusetts’tir. Merkezî Kentucky savanlarındaki buffaloların katledilerek gerçek sâhiplerinin açlık ve hastalıkla soykırıma uğratıldığı bölgelerden birisidir.

***
1856’da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik
iş günü hakkını kazanabilmek için Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar bir yürüyüş düzenler. 1 Mayıs 1886’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu liderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günde 8 saatlik çalışma talebiyle iş bırakırlar.

Chicago’da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katılır. Kentucky Louisville’de 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi birlikte yürür. O dönemde Louisville’deki parklar, siyahlara kapalıdır. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park’a girerler.
Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, “böylece peşin hükümler duvarı yıkılmış oldu.” biçiminde yorumlanır.
Bu gösteriler 1 Mayıs’ı izleyen günlerde bütün harareti ile sürer ve 4 Mayıs’ta kanlı Haymarket Olayı’na yol açar. Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellenir. 14 – 21 Temmuz 1889’da toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız bir işçi temsilcisinin teklifiyle

  • 1 Mayıs gününün bütün dünyada “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmasına karar verilir.

İkinci gösteri de ancak 1890 yılında yapılabilir. Zamanla 8 saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabûl edilir. 1 Mayıs, böylece, işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazanır. Günümüzde Komünist ülkelerde (Çin Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Laos, Küba, Venezuela, Nepal, Bolivya) ve daha birçok ülkede tatil günü olan 1 Mayıs’ı işçiler büyük kitle gösterileriyle kutlar; bâzı ülkelerde 1 Mayıs siyasal bir eylem hâlini de alır. Tıpkı son 1 Mayıs hâdiselerinde İstanbul’da olduğu gibi!

Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanır. 2008 Nisan’ında da, Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlanması kabûl görür. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de kabûl gören yasa ile 1 Mayıs resmî tatil olarak ilân edilir.
***

Bu tarihsel bilgilere bir göz attıktan sonra, konjonktürel gerçeklere de bakarak, bu
işçi-emekçi zaferinin muhtemel geleceğini bir irdeleyelim…

Günümüzde proletarya yâni İşçi Sınıfı kavramı çok büyük bir istihâleye (transformasyona) uğradığını görüyoruz. Artık “sınıf bilinci” içinde bir işçi sınıfını
tek başına tahayyül etmek safderûnluk (kolay aldatılma) olur.

İşçiler günümüzde ırgat hâline gelmiş, getirilmiş köleler durumunda ve bunun
Marx’ın öngördüğü yapıyla pek alâkası yok. Çünkü o işçilerin birleşebilmesine imkân tanınmıyor, tanınsa dahi zâten başaramazlar. Teknoloji ve bilim o kadar ilerledi ki,
insan klonlamadan tutun da, her şeyin sâhicisinden daha effektif olarak kullanılabilecek yedek parçaları yapılıyor. Tükenmiş türlerin yeniden mavi gezegenimizin üzerinde yaşamasının etik ve moral yönü tartışılıyor; yâni teknoloji çoktan hazır da, “yapsak mı yapmasak mı?” suali gündemde.

Eh, Homo Sapien sapiens’i 56 senelik ömrümde azıcık tanıyabildiysem eğer,
bunları en azından denemeden duramayacaktır; tutamaz kendini.

Arkasına bilimi, teknolojiyi, “know how’u” almamış steril bir İşçi Sınıfı kalmadı.
Bir işçi veya emekçi bunu yapmaya kalkıştığında da otomatikman seçkinler kulübüne transfer oluveriyor.

Meselâ, Türkiye’de acaba sendika liderlerinden kaçı gecekonduda, kaçı villada oturur? Emekçinin “artık değerini” sömürmeden sonuna kadar işçi ve emekçi haklarını koruyan böyle liderler varsa da, “vahşi kapitalizm”, yeni adıyla “neo-emperyalizm” onu nokta atışıyla ortadan kaldırır.

Meselâ ben ve karım tümüyle emekçilikle, muayenehânemizde nitelikli ırgatlık yaparak para kazanıyoruz. Bunu sürdürebilmek için de sürekli olarak yeni gelişmeleri izlemek, okumak ve kendimize yatırım yapmak zorundayı; bu da gene para harcayarak gerçekleştirilebilen bir süreç. Yarın birimize bir şey olsa, bizi koruyacak olan emekli maaşımla ancak küçük bir apartman dairesinde veya gecekonduda yaşayabiliriz;
o da, hemen her şeyi satıp savdıktan sonra!

Tarihte de bunun o kadar çok örneği var ki…

James Riddle Hoffa (lâkabı Jimmy Hoffa) Detroit yakınlarında1975’te öldürüldü, 1982’de de resmî olarak ölü ilân edildi. Güney Afrika’da Marikana platin madeninde başlayan grev dalgası ülkenin tümünü kapsayacak şekilde büyürken, Lonmin şirketine âit maden ocağı yakınında Cuma akşamı öldürülen madencinin yerel sendika lideri olduğu ortaya çıktı ve Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) Sözcüsü Lesiba Seshoka, “Western Platinum’da sendika şûbe sekreteri, Cuma akşamı Marikana’daki evinde vurularak öldürülmüştür.” dedi ve ekledi:

“Sendika ve üyelerimiz, polislerin suçsuz sivilleri koruduğu yönündeki güvenini giderek yitiriyor.”

Guatemala’da: 27 Mart (Prensa Latina) Guatemalalı emek örgütleri yaptıkları açıklamada son zamanlarda suikaste uğrayan sendika liderleri listesine Escuintla bölgesi Nueva Concepcion Belediyesi İşçileri Sendikası Genel Sekreteri Kyra Enriquez’in de katledilmesiyle bir sendikacının daha eklendiğini doğruladı. Prensa Latina’nın Uluslararası Gıda, Tarım, Otel, Restoran ve Tütün İşçileri Sendikası (UITA), Agro-Sanayi İşçi Birliği ve Gıda Federasyonu’ndan (FESTRAŞ) elde ettiği bilgilere göre Enriquez Cuma günü meydana gelen olayda vurularak öldürüldü.

Antakya’da savaş karşıtı muhalefetteki çabalarıyla öne çıkan ve uzun zamandır tehdit alan Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı (EHDAV) Genel Başkanı Ali Yeral’ın evine
29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece yarısı saat 01:30 sularında kimliği belirsiz kişilerce saldırı düzenlendi. Ali Yeral’ın bir ziyaret amacıyla İran’da bulunduğu sırada gerçekleşen saldırıda saldırganlar evdeki bâzı eşyaları tahrip ettikten sonra
“seni yakacağız” yazılı bir not bırakarak kaçtı. Saldırı esnasında Yeral’ın karısının
ve çocuklarının evde bulunduğu, ancak, saldırganların yüzünü göremediği belirtildi.

Faruk Dinçer şöyle yazmış:

Birkaç ay önce “İnsanca Bir İş İçin Geleceği İnşa Etmek” başlıklı bir uluslararası
ILO konferansı düzenlenmişti, İsviçre’nin Cenevre kentinde. 163 ülkenin katılımı ile hükûmetleri temsilen 325, işveren örgütlerini temsilen 159 ve işçi sendikalarını temsilen 160 delegeyle yapılmıştı bu toplantı. Türkiye’yi temsilen hükûmetten 14, TİSK’den 9 ve sendikalardan (TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve KAMU-SEN) 7 kayıtlı temsilci de vardı. DİSK ve KESK ise, üyesi oldukları Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) bünyesi içinde konferansa iştirak etmeyi uygun bulmuşlardı.

Konferans sırasında “Uluslararası Standartların Uygulanması Komitesi”, Türkiye’nin sendikal hak ihlâlleri ve uluslararası sözleşmelere uyumsuzluk konularında en olumsuz koşulların yaşandığı 25 ülke arasında olduğuna hükmetti. Aşağı yukarı Swaziland, Zimbabwe ve Burma gibi ülkelerle aynı kategorideyiz bu perspektifte. Peki, hiç merak eden, soran, soruşturan, konuyu kamuoyuna mal etmek isteyen birey veya kurum oldu mu? Türkiye neden “kara listede”? Nedeni net:

1- Türkiye, yıllardır çeşitli uyarı ve önerilere karşın, imzalamış olduğu ILO sözleşmelerine uygun bir “sendika yasasını” yürürlüğe koyamadı.

2- ILO’nun, sendikal hakları düzenleyen 87 ve 98 no.’lu sözleşmelerine uymadı.

3- AB üyelik sürecinde görüşmelerin sürebilmesi için aşılması gereken
“Sosyal Politikalar ve İstihdam” başlıklı faslın açılması için ILO Sözleşmelerine (Convention) uygun duruma gelmesi gerekiyor. Türkiye bu doğrultuda henüz bir adım atmadı. Neden? Çünkü Avrupa’nın tümündeki sendikal nedenlerle işten atmaların
% 66′sı, Türkiye’de yaşanıyor. Çünkü ülkemizdeki sendika yasaları hala 12 Eylül darbesinin ürünü. “Emek dünyası” şu veya bu partiye milletvekili verme çabasının dışında, ciddi, evrensel ölçütlere uygun, bilimselliğe dayalı, yeryüzü standartlarına uygun bir “emek fomülasyonu” üretme çabasının dışına çıkmaya niyetli değil!

Sormak gerek: Uluslararası ILO normlarına göre çalışma dünyamız kaçıncı ligdedir? Üstelik kara listeye alınmamızı gerektiren konular, anayasa konusu bile değil, sıradan yasa konusu. Siyaset kurumu ile iç içe geçmiş sendikacılıktan bir hayır gelmediği ortada. HAK-İŞ ve DİSK genel başkanları hamdolsun milletvekili de oldular. Daha evvel TÜRK-İŞ genel başkanı da sırasını savmıştı zaten. Yüzü olan her sendikacı bu tablodan utanmalı! Zimbabve düzeyindeki emek dünyası Allah’a şükür hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Hele öbür sendikalarımıza da milletvekilliği yolu açılsın da…
***

Şimdi zurnanın zırt dediği yere parmak basalım:

Topyekûn bir millî / ulusal seferberlikle birbirimize sarılarak bu sınıf uçurumunu ancak aşabiliriz. Ekonomik model de kuşkusuz zâten hemen bütün medenî dünyada uygulanmaya başlanan ve Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün icat ettiği Karma Ekonomi olabilir. Bunun için de âkil (yiyici) değil, âkıl (akıllı) ve milletine, vatanına sonuna kadar sâdık kalacak, ekonomik kaygısı da olmayacak kadar dirâyetli yöneticilerin işbaşına geçmesi şart.

Meselâ İngiltere bu işi şöyle hâlletmiş:

Yargıçlar bu ülkede belli bir maaşa tâbi değil ve istedikleri kadar parayı istedikleri bankadan doğrudan çekebiliyorlar. Bir gün bir yargıç çok fazla miktarda bir meblağı almak üzere bir banka şubesine gidiyor; ortalık karışıyor ve en üst kademelere kadar sual ediliyor, hep “ödeyin” cevabı alıyorlar. Yargıç paraları alıp evine gidiyor. Ertesi gün aynı bankaya giderek parayı iâde etmek istediğini, Majestelerinin kendisine ne kadar güvendiğini test etmek için bunu yaptığını söylüyor. Gene haber her yöne uçuruluyor ve yıldırım emriyle yargıç görevinden alınıyor. Gerekçe olarak da “Mejestelerinin güvenilirliğini sorgulayan bir kişi yargıçlığa devam edemez.” deniyor.

Bu bir anekdot (menkıbe) mudur yoksa gerçek mi bilmem ama sistemin nasıl çalıştığını çok güzel târif ettiği kesin.

Oralarda kimse “benim gösterdiğim yerde miting yapacaksın” diye buyurmuyor, İnsanların buluşmalarına ve görüşmelerine (meeting) karışmıyor ve diktatörlük de yok. Başbakanın oğlu bir yaramazlık yaptığında karakoldaki komiser onu rahatlıkla sigaya çekebiliyor.

Makalemi sonlandırırken ABD’deki bir gelişme beni derin düşüncelere yolluyor:

  • California is burning!

ABD’nin Batı yakasında yer alan ve ülkenin en kalabalık eyaleti olan California aşırı sıcaklardan dolayı başlayan yangınlarla kavrulmakta ve aynı addaki şarkıya bir zahmet Youtube’dan bakın. (İLK KURŞUN, 05 Mayıs 2013)