Meslek hastalıkları: Malul bırakarak listele ki gizleyebilesin…

Meslek hastalıkları:
Malul bırakarak listele ki gizleyebilesin…

Portresi

 

Prof. Dr. İbrahim AKKURT
İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanı

 

 

Negrel kızdı: Haydi efendim! dedi. Kafanız ezildiği zaman, işin ucu size mi dokunacak?
Hiçbir zaman! İşletme size yahut karılarınıza maaş bağlamak zorunda kalacak…”
(1)

Bu diyalog daha doğum aşamasındaki kapitalizmin işçi/çalışan sağlığına, meslek hastalıkları
ve iş kazaları gerçeğine yaklaşımını belki de onlarca cilt kitaptan daha iyi anlatmaktadır.
Satırlar Emile Zola’nın işçi sınıfı mücadelesini destanlaştıran başyapıtı Germinal’den…
Olaylar 1860’larda Fransa’nın kuzeyinde bir madende geçmektedir…

Doğum aşamasındaki düşüncesi bu olan kapitalizmin giderek daha da fazla vahşileşeceğinin de ilk işaretleridir aslında bunlar.  O günden bu güne kâr maksimizasyon hırsı, insana yaklaşımı
hiç değişmedi; hatta artarak ancak daha da sinsice devam etti, ediyor.  O kadar sinsice bir tezgahla devam ediyor ki, o kadar süslü şablonlarla pazarlanıyor ki… İçine insan hakları,
sosyal yardım, tazminat, kayıt, sistem, liste vb. soslar katılarak servis ediliyor ki; bunu dünyada haykırmaya çalışan dinozorların sayısı maalesef elin parmaklarını geçmemektedir.

Kişilerin aktif toplumsal yaşamdan uzaklaştırılmasının bir yolu da, kazanla kendisinden alınanların bir kısmını kaşıkla tekrar kendilerine sunma lütfunu göstermektir. Böylece kişilerin sistemin her türlü buyurganlığı ve hoyratlığı karşısında boyunları kıldan ince hale getirilir.
Bu, günümüz dünyasında, toplumlarda maluliyet (AS: engellilik) sarmalı ile olanaklı hale getirilmiştir. Örneğin ABD’de yetişkin nüfusun %16’sı yani en az 37 milyon kişi değişik derecelerde malul (AS: engelli) olarak tanımlanmış, ölmeyecek derecede maaşlar bağlanmıştır; bu ülkede 2012’de maluliyetle ilişkili harcama yıllık 400 milyar doları geçmiştir. Başka bir ifadeyle ABD sağlık bütçesinin ¼’ünü maluliyet ile ilişkili harcamalar oluşturmaktadır (2).  Dünya Sağlık Örgütü 1970’lerden beri bu konuda değişik zamanlarda kurallar, tanımlamalar içeren raporlar yayımlamaktadır. Bunlardan en sonuncusunu 2013’te yayımladı; buna göre dünyada değişik nedenlerle malul olanların sayısı 1 milyarı, yani dünya nüfusunun %15’ini geçmiştir (3). Ülkemizde de konu çok da farklı değildir; TÜİK’in 2012 verilerine göre
yetişkin nüfusun %18.9’u sağlık sorunları nedeniyle işgücü dışındadır yani maluldür.

Burada hemen denilebilir ki olsun! Ne kötülüğü var maluliyet nedeniyle kişilere birtakım haklar verilmesinin? Sana ne?

Meslek hastalıklarının günümüzde tespit edil(e)memesinin, bildiriminin yapıl(a)mamasının, kayıt altına alın(a)mamasının 1 numaralı gerçek nedeni
maluliyet tespiti işlemleridir.
Bunu bir şablona oturtmanın temel esası ise “liste sistemi” dir.

Çalışan bir kişide işe bağlı “etkilenme” tekrarlar sonucu zamanla birtakım belirtiler, bulgularla “hastalık”a dönüşür.  Bu hastalık bulgularının işle, çalışma ortamı ile ilişkili olduğu zamanında fark edilemezse, kayıt altına alınamazsa kişide yaşam süresi ve niteliğini etkileyecek birtakım geçici ya da kalıcı hasarlar bırakır yani çalışan malul” olur. Çalışandaki bu olumsuz etkilenme durumunun derecesi yani maluliyet oranı çalışma yaşamındaki hastalık ya da kazalara bağlıysa, “meslekte kazanma gücü azalma oranı” olarak tanımlanır ki, bu aynı zamanda tazminat
oranının da belirlenmesinde kullanılır. Ancak burada ufak bir ayrıntı var; bazen yıllar sürecek
bu gelişmeler sonucu yani etkilenme, hastalık, maluliyet sürecinin de bir Listede (AS: Meslek Hastalıkları Listesi) kayıtlı olması, tanımlanmış olması gerekir. Yani bu patolojiler ILO’nun belirlediği ve tüm ülkelere empoze ettiği Liste sistemi içinde olmak ve yine ILO’nun belirlediği bir sistematik içinde bazen yıllarca sürecek bürokratik çarkların içindeki tüm aşamaları
başarıyla aşmış olmalı ki, bir sosyal kazanca dönüşebilsin (4). Çünkü bunların çilesini
sonra “gariban” işveren -ki bulunabilirse- çekecek:

Kafanız ezildiği zaman, işin ucu size mi dokunacak? Hiçbir zaman!
İşletme size yahut karılarınıza maaş bağlamak zorunda kalacak
….”              

İşte sistem aynı, yol yordam aynı: İnsanları pasifize edeceksin; köle gibi çalıştıracaksın, çalıştırdığın koşulların kişinin sağlığı üzerindeki etkilerini zinhar görmemeleri gerek.
Bunu görmeleri gereken sağlıkçıları da suçun ortağı haline getireceksin. Sağlık sistemini hastalıklardan kazanç elde etme kapısı haline dönüştüreceksin ki, hastalık üretim merkezleri görünmesin. Sonuçta da neye bağlı olduğu “bilinmeyen” hastalık ve patolojiler sonucu
her dediğine biat edecek bir maluller ordusu oluşturacaksın.

Sistem budur.. Yıllardır anlatmaya çalıştığım, Fransız Sosyolog Mony’in yıllardır haykırdığı: “tazminatınız kafanıza çalınsın” denilen meslek hastalıkları sistemi budur. Bu sistem bir
“Yasal meslek hastalıkları sistemi”dir; bunun yerine “tıbbi meslek hastalıkları sistemi” kurulmalıdır dememdeki neden budur.

Başka bir dünya mümkündür, yeter ki istensin… Bunu dünyada yaşayan ben dahil %99 olarak gördüğümüz gün; en az 200 yıllık %1’lik vahşi kapitalizm oyun kurucularının işi biter.
Ah bir görebilsek… Ne Haziranlar yaşanır memleketimde, dünyada…

Kaynaklar : 
1.Emile Zola, Germinal, Yordam Kitap, 4.basım
2.CDC-MMWR/ August 30, 2013/Vol.62/ No.34:697
3.WHO 2013 10 facts on disability
4.ILO 2013 National sysytem for recording and notification of occupational diseases.
Practical guide

================================

Dostlar,

Değerli meslektaşımız Prof. İbrahim Akkurt’un sorunun tam da bam teline vuran yazısını yukarıda sunduk.. Sorunlar konuları salt teknik – hukuksal – ekonomik.. boyutlarıyla işlemekle çözülemiyor.. Arka düzlemdeki ideolojiyi apaçık etmek (deşifre etmek) gerekiyor.
Bu kritik boyut görmezden gelinirse, akademisyenler de yabanıl anamalcı (vahşi kapitalist) çarkın bilerek ya da bilmeyerek sıradan bir dişlisine indirgenir. Böylesi bir toplumsal – bilimsel rolün kabul edilir yanı olamaz. Yaşamın gereksinimi tam da tersinedir; bilim insanı topluma
yol gösterecek; sorunlarını ve kaynaklarını, akılcı çözümlerini sunacaktır insanlara.
Bilimini asla hiçbir çıkar kesimine, güce sunmayacak; en yüksek düzeyde sorumlu ve ERDEMLİ olacaktır..

“Sermayenin kârını” değil  “Toplumsal yararı” “en çok kılmak” temel güdüleyicisi olacaktır.

Büyük ATATÜRK ne denli etkili, yerinde uyarmıştı :

  • “Okuyup-yazma bilmeyen tek bir yurttaş bırakılmamalıdır. Kalkınma savaşının gerektirdiği teknik işgücü yetiştirilmelidir. Yurt sorunlarının ideolojisini anlayacak, anlatacak,
    kuşaktan kuşağa yaşatacak birey ve kurumlar yaratılmalıdır.” (1937 TBMM açış konuşması)

Bu bağlamda uzuuun yıllardır veregeldiğimiz Tıp Fakültesi derslerinden
“MESLEK HASTALIKLARI” yansılarımızı izlemek ister misiniz??
Özellikle 99, 139, 143 ve 175. yansılara dikkat lütfen…

Meslek_hastaliklari

feda_kar

Sevgi ve saygı ile.
30 Haziran 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Gençler arasındaki işsizlikteki vahim durum


Gençler arasındaki işsizlikteki vahim durum!

 Portresi_ATA_ile


Onur Öymen

 

 

OECD Örgütü tarafından yayınlanan bir raporda 15-29 yaş dilimindeki gençler arasındaki işsizlikte Türkiye %31.3’le 1. sırada gelmektedir. Raporda belirtildiğine bu gençlerimiz
ne eğitim alıyor ne de herhangi bir işte çalışıyor.

Türkiye’deki genç işsizlerin oranı %15,5 olan OECD ortalamasının
iki katını oluşturmaktadır.

Rapora göre, Türk gençleri arasındaki işsizlik oranı Yunanistan gibi ağır bir ekonomik bunalımdan geçmekte olan ülkelerden bile daha kötüdür.

Bu durum, yalnız toplumumuzun güvencesini oluşturan gençlerimiz için büyük bir ıstırap kaynağı olmakla kalmıyor, ülkemizin geleceği açısından da ciddi bir tehlike oluşturuyor. Toplumumuzda yaşanan birçok sorunun kaynağında da gençler arasındaki işsizlik sorunu yatıyor.

Bu durum, ülkemizi yönetenler açısından büyük bir başarısızlık örneğidir.
Seçimlere büyük iddialarla ve vaatlerle katılan bütün siyasal partilerin, genel ifadelerle değil, somut, inandırıcı ve kısa zamanda sonuç verici hangi önlemlerle bu sorunu çözeceklerini açıklamaları gerekiyor.

Atatürk’ün ülkenin geleceğini emanet ettiği gençlerimizi çaresizlik içinde bırakmaya
kimsenin hakkı yoktur.

Saygılar, sevgiler.
29.05.2015

==============================

Dostlar,

AKP’nin balonu hızla sönüyor…
Acı gerçekler artık gizlenemiyor..
Ulusumuz ağır bedeller ödüyor..
Salt küresel bunalımla açıklanır gibi değil; o “ünlü” 2008 bunalımı (krizi) öyle
teğet vs. geçmedi. Delik deşik ederek geçti ve yansımaları günümüze birikerek yansıdı.
Seçim öncesinde AKP, vargücüyle, ağır bunalımın somut yansımalarını birazcık olsun ötelemeye / ertelemeye çabalıyor..

Yabanıl anamalcılığın (vahşi kapitalizmin) insafı var mı ki??

2007 – 2008 ekonomik bunalımının başlarında -ki en uzun ve en ağır küresel bunalım olarak 1929 Dünya Ekonomik Bunalımını da aşmış olara süregelmekte- ellerindeki fonları bankaları kurtarmak için kullanmayı yeğlediklerini ve fakat genç işsizliğini diyet olarak üstlenmek zorunda kalacaklarını açıklamıştı.

IMF ve ILO’ya göre Dünyada 210 milyon işsiz var!
Krizin bedeli 30 yeni / ek milyon işsiz !
(www.imf.org/external/np/sec/pr/2010/pr10324.htm, 2.9 .10)

210 milyon işsiz havuzundan Türkiye’ye, Dünya nüfusunun yaklaşık % 1,1’i olduğumuza göre,
210 x % 1,01 =  2, 211 milyon (2 milyon 211 bin) işsiz düşmektedir. Oysa “12+ milyon kişi işsizlik sigortası kapsamında..” (Doster, http://hakimiyetimilliye.org/2014/03/ekonomide-canlar-kimin-icin-caliyor-baris-doster/, 01.03.14).

Çalışabilenler de büyük ölçüde yoksulluk ücreti ile çalışmakta ve işsizlik tehdidi altında,
iş güvencesiz.. ILO’nun tanımıyla “onurlu istihdam” dan (decent work) çoook uzak..

İşte 12,5 yıllık tek başına AKP iktidarının ülkeye acı faturalarından biri..
Oysa Türkiye çok daha iyi yönetilebilir ve bunca ağır fatura ödemek zorunda kalmazdı.

klimaci_riskli_isUlusumuzun, özellikle gençlerimizin haketmedikleri bu tabloyu, 7 Haziran 2015 seçimin
de oy kullanırken dikkate alacağını umarız.

Sevgi ve saygı ile.
30 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Kitap özeti : PARADİGMALAR SAVAŞI ve BEŞİNCİ DALGA

Dostlar,

AÜTF Dönem 6 stajımızda “KüreselleTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” konulu 4 saatlik seminerimizi işlerken, önerdiğimiz 10 dolayında kitabı da derse götürerek öğrencilerimizin incelemesine sunuyoruz.

Kasım 2014 stajında İnt. Dr. Alican BAHADIR,

PARADİGMALAR SAVAŞI ve BEŞİNCİ DALGA
(Prof. Dr. Hasan ŞİMŞEK)

adlı kitabı okumak üzere ödünç aldı ve ricamızı kırmayarak özetini çıkardı.

Kendisinin de onayı ile 1,5 ve 5 sayfalık 2 özeti paylaşmak istiyoruz..

Paradigmalar_Savasi_kitabi_on_kapak

 

 

 

 

 

 

 

 

Paradigmalar_Savasi_kitabi_arka_kapak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1,5 sayfalık kısa özet     :

PARADİGMALAR SAVAŞI ve BEŞİNCİ DALGA 

Pardigma kavramı : “Kolektif olarak oluşturulmuş gerçeklik kalıpları ve dünyayı  algılama süzgeçleri” olarak tanımlanabilir. Bir paradigma çevremizdeki dış gerçekliğe ilişkin bize bir fotoğraf sunar. Paradigmaların içine doğarız ve sorgulamadan
kabul ederiz. Paradigmalar; doğrunun gerçeğin ne olduğu, dünyanın nasıl işlediği,
bize gerçekliğin resmini veren bilginin nasıl elde edilebileceği gibi hem soyut, hem de somut veri, kural ve yöntemler barındırır. Bu anlamda paradigmalar kendi  içinde tutarlı düşünme, anlamlandırma ve eylemde bulunma kalıplarıdır.› (sf. 18)

Paradigmaların Değişim Dinamiği: “Paradigmatik değişim veya dönüşüm” süreci ilginç bir grafik izler. Her paradigmanın bir yaşam döngüsü vardır. Paradigmalar ortaya çıkar, yükselir, durağanlaşır ve çöker. Bu yaşam döngüsünü bir ”S” eğrisi biçiminde görselleştirmek olanaklıdır. Paradigmalar arası geçiş ise birbiri üzerine binen 2 “S” şeklinde görselleştirmek olanaklıdır. İki paradigma arasındaki geçiş kesintili ve sıçramalıdır ve az veya çok karmaşa ve belirsizlik içerir. Bu nedenle tarihteki önemli karmaşa (kaos) dönemleri bize paradigmatik bir değişimin ipucunu verebilir.

Paradigmaların değişimi 7 aşamada açıklanabilir:
Normal dönem, anomalilerin yani paradigma tarafından paradigmanın ana dayanaklarına yönelik çözülemez sorunların ortaya çıkışı, değişimi tetikleyici olaylar ve bunalımın (krizin) başlaması, seçenek paradigmaların görünür duruma gelmesi,
aday paradigma ve paradigmaların ortaya çıkması ve kitlelerce tercih edilmesi,
yeni paradigmaya geçiş dönemi ve başka bir normal dönem.› (sf. 20)

Prof. Dr. Hasan Şimşek bu kitabında 1997’de yayımlanan ‘‘Paradigmalar Savaşı ve Kaostaki Türkiye” kitabında kullandığı paradigma kavramı ile bu kitabında açıkladığı Kondratieff dalgaları kavramını bir arada kullanarak yeni bir yöntemle
genel olarak Dünya’da yaşanan tarihsel olaylar ve ayrıca özel olarak Türkiye’de yaşanan tarihsel olayları çözümlemeye çalışmış ve gelecekle ilgili çeşitli saptamalarda bulunmuştur :

Kondtratieff dalgaları kavramı Rus Marksist ekonomist Nikolay Kondtratieff’in adıyla anılıyor.Kondtratieff o zamana kadarki ingiliz, Fransız ve Alman devletlerinin ekonomik verilerini değişik bir sistemle yeniden yorumlamış ve kapitalist ekonominin dönemsel (periyodik) dalgalanmalar gösterdiğini ve her 45-55 yıl aralğının ilk yarısının büyümeyle ikinci yarısının ise küçülme ve bunalımla (krizle) geçtiğini göstermiştir.
Yeni icat ve keşifler bu 2. yarıda daha çok olmuştur ve bir sonraki büyüme bu keşif ve icatlara sahip olan kesim tarafından tetiklenmiştir.

Kitapta oluşturulan bu yeni yöntemle 1789’dan günümüze dek 5 dalga
(5 egemen paradigma) tanımlamış:

1. Dalga (1789-1848) Sanayi Devrimi ve Kapitalist Sistemin Ortaya Çıkışı     

      2. Dalga: Kapitalist Sistemin Olgunlaşması ve Yaygınlaşması 

      3. Dalga: Vahşi Kapitalizmin Yıkılışı, İlerlemeci ve Sosyalist Hareketler 

      4. Dalga : Sosyal Refah Devleti 

      5. Dalga (1980-2025-3?): Yeni Liberal Piyasa Kapitalizmi 

        Dünya’da hızla artan gelir dağılımındaki dengesizlikler, artan yoksulluk ve 2008’deki kriz Yeni Liberal Piyasa Ekonomisinin çöküşte olduğunu bize göstermiştir.

‹ABD merkezli dünya hegemon yapısına karşı Çin, Rusya, Hindistan merkezli oluşan yeni siyasal ve ekonomik denge gücü (AS: BRICS birliği..), rekabetin gittikçe yoğunlaşacağının ve bu rekabetin zaman zaman sıcak çatışmaya dönüşme olasılığının da işaretlerini vermektedir›  (sf. 179)

Kitabın son bölümlerinde AKP’nin iktidar olduğu süre içinde toplumun refah düzeyini etkileyen kimi ölçeklerle ilgili istatistik verilerinin de ışığında Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Özal’la başlayan ve AKP Hükümetlerinde tüm hızıyla devam eden yeni liberal politikanın sonuna yaklaşıldığı ve AKP’nin sıcak para ve özelleştirmelerle döndürdüğü ekonominin toplumun gelişmesinde yeterli olmadığı ve büyük eşitsizliklere yol açtığı, ileride krize girme olasılığının yüksek olduğu ve Yeni Liberal Piyasa Ekonomisinin karşısındaki Sosyalist, sosyal demokrat ve ulusalcı partilerin arkalarındaki rüzgarı iyi değerlendirmeleri takdirde solun uzun bir aradan sonra
yeniden iktidara gelebileceği öngörülmüş. Sağ partilerin de bu dönemden
kârlı çıkabilmeleri için bu yeni gelecek paradigmayı anlayarak ona uygun
siyaset yapmaları tavsiye edilmiştir.

*****************

Sevgili İnt. Dr. Alican Bahadır’ın 5 sayfalık kapsamlı özeti için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

PARADIGMALAR_SAVASI_ve_5._DALGA_uzun_ozet

Sevgi ve saygı ile.
28.11.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Soner YALÇIN : Moda; “DERSİM”


Moda; “DERSİM”

portesi
Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 18.11.14

 

Tarihsel adların da arkeolojisi vardır. Kazdıkça altından neler çıkar neler…
Her yeni kültür, tarihsel coğrafya adlarını kendi dil fonetiğine uydurur!
“Kavimler Kapısı” Anadolu; isim zenginidir.
Ne diyor büyük şair Ahmet Arif:

“Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?..”

Tanıdığımızı hiç sanmıyorum.
Büyük tarihçi Eric Hobsbawm şöyle diyordu:
“Eskiden tarih mesleğinin, -örneğin nükleer fiziğin aksine- en azından zarar vermeyeceğini düşünürdüm. Şimdi zarar verebileceğini biliyorum. IRA’nın kimyasal gübreyi patlayıcıya dönüştürmeyi öğrendiği atölyeler gibi, tarih de bomba fabrikasına dönüştürülebilir.”

Tarih; etnik ideolojiler için bomba yapımında kullanılan “gübre” olabilir!
Tarih; siyasal-ideolojik istismara açıktır.
Tarih; olguya, kanıta bakmadan uydurmaya alet edilir…

Bu girişi yapmamın nedeni şu:
Siyasetin gündeminde bin odalı “AK Kondu” varken,
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu “Dersim”i gündeme getiriverdi!
Bu konuya değinmek şart oldu. Fakat…
Sonda yazacağımı önce yazayım:
Kişi kendini hangi kimlikte görüyorsa, hissediyorsa öyledir. Ve saygındır.
Ayrıca, kimileri gibi “alternatif tarih” adına inkarcılık yapacak da değilim.
Başlayabilirim…

Lice – Nazımiye özrü

CHP yöneticisi Sezgin Tanrıkulu, “CHP adına Dersim katliamından özür diliyorum” dedi ve tartışmalar yeniden alevlendi.
Kurucu parti CHP, Diyarbakır Liceli Sezgin Tanrıkulu’nu milletvekili ve
genel başkan yardımcısı yapmıştır.

Kurucu parti CHP, Tunceli Nazımiyeli Kemal Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlık koltuğuna oturtmuştur.
Siz hangi özürden bahsediyorsunuz?
Ayıptır!
“Dersim” gibi etnik konuların ısıtılıp gündeme getirilmesinin nedeni; -12 Eylül askeri darbesinin ortaya çıkardığı- kimi siyasetçilerin, kimlik politikasına mahkum olmalarıdır.
Kimlik siyasetçiliğine esir düşmüşlerdir.
Demokrasiyi, özgürlüğü, aydınlanmayı etnik-dinsel kimliğe indirgemişlerdir.

Bu “projenin” patenti ABD’ye aittir!

  • CHP’nin kamburu” solcu liberaller, toplumsal mücadeleyi bölmeyi amaçlayan -neoliberalizmin, dünyaya ihraç ettiği- yeni sağcılığın / yeni muhafazakarlığın kuyrukçuluğunu yapmaktadır.

Görmüyorlar mı; ABD bu projesiyle, vahşi kapitalizme karşı gelecek tüm muhalif hareketleri bölerek darmadağın etmiştir?
Bilmiyorlar mı; oyun yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında oynanmaktadır. Dün; sömürgeci Batı’ya karşı mücadele veren Asyalılar, Afrikalılar,
Latin Amerikalılar bugün; etnik nedenlerle birbirinin boğazına sarılmaktadır?
Mevcut sömürü düzenine karşı bir cümle edemeyen “kimlikçi siyasetçiler”, kendilerini halka “solcu” diye yutturacağını sanıyor!
Rüzgara göre siyaset yapmak kolaydır; koltuk altlarınız rüzgarla dolunca uçuverirseniz; dilinizden popülist söylemleri düşürmezsiniz.
Açılımcılardan, ABD-AB’cilerden onaylanıp, takdir görmektir hedefiniz;
çünkü rüzgar oradan esiyordur!
Oysa, önemli ve zor olan rüzgara karşı durmaktır; gerçekleri haykırmaktır.
Evet asıl yazmak istediğime geldim…

Dersimiz; “Dersim”

Moda oldu “Dersim” demek…
Osmanlı kayıtlarında adı,
“Disim” idi.
Halk “Desim” diyordu.
Bölgenin adıydı; Tunceli ile ilgisi şehrin bölge içinde olmasından kaynaklanıyor.
25 Aralık 1935’te çıkarılan yasayla Mamiki köyünde yeni il merkezi kuruldu ve adına
“Tunceli” dendi…
Gelelim bölge tarihine…
İlk yerleşimin M.Ö. 6 binlere kadar uzandığı biliniyor.
Subarlar, Hurriler, Asurlular, Hititler, Akadlar, Frigyalılar, Urartular, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokyalılar, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar gibi kimler gelip kimler geçti.
Bölgeye kimi “İşuva” adını verdi: kimi “Supani”…
Yaşayanlara kimi “Muştular” dedi; kimi “Müşkiler”…
“Dersim”in adı uzun yıllar “Daranalis” olarak kaldı. Bu ismin, M.Ö. 519’da
Doğu Anadolu’yu fetheden Pers Kralı Dara’nın adından kaynaklandığı ileri sürülüyor.
Konu açılmışken, asıl yurtları Anadolu değil; İran idi…

Alevi yurdu, Horasanlıydılar.

Hazar Denizi’nin Güney Batısı’nda (Tahran’ın kuzeyinde) Deylem / Daylam bölgesinde, Pers öncesi halklardan bir topluluk yaşardı: Deylemliler / Daylamlılar!
Günümüz İran’ın Kuzey Horasan Eyaleti’nde Deylaman bölgesi var. Lahican, Siya, Kal, Koh, Mazendaran, Rast, Gibal, Pir Pulur, Fumen, Gerekerd, Gilan, Teberistan, Chalus, Kalar, Enzeli, Varemin, Bar, Tufem, Rudsa, Muvaz, Kohaman, Hasan Rud, Emurluh gibi yerlerde yaşayanlar Dersimlilerin akrabalarıdır.
İran’daki Büveyhoğulları Devleti’ni (932-1056) Deylemlilerin kurduğu biliniyor.
Bu halk 13’üncü yüzyılda Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya geldi. Anadolu’da yaşadıkları bu bölgeye adlarını verdiler. Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıydı; “Dersim”. Türkçe’ye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz.
Kimine göre, “Darsım” Zazaca bir sözcük; “dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve “Darsım” aslında “Gümüşağaç” demekti.
Dilinin kökeni neydi? Persler’in “Bisitun Kitabeleri”nde Deylemlilerin konuştukları dile “Zuzu” deniyor. “Zuzu” bugünün anlamıyla Zaza!
Kimi dilbilimcilerine göre bu dilin adı, Deylem’den türeyen “Dımılıce” idi.
Ve bu dil ailesinin “Kuzeybatı İrani diller” grubunda yer aldığı belirtilmektedir.
Dil bilimcileri ve Zazalar, Zazaca / Dımılıce’yi bir dil olarak kabul eder.
Keza İranoloji dilbilimine göre de, Zazaca başlıbaşına bir dildi. Kürdolojinin babası sayılan V. Minorsky ve David Mc Kenze, Prof. Goiche Kojima, Susani, Oskar Mann ile Karl Hadank gibi bilim adamları Zazaca’nın bir Kürt lehçesi olmadığını kanıtladı. Zazaca; eski dillerden “Partça”nın devamı olarak kabul edildi.
Bazı Kürdologlar bunu kabul etmez; Zazaca’yı Kürtçe’nin dört lehçesi arasında sayar. Vs.
Sonuçta…
Kim güçlü ise kendine bir tarih uyduruyor; adını dayatıyor.
Olan Anadolu’nun kültürel zenginliğine oluyor.

Zeki SARIHAN : KARA LÂSTİK


KARA LÂSTİK

Satır içi resim 1

Zeki Sarıhan

portresi

Ermenek’teki maden ocağı denilen ölüm kuyusunda ölen 18 işçiden Tezcan Gökçe’nin babası Recep Gökçe’nin ayağındaki yırtık kara lastik, kamuoyunda büyük ilgi uyandırdı. Fotoğraf, ülkemizde yoksulluğun hâlâ ne denli yaygın ve varsılla yoksul arasındaki uçurumun ne denli derin olduğunun anımsanmasına neden oldu. Recep Gökçe, emekli maaşı aldığı halde bir lastik ayakkabı alacak güçte değilmiş.

Kim ister yırtık bir ayakkabı ile oğlunun cenaze törenine katılmayı?

İnsanların ayaklarına giydikleri, eskiden beri onların sınıflarını, işlerini ve dolayısı toplumdaki yerlerini de gösterir. Kentliler ve varlıklı köylüler eskiden beri kundura giyerler. İbrahim Tatlıses’in inşaat amelesi iken söylemeye başladığı “Ayağında kundura” diye başlayan türküdeki kundura, sevgilisinin statüsünü yüksek göstermeye yarıyordu. Hiç ayağında çarık veya kara lastikli bir sevgili ideal sevgili olabilir mi? Hele ele güne karşı ayıp olmasın diye giymeyip giydirdiğimiz kızlarımız ve kadınlarımız için!

Fakat bu ülkenin köylü ve çiftçileri uzun süre bir karış çarığa bile özlem duymuşlardır. 1950’den önce köylülerin büyük çoğunluğu yalınayaktı.
Cahit Külebi’nin “Adamın Biri” şiirinde tasvir ettiği köylünün çıplak ayaklı olduğu,

“Sen ki kış ve yaz yalınayak”

dizesinden anlaşılıyor. Bir çift çarığı olanların bile bunu her zaman değil,
ancak insan içine çıktıkları zaman giydiklerini köyümüzde yaşlılar anlatıyor.
Sabah evden çarıklarını giyerek çıkıyorlar, köyden çıkınca eskimesin diye çarıklarını çıkararak yola devam ediyorlar, bütün gün çıplak ayakla çalıştıktan sonra köye yaklaştıklarında tekrar giyiyorlarmış!

1944 doğumlu olan ben de 7 yaşına kadar yalınayak dolaştım.

Annemin dana derisinden diktiği bir çarığı giydiğimde 7-8 yaşlarında olmalıydım.  Çarık ince olduğu için, hayvan gütmeye giderken ne yazık ki daha ilk gün delindi! Köyde bir hayvan öldüğünde derisini güneş gören ve “çıkma” denen balkona gererek uçlarından çivilerler, kuruduğu zaman derisini cam parçasıyla kazıyarak çarık dikerlerdi. En iyi çarıklık manda derisinden çıkardı. Çarığın ipi de adeta bir statü işaretiydi. Yünden olanlar, kendir iplerden daha değerliydi. Çarığın delinen yerleri “onduruk” denilen başka derilerle kapatılarak onarılırdı. Bir süre giyilmeyen çarıklar kurur, kemik gibi olurlardı. Bunlar suya konularak yumuşatılırdı. Eskiyen çarıklar atılmazdı. Eski evimizin kapısının iç kısmında bunların asılı olduğunu hatırlıyorum. Kapı açılıp kapandıkça birbirlerine veya kapıya çarpıp ses çıkarırlardı.

Don ve gömleklerimizi de annemizin kendirden dokuduğu yılların sonuna geldiğimizde 2. Dünya Paylaşım Savaşı biteli birkaç yıl olmuştu. Dedem Şevk Hoca’nın beş kızı vardı. Bunların ve annemin kasabaya gitmeleri gerektiğinde evdeki bir kundurayı nöbetleşe giyiyorlar veya bir komşudan ödünç almaları gerekiyormuş! Köy koşullarında gene de orta halli bir aile idik. Zengin köylülerin kadınlarıyla kendilerini karşılaştırmak için annemin bir sözü vardı:

“Onlar tıkır tıkır kundura ile gezerken biz yalınayak geziyorduk!”

Kara lâstik 1950’li yılların başlarında köylünün imdadına Hızır gibi yetişti.
Annemle babam, beş çocuklu ailelere Marshall yardımından verilen parayı almak için kasabaya gitmişlerdi. Akşam karanlığında eve geldiklerinde heybeden Sümerbank’tan alınmış elbiselik bez, benim için de bir kara lastik çıktı. Ayağım
ilk kez kalıba girdi! Evin içinde onunla aşağı yukarı yürüyerek deneme yaptım.

O gece ayağımdaki kâra lastiklerle yattım,
sabahleyin de dışarıda giyerek denedim, hem de gösteri yaptım…
Bu dönemde lâstiğin içi astarlı olan Gislaved çeşidi de çıktı. Çarık, ayağı soğuktan, yerdeki sivri şeylerin ayağa batmasından korumaz. Kara lastik bu bakımdan biraz daha güvenli ise de o da ne soğuğu ne sıcağı engeller.

Ayağım kundurayla 1958’de öğretmen okuluna girdiğimde tanıştı. Bunlar Beykoz’daki fabrikadan gelirdi. Biz köylü çocukları için büyük bir nimetken, zenginlerin bunu “tek tip” diye yadırgamalarını hayretle karşılamışımdır. Köy içinde giyilen kundura çabuk yıpranır ve bu da insana gider kapısı açar. Hele bağ ve bahçe işlerinde kundura dayanmaz. Bu nedenle köyde kara lastik giyilir.

Köyümüzdeki bakkala telefon ederek lastik ayakkabı satışları hakkında bilgi aldım. Çocuk lastikleri 4,5 liradan başlıyormuş, 41 numara ve üstü 7 lira imiş.
Bugün köylüler içinde deri ayakkabısı olmayan yokmuş ama işte güçte gene
kara lastik giyiyorlarmış.

Yalınayaklık ve çarık, 1950 öncesinin köylü haliydi. Demokrat Parti döneminin simgesi kara lâstiktir. Hiç değilse insan içine çıkarkenki bu lâstik ayakkabı görüntüsü epeydir kaybolmuş gibiydi. Bir maden işçisi babasının ayağındaki yırtık kara lâstik en çok AKP iktidarını utandırmış olmalı. Fakat bundan daha da utandırıcı olan, vahşi kapitalizmin sonucu, az giderle çok kömür çıkarmaya zorlanan emekçilerin yürek yaralayıcı halidir. Bunlar da ileride AKP döneminin büyük yolsuzluklarla birlikte anılacak politikaları gibi görünüyor. (21 Kasım 2014)

Satır içi resim 1