28 Nisan İş Cinayetlerinde Ölenleri Anma ve Yas Günü ilan edilmelidir

28 Nisan İş Cinayetlerinde Ölenleri Anma ve Yas Günü ilan edilmelidir

DİSK Yönetim Kurulu adına Yönetim Kurulu Üyesi Kanber Saygılı’nın 28 Nisan Dünya Çalışma Güvenliği ve Sağlığı Gününe dair açıklaması

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

28 Nisan İş Cinayetlerinde Ölenleri Anma ve Yas Günü ilan edilmelidir

28 Nisan “Dünya Çalışma Güvenliği ve Sağlığı Günü”nünde iş cinayetlerinde ölen işçi arkadaşlarımızı anıyor, bugünün “28 Nisan İş Cinayetlerinde Ölenleri Anma ve Yas Günü” ilan edilmesi talebimizi yineliyoruz.

Vicdanları kanatan bu konuda geçtiğimiz yıldan bugüne ülkemizde değişen tek şey, işçi sağlığı ve güvenliği alanının daha da kötüleşmesi olmuştur.

  • Ne kadar yasal değişiklik yapılırsa yapılsın, hangi “halkla ilişkiler kampanyası” örgütlenirse örgütlensin, işçi cinayetlerinde, kalıcı iş göremezliklerde, meslek hastalıkları vakalarında hiçbir iyileşme emaresi görülmemektedir.

2016 yılında en az 1970 olan yıllık iş cinayeti rakamı, 2017 yılında en az 2006’ya yükselmiştir. Zamana yayılmış ölüm anlamına gelen meslek hastalıklarından hiç söz edilmemektedir.

  • Bu ülkenin işçi sağlığı ve iş güvenliği alanındaki temel sorunu, taşeron ve güvencesizliğe dayanan sermaye birikim sürecidir.

Emeği, herhangi bir üretim girdisi olarak gören bu sermaye birikim süreci, kamusal bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sisteminin yaşama geçirilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.

  • Sermaye birikiminin ve rekabetin ihtiyaçları doğrultusunda çıkarılmış mevzuat, iş cinayetlerini engelleyememektedir.

Özellikle, ülkemizde çokça övünülen ekonomik büyümeyi sağlayan, verili teknolojik koşullarda, iş saatlerinin artırılması ve üretimin hızlandırılmasıdır. ILO’nun çalışma ortamı ve çalışma koşulları diye tanımladığı ve işçinin bütün bir yaşamıyla ilgili olan her şey, bu üretim zorlaması baskısı altında buhar olup uçmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, yasalar uygulamaların asgari düzeyini belirler. Sağlık ve güvenlik alanında asgari düzeyde mevzuatın izlenmesi yaşama geçirilmesi, olmuyorsa denetim ve yaptırım olgusu, özellikle, iş cinayetlerinin yüksek olduğu, enerji, maden, inşaat sektörlerini “bağlamamaktadır”. Başta bu sektörler olmak üzere ekonomide iddia edilen büyüleyici büyüme sarhoşluğu iktidarın ve işverenlerin başlarını döndürürken; çalışanlar bu sürecin bedelini canlarıyla, sağlıklarıyla ödemektedir (AS: Bunun çıplak adı KAN VE CAN VERGİSİDİR!). Sermaye düzenin en karanlık yüzü bu aşamada ortaya çıkmakta, yaşananları fıtrata, kadere veya çalışanların hatasına bağlamaktadır.

Ama biz biliyoruz ki, çokça övünülen ekonomik büyüme kendiliğinden ILO’nun sözettiği anlamda “insana yakışır iş” (AS: Decent work!) olanakları yaratmamaktadır. İşçi sınıfının örgütsüz olduğu ve çalışma yaşamına müdahil olmalarının sistematik olarak engellendiği koşullarda, ekonomi büyürken, güvencesizlik, yoksulluk ve iş cinayetleri de büyümektedir.

Şurası çok açıktır ki, ülkemizde işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi çökmüş durumdadır. Yapılan bütün düzenlemeler bu çökmüş sistem üzerine yapılmakta ve/fakat ortaya çıkan sonuçlar giderek çok daha kötü olmaktadır.

Oysa iş cinayetlerini gerçekten önlemek isteten bir kamu otoritesinin yapması gerekenler bellidir ve bu çözüm önerileri yıllardır tarafımızdan dile getirilmesine karşın dikkate alınmamakta, ülkeyi yönetenler iş cinayetlerinin izleyici olmaya devam etmektedir.

  1. Birincisi, sendikal örgütlenmenin önündeki barajlar, engeller kaldırılmalı ve böylece işletme düzeyinde etkin bir iç denetimi sağlanmalıdır. (AS: Sendika yoksa işçi sağlığı – güvenliği de yoktur!)

  2. İkincisi, güvencesiz istihdam biçimlerine tümüyle son verilmelidir.
  3. Üçüncüsü; sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili özerk-demokratik bir kurumsal yapının sendikalar, meslek oda ve birlikleri ve üniversiteler ile oluşturulması sağlanmalıdır.

Son söz olarak, geçen sene 28 Nisan günü söylediğimiz gibi;

  • “Bu günün anlam ve önemine uygun olarak yas günü olarak anılması önemlidir. Ölenlerin anısına eğer saygı gösterilmesi temel önemdeyse, bu sermaye birikim rejiminin değiştirilmesi için mücadele etmek ve örgütlenmek temel önemdedir.”
    ==============================================
    Dostlar,

1 Mayıs 2018; Emekçiye Notlarımız…

Yukarıda aktarılan DİSK açıklamalarını biz de bütünüyle paylaşıyoruz..
Ankara Üniv. Tıp Fak. Dönem V öğrencilerimize sunduğumuz Meslek Hastalıkları dersimizden birkaç power point yansısı aşağıda.. (Tümü için tıklayınız…
http://ahmetsaltik.net/2018/05/01/meslek-hastaliklari-occupational-diseases/)

ILO, bu yıl 28 Nisan’da Dünya İş Sağlığı – Güvenliği Gününde, önümüzdeki yılın temasını Genç İşçilerin Sağlık – Güvenliği olarak belirledi.

BM tanımına göre 15-24 yaş arasındaki bu genç emekçilerin çalışma yaşamları özellikle risk altındadır. Bu neden böyledir? Araştırılmasını ve çözümler üretilmesini gündeme taşımaktadır.


ILO’ya elbette çabaları için teşekkür ederiz. Ancak genç işçiler başta, bir bütün olarak olumsuz çalışma ortamı koşulları, İş Kazaları ve Meslek Hastalıklarının başlıca nedenidir, verim düşüklüğünün de! 

KüreselleşTİRmeden = Yeni Emperyalizmden kaynaklanan temel ekonomo – politik sorunlar kaynaklı olduğu asla göz ardı edilemez. Bunlar başlıca;

– Yüksek İşsizlik tehdidi (bir ölçüde kurgulu ne yazık ki!)
– Hızlı ve gereksiz Nüfus artışının akıl dışı biçimde kasıtlı olarak kışkırtılması

– Esnek istihdam tuzağı ve sömürüsü
– Güvencesiz istihdam hukuksuzluğu
– Sendikal örgütsüzlük – sarı sendikalar (özelleştirme sendikal örgütlenmeyi avuç içinde kar gibi eritiyor!)
– Yetersiz ücret rejimi; yoksul ve yoksun bırakma; asgari ücret açlık sınırının bile altında!
– Emekli olamama kaygısı, (kayıt dışı istihdam, yüksek primler, işverenin primi yatırmaması)
– Sermayenin küreselleşerek spekülatif finans-kapitale (kumarhane kapitalizmi) dönüşümü
……
*****
Erdoğan ne söyledi 8. Uluslararası İşçi Sağlığı Kongresinde, bakalım :

  • Emek en yüce değerdir ve emeğe saygı insan olmanın baş koşuludur!

Sevgi ve saygı ile. 01 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Yangını çıkaran M. Şimşek’e itfaiyeci rolü!

Yangını çıkaran M. Şimşek’e itfaiyeci rolü!

Ufuk Söylemez

Ufuk Söylemez
Aydınlık Gazetesi, 24.4.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Müjdeler olsun, Türk ekonomisini 16 yıldan beri uyguladığı neoliberal, kumarhane kapitalizmi politikalarıyla, bugünkü çıkmaz sokağa sürükleyen M. Şimşek, erken seçim sonrasında ekonomiyi düze çıkaracak ve de 16 yıldır yapmadığı reformların daniskasını yapacakmış. Duy da inanma derler.

Aynı zamanda İngiliz vatandaşı da olan M. Şimşek, geçen hafta ABD’ye gitti. Oradan yaptığı açıklamalarda; erken seçimler sonrasında 2. ve 3’üncü nesil ekonomi reformlarının yapılabileceğini, cari açık ve enflasyonda iyileşme yaşanacağını söylemiş. Bu kadarına da pes doğrusu.

  • Enflasyonda-faizlerde ve işsizlikte Türkiye’yi Avrupa’da birinci, dünyada ise en kötü ilk 5 ekonomi arasına sürükleyen politikaların, 16 yıldır bir numaralı sorumlusu ve uygulayıcısı olan bu şahsın hiç sıkılmadan bunları söylemesine pes doğrusu.

Sanki milletin aklıyla alay ediyor. Ülkede dış borçların toplamı 453 milyar doları aşmış ve 1994 ve 2001 kriz yıllarında olduğu gibi milli gelire oranı %50’lerin (tam olarak %53) üzerine çıkmış durumda.

OHAL altında, otoriter siyasal İslamcı partizan kadrolaşmanın ayyuka çıktığı, ahbap-çavuş kapitalizminin, eş-dost akraba kayırmacılığının arşa çıktığı, ihale ve özelleştirmelerde yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarının ortalığı kapladığı, yatırım ikliminin tamamen ortadan kalktığı bir ortama sürüklenmiş durumda ekonomimiz.

Dış politikada ilkesiz-omurgasız savrulmalar, turizmde para harcayan Avrupalı turistlerin yerinin Katarlılarla ikame edilmeye çalışılması, beton ekonomisinde dibe vurulması, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yarı yarıya azalması, hepsi ama hepsi M. Şimşek’in ekonomiden sorumlu Bakan ve Başbakan Yardımcısı olduğu yılların sonucunda gelinen noktadır.

T. Erdoğan’ın, milletin gözü önünde, açıkça ve ağır biçimde kendisini ima ederek yaptığı eleştirileri bile umursamayarak, ekonomide sebep olduğu hasarın, çıkardığı yangının yine kendisi tarafından söndürüleceğini söylüyor ABD’den bizlere. Yani milletten, ekonomide yangını çıkartan M. Şimşek ve hempalarına bu sefer itfaiyeci rolünü vermeleri talep ediliyor.

Hayranı ve taklitçisi olduğu neo-liberal politikaların mabedi sayılan ABD ve İngiltere’de bugün ekonomik korumacılık politikaları yürürlüğe koyuluyor. Ama M. Şimşek hala “piyasa tapınıcılığına” ve “kumarhane kapitalizminin” sadık bir savunucusu gibi konuşup düşünmeye devam ediyor.

T. Erdoğan’ın, faizlerin düşürülmesi, doların yerine altının ikame edilmesi, yerli ve milli paralarla ticaret yapılması gibi önerilerine yönelik olarak, lehte ve/veya aleyhte tek bir şey söylemeyerek, vaziyeti idare ettiğini düşünüyor.

Ne diyelim, ekonomiyi bugünkü çıkmaz sokağa sürükleyen, hane halklarını borca batıran, imalat yerine ithalatı, üretim yerine tüketimi destekleyen politikalarıyla ülkede tarımı ve üretimi bitiren, milletin cebinde yangın çıkaran politikaların sorumlusu M. Şimşek, erken seçim sonrası itfaiyeci olarak yangını söndürecekmiş. Ört ki ölem…
=============================
Dostlar,

Teşekkürler değerli dostumuz Sn. Ufuk Söylemez’e. Ekleyecek çok şey bulamıyoruz. Ülkemizi 2. Abdülhamit’in Düyun-u Umumiye dönemi iflas koşullarına sürükleyenleri esefle kınıyoruz. Onları tarih önünde bir kez daha Ulusumuza teşhir ediyoruz.

  • Bu suçlu; 16 yıldır Türkiye’yi TEK BAŞINA, engelsiz – pürüssüz – muhalefetsiz, utanıp sıkılmadan dini de istismar ederek – son 21 aydır da OHAL altında inleterek yöneten (!) AKP iktidarıdır. AKP = Erdoğan 3 Kasım 2002 seçimi ile Kasım ortasında tek başına iktidar olduğunda 1 $ = 1,63 TL idi. Günümüzde 4,10 TL’ye tırmanmıştır. 4,10 / 1,63 = 2,52 kat.. Yani  16 yılda % 252 basit toplam (bileşik hesapla değil..) enflasyon.. Toplam ulusal gelir 232 milyar dolar idi, günümüzde 232 X 2,52 = 585 milyar Dolar düzeyi, Dolar karşısında yerinde saymak anlamına gelecektir. Kişi başına gelirin 3500 dolardan 10500 dolara yükselerek 3’e katlandığı belirtilmektedir. 3 – 2,52 = 0,48.. Dolar olarak gönenç (refah) düzeyimizde gerçek artış olmaktadır..

Ekonomide durum rakamlarla ve halkın fiilen yaşadıkları ile açık bir yangın iken; siyasiler  yine hiç utanmadan halka yalan söylediler; 2023’te ilk 10 ekonomi içine girecekti Türkiye.. Yaklaşık 5 yıl önce bu masal uyduruldu ve biz bu sitede hesaplarını yaparak matematik olanaksızlığı açıkladık. Hindistan o zaman 10. sırada idi 2,2 Trilyon Dolar toplam ulusal geliri vardı. Ortalama büyüme hızı % 7 idi. Her şeyi sabit tutarak 10 yıl boyunca kesintisiz Türkiye %19 büyümeliydi ki Hindistan’ı aşıp 10. büyük küresel ekonomi olabilsin. Dünya iktisat tarihinde görülmemiş, hayal bile edilemeyen bir fantastik performans gerekli idi.. İlk 5 yılda olmadı.. dolayısıyla 2018-23 arasında 5-6 yıl %30’lara yakın büyümeliyiz ki ilk 10 ekonomi içine girebilelim. İlginç olan bir başka boyut da, ekonomi son olarak %7,3 büyüdü (!?) ama toplam ulusal gelir ve kişi başına ulusal gelir Dolar olarak düştü! Bu durumda %20-30 büyüseniz de anlamı yok!

Geçelim ilk 10’a girmeyi, bu arada ilk 20’den / G20’den aşağıya düştük!
Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olduk..
Halkımız büyük ölçüde bu soyut hesapları değerlendiremeyebilir ama yoksullaşma – işsizlik ve türev sonuçlarını yana yakıla yaşamakta. Hiçbir politik masal – şov – din istismarı.. bu acı yıkımı saklamaya yetmeyecektir.

Böylesine dönemler çok kritiktir ve ciddi dönüşümlere, gelişmelere gebedir. En korkulanlardan biri, iktidarların iç – dış kargaşa çıkararak ulusalcı duyguları sömürmesi ve ekonomideki yıkımı – yangını saklamaya çalışmasıdır. Bir yandan da OHAL – seferberlik hatta sıkıyönetim ilan ederek her tür eleştiri ve muhalefeti kaldırma, basına sansür uygulama, seçimleri erteleme ve bu kez yandaş savaş zenginleri de yaratma.. giderek ömrünü iktidarda tamamlama.. Aman dikkat..

Sevgi ve saygı ile. 24 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Sağlıkta Dönüşüm Programı Sağlık Çalışanlarının Yaşamına Mâl Oluyor!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın uygulanmaya başlamasıyla (AS: Haziran 2013) birlikte,
– hastaneler ticarethaneye
– hastalar da müşteriye dönüşmüştür.

Kârlılığı artırmak amacıyla kısa sürede çok hasta bakmak, gereksiz tetkikler istemek olağanlaşmıştır.

Bu sistemde beklentileri yükselen ancak nitelikli bir sağlık hizmetine de ulaşamayan hastalar, tek sorumlu olarak sağlık çalışanlarını görmektedir. Toplumsal ilişkilerdeki iletişimsizlik ve hoşgörüsüzlüğün de etkisiyle sağlık alanındaki şiddet olayları gün geçtikçe artmaktadır.

Üniversite hastaneleri, performansa dayalı döner sermaye ödeme sistemine geçilmesiyle birlikte finansal kriz içine girmişlerdir. Öbür sağlık kuruluşlarında tanı, tedavi ve izlemi yapılamayan zor ve karmaşık olgulara tedavi hizmetini sunan, çoğu hasta için son başvuru noktası olan üniversite hastaneleri, giderek artan borç yükü altında çöküşe doğru sürüklenmektedir.

Bu çöküşün nedenlerine baktığımızda ilk dikkati çeken nokta, üniversite hastanelerinin sağlık harcamalarının büyük bir oranının döner sermaye kaynaklarından gerçekleşmesidir. Başka bir anlatımla, üniversite hastaneleri döner sermaye gelirlerine mahkum edilmişlerdir.

Öte yandan, Sağlık Uygulama Tebliği’nin (SUT) fiyatlarının yaklaşık 10 yıldır güncellenmemesi nedeniyle Sosyal Güvenlik Kurulu (SGK) tarafından sağlık hizmeti üretme maliyetlerinin çok altındaki değerlerde geri ödeme yapılması, üniversite hastanelerini büyük bir borç yükü altına sokmuştur. Kamu üniversite hastanelerinin toplam borcunun 4 milyar TL’yi aştığı, son beş yılda borçların 2,7 kat arttığı bilinmektedir. Borçların büyük bölümü ilaç, tıbbi sarf (AS: tüketim) malzemesi ve laboratuvar giderlerinden oluşmaktadır. Ödeme süreleri 250 günden başlayıp (AS: 8 aydan uzun!) 3-4 yılı bulabilmektedir.

Günümüzde bir sağlık işletmesine dönüştürülmüş olan ve ödeme güçlüğü çeken üniversite hastanelerinde yönetici olan hekimler, büyük baskılar altında görevlerini sürdürmektedirler. Geçtiğimiz hafta alacaklı bir medikal firma yetkilisinin silahlı saldırısı sonucu yaşamını yitiren Fırat Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Muhammed Said Berilgen, sağlıkta ticarileşmenin son kurbanı (AS: ama bitmeyecek!) olmuştur.

  • Tıp fakülteleri hastaneleriyle birlikte, işletme değil; bilim üreten, öğrencilerini geleceğe en iyi biçimde hazırlayan, nitelikli sağlık hizmeti ile eğitimin iç içe verildiği kurumlar olmalıdır.
  • Sağlık çalışanlarının yaşamlarına mal olan Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan vazgeçilmeli,
  • İnsanı odağına alan, ücretsiz, nicelikten çok niteliği önceleyen, basamaklandırılmış bir
    sağlık sistemi yaşama geçirilmelidir.

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi
=========================================
Dostlar,

Sağlık sektöründe sürüklendiğimiz yer akıl ötesidir.
Kâr hırsı sağlık sektöründe de başta AKP iktidarı olmak üzere iç ve dış piyasanın (sermayenin) gözünü (sağduysunu!) kör etmiştir.
Ödenmekte olan bedel çok ağırlaşmıştır, sürdürülemez kerteye dayanmıştır ve inat edilirse
daha da ağır faturalar ödeneceği kesindir.
Kesintisiz 13 yılını tamamlayan kökü dışarıda, IMF – DB dayatması olan bu sistem (Health Transformation), dayatma ile uygulatıldığı ülkelerde çok yönlü ağır bunalımlara yol açmıştır.

KüreselleşTİRmenin temel kaldıraçlarından olan SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME – TİCARİLEŞTİRME – PİYASALAŞTIRMA – HASTALARI MÜŞTERİLEŞTİRME süreçleri giderimi (telafisi) olanaksız zararlar doğurmuştur..

  • Temel kuramsal ideolojik çerçeve olan KÜRESELLEŞME (=Yeni emperyalizm!)
    artık çökmüştür!

Başta ABD, İngiltere, AB ülkeleri olmak üzere oyunun = KUMARHANE KAPİTALİZMİ’nin
motoru olan SERBEST TİCARET’i terk ederek katı korumacı politikalara dönmektedirler, dönmüşlerdir büyük ölçüde.

Dolayısıyla sağlık  politikalarının da artık yerel + küresel sermaye ortaklıklarının (tekellerinin!) çıkarları odaklı değil; ULUSAL ÇIKAR / YARAR odaklı olarak yeniden tasarımı zorunludur.

Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep AKDAĞ çok ağır bir tarihsel sorumluluk altındadır…
Partisi AKP’nin doğru yönlendirilmesini sağlamak zorundadır. Yanlıştan dönmek erdemdir. Küresel koşullar AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana köklü biçimde değişmiştir. Türkiye’nin, kör kuruşun hesabını sorması gereken kalkınmakta olan bir ülke olarak verimsiz kaynak kullanımına dayancı (tahammülü) yoktur. Son 14 yılda sağlık sektöründe kabaca birkaç yüz milyar dolar ulusal servet heba edilmiş, ilgili sermaye çevrelerinin ve
kimi siyasilerin – yöneticilerin ceplerine aktarılmıştır.
Yine de skandallar hemen her gün basına bile yansımaktadır.

Halkımızın sağlık düzeyi göstergeleri, bu sektörde harcanan muazzam servet ile asla uyumlu değildir.

SGK, finansal yoğun bakımda dev bir kara deliktir ve bütçe açığının hatta cari açığın temel nedenlerindendir. Finansal sürdürülebilirliği kalmamıştır ve bu çıkmaz doğrudan ilgili Bakanlarca bile itiraf edilmektedir.

Çare;

  • KESİN OLARAK KORUYUCU SAĞLIK HİZMETİ OMURGALI, Kamusal,
    Basamaklı, kazanç amaçlı olmayan SOSYAL NİTELİKLİ SAĞLIK SİSTEMİDİR..
    Dünya bu yöne kaymaktadır. Ulusal gelirden, önemli oranda, vergi temelli %5-7 düzeyinde bir harcama ile çok daha sağlıklı bir topluma erişmek olanaklıdır. Türkiye halen bu orandan daha fazlasını kayıt içi – dışı harcamaktadır.

ŞEHİR HASTANELERİ Batı’da denenmiş ve iflas etmiştir. 
Türkiye bir kez daha laboratuvar / deney ülkesi yapılamaz, yapılmamalıdır!

  • SAĞLIKLI + EĞİTİLMİŞ insangücünün sosyo-ekonomik kalkınmanın en temel girdisi olduğu gerçeği akıldan çıkarılmamalıdır.

Türkiye’nin kişi başına 10 bin Dolar / yıl gelir eşiğini aşması insanına yatırım ile olanaklıdır. Tersinden söylemek gerekirse, günümüzdeki çok yönlü tıkanma, insangücümüzün nitelik sorununa doğrudan bağlıdır.

Daha sağlıklı ve daha eğitimli bir toplum dışında çıkış yoktur!

Türkiye, Ulusal nitelikli sağlık politikalarını üretebilecek ve yürütebilecek ciddi bir özgüce (potansiyele) sahiptir. Sitemizde konuya ilişkin onlarca yazı vardır.

– Sağlık Düzeyi Ölçütleri / Göstergeleri
– Sağlık Ekonomisi
– KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı
….. Tıp Fakültesi ders notlarımız (kapsamlı power point yansıları) yol göstericidir.

  • Erdoğan, bir kez de ”Sağlıkta da kandırıldım..’‘ diyebilir, demelidir. 

    Sevgi ve saygı ile. 05 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Paris İklim Değişikliği Konferansı’ndan

Prof. Erinç Yeldan
Cumhuriyet,
02.12.15

Paris İklim Değişikliği Konferansı’ndan

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı Paris’te toplanıyor. Obama, Merkel, Putin dahil yaklaşık 160 ülkenin devlet başkanları ve üst düzey yöneticilerinin katılımıyla toplanan konferansın ana teması gezegenimizin ısınmasına yol açan karbondioksit (CO2) ve diğer sera gazlarının emisyonunu sınırlanmasını sağlayacak taahhütlerin paylaşılması ve politika araçlarının geliştirilmesi olarak belirlendi.

Gezegenimizin yüzey ısısının Sanayi Devriminden bu yana yaklaşık 1C0 derece arttığı hesaplanmakta. (Bu rakamı küçümsemeyin ve vücut ısınızın 1 derece bile yükseldiğinde hissettiğiniz yorgunluk ve kırıklık hissini ve ağrılarınızı düşünün. Dolayısıyla gezegenimiz de şimdiden böylesine stres altında). Bilim insanları sera gazlarının emisyonu sonucu dünyamızın yüzey ısısında yaşanan artışın yüzyılın sonuna değin 2 C0 derecede tutulması gerektiğini, aksi takdirde gezegenimizin geri dönülemez biçimde tahribata uğrayacağını vurguluyorlar. Bunun için ise atmosferde yoğunlaşmış olarak yer alan CO2 miktarının 450 ppm (parts per million: her bir milyon molekül içinde CO2 eşdeğer molekülü) düzeyinde tutulması gerektiği biliniyor. Sanayi Devrimi öncesinde, atmosferimizdeki CO2 yoğunluğunun 220 ppm düzeyinde olduğu tahmin ediliyor.

+2 C0 sınırı tüm uluslar tarafından ulaşılması gerekli ortak bir hedef olarak kabul edilmiş durumda. Bu hedef uyarınca ülkeler kendi ulusal katkı paylarını belirlediler ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği çerçevesine sundular. Türkiye de kendi ulusal katkı payı belgesini geçen ay başında açıkladı. Söz konusu belgenin analizini 28 Ekim ve 11 Kasım tarihli köşe yazılarımda paylaşmış idim.

+2 C0 sınırının bir hedef olarak gözetilmesinde fikir birliği oluşmasına karşın, bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğine dair çok farklı görüşler var. Yani soru Ne Yapmalı? noktasında düğümleniyor. Ana akım (neoliberal) görüşten olan iktisatçılar söz konusu hedefin sağlanması için çoğunlukla piyasa aletlerine” başvurulması gerektiğini önermekteler. Bunun için bir karbon ticareti piyasasının kurulması ve karbondioksidin küresel düzeyde bir fiyatının oluşturulması gerektiğini savunmaktalar. Böylelikle havayı “çok kirletenler”, “daha az kirletenlerden” söz konusu fiyattan karbon emisyonu hakkı satın alacaklar ve böylelikle toplam emisyonların artışı “piyasanın kuralları aracılığıyla” engellenmiş olacaktır.

Ancak şu ana değin bu yönde yürütülen çabalar işlevsel bir karbon piyasasının geliştirilmesini ve karbonun gerçekçi bir fiyatının oluşmasını sağlayamadı. Bu konudaki en büyük sorunun aslında piyasa mekanizmasının gene kendisi olduğu görülmekte. Zira, başta finansal derecelendirme kuruluşları olmak üzere, spekülatörler ve fosil yakıtların teşviklendirilmesinden kazanç sağlayan ulus ötesi tekeller söz konusu karbon fiyatının rekabet koşulları altında gerçekleştirilmesi önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Bir yandan ABD’nin miktar kolaylaştırması (QE) aracılığıyla dünya para piyasalarına sunduğu olağandışı likiditenin kendisini nemalandıracak bir spekülasyon alanı arayışı, öbür yanda Birleşmiş Milletler bünyesinde oluşturulması planlanan yıllık 100 milyar dolar tutarındaki temiz kalkınma fonu, finansal spekülatörlerin başını döndürüyor. Internet balonu ve emlakve konut köpüklerinden sonra, uluslararası finans şebekesi ve ulus ötesi tekeller “iklim değişikliği ile mücadele” görüntüsü altında soluduğumuz havayı ticari bir mal haline dönüştürerek, piyasanın inişli çıkışlı dalgalanmalarından spekülatif çıkarlar bekliyor. Bu doğrultudaki kısa dönemci başı boş kararlar ise özünde uzun dönemli stratejik bir sanayileşme ve enerji planlaması gerektiren çevre kirliliği sorununu içinden çıkılmaz bir dengesizliğe sürüklüyor.

Aslında sorunun özünde karbon kirliliğinin bir “piyasa tökezlemesi” olduğu ve çevre kirliliğinin yarattığı maliyetleri karşılayacak bir fiyatın piyasa sistemi içinde dengelenemeyeceği yatıyor. Amerikalı ünlü coğrafya-iktisatçısı David Harvey’in deyişiyle

  • İklim değişikliğinin maliyetleri gözeten bir karbon fiyatı gerçekten uygulansaydı,
    kapitalizm çoktan iflas ederdi”.

***

Paris 2015 Konferansı’nın sonuç belgesi bütün bu tartışmalara ne denli girebilecek, kuşkuluyuz. Ancak, gezegenimizin geleceğini yakından ilgilendiren böylesine önemli bir sorunun uluslararası düzeyde tartışılacağı iklim değişikliği forumunu yakından izlemek ve çözüm önerilerine olabildiğince müdahale etmek zorundayız.

=======================================

Dostlar,

Sayın Prof. Erinç Yeldan’dan tek sözcükle “mükemmel” bir irdeleme.
Ekleyecek ne olabilir ki?
Ünlü ve çarpıcı bir galatı paylaşalım :

* Kapitalizm, kendini idama götürecek ipi bile satarmış..

Gezegenimiz varlık – yokluk eşiğine gelmiş, getirilmiş; Küresel efendiler (Paranın kulları!) hala rant peşinde ve insanlığın yüzkarası neo – liberal dayatmalar peşindeler.. Adam Smth’in torunları, Karbon dioksit piyasası” (!) oluşturmak ve yaratılabilecek 100 milyar $ dolayında sanal – spekülatif, gerçekte olmayan bir kaynaktan nemalanmak peşinde!.. Akıllara seza!

Zaten 80 – 85 trilyon $ dolayındaki reel küresel üretime / gelire karşın 600 trilyon Doları aşan balon – spekülatif (toksik) sermaye sözde dolanımda.. Son derece kırılgan, yüksek riskli,
en küçük tökezlemede (ABD, Mortgage bunalımı gibi!) kıtalararası salgın – yangın gibi yayılan devasa mali bunalım kaynağı.

Kapitalizm gerçekten insanlığın en büyük tehditlerinin başında ve saçmalamaya başladı artık.
Çağımızda 3. evresinde, finans – kapital (paradan para kazanan!)..
Kumarhane kapitalizmi bir başka deyişle..

Büyük ATATÜRK ne denli isabetle uyarmıştı :

  • Bizi mahvetmek isteyen Emperyazlizm  ve bizi yutmak isteyen Kapitalzim ile savaşımı
    “MESLEK” edinmeliyiz...

Bir umudumuz var; 21. yy içinde bu 2 beladan da insanlık kurtulacak..
Bizim kuşağımız göremeyecek ama insanlık onuru bu sefaleti de aşacak..
Nasıl mı?

  • DİRENİŞİ KÜRESELLEŞTİREREK!

Sevgi ve saygı ile.
02 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com