Sağlıkta Dönüşüm Programı Sağlık Çalışanlarının Yaşamına Mâl Oluyor!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın uygulanmaya başlamasıyla (AS: Haziran 2013) birlikte,
– hastaneler ticarethaneye
– hastalar da müşteriye dönüşmüştür.

Kârlılığı artırmak amacıyla kısa sürede çok hasta bakmak, gereksiz tetkikler istemek olağanlaşmıştır.

Bu sistemde beklentileri yükselen ancak nitelikli bir sağlık hizmetine de ulaşamayan hastalar, tek sorumlu olarak sağlık çalışanlarını görmektedir. Toplumsal ilişkilerdeki iletişimsizlik ve hoşgörüsüzlüğün de etkisiyle sağlık alanındaki şiddet olayları gün geçtikçe artmaktadır.

Üniversite hastaneleri, performansa dayalı döner sermaye ödeme sistemine geçilmesiyle birlikte finansal kriz içine girmişlerdir. Öbür sağlık kuruluşlarında tanı, tedavi ve izlemi yapılamayan zor ve karmaşık olgulara tedavi hizmetini sunan, çoğu hasta için son başvuru noktası olan üniversite hastaneleri, giderek artan borç yükü altında çöküşe doğru sürüklenmektedir.

Bu çöküşün nedenlerine baktığımızda ilk dikkati çeken nokta, üniversite hastanelerinin sağlık harcamalarının büyük bir oranının döner sermaye kaynaklarından gerçekleşmesidir. Başka bir anlatımla, üniversite hastaneleri döner sermaye gelirlerine mahkum edilmişlerdir.

Öte yandan, Sağlık Uygulama Tebliği’nin (SUT) fiyatlarının yaklaşık 10 yıldır güncellenmemesi nedeniyle Sosyal Güvenlik Kurulu (SGK) tarafından sağlık hizmeti üretme maliyetlerinin çok altındaki değerlerde geri ödeme yapılması, üniversite hastanelerini büyük bir borç yükü altına sokmuştur. Kamu üniversite hastanelerinin toplam borcunun 4 milyar TL’yi aştığı, son beş yılda borçların 2,7 kat arttığı bilinmektedir. Borçların büyük bölümü ilaç, tıbbi sarf (AS: tüketim) malzemesi ve laboratuvar giderlerinden oluşmaktadır. Ödeme süreleri 250 günden başlayıp (AS: 8 aydan uzun!) 3-4 yılı bulabilmektedir.

Günümüzde bir sağlık işletmesine dönüştürülmüş olan ve ödeme güçlüğü çeken üniversite hastanelerinde yönetici olan hekimler, büyük baskılar altında görevlerini sürdürmektedirler. Geçtiğimiz hafta alacaklı bir medikal firma yetkilisinin silahlı saldırısı sonucu yaşamını yitiren Fırat Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Muhammed Said Berilgen, sağlıkta ticarileşmenin son kurbanı (AS: ama bitmeyecek!) olmuştur.

  • Tıp fakülteleri hastaneleriyle birlikte, işletme değil; bilim üreten, öğrencilerini geleceğe en iyi biçimde hazırlayan, nitelikli sağlık hizmeti ile eğitimin iç içe verildiği kurumlar olmalıdır.
  • Sağlık çalışanlarının yaşamlarına mal olan Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan vazgeçilmeli,
  • İnsanı odağına alan, ücretsiz, nicelikten çok niteliği önceleyen, basamaklandırılmış bir
    sağlık sistemi yaşama geçirilmelidir.

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi
=========================================
Dostlar,

Sağlık sektöründe sürüklendiğimiz yer akıl ötesidir.
Kâr hırsı sağlık sektöründe de başta AKP iktidarı olmak üzere iç ve dış piyasanın (sermayenin) gözünü (sağduysunu!) kör etmiştir.
Ödenmekte olan bedel çok ağırlaşmıştır, sürdürülemez kerteye dayanmıştır ve inat edilirse
daha da ağır faturalar ödeneceği kesindir.
Kesintisiz 13 yılını tamamlayan kökü dışarıda, IMF – DB dayatması olan bu sistem (Health Transformation), dayatma ile uygulatıldığı ülkelerde çok yönlü ağır bunalımlara yol açmıştır.

KüreselleşTİRmenin temel kaldıraçlarından olan SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME – TİCARİLEŞTİRME – PİYASALAŞTIRMA – HASTALARI MÜŞTERİLEŞTİRME süreçleri giderimi (telafisi) olanaksız zararlar doğurmuştur..

  • Temel kuramsal ideolojik çerçeve olan KÜRESELLEŞME (=Yeni emperyalizm!)
    artık çökmüştür!

Başta ABD, İngiltere, AB ülkeleri olmak üzere oyunun = KUMARHANE KAPİTALİZMİ’nin
motoru olan SERBEST TİCARET’i terk ederek katı korumacı politikalara dönmektedirler, dönmüşlerdir büyük ölçüde.

Dolayısıyla sağlık  politikalarının da artık yerel + küresel sermaye ortaklıklarının (tekellerinin!) çıkarları odaklı değil; ULUSAL ÇIKAR / YARAR odaklı olarak yeniden tasarımı zorunludur.

Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep AKDAĞ çok ağır bir tarihsel sorumluluk altındadır…
Partisi AKP’nin doğru yönlendirilmesini sağlamak zorundadır. Yanlıştan dönmek erdemdir. Küresel koşullar AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana köklü biçimde değişmiştir. Türkiye’nin, kör kuruşun hesabını sorması gereken kalkınmakta olan bir ülke olarak verimsiz kaynak kullanımına dayancı (tahammülü) yoktur. Son 14 yılda sağlık sektöründe kabaca birkaç yüz milyar dolar ulusal servet heba edilmiş, ilgili sermaye çevrelerinin ve
kimi siyasilerin – yöneticilerin ceplerine aktarılmıştır.
Yine de skandallar hemen her gün basına bile yansımaktadır.

Halkımızın sağlık düzeyi göstergeleri, bu sektörde harcanan muazzam servet ile asla uyumlu değildir.

SGK, finansal yoğun bakımda dev bir kara deliktir ve bütçe açığının hatta cari açığın temel nedenlerindendir. Finansal sürdürülebilirliği kalmamıştır ve bu çıkmaz doğrudan ilgili Bakanlarca bile itiraf edilmektedir.

Çare;

  • KESİN OLARAK KORUYUCU SAĞLIK HİZMETİ OMURGALI, Kamusal,
    Basamaklı, kazanç amaçlı olmayan SOSYAL NİTELİKLİ SAĞLIK SİSTEMİDİR..
    Dünya bu yöne kaymaktadır. Ulusal gelirden, önemli oranda, vergi temelli %5-7 düzeyinde bir harcama ile çok daha sağlıklı bir topluma erişmek olanaklıdır. Türkiye halen bu orandan daha fazlasını kayıt içi – dışı harcamaktadır.

ŞEHİR HASTANELERİ Batı’da denenmiş ve iflas etmiştir. 
Türkiye bir kez daha laboratuvar / deney ülkesi yapılamaz, yapılmamalıdır!

  • SAĞLIKLI + EĞİTİLMİŞ insangücünün sosyo-ekonomik kalkınmanın en temel girdisi olduğu gerçeği akıldan çıkarılmamalıdır.

Türkiye’nin kişi başına 10 bin Dolar / yıl gelir eşiğini aşması insanına yatırım ile olanaklıdır. Tersinden söylemek gerekirse, günümüzdeki çok yönlü tıkanma, insangücümüzün nitelik sorununa doğrudan bağlıdır.

Daha sağlıklı ve daha eğitimli bir toplum dışında çıkış yoktur!

Türkiye, Ulusal nitelikli sağlık politikalarını üretebilecek ve yürütebilecek ciddi bir özgüce (potansiyele) sahiptir. Sitemizde konuya ilişkin onlarca yazı vardır.

– Sağlık Düzeyi Ölçütleri / Göstergeleri
– Sağlık Ekonomisi
– KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı
….. Tıp Fakültesi ders notlarımız (kapsamlı power point yansıları) yol göstericidir.

  • Erdoğan, bir kez de ”Sağlıkta da kandırıldım..’‘ diyebilir, demelidir. 

    Sevgi ve saygı ile. 05 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Paris İklim Değişikliği Konferansı’ndan

Prof. Erinç Yeldan
Cumhuriyet,
02.12.15

Paris İklim Değişikliği Konferansı’ndan

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı Paris’te toplanıyor. Obama, Merkel, Putin dahil yaklaşık 160 ülkenin devlet başkanları ve üst düzey yöneticilerinin katılımıyla toplanan konferansın ana teması gezegenimizin ısınmasına yol açan karbondioksit (CO2) ve diğer sera gazlarının emisyonunu sınırlanmasını sağlayacak taahhütlerin paylaşılması ve politika araçlarının geliştirilmesi olarak belirlendi.

Gezegenimizin yüzey ısısının Sanayi Devriminden bu yana yaklaşık 1C0 derece arttığı hesaplanmakta. (Bu rakamı küçümsemeyin ve vücut ısınızın 1 derece bile yükseldiğinde hissettiğiniz yorgunluk ve kırıklık hissini ve ağrılarınızı düşünün. Dolayısıyla gezegenimiz de şimdiden böylesine stres altında). Bilim insanları sera gazlarının emisyonu sonucu dünyamızın yüzey ısısında yaşanan artışın yüzyılın sonuna değin 2 C0 derecede tutulması gerektiğini, aksi takdirde gezegenimizin geri dönülemez biçimde tahribata uğrayacağını vurguluyorlar. Bunun için ise atmosferde yoğunlaşmış olarak yer alan CO2 miktarının 450 ppm (parts per million: her bir milyon molekül içinde CO2 eşdeğer molekülü) düzeyinde tutulması gerektiği biliniyor. Sanayi Devrimi öncesinde, atmosferimizdeki CO2 yoğunluğunun 220 ppm düzeyinde olduğu tahmin ediliyor.

+2 C0 sınırı tüm uluslar tarafından ulaşılması gerekli ortak bir hedef olarak kabul edilmiş durumda. Bu hedef uyarınca ülkeler kendi ulusal katkı paylarını belirlediler ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği çerçevesine sundular. Türkiye de kendi ulusal katkı payı belgesini geçen ay başında açıkladı. Söz konusu belgenin analizini 28 Ekim ve 11 Kasım tarihli köşe yazılarımda paylaşmış idim.

+2 C0 sınırının bir hedef olarak gözetilmesinde fikir birliği oluşmasına karşın, bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğine dair çok farklı görüşler var. Yani soru Ne Yapmalı? noktasında düğümleniyor. Ana akım (neoliberal) görüşten olan iktisatçılar söz konusu hedefin sağlanması için çoğunlukla piyasa aletlerine” başvurulması gerektiğini önermekteler. Bunun için bir karbon ticareti piyasasının kurulması ve karbondioksidin küresel düzeyde bir fiyatının oluşturulması gerektiğini savunmaktalar. Böylelikle havayı “çok kirletenler”, “daha az kirletenlerden” söz konusu fiyattan karbon emisyonu hakkı satın alacaklar ve böylelikle toplam emisyonların artışı “piyasanın kuralları aracılığıyla” engellenmiş olacaktır.

Ancak şu ana değin bu yönde yürütülen çabalar işlevsel bir karbon piyasasının geliştirilmesini ve karbonun gerçekçi bir fiyatının oluşmasını sağlayamadı. Bu konudaki en büyük sorunun aslında piyasa mekanizmasının gene kendisi olduğu görülmekte. Zira, başta finansal derecelendirme kuruluşları olmak üzere, spekülatörler ve fosil yakıtların teşviklendirilmesinden kazanç sağlayan ulus ötesi tekeller söz konusu karbon fiyatının rekabet koşulları altında gerçekleştirilmesi önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Bir yandan ABD’nin miktar kolaylaştırması (QE) aracılığıyla dünya para piyasalarına sunduğu olağandışı likiditenin kendisini nemalandıracak bir spekülasyon alanı arayışı, öbür yanda Birleşmiş Milletler bünyesinde oluşturulması planlanan yıllık 100 milyar dolar tutarındaki temiz kalkınma fonu, finansal spekülatörlerin başını döndürüyor. Internet balonu ve emlakve konut köpüklerinden sonra, uluslararası finans şebekesi ve ulus ötesi tekeller “iklim değişikliği ile mücadele” görüntüsü altında soluduğumuz havayı ticari bir mal haline dönüştürerek, piyasanın inişli çıkışlı dalgalanmalarından spekülatif çıkarlar bekliyor. Bu doğrultudaki kısa dönemci başı boş kararlar ise özünde uzun dönemli stratejik bir sanayileşme ve enerji planlaması gerektiren çevre kirliliği sorununu içinden çıkılmaz bir dengesizliğe sürüklüyor.

Aslında sorunun özünde karbon kirliliğinin bir “piyasa tökezlemesi” olduğu ve çevre kirliliğinin yarattığı maliyetleri karşılayacak bir fiyatın piyasa sistemi içinde dengelenemeyeceği yatıyor. Amerikalı ünlü coğrafya-iktisatçısı David Harvey’in deyişiyle

  • İklim değişikliğinin maliyetleri gözeten bir karbon fiyatı gerçekten uygulansaydı,
    kapitalizm çoktan iflas ederdi”.

***

Paris 2015 Konferansı’nın sonuç belgesi bütün bu tartışmalara ne denli girebilecek, kuşkuluyuz. Ancak, gezegenimizin geleceğini yakından ilgilendiren böylesine önemli bir sorunun uluslararası düzeyde tartışılacağı iklim değişikliği forumunu yakından izlemek ve çözüm önerilerine olabildiğince müdahale etmek zorundayız.

=======================================

Dostlar,

Sayın Prof. Erinç Yeldan’dan tek sözcükle “mükemmel” bir irdeleme.
Ekleyecek ne olabilir ki?
Ünlü ve çarpıcı bir galatı paylaşalım :

* Kapitalizm, kendini idama götürecek ipi bile satarmış..

Gezegenimiz varlık – yokluk eşiğine gelmiş, getirilmiş; Küresel efendiler (Paranın kulları!) hala rant peşinde ve insanlığın yüzkarası neo – liberal dayatmalar peşindeler.. Adam Smth’in torunları, Karbon dioksit piyasası” (!) oluşturmak ve yaratılabilecek 100 milyar $ dolayında sanal – spekülatif, gerçekte olmayan bir kaynaktan nemalanmak peşinde!.. Akıllara seza!

Zaten 80 – 85 trilyon $ dolayındaki reel küresel üretime / gelire karşın 600 trilyon Doları aşan balon – spekülatif (toksik) sermaye sözde dolanımda.. Son derece kırılgan, yüksek riskli,
en küçük tökezlemede (ABD, Mortgage bunalımı gibi!) kıtalararası salgın – yangın gibi yayılan devasa mali bunalım kaynağı.

Kapitalizm gerçekten insanlığın en büyük tehditlerinin başında ve saçmalamaya başladı artık.
Çağımızda 3. evresinde, finans – kapital (paradan para kazanan!)..
Kumarhane kapitalizmi bir başka deyişle..

Büyük ATATÜRK ne denli isabetle uyarmıştı :

  • Bizi mahvetmek isteyen Emperyazlizm  ve bizi yutmak isteyen Kapitalzim ile savaşımı
    “MESLEK” edinmeliyiz...

Bir umudumuz var; 21. yy içinde bu 2 beladan da insanlık kurtulacak..
Bizim kuşağımız göremeyecek ama insanlık onuru bu sefaleti de aşacak..
Nasıl mı?

  • DİRENİŞİ KÜRESELLEŞTİREREK!

Sevgi ve saygı ile.
02 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

NET HATA NOKSAN – HAYALET PARA


NET HATA NOKSAN – HAYALET PARA

PORTRESİ

 

Av. A. Erdem Akyüz
erdemak@gmail.com
H
ukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı

 

Net hata noksan” yani İngilizce adı ile “Net errors and omissions

Ne İngilizcesi, ne Türkçe’si bize bir şey ifade etmiyor.

Bana göre; hukukta, ekonomide, siyasette ve kamu yönetiminde mahsus böyle yapıyorlar ki kimse bir şey anlamadan yutturup gitsinler diye.

Ve öyle de oluyor.

Netice ve özet olarak, net hata noksan “nereden gelip, nereye gittiği belli olmayan” para imiş.

Millet “kara para” diyor da, bana göre “hayalet para”.

ŞÖYLE DÜŞÜNELİM:

Her bireyin ve her ailenin bir gelir gider hesabı vardır. Ay sonunda oturulur ve hesap yapılır. Aile bireylerinin gelirleri alt alta yazılır toplanır. Sonra giderler düşünülür, alt alta yazarak toplanır. Böylece o ay içinde, insanların ne kadar para kazandığı ve ne kadar harcadığı görülür.

Bu hesap genellikle “-” eksi bakiye (AS: artık) verir.

İnsanlar borca girmiştir. Kredi kartlarıyla harcamalar yapılmıştır ama ödenmemiştir.
Yapılması gereken bir sürü iş, alınması gereken bir sürü şey vardır ama alınamamıştır.

Biraz tartışma ile aile bireyleri suratları asık bir şekilde yatmaya giderler.

Pek az olarak da, bazı aylarda, gelir; giderden fazla gözükür. Yani ellerinde para olacaktır ama bu para bulunamaz. Hatırlanmayan yerlere harcanmıştır. Aile bireyleri gene biraz tartışırlar, sonra unuturlar.

Pek ender olarak da, artan para ortadadır. Yani keyifleri yerindedir ama bu paranın harcanacağı kırk türlü yer bulunur. Hesap gene tutmaz.

Devletin hesabı da böyledir.

Şu farkla ki; devletin hesabı senelerden beri, nereden geldiği, ne olduğu bilinmeyen miktarda fazla vermektedir. Hem de öyle, üç beş kuruş değil; milyar dolarlar.

Üç, dört seneden beri artarak yükseliş gösteren bu giriş, şimdiye dek Türkiye Cumhuriyetinde görülmeyen bir düzeye yani “rekor’a” yükselmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) 2015 yılı Temmuz ayına ilişkin ödemeler dengesini açıkladı. Yılın ilk altı ayında Türkiye’ye 9 milyar dolar kaynağı belli olmayan nakit girişi (Net hata noksan!) olmuş.

Böyle hataya can kurban” diyeceksiniz ama durum öyle değil.

BİR BAŞKA HESAP

Deminki aile hesabına dönelim ve biraz değişik bir gözle bakalım:

Ay sonunda aile bireyleri oturur, gelir gider hesaplarını yaparlar. Bakarlar ki, büyük harcamalar yapılmıştır. Gene de ortada fazladan para vardır. Gelirleri bu kadar değildir. Gelirlerinden fazla para harcamışlardır. Gene de ellerinde çok fazla para vardır. Ekonomik deyimi ile ortada tam bir “Net hata noksan” söz konusudur. Bu para nereden geldi diye birbirlerinin yüzlerine bakarlar. Koca, biraz sıkılarak, biraz da övünerek “Geçen ay büyük bir ihale yapmıştık, ihaleyi alan firma ‘şey yaptı’ da” der. Paranın kaynağı bulunmuş, insanlar rahatlamıştır. Şimdi bu parayla gidilecek yerler, alınacak yerler düşünülür.

Bir ay sonra yeniden hesaba oturulur. Gene fazla para çıkmıştır. Herkes döner ve aile reisi kocaya bakar. Baba bu defa, ellerini çaresiz bir şekilde açar. Birbirlerine bakarlar.
Anne biraz utangaç, sıkılarak söz alır : “Geçen ay biriyle tanıştık ‘şey oldu’ da” der.

SÖZÜM MECLİSTEN DIŞARI…

İşte net para girişi, böyle bir net noksan neticesi oluşur.

İşin şaşılacak bir başka yönü de; bu net hataya neden olanların halen görevde ve
başta olmalarıdır.

Net hata noksan hesabının “pozitif” olması, ülkeye hangi kalemler aracılığı ile ne olduğu bilinmeyen bir döviz girişini gösterir.

Net hata noksan kaleminin “negatif” olması ise hangi kalemler ile ve ne olduğu bilinmeyen
bir döviz çıkışını gösterir.

Bu “net girişin” bir de “net çıkışı” olacaktır. Çünkü para babaları; satın aldıkları yerde,
bütün değerleri tükettikleri ve ortada satın alacak bir şey kalmayınca bavullarını toplar giderler.

Bir gün, bir sabah, kalkmışsınız bakmışsınız ki ortada yalnızca “şey” kalmış.

===============================

Teşekkürler dostumuz Sayın Av. Erdem Akyüz’e…

Bir iktisatçı yetkinliğiyle, bizlere kumarhane kapitalizminin yüz kızartıcı sefilliklerinden
birini açıklamış..

AKP iktidarı geçtiğimiz aylarda, yurt dışından getirilecek dövizde sınırı kaldırdığı gibi,
kaynağının sorulmasına da son verdi.. Kara – kirli para aklamaya kapıları açtı!

Böylece, nasıl kazanıldığı belirsiz her türlü kara paranın ülkeye girişi serbest oldu..
Mafyasından gladyosuna, PKK‘sından yabancı istihbarat örgütlerine, vergi kaçakçısından uyuşturucu tecimenine (tacirine)…. dek her-kes bavulunu doldurup bu ülkeye sokabilir ve
yasal – yasadışı etkinliklerinde kullanabilir..

MASAK, Hazine, TCMB, SPK … seyreder..

Sonra da “PKK bu paraları nereden buluyor?” diye saf saf sorarsınız.

AKP neden böylesine karanlık bir yolu seçti?

Çünü cari açık sürdürülemiyor!..
Döviz açığı  muazzam ve kapatılamıyor..
Kamu – özel dış borçları, dış ticaret açığı döviz açığı (cari açık) doğuruyor ve ;
rakam 50 (elli) milyar dolara koşuyor..
Hele yükselen kurlarla çevrilebilir olmaktan çok uzak

İşte ekonomide zaaf ardından böylesine yaşamsal ödünleri getirir..
Cari açık salt ekonomik bir makro büyüklük değildir;
aynı zamanda küresel sermayenin politik kaldıracıdır (manivelasıdır)..

Türkiye üretmeli, yerli malı kullanmalı, tasarruf etmeli ve ayağını yorganına göre uzatmalıdır. Borç alan emir alır, asla akıldan çıkarılmamalıdır.
İşte AKP’nin durumu : 13 yılda toplam borcu 221 milyar Dolardan 3 katına çıkarırsanız, ipleriniz tümüyle Batı’ılı bankerlerin ellerine geçer ve ululsal politikalar güdemezsiniz.
Emperyalizmin oyuncağı olur, ülkeniz ihanet edersiniz; ne var ne yok peş keş çeker –
talan edersiniz; adına “özelleştirme” diyerek kendinizi ve halkı kandırmaya çalışarak..
Tefeci fiyatına el koyar alacaklılar ülkenin en stratejik kurumlarına bile..
Sonra sizi saraylarınızda bile 24 saat izler ve dinlerler..
Şantaj yaparlar, bütünüyle avuçlarının içine alırlar..

Size acımıyoruz da olan Ülkeye olur..
Ama sonunda bedelini mutlaka ama mutlaka siz de ödersiniz..
Ya ülkenizin halkı uyanıp sizi alaşağı eder, hesap sorar ya da emperyalizm kullanır kullanır, sümüklü mendil gibi çöpe atar..

Bir kez daha bizden uyarması..

Sevgi ve saygı ile.
22 Eylül 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Uğur CİVELEK : Nasıl bir yıl bizi bekliyor??

Nasıl bir yıl bizi bekliyor??

PORTRESSİ

Uğur CİVELEK

Geride bırakmaya hazırlandığımız 2014 yılının son çeyrek döneminde yaşanan gelişmeler, küresel ölçekte belirsizliğin arttığına işaret ediyor. Gelişen ekonomiler kademeli olarak durgunlaştıkça riskten kaçınma eğilimi güçleniyor; ABD Doları öbür paralara karşı değerlenirken, başta petrol olmak üzere emtia talebi zayıflıyor ve fiyatlarında sert dalgalanmalar yaşanıyor. Bu durum küresel ticaret hacmine ilişkin endişeleri artırırken, borç-alacak zincirinde yıkıcı kırılmalar yaşanması olasılığını güçlendiriyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı algılaması daha yoğun biçimde
hissediliyor; giderek büyüyen çıkar çatışmaları daha farklı düşünmeye izin vermiyor.

***

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız eğilimler, Küreselleşme denilen kuralsızlık aleyhine ve korumacılık lehine gelişmeleri de daha olası hale getiriyor.
Bazı gelişmeler, gerçeği aramak adına farklı sorular üzerine kafa yorulmasını gerektiriyor. Rusya’da son aylarda giderek yoğunlaşan olumsuzluklar, onlar adına
bir fırsat mıdır? Yoksa geleceğe ipotek koyan bir tehlike midir? Kısa vadeli bir bakış açısından konuya yaklaşanlarla uzun vadeli yaklaşım sergileyenlerin değerlendirmesi tam aksi yönde olabilir. Örneğin Ruble’nin değer kaybı sayesinde Rusya,
doğal kaynakların lanetinden ve bunun yarattığı bağımlılıklardan kurtulabilir;
ithal ikamesine yönelerek sınai üretim kapasitesini artırmayı ve bölgesel işbirliklerini güçlendirerek öbürlerine karşı koruma kalkanlarını yükseltmeyi tercih edebilir!

***

Küresel koşullar her bir ekonomiyi değişmeye zorluyor ve böylesi bir dönüşümün, kısa süreli ve sancısız olamayacağı çok iyi biliniyor. Radikal tercih değişiklikleri, öbür tüm ekonomileri de doğrudan veya dolaylı olarak benzer değişimleri yaşamaya veya kendilerini daha farklı bir biçimde konumlamaya mecbur edebilir. Bu tür gelişmelerden çok zarar görecek olanlar girişimin başarısız olması için çaba harcarken, buna karşı koruma kalkanlarının devreye girmesi veya akla bile gelmeyen yeni ilişkilerin şekillenmesi önlenemeyebilir. Jeopolitik gelişmeler ve
sıcak çatışmalar farklı boyutlara tırmanabilir. Küreselleşmeye aşırıya kaçan oranda bağımlılaşan ve sürdürülebilir olmayan eğilimlerden nemalananlar, telafisi olanaksız yitikler yaşamak durumunda kalabilir.

***

Küreselleşmeden ve finansal sermayenin diğer üretim faktörleri ve tüm bölgeler üzerinde belirleyici olmasından yana olanlar, direnmeye çalışıyorlar. Avantajlı konumlarını korumak adına her yolu deniyorlar. Bu çabalar,  eşitsizlikleri büyütürken yapısal sorunları ağırlaştırıyor; kendi bindikleri dalı kesmek ve itibar kaybetmekten başka bir sonuç elde edemiyorlar. İstikrarsızlığın etki alanı genişliyor ve güvensizlik daha belirleyici oluyor, kırılganlık algısı güçleniyor. Niyeti gizli teşviklerden sonra, tehditlerin de pek bir işe yaramadığı bir dönemden geçiyoruz!

Kendi ürettiği sorunları kalıcı bir şekilde çözemeyen sistemlerin er veya geç çökmesi kaçınılmazdır. Sancılı bir geçiş sonrasında her şey değişmek zorunda kalır.
Güç dengeleri, ideolojik bakışlar, geniş kesimlerin aşırı duyarlık sergilediği konular büyük bir değişim geçirir; dramatik kayıpların ardından yeni bir düzen biçimlenmeye başlar. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz; nefsinin köpeği olmayı alışkanlık haline getirerek yoldan çıkanlar, en çok yitirenler listesine girmekten kurtulamaz.

***

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız sancılı değişim sürecinin başlangıç aşamasında olduğumuzu bilmemiz ve tercihlerimizi bunu dikkate alarak şekillendirmemiz gerekiyor.

  • Yaşanacak değişim yalnız ekonomiyi değil, sosyal ve siyasal gelişmeleri de
    derinden etkileyecek.

Bu nedenle her gelen yılın gideni aratabileceğini düşünüyoruz. Özellikle olumlu küresel koşullara aşırıya kaçan oranda bağımlı olan ve bu nedenle gerçekçi olamayan ekonomilerdeki yıpranmanın, çok daha yük olabileceğini sıkça dile getiriyoruz.
2015 yılının nasıl geçebileceğine ve özellikle döviz kuruna ilişkin sorular ile
sık sık karşılaşıyoruz. Belirsizlik ve kırılganlığın çok yüksek olduğu dönemlerde isabetli rakamsal kestirim yapmaya çalışmak anlamsızdır; çoğunluğu, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışanların önünüze koyduğu rakamlara da
pek itibar etmeyin. Olabildiğince tedbirli olmaya çalışmak, kazanmaktan çok kaybetmemeye odaklanmak yaşamsal önemde olabilir. (AYDINLIK, 25.12.14)

============================

Dostlar,

Ne denebilir ki Ekonomist Sayın Uğur Civelek’in yazdığı çarpıcı gerçeklere??
“Sağolasın AKP”  (!) mi diyelim? Tek başına iktidarının 13. yılında olan bir siyasal kadro, konjonktürel küresel olumlu ortamda borçlanarak, sıcak parayla, özelleştirme talanı ile, üretmeden bir hovarda ekonomisi sürdürdü. Gelip duvara dayandık.
Şimdilerde, kumarhane kapitalizminin hayta dönemi sonrası “geri ödeme” zamanı!
Dar ve orta gelirli halkımıza bir kez daha çok yazık olacak..
Yaşlılara, işsizlere ve gelecek kuşaklara – gençlere de..

Bu ağır ve kapsamlı tarihsel sorumsuzluğun hesabı ilgili siyasal kadrolardan sorulamayacak ama, ödemek zorunda bırakıldığınız çok ağır faturanın öfkesiyle eleştirinin dozunun biraz kaçırırsanız CB’na, Başbakan’a, TBMM – Hükümetin manevi kişiliğine hakaretten hatta “darbecilik” ten yargılanabileceksiniz!?

Sevsinler insanlık düşmanı vahşi ve hastalıklı küresel kapitalizmi ve
içerideki maşası siyasal kadroların cici mi cici demokrasisini!?

Bir yandan olabildiğince ekonomik sömürü ve yolsuzluk; bir yandan da koyu – ağır dinci – faşist baskı ve istismar.. ve eklenen inanç – etnisite eksenli bölücülük!
Tarih ve toplum bu insanlık düşmanı infazcıları bağışlamayacak.

Küresel ikiyüzlü patronlar utanmadan koşullu arka verse de, bu melodramın sürdürülebilirliği kalmadı.. Türk halkı “yandım anam” aşamasındadır

– iyi (sorgulayıcı) eğitilmediği
– doğru haber alamadığı (medya dezenformasyonu!)
– geçimini yeterince sağlayamadığndan (kurgulu yoksullaşTIRma!)

isabetli soyutlama ve politik öngörüde bulunamamış ve algı operasyonları ile
birkaç yıl yanlış yönlendirilmiştir. Ancak sonunda, epey gecikmeyle de olsa,
deneme – yanılma ile, başına örülmek istenen kara çorabı bir güzel kavramıştır.

2015 bu örümcek ağlarının yırtılacağı, hırsızlardan hesap sorulan bir yıl olacaktır..

Büyük ATATÜRK‘ün öngördüğü üzere, insanlık emperyalizm ve sömürgeciliği yenecek, tüm Dünya insanlarının bir arada ve kardeşçesine yaşadığı tatlı bir yaşama kavuşacağız. Civelek’in çarpıcı anlatımıyla “Nefsinin köpeği olmayı alışkanlık haline getirerek yoldan çıkanlar” en çok yitirenler olsun dileriz..

“Mutlu yıllar Türkiye” diyoruz, yukarıda yazdıklarımız bağlamında..

Sevgi ve saygı ile.
30 Aralık 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net