UNESCO’nun Atatürk kararı

UNESCO’nun Atatürk kararı

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 27.11.2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bugün 27 Kasım. Pek kimsenin anımsayacağını sanmıyorum ama 40 yıl önce, 27 Kasım 1978 günü, UNESCO, Atatürk’ü “sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı verilen ilk mücadelenin önderi” olarak kabul etti ve 1981 yılındaki 100. yıl kutlamalarını desteklediğini açıkladı.

UNESCO NEDİR?

UNESCO, Birleşmiş Milletler’in eğitim, bilim ve kültür örgütüdür. Amacı eğitim, bilim ve kültür alanlarında uluslararası işbirliği yoluyla barışın sağlanması ve güçlendirilmesidir. UNESCO’ya göre, halklar arasında kalıcı barışın sağlanmasında hükümetlerin siyasi ve ekonomik girişimleri yeterli değildir. Barış, halklar arasında diyaloğa ve karşılıklı anlayışa dayanmalıdır. İnsanlar arasında dayanışma teşvik edilirse, barış eğilimi güçlendirilir.

Birleşmiş Milletler’de ve ona bağlı örgütlerde günümüzde başta ABD olmak üzere çeşitli emperyalist ülkeler belirleyici rol oynamaktadır. Ancak bir dönem bazı durumlarda, Birleşmiş Milletler ve ona bağlı örgütlerde anti-emperyalist kararlar da alınabiliyordu. Özellikle 1970’li yıllarda kapitalist blok ve sosyalist blok dışında kalan ve sömürge statüsünden kısa bir süre önce kurtulmuş olan ülkelerin oluşturduğu Bağlantısızlar Hareketi, Birleşmiş Milletler’de ve onunla bağlantılı uluslararası örgütlerde sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı kararların alınabilmesini sağlamıştı. Bu kararlardan biri de Atatürk’e ilişkindir.

UNESCO’nun 27 Kasım 1978’de aldığı karar, hem bu niteliktedir, hem de Atatürk’ün devrimci kişiliğinin emperyalist güçler tarafından bile kabul edilmek zorunda kalındığının bir göstergesidir.

EMPERYALİZME KARŞI VERİLEN İLK MÜCADELENİN ÖNDERİ

UNESCO 27 Kasım 1978 günlü kararı şöyledir:

“Uluslar arasında anlayış ve işbirliği ve uluslararası barış için çalışmış olan kişilerin gelecek kuşaklar için örnekler olacağına emin olarak,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yıldönümünün 1981 yılında kutlanacağını hatırlatarak,

“Kendisinin UNESCO’nun yetki alanı ile bağlantılı tüm alanlarda olağanüstü bir reformcu olduğunu bilerek,

“Kendisinin özellikle sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı verilen ilk mücadelenin önderi olduğunu kabul ederek,

“Kendisinin halklar arasında anlayış duygusunun ve dünyanın ulusları arasında kalıcı bir barışın olağanüstü bir destekçisi olduğunu ve tüm yaşamı boyunca renk, din ve ırk ayrımı yapmaksızın bütün halklar arasında uyum ve işbirliğinin geliştirilmesi için çalıştığını hatırlatarak,

“Dünya barışı, uluslararası anlayış ve insan haklarına saygıyı amaç edinmiş olan Atatürk’ün kişiliği ve yaptıklarının çeşitli yönlerini dünyaya tanıtmak amacıyla 1981 yılında bir uluslararası sempozyum düzenlenmesi için entelektüel ve teknik planlarının hazırlanmasında UNESCO’nun Türk Hükümetiyle işbirliği yapması gerektiği kararlaştırılmıştır.”

ATATÜRK’ÜN DEĞERİ

Atatürk’ün değerini anlayabilmek için UNESCO gibi örgütlerin övgülerine gerek yoktur. Ancak burada önemli olan, emperyalist devletlerin karar alma süreçlerinde belirleyici olduğu ve ancak sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla bu konumlarını 1970’lerde önemli ölçüde yitirdiği bir uluslararası örgütün Mustafa Kemal Paşa’nın dehasını ve insanlığa büyük katkısını kabul etmesidir.

UNESCO’nun 27 Kasım 1978 tarihli kararının 40. yıldönümü vesilesiyle Atatürk’ü saygıyla ve şükranla tekrar anıyorum.
======================================
Dostlar,

Çok değerli dostumuz Sn. Yıldırım KOÇ’a vefası ve özeni için teşekkür ederek bu makalesini paylaşıyoruz.. Aşağıda UNESCO’nun söz konusu kararının İngilizcesini veriyoruz :

Ne demişti Mustafa Kemal Paşa;

  • “Beni inkâr edeceksiniz. Hatta bühtanla yad edeceksiniz.
    Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”

Sevgi  ve saygı ile. 27 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ILO’yu niçin kurdular?

ILO’yu niçin kurdular?

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 07.05.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

1919 yılında kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sendikal hak ve özgürlükler ve temel işçi hakları konusunda çok önemli düzenlemeler getiriyor. Devletlerin üye olduğu, işverenlerin de önemli ölçüde etkileyebildiği bu örgüt, nasıl oldu da, yaptırım gücünün olmamasına karşın, böylesine hak ve özgürlükleri tanıdı?

Bu soruya yanıt verebilmek için önce 1919 yılına, ardından da soğuk savaşın en sert biçimde yaşandığı 1948-1953 dönemine gideceğiz.

1919’DA NELER OLDU?

Bolşevikler 1917 yılı Kasım ayında Rusya’da iktidara geldi. Beklentileri ve umutları, Rus Devrimi’nin Avrupa devrimlerinin öncüsü ve tetikleyicisi olmasıydı. Özellikle Almanya’da bir devrimin gerçekleşmesini dört gözle bekliyorlardı. Gerçekten de Almanya’da ve Macaristan’da işçi ayaklanmaları oldu, sovyetler kuruldu. Başka ülkelerde de yaygın işçi eylemleri ortaya çıktı. Ancak Avrupa’nın sosyalistleri Bolşevikler’den farklıydı. Bolşevikler Çarlığın baskısına karşı onyıllardır zor koşullarda mücadele ediyorlardı. Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin sosyalistleri ise emperyalist sömürünün sağladığı demokratik ortamda legal mücadele içindeydiler. Avrupa’daki girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Bolşevikler, 1919 yılı Mart ayı başlarında Komünist Enternasyonal’i (Üçüncü Enternasyonal veya Komintern) kurdular. Bir dünya komünist partisi niteliğindeki Komintern, Avrupa’da devrim örgütleme çabasına girdi.

Komünistlerin amacı, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı çok büyük tahribatla kapitalizme tepki duyma eğilimi güçlenmiş olan işçi sınıflarını örgütlemek, kapitalizmi yıkmaktı.

Emperyalist ülkelerin devletlerinin, sermayedar sınıflarının ve kapitalizmi destekleyen sendikalarının buna tepkisi ise ILO’yu kurmak oldu. Kapitalizmi yıkmaya çalışan Komintern’e karşı, kapitalizmde reformlar yaparak kapitalizmi işçiler açısından daha yaşanılır bir hale getirmeye çalışan Uluslararası Çalışma Örgütü’nü (ILO) kurdular.

Bu nedenle, Komintern’in denetimindeki Sendikalar Kızıl Enternasyonali’nin (Profintern veya RILU) 1921 yılındaki tüzüğünün II/4. maddesi, örgütün hedefleri ve amaçları arasında “programı ve taktikleriyle dünya burjuvazisinin savunma aracı olan (Milletler Cemiyeti’ne bağlı) Uluslararası Çalışma Bürosu’na karşı kararlı bir savaş sürdürmek” de yer alıyordu.

Sovyetler Birliği ILO’ya ancak Nazi tehlikesinin 1933 yılında tırmanması üzerine 1934 yılında üye oldu.

ILO Anayasası, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleriyle Almanya arasında 1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması’nın bir bölümü olarak kabul edildi. Ayrıca, Osmanlı ile galip devletler arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’nın bir bölümü de ILO Anayasasıdır.

1948-1951’DE NELER OLDU?

İkinci Dünya Savaşı’nın kazanılmasında belirleyici güç, Sovyetler Birliği idi. Sovyetler Birliği faşizme karşı savaşta 20 milyondan çok insanını yitirdi. Kızıl Ordu’nun 1942/43 kışında kazandığı Stalingrad direnişinde ve 1943 yazında kazandığı büyük Kursk Savaşı’nda Alman ordularının belkemiği kırıldı. Avrupa’yı ve insanlığı faşizmden kurtaran, Kızıl Ordu oldu. Müttefiklerin Normandiya Çıkartması ancak bu zaferlerden sonradır.

Emperyalizm ise 1946 yılı sonlarında soğuk savaşı başlattı. Emperyalist güçler, Sovyetler Birliği’nde “özgür sendikacılık, toplu pazarlık ve grev hakları” bulunmadığı gerekçesiyle, ILO’yu Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmaya çalıştılar. Sovyetler Birliği’nin 1940-1954 döneminde ILO üyesi olmaması, bu çabaları kolaylaştırdı. Bu dönemde kabul edilen 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri, daha sonraki yıllarda içtihatlarla geliştirildi ve bugünkü sendikal hak ve özgürlüklerin temelini oluşturdu.
=====================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Yıldırım Koç‘un sendikalar – emek mücadelesi – işçi hakları – iş hukuku konularında uzmanlığı tartışma dışıdır. Yıllar önce bir toplantıda Mülkiye’den merhum dostumuz Prof. Alpaslan Işıklı hocamız bile, bir soru üzerinde Yıldırım Koç’u işaret ederek kendisi yanıtlamayıp topu değerli Koç’a atmıştı. Biz de zaman zaman kendisine telefonla bu konularda danışıyor ve her kezinde sorun çözen doyurucu yanıtlarını alıyoruz.

Sayın Koç’un ILO hakkında geçen hafta AYDINLIK’ta 3 makalesi yayınlandı. Bu 2. si.. Öbürünü de sitemizde paylaşacağız kendisine teşekkür ederek.

Türkiye Büyük ATATÜRK dönemimde 1932’de, ILO’nun 13. yılında bu örgüte üye oldu ve 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasasından sonra ilk İş Yasasına 1936’da kavuştu ILO’nun da desteği ile (3008 s. yasa, RG 15.06.1936). Kabul etmek gerekir ki ve çok açıktır ki, 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasası olağanüstü bir dönemin ürünüdür ve çok sınırlı bir kapsamdadır. 9 yıl sonra 1930’da kabul edilen 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Yasası‘nda “İşçiler Hıfzıssıhhası” bölümü konmuştur; 7, bap, md. 173-180. 6 yıl sonra da yukarıda değinilen 3008 s. İş Kanunu TBMM’de benimsenmiştir. Ardından 1971’de kabul edilen 1475 s. İş Kanunu ve 2003’te benimsenen 4857 s. İş Kanunu.. Son olarak da 30.06.2012 tarihli 6331 s. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (kimi hükümleri 1.7.2020’de yürürlük alacak)..

Gen de ülkemiz işçi sağlığı – iş güvenliği ölçütleri (başlıca İş Kazaları – Meslek Hastalıkları) bakımından dünyada oldukça geri düzeydedir. Yasa yapmakla sorunlar tümden çözülemiyor. Kaldı ki, Türkiye kadim bir üyesi olmakla birlikte ILO’nun işçi sağlığı – iş güvenliğini iyileştirme amaçlı Sözleşmelerinin (Convention) yaklaşık 1/4’ünü içi hukukuna aktarmıştır, onların da uygulanmasında ciddi sorunlar vardır.

  • Türkiye’de emekçiler, küreselleşen sermayeye post-modern KAN VE CAN VERGİSİ (!) ödemeyi sürdürüyorlar!

    ILO’nun fikir babası Robert Owen‘in kulakları çınlasın…
    1944 Filadelfiya Kongresi katılımcılarının da..

    Oysa Lenin çareyi göstermişti :

  • Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

Emperyaliştleşen günümüz kapitalizmi ise ILO’yu da araçsallaştırarak
Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
hedefine engel olma çabasında..

Nereye dek heyy Lordum, nereye ve kaç vakte dek??

Sevgi ve saygı ile. 10 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ILO niçin önemli neden önemsiz?

ILO niçin önemli neden önemsiz?

Yıldırım Koç
Aydınlık
, 05.05.2018

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Uluslararası Çalışma Konferansı’nın 107. toplantısı
28 Mayıs – 8 Haziran 2018 günleri Cenevre’de gerçekleşiyor.

ILO, Birleşmiş Milletler ailesi içinde yer alan hem çok önemli, hem çok önemsiz bir örgüt.

ÖNEMSİZ BİR ÖRGÜT

187 devletin üye olduğu ILO, “Sözleşme” adı verilen uluslararası standartlar koyuyor.
Bu uluslararası standartlar, bunları onaylayan ülkeler için bağlayıcı. Ancak onayladığı sözleşmeleri uygulamayan ülkelere karşı herhangi ciddi bir yaptırım yok. Bu açıdan bakıldığında, ILO etkisiz ve yetkisiz bir örgütlenme. Ayrıca, son yıllarda emperyalist ülkelerin hükümetlerinin ve bir bütün olarak ILO’daki işverenlerin politikası, ILO’yu sendikal hak ve özgürlükler ve temel işçi hakları konusunda daha da etkisiz kılmak.

Ancak, diğer taraftan ILO bizim açımızdan son derece önemli bir yapı.

ÖNEMLİ BİR ÖRGÜT

7 Mayıs 2004 gün ve 5170 sayılı Yasayla Anayasamızın 90. maddesine “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” cümlesinin eklenmesiyle birlikte ILO sözleşmeleri büyük önem kazandı.

ILO sözleşmelerini ihlal etmenin ILO açısından bir yaptırımı yok; ancak Türkiye’de Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi, Türkiye’nin onayladığı ILO sözleşmeleri ile Anayasa dahil
kendi kanunlarımızın çelişmesi durumunda, ILO sözleşmesini doğrudan uyguluyor;
bu sözleşmeyle çelişen iç mevzuat hükümlerini yok (“zımnen mülga”) sayıyor.

Ne yazık ki Türkiye’deki sendikal örgütler ILO sözleşmelerini ve bu sözleşmeleri tamamlayan
birinci derecede içtihat niteliğindeki yetkili ILO organlarının kararlarını yeterince bilmiyor ve
bunları yargıda gerektiği gibi kullanmıyor.

Ayrıca ILO’yu bir işçi örgütü sanma veya ILO’ya büyük övgüler düzme alışkanlığı da çok yaygın.

SAĞLADIĞI HAKLARIN EN ÖNEMLİLERİ

87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri, çok geniş sendikal hak ve özgürlükler tanıyor.
İşçiler için uygulanan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile kamu çalışanları için uygulanan 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu, birçok açıdan bu iki ILO sözleşmesi ile çelişiyor.

Örneğin, ILO sözleşmelerine göre işçi ve memur statülerinde çalışanların aynı sendikal yapı içinde örgütlenebilmeleri mümkün olmalı. Sendikaların hangi alanda faaliyet göstereceğini sendikalar kendi yetkili organ kararlarıyla kendileri belirlemeli. İşkolu veya hizmet kolu ayrımı olmamalı.
Bir işyerinde aynı anda birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılabilmeli. Toplu iş sözleşmesi yapmak için herhangi bir kamu kuruluşundan yetki alınması zorunluluğu olmamalı. İşçi sendikalarının toplusözleşme yapabilmek için işkolundaki işçi sayısının %1’ini geçmesi ve işyerinde çalışan işçilerden en az yarısını üye yapması zorunluluğu kaldırılmalı. Barışçıl olmak, salt siyasi amaçlar gütmemek ve temel hizmetlerde olmamak koşuluyla işçiler ve memurlar için her türlü eylem
yasal olmalı. Her türlü eylem dendiğinde sayılanlar arasında genel grev, dayanışma grevi, iş yavaşlatma, işyeri işgali de bulunmaktadır. İşçiler, sendika kararı olmadan da greve çıkabilmeli.

94 sayılı ILO sözleşmesine göre, bir merkezi kamu kurumu tarafından yapılan ihalelerde iş alan şirketler, çalıştırdıkları işçilere, sendika üyesi olup olmadıklarına bakılmaksızın, işkolunda geçerli olan toplu iş sözleşmesinin hükümlerini uygulamak zorundadır.

158 sayılı ILO sözleşmesi ise işçilere uygulanan iş güvencesinin alanını ve kapsamını genişletecek hükümler içermektedir.
==========================

Teşekkürler değerli dostumuz Yıldırım Koç..
Bu bağlamda 2 yazısına daha yer vereceğiz Sayın Koç’un..

Dr. Ahmet Saltık

 

Küresel direniş mi milli direniş mi?

Küresel direniş mi milli direniş mi?

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 1 Mayıs 2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1 Mayıs yaklaştıkça işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadelesi konusundaki yazılar arttı. Bu arada sık sık gündeme getirilen bir slogan da, “küresel saldırıya karşı küresel direniş.”

Benim de içinde yer aldığım çok büyük bir kesim, “emperyalizme karşı milli direniş” diyor.

Hangisi doğru? Gerçekler hangisinin günümüzde geçerli olduğunu gösteriyor?

KÜRESEL SALDIRI KİMDEN?

Bu sloganı temel politika belgesi olarak kullananlar, küresel saldırıdan ağırlıklı olarak emperyalizmi değil, ulusötesi şirketlerin faaliyetlerini anlıyorlar. Sermaye, çağımızda ulusötesi bir nitelik kazandı. Ulusötesi şirketlerin kimilerinin yıllık ciroları, Türkiye’nin bir yıllık ulusal gelirinin bile üstünde. Bu şirketler, 30-40 yıldır iletişim ve taşımacılık teknolojilerinde yaşanan büyük atılımlar sayesinde, üretimlerini ve satışlarını dünya ölçeğinde planlayabiliyor ve uygulayabiliyor. Bir ülkede işçilik maliyetleri yükseldiğinde, üretim birimlerini kolayca başka ülkelere kaydırabiliyor. Bu nedenle, ulusötesi şirketlerin bu politikası, hem gelişmiş kapitalist ülkelerdeki, hem de öbür ülkelerdeki işçilerin en önemli sorunlarına neden oluyor. İlk bakışta, ulusötesi şirketlere karşı gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçilerin çıkarlarıyla bizim gibi ülkelerdeki işçilerin çıkarları ortak gözüküyor. O zaman, küresel saldırıya karşı bütün ülkelerin işçilerinin birlikte davranması, ulusötesi şirketlere karşı ortak bir mücadele içine girmesi doğru gözüküyor.

Ancak bu politika özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerin işçileri açısından yararlı. Ulusötesi şirketler, kârlarını dünya ölçeğinde en üst düzeye çıkarabilmek için, üretim birimlerini, işgücü maliyetlerinin çok yükseldiği gelişmiş kapitalist ülkelerden Çin Halk Cumhuriyeti ve bizim gibi ülkelere kaydırdı. Geçmişte “dünyanın atelyeleri” gelişmiş kapitalist ülkelerdi. Halbuki günümüzde dünyada toplam imalat sanayii işçilerinin büyük bölümü artık Çin Halk Cumhuriyeti ve bizim gibi ülkelerde. Gelişmiş kapitalist ülkeler iyice parazitleşti. Buna bağlı olarak, gelişmiş kapitalist ülkelerde nitelikli istihdam olanakları, vergi ve sosyal güvenlik primi gelirleri azaldı. Bu nedenle de gelişmiş kapitalist ülkelerin devletleri, fabrikaların başka ülkelere kaydırılmasını önlemek için, ulusötesi şirketlere karşı “küresel direniş” politikalarını benimsiyor. Böylece fabrikalar yeniden gelişmiş kapitalist ülkelere dönecek, istihdam olanakları artacak, vergi gelirleri ve sosyal güvenlik primleri yükselecek.

Bu nedenle, “küresel saldırıya karşı küresel direniş” sloganı, emperyalist devletlerin de sloganıdır. Bu sloganı kullananların emperyalizmden söz etmekten özenle kaçınmalarının nedeni de bu aldatmacadır.

EMPERYALİZME KARŞI MİLLİ DİRENİŞ

Daha önce birkaç kez yazdım ve artık tekrarlamaktan sıkılıyorum.

Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, 19. yüzyılın 2. yarısından başlayarak devrimci kimliklerini yitirdiler. 19. yüzyılın ilk yarısında ve hatta ortalarında kapitalizmin mezar kazıcıları olan işçi sınıfları, sömürgecilikten ve ardından emperyalist sömürüden yararlandıkça, emperyalizmin ve kapitalizmin payandalarına dönüştürüldü. Günümüzde, bırakın enternasyonalizmi, işçi sınıflarının uluslararası düzeyde işbirliği ve dayanışması bile etkisizdir. Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, aldatıldıkları için değil, kısa vadeli çıkarları bunu gerektirdiğinden, kendi ülkelerinin devletlerinin ve sermayedar sınıflarının politikalarını desteklemektedir.

Günümüzün doğru sloganı, “emperyalizme karşı milli direniş”tir, emperyalizm sözcüğünden çekinenlerin “küresel direniş”i değil.
======================================
Dostlar,

Biz, KüreselleşTİRme = Yeni Emperyalizm denklemini kuruyoruz sürekli.
“Emperyalizm” sözcüğünden çekinen, onu ağzına almayan “küresel direnişçilerden” değiliz.
Tersine, O’nu = KüreselleşTİRilen emperyalizmi sorumlu tutuyoruz sürekli.
Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın çok büyük isabetle uyardığı üzere :

  • “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşımı (mücadeleyi) MESLEK edinmiş insanlarız..”tarihsel diyalektik uyarısı başlıca bilimsel eksenimiz, rotamız olmuştur.Üstelik, Türkçemizin üstün hünerinden yararlanarak araya koyduğumuz “TİR” hecesinin patenti de bize ait :

    Küreselleşme kendiliğinden olan (spontan) bir süreç değil; yapanı – edeni var! Ve o, Küreselleşen Emperyalizmin ta kendisi! Yıpranmış emperyalist – emperyalizm imajını Küreselleşme adı altında, sözüm ona post-modern bir terminolojik algı yönetimi ile sürdürmekte, sürdürmeye çabalamakta! Sanırız en çok 2-3 çeyreklik (50-75 yıl..) ömrü kaldı!
    ****

    KÜRESELLEŞME : İKİ YÜZE BİR MASKE
    (Prof. KALDONE G. NWEIHED, Venezuela’nın eski Ankara Büyükelçisi
    Çev. B.T. Gürel, Memleket Yayınları, ISBN: 978-9944-5435-1-4, 2006)

adlı kitaptan birkaç alıntı paylaşmak istiyoruz:

  • Küreselleşme adı verilen şeyin tarihsel gelişmenin kaçınılmaz olgusu değil, bir avuç dev tekeller topluluğunun politikası olduğu açığa çıktı. Sıradan politika, kendini evrensel ve kaçınılmaz olgu diye sunmuştu. Bu basit yolla insanlık, ateş denizinde mumdan gemilere dolduruldu.
  • Şimdi yeni, gerçek ve öncekilerden daha sağlam gemiler inşa etmek için çalışıyoruz.”
  • Başlangıçta buğulu cam ardına yerleşmiş bu şoförü seçmek belki güçtü; şimdilerdeyse
    buğu bir yana cam da ortadan kalkmıştır.
  • Burun buruna geldiklerimiz yatırımcılar’(!), ‘reformcular’, ‘yapısal uyarlamacılar’, (!) piyasalar’, ‘ulusötesi tekeller’dir.
  • Bunlar, azgelişmiş ülkelerin yöneticilerine “reformları” (!) gerçekleştirdikleri sürece ‘demokrat‘, bundan cayacak olurlarsa ‘diktatör – zorba‘ etiketleri dağıtanlardır. (Retorik tuzağa dikkat!)
  • İktisadi temelde PİYASACILIK ve siyasal düzlemde KÜRESELCİLİK, azgelişmiş ülkelerin iktisadi-siyasi istilası ve işgalidir. Buna karşılık memleketlerin yapabilecekleri şey açıktır:
  • İktisadi temelde PLANLAMACILIK
    ve siyasal düzlemde
    BAĞIMSIZLIK.

  • Bu, tekellerin ileri sürdükleri üzere ‘dünyadan kopma‘ ve ‘içe kapanma‘ değildir. Bu, emperyalizme karşı çıkma, sömürgeleşme sürecinden kopma ve dünyanın ¾’ünden daha büyük bir bölümünde yaşayan Güneyin İnsanları’na açılma demektir.

Sevgi ve saygı ile. 02 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

2001 krizi ve seçimler

2001 krizi ve seçimler

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 24.4.2018

Türkiye ekonomisi giderek daha da derinleşen bir kriz yaşıyor. Açıklanan milli gelir artış bu krizi yansıtmıyor. İşverenlerin şikayetleri her geçen gün artıyor. Kentlerin en işlek caddelerinde geçmişte büyük hava paraları ödenerek kiralanabilen dükkanlar bugün boş; bir bölümü kiralık, bazıları satılık.

Halkımız son derece sağduyuludur, kısa vadeli çıkarlarını çok iyi bilir, ekonomik sorunlarına öncelikle en risksiz ve en düşük bedelli yollardan çözüm bulmaya çalışır, olağanüstü tedbirlidir, hayal dünyasında yaşamaz, son derece gerçekçidir. Yaşadığı sorunlardan genellikle hükümetleri sorumlu tutar. Bu nedenle de tepkisini seçim sandığına yansıtır. Sorunların artmasına karşın sandık çok gecikirse ve iktidarın zayıfladığı biçiminde bir algı yaygınlaşırsa, kitle eylemleri kendiliğinden gelişir. 1998-2002 krizi sonrasındaki gelişmeler, bu sürecin en somut olarak yaşandığı örneklerden biridir.

KRİZ VE SEÇİMLERE YANSIMASI

Türkiye ekonomisinde çok önemli bir kriz 1998-2002 yıllarında yaşandı. Sabit fiyatlarla GSMH 1998 yılında %3.9 arttı ve 1999’da %6.1 azaldı. 2000 yılındaki %6.3’lük bir artışın ardından, %9.4 küçülme yaşandı. Kişi başına sabit fiyatlarla GSMH ise 1998’de %2.0 artarken, 1999’da %7.8 küçüldü. 2000 yılındaki %4.2 artışın ardından 2001’de %11.0 azalma gerçekleşti. Bu krizin yarattığı sorunlar, bu yıllarda koalisyon hükümetinde yer alan siyasi partilerin oy oranlarını ciddi biçimde düşürdü. Bülent Ecevit 28.5.1999-18.11.2002 döneminde başbakandı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz da devlet bakanı ve başbakan yardımcısıydı.

1999 milletvekili genel seçimlerinde DSP 6.9 milyon (%22.2) oy aldı. Ekonomik kriz sonrasında yapılan 2002 milletvekili genel seçimlerindeki oy sayısı 384 binde (%1.2) kaldı. MHP 1999 milletvekili genel seçimlerinde 5.6 milyon (%18.0) oy aldı. 2002 seçimlerinde 2.6 milyonda (%8.4) kaldı. 1999 milletvekili genel seçimlerinde ANAP 4.1 milyon (%13.2) oy aldı. Oy sayısı kriz sonrasındaki 2002 milletvekili genel seçimlerinde 1.6 milyonda (% 5.1) kaldı.

Ekonomik kriz sürecinde iktidarda koalisyon ortağı olarak bulunan DSP, ANAP ve MHP, 2002 sonundaki milletvekili genel seçimlerinde büyük oy kaybına uğradı. Üç partinin 1999 seçimlerindeki toplam oyu 16.6 milyondu; 2002’de 4.6 milyona indi. Üç partinin toplam oy oranı da %53.4’ten 14.7’ye geriledi. Seçmenler, Türkiye tarihinin en büyük krizlerinden biri olan 1998-2002 ekonomik krizinin faturasını iktidarda bulunan DSP, MHP ve ANAP’a ödettirdi. Ayrıca, Türkiye tarihinin en büyük işçi ve memur eylemleri 1999-2002 döneminde gerçekleşti.

DÖVİZ NASIL ARTMIŞTI?

Günümüzde Türk lirasının hızlı değer kaybı, çeşitli etmenlere bağlı olarak, sürüyor. 2001 yılında Türk lirasının nasıl değer kaybettiği anımsanırsa, başımıza gelebilecekler konusunda bir fikir sahibi olunabilir. Merkez Bankası verilerine göre 1 ABD dolarının TL karşılığı çeşitli tarihlerde şu şekilde gelişti:

22 Şubat 2001 685.4 TL
23 Şubat 2001 957.9 TL
26 Şubat 2001 1073.0 TL
4 Nisan 2001 1232.6 TL
18 Temmuz 2001 1482.6 TL

22 Şubat’ta 685.4 TL olan Dolar, 5 ay sonra 1482.6 TL oldu. Aralık’tan Aralık’a tüketici fiyatları artışı da 2000 yılında %39.0 iken 2001 yılında %68.5 oldu. 2002 yılında ise %29.7 olarak gerçekleşti. AKP Türkiye’yi yönetemiyor. Bakalım Türk lirası, önümüzdeki günlerde 2001 yılındakine benzer hızlı ve büyük çapta bir değer kaybına uğrayacak mı?