Yargıtay’a çarpan Korona genelgesi; milyonların aleyhine

Yalçın Doğan

Yalçın Doğan
a.yalcindogan@gmail.com
14 Mayıs 2020

Yargıtay’a çarpan Korona genelgesi; milyonların aleyhine

Sağlık ordusunun ve milyonlarca çalışanın aleyhine bir genelge… Devletin, bu durumda SGK’nın, aynı zamanda iş verenlerin lehine bir genelge…

TIR şoförü… Trabzon’dan Ukrayna’ya mal taşıyor. O gün malını yine Ukrayna’ya bırakıyor ve iş yerinin bulunduğu Trabzon’a dönmek üzere Türkiye’ye giriş yapıyor.

11 Aralık 2009…

Trabzon’a dönerken, kendini iyi hissetmiyor, yol üzerindeki bir devlet hastanesine gidiyor. Hastanede “domuz gribi” tanısı konuluyor. İğne yapılıyor, ilaç veriliyor, taburcu ediliyor.

Şoför 15 Aralık’ta bu kez Trabzon’dan Samsun’a gönderiliyor. Giderken trafik kazası geçiriyor, Trabzon’a dönüyor.

Trafik kazasından iki gün sonra, 17 Aralık’ta “bir haftadır öksürük, halsizlik, iki gündür 40 derece ateş” şikayetiyle Karadeniz Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gidiyor. Hastanede “domuz gribi ve zatürre” tanısıyla tedavi altına alınıyor. On gün yoğun bakımda kalıyor, 26 Aralık 2009 günü hayatını kaybediyor.

SSK’ya başvuru

Şoförün ailesi “ölümün iş kazasından kaynaklandığı” gerekçesiyle, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SSK) ölüm geliri bağlanmasını istiyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişi rapor veriyor:

“Trafik kazası iş kazasıdır ancak, ölüm nedeni trafik kazası değil, hastane raporuna göre, domuz gribidir.”

Adli Tıp ölüm nedenini kayıtlarına yine “domuz gribi” olarak geçiyor. Ancak…

“Yerel mahkeme şoförün ailesinin iş kazası iddiasını yerinde bulmuyor ve ölüm geliri talebini geri çeviriyor.”

SSK lehine bir karar. İş kazası halinde

Sigortalı bir işçi çalışırken hastalık ya da iş kazası nedeniyle hayatını kaybederse, onun eşi ve çocuklarına ölüm aylığı bağlanabilmesi için çalışanın en az beş yıldan beri sigortalı olması, 900 gün primin bulunması, Emekli Sandığı’na bağlı ise, en az 1800 gün priminin ödenmiş olması gerekiyor.

Ancak, ölümle sonuçlanan iş kazasında bu koşullar aranmıyor. Ölenin yakınlarına ölüm geliri bağlanıyor.

Ölen kişinin prim günleri ayrıca ölüm aylığı bağlanmasına yeterli ise, yakınlarına hem ölüm geliri, hem ölüm aylığı bağlanıyor.

SSK bundan dolayı “iş kazaları nedeniyle ölümleri” hiç sevmiyor, çünkü ölenlerin yakınlarına aylık bağlamak zorunda!.. Yerel mahkeme tam da SSK’nın ve ayrıca işverenin çıkarına bir karar veriyor. Yıl 2010…

Yargıtay geri çevirdi

Yıl 2020… Tam on yıl sonra… Mart başı… Ölen şoförün ailesi yerel mahkeme kararını Yargıtay’a götürüyor.  Yargıtay’dan on yıl sonra karar çıkıyor, iki ay önce:

* Ölen şoför işini iş veren tarafından sağlanan taşıtla yapmaktadır. Şoförün gidiş ve gelişi sırasında meydana gelen hastalığı sigortalıyı bedenen ve ruhen engelli hale getirmiştir. İş kazası ani bir olayla ortaya çıkabileceği gibi, hastalığın etkisinin bir süre devam ederek zaman içinde artması ve ölümün daha sonra gerçekleşmesi ile de mümkündür.

Dolayısıyıla, Ukrayna’ya yapılan sefer sırasında bulaştığı anlaşılan domuz gribi virüsüne bağlı olarak, sonradan gerçekleşen ölüm iş kazasıdır.”

Şimdi bu karardan sonra Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ki, SSK arada SGK’ya dönüşüyor, şoförün ailesine ve yakınlarına aylık bağlamak zorunda, muhtemelen on yıllık faiziyle birlikte.  On yıl önceki bir ölümün, on yıl sonra gelen Yargıtay kararının günümüzle ne gibi ilgisi var?.. Çok ilgisi var!..

Koronavirüs nedeniyle, başta sağlık çalışanları, ayrıca milyonlarca çalışanla ilgisi var.

SGK, Sosyal Güvenlik Kurumu 7 Mayıs’ta, bir hafta önce, bir genelge yayınlıyor:

“Covid – 19 virüsünün bulaşıcı bir hastalık olduğu dikkate alındığında, söz konusu salgına maruz kalan ve sağlık hizmet sunucularına müracaat eden sigortalılara hastalık kapsamında provizyon alınması gerekmektedir.”  

Bu cümlenin Türkçesi şu: “Koronavirüs iş kazası değildir.”

Ya da: “Koronavirüs’ten ölen sağlıkçıların vefatını iş kazası saymayacağım, hastalık sayacağım.”

Sağlıkçılara hem alkış hem de…

Bu genelge sadece sağlıkçıları değil, milyonlarca çalışanı ilgilendiriyor. Öncelikle sağlık çalışanlarını, doktorları, hemşireleri, hastane personelini, sağlık ordusundan akla kim gelirse…

Sağlık ordusunun ve milyonlarca çalışanın aleyhine bir genelge… Devletin, bu durumda SGK’nın, aynı zamanda iş verenlerin lehine bir genelge…

İş kazası kabul edilse,  Koronavirüs’ten ölenlerin yakınlarına ölüm aylığı bağlanacak, o aylığın bağlanmasını önlemek amacıyla çıkartılan bir genelge… 

Şu hale bakın… Sağlık ordusuna her gün sabahtan akşama kadar teşekkür ediliyor, bütün halk sağlıkçıları alkışlarıyla kutluyor, başta Cumhurbaşkanı ve Sağlık Bakanı, bütün sorumlular sağlık çalışanlarını öve öve bitiremiyor, onların gösterdikleri özveriyi her gün vurguluyor…

Ama, SGK “Koronavirüs iş kazası değildir” diye kestirip atıyor. Neden?

Vefat eden sağlıkçıların yakınlarına ölüm aylığı bağlanmasın diye!..

İşverenler de seviniyor

Genelge, öyle “genel” ki, iş verenler de balıklama dalıyor genelgeye, çeşitli iş veren kuruluşları, kendilerine bağlı işletmelere acele bildiriyor:

“Koronavirüs iş kazası değildir haaa, ona göre…”

Tükçesi: “Koronavirüs’ten hayatını kaybedenlere sakın ölüm aylığı bağlamayın haaa…”

Sadece sağlık çalışanları değil, herhangi bir işte çalışanlar da, bu genelgeye dahil, onların da aleyhine. Oysa…

“Korona koşullarında çalışan insanlar iş yerlerinde koronaya rağmen çalışıyor. İş veren orada koronaya karşı önlem almakla yükümlü. Aldığı halde, çalıştığı iş yerinde koronaya yakalanırsa, bu açıkça iş kazası, çünkü çalışmasa, yakalanmayacaktı.”

Yargıtay’ın iki ay önce TIR şoförü ile ilgili verdiği karar, tam da bunu ifade ediyor.

Yargıtay kararı emsal bir karar.

Sosyal devlet nerede’

Anayasa başta, Yargıtay ve Danıştay’ın karar ve içtihadları gibi, pek çok iş yasasının da, çalışanları koruyan kuralları var. Ayrıca, “sosyal devlet” denilen bir kavram ve anayasal ilke var. Yargıtay’ın iki ay önceki kararı ortada iken, SGK genelgesi bunları hiçe sayıyor, kendi lehine, iş verenler lehine bir karar ilan ediyor.

Maksat, Koronvirüs’ten hayatını kaybedenlerin yakınlarına aylık bağlamayı önlemek. Bu en basitinden:

“Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” gibi, o ilkel inanca bile aykırı!.. 

İptal etsinler

Şimdi ülkeyi yönetenlere düşen acil bir görev var:

“Genelgeyi acele iptal etmek, Koronavirüs’ü iş kazası saymak.”

Eğer, her gün attıkları nutuklardaki gibi, “aziz milletimizi düşünüyorlarsa”, her gün vurguladıkları gibi, “sağlıkçıların çalışmalarını gerçekten özverili buluyorlarsa”…

Koronavirüs mücadelesinde başarı kazanılıyorsa, bunu siyaseten her gün kullanıyorlarsa, onlara borçlu olduklarını unutmadan ve bunun gereğini yerine getirerek!..

Sosyal devleti düşünerek, iş verenleri memnun etmekten vazgeçerek…

YAZARIN TÜM YAZILARI
https://t24.com.tr/yazarlar/yalcin-dogan/yargitay-a-carpan-korona-genelgesi-milyonlarin-aleyhine,26606 

İnsanca Çalışmak İnsanca Yaşamak İstiyoruz!

İnsanca Çalışmak İnsanca Yaşamak İstiyoruz!

(http://www.guvenlicalisma.org/index.phpoption=com_content&view=article&id=397&Itemid=214, 05.03.201705.03.2017)

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır…)

Her yıl binlerce emekçi çalışma ortamından ya da çalışma koşullarından kaynaklanan nedenlerle hastalanıyor, sakat (AS: engelli) kalıyor ya da yaşamını yitiriyor. Emekçilerin yaşamını ve sağlığını kaybetmesine yol açan bu olaylar söz konusu “iş kazası” olduğunda bazen, “meslek hastalığı” olduğunda ise neredeyse hiçbir zaman resmi kayıtlara geçiril(e)miyor. Geçirilebilen
iş kazalarının takibi sürecinde de çoğunlukla, nedenler ve sorumlular gizlenmeye çalışılıyor. Emekçinin yaşamını karartan bu olayların “kaza” olarak nitelendirilebilmesi için öngörülemez / önlenemez olması gerekiyor. Oysa madenlerde, tersanelerde, inşaatlarda, atölyelerde, ofislerde, sınıflarda gerçekleşen tüm olaylar önceden öngörülebiliyor ve engellenme olanağı bulunuyor.

Çalışma ortamında emekçilerin ölümünün, sakat (AS: engelli) kalmasının, psikolojik ve fizyolojik sağlıklarını kaybetmelerinin gerçek nedeni, emeği sadece sermayeye artı değer elde etme aracı olarak gören, emekçiyi bütünsel bir insan olarak kabul etmeyen kapitalist üretim sistemidir. Kapitalizmde sermayeler arası rekabetin yoğunlaştığı süreçlerde maliyetleri düşürme yarışına giren işverenler, sosyal bir muhalefetle karşılaşmadıkları zaman emekçinin yaşamı pahasına işçi sağlığını ve iş güvenliği sağlayacak en basit düzenlemelerden dahi kaçınmaktadır. Çoğu sanayi, üretim malzemelerinin ve tekniklerinin toplum üzerindeki zararlarını tam olarak tespit etmeden, emekçileri ve halkı bu malzeme ve tekniklerin denendiği bir kobay olarak kullanabilmektedirler. Devlet de bu süreçte sermayenin çıkarları doğrultusunda belirlenen piyasa koşullarını gerekçe göstererek, emekçiler için yaşamsal öneme sahip olan denetleme görevlerini ihmal ettiği gibi, kamuya ait işyerlerinde de işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları
sık sık ihlal etmektedir. Ayrıca bu durumun çevre ve halk sağlığına da olumsuz etkileri her geçen gün artmaktadır. İktidarın, ancak bütünsel bir insan anlayışıyla sarılabilecek sağlık ve can kayıpları konusunda, toplumsal muhalefet tarafından çalışanların perspektifinden muhalif bilgi, örgütlenme ve eylemlerle sürekli baskı altında tutulması, işte bu yüzden kelimenin tam anlamıyla ‘hayati’ bir önem kazanmaktadır.  

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi olarak bizler her geçen gün daha da artan işçi ölümlerini “kaza” ya da “hastalık” olarak değil olası kasıtla işlenmiş “cinayet”ler olarak değerlendiriyoruz. Bu cinayetlerin kapitalist üretim sistemi devam ettiği sürece sermayenin insafa, devletin göreve çağrılmasıyla son bulmayacağının bilinciyle; biz üretim sürecinin farklı kademelerinde duran emekçilerin örgütlenmesi ve örgütlü bir mücadele içinde yaşamlarına sahip çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Bu düşünceyle Meclisimiz, “insanca çalışma ve insanca yaşama” amacıyla başta hayatlarını kaybeden ailelerinin oluşturduğu ağlar, yaralanan işçiler, işçi ve kamu emekçi sendikaları, meslek örgütleri olmak üzere; emekten yana tüm kesimlerle birlikte mücadeleyi hedeflemektedir.
Bu çerçevede, Meclis’in ana ve düzenli faaliyet alanları şunlardır:

a) Yerel, bölgesel ve saha kaza haberlerinin ve İSİG bilgilerinin merkezileştirilmesi ve kamusallaştırılmasını amaçlayan, çalışmalar arasındaki koordinasyonu (AS: eşgüdümünü) sağlayan, işçi sağlığı ve iş güvenliği bilgilerini görünür hale getiren bir kütüphane işlevi de gören, her gün düzenli olarak güncellenen www.yanginkulesi.org     www.guvenlicalisma.org

adlı web sitesini hazırlamak. İnternet sitesini her gün güncellemek ve Pazartesi günleri mail yoluyla yaymak. Paralel olarak sosyal medyada https://www.facebook.com/guvenli.calisma ve http://twitter.com/guvenlicalisma ve açılabilecek diğer resmi adresleri her gün ya da hafta içinde birkaç kere düzenleyerek duyurmak.

b) İş cinayetlerinin yoğun olması muhtemel bölgelere / havzalara / sektörlere dikkat çekecek bir bilgi ağını kuran, bileşenlerinin özgün görüşlerini yansıtan “Yangın Kulesi” adıyla aylık periyotlar halinde hazırlanan elektronik bülteni her ayın 15’ini takip eden ilk Salı günü çıkarmak. 

c) Her ayın en geç ilk beş günü içinde bir ay evveline dair dijital, görsel, yazılı basından ve emek-meslek örgütlerinden edindiğimiz bilgileri sistematize ettiğimiz, çözüm önerileri önerdiğimiz ve bir sektöre özel olarak değindiğimiz
“İş Cinayetleri / Kazaları Raporu”nu, alanda ya da yazılı olarak, basın ve kamuoyu ile paylaşmak.

d) Her ay, İİSİG Meclisi’nin çalışmalarına katılan / katılmak isteyen herkese açık e-posta listesi olan isigmeclisi2011@googlegroups.com ’dan en geç bir hafta öncesinde duyurulan, herkese açık, aylık, gündemli, eşit katılım ve herkese söz hakkı ilkesine dayanan, moderatörlü bir meclis toplantısı düzenlemek. İlkesel olarak toplantıları her ayın ilk Pazar günü yapmak. Alanın, alandaki öznelerin, sorunların ve dinamiklerin nabzını bu geniş meclis toplantıları vesilesiyle tutmak. Bu meclis toplantısının tutanakları, toplantıda alınan kararları da içerecek şekilde, en geç bir hafta içinde e-posta grubuna yollanır. 

e) İş cinayetlerinin meydana geldiği işyerlerine, fabrikalara, organize sanayi bölgelerine gidip gözlemlerde bulunmak, araştırmalar yapmak ve olayla ilgili rapor hazırlamak.

f) İşçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesini güçlendirmek ve görünür kılmak için panel, sempozyum, çalıştay, kongre gibi organizasyonlar düzenlemek.

g) İşkolları, havzalar veya bölgesel düzeyde işçi aileleri, sendika, meslek odası, akademisyen ve katılmak isteyen meclis üyelerinden oluşan çalışma gruplarını oluşturmak ve alanın ihtiyaçlarının giderilmesine katkıda bulunmak.

h) İş cinayetlerinde “canı yanan” işçi ailelerinin mücadelelerine destek vermek, koordinasyonlarının sağlanmasına katkıda bulunmak ve faaliyetimizin önemli bir parçası olarak kavramak.

Meclisimiz, ilke olarak cinsiyet, etnisite, ırk, inanç benzer temelli ve cinsel tercihler nedeniyle doğan ayrımcılığa ve nefret söylemlerine karşı taviz vermez, her yaşam sahasında emekçilerin perspektifinden yana tutum alır. Her türlü siyasi, iktisadi ve kültürel iktidar ve çıkar odaklarından bağımsız bir işçi sağlığı ve güvenliği politikasının oluşturulmasını hedefler.
===============================
Dostlar,

Yukarıda amaç, hedef ve ilkelerini sunduğumuz İŞÇİ SAĞLIĞI İŞ GÜVENLİĞİ MECLİSİ çalışmalarını izlemek ve destek vermek çok yerinde olur..
Meclis, ‘‘İş Cinayetleri Almanağı’ 2016” yı yayımladı..

İş Cinayetleri Almanağı 2016 ile ilgili görsel sonucu

Salt Ocak 2017 içinde 161 emekçi, insan olmanın en erdemli eylemlerinden biri olana ”üretirken” aramızdan kopartıldı..
Oysa çok net bir bilimsel gerçek ki; meslek hastalıkları %100, iş kazaları en az %98 önlenebilir sorunlar.. Üstelik gerekli iş sağlığı ve güvenliği (İSG) önlemelerini almanın bedeli üretim maliyetinde en çok %5 artış getiriyor.
Türkiye dahil pek çok ülkede vergi yasaları bu giderlerin işverenlerce vergiden (matrahından) düşülmesini de olanaklı kılıyor. Fakat işverenler ulusal ve uluslararası rekabeti gerekçe göstererek bu mevzuat olanağını kullanmıyor ve emekçiler utanç verici bir vahşi kapitalist vergiyi = KAN VE CAN VERGİSİNİ sermayeye ödemeye zorunlu bırakılıyor. Bu durum kabul edilemez ve sürdürülemez!

AKP’nin iktidar olduğun Kasım 2002’den bu yana 14+ yılda 18 bini aşan emekçimiz iş cinayetlerinde kurban verildi yerel ve küresel sermayenin tunç yasası olan EN ÇOK (Maksimu) kâr uğruna..
21. yy’ın şafağında artık 500 yıllık kapitalizmin, 200 yılı geride bırakan emperyalizmin MAKSİMUM KÂR ilkelliğini ve dayatmasını terk ederek MAKUL KÂR evresine geçmesi zorunlu..

Sevgi ve saygı ile. 05 Mart 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

* ” ? 6

Türkiye meslek hastalıklarını gizlemede bir numara

Gündem :

Türkiye meslek hastalıklarını gizlemede bir numara!

iakkurt

Meslek hastalıkları üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Prof. Dr. İbrahim Akkurt, Türkiye’nin meslek hastalıklarını “gizleme yoluyla çözmüş(!)” bir ülke olduğunu belirtiyor. Sağlık Bakanlığı’na meslek hastalıklarının kaydının tutulması konusundaki görev ve sorumluluklarını hatırlatmak üzere change.org’da bir kampanya başlatan Akkurt ile Türkiye’de meslek hastalıkları sorununu ve kampanyayı konuştuk.

Mutlu Sereli Kaan

  • Çalışma yaşamı çalışan sağlığı açısından ne gibi riskler içeriyor?

Çalışma ortamlarında kitapların yazdığı, teorik olarak 1 milyondan çok toksik madde, binlerce fiziksel, biyolojik, psikolojik, sosyal riskler ve tehlikeler var. Bu toksik maddelerden ancak
10 bininin kısa ve uzun vadedeki etkileri test edilebilmiştir; geri kalanlarının etkileri bilinmemektedir. Çalışma ortamlarındaki riskler kendilerini bir olayla hemen gösterirlerse
bunun adı iş kazasıdır. İş kazaları belli bir düzey ve süreçte hemen görünmez kılınırlarsa
iş cinayetleri hatta maalesef ülkemizde olduğu gibi iş katliamları olarak ortaya çıkarlar.

Klasik söylemle “her bir iş cinayeti, saklanan 3 bin ramak kala iş kazasının faturasıdır” şeklindedir ki; maalesef günümüzde ülkemizde yaşadığımız budur. Çalışma ortamlarındaki
risk ve tehlikelerin belli bir süreç sonucunda görünür olmasının adı ise işe bağlı hastalıklar-meslek hastalıklarıdır. Meslek hastalıkları ilk maruziyetten belli bir zaman sonra ortaya çıkarlar. Bunların etkileri ancak çalışma ortamlarında bulunanlarda ortaya çıkan hastalık ve patolojilerin nedenlerinin irdelenmesiyle saptanabilir.

  • Türkiye için bu risklerin görünür olduğunu söyleyebilmek mümkün mü?

İş cinayetleri olarak nitelendirilen “görünürlüğü gizlenemeyen iş kazaları” konusunda dünyada ilk 3’de; “görünürlüğü gizlemek için oluşturulan sağlık sistemi -meslek hastalıkları liste/ kayıt ve bildirim sistemi- yoluyla gizleme” potansiyeli konusunda da dünyada belki de bir numaradayız. Yani dünyada meslek hastalıklarını “gizleme yoluyla çözmüş” bir ülkeyiz.   Bundandır ki, pratik olarak ülkemizdeki çalışma ortamlarında risk -sıfır- olarak gözükmektedir. Çünkü işe bağlı hastalıkların-meslek hastalıklarının hiçbiri “SGK yani bir sigorta kurumunun değişik düzeydeki uzmanlarınca bir nedensellik bağı ile gösterilebilir, kanıtlanabilir-işlemi bitmiş olmadıkça; kalıcı hasar, maluliyet, ölümü de bununla ilintili bulunmadıkça” kayıt altına alınmazlar. Yani ülkemizde sağlık sunucularının rutin kayıtlarına bu riskler ve tehlikelerin hiç biri girmemektedir; gizlenmektedir.

  •  Resmi kayıtlardaki rakam nedir? Gerçek rakam nedir?

Bir ülkede meslek hastalıklarının beklenen görülme sıklığı konusunda birkaç parametre vardır. Bunlardan ILO ve WHO’nun da kabul ettiği en sık kullanılan parametre şudur: Bir ülkede çalışma ortamlarının durumuna bağlı olmak üzere her bin kişiden en az 4, en çok 12 kişide meslek hastalığı/işle ilgili hastalık görülmesi beklenir (AS: Harrington ölçütü). Buna göre ülkemizde en az 25 milyon çalışan olduğunu düşünürsek beklenen meslek hastalığı sayısı en az 100 bin, en çok 300 bin küsurdur. Yani en iyi bir beklentiyle bile ülkemizde kayıt altına alınması gereken meslek hastalığı sayısının 100 binden az olmaması gerekir. Oysa ülkemizde “gerçekte meslek hastalığı olmayan” ancak ulusal ve uluslararası alana SGK tarafından
meslek hastalığı diye bildirilen yıllık rakamlar 500 – beşyüz- ün altına bile indirilmiştir.

  • Türkiye’de meslek hastalıklarının kaydının sağlıklı bir şekilde tutulamadığı açık…

Meslek hastalıkları bir etyolojik (nedensellik) tanımlamadır. Meslek hastalığı diye tek bir şablon yoktur.  Hastalıklar vardır, bunların nedenleri vardır. En baba meslek hastalıkları olarak bilinen kurşun toksisitesi başta olmak üzere tüm toksikasyonlar; hatta silikozis de dahil olmak üzere pnömokonyozların bile oluşmasında tek bir etken söz konusu değildir. Kişiye, ortama, koşullara, maruziyet süresi ve yoğunluğu vb. birçok etmene bağlı olmak üzere etkilenme – hastalık – hasar -maluliyet – ölüm olur.  Meslek hastalıklarını görünür kılmak istemezseniz gizleme potansiyeli en yüksek hastalıklardır. Bunlar sağlık sistemi içinde başka adlar, sendromlar vb. şaşalı isimler şeklinde lanse edilir. Meslek hastalıklarının görünür kılınmasının ilk ve belki de tek yolu
tüm hastalıkların nedenlerinin görünür kılınmasını sağlayıcı sistemin rutin sağlık hizmetinin bir parçası durumuna getirilmesini sağlamaktır. İşte görevi olduğu halde Sağlık Bakanlığı yıllardır bunu pratiğe dönüştürmemiştir. Böyle bir sistemimiz olmadığı için de hastalıklar içinde
meslek hastalıklarının görünürlüğü sağlanmıyor, kayıt altına alınmıyor, bildirilmiyor.
Oysa rutin pratikteki her bin hastalığın en az 5 ile 25’nin mesleki kökenli olduğu artık
bilimsel hemen tüm kitapların yazdığı bir gerçektir.

  • Meslek hastalıklarının kayıt altına alınması için siz neler öneriyorsunuz?

İlk soruda yanıtladığım meslek hastalıkları rakamları SGK’nın iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortacılık kolunun “sigortacılık yönünden maluliyet – tazminat işlemleri bitmiş” rakamlardır.  Yani gerçek meslek hastalıkları değildir. Benim önerdiğim şu anda birçok ülkede uygulamaya sokulan, 1930’dan beri Sağlık Bakanlığı’na Umumi Hıfzısıhha Kanunu ile verilmiş olan “meslek hastalıkları istatistikleri kayıt ve bildirim sistemi”nin uygulamaya sokulmasıdır.

  • Bu çerçevede başlattığınız imza kampanyası hakkında bilgi verir misiniz?

Meslek hastalıkları- işle ilgili hastalıklar hep bir maluliyet – tazminat kıskacında görüldüler;
o nedenle de adı dillendirildiği an “kara kaplı mevzuat hazretleri kitaplarına” bakılmayı gerektiren öcüler olarak çalışan – çalıştıran – hekim vb. birçok kesimlerce hep uzak duruldu.  Oysa biz biliyoruz ki; her yüz hatta kimi durumlarda her bin işe bağlı hastalıktan ancak ve ancak 1 (bir)’i yasal izlem gerektiren kategoridedir. Yani bu kategoride olabilecek bir hastalık için günlük pratikte 99’nun hatta bazen 999’nun üstü kapatılıyor, gizleniyor. Ancak evrensel
tıbbi bakışta biliyoruz ki; her hastalık erken evrede yakalanırsa morbidite (geçici veya kalıcı hasar) ve mortalitede (ölüm) çok belirgin bir olumlu etki sağlanır. Bu şekilde hem de çalışma ortamlarındaki risk ve tehlikeler görünür kılınır. Bu hem çalışandaki maruziyetin azalması ya da kesilmesi yoluyla hastalığının ilerlemesini durduracak hatta iyileştirecek, hem o ortamda bulunan öbür kişilerde etkilenme olup olmadığının incelenmesini sağlayacağı gibi hem de o ortamda aynı etkenlere maruz kalanlar için Birincil korunma koşullarının gözden geçirilmesini sağlayarak öbür kişilerin maruziyetini engelleyecektir.  Çünkü basit düz mantıkla da denilebilir ki bir şeyden korunabilmek için öncelikle onun risk ve tehlike derecesini bilmek gerekir.
Bu görev ve sorumluluk da sağlık otoritesinin oluşturduğu sistem içinde buna olanak sağlayıcı bir yapılanmanın bulunmasıdır. İşte kampanyanın temel amacı Sağlık Bakanlığı’nın
“Meslek Hastalıkları Tıbbi Bildirim ve Kayıt Sistemi” ni de içine alacak biçimde bu görev
ve sorumluluğunu artık yerine getirecek bir sistem oluşturmasını sağlamaktır

  • Böyle bir kayıt sistemi tutmanın çalışanların sağlığına olumlu etki edebilecek
    başka çıktıları olabilir mi?

Çalışma ortamlarını bir havuz olarak düşünürsek “tıbbi meslek hastalıkları tanı sistemi”
bu havuzun kaçaklarını (işe bağlı – meslek hastalıkları) bize gösterecektir. Bunların hasar bırakmadan erkenden tanı ve tedavisi sağlanacaktır. İşe bağlı hastalıklarda – meslek hastalıklarında tedavinin ilk koşulu maruziyetleri azaltmak, yok etmek”tir; bu sağlanarak hastalıklar hasar (maluliyet) oluşmadan saptanması sağaltılacaktır. Bunun ötesinde,
çalışma yaşamındaki binlerce risk ve tehlikenin görünür kılınması; benzer ortamlarda çalışan, çalışacaklar için önlemlerin alınmasının yolu açılacaktır. Görünür kılınması sonradan oluşacak hasar, yasal durumlar nedeniyle de önemli bir gösterge olarak kayda geçecek yani tıbbın hukuka kendiliğinden kanıt oluşturmasının önü açılacaktır.

  • Sizin eklemek istedikleriniz var mı?

Çalışma ortamlarının birer hastalık üretim merkezi olmasını istemiyorsak;
hastalıkların nedenini her Basamaktaki hekimin sağlık sunucusu sistemiyle kayıt ve bildirimi sağlayacak biçimde kurumsallaştırmak istiyorsak; pahalı ve kişiye zarar verici tanı yöntemleri yerine iş ve meslek öyküsü yoluyla maruziyetleri ortaya koyup erken tanı koymak istiyorsak; tedavi için tıbbın evrensel kuralı “primum non nocere!: önce zarar ver-me!” ilkesini yaşama geçirip hastalıkların hasar – maluliyet – ölüm yapıcı potansiyelini en aza indirmek istiyorsak mutlaka “meslek hastalıkları tıbbi tanı sistemi”ni kurmamız gerekiyor. Günümüzde bu mümkündür. Hemen her sağlık sunum basamağındaki otomasyon sistemlerinin altyapısı
buna uygundur. Hekim olarak ana görevimiz insanı korumak, hastalandığında zarar vermeden tanı koymak, en pratik yoldan eski sağlığına kavuşturmaktır. Çalışma ortamlarına bağlı etkilenme, hastalık ve bunlara bağlı kişilerde oluşan hasarları belgelemek;
sağlığı bozucu sosyal sürdürülebilirliğin koşullarının sağlanmasına yardımcı olmaktır.
28 Eylül 2015)

=======================================

Dostlar,

TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) düzenli yayın organlarından olan TIP DÜNYASI’nda yer alan bir söyleşiyi bir – iki ay sonra da olsa paylaşmak istedik. Değerli meslektaşımız Sn. Prof. Dr. İbrahim Akkurt, Göğüs Hastalıkları Uzmanı olarak uzun yıllar Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalıştıktan sonra emekli olarak Ankara’da meslek yaşamını sürdürmektedir.
İş ve Meslek Hastalıkları yandal uzmanlığı da bulunmaktadır. Ankara Tabip Odası bünyesinde son birkaç yıldır, bizim de ara ara destek verdiğimiz Meslek Hastalıkları Konseyi çalışması başlatılmıştır. Bu çalışmanın bir kurumsallaşma çizgisi izlemesi sevindirici olacaktır.

İş ve Meslek Hastalıkları, bizim de meslek yaşamımızda en çok emek verdiğimiz alandır. 1977’de tıbbiyeden (İstanbul Tıp Fak.) mezun oluşumuzla birlikte bir yeraltı maden işletmesi hekimliğini de üstlenerek göreve başlamıştık. Ardından Çimento ve Kağıt sektöründe işyeri hekimliği yaptık. Üniversitede alanın her düzeyde (Tıbbiyede lisans, sonra lisans üstü, doktora) derslerini verdik. Tıpta Uzmanlık Tezleri yönettik…. TTB’de uzun yıllar İşyeri Hekimliği Kolu Akademik Kurul üyeliği yaptık ve 25 bine yakın meslektaşımızın İşyeri Hekimliği Sertifikası edindiği 100 dolayında kursta 10 yıl boyunca etkin görev üstlendik. Çalışma ve Sağlık Bakanlıkları ile sorunun çözümü için hep birlikte olduk.. Sevgili Prof. Akkurt’la da..

Ancak… meslek yaşammızın 39. yılına geldiğimiz halde Türkiye’de İşçi Sağlığı İş Güvenliği alanında ve onun bir uzantısı olarak Meslek Hastalıkları bağlamında anlamlı bir yol katettiğimizi söylemek güçtür.

Bu alan, “ekonomik – politik – hukuksal – tıbbi” olmak üzere 4 boyutlu uzay gibidir!

Kavramak, zihinde gerçek anlamda canlandırmak ve oldukça karmaşık etmenlerini tanımlayıp emekten – ulusal yarardan yana bir pusula koymak, sermayeyi bir uzlaşıya ikna etmek
son derece güçtür.

Türkiye bir “Meslek Hastalıkları Şeytan Üçgeni” içindedir..

Meslek_hastaliklari_seytan_ucgeni
Öyle ki; geçelim sermayeyi (işvereni) ve sonra Devleti, Emekçi (işçi,çalışan) da Meslek Hastalığı tanısı almak isteMEmektedir çünkü bu tanı genellikle işinden olmak demektir!
Sorun Küreseldir denebilir.. Tüm dünyada yıllık 1 milyon dolayında meslek hastalığı kayda girmektedir. Bunun yarısı Çin ve ABD’den bildirilenlerdir. Türkiye’ye, Dünya nüfusunun
% 1,1’i olmamız nedeniyle 11 bin / yıl gibi bir rakam düşebilirse de, biz 500’ü aşamıyoruz.

  • Temel engel, Küreselleşmiş vahşi kapitalizm ve mutlak bir sermaye vesayetidir..

    AÜTF’de (Ankara Üniv. Tıp Fakültesi) yıllardır Dönem V’te verdiğimiz
    Meslek Hastalıkları Derslerinin kapsamlı yansılarını izlemek yeterince fikir verebilir :

    http://ahmetsaltik.net/2015/11/11/meslek-hastaliklari-occupational-diseases/ 

    Sorunun çözümü salt tıbbi olarak olanaklı değildir..
    Emek güçlerinin direnişi küreselleştirecek ölçütte örgütlenmesinden geçmektedir.

    Sevgi ve saygı ile.
    30 Ocak 2016, Ankara

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK
    Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
    AÜTF Halk Sağlığı AbD
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Prof. Dr. Ayhan Filazi : TARLADAN YERİN ALTINA

Dostlar,

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı öğretim üyelerinden çok değerli dostumuz Sn. Prof. Dr. Ayhan Filazi, uzmanlık alanı bağlamında sorumlu bir uzman ve yurttaş olarak aşağıdaki yazısını bize gönderdi.

Severek ve öğrenerek paylaşıyoruz.

Bu sitede sayın Filazi’nin daha önce de yazıları yayımlandı.

Benim Cumhurbaşkanım
http://ahmetsaltik.net/2014/05/03/benim-cumhurbaskanim/ 

Atatürk’te Birleşmek.. gibi..
http://ahmetsaltik.net/2014/02/04/ataturkte-birlesmek/

Sayın Filazi, 2012-14 dönemi ADD Genel Başkan Yardımcısı olarak da görev üstlendi.
Biz de Bilim – Danışma Kurulu Yazmanı idik (2010-2014).

Sanırız kendi fakültesinde hala Atatürkçü Düşünce Kolu’nun akademik danışmanlığını sürdürüyordur. Geçmişte bu görevde iken bizi konferansa Fakültelerine davet etmişlerdi sağolsunlar :

  • “Atatürk’ü Anlayarak Anmak : 72. Yıl”
    Ankara Üniv. Veteriner Fak. ADT       02.11.10

Prof. Filazi, 2005’te bir makalesinde aşağıdaki uyarıya yer vermişti :

  • “… Hastalık (AS: Kırım Kongo Kanamalı Ateşi – KKKA) Karadeniz illerinin neredeyse hepsine yayıldı ve en son Kastamonu’da görüldü. Az gelişmiş veya
    hiç gelişmemiş ülkelerde görülen bu hastalığın
    Ankara’ya varmasına az kaldı.. Yetkililer kenelerden uzak durmamızı öğütlüyor. Sağ olsunlar biz kenelerden
    uzak durmasına dururuz da, keneler bizden uzak duracak mı onu bilmiyoruz…”
    Prof. Dr. A. FİLAZİ, Ankara Bölg. Veteriner Hekimler Oda Bşk.
    Cumhuriyet Tarım ve Hayvancılık eki, 09.08.2005 

Filazi hocanın öngörüsü doğrulandı. KKKA hastalığı başkent Ankara’ya dek ulaştı!
Bir hastaya acil olarak müdahale eden 2 genç hekim bu hastalığa yakalandılar ve ölümden döndüler. O dönemde Sağlık Bakanı olan zat (Prof. Recep Akdağ) ise,
bilim tarihinee geçecek öğütlerde bulunarak, çoraplarımızı pantolon paçalarımızın üstüne çekmemizi vaaz ediyordu! En azından, aklında etek giyen kadın hekimler yoktu..

Teşekürler değerli dostumuz Sayın Prof. Filazi..

Sevgi ve saygı ile.
2.11.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================================

TARLADAN YERİN ALTINA

portresi

 

 

Prof. Dr. Ayhan Filazi
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi 

 

Önce 13 Mayıs’ta Soma’da, sonra 28 Ekim’de Ermenek’te maden faciaları ve henüz olay soğumadan 31 Ekim’de Yalvaç’ta trafik kazası sonucu oluşan felaketler ulusça
bizi yasa boğdu. Bütün bunların yanı sıra son 9 ayda 1500’e yakın işçinin “iş kazası!” denilen olaylar sonucu ölümü ülkede yaşanan bir dramı da göz önüne seriyor.

Ülkemiz genel olarak bir tarım ve hayvancılık ülkesi. Yaklaşık 783 bin km2 büyüklüğü, 770 bin km2’lik karasal alanı, %1.78’lik su alanı, 242 bin km2’lik ekilebilir tarım alanı ve üç yanı denizlerle çevrili konumu ile Dünyanın sayılı tarım alanlarına sahip olup,
önemli oranda tarım, hayvancılık veya balıkçılık yapılabilecek bir yapıya sahip. Geçmişte tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeten ülkeler arasında olmasına karşın, özellikle 1980’den sonra IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları, AB’nin dayatması ve son yılların tümden ranta dayalı politikaları ile bugün ele güne
avuç açmakta. Halkını doyurabilmek için dışarıdan tarım ve hayvancılık ürünlerini
satın almak zorunda.

  • Hatta Kurban bayramında kesilecek hayvanların bile
    yurt dışından getirildiği bir dönem yaşanmakta!

Tarımda çöküşün nedeni olarak önce ülkenin Güney-Doğusundaki terör bahane edilmişti. Ama Batısında veya İç Anadolu’da neden çöktüğü bir türlü anlatılamamıştı. Türkiye’yi geçtik, dünyayı bile besleyebilecek konumda olan ve Türkiye’ye “tahıl ambarı” sanını kazandıran Konya ovasında artık buğday ekilemez oldu. Pirinç, muz, soya, büyükbaş – küçükbaş hayvan dahil buğday bile ithalata bağlandı. Şeker Yasası,
Tütün Yasası derken tütün ve şeker pancarı üretimi bitme noktasına geldi. Çay üretimi kotaya bağlandı.

Bölücü terör örgütünün denetiminde yurt dışından kaçak getirilen sigara, çay, şeker, canlı hayvan.. gibi ürünlere göz yumuldu. Hem de bunlara ödenen her kuruş paranın Türk halkına kurşun ve bomba olarak döndüğünü bile bile. Mazot fiyatları derseniz,
özel gemi ve yatlara uygulanan indirim çiftçiye uygulanmadığından ve dünyanın
en pahalı mazotu Türkiye’de satıldığından, çiftçi traktörünü bile kullanamaz duruma getirildi.

Son olarak “yeraltı zenginiyiz, madenleri işletmemiz gerek” diye hazırlanan
Maden Yasası zeytinliklerimizi de vurdu. Bütünşehir Yasası ile köyler mahalleye dönüştürülüp ortak kullanılan otlaklar, çayırlar veya ekilebilir alanlar köylülerin elinden alınıp belediyelerin yeni rant alanları durumuna getirildi.

Çiftçi tarlasını ekemez, hayvanını yetiştiremez veya ekip-biçse veya hayvan yetiştirse bile birkaç tüccarın elinde oyuncak olup, ürününün değerini alamazsa ve hatta parasını sözleşmeli tarımcılık uygulaması yüzünden bugün git – yarın gel mantığıyla alamazsa, üstüne üstlük sürekli üretim yaptığı için aşağılanıp hor görülürse ne yapar?

Elindeki avucundakini satıp, taşı toprağı altındır diyerek kente gelir.
Üç kuruşa sattığı verimli toprakları modern ağaların elinde kalır veya yabancılara peş keş çekilirken onu kentte bekleyen taşeron şirketlerin kucağına itilir. Yok, mücadele edip bankadan kredi almaya yeltenenler olursa, zaten uygulanan politikalarla kazanç sağlayamadıklarından borçlarını ödeyemezler, tüm varlıklarına el konur ve
sonunda hapse atılırlar.

Kimse bize “Tarım ve hayvancılığa Cumhuriyet döneminde verilen desteklerin
en çoğu bu iktidar döneminde verildi..
” demesin!

Doğrudur, parasal anlamda ciddi destekler verildi ama kime ve nasıl verildiği ortadadır. Destekler gerçek üreticiye verilseydi bugün gıda ürünlerinde dışalıma (ithalata) bağımlı olmazdık.

Bu ülkede köylüye iki seçenek verilmiştir:

Ya köyünde kalıp modern ağaların tarlasında ırgatlık yapar, ağalık hukukuna bağlı yaşar, karın tokluğuna çalışırsın;

Ya da kentte taşeron şirketlerin elinde oyuncak olur, işçi güvenliği olmayan
asgari ücretten biraz daha fazla getirisi olan yer altı gibi işlerde çalışırsın…

Geldiğimiz nokta budur.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, Türkiye’de tarım ve hayvancılığın gelişmesi için
elverişli ve uygun toprak vardır, iklim ve sosyal koşullar olumludur. Ancak bunları kullanacak ve yönetecek alayışlar eksiktir. Yetkililer bilgisiz, bilgililer yetkisiz olunca olacağı da budur. Her ülke sanayide gelişebilir, ama doğanın vergisi olan tarım ve hayvancılıkta pek çok ülkenin ileri gitmesine olanak yoktur. Elbette biz de sanayileşmekle demokratik düzen içinde hızlı bir kalkınmaya kavuşacağız.
Ama Türkiye’nin ümidi tarım ve bunun yanında da hayvancılıktadır. Eğer biz günde yalnızca bir inekten bir litre daha çok süt üretebilirsek, yılda ulusal gelirimize
ne denli katkı konacağını varsın yetkililer hesaplasın. Hangi sanayi kolunu gösterebilirsiniz ki bu denli geniş, bu denli hızlı ve ekonomik olarak kalkınmaya
itki versin.

Ve son söz olarak

İyi organize olmuş toplumlarda her davanın bir sahibi veya sahipleri vardır.
Çeşitli meslek topluluklarının kendi sorumlulukları çerçevesinde giren konuları organları (Oda, dernek, birlik gibi) aracılığıyla teker teker ele alarak incelemeleri ve somut kanıtlarla savunmaları ve sorumluluk almış bulunan yönetsel makamları uyarmaları gereklidir. Şu veya bu biçimde aldanan veya konuyu iyi bilmediği için aldatılan makamlara, zamanı gelince yanlış uygulamaları için çatmak, onları yermek,
genellikle işin sonunda bu çareye başvuranların kendi suçluluklarını gizlemek için başvurdukları bir davranıştır.

1963 yılının Adalet Bakanı sayın Sırrı ATALAY’ın “Davalarımıza sahip çıkmasını bilelim. Fikirlerine evlatları gibi sahip çıkan insanların halledemeyecekleri meseleleri yoktur.” dediği gibi, bu tür durumlarda siyasilerden çok ilgili demokratik kitle örgütlerinin sesini de duymamız dileğiyle biz yine tarihsel görevimizi yapalım da,
dinleyen dinler, dinlemeyen kendi bilir.. Günah bizden gitsin.

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ : SUÇLU KİM?…


Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ aşağıdaki basın açıklamasını paylaştı.. Genel Başkan Sayın Nazım Mutlu, insan duyarlığı ile çok anlamlı bir içerik kaleme almış.. Anlayana..

Sevgi ve saygı ile.
17 Mayıs 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ

SUÇLU KİM?… 

            Manisa’nın Soma ilçesindeki bir maden ocağında yaşanan patlamada
iki gün geride kaldı, olayın üçüncü günündeyiz.

            Resmi açıklamalara göre, ocakta yaşamını yitiren işçi sayısı şu anda
(15 Mayıs 2014, saat 16.00 suları) 282’dir.
Söylenenler, sayının daha da artacağına ilişkindir, ne yazık ki…

            Öncelikle, Türkiye, ülkemiz, başın sağ olsun. Dileğimiz, acısı dayanılmaz noktaya ulaşan bu ve bunun gibi kaza süsü verilmiş katliamların, cinayetlerin bir daha yaşanmaması, yaşatılmamasıdır. Daha da önemli dileğimiz, yaşananlarla ilgili
her şeyin hesabının tane tane sorulacağı, cinayetlerde sorumluluğu bulunan herkesin cezasını tek tek bulduğu bir toplumsal duyarlılığa kavuşmaktır.

            İktidarın her geçen gün her türlü hukuksuzluğu kendi zihniyetine uygun bir tür yasaya, cinayetlerini meşruluğa, yalanlarını gerçekliğe, şiddetini vahşete dönüştüren sürecin geldiği nokta, artık söz söylemeyi, açıklamada bulunmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

            Her şey gözümüzün önünde yaşanıyor. Düne dek iş kazası” görünümlü
birer ikişer, üçer beşer, onar yirmişer kıyımların hesabını soramamanın bedeli,
böyle ağır, hem de çok ağır oluyor. Ama, asıl suçlu biziz.

Çünkü…

Her bir özelleştirmenin, taşeronlaştırmanın, sendikasızlaştırmanın, güvencesizliğin, ucu bucağı belirsiz yolsuzluğun, hırsızlığın, adaletsizliğin, soysuzluğun hesabını tek tek, tane tane soramadığımız için, evet, suçlu biziz!

Yalan konuşuyorlar, gözümüzün içine baka baka yalan konuşuyorlar ve
böyle yaptıklarına halkı inandıramadığımız için, suçlu biziz!

Maden ocağında boğulan, diri diri yanan işçi kardeşlerimiz!
Onların eşleri, anneleri, babaları, çocukları… Bu acıyı size yaşatanlarla,
onların yalanlarıyla baş etmeyi başaramadığımız için, suçlu, biziz!

Bütün cinayetleri yıllardır kader diye sana, bana, hepimize yutturanların
maskelerini yüzlerinden indiremediğimiz için, suçlu, biziz!

Ocaklarda, tersane iskelelerinde, merdivenaltlarındaki tezgâhlarda,
TOKİ binalarının zeminlerinde katledilenleri birkaç gün sonra unutma gafletinde bulunduğumuz için, evet, suçlu biziz!

Bir cümle de Başbakana, Bakanlara ve benzerlerine :
Size, olup bitenlerin hepsinden “yüzünüzün akıyla!” çıkma başarısı gösterme fırsatı verdiğimiz için, evet, sizde bir sorun yok! Suçlu, biziz!

Acımız sonsuzdur.

Başın sağ olsun Türkiyem.

Nazım Mutlu
Genel Başkan