TİP Genel Başkanı Erkan Baş: AKP, tarikatlara omuz verecek diye memlekette koronavirüs yaygınlaşıyor

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Halk TV ekranlarında yayınlanan Ayşenur Arslan’ın hazırlayıp sunduğu Medya Mahallesi isimli programda bir kez daha “Kapitalizm öldürüyor, yaşamak için sosyalizm” dedi.

29 Nisan 2021, www.cumhuriyet.com.tr ve TBMM Tutanakları

TİP Genel Başkanı Erkan Baş: AKP, tarikatlara omuz verecek diye memlekette koronavirüs yaygınlaşıyorBir buçuk yıldır hükümetin derdinin vatandaşının sağlığını korumak olmadığını söyleyen TİP Genel Başkanı Erkan Baş, hükümetin gerçek nedeninin ise: “5000 civarına düşürmemiz gerekiyor vaka sayısını. Neye göre? 17 günde rakamları düşürelim. Haziran ayında turizmden para kazanmaya devam edelim. Yaklaşım bu. Bir buçuk yıldır iki temel dert var: 1. İktidarımız yıkılmasın, iktidarımızı koruyalım. 2. Para kazanmaya devam edelim” olduğunu ifade etti.

Erkan Baş’ın konuşmasından satır başları ise şöyle:

  • Dünyanın insanlık dışı bir sistem ile yönetildiğini insanlığın pandemiyle daha iyi kavradığını; kendi yaşamından deneyimleyerek öğrendiğini ifade ederek sözlerine başlayan Erkan Baş: “Herkes bu içinde yaşadığımız sistem; bu kadar mı kötü bir sistem, nefes alamıyoruz, deme noktasına gelmiştir. Böyle eşitsiz bir dünyaya Pandemi geldi ve bizim şanssızlığımız da pandemiye bir de AKP iktidarında yakalanmış olmak.” dedi.

  • İktidarın beceriksiz değil, kötü olduğunu ifade eden Erkan Baş: “Bu iktidar, beceriksiz bir iktidar mı? Değil! 20 yıldır koltukta oturmayı beceriyor. Bütün yandaşları zengin etmeyi beceriyor. Kendi çıkarları olan her şeyi hayata geçiriyor. Medyanın %98’ini denetim altına almayı başarıyor. Kendileri söz konusu olduğunda birçok şeyi başarabiliyor. Peki, halkın ihtiyaçları söz konusu olduğunda niye başaramıyor? Bence beceriksizlik değil bu. Kötüler. Bizi düşünmüyorlar. Bizi sevmiyorlar. Bizi önemsemiyorlar. Aslında kendileri söz konusu olduğunda baya becerikliler.” diye sözlerini sürdürdü.

“BÖYLE TAM KAPANMA OLMAZ”

  • Pandeminin başından beri TİP’in, emekçiye tam destek verilerek tam kapanmayı savunduğunu söyleyen Erkan Baş, Türkiye’de nüfusun %83’ünün çalışmaya devam edeceğini, çalışmayanların yalnızca 4 milyonluk çok dar bir alan olduğunu, tam kapanma dedikleri şeyin pandemiyi bitirmeyeceği gibi emekçiyi de mağdur edeceğini söyledi.

  • Konuya ilişkin sohbet ettiği bir esnafın, “Ben çok kriz gördüm. 55 yaşındayım. 40 yıldır bu ülkede vergi veriyorum. Bugüne kadar devletten 1 lira almadım. İlk defa Cimer’e yazdım. Ona da bir cevap gelmedi. 2001 yılında büyük krizde pek çok şeyimi kaybetmiştim. Ama umudumu kaybetmemiştim. Şimdi umudumu kaybettim” sözlerinin aslında ülkenin geldiği durumu ifade ettiğini de sözlerine ekledi.

  • Türkiye’nin dünyada pandemi sürecinde yurttaşına destek konusunda son iki ülkeden bir tanesi olduğunu, milli gelirin sadece %1’inin destek olarak ayrıldığını, fakat hükümetin en güzel becerdiği işlerden biri olan rakamlarla oynayarak yalan söylediklerini ifade eden Erkan Baş, bunun tüm yurttaşlarımız tarafından böyle bilinmesi gerektiğinin altını çizerek: “Tam kapanma şöyle yapılır. Sağlık gibi, yiyecek gibi çok kritik sektörlerde olağanüstü önlemler alarak insanları çalıştırırsınız. Hayatı durdurursunuz. İşsizlik, yoksulluk, açlık hat safhaya gelmiş. Bir pandemi krizi yaşıyoruz. Virüs sınıf ayrımı yapmıyordu.

  • Ama bunlar ne yapıyor. Virüsün bütün yükünü, işçilere, emekçilere, alın teri ile yaşayanlara yüklüyorlar. Virüsün bütün bedelini memleketin çalışanları ödüyor. Bir yılda 2427 işçiyi iş cinayetlerine kurban vermişiz. 68’i çocuk. 412’si sağlık emekçisi, 100 öğretmen önlenebilir nedenlerle hayatını kaybediyor. İş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin %96’sı sendikasız. İş yerinde sendika olmadığı için, işçinin hakkını koruyabilecek bir örgüt olmadığı için işçi canından oluyor. Sendikalaşmaya çalışan işçiler polis copuna maruz kalır, jandarmasına maruz kalır. Sendikalı olmak ya da olmamak ölüm ile yaşam arasındaki tercih haline geldi. 160 moto kurye pandemide ölmüş. Niye? Zamanla yarışıyor çünkü bu insanlar. Sekiz dakikan var. Yetiştiremezsen maaşından keserim. Akıl alır bir şey mi? Bunların hepsi önlenebilir, sorumlusu doğrudan iktidar olana cinayetler.

“ONLAR TARİKATLARA OMUZ VERİYOR;
BİZ ÖLÜYORUZ!”

AKP’nin yaptığı “lebaleb kongrelerin salgının yayılmasına etki ettiğini, gerek Sağlık Bakanı’nın gerek İçişleri Bakanı’nın sorumsuzca, tarikat şeyhlerinin kalabalık cenazelerine katıldığını dile getiren Baş şunları söyledi:

“AKP kongrelerde şov yapıyor, tarikatlara omuz veriyor! Yaptığı şey bu. AKP şov yapacak, tarikatlara omuz verecek diye memlekette koronavirüs salgını yaygınlaşıyor. İçişleri Bakanlığı kendi yayınladığı genelgeye uymuyor. Sağlık Bakanının daha kötü bir fotoğrafı var. Katıldığı cenaze töreninden saklanıyor. Bunların hepsi en azından taksirle ölüme sebep verme suçudur. Bunların beceriksizliğini sağlık emekçileri kapattı. Canlarını ortaya koyarak… Pandemi döneminde sağlık emekçisinin hakkını vermekten niye kaçınıyorsun? Covid-19, sağlık emekçisi açısından bir meslek hastalığı değilse nedir? Bu kadar insani değerlerden bile yoksun bir iktidar ile karşı karşıyayız…”

“BU İKTİDARIN HAYATTAKİ EN BÜYÜK KORKUSU GEZİ!”

Gezi Direnişi’ne de değinen Erkan Baş, “Bu iktidarın hayattaki en büyük korkusu Gezi’ydi. Ben o parkta ordaydım. Gezi benim hayal ettiğim Türkiye’nin, yaşanmış biçimiydi. Ast üst ilişkisi yoktu. Herkes eşitti. Gezi’den polis şiddetini çıkartın, bir tek kişinin tırnağı kanamamıştır. Yandaş müteahhitleri zengin edecekler diye doğayı katlediyorlar. Rize’nin yoksul, insanları işlerini güçlerini bırakmışlar kendi topraklarına sahip çıkmak için mücadele ediyorlar. Gezi’nin aynısı. Hala bugün Taksim’de yeşil bir alan varsa Gezi Direnişi’nin eseridir” ifadelerini kullandı.

“MECLİSTE 3’TEN ÇOK VEKİL OLSAK,
ÇOK DAHA ETKİLİ İŞLER YAPABİLİRİZ”

Ülkemizde gerçek bir muhalefet ihtiyacı olduğunu, bu boşluğu doldurmaya çalıştıklarını söyleyen Erkan Baş yurttaşlardan da şunları düşünmelerini istedi:

“Şöyle bir kaygımız var: “Bunlar nasıl olsa Mecliste üç kişi yapıyorlar, yapacaklarını” diye düşünmesin yurttaşlarımız. Şöyle düşünsünler; “mesela 23 kişi olsalar, grupları olsalar neler yaparlar” diye düşünüp TİP’i o seviyeye taşımak gerekir.

Yirmi yıldır bu iktidar bu kadar halk düşmanı politikalara karşın o koltukta hala oturabiliyorlarsa burada bir muhalefet eksikliği de vardı. Biz muhalefet şunu yapmıyor, bunu yapmıyor demek yerine ne yapılması gerektiğini göstermek istiyoruz. Önümüzdeki seçimde aşağı yukarı on milyon genç ve oy kullanmayacağını söyleyen insan var. Biz bu insanlara seçmen muamelesi yapılmasını reddederek başlıyoruz. 365 gün yurttaşsınız. Dolayısıyla siyasete 365 gün katılmalısınız. Siyaset dışına itilmiş, emekçiler, kadınlar, gençler siyasette özne olabilirlerse her şey değişir.”

Siyaset yalnızca Meclise Ankara koridorlarına sıkışacak bir şey değil. Nefes alıp vermek bile bir siyaset gerçekte. Nasıl nefes alıp vereceğimize karar veren bir kuruma siyaset diyoruz. Ne kadar asgari ücret alacaksınız, ne kadar maaş alacaksınız, nasıl bir sağlık hizmeti alacaksınız, nasıl bir eğitim hizmeti alacaksınız, nasıl bir ülkede yaşayacaksınız?.. Bunların hepsine karar veren şey siyaset. Sizin adınıza başkası karar vermesin. Siz kendi adınıza karar veren mekanizmaların içinde olun.

“EŞİTLER ARASINDA BİR DAYANIŞMA BİRLİĞİ KURALIM”

Hepimiz, kendimize akşam yattığımızda şunu soralım: Bu gidişi durdurmak için bugün ne yaptık? Ben de diyorum ki, buyurun TİP’e katılın. Ama öyle dışardan katılmayın. Bize üye olmak için zengin olmaya, servet sahibi olmaya gerek yok. Bu memleketin iyiliğini, güzelliğini istiyorsanız, emekçinin hakkını savunacaksanız bizim partimiz size açık.”

Bu iktidar şunu yapıyor: El açalım ve dilenelim, sadaka versinler bize. Reddedelim sadakalarını… Biz eşitler arasında bir dayanışma birliği kuralım.

Bu iktidarı değiştirmek için direnin! Haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı direnin! Direnenlerin yanında olun. Rize’deki direniş hepimiz adına yapılıyor. Hep birlikte bir baskı unsuru olduğumuzu hissettirmemiz gerek. Kendi kendimize sinirlenip kendi kendimize konuşmayalım. Birlikten kuvvet, ancak hareket edersek doğar… Örgütlenirsek yaşayabiliriz.”

“LAİKLİK, BUGÜN VATANDAŞIN KÜÇÜLEN EKMEĞİDİR!”

Kapanma süresince alkol satışı yasaklarına ilişkin de konuşan Erkan Baş şunları kaydetti:

“Türkiye’de laiklik, özgürlük vatandaşın küçülen ekmeği ile birebir ilgilidir. 15 yıl önce 20 yıl önce laikliği Çankaya’da, Moda’da, Karşıyaka’da viskisini yudumlamak isteyenlerin derdiymiş gibi anlatıyorlardı bize. Yoksul halk sanki laikliğe karşıymış gibi bir algı geliştirmeye çalışıyorlardı. Oysa Laiklik Türkiye’nin en temel gündemlerinden biri. Laik bir ülkede FETÖ olabilir miydi? Böyle bir cemaat, devlet içinde örgütlenebilir miydi? FETÖ’nün en temel özelliği neydi? Özel okullar, dershaneler. Burada ne yapıyorlardı? Zeki, olanağı olmayan yoksul çocukları alıyorlardı. Bu çocukları örgütleyip devletin çeşitli kademelerine yerleştiriyorlardı. Şimdi aynı sıkıntı yok mu?

Zeki bir çocuğunuz var… Paranız yoksa yalnızca imam hatibe gönderebilirsiniz. Mecbursunuz. Laiklik, bu memlekette yoksul, emekçi çocukların okuyabilmesi için önemli. Laiklik, bu memleketin tarikatların cemaatlerin eline geçmemesi için önemli. İçki tartışmasında aslında bunların yaptığı şey tarikatlara, cemaatlere omuz veriyorlar… Orda bir taban kaymasın diye. Biz dimdik karşısındayız. Kim içer, kim içmez beni ilgilendirmiyor. Mesele o değil. Mesele, iktidar, bir yaşam biçimi dayatıyor. Türkiye’de artık kırıntılarından bahsettiğimiz laikliğin ortadan kaldırılması var. Bunu kabul etmek mümkün değil.”

RUHSAR PEKCAN HAKINDA SUÇ DUYURUSU!

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Ayşenur Aslan’ın Ruhsar Pekcan hakkındaki sorusuna da, “AKP zenginlere hizmet için, zenginleri daha fazla zengin etmek için kurulmuş bir iktidar ve onun etrafında kümelenenlerle besleniyorlar. Sağlık Bakanı özel hastaneler zinciri sahibi. Adam para kazanmak için yaptığı işin başına geldi. Turizm Bakanı’nın oteller zinciri var. Onun başında. Milli Eğitim Bakanı’nın özel okullar zinciri var. Onun başında. Şimdi anlıyoruz ki Ticaret Bakanlığının başına da gümrük kaçakçısını getirmişler. Bilinmeyen bir şey de değil. Kadınla ilgili bürokratlarınıza yazı gönderiyorsunuz, dikkat edin dolandırıcılık yapıyor, diye. Sonra getirip Ticaret Bakanlığının başına koyuyorsunuz. Biz salı günü Ruhsar Hanım hakkında bir suç duyurusunda bulunduk. Yüksek yargı, sarayın özel hukuk işleri bürosu gibi çalışıyor. Bunu biz de biliyoruz. Ama burada bizim bir işlem başlatmamızın anlamı şudur: Savcıya sen de sorumlusun, diyoruz. Dosayalar kapatılmayacak. Yarın bir gün iktidar değiştiğinde de bu dosyalar ile ilgili işlemler yapılacak” yanıtını verdi.

  • “Ruhsar Hanım’ın kendi Bakanlığını dolandırması sürpriz değil ki. Zaten biliniyor bu, o Bakanlığa oturtanlar zaten benzer işler yaptığını biliyor. Belki de bunun için oturttular. Gizli ortakları bulmamız lazım! Bunlara ihaleyi yıkıp kaçmak isteyen birileri var gibi hissettim. Kediye ciğer teslim edilmiş burada. Kim teslim etti? Bu durum bilinmesine rağmen bunu bu göreve getirenler hakkında da suç duyurusunda da bulunmak lazım.”

“Bu devran böyle gitmez. Buna güvenip böyle pervasızca hırsızlıklar, yolsuzluklar yapanlar, küpümüzü doldurabildiğimiz kadar dolduralım diye düşüneneler büyük bir suç işliyorlar. Bizde bazı hesaplar gecikebilir. Yarına kalır ama asla yanına kalmaz. Herkes bunu düşünsün.” sözleriyle yanıt verdi.

“SESİMİZİ YÜKSELTİRSEK ONLAR GERİ ADIM ATMAK ZORUNDA KALIYORLAR”

Program biterken Erkan Baş, sözlerini şöyle sona erdirdi:

“Toplumda özgüven kırılmasının önüne geçmeliyiz. Hayal kuramıyoruz. Dünyamızı o kadar karartılar ki. Vatandaş hayal kuramaz noktaya geldi. Biz yeniden vatandaşa hayal kurduracağız. Hayal bir ufuk çizgisidir… Ulaşmak istediğimiz hedeftir. Oraya yürürken kazanacaklarımız çok önemli. İnsanın, toplumsal, kültürel sayısız ihtiyacı var… Tatil yapmayı hayal edemez hale geldik. Yurttaşın tepkisi önemli. Deneme yapıyorlar. Yurttaşın tepkisini ölçüyorlar. Ona göre pozisyon alıyorlar. Biz bu haksızlıklara, adaletsizliklere karşı yurttaşlık hakkımızı kullanıp sesimizi yükselttiğimiz zaman, onlar geri adım atmak zorunda kalıyor.”

İSİG Meclisi: Temmuz ayında en az 164 işçi yaşamını yitirdi

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, iş cinayetlerinde Temmuz ayında en az 164 işçinin, 2020 yılının ilk yedi ayında ise en az 1098 işçinin yaşamını yitirdiğini duyurdu. (12.08.2020, https://www.sol.org.tr/haber/isig-meclisi-temmuz-ayinda-en-az-164-isci-yasamini-yitirdi-11896 

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), Temmuz ayı raporunu yayımlandı. Rapora göre Temmuz ayında en az 164 işçi yaşamını yitirdi. Vestel ve Dardanel’deki ağır çalışma koşullarını, koronavirüs ölümlerini hatırlatan İSİG, 2020’nin ilk 7 ayında ise iş cinayetlerinde en az 1098 işçinin yaşamını yitirdiğini açıkladı.

İSİG raporundaki veriler şöyle:

  • 164 emekçinin 140’ı ücretli (işçi ve memur), 24’ü kendi nam ve hesabına çalışanlardan (çiftçi ve esnaf) oluşuyordu.
  • Ölenlerin 3’ü kadın işçi, 161’i erkek işçi. Kadın işçi cinayetleri tarım, kimya ve sağlık işkollarında gerçekleşti.
  • Yedi çocuk işçi can verdi. Çocuk işçi cinayetleri tarım, tekstil ve ticaret işkolunda gerçekleşti.
  • Ölenlerin yaş ortalamasına baktığımızda: Kendi nam ve hesabına çalışanlar (çiftçi ve esnaf) 51 yaş, ücretliler (işçi ve memur) 39 yaş.
  • 51 yaş ve üstünde ise çalışırken ölen 43 emekçi bulunuyor: Çiftçiler ile tarım, gıda, kimya, büro, metal, inşaat, enerji, taşımacılık, sağlık, güvenlik ve genel işler işçileri.
  • 6 göçmen/mülteci işçi yaşamını yitirdi: 5’i Suriyeli ve 1’i Afganistanlı.
  • Ölen işçilerin 7’si sendikalı. Sendikalı işçiler tarım, madencilik, inşaat ve belediye işkollarında çalışıyordu.
  • Ölümler en çok tarım, inşaat, taşımacılık, kimya, metal, madencilik, enerji, belediye/genel işler, gıda, sağlık, güvenlik, tekstil ve ticaret/büro işkollarında meydana geldi.
  • En çok ölüm nedenleri sırasıyla ezilme/göçük, trafik/servis kazası, yüksekten düşme, elektrik çarpması, Covid-19, patlama/yanma, kalp krizi, zehirlenme/boğulma ve şiddet.

İş cinayetlerinin şehirlere göre dağılımı ise şöyle:

11 ölüm Sakarya’da; 9 ölüm İstanbul’da; 8’er ölüm Bursa ve Kocaeli’de; 7’şer ölüm Mersin ve Zonguldak’ta; 6’şar ölüm İzmir, Kahramanmaraş ve Samsun’da; 5’er ölüm Antalya, Gaziantep ve Manisa’da; 4’er ölüm Kastamonu, Muğla ve Tekirdağ’da; 3’er ölüm Ankara, Aydın, Balıkesir, Denizli ve Diyarbakır’da; 2’şer ölüm Adana, Ağrı, Bolu, Çanakkale, Çorum, Edirne, Gümüşhane, Karabük, Konya, Mardin, Osmaniye, Şanlıurfa ve Cezayir’de; 1’er ölüm Adıyaman, Afyon, Aksaray, Amasya, Ardahan, Artvin, Bartın, Bayburt, Bilecik, Bingöl, Düzce, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Hatay, Isparta, Karaman, Kayseri, Kırklareli, Kütahya, Malatya, Ordu, Rize, Trabzon, Uşak, Van ve Yunanistan’da yaşandı.

HAVAİ FİŞEK !

HAVAİ FİŞEK !

İşaret fişeği olarak da okuyabilirsiniz!

Dr. Ceyhun BALCI
https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2020/07/04/havai-fisek/

Son zamanlarda havai fişek tüketiminin arttığını fark ediyorduk. Çocukluğumuzda maytap ve çatapatla sınırlı olan bu türden tüketimin hızla havai fişeğe yöneldiği belliydi. Hemen her alanda üretimden vazgeçen Türkiye’nin havai fişek ürettiğini Hendek’te yaşanan ölümcül patlamayla öğrenmiş olduk.

Özel günlerde tüm toplumu ilgilendiren kutlamalarda havai fişek geceyi aydınlatan, ona renk katan öğe. Kullanımı kişiselleştikçe görsel ve işitsel kirlilik kaynağı olduğu da kesin.

Adliyemiz bu ve benzeri önceki olaylarda olduğu gibi ihmali görülenleri tez zamanda derdest ederek kamu vicdanını rahatlatacaktır. Sorumlu tutularak sanık sandalyesine oturtulacaklar gerçek nedenden çok kâğıt üstündeki sürecin tamamlanmasına yönelik sürecin kurbanları olacaktır. İşyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı ilk akla gelenlerdir.

Dün patlamaya ilişkin haberlere göz atarken bir başka önemli ayrıntıya değinildiğini gördüm. Emek ortamında her geçen gün kısıtlanan sendikal örgütlenme de önemli bir eksiklik olarak bu ve benzeri iş cinayetlerinde önemli rol oynuyor. Kuşun bir kanadı demek olan sendikal örgütlenme olmayınca Hendek’te olduğu gibi kuş yere çakılıyor.

Türkiye’de hız kazanmış olan ve artık önü alınamaz coşkunlukta akan bir ırmağa benzetebileceğimiz dinselleşme emek alanında da önemli işlev görüyor.

Belleğimden bir kırıntıyı paylaşmak yararlı olur. On yılı aşkın süre önceydi. İzmir Basmane’deki Tek Gıda İş binasına asılmış dev bir pankart çekmişti dikkatimi. Birebir değilse de anlam olarak aktarıyorum.

“Müslüman işverenin, Müslüman çalışanlarının sendikal örgütlenmeye gereksinimi olamaz!”

Müslüman patron, Müslümanlığı bir yana ülkenin hızla yol aldığı dinselleşme ortamında keskin zekâsını kullanarak durumdan yararlanmayı seçmişti belli ki! Tanınmış süt ürünleri üreticisi YÖRSAN kaynaklı inciye eşdeğer sözler ibret alınsın diye sendika yapısını boydan boya kaplayacak şekilde asılmıştı.

Hendek’te emekçilere mezar olan havai fişek fabrikasında da sendikal örgütlenmeye göz açtırılmadığını okuyoruz haberlerden. Sendikal örgütlenme emekçi kanadının olmazsa olmazı. Onun olmadığı yerde işçi sağlığı ve işyeri sağlığından (AS: ve güvenliğinden!) elbette söz edilemez.

Yine dünkü haberlerden birinde Cumhurbaşkanının önlemler alındı sözü yer almaktaydı. Basra yıkıldıktan sonra önlem almak neye yarar diye sormaktan kaçınılabilir mi? Önlem alınsaydı dünkü patlama yaşanmazdı. Sendikal örgütlenme olsa işvereni önlem almaya hem yasal hem de vicdani açıdan zorlamayı göz ardı etmezdi.

Dünkü patlamanın yaşandığı, fabrika demeye dilimin varmadığı kurum daha önce iş güvenliği gereklerini yerine getirmediği için kapatılmış. Görünmez el devreye girerek kilidi açmış ve sendikasız daha doğrusu dikensiz gül bahçesindeki üretim sürdürülmüş. Rastlantı mıdır bilemem! Hendek’teki kurumun paydaşları MÜSİAD Sakarya Şubesi’nin ileri gelenleriymiş. Başka deyişle, yandaşın yandaşı kimseler!

YÖRSAN’ın yıllar önce din üzerinden tırmandırdığı sendika düşmanlığı her geçen yıl güç kazandı. Din yalnızca yaşam biçimini değil iş ortamını da etkisi altına alan bir aygıta dönüştü. Uzak olmayan gelecekte sendikal örgütlenme din düşmanı bir olgu olarak tanımlanırsa hiç kimse şaşırmasın!

Dinselleşme insan yaşamını ucuzlatan, insan yaşamının hesabının sorulmasının önüne duvar ören, iş güvenliğini ortadan kaldıran ve bugüne dek çok da sorgulanmayan bir başka yanıyla karşımıza çıkmış oldu. Bundan böyle işin bu yanıyla daha sık karşılaşacağımızı söylersek falcılık yapmış olmayız!

Dinselleşme siyasetin oy, iş dünyasının para deposu olarak da bir kapı açmış oldu. Bu kapıdan girmeye hevesli çok kişi olacağı kuşkusuzdur. Kayıtlara kaza olarak geçecek olan bu iş cinayetinin işlendiği yer bir süre sonra yeniden üretime geçerse kimseler şaşırmayacaktır.

Emekçinin biricik güvencesi olan “kıdem tazminatı”na göz dikenlerin de aynı yolun yolcusu oldukları akıldan çıkartılmasın! Bizler uyanıp, sorgulamayı akıl edene dek…

HER YIL 6’DAN FAZLA SOMA

HER YIL 6’DAN FAZLA SOMA

Recep Yılmaz
Mühendis

[Haber görseli]

Türkiye’de iş kazaları ve iş cinayetlerine bakış açısı birçok konuda olduğu gibi yine yalnızca sayısal veriler üzerinden ilerliyor.
Olayın arka planında yatan ideoloji, emek sermaye çelişkisi, taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve yandaş sendika sistemi hep göz ardı ediliyor. Konu yalnızca işçilerin eğitimsizliği etrafında dönüyor.
Ana haber bültenlerinde ise sansasyonel bir yaralı ya da ölü sayısı yoksa iş kazalarının gündemde yeri bile yok. Son yaşanan Soma, Ermenek ve Torunlar facialarının bir müddet gündemde kalması ve ardından tekrar yaşanan suskunluk ve sorumsuzluk dönemi de buna örnek.

Cezasızlığın egemenliği

Örneğin bu ülkede 2018 yılında iş cinayetleri sonucunda 1923 işçi yaşamını yitirdi. Yani her yıl 6’dan fazla Soma katliamı yaşanıyor aslında.
Bu ülkede iş kazaları AKP ile başlamadı elbette ama taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve grev düşmanlığı bu dönemde en üst seviyeye yükseldi. Kıdem tazminatından bir fon yaratma arzusu bu dönemde yüksek sesle dile getirilebilir oldu. Esnek çalışma ve kamu eliyle 6 aylık, 9 aylık süreyle geçici çalışma bu iktidarın bir ürünü. 12 Eylül’ün sunduğu “dikensiz gül bahçesi” ile emek düşmanı neo-liberal uygulamaları hayata geçiren Özal’lı yıllar (ANAP) güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve özelleştirme dalgası için yeterince altyapı sağlamıştı zaten. 12 Eylül’ün ekonomik karakteri, başka bir yazının konusu olabilir. Ama bugün yaşananların karakterini dünde aramak yanlış olmasa gerek.
Asıl konuya dönersek 2002 yılında 872 olan işçi ölümü 2018’de 1923’e ulaştı. Ülke nüfusu %25, çalışan sayısı ise %40 artmış olmasına karşın iş cinayetleri 16 yılda %120 arttı.

  • Sendikalaşma oranlarına bakacak olursak;
  • 2002 öncesi %58 oranında olan sendikalaşma 2018’de %13 oranındadır. Ancak bunun yarısı toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptir.
  • Kamu dışında özel sektörde çalışan işçilerin ise yalnızca %5.5’i bir sendikaya üye.
  • İşçi ölümlerinin %98’inin sendikasız işyerlerinde yaşandığı gerçeği aslında çok şey anlatıyor.
  • Toplu iş sözleşmesi yoksa iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemleri de yok demektir.

İş Güvenliği Yasası ile uygulanan İSG uzmanlığı ise düşsel (hayali) bir kavram olmaya devam ediyor. Uygulama neresinden tutulsa elinizde kalır. Cezasızlığın mutlak egemenliği sürdükçe bu iş, sorumluluğu birkaç ustabaşı işçiye veya mühendise yıkma girişiminden öteye gidemez.

Obez büyümenin nedeni

Sendikaların durumuna bakacak olursak; toplam 1 milyon 859 bin sendikalı işçiden 975 bini Türk-İş’e, 684 bini Hak-İş’e ve 171 bini DİSK’e üyedir. Toplam kayıtlı işçilerin yalnızca % 13’üdür.
İktidarın arka bahçesi görünümünde olan Hak-İş, 2002’de 306 bin üyeden bugün 684 bine yükselmiştir. Bu sayıda en büyük pay 315 bin üye sayısı ile AKP’li belediyelerde “örgütlü” Hizmet-İş Sendikası’na aittir.
Yine iktidarın güvenli kolları altında büyüyüp serpilen Memur-Sen ise 2002’de 41 bin olan üye sayısını bugün 1 milyona ulaştırmıştır. İki yılda bir izlenen toplusözleşme tiyatrosu ile sergiledikleri “performans” bu obez büyümenin asıl kaynağı olsa gerek.

Kâğıt üstünde

Son olarak yandaş sendikacılığın ve sarı sendikalarla kurulan ilişkilerin meyvelerini toplayan siyasal iktidar; sahte toplu iş sözleşmeleriyle iş güvencesi ve iş güvenliği olmayan ya da salt kâğıt üstünde olan bir alan yarattı. Ve en önemlisi esnek çalışmanın kayıtsız istihdamın yaygın olduğu bu güvencesiz çalışma ortamında sendika bürokratlarıyla birlikte dilediği gibi at oynatmaktadır.

  • Bunun sonucunda ise yeni Soma’ların yeni Ermenek’lerin yaşanılması maalesef kaçınılmazdır.

Bu düzenin sahiplerinin yapacağı tek şey ise ölenlerin arkasından timsah gözyaşları dökmek olacaktır.

Buna karşı işyeri tabanlı bir dayanışma ağı oluşturmak ve bürokratik gericilikten uzak bir örgütlenme yolu bu gidişatı tersine çevirebilir. (Cumhuriyet, 05.10.19)

Çalışma yaşamı savaş alanı gibi

Çalışma yaşamı savaş alanı gibi!

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın hazırladığı rapor tabloyu ortaya koydu:

CHP’nin raporuna göre AKP döneminde en az 21 bin işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 

Mahmut Lıcalı

Cumhuriyet, 07.12.18
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
[Haber görseli]

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın hazırladığı “Çalışma Yaşamında ve İşçilere Yönelik Hak İhlalleri” adlı rapor AKP’nin iktidarda olduğu son 16 yılda, kadın ve çocukların da arasında bulunduğu 21 bin işçinin, işyerlerinde yaşamını yitirdiğini ortaya koydu. 2018’in ilk 11 ayında iş kazalarında yaşamını yitiren işçi sayısı 1800 oldu.

10 Aralık İnsan Hakları Günü öncesinde hazırladığı raporu değerlendiren Ağbaba,

  • “AKP iktidarının son 16 yılına baktığımızda yaşamın her alanında hak ihlallerinin yoğun olarak gerçekleştiğini görmekteyiz. Hak ihlallerinin en çok yaşandığı alanlardan birisi de çalışma yaşamı ve işçi haklarının ihlalidir.” görüşünü dile getirdi.

11 ayda 1800 kayıp

Raporda özetle şu saptamalar yer aldı:

Ölüme terk edildiler: AKP iktidarı boyunca en az 21 bin işçi işyerlerinde çalışırken ölüme terk edildi. Soma, Tuzla Tersaneleri, Davutpaşa, Ostim, Kozlu, Karadon, Ermenek, Esenyurt, Torunlar, Şirvan ve Şırnak’ta yaşanan iş cinayetleri AKP iktidarı döneminde öne çıkan iş cinayetleridir.

  • Yalnızca 2018 yılının ilk 11 ayında en az 1800 işçi, işyerlerinde çalışırken yaşamını yitirdi.

İşçi intiharları arttı: Çalışma yaşamındaki baskılar ve ekonomik kriz sonucunda son 5 yılda işçi intiharları % 300 oranında arttı. İşyerlerindeki çalışma koşullarına bağlı olarak son 5 yılda 300’den çok işçi, intihar ederek yaşamına son verdi.

15 grev yasaklandı: 190 binden çok işçinin grevi ertelenme adı altında yasaklandı. AKP iktidarı döneminde toplamda 15 grev yasaklandı. Yasaklanan grevlerin 7’si 21 Temmuz 2016 yılında ilan edilen OHAL rejiminde meydana geldi.

Özelde % 5 sendikalı

-100 işçinin 12’si sendikalı: AKP iktidara gelmeden önce % 50’lere varan sendikalaşma oranı Temmuz 2018 verilerine göre %12.76 dolayına geriledi. Her 100 işçiden yalnızca 12’sinin sendika üyeliği bulunuyor.

  • Özel sektörde çalışan işçilerin % 95’i sendikalı değil!

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) raporlarına göre,

  • Türkiye sendikal hak ve özgürlükler noktasında dünyanın en kötü 10 ülkesi arasına girdi.

-Güvencesizlik arttı: Esnek istihdam ve ucuz işgücünü alabildiğince çalışma yaşamına dayatıldı. OHAL dönemi fırsata dönüştürülerek işçi ve emekçi karşıtı birçok düzenleme yasalaştı.
===================================
Dostlar,

16 YILLIK AKP İKTİDARINDA
21 BİN EMEKÇİ KURBAN VERİLDİ!

Bunlarla da kalmadı! Rapora göre şu paragraf da eklenebilir yazımıza :

TAŞERONA İŞÇİSİNE KADRO ALDATMACISI

AKP’nin “21. yüzyılın kölelik rejimi olan taşeron çalıştırmayı” yaygınlaştırdığı saptaması yapılan raporda (https://www.evrensel.net/haber/367849/chp-calisma-yasami-raporu-16-yilda-en-az-21-bin-is-cinayeti, 08.12.18)

  • AKP’nin kadro vaadinin aldatmacaya döndüğü ve işçilerin yüz üstü bırakıldığı ifade edildi.

696 No’lu KHK ile 400 binden çok işçinin kadroya değil belediyelere bağlı şirketlerde işçiliğe geçirildiği aktarılan raporda, 500 binden çok işçiye ise kadro hakkı tanınmadığı aktarıldı.

Ayrıca, kadroya geçen işçilerin daha önceden var olan toplu iş sözleşmesi ve öbür haklardan yararlanamadığı da belirtildi.

12 Eylül 1908 döneminde başlatılan emek örgütlenmesinin eritilmesi operasyonu sürüyor.. En az 3 işçiden 1’i sendikalı iken, günümüzde bu oranın da 1/3’üne inildi.. Her 100 işçiden yalnızca 5’i toplu iş sözleşmesi yetkisi olan sendika üyesi..

12 Eylül 2010’da yapılan 26 maddelik blok oylamada Anayasa değişiklikleri halkoyuna sunuldu ve onaylandı. Bu değişikliklerden biri de 1’den çok sendikaya üyeliği yasaklayan hüküm idi.. “Özgürlük” gibi sunuldu.. “Yetmez ama evet” çi liboşlar halkı kandırdı.. İşçi 1’den çok sendikaya üye olarak nasıl daha özgür olabilirdi ki?? Elbette tersi oldu.. emek örgütleri daha da dağıtıldı.

Yaşasın emeğin örgütlenme hakkı !
Türkiye’de, 2018 sonunda yaklaşık 15 milyon işçiden yalnızca %5’inin üyesi olduğu sendika eliyle toplu sözleşme yapabilme hakkına sahip.. Bu oran ise kamu işçilerinin örgütlülüğü ile sağlanabiliyor. Özel sektörde durum daha da kötü..

İşveren sendikaları kaya gibi, monoblok; TİSK!
Emekçi ise parça parça.. TÜRK-İŞ, DİSK, AKP yanlısı HAK-İŞ… işçi örgütlenmeleri.
Memurlara ise sendikacılık oynatılmakta.. “grev” ve toplu sözleşme hakkı olmayan, salt “toplu görüşme” hakkı tanınan 3 milyonu aşkın kitle, her yıl Hükümet ile toplu görüşmede anlaşamamakta, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kesin son kararı vermektedir (Anayasa md. 53/4).

Sonuçta çalışanlar ulusal gelirin en az yarısını üretmekte ancak bu pastanın en çok 1/4’ünü alabilmektedir. Bunun çıplak adı,

  • Türkiye’de KORKUNÇ BİR EMEK SÖMÜRÜSÜ – YOKSULLAŞTIRMA söz konusudur.

31 Mart 2019 seçimlerine dek bile ötelenmesi – ertelenmesi çoook ama çok güç, ağır bir ekonomik bunalım ülkemizi kuşatmış durumda..

AKP ise en tepelerden başlayarak acı gerçeği görmezden gelmeyi sürdürmekte..
Bu tablo her şeyden daha elim ve vahim!

TÜSİAD bile, artık saklanamayacak acı gerçekleri yeni ve eski başkanları ağzıyla çok net ve ısrarla, yineleyerek dile getirmekte..

İktidar  neyi beklemekte??

Halkın “AÇIZ – İŞSİZİZ – BORÇLUYUZ – HACİZDEYİZ…” diye sokaklara dökülmesi mi beklenmekte??
– Fransa’da başlayıp hızla yayılan, halkın SARI YELEKLİ insanca yaşam istemlerini
AKP nasıl okuyor?
Bunun polis – jandarma – paramiliter iktidar güçleri… zoruyla bastırılabileceği mi hesaplanmakta?
Yeni bir OHAL mi var ufukta ve hesapta??
OHAL altında seçimleri belirsiz geleceğe erteleme mi var?
Ne var, ne var AKP’nin “kutsallaştırılan” ‘kodlu‘ 2023 hedeflerinde??

Sevgi ve saygı ile. 09 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com