HER YIL 6’DAN FAZLA SOMA

HER YIL 6’DAN FAZLA SOMA

Recep Yılmaz
Mühendis

[Haber görseli]

Türkiye’de iş kazaları ve iş cinayetlerine bakış açısı birçok konuda olduğu gibi yine yalnızca sayısal veriler üzerinden ilerliyor.
Olayın arka planında yatan ideoloji, emek sermaye çelişkisi, taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve yandaş sendika sistemi hep göz ardı ediliyor. Konu yalnızca işçilerin eğitimsizliği etrafında dönüyor.
Ana haber bültenlerinde ise sansasyonel bir yaralı ya da ölü sayısı yoksa iş kazalarının gündemde yeri bile yok. Son yaşanan Soma, Ermenek ve Torunlar facialarının bir müddet gündemde kalması ve ardından tekrar yaşanan suskunluk ve sorumsuzluk dönemi de buna örnek.

Cezasızlığın egemenliği

Örneğin bu ülkede 2018 yılında iş cinayetleri sonucunda 1923 işçi yaşamını yitirdi. Yani her yıl 6’dan fazla Soma katliamı yaşanıyor aslında.
Bu ülkede iş kazaları AKP ile başlamadı elbette ama taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve grev düşmanlığı bu dönemde en üst seviyeye yükseldi. Kıdem tazminatından bir fon yaratma arzusu bu dönemde yüksek sesle dile getirilebilir oldu. Esnek çalışma ve kamu eliyle 6 aylık, 9 aylık süreyle geçici çalışma bu iktidarın bir ürünü. 12 Eylül’ün sunduğu “dikensiz gül bahçesi” ile emek düşmanı neo-liberal uygulamaları hayata geçiren Özal’lı yıllar (ANAP) güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve özelleştirme dalgası için yeterince altyapı sağlamıştı zaten. 12 Eylül’ün ekonomik karakteri, başka bir yazının konusu olabilir. Ama bugün yaşananların karakterini dünde aramak yanlış olmasa gerek.
Asıl konuya dönersek 2002 yılında 872 olan işçi ölümü 2018’de 1923’e ulaştı. Ülke nüfusu %25, çalışan sayısı ise %40 artmış olmasına karşın iş cinayetleri 16 yılda %120 arttı.

  • Sendikalaşma oranlarına bakacak olursak;
  • 2002 öncesi %58 oranında olan sendikalaşma 2018’de %13 oranındadır. Ancak bunun yarısı toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptir.
  • Kamu dışında özel sektörde çalışan işçilerin ise yalnızca %5.5’i bir sendikaya üye.
  • İşçi ölümlerinin %98’inin sendikasız işyerlerinde yaşandığı gerçeği aslında çok şey anlatıyor.
  • Toplu iş sözleşmesi yoksa iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemleri de yok demektir.

İş Güvenliği Yasası ile uygulanan İSG uzmanlığı ise düşsel (hayali) bir kavram olmaya devam ediyor. Uygulama neresinden tutulsa elinizde kalır. Cezasızlığın mutlak egemenliği sürdükçe bu iş, sorumluluğu birkaç ustabaşı işçiye veya mühendise yıkma girişiminden öteye gidemez.

Obez büyümenin nedeni

Sendikaların durumuna bakacak olursak; toplam 1 milyon 859 bin sendikalı işçiden 975 bini Türk-İş’e, 684 bini Hak-İş’e ve 171 bini DİSK’e üyedir. Toplam kayıtlı işçilerin yalnızca % 13’üdür.
İktidarın arka bahçesi görünümünde olan Hak-İş, 2002’de 306 bin üyeden bugün 684 bine yükselmiştir. Bu sayıda en büyük pay 315 bin üye sayısı ile AKP’li belediyelerde “örgütlü” Hizmet-İş Sendikası’na aittir.
Yine iktidarın güvenli kolları altında büyüyüp serpilen Memur-Sen ise 2002’de 41 bin olan üye sayısını bugün 1 milyona ulaştırmıştır. İki yılda bir izlenen toplusözleşme tiyatrosu ile sergiledikleri “performans” bu obez büyümenin asıl kaynağı olsa gerek.

Kâğıt üstünde

Son olarak yandaş sendikacılığın ve sarı sendikalarla kurulan ilişkilerin meyvelerini toplayan siyasal iktidar; sahte toplu iş sözleşmeleriyle iş güvencesi ve iş güvenliği olmayan ya da salt kâğıt üstünde olan bir alan yarattı. Ve en önemlisi esnek çalışmanın kayıtsız istihdamın yaygın olduğu bu güvencesiz çalışma ortamında sendika bürokratlarıyla birlikte dilediği gibi at oynatmaktadır.

  • Bunun sonucunda ise yeni Soma’ların yeni Ermenek’lerin yaşanılması maalesef kaçınılmazdır.

Bu düzenin sahiplerinin yapacağı tek şey ise ölenlerin arkasından timsah gözyaşları dökmek olacaktır.

Buna karşı işyeri tabanlı bir dayanışma ağı oluşturmak ve bürokratik gericilikten uzak bir örgütlenme yolu bu gidişatı tersine çevirebilir. (Cumhuriyet, 05.10.19)

Çalışma yaşamı savaş alanı gibi

Çalışma yaşamı savaş alanı gibi!

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın hazırladığı rapor tabloyu ortaya koydu:

CHP’nin raporuna göre AKP döneminde en az 21 bin işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 

Mahmut Lıcalı

Cumhuriyet, 07.12.18
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
[Haber görseli]

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın hazırladığı “Çalışma Yaşamında ve İşçilere Yönelik Hak İhlalleri” adlı rapor AKP’nin iktidarda olduğu son 16 yılda, kadın ve çocukların da arasında bulunduğu 21 bin işçinin, işyerlerinde yaşamını yitirdiğini ortaya koydu. 2018’in ilk 11 ayında iş kazalarında yaşamını yitiren işçi sayısı 1800 oldu.

10 Aralık İnsan Hakları Günü öncesinde hazırladığı raporu değerlendiren Ağbaba,

  • “AKP iktidarının son 16 yılına baktığımızda yaşamın her alanında hak ihlallerinin yoğun olarak gerçekleştiğini görmekteyiz. Hak ihlallerinin en çok yaşandığı alanlardan birisi de çalışma yaşamı ve işçi haklarının ihlalidir.” görüşünü dile getirdi.

11 ayda 1800 kayıp

Raporda özetle şu saptamalar yer aldı:

Ölüme terk edildiler: AKP iktidarı boyunca en az 21 bin işçi işyerlerinde çalışırken ölüme terk edildi. Soma, Tuzla Tersaneleri, Davutpaşa, Ostim, Kozlu, Karadon, Ermenek, Esenyurt, Torunlar, Şirvan ve Şırnak’ta yaşanan iş cinayetleri AKP iktidarı döneminde öne çıkan iş cinayetleridir.

  • Yalnızca 2018 yılının ilk 11 ayında en az 1800 işçi, işyerlerinde çalışırken yaşamını yitirdi.

İşçi intiharları arttı: Çalışma yaşamındaki baskılar ve ekonomik kriz sonucunda son 5 yılda işçi intiharları % 300 oranında arttı. İşyerlerindeki çalışma koşullarına bağlı olarak son 5 yılda 300’den çok işçi, intihar ederek yaşamına son verdi.

15 grev yasaklandı: 190 binden çok işçinin grevi ertelenme adı altında yasaklandı. AKP iktidarı döneminde toplamda 15 grev yasaklandı. Yasaklanan grevlerin 7’si 21 Temmuz 2016 yılında ilan edilen OHAL rejiminde meydana geldi.

Özelde % 5 sendikalı

-100 işçinin 12’si sendikalı: AKP iktidara gelmeden önce % 50’lere varan sendikalaşma oranı Temmuz 2018 verilerine göre %12.76 dolayına geriledi. Her 100 işçiden yalnızca 12’sinin sendika üyeliği bulunuyor.

  • Özel sektörde çalışan işçilerin % 95’i sendikalı değil!

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) raporlarına göre,

  • Türkiye sendikal hak ve özgürlükler noktasında dünyanın en kötü 10 ülkesi arasına girdi.

-Güvencesizlik arttı: Esnek istihdam ve ucuz işgücünü alabildiğince çalışma yaşamına dayatıldı. OHAL dönemi fırsata dönüştürülerek işçi ve emekçi karşıtı birçok düzenleme yasalaştı.
===================================
Dostlar,

16 YILLIK AKP İKTİDARINDA
21 BİN EMEKÇİ KURBAN VERİLDİ!

Bunlarla da kalmadı! Rapora göre şu paragraf da eklenebilir yazımıza :

TAŞERONA İŞÇİSİNE KADRO ALDATMACISI

AKP’nin “21. yüzyılın kölelik rejimi olan taşeron çalıştırmayı” yaygınlaştırdığı saptaması yapılan raporda (https://www.evrensel.net/haber/367849/chp-calisma-yasami-raporu-16-yilda-en-az-21-bin-is-cinayeti, 08.12.18)

  • AKP’nin kadro vaadinin aldatmacaya döndüğü ve işçilerin yüz üstü bırakıldığı ifade edildi.

696 No’lu KHK ile 400 binden çok işçinin kadroya değil belediyelere bağlı şirketlerde işçiliğe geçirildiği aktarılan raporda, 500 binden çok işçiye ise kadro hakkı tanınmadığı aktarıldı.

Ayrıca, kadroya geçen işçilerin daha önceden var olan toplu iş sözleşmesi ve öbür haklardan yararlanamadığı da belirtildi.

12 Eylül 1908 döneminde başlatılan emek örgütlenmesinin eritilmesi operasyonu sürüyor.. En az 3 işçiden 1’i sendikalı iken, günümüzde bu oranın da 1/3’üne inildi.. Her 100 işçiden yalnızca 5’i toplu iş sözleşmesi yetkisi olan sendika üyesi..

12 Eylül 2010’da yapılan 26 maddelik blok oylamada Anayasa değişiklikleri halkoyuna sunuldu ve onaylandı. Bu değişikliklerden biri de 1’den çok sendikaya üyeliği yasaklayan hüküm idi.. “Özgürlük” gibi sunuldu.. “Yetmez ama evet” çi liboşlar halkı kandırdı.. İşçi 1’den çok sendikaya üye olarak nasıl daha özgür olabilirdi ki?? Elbette tersi oldu.. emek örgütleri daha da dağıtıldı.

Yaşasın emeğin örgütlenme hakkı !
Türkiye’de, 2018 sonunda yaklaşık 15 milyon işçiden yalnızca %5’inin üyesi olduğu sendika eliyle toplu sözleşme yapabilme hakkına sahip.. Bu oran ise kamu işçilerinin örgütlülüğü ile sağlanabiliyor. Özel sektörde durum daha da kötü..

İşveren sendikaları kaya gibi, monoblok; TİSK!
Emekçi ise parça parça.. TÜRK-İŞ, DİSK, AKP yanlısı HAK-İŞ… işçi örgütlenmeleri.
Memurlara ise sendikacılık oynatılmakta.. “grev” ve toplu sözleşme hakkı olmayan, salt “toplu görüşme” hakkı tanınan 3 milyonu aşkın kitle, her yıl Hükümet ile toplu görüşmede anlaşamamakta, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kesin son kararı vermektedir (Anayasa md. 53/4).

Sonuçta çalışanlar ulusal gelirin en az yarısını üretmekte ancak bu pastanın en çok 1/4’ünü alabilmektedir. Bunun çıplak adı,

  • Türkiye’de KORKUNÇ BİR EMEK SÖMÜRÜSÜ – YOKSULLAŞTIRMA söz konusudur.

31 Mart 2019 seçimlerine dek bile ötelenmesi – ertelenmesi çoook ama çok güç, ağır bir ekonomik bunalım ülkemizi kuşatmış durumda..

AKP ise en tepelerden başlayarak acı gerçeği görmezden gelmeyi sürdürmekte..
Bu tablo her şeyden daha elim ve vahim!

TÜSİAD bile, artık saklanamayacak acı gerçekleri yeni ve eski başkanları ağzıyla çok net ve ısrarla, yineleyerek dile getirmekte..

İktidar  neyi beklemekte??

Halkın “AÇIZ – İŞSİZİZ – BORÇLUYUZ – HACİZDEYİZ…” diye sokaklara dökülmesi mi beklenmekte??
– Fransa’da başlayıp hızla yayılan, halkın SARI YELEKLİ insanca yaşam istemlerini
AKP nasıl okuyor?
Bunun polis – jandarma – paramiliter iktidar güçleri… zoruyla bastırılabileceği mi hesaplanmakta?
Yeni bir OHAL mi var ufukta ve hesapta??
OHAL altında seçimleri belirsiz geleceğe erteleme mi var?
Ne var, ne var AKP’nin “kutsallaştırılan” ‘kodlu‘ 2023 hedeflerinde??

Sevgi ve saygı ile. 09 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Betona 551 milyar dolar

Betona 551 milyar dolar

Erinç Yeldan
07 Nisan 2018, Cumhuriyet

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye son 7 yılda yarım trilyon Doları aşan inşaat yatırımı yaptı. 

Alınan dış borç betona gömüldü

[Haber görseli]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2017 yılına ait “büyüme” istatistiklerini yayınladı. Milli gelirimizin 2017’de %7.4 ile yeni bir rekor kırdığını ve dünya ekonomisinin önemli başarı öykülerinden birisi olduğunu öğrendik. 
2017’nin “göz kamaştırıcı” büyüme olgusunun ardındaki etkenleri kamuoyundaki tartışmalardan biliyoruz: hanehalkı ve devletin tüketim harcamalarındaki hızlı artış; “net” ihracatın olumlu katkısı; sabit sermaye yatırım harcamalarındaki sıçrama, … Ancak bu değerlendirmeler daha çok milli geliri oluşturan parçaların incelenmesiyle sınırlı kaldığından, büyümenin niteliği ve yapısal kaynakları hakkında sağlıklı bir sonuca ulaşmamıza yeterli olmuyor. Bunun için, TÜİK’in veri eksikliklerine rağmen, daha derine inmemiz gerekiyor. 
Üstteki tabloda, küresel krizin olumsuz etkilerinin (görece) atlatıldığı ve AKP ekonomi yönetiminin artık “çıraklık” dönemini geride bırakarak, “ustalık” dönemine girdiğini ilan ettiği 2010 sonrasına ilişkin üç temel veri var. İlki Türkiye’nin dış borç stokuna ilişkin. İkinci sütunda “inşaat” sektörü katma değeri ve nihayetinde milli gelir rakamları ABD doları bazında sergileniyor. 
Türkiye’nin 2010 yılında dış borç stoku 291 milyar dolar iken, milli geliri 772 milyar dolar idi. İnşaat sektörü bu rakamın %6.2’sini oluşturmaktaydı ve dolar cinsinden hesaplandığında 47 milyar dolarlık bir katma değer üretmekteydi. 2010’lı yıllar boyunca Türkiye’de konut inşaatına dayalı bir yatırım ve büyüme stratejisini uygulamaya konuldu. Milli gelir, dolar kurundaki iniş çıkışlara da duyarlı olarak, 772 milyar dolardan 2017 sonunda 851 milyara yükseldi (toplam 78.6 milyar dolarlık artış). İnşaat sektörünün payı %8.6’ya değin yükseldi ve yarattığı katma değer 2017 sonunda 73.2 milyara ulaştı (birikimli olarak 26.1 milyar $). 
Yani söz konusu yedi yılda inşaat sektöründeki büyüme, milli gelirin toplam büyümesinin üçte birini kendi başına sağlamaktaydı. Dolayısıyla, her bir dolarlık milli gelirimizin üçte biri inşaat faaliyetiydi! 
Şimdi bu harcamaların kaynağına bakalım. Türkiye’nin 2010’da 291 milyar dolar olan dış borç stoku, 2017’nin üçüncü çeyreği sonunda 437 milyara ulaşmış. Bu rakama göre dış borçlarımızın yıllık ortalama artış hızı %5.8’e ulaşıyor. Halbuki dolar bazında milli gelirimizin yıllık artış hızı sadece yüzde 1.4!

İnşaat YUTTU

Yedi yılda milli gelirde toplam artış 78.6 milyar dolar iken, dış borçtaki artış bunun neredeyse iki katı, 146 milyar dolar.

  • Türkiye her bir dolarlık milli gelir üretirken, yaklaşık iki dolar dış borç üretmiş.

Bunun üçte birini de inşaata “yatırmış”. İnşaat yatırımlarının yedi yıllık toplamı 551 milyar doları buluyor.

  • Tam yarım trilyon dolarlık beton yatırımı yapılmış.

Bu rakamın inşaat yerine, eğitim, sağlık, sosyal altyapı ve araştırma geliştirmeye dayalı hizmet sektörlerine dönüştürülebileceği bir Türkiye’yi mevcut konjonktürde sadece tahayyül edebiliyoruz. Türkiye, yakın tarihimiz boyunca bu tür dış borçlanmaya dayalı büyüme senaryolarını sıkça izledi. 

  • Yurt içinde katma değer üretmek yerine, dış borçlanmaya dayalı ve ithalata bağımlı bu tür büyüme süreci her defasında dış ticaret açıkları, işsizlik ve yüksek enflasyon ile birlikte yaşandı.

“Bu sefer her şey değişik” diye geçiştirilen sorunlar her defasında sürdürülemez dengelerin yarattığı krizler ile son buldu.
======================================
Dostlar,

İşte bir AKP klasiği daha…

Prof. Erinç Yeldan, son derece önemli bir makro denge – dengesizlik sorununu işliyor.
Yazık oldu yarım trilyon dolar borca!
İstanbul’da depreme karşı binaların dönüşümü ne yazık ki 1999’dan bu yana 19 yılda tamamlanamadı!.

Ülkemizin taşını toprağını satan AKP iktidarı, TOKİ’yi bir kamu kurumu olarak asla elden çıkarmadı. Vahşi kapitalist bir ekonomide Devlet eliyle inşaatlar sürdürüldü. Çok rahat arsa sağlandı TOKİ’ye.. Yasal mevzuat desteği de. TOKİ sosyal konuttan giderek lüks konuta ve işyerleri, cami inşasına yöneldi. Yandaş yükleniciler zengin edildi. 1 milyona varan konut fazlası üretildi, satılamayıp TOKİ’nin elinde şişti! Konutta net arz fazlası yaratıldı!

Ancak öğrenci yurtları sorunu ülkemizde çözül(e)medi!?
Tarikatlar, cemaatlar, vakıflar, dernekler.. bu alandaydı çünkü.
Bu yurt yangınlarında masum çocuklarımız yandı!
Bu yurtlarda masum çocuklarımızın ırzına geçildi!
Durdurulamıyor da! Ciddi yatırım, bağlantılar, süren inşaatlar, stoklar, makine parkı ve inşaat işçileri.. Ne yapmalı?? Yurtdışı pazarlar ülkemizdeki aşkın kapasiteyi emecek düzeyde değil.
Bu gün frene bassanız, yıllar sonra etkili olacak..
Bir de inşaat sektöründe yaşanan İŞ CİNAYETLERİ var ödenen acı bedel kapsamında.
Bari deprem bölgelerinde yapı stokları tümüyle yenilenebilse!

Bunlar devr-i AKP’de yaşandı ve iktidar değişmedikçe ne acı ki sürecek!
Bir delinin kuyuya taş atması örneği!

Sevgi ve saygı ile. 10 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Türkiye’de kadrolu işçi olmanın bir önemi yok

‘Türkiye’de kadrolu işçi olmanın bir önemi yok’
Aykut Günel ile söyleşi

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
900 bin taşeron işçisinin kadroya alınmasına dair Hükümetin üzerinde çalıştığı düzenlemenin, sendikalara danışmadan hazırlanmasını eleştiren Kocaeli İSİG Meclisi üyesi Aykut Günel, “Kısıtlamalarda kadrolu ya da kadrosuz ayırt etmeyen bir yönetimde, kadrolu olmanın bir önemi yok” dedi.
 
Hükümet tarafından kamuda çalışan taşeron işçilerinin kadroya alınmasına ilişkin yapılması planlanan yasal düzenlemeye ilişkin tartışmalar hız kazandı. 5 Aralık’ta AKP grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, taşerona kadro verilmesi konusunda “Kamudaki 450 bin ile belediyeler ve il özel idarelerindeki 400 bin işçimiz çalıştıkları yerlerdeki belediye iktisadi teşekküllerinde istihdam edilecekler.” açıklamasında bulunmuş, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu ise, bu konudaki çalışmalarının 900 bin işçiyi kapsadığını ve 4 aşamalı olarak yaşama geçirilecek yasal düzenlemeyi de en kısa zamanda hazırlayacaklarını söylemişti.
 
Yapılan bu açıklamalar sonrasında yasanın bir an evvel netleşmesi için pratik adımlar atılması yönünde çağrılar yapan işçi sendikaları ve işçiler de, yine yasanın tek başına yeterli olmayacağı hususunda uyarılarda bulunmuştu. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi üyesi Aykut Günel, Hükümet nezdinde bu yönlü açıklamalar ve bu zamana kadar yaşanan gelişmeler üzerinden henüz içeriği bilinmeyen yasal düzenlemeyi değerlendirdi. Günel, işçilere yalnızca kadro verilmesinin tek başına yeterli bir girişim olmadığını söyledi.
 
‘BÜTÜN TAŞERON İŞÇİLERİNİ KAPSAMIYOR’
 
Taşeron işçilerine kadro verilmesi yönünde hazırlanacak yasa tasarının en başından eksiklikler ile başladığını kaydeden Günel, “Öncelikle çıkarılması planlanan yasanın düzenlenmesi ile ilgili sendikalara danışılmadan, sendikaların deneyimlerine başvuru yapmadan çıkarılması planlanıyor. İkinci bir sorun ise bilerek yapıldığını düşündüğüm bir algı operasyonu söz konusudur. Türkiye’de mevcut durumda özel sektör ve kamuda toplamda 2 milyona yakın taşeron işçisi var. Çıkarılması planlanan yasa özel sektörde bulunan 1 milyon taşeron işçisini kapsamıyor. Kamuda çalışan 900 bin taşeron işçisinin ise salt merkezi bütçe ile çalışan 450 bin işçiyi kapsıyor. Taşerona kadro meselesi sadece 450 bin işçiyi ilgilendiren bir durum” dedi.
 
‘KADRO MESELESİ SADECE ÜCRET MESELESİ DEĞİL’
 
İşçilerin en önemli sorununun yaşam kaygısı olduğunu vurgulayan Günel, Türkiye’de her gün ortalama 5 işçinin yaşamını yitirdiğini hatırlattı (AS: 2016’da 1970 iş cinayeti!). İş cinayetleri-nin çok  nedeni olsa da bunlar arasından en önemli nedenin güvencesiz – esnek çalışma saatlerinin uygulanması olduğunun altını çizen Günel, “Ölen işçilerin % 98’i güvencesiz çalıştırılan işçilerden oluşmaktadır. Sendikasız ve güvencesiz çalıştırılan işçilerin ölüm oranı çok yüksek bu nedenle taşeron işçilerinin kadroya geçirilmesi en azından iş cinayetlerin azalacağının göstergesidir. Kadro sorunu salt ücret veya sosyal haklar sorunu değil, aynı zamanda işverene karşı işçinin elinin güçlü olması anlamında önem kazanıyor. Tek sorun kadro sorunu değil. Var olan sendikalarda örgütlenebilmesi, toplu sözleşmelerden yararlanabilmesi, haklarını kullanabilmesi” diyerek, işçilerin yaşam hakkının korunmasının öncelikli olması gerektiğini söyledi. 
 
‘TÜRKİYE’DE BU HAKKI KULLANMAK İŞTEN ATILMAK DEMEK’ 
 
Günel, taşeron işçiyi ücret dışında ayıran en önemli sorunun iş güvencesi olduğunu da kaydetti. “İş güvencesi olmayan bir işçinin, işveren karşısında pazarlık payı neredeyse yok. İşyerinde
iş sağlığı güvenliğine ilişkin herhangi bir sorun olduğunda 6331 sayılı yasa açıkça işi durdurma veya iş bırakma veriyor” (AS: md. 13) diyen Günel, Türkiye’de ise bu hakkı kullanmanın işten atılma ve haklarından yoksun bırakılma anlamına geldiğini ifade etti.
 
Günbel, “Kadrolu ve sendikalı işyerlerinde işverene karşı belli yaptırımlar uygulanabiliyor. İşçi için güvence demek, var olan sorunlara karşı çıkmak ve sorunları ortadan kaldırmak için çözüm üretmek anlamına gelmeli” dedi.
 
‘KADROLU OLMAK YETERLİ DEĞİL’
 
Taşeron işçilerinin kadroya alınmasıyla işçilerin sorunlarının bitmeyeceğini belirten Günel, taşerondan kadroya alınan işçinin, memur işçi ile aynı haklara sahip olamadığını da dikkat çekti.
Tasarlanan yasada taşeron işçisinin 4857 sayılı ile iş haklarının güvenceye alınacağını söyleyen Günel, “Kadroya geçtiğinde örgütlenmiş sendikalar varsa, üye olma hakkını elde ediyor ve taşeron işçilerinin yasal anlamda elde edemediği hakkı elde etmiş olacak. Türkiye’de artık kadrolu işçi olmak da yeterli değil. Bugün grev hakkı her yerde yasaklanmış durumda. (AS: OHAL bahanesiyle ne yazık ki!) Özellikle milli güvenliği tehdit etme noktasındaki grev erteleme hakkı, şu an pervasızca kullanılıyor. Yaptıkları kısıtlamalarda kadrolu ya da kadrosuz olarak ayırt etmeyen bir yönetimde kadrolu olmanın bir önemi yok.

– Toplu sözleşme,
– sendikalaşma ve
– grev hakkı

vazgeçilmez haklardandır ama AKP hükümeti bu hakların kullanılmasına izin vermiyor. 2017 yılında 5 grev AKP hükümeti tarafından fiili olarak engellendi. Sorun kadroya geçmek değil, verilen mücadelenin doğru alanda verilmesidir. Temel sorunun yasalar ile belirlenmiş metinlerin varlığı değil, bu metinlerin kullanılıp kullanılmaması olarak değerlendirilmesidir.” dedi.
==================================
Dostlar,

TAŞERONLUK SÖMÜRÜSÜNÜ AKP GETİRDİ VE YOZLAŞTIRDI..
AKP iktidarı bu sorunu sömürmeyi sürdürüyor. Kaç yılın vaadidir bu kadro verme eylemi..
Anlaşılan artık seçim eğik düzlemine girilmiştir ve iktidar, popülist ödünlere mahkumdur.
Öte yandan 4857 sayılı yasa ile 2003’te taşeronluk (altişverenlik – sub-contractor) kurumunu çalışma yaşamımıza sokan AKP iktidarıdır (md. 2). 14 yılda, sermaye yanlısı ve isteği – dayatması olan bu politikanın ne denli ağır sorunlar doğurduğu ne yazık ki yaşanarak deneylenmiştir. İktidar partisi AKP, 2014’te yasada değişiklik yapmak zorunda kalmıştır çünkü taşeron işçilerinin ücretlerinin ödenmesinde ciddi sorunlar yaşanmıştır : 
Değişik beşinci fıkra, 10/9/2014-6552/3 md. : “İşverenler, alt işverene iş vermeleri
hâlinde, bunların işçilerinin ücretlerinin ödenip ödenmediğini işçinin başvurusu üzerine veya
aylık olarak resen kontrol etmekle ve varsa ödenmeyen ücretleri hak edişlerinden keserek işçilerin banka hesabına yatırmakla yükümlüdür.”
Şimdi sıra, sayıları 900 bine dek tırmanmış olan kamu kesimi taşeronlarının çalıştırdığı işçilerin güvencesiz de olsa kadroya geçirilmesine gelmiştir (657 s. yasa md. 4/d). Ancak en az bu denli emekçi de özel sektör taşeronlarınca ağır biçimde sömürülmektedir. Onların sorunu nasıl çözülecektir “kutsanan” serbest piyasa ekonomisinde!?
Dahası, “taşeronluk” kurumu 4857 sayılı İş Yasası’nın 2. maddesinde tanımlanan amaçların dışına taşırılmış ve ağır biçimde yozlaştırılarak yolsuzluklara araç yapılmıştır. Asıl amaç,
gerçek işverenin kimi uzmanlık isteyen işlerin gördürülmesinde altişverenden (taşerondan) hizmet satın alması idi. Ancak devr-i AKP’de kamu ihaleleri ne yapıp edip yandaşlara ikram edilirken, yandaş yüklenici işi aldıktan sonra ihale bedelinin çok altında bir fiyatla hemen altişverene devretmektedir. Bu açıktan komisyon hatta rüşvettir, ahlaksızlıktır ve suçtur. Altişveren (taşeron) ise “oldukça düşük” (!?) bedellerle işi yüklendiğinden, maliyet ve kâr kaygısı ile “her şeyden” kısmaktadır. En başta da emekçi ücretlerinden, kayıt dışı – güvencesiz istihdam hilesi ile.. İktidar olup bitenler seyirci kaldı hatta çanak tuttu. Açıktan zengin edilen
peş keşçi yandaşlar partiye de komisyonlarını zorunlu olarak sunmaktadır.. Bu “işleyiş” herkes tarafından açık açık biliniyor. Nitekim Kamu İhale Yasasında (4734 s. ve 2002 tarihli) AKP’nin yaptığı değişikliklerin sayısını kimse bilmemektedir ancak bu sayı şaşırtıcı biçimde yüksektir ve 100’ü (yüz) aşkındır.. (Hürriyet, 17.12.2014; 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun son 12 yılda 162 kez değiştirildiğini savunan CHP milletvekili Erdoğdu, “Bu kanun çıkarıldığı günden itibaren, duruma göre yapılan eklemelerle bizim saydığımız 162 kez değiştirildi. Bu kanunda yapılan değişikliklerin genelde 2 özelliği vardı. Yapılmış yolsuzlukları aklamak ve yeni yapılacak yolsuzlukları kolaylaştırmaktı.”)
Bu harami düzenine artık son vermek gerekmektedir. Çünkü bir yandan da taşeronların yaptığı işlerin niteliğinde ciddi sorunlar doğmaktadır ve bedelini tüm toplum ödemektedir.. Çöken yollar, raydan çıkan trenler, sel basan tuneller, alt geçitler, su basan TOKİ konutları… Bu durum kabul edilemez ve sürdürülemez. Kamu kesimi taşeron işçilerini güvencesiz kadrolara aktarmak sorunu çözmez. Bu kurum taşeronluk- İş Yasasından tümüyle kaldırılmalıdır ve yasalaştırma TBMM’de kapsamlı tartışmalarla, emek örgütlerinin görüşleri de mutlaka alınarak yapılmalıdır. TBMM tatile sokulmamalıdır. OHAL KHK’si ile bu yasal düzenlemeyi yapmak açıkça Anayasaya aykırı olacaktır çünkü bu konunun OHAL ilanını zorunlu kılan nedenlerle hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü Anayasa md. 121/son : “…olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda..” diye açıkça konu sınırlaması yapmaktadır OHAL KHK’leri için.

Sevgi ve saygı ile. 20 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Türkiye meslek hastalıklarını gizlemede bir numara

Gündem :

Türkiye meslek hastalıklarını gizlemede bir numara!

iakkurt

Meslek hastalıkları üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Prof. Dr. İbrahim Akkurt, Türkiye’nin meslek hastalıklarını “gizleme yoluyla çözmüş(!)” bir ülke olduğunu belirtiyor. Sağlık Bakanlığı’na meslek hastalıklarının kaydının tutulması konusundaki görev ve sorumluluklarını hatırlatmak üzere change.org’da bir kampanya başlatan Akkurt ile Türkiye’de meslek hastalıkları sorununu ve kampanyayı konuştuk.

Mutlu Sereli Kaan

  • Çalışma yaşamı çalışan sağlığı açısından ne gibi riskler içeriyor?

Çalışma ortamlarında kitapların yazdığı, teorik olarak 1 milyondan çok toksik madde, binlerce fiziksel, biyolojik, psikolojik, sosyal riskler ve tehlikeler var. Bu toksik maddelerden ancak
10 bininin kısa ve uzun vadedeki etkileri test edilebilmiştir; geri kalanlarının etkileri bilinmemektedir. Çalışma ortamlarındaki riskler kendilerini bir olayla hemen gösterirlerse
bunun adı iş kazasıdır. İş kazaları belli bir düzey ve süreçte hemen görünmez kılınırlarsa
iş cinayetleri hatta maalesef ülkemizde olduğu gibi iş katliamları olarak ortaya çıkarlar.

Klasik söylemle “her bir iş cinayeti, saklanan 3 bin ramak kala iş kazasının faturasıdır” şeklindedir ki; maalesef günümüzde ülkemizde yaşadığımız budur. Çalışma ortamlarındaki
risk ve tehlikelerin belli bir süreç sonucunda görünür olmasının adı ise işe bağlı hastalıklar-meslek hastalıklarıdır. Meslek hastalıkları ilk maruziyetten belli bir zaman sonra ortaya çıkarlar. Bunların etkileri ancak çalışma ortamlarında bulunanlarda ortaya çıkan hastalık ve patolojilerin nedenlerinin irdelenmesiyle saptanabilir.

  • Türkiye için bu risklerin görünür olduğunu söyleyebilmek mümkün mü?

İş cinayetleri olarak nitelendirilen “görünürlüğü gizlenemeyen iş kazaları” konusunda dünyada ilk 3’de; “görünürlüğü gizlemek için oluşturulan sağlık sistemi -meslek hastalıkları liste/ kayıt ve bildirim sistemi- yoluyla gizleme” potansiyeli konusunda da dünyada belki de bir numaradayız. Yani dünyada meslek hastalıklarını “gizleme yoluyla çözmüş” bir ülkeyiz.   Bundandır ki, pratik olarak ülkemizdeki çalışma ortamlarında risk -sıfır- olarak gözükmektedir. Çünkü işe bağlı hastalıkların-meslek hastalıklarının hiçbiri “SGK yani bir sigorta kurumunun değişik düzeydeki uzmanlarınca bir nedensellik bağı ile gösterilebilir, kanıtlanabilir-işlemi bitmiş olmadıkça; kalıcı hasar, maluliyet, ölümü de bununla ilintili bulunmadıkça” kayıt altına alınmazlar. Yani ülkemizde sağlık sunucularının rutin kayıtlarına bu riskler ve tehlikelerin hiç biri girmemektedir; gizlenmektedir.

  •  Resmi kayıtlardaki rakam nedir? Gerçek rakam nedir?

Bir ülkede meslek hastalıklarının beklenen görülme sıklığı konusunda birkaç parametre vardır. Bunlardan ILO ve WHO’nun da kabul ettiği en sık kullanılan parametre şudur: Bir ülkede çalışma ortamlarının durumuna bağlı olmak üzere her bin kişiden en az 4, en çok 12 kişide meslek hastalığı/işle ilgili hastalık görülmesi beklenir (AS: Harrington ölçütü). Buna göre ülkemizde en az 25 milyon çalışan olduğunu düşünürsek beklenen meslek hastalığı sayısı en az 100 bin, en çok 300 bin küsurdur. Yani en iyi bir beklentiyle bile ülkemizde kayıt altına alınması gereken meslek hastalığı sayısının 100 binden az olmaması gerekir. Oysa ülkemizde “gerçekte meslek hastalığı olmayan” ancak ulusal ve uluslararası alana SGK tarafından
meslek hastalığı diye bildirilen yıllık rakamlar 500 – beşyüz- ün altına bile indirilmiştir.

  • Türkiye’de meslek hastalıklarının kaydının sağlıklı bir şekilde tutulamadığı açık…

Meslek hastalıkları bir etyolojik (nedensellik) tanımlamadır. Meslek hastalığı diye tek bir şablon yoktur.  Hastalıklar vardır, bunların nedenleri vardır. En baba meslek hastalıkları olarak bilinen kurşun toksisitesi başta olmak üzere tüm toksikasyonlar; hatta silikozis de dahil olmak üzere pnömokonyozların bile oluşmasında tek bir etken söz konusu değildir. Kişiye, ortama, koşullara, maruziyet süresi ve yoğunluğu vb. birçok etmene bağlı olmak üzere etkilenme – hastalık – hasar -maluliyet – ölüm olur.  Meslek hastalıklarını görünür kılmak istemezseniz gizleme potansiyeli en yüksek hastalıklardır. Bunlar sağlık sistemi içinde başka adlar, sendromlar vb. şaşalı isimler şeklinde lanse edilir. Meslek hastalıklarının görünür kılınmasının ilk ve belki de tek yolu
tüm hastalıkların nedenlerinin görünür kılınmasını sağlayıcı sistemin rutin sağlık hizmetinin bir parçası durumuna getirilmesini sağlamaktır. İşte görevi olduğu halde Sağlık Bakanlığı yıllardır bunu pratiğe dönüştürmemiştir. Böyle bir sistemimiz olmadığı için de hastalıklar içinde
meslek hastalıklarının görünürlüğü sağlanmıyor, kayıt altına alınmıyor, bildirilmiyor.
Oysa rutin pratikteki her bin hastalığın en az 5 ile 25’nin mesleki kökenli olduğu artık
bilimsel hemen tüm kitapların yazdığı bir gerçektir.

  • Meslek hastalıklarının kayıt altına alınması için siz neler öneriyorsunuz?

İlk soruda yanıtladığım meslek hastalıkları rakamları SGK’nın iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortacılık kolunun “sigortacılık yönünden maluliyet – tazminat işlemleri bitmiş” rakamlardır.  Yani gerçek meslek hastalıkları değildir. Benim önerdiğim şu anda birçok ülkede uygulamaya sokulan, 1930’dan beri Sağlık Bakanlığı’na Umumi Hıfzısıhha Kanunu ile verilmiş olan “meslek hastalıkları istatistikleri kayıt ve bildirim sistemi”nin uygulamaya sokulmasıdır.

  • Bu çerçevede başlattığınız imza kampanyası hakkında bilgi verir misiniz?

Meslek hastalıkları- işle ilgili hastalıklar hep bir maluliyet – tazminat kıskacında görüldüler;
o nedenle de adı dillendirildiği an “kara kaplı mevzuat hazretleri kitaplarına” bakılmayı gerektiren öcüler olarak çalışan – çalıştıran – hekim vb. birçok kesimlerce hep uzak duruldu.  Oysa biz biliyoruz ki; her yüz hatta kimi durumlarda her bin işe bağlı hastalıktan ancak ve ancak 1 (bir)’i yasal izlem gerektiren kategoridedir. Yani bu kategoride olabilecek bir hastalık için günlük pratikte 99’nun hatta bazen 999’nun üstü kapatılıyor, gizleniyor. Ancak evrensel
tıbbi bakışta biliyoruz ki; her hastalık erken evrede yakalanırsa morbidite (geçici veya kalıcı hasar) ve mortalitede (ölüm) çok belirgin bir olumlu etki sağlanır. Bu şekilde hem de çalışma ortamlarındaki risk ve tehlikeler görünür kılınır. Bu hem çalışandaki maruziyetin azalması ya da kesilmesi yoluyla hastalığının ilerlemesini durduracak hatta iyileştirecek, hem o ortamda bulunan öbür kişilerde etkilenme olup olmadığının incelenmesini sağlayacağı gibi hem de o ortamda aynı etkenlere maruz kalanlar için Birincil korunma koşullarının gözden geçirilmesini sağlayarak öbür kişilerin maruziyetini engelleyecektir.  Çünkü basit düz mantıkla da denilebilir ki bir şeyden korunabilmek için öncelikle onun risk ve tehlike derecesini bilmek gerekir.
Bu görev ve sorumluluk da sağlık otoritesinin oluşturduğu sistem içinde buna olanak sağlayıcı bir yapılanmanın bulunmasıdır. İşte kampanyanın temel amacı Sağlık Bakanlığı’nın
“Meslek Hastalıkları Tıbbi Bildirim ve Kayıt Sistemi” ni de içine alacak biçimde bu görev
ve sorumluluğunu artık yerine getirecek bir sistem oluşturmasını sağlamaktır

  • Böyle bir kayıt sistemi tutmanın çalışanların sağlığına olumlu etki edebilecek
    başka çıktıları olabilir mi?

Çalışma ortamlarını bir havuz olarak düşünürsek “tıbbi meslek hastalıkları tanı sistemi”
bu havuzun kaçaklarını (işe bağlı – meslek hastalıkları) bize gösterecektir. Bunların hasar bırakmadan erkenden tanı ve tedavisi sağlanacaktır. İşe bağlı hastalıklarda – meslek hastalıklarında tedavinin ilk koşulu maruziyetleri azaltmak, yok etmek”tir; bu sağlanarak hastalıklar hasar (maluliyet) oluşmadan saptanması sağaltılacaktır. Bunun ötesinde,
çalışma yaşamındaki binlerce risk ve tehlikenin görünür kılınması; benzer ortamlarda çalışan, çalışacaklar için önlemlerin alınmasının yolu açılacaktır. Görünür kılınması sonradan oluşacak hasar, yasal durumlar nedeniyle de önemli bir gösterge olarak kayda geçecek yani tıbbın hukuka kendiliğinden kanıt oluşturmasının önü açılacaktır.

  • Sizin eklemek istedikleriniz var mı?

Çalışma ortamlarının birer hastalık üretim merkezi olmasını istemiyorsak;
hastalıkların nedenini her Basamaktaki hekimin sağlık sunucusu sistemiyle kayıt ve bildirimi sağlayacak biçimde kurumsallaştırmak istiyorsak; pahalı ve kişiye zarar verici tanı yöntemleri yerine iş ve meslek öyküsü yoluyla maruziyetleri ortaya koyup erken tanı koymak istiyorsak; tedavi için tıbbın evrensel kuralı “primum non nocere!: önce zarar ver-me!” ilkesini yaşama geçirip hastalıkların hasar – maluliyet – ölüm yapıcı potansiyelini en aza indirmek istiyorsak mutlaka “meslek hastalıkları tıbbi tanı sistemi”ni kurmamız gerekiyor. Günümüzde bu mümkündür. Hemen her sağlık sunum basamağındaki otomasyon sistemlerinin altyapısı
buna uygundur. Hekim olarak ana görevimiz insanı korumak, hastalandığında zarar vermeden tanı koymak, en pratik yoldan eski sağlığına kavuşturmaktır. Çalışma ortamlarına bağlı etkilenme, hastalık ve bunlara bağlı kişilerde oluşan hasarları belgelemek;
sağlığı bozucu sosyal sürdürülebilirliğin koşullarının sağlanmasına yardımcı olmaktır.
28 Eylül 2015)

=======================================

Dostlar,

TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) düzenli yayın organlarından olan TIP DÜNYASI’nda yer alan bir söyleşiyi bir – iki ay sonra da olsa paylaşmak istedik. Değerli meslektaşımız Sn. Prof. Dr. İbrahim Akkurt, Göğüs Hastalıkları Uzmanı olarak uzun yıllar Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalıştıktan sonra emekli olarak Ankara’da meslek yaşamını sürdürmektedir.
İş ve Meslek Hastalıkları yandal uzmanlığı da bulunmaktadır. Ankara Tabip Odası bünyesinde son birkaç yıldır, bizim de ara ara destek verdiğimiz Meslek Hastalıkları Konseyi çalışması başlatılmıştır. Bu çalışmanın bir kurumsallaşma çizgisi izlemesi sevindirici olacaktır.

İş ve Meslek Hastalıkları, bizim de meslek yaşamımızda en çok emek verdiğimiz alandır. 1977’de tıbbiyeden (İstanbul Tıp Fak.) mezun oluşumuzla birlikte bir yeraltı maden işletmesi hekimliğini de üstlenerek göreve başlamıştık. Ardından Çimento ve Kağıt sektöründe işyeri hekimliği yaptık. Üniversitede alanın her düzeyde (Tıbbiyede lisans, sonra lisans üstü, doktora) derslerini verdik. Tıpta Uzmanlık Tezleri yönettik…. TTB’de uzun yıllar İşyeri Hekimliği Kolu Akademik Kurul üyeliği yaptık ve 25 bine yakın meslektaşımızın İşyeri Hekimliği Sertifikası edindiği 100 dolayında kursta 10 yıl boyunca etkin görev üstlendik. Çalışma ve Sağlık Bakanlıkları ile sorunun çözümü için hep birlikte olduk.. Sevgili Prof. Akkurt’la da..

Ancak… meslek yaşammızın 39. yılına geldiğimiz halde Türkiye’de İşçi Sağlığı İş Güvenliği alanında ve onun bir uzantısı olarak Meslek Hastalıkları bağlamında anlamlı bir yol katettiğimizi söylemek güçtür.

Bu alan, “ekonomik – politik – hukuksal – tıbbi” olmak üzere 4 boyutlu uzay gibidir!

Kavramak, zihinde gerçek anlamda canlandırmak ve oldukça karmaşık etmenlerini tanımlayıp emekten – ulusal yarardan yana bir pusula koymak, sermayeyi bir uzlaşıya ikna etmek
son derece güçtür.

Türkiye bir “Meslek Hastalıkları Şeytan Üçgeni” içindedir..

Meslek_hastaliklari_seytan_ucgeni
Öyle ki; geçelim sermayeyi (işvereni) ve sonra Devleti, Emekçi (işçi,çalışan) da Meslek Hastalığı tanısı almak isteMEmektedir çünkü bu tanı genellikle işinden olmak demektir!
Sorun Küreseldir denebilir.. Tüm dünyada yıllık 1 milyon dolayında meslek hastalığı kayda girmektedir. Bunun yarısı Çin ve ABD’den bildirilenlerdir. Türkiye’ye, Dünya nüfusunun
% 1,1’i olmamız nedeniyle 11 bin / yıl gibi bir rakam düşebilirse de, biz 500’ü aşamıyoruz.

  • Temel engel, Küreselleşmiş vahşi kapitalizm ve mutlak bir sermaye vesayetidir..

    AÜTF’de (Ankara Üniv. Tıp Fakültesi) yıllardır Dönem V’te verdiğimiz
    Meslek Hastalıkları Derslerinin kapsamlı yansılarını izlemek yeterince fikir verebilir :

    http://ahmetsaltik.net/2015/11/11/meslek-hastaliklari-occupational-diseases/ 

    Sorunun çözümü salt tıbbi olarak olanaklı değildir..
    Emek güçlerinin direnişi küreselleştirecek ölçütte örgütlenmesinden geçmektedir.

    Sevgi ve saygı ile.
    30 Ocak 2016, Ankara

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK
    Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
    AÜTF Halk Sağlığı AbD
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com