Zeki Sarıhan : KADINLAR NASIL GİYİNMELİ?

KADINLAR NASIL GİYİNMELİ?

Zeki Sarıhan

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Giyimlerinden ötürü kadınların çeşitli sataşmalara uğradığı bir dönemde Kadınlar nasıl giyinmeli? gibi soruyu yazıya başlık yapmamın birçok okuyucunun garibine gideceğini biliyorum. “Akıl vermek sana mı düştü? Nasıl isterlerse öyle giyinirler” dendiğini duyar gibiyim. Olsun, ben gene de bu konuda söyleyeceklerimi söyleyeyim. İçimde kalmasın.

Giyim yalnız kadınlar için değil, erkekler için de hep bir sorun olmuştur. Özellikle kültür değişimlerinin yaşandığı dönemlerde. (AS: Kültür sürekli değişmez mi; köktenci – hızlı değişimler kastediliyor olmalı..)

“Nasıl istersem öyle giyinirim!” söylemi doğru değildir. Hiç kimse istediği gibi giyinemez. Daha doğrusu, hiç kimse, giyimini seçerken içinde yaşadığı toplumun bu konudaki değer yargılarını hesaba katmazlık edemez. Ay’da tek başına yaşıyor bile olsa, alışkanlıkları onu “Acaba beni Dünya’dan görüyorlar mı?” kaygısına götürür.

Giyim konusunda hoşgörü sınırı, toplumdan topluma olduğu gibi, ortamdan ortama da değişir. Örneğin bir denizci veya maden eriten fabrikada işçi, (bunlar zaten erkek olur) aşırı sıcakta belinden yukarısı çıplak olduğu halde çalışırken yadırganmaz da kentte, kalabalıklar arasında böyle gezerse yadırganır. Kadın olsun, erkek olsun, don gömlek, hatta pijama ile sokağa çıkılmaz. Bunu engelleyen tek şey ayıplanma endişesidir. Plajda, düğünde, tarlada, sıcak ve soğukta, bir folklor gösterisinde, evde ve sokakta farklı giyinme tarzımız vardır.

Kadın giyimi, onların genlerine işlemiş bir yapıdan ötürü her zaman erkeklerden daha çok önemli olmuştur. En “modern” kadınla en muhafazakâr çevre kadınının hareket noktası, özenli ve dikkat çekici olmaktır. Erkek giysisi satanlardan belki beş on kat daha çok olan kadın giysisi satan mağazalar, parayı buradan vuruyor.

Ayvalık’ta Perşembe günleri kurulan pazarda en çok ilgiyi kadın giysileri satan tezgâhlar görüyor. Yazlıkçı kadınlar, neredeyse her Perşembe günü pazara inmeden duramıyorlar ve her kezinde kendilerine yakıştığını düşündükleri giyecekler alıyorlar.

Hiçbir kadın, kötü bağladığı bir başörtü ile veya saç baş dağınık fotoğraf vermek istemiyor.

Her kadın nasıl giyinmesi gerektiğini bilir. Bunu daha çocukken ailesinden öğrenir. Sezgileri de ona kılavuzluk yapar. Ölçü, hem güzel ve çekici görünmek, hem de toplumun görünmesini ayıp saydığı yerlerini örtmektir. Dünyada bütün kadınlar, kendi toplumlarının ve o anda yaşadıkları çevrenin kültürünü de hesaba katarak bu dengeyi çok iyi kurarlar.

Türkiye, masallarda söylenen tekerlemelerde olduğu gibi “Bir yanı sazlık samanlık, bir yanı tozluk dumanlık” olan bir ülkedir. Feodal kır ile burjuva kapitalist kent, giyim konusunda da çatışma halindedir. Kabul etmek gerekir ki, her iki yanda da aşırılıklar vardır. Türkiyeli kadının nasıl giyinmesi gerektiği konusunda ortak bir anlayış oluşmamıştır. Bunun galiba orta yolu, kız öğrenciler için hazırlanan Kıyafet Yönetmeliği idi. Toplum da bunu kabul etmişti. Muhafazakâr anlayış, bunu da bozarak kız öğrencileri için başörtüsünü serbest bıraktığı gibi bunu teşvik de ediyor.

GİYİMDE SINIF TUTUMU

Ben, bazı kadınlarımızın ve genç kızlarımızın Avrupai bir özenti ile toplumun yapısını hesaba katmadan fazla açık giyindiklerini düşünüyorum. Onlar, toplumun bu konudaki yargılarını hesaba katmaz görünüyorlar. Belki böyle ayrıksı bir giyimi devrimcilik olarak bile görüyorlar. Oysa emekçi sınıfları burjuva ve toprak ağalarına kölelikten kurtarmak isteyen bir devrimci böyle hareket etmez. Aksi halde emekçilerle değil, Avrupacı burjuvazi ile bütünleşirler.

Bir Gecede Uzatılan Etekler” yazımda anlatmıştım. 1968’de Gazi Eğitim Enstitüsünde Öğrenci Derneği olarak köylülerimizden kopmamak için köylere geziler düzenliyorduk. Derneğin kongresinde, bu gezilere mini eteği ile katılan sosyalist bir arkadaşımız, muhafazakâr öğrenciler tarafından “köylülerle böyle mi bütünleşeceksiniz?” denerek alay konusu oldu. Kendisi onlara kürsüden sert bir yanıt vermeye hazırlanırken, kulağına eğilip “Haklısınız, eteklerimi bu gece uzatacağım de” diye tembih ettim. Kürsüye çıkıp bunu söylediğinde salonun her iki tarafından büyük bir alkış koptu.  O gece bütün eteklerini dizden aşağı sarkacak biçimde uzattı.

O zaman henüz 24 yaşındaydım, benim görüşlerimi ciddiye alanlar vardı. Şimdi ise 73 yaşımdayım. Kimse sözlerime kulak asmıyor! Herhalde benim geri kafalı bir köylü olduğumu düşünüp “Sen ne karışıyorsun, herkes istediği gibi giyinir” diyorlardır. Çünkü devrimcilik artık birçok çevrede bir sınıf tutumu olmaktan çıktı, vücudunu açma derecesiyle ölçülür oldu! Üzerinde ne kadar az kumaş ve bez bulunursa o kadar devrimcisin! Gezi direnişi sırasında Avrupa’dan gelen bir kadınımız, devrimciliğini kanıtlamak için Taksim Alanı’nda mayo ile dans etmişti! Bu anlayış halkın büyük çoğunluğunun içten içe tepkisini çekiyor ve bir kısmının gerici politikalar etrafında kenetlenmesine yarıyor.

Gezdiğim ülkeler içinde en beğendiğim kadın giyimini Kuzey Kore’de gördüm. Kolları en fazla dirseklerine kadar açıktı ve etekleri dizden yukarı değildi. Buna rağmen ne kadar da çeşitli renk ve desende giyimler yaratmışlardı. Bunları bizim kadın öğretmenlerinin veya memur hanımların giyimine benzettim. Hiçbiri Avrupalı kadınlardan daha az çekici de değillerdi…
(Ayvalık, 22 Ağustos 2017)
====================================

Değerli Sarıhan,

Ne çok tatlısınız… Tatil evinizde gece yarısı okurken de..
Sizi 24 yaşında iken dinleyenler çok akıllı olmalılar, sizdeki cevheri gençken görmüşler..
Şimdilerde o yaşınızın 3 katısınız kronolojik olarak ama birikiminiz ne çok kat eminim.
İnan olsun ki bu ”kamil” yaşınızda yılların okuması – yazması, sentezi – analizi ile sizi izleyenler daha az değil..

Hele bu internet çağında…
Hele hele siz Aydın sorumluluğu ile üretmeyi sebatla sürdürürken..
Lütfen devam ediniz olur mu sevgili dostumuz – öğretmenimiz Zeki Sarıhan’ımız

Sevgi ve saygı ile. 23 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Gezi’nin 4. yıldönümünde binler İstiklal Caddesi’ndeydi

Gezi’nin 4. yıldönümünde
binler İstiklal Caddesi’ndeydi

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Gezi eylemlerinin 4. yıldönümünde İstiklâl Caddesi’nde yürüyüş düzenlendi.
Milletvekillerinin de katıldığı yürüyüş, oturma eyleminden sonra sona erdi.

[Haber görseli]

CHP milletvekillerinin da aralarından bulunduğu bir grup, Gezi olaylarının 4’üncü yıldönümü nedeniyle İstiklal Caddesi üzerinden Taksim Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Polisin meydana çıkmalarına izin vermediği grup, bir süre oturma eylemi yaptıktan sonra olaysız dağıldı.Beyoğlu CHP İlçe teşkilatı önünde saat 19.00’da toplanan yüzlerce kişi, Gezi olaylarının 4’üncü yıldönümü nedeniyle İstiklal Caddesi üzerinden Taksim Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. CHP milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu, Ali Şeker, Onursal Adıgüzel ve HDP Milletvekili Garo Paylan ile Gezi olaylarında yaşamını yitirenlerin ailelerinden Berkin Elvan‘ın annesi Gülsüm Elvan, babası Sami Elvan, Ethem Sarısülük‘ün annesi Sayfiye Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş‘ın babası Ali Ayvalıtaş, Ahmet Atakan’ın annesi Emsal Atakan grubun arasında yer aldı. Grubun önünde yürüyenlerin, “Hayır bitmedi mücadeleye devam, Gezi 4. Yılında” yazılı tişörtler giydikleri görüldü. Fransız Kültür Merkezi önünde önlem alan polis, grubun Taksim Meydanı’na doğru yürümesine izin vermedi. Grup, İstiklal Caddesi üzerinde oturma eylemi yaptı.  Sonrasında eylem olaysız sona erdi.

[Haber görseli]

Gezi Parkı ablukada

2013 yılında yaşanan Gezi parkı eylemlerinin 4’üncü yıl dönümü nedeniyle olası bir eyleme karşı Taksim Cumhuriyet Anıtı ve Gezi Parkı polis bariyerleri ile giriş çıkışlara kapatıldı. Polis önlemlerine ek olarak Taksim Meydanı ve Gezi Parkına itfaiye ve sağlık ekiplerinin konuşlandırıldığı görüldü.
=====================================
Dostlar,

Korku dağları sarmış derler.. AKP – RTE’nin durumu tam da bu..
Ne var ki bu tür şiddet – baskı -korku sarmalının hayırlı bitmediği genel geçer kural.
Türkiye’nin hızla normalleştirilmesi, demokratik – hukuk devletine dönmesi zorunlu.
Kaçınılmaz ve  sağlıklı olan bu.. Bir kez daha anımsatalım..

GEZİ Direnişinde yaşamını yitirenleri saygı ile anıyoruz. Acıları içimizdedir.
Engelli olanların da, aileleri ve yakınlarının da.. Hele hele bu katil engellilikle sonlanan yaralama olaylarına katılanların yargılanarak hak ettikleri cezaları 4. yılın bitiminde de
almamış olmaları acımızı dada da büyütüyor.

Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “O meydan 24 saatte boşaltılacak!” buyruğu ve TV’lere
“Bu emri ben verdim” sözleri ve görüntüsü kulaklarımızda zonkluyor, gözümüzden silinmiyor..

Tarihin hiçbir zamanında ve dünyanın hiçbir yerinde despotik yönetimlerce insan aklının ve idrakinin sürgit tutsak edilebildiği, aldatılabildiğinin örneği yok; Türkiye de bir ayrık (istisna) olmayacak. Bunun böylece bilinmesinde çooook yarar var. Bu halk uyanacak elbet.

Erdoğan’ın dün (30 Mayıs 2017 Salı), Cumhurbaşkanı olarak Genel Başkanı olduğu AKP’nin TBMM Grup toplantısında söylediği sözler düşündürücüdür. AKP’li Erdoğan, 14+ yıldır tek başına iktidar olmalarına karşın ülkemizin sosyal ve kültürel alanında arzuladıkları düzeyde “egemen” olamadıklarını açıklamış ve bu alanlarda önemli yer tutanlar için kabul edilemeyecek, hakaret sayılabilecek nitemler (sıfatlar) kullanmıştır. Erdoğan, önüne gelene hakareti kendine tanınmış bir ayrıcalık sanmaktadır. Kendisine dönük bir parça sert eleştirilere ise asla dayanç (tahammül) göster(e)meyerek dava açtırmaktadır. TCK m. 299 balyoz gibi kullanılmaktadır.. AİHM’nin (Avrupa İnsan Haklası Mahkemesi) aksi yönde istikrar kazanmış içtihatlarına karşın; uluslararası hukuk (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) ve Anayasanın 90. maddesi hiçe sayılarak..

Nereye dek hey lordum, nereye dek??

  • Acı not : Bu gün düşen (?) helikopterde şehit verilen 13 ve PKK terörüne kurban verdiğimiz
    3 şehidimizin, toplam 16 vatan evladının aziz anıları önünde saygı ile eğiliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 31 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Suay Karaman : TARIK AKAN İÇİN

TARIK AKAN İÇİN

portresi_gulumseyenSuay Karaman     

Türk halkının gönlünde taht kuran usta sinema oyuncusu Tarık (Üregil) Akan, 16 Eylül 2016’da yaşamını yitirdi. 111 filmde rol alan Tarık Akan, yedi kez Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ ile 1996 yılında ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü’ kazanmıştır. 1985 yılında Berlin Uluslararası Film Festivali’nde “Pansiyon” filmi ile ‘Gümüş Ayı Mansiyon Ödülü’ almıştır.

Tarık Akan‘ın sinema yaşamı, lüks villalarda çekilen aşk filmlerindeki burjuva sanat anlayışını bırakıp, ulusal devrimci sanata yönelmesiyle ivme kazanmıştır. Bu dönem filmlerinde kapitalizmin insanı nasıl sömürdüğünü, Anadolu feodalizminin bağnazlığını, ezilenlerin özgür ve eşit bir dünya kavgasında uğradıkları zulmü anlatarak sanatının zirvesine çıkmıştı. Bu yüzden işsiz ve parasız günler geçirmiş ama asla ödün vermeyerek alnının akıyla yaşam mücadelesini sürdürmüştü.

15 Ocak 1981’de Almanya’da Barış Derneği‘nin Nazım Hikmet’in doğum günü için düzenlediği etkinlikte yaptığı konuşma yüzünden, yurda dönüşünde tutuklandı. 12 Eylül faşizminin zindanlarında işkence gördü!

İnsanları eğitmenin önemine inandığı için 1991 yılında daha önceleri kendisinin de okuduğu Taş Özel İlkokulu’nu alarak, Özel Taş Koleji‘ni kurdu. 2002’de hapishane günlerini ve 12 Eylül 1980 darbe sürecini “Anne Kafamda Bit Var” adlı kitabında anlattı.

Gerçek bir sanatçıda olması gereken özelliklere sahip Tarık Akan; kültürün ve eğitimin içinde yer alan, ülkesinin gerçeklerine yabancı olmayan, ülke ve dünya sorunlarını bilen, ilgilenen ve gerektiğinde elini taşın altına koyanlardandı. Haksızlıklara daima baş kaldıran, 1990’da Zonguldak’ta büyük madenci grevine destek veren, TEKEL işçilerinin yanında yer alan, Gezi direnişinde gençlerle birlikte olan, Silivri’de bariyerleri ezen ve mücadelelerde hep en önde yürüyen kültürlü, yurtsever bir aydındı.

  • “Benim varlığım ve yaşamım Mustafa Kemal’dir”

diyen Tarık Akan’ın isteği, hepimiz gibi tam bağımsız bir Türkiye dileğiydi.

  • “Atatürkçülük bağımsızlık demektir,
    Atatürkçülük ulusal onur demektir,
    Atatürkçülük devrimcilik demektir.
    Bizler Mustafa Kemal’in askerleriyiz,
    hiçbir zaman ölmeyeceğiz”

diyen Tarık Akan, tüm sevenlerinin gönlünde yaşayacaktır.

Tarık Akan ile ilgili iki küçük anımı yazmadan geçemeyeceğim. 17 Mayıs 2009’da Atatürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde Ankara Tandoğan Meydanı’nda yapılacak Cumhuriyet Mitingi’nde konuşma yapması için Tarık Akan ile görüşmüştüm. ‘Bazı rahatsızlıkları olduğunu ve doktor kontrolüne gideceğini’ söyledi ve ‘başka bir etkinlikte mutlaka buluşalım’ dedi. Görüşme sırasında miting için konuşmacı bulmakta zorlandığımızı bildirmiştim. O zaman Danıştay Başsavcılığından emekli şimdiki ADD başkanı, ‘annesinin izin vermediği’ gerekçesiyle konuşma yapmayı kabul etmemişti. Siyasi iktidarın üniversiteler üzerindeki baskıları yoğunlaşmıştı ve bu baskılardan ilk olarak payını alan Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin eski rektörü, yurt dışında olacağı için konuşma davetimize olumsuz yanıt vermişti. Yine benzer gerekçelerle Ankara Üniversitesi eski rektörü ile ODTÜ eski rektörü de konuşma davetimize olumsuz yanıt vermişlerdi. Bana “sen çık konuş, zaten ADD Genel Sekreterisin, arama kimseyi, sen yetersin” dedi. Tarık Akan’ın cesaretlendirmesi üzerine gereğini yaparak, miting konuşmacıları arasında yer aldım.

İlerleyen günlerde Tarık Akan beni arayarak, mitingden duyduğu mutluluğu ve benim

  • “Krizden çıkışın yolu, Kemalizm’in 6 Ok’u”

sözümü çok beğendiğini bildirdi. Ve bana şöyle dedi:
– “İzin vermeyen anneye çiçek göndermelisin, büyük iş başardınız…”

30 Ocak 2012’de 19. Adalet ve Demokrasi Haftası’nda, benim de mezunları arasında olduğum Bahçelievler Deneme Lisesi’nin düzenlediği etkinlikte Tarık Akan’ın “Köy Enstitüleri, Bir Meçhul Öğretmen” adlı belgeselinin gösterimi yapılmıştı. Ardından ben “Köy Enstitülerinden Günümüze” adlı bir konuşma yapmıştım. Kendisi sağlık sorunu nedeni ile katılamamıştı programa. Etkinlikten birkaç gün sonra Tarık Akan beni arayarak, konuşmam için kutlamış ve konuşmamın filmi tamamladığını söylemişti. Ben de o muhteşem (AS: görkemli) filmi için kendisini kutlamıştım. Aramızdaki konuşma şöyle geçti:

– Tarık abi geçmiş olsun, kendinize dikkat edin ama sanıyorum günde 2 paket sigara içiyormuşsunuz.

– Yok ya 2 paket değil, 3 paketten biraz fazla.

Ve önce sessizlik, ardından karşılıklı gülüşme…

En kısa sürede görüşelim diyerek konuşmamızı bitirmiştik. Yaşamı ertelememek gerekiyormuş, keşke en kısa sürede görüşebilseymişiz. Işıklar içinde uyu alçakgönüllü, yakışıklı, büyük ve gerçek sanatçı…

=================================

Dostlar,

Teşekkürler sevgili Suay kardeşimize..

Ne denli anlamlı notlar düşmüş..

Birkaç yıl önce, “annesinden mitingde konuşma izni alamayan kişi” (!?), son 6 yıldır ADD genel başkanı! Anne, herhalde kızının genel başkan yapılması durumunda konuşma izni vermiş olmalı ??

Sevgili Tarık Akan; ne hoş sada bıraktın sen, baki kalan bu kubbede..

Keşke her gün 3 paketten çok sigara içmeseydin.
Her 100 akciğer kanserinin 90’ının nedeni sigara!
Herkese acı bir ibret..

Sevgi ve saygı ile.
20 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Soner Yalçın : ASIL MESELE BUDUR

ASIL MESELE BUDUR

Soner Yalçın
Soner Yalçın
Twitter: hsoneryalcin
E-mail: syalcin@sozcu.com.tr

AKP’de neler oluyor?..
Bülent Arınç…  Heyecanını gemleyebilen pratik siyasi zekaya sahip bir taktik adamıdır.
Bülent Arınç…  Patavatsız olmayacak kadar deneyimli bir politikacıdır;
bunca yıldır, ölçer biçer ve öyle konuşur.
Ve bugün çok konuşulan Bülent Arınç çıkışı; AKP’de yaşanan gizli gerilimlerin boşalmasıdır.
AKP gibi politik yapılarda; kurallar, tüzükler, gelenekler bir kez sarsıldı mı; her zaman herkes özgürce konuşmayı hak bilir. Devamı gelecektir. Ve hiç kolay olmayacaktır.
Çünkü… 
Bütün diktatörler bir fikirle yola çıkar.
Fakat bu fikir; biçimini ve rengini onu gerçekleştiren diktatörün kişiliğinden alır.
Örneğin, çocukluğunu, gençliğini doyasıya ve keyif içinde yaşayamamış olan biri,
insanlara daima insanlık dışı davranır.

Evet, diktatör doğası gereği; tek bir görüşe tahammül gösterir, o da kendi düşüncesidir!
Diğer fikirler iğrenç ve günahkardır.
Evet, diktatör doğası gereği; bağımsız düşünen herkesi tahammül edilemez bir hasım görür. Haddini aşana cezasını hemen verir. Yoksa düşman gördüğünün onu yok edeceğini sanır.
Ve… Sürekli tek başına herkesin karşısında duran bu diktatörün,
kaçınılmaz olarak herkesle arası bozulur.

Aşırı kırılgan bir yanı olan bu diktatörün; her türlü muhalefete karşı hassas bir kulağı vardır. Duydukları, sert, delici bir bıçak gibi kullandığı kine dönüşür.
Çünkü ona göre, eleştiri suçtur.
Çünkü ona göre, insan kendi haline bırakılırsa ruhu sadece kötülük üretir.
Çünkü ona göre, insana asla özgürlük verilmemelidir; zira bunu kötülük için kullanır.
Sonuç, müsamahasız bir sertliktir.
AKP’de olan budur.
Ama bu gerçek eksiktir…
Başka, önemli bir neden daha vardır…

Çok rezalet çıkacak

AKP’de yaşananları “diktatöre karşı isyan” olarak değerlendirmek abartılıdır.
Mesele başkadır. Şöyle… Başta, emperyalizmin yedek lastiği “Yetmez Ama Evet”çiler olmak üzere kimi çevreler ne diyor:

– “AKP 2007 yılına kadar iyiydi; sonra bozuldu.”
– “AKP kendine verilen misyonu yerine getiremedi.”
Tüm mesele bu “sihirli” cümlelerde saklı; neydi o “misyon”: Cumhuriyet yıkıcılığı.
70 yıldır büyük darbeler alan Cumhuriyet’e son bıçağı “Brütüs AKP”nin saplamasını istediler.
Kuşkusuz kolay zafer kazandırılan AKP de bıçağı soktu. Kim ne derse desin başardı.  Cumhuriyetçiler mücadeleye devam etse de,
Cumhuriyet neredeyse tüm kurumlarıyla yıkıldı.
AKP, Cumhuriyet’in özgür yurttaşını yok etti!
İnsanın yerinde artık bayağılık, kalitesizlik, değersizlik vardır. Ve fakat…

AKP yıkmakta  gösterdiği başarıyı kurmakta gerçekleştiremedi.
Evet, yıktı ama kuramadı!
Bunun iki nedeni var:.
Birincisi; Cumhuriyetçiler buna izin vermedi.
İkincisi; AKP’nin yaratıcılıktan yoksun olmasıdır. Yıkacak çok adamları vardı ama
kuracak dehaları yok. Gündüz atılan havai fişek gibiler, ışıkları ve parıltıları yok.
Kötülemeyi biliyorlar ama yapıcı değiller!
Yıkmayı biliyorlar ama inşa etmeyi değil!
Evet: Kurnazlar… Pragmatistler… Demagoglar… “Nakilciler”..!
Ve: “Yeni”yi kurmakta yeteneksizler.
Bu nedenle, akılcı ve yapıcı bir tek işleri yoktur.
Oysa:
Mustafa Kemal yıktı ve kurdu…
AKP yıktı ve kuramadı…
Fark budur…
AKP yıktıkları arasında  aciz ve amaçsız dolaşıp durmaktadır; patinaj yapmaktadır.
Misyonu bitmiş; ömrü dolmuştur. Parti, bir “şirkete” dönmüştür.
17-25 Aralık (AS: 2013) bunun somut örneğidir.
Yine siyasal tarihten biliyoruz ki; rezalet çıkmadan “AKP Oyunu”nun perdesi kapanmaz.
Arınç-Gökçek kapışması bunun somut son örneğidir…

Tek yol var

Yıkan ancak kuramayan AKP’ye bu nedenle HDP desteği aranmaktadır.
Misyon görevlendirici emperyalistlerin umudu, HDP destekli AKP’nin bu kez
inşa edebilmesi’dir! 7 Haziran 2015 seçiminin özü budur.
O halde…
AKP’nin iç kapışmalarına sevineceğimize ne yapacağımıza odaklanmamız gerekmiyor mu?
Artık biliyoruz ki:
Halkın çoğunluğunun diktatöre karşı çıkmasının,
tek bir planlı ve bütüncül bir yapı içinde hareket etmediği sürece bir yararı oluyor.
Yani, hoşnutsuzluklar güçsüz bir homurtuya dönüşüyor.
Yani, örgütlenmemiş memnuniyetsizlik, örgütlü bir iktidar terörüyle baş edemiyor.
Bu anlayışta mücadeleye devam edersek; Gezi Direnişi ile başlayıp 17/25 Aralık hırsızlığı ile devam eden ve bugün AKP çatırdamasına neden olan olaylar, diktatör otoritesinin zayıflamasına yol açsa da, çöküşü için yol hâlâ zor ve hâlâ uzun olur.
Çünkü, dağınık grupları dizginlemek kolay oluyor.
İşte bu nedenle…

CHP’nin tarihi misyonu gereği geniş bir ittifak cephesi kurmasını

ısrarla yazıp duruyorum.

Saadet Partisi’nden Vatan Partisi’ne; Birleşik Haziran Hareketi’nden Yurt Partisi’ne dek geniş bir “halk cephesi“ öneriyorum.
Zorbalığa karşı vicdanın sesi olan bir ittifak öneriyorum.
Hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörünün; vesayete karşı özgürlüğün;
fanatizme karşı hümanizmin ittifakını öneriyorum.

Ama ne yapayım ki…CHP, -Ekmel Bey meselesinde olduğu gibi- umudunu
Abdullah Gül’e bağlamış durumda; bir parti kursa da ittifak yapsak bekleyişini sürdürüyor!
Gezi Direnişi’yle başlayan büyük uyanışı, tekrar uyutmasının -dün nasıl Ekmel Bey ile başladı ise yarın da kontenjan adaylarıyla yapmasının- önüne geçmek gerekiyor.
Bezdirici yıpratıcı sistemli eziyetlerin / sindirmelerin olduğu Türkiye’yi değiştirmenin tek yolu budur.

Yoksa tarih CHP’yi;
AKP-HDP ittifakının perde arkasındaki destekçisi olarak yazacaktır.
Demedi demeyin… (25.3.15)
====================================

Dostlar,

Gündelik işlerin yoğunluğu ile arada, web sitemize yeterince zaman ayıramamanın üzüntsünü yaşıyoruz..

Bu yüzden, sıradışı öngörülü yazar Sayın Soner YALÇIN‘ın 25.3.15 günlü SÖZCÜ‘de
yer alan önemli yazısını paylaşmakta geciktik..

Aşağıdaki tümce ve çağrı son derece önemli..
Biz de aynen paylaşıyor ve CHP’nin ısrarla bu yönde davranmasını istiyoruz.

CHP’nin tarihi misyonu gereği
geniş bir ittifak cephesi kurmasını..

YURT Gazetesinde yer alan ve yurttaşı AKP – CHP koalisyonuna kendince psikolojik olarak hazırlamaya dönük haberler insanın midesini bulandırıyor..

Ekonominin dümenine gene Kemal Derviş‘i oturtmak üzere..

Atatürk’ün partisine yakışan tarihsel sorumluluk bu mudur, yoksa ulusal muhalefeti,
yıkıcı AKP karşısında derleyip – toparlayarak Cumhuriyeti savunma hattı örmek midir??

Sevgili CHP’liler, lütfen büyük fotoğrafı görün..
7 Haziran 2015 seçimleri asla sıradan bir seçim değil..
Bir daha demkokratik seçim göremeyebileceğimiz gibi;

CHP’nin de fiili olarak sonu gelebilir ve göstermelik bir stepne partiye indirgenebilir..

Lütfen yazdıklarımızı abartılı bulmayın; bir an için gerçekleştiğini düşünün,
bu tablonun gerçekleşmesi hiç de uzak ve düşük bir olasılık değil..

Lütfen, lütfen, lütfen…
Duyuyor ve anlıyor musunuz??

Duymak – anlamak ve gereğini yapmak zorındasınız!

Başka seçenek yok, anlıyor musunuz??

Sevgi ve saygı ile, 28.03.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İç Güvenlik Paketiyle Atatürkçüler Sindirilecek

ADD Uyardı :
“İç Güvenlik Paketiyle Atatürkçüler Sindirilecek”

ADD, Meclis’te görüşülen İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nın gerçek amacını şu cümleyle açıkladı:

  • ” İktidar kendisine PKK ile pazarlık alanı açmayı hedefliyor.”
    ADD’den yapılan açıklamada, “AKP iktidara geldiğinde Apo hapiste, PKk ise bitmiş idi.
    Terörü büyütüp bugün Doğu ve Güneydoğu’yu PKK’ya teslim eden, orada devleti fiilen
    yok eden bu iktidardır.” denildi.

AKP ile PKK Anlaştı

İktidarın PKK ile anlaşarak, Türkiye’nin belirli bölgelerinde egemenliği terör örgütüne devrettiğini iddia eden ADD şu saptamayı yaptı:

“Anayasa değişikliği için onlarla birlikte hareket etmek isteyen, kısacası Cumhuriyet’i yok etme amacında PKK ile el ele veren AKP, İç Güvenlik paketini gerçekten teröre karşı mücadele için çıkarıyor olabilir mi? Hayır.”

“Aslında bu yasa ile iktidar, bir yandan seçim öncesi kendisine PKK ile pazarlık alanı açmayı hedefliyor. Asıl hedefi yırtseverler. Silivri’de toplanan Anıtkabir’e koşan yurtseverleri sindirmek için çıkarılıyor…

Bu yasa; yasaklara karşın ADD öncülüğünde Ulus Meydanı’nda toplanıp barikatları yıkan,
kar kış, yağmur çamur demeden Silivri önlerinde toplanan, Tandoğan Meydanı’nda milyonlarca olup Anıtkabir’e koşan, Gezi direnişinde bağımsızlık ve özgürlük istemiyle ayağa kalkan milyonlarca yurtsveri sindirmek için çıkarılıyor.

Bu iç güvenlik yasası; ülkeyi ancak savaş koşullarında uygulanabilecek bir sıkıyönetim rejimine sokarak, bu rejimin hukuk tanımaz ortamında her türlü yetkiyi siyasette toplayarak 2023 hedefine varmak isteniyor.

Bu yasa; Türkiye’nin NATO’dan bağımsız, NATO komutasında olmayan tek silahlı gücü jandarmayı sivilleştirerek, dört bir yanı terör tehdidi altındaki ülkemizin terörle mücadelede
en iyi yetişmiş, en deneyimli ve mobil birliklere sahip olan tek gücünü polis gibi siyasetin emrine sokmak ve teröre karşı etkisiz kılmak için çıkarılmak isteniyor.

Bu paketin yasalaşmaması için herkesi mücadeleye çağırıyoruz..”

========================================

Dostlar,

20 Şubat 2015 günü öğlen saatlerinde Ankara Adliyesi önünde idik..

Yukarıda verdiğimiz toplu basın açıklamasına katıldık..

Çağrıyı biz de paylaşmak istiyoruz..

Sevgi ve saygı ile,
21.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net