Zeki Sarıhan : KADINLAR NASIL GİYİNMELİ?

KADINLAR NASIL GİYİNMELİ?

Zeki Sarıhan

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Giyimlerinden ötürü kadınların çeşitli sataşmalara uğradığı bir dönemde Kadınlar nasıl giyinmeli? gibi soruyu yazıya başlık yapmamın birçok okuyucunun garibine gideceğini biliyorum. “Akıl vermek sana mı düştü? Nasıl isterlerse öyle giyinirler” dendiğini duyar gibiyim. Olsun, ben gene de bu konuda söyleyeceklerimi söyleyeyim. İçimde kalmasın.

Giyim yalnız kadınlar için değil, erkekler için de hep bir sorun olmuştur. Özellikle kültür değişimlerinin yaşandığı dönemlerde. (AS: Kültür sürekli değişmez mi; köktenci – hızlı değişimler kastediliyor olmalı..)

“Nasıl istersem öyle giyinirim!” söylemi doğru değildir. Hiç kimse istediği gibi giyinemez. Daha doğrusu, hiç kimse, giyimini seçerken içinde yaşadığı toplumun bu konudaki değer yargılarını hesaba katmazlık edemez. Ay’da tek başına yaşıyor bile olsa, alışkanlıkları onu “Acaba beni Dünya’dan görüyorlar mı?” kaygısına götürür.

Giyim konusunda hoşgörü sınırı, toplumdan topluma olduğu gibi, ortamdan ortama da değişir. Örneğin bir denizci veya maden eriten fabrikada işçi, (bunlar zaten erkek olur) aşırı sıcakta belinden yukarısı çıplak olduğu halde çalışırken yadırganmaz da kentte, kalabalıklar arasında böyle gezerse yadırganır. Kadın olsun, erkek olsun, don gömlek, hatta pijama ile sokağa çıkılmaz. Bunu engelleyen tek şey ayıplanma endişesidir. Plajda, düğünde, tarlada, sıcak ve soğukta, bir folklor gösterisinde, evde ve sokakta farklı giyinme tarzımız vardır.

Kadın giyimi, onların genlerine işlemiş bir yapıdan ötürü her zaman erkeklerden daha çok önemli olmuştur. En “modern” kadınla en muhafazakâr çevre kadınının hareket noktası, özenli ve dikkat çekici olmaktır. Erkek giysisi satanlardan belki beş on kat daha çok olan kadın giysisi satan mağazalar, parayı buradan vuruyor.

Ayvalık’ta Perşembe günleri kurulan pazarda en çok ilgiyi kadın giysileri satan tezgâhlar görüyor. Yazlıkçı kadınlar, neredeyse her Perşembe günü pazara inmeden duramıyorlar ve her kezinde kendilerine yakıştığını düşündükleri giyecekler alıyorlar.

Hiçbir kadın, kötü bağladığı bir başörtü ile veya saç baş dağınık fotoğraf vermek istemiyor.

Her kadın nasıl giyinmesi gerektiğini bilir. Bunu daha çocukken ailesinden öğrenir. Sezgileri de ona kılavuzluk yapar. Ölçü, hem güzel ve çekici görünmek, hem de toplumun görünmesini ayıp saydığı yerlerini örtmektir. Dünyada bütün kadınlar, kendi toplumlarının ve o anda yaşadıkları çevrenin kültürünü de hesaba katarak bu dengeyi çok iyi kurarlar.

Türkiye, masallarda söylenen tekerlemelerde olduğu gibi “Bir yanı sazlık samanlık, bir yanı tozluk dumanlık” olan bir ülkedir. Feodal kır ile burjuva kapitalist kent, giyim konusunda da çatışma halindedir. Kabul etmek gerekir ki, her iki yanda da aşırılıklar vardır. Türkiyeli kadının nasıl giyinmesi gerektiği konusunda ortak bir anlayış oluşmamıştır. Bunun galiba orta yolu, kız öğrenciler için hazırlanan Kıyafet Yönetmeliği idi. Toplum da bunu kabul etmişti. Muhafazakâr anlayış, bunu da bozarak kız öğrencileri için başörtüsünü serbest bıraktığı gibi bunu teşvik de ediyor.

GİYİMDE SINIF TUTUMU

Ben, bazı kadınlarımızın ve genç kızlarımızın Avrupai bir özenti ile toplumun yapısını hesaba katmadan fazla açık giyindiklerini düşünüyorum. Onlar, toplumun bu konudaki yargılarını hesaba katmaz görünüyorlar. Belki böyle ayrıksı bir giyimi devrimcilik olarak bile görüyorlar. Oysa emekçi sınıfları burjuva ve toprak ağalarına kölelikten kurtarmak isteyen bir devrimci böyle hareket etmez. Aksi halde emekçilerle değil, Avrupacı burjuvazi ile bütünleşirler.

Bir Gecede Uzatılan Etekler” yazımda anlatmıştım. 1968’de Gazi Eğitim Enstitüsünde Öğrenci Derneği olarak köylülerimizden kopmamak için köylere geziler düzenliyorduk. Derneğin kongresinde, bu gezilere mini eteği ile katılan sosyalist bir arkadaşımız, muhafazakâr öğrenciler tarafından “köylülerle böyle mi bütünleşeceksiniz?” denerek alay konusu oldu. Kendisi onlara kürsüden sert bir yanıt vermeye hazırlanırken, kulağına eğilip “Haklısınız, eteklerimi bu gece uzatacağım de” diye tembih ettim. Kürsüye çıkıp bunu söylediğinde salonun her iki tarafından büyük bir alkış koptu.  O gece bütün eteklerini dizden aşağı sarkacak biçimde uzattı.

O zaman henüz 24 yaşındaydım, benim görüşlerimi ciddiye alanlar vardı. Şimdi ise 73 yaşımdayım. Kimse sözlerime kulak asmıyor! Herhalde benim geri kafalı bir köylü olduğumu düşünüp “Sen ne karışıyorsun, herkes istediği gibi giyinir” diyorlardır. Çünkü devrimcilik artık birçok çevrede bir sınıf tutumu olmaktan çıktı, vücudunu açma derecesiyle ölçülür oldu! Üzerinde ne kadar az kumaş ve bez bulunursa o kadar devrimcisin! Gezi direnişi sırasında Avrupa’dan gelen bir kadınımız, devrimciliğini kanıtlamak için Taksim Alanı’nda mayo ile dans etmişti! Bu anlayış halkın büyük çoğunluğunun içten içe tepkisini çekiyor ve bir kısmının gerici politikalar etrafında kenetlenmesine yarıyor.

Gezdiğim ülkeler içinde en beğendiğim kadın giyimini Kuzey Kore’de gördüm. Kolları en fazla dirseklerine kadar açıktı ve etekleri dizden yukarı değildi. Buna rağmen ne kadar da çeşitli renk ve desende giyimler yaratmışlardı. Bunları bizim kadın öğretmenlerinin veya memur hanımların giyimine benzettim. Hiçbiri Avrupalı kadınlardan daha az çekici de değillerdi…
(Ayvalık, 22 Ağustos 2017)
====================================

Değerli Sarıhan,

Ne çok tatlısınız… Tatil evinizde gece yarısı okurken de..
Sizi 24 yaşında iken dinleyenler çok akıllı olmalılar, sizdeki cevheri gençken görmüşler..
Şimdilerde o yaşınızın 3 katısınız kronolojik olarak ama birikiminiz ne çok kat eminim.
İnan olsun ki bu ”kamil” yaşınızda yılların okuması – yazması, sentezi – analizi ile sizi izleyenler daha az değil..

Hele bu internet çağında…
Hele hele siz Aydın sorumluluğu ile üretmeyi sebatla sürdürürken..
Lütfen devam ediniz olur mu sevgili dostumuz – öğretmenimiz Zeki Sarıhan’ımız

Sevgi ve saygı ile. 23 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

YOKSA BEN BİR KOMÜNİST MİYİM?


YOKSA BEN BİR KOMÜNİST MİYİM? 

Zeki Sarıhan

Zeki_Sarihan_portresi

Bu yaşıma geldim, şimdiye kadar hiçbir yerde, hiç kimseye
komünist olduğumu söylemedim. Çünkü bundan ben de emin değilim!
1960’lı yıllarda Çetin Altan, komünist olduğu suçlamasını savuşturmak için “Komünist demek, komünist partisine üye olmak demektir.” diyordu.
Benim durumumun da O’ndan farkı yoktu.

Komünist olduğumu nasıl söyleyebilirdim ki, devletimiz

 

  • Türk âleminin en büyük düşmanı komünistliktir, her göründüğü yerde ezilmeli” 

ilkesine göre hareket ediyordu. Bu ezilme işine daha 1920 yılı sonlarında başlamışlar, bu cümleden olmak üzere 28/29 Ocak 1921’de
Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını Sürmene açıklarında öldürerek denize atmışlardı! Ne tek parti döneminde ne de Demokrat Parti döneminde komünistlere göz açtırmışlardı. Nazım Hikmet’e 1938’de verilen 28 yıllık
hapis cezası 
bu ezmelerin en ünlüsüdür. Komünistler, daha sonraki yıllarda rahat çalışabildiler, düşüncelerini ifade edebildiler mi ki? Cumhuriyet’in ilik yıllarında komünistlikten tutuklanan ve hüküm giyen Şevket Süreyya gibi kimileri, yaşamlarını böyle eziyet içinde geçirmemek için arabanın yüksek yanı olan Devlet tarafına geçmişler ve
çeşitli yerlerde “saygın” görevler almışlardır.
 

Annem bana ne derdi? 

Komünist olmanın yarattığı bu tehlikenin yanında benim komünist olduğumu hiçbir yerde söylemeyişimin başka bir nedeni var:
Annem buna ne derdi? Nedense ben kendime yaptığım her şeyin, taşıdığım düşüncelerin hesabını anneme vermek zorunda hissetmişimdir. Anneciğim bir emekçi kadındı. İnsanların eşit olması gibi düşüncelere karşı olamazdı. Halk için mücadelemizi gördükçe ve düşüncelerimizi öğrendikçe “Oğlum, derdi, bir de namaz kılsanız peygamber gibi adamsınız!”
Bir ara bizimle birlikte Türkiye İşçi Partisi’ne bile oy verdi ama komünistliğin iyi bir şey olduğunu ona anlatmam çok zor olur ve
çok zaman alırdı. En iyisi ben sosyalistlikle idare etmeliydim

Sosyalizm, üretim araçlarının mülkiyetinin toplulaştırılması, komünizm ise herkesten yeteneği kadar alıp herkese ihtiyacı kadar verilmesi ilkesini anlatan sınıfsız bir toplumu tanımlar. Özel mülkiyeti reddeder.
Doğrusu topluma yeteneğim kadar vermeye ve toplumdan da
ihtiyacım kadar almaya her zaman ağzımın suyu akmıştır.

Komünist olduğumu söylemeyişimin bir nedeni daha var.
Ben fena halde ulusalcıyım. Komünistlik, hatta onun ön aşaması olan sosyalistlik kavramları, Türk diline dışarıdan gelmeydi. Bunların Türkçesini bulsak ve kullansak daha iyi olmaz mıydı? Daha 1908’den sonra Türkler öz Türkçe değilse de bize daha yakın olan 
“İştirakçilik” kavramını bulup kullandılar. 1920’de Ankara’da
Halk İştirakiyun Fırkası’nı bile kurdular. Ama birçok ülkede kullanılan, Üçüncü Enternasyonal’in de kullandığı komünistlikte ısrar ettiler, partilerini bu adla uzun süre gizli olarak yaşatmaya çalışmışlardı. Gerçekte sosyalistliğin de, komünistliğin de “Toplumculuk, Halkçılık” gibi karşılıkları vardır. Gerçi esas olan sözcükler değil, programdır.
Adı Türkçe diye Türkiye egemen sınıflarının bu akım mensuplarına
iyi davranacağını beklemek de hayaldir. Her halde o zaman da
Türk âleminin en büyük düşmanı toplumculuktur.”  fetvaları verilecekti.

1960’lı yılların sonlarında bile durum değişmiş değildi. Prof. Turhan Feyzioğlu ile TİP Genel Başkanı Behice Boran’ı bir gün televizyona çıkardılar. Feyzioğlu daha başlangıçta Boran’a sordu:

– Sen önce komünist misin, değil misin söyle bakalım! dedi.
Böylece hem on yıllardır komünizme karşı koşullandırdıkları halkın tepkisini Boran üzerine yöneltecek hem de onu Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri ile karşı karşıya getirecekti. Böylece sözde tartışmadan yengin çıkacaktı. Behice Hanım buna zeki bir yanıt verdi:

Siz önce komünizmi suç olmaktan çıkarın öyle cevap vereyim…

Neyse… Ben hiçbir yerde komünist olduğumu söylemedim ama zaman zaman komünistlikle suçlandım. Şimdi bunun birkaç örneğini vereceğim. 

Doğanın cömert sofrası 

Daha öğretmenliğimin 2. yılında, Fatsa’nın bir köyünde cevval bir öğretmenim. İlçe Milli Eğitim Müdürü İsmail Delice, 23 Nisan Bayramı’nda ilçenin hükümet konağı önünde yapılacak törende
benim konuşmamı istiyor. Kürsüye çıkıp Türkiye’nin kalkınması,
halkının aydınlanması konusunda romantik bir konuşma yapıyorum.
Her bayram töreninde olduğu gibi çocuklar ve büyükler kendi aralarında konuşuyorlar. Benim konuşmamı dinleyen belki de pek az insan var.

Ertesi gün bir müfettiş, çalıştığım köye damlamaz mı? Dinleyicilerden
bir dava vekili hemen ihbarda bulunarak konuşmamda suç olduğunu
ileri sürmüş. Allahtan, konuşma metni elimdeydi. Müfettişe verdim. İnceledi. “Bunun neresinde suç bulmuşlar ki?” dedi. İfademi alarak gitti.
Bu konuşmada suç olacak hangi ibare olabilirdi?

Sanırım

“Doğanın cömert sofrasına oturuncaya dek” tümcesi.

Ben bu cömert sofraya birlikte oturmamızın her zaman özlemini çekmişimdir. Doğa bize birçok nimetler veriyor, biz ise bundan eşit yararlanmıyorduk. Bir bölümü açlık çekerken, kimileri döke saça yiyordu. Hemen hiçbir saf dinleyici bundan komünist olduğumu çıkaramazdı ama sınıf güdüleri güçlü bir dava vekili, komünist olduğumu şıp diye anlamıştı… 

Geçen yüzyılın Amerikalılarını daha çok sevmek… 

1997’de Robert Kennedy İnsan Hakları Vakfı tarafından verilecek
İnsan Hakları Ödülü’nü almak için Washington’a giden eşimin peşine takıldım. Kennedy’lerin bir koruluk içinde 150 yıllık köşkünde öğle yemeği yiyoruz. Protokol konuşmaları yapıyoruz. Sıra bana gelince dedim ki:

– Biz Türkler Amerikalıları severiz. Özellikle geçen yüzyılda yaşamış Amerikalıları daha çok severiz. G. Washington’u, T. Jefferson’u, John Steinbeck’i, Mark Twain’i,
Martin Luther King’i (1929-68)…

Daha sözüm bitmeden müteveffa Robert Kennedy’nin eşi Eli Hanım, biraz da heyecanlı bir sesle:

– Sen bir komünistsin! dedi.
– Nerden anladınız, ben öyle bir şey söyledim mi? dedim.
– Ben anlarım, sen dersini iyi almışsın! diye yanıt verdi.

Kongre binasında ertesi gün ödül töreni için bir odada beklerken
gene yanıma geldi, elimi tuttu. Odadaki kerli ferli Amerikalılara beni göstererek:

– Bu bir komünist! diye tanıttı.

Eli Hanım, gerek evde, gerek buradaki konuşmasında bu tümceleri öyle bir ses tonuyla ve yüz hareketiyle söylüyordu ki, bunda ben içten içe bir sempati sezdim. İşte uzak diyarlardan gelen bir komünistle karşılaşmıştı ve bundan son derece hoşnuttu. O sıralarda öğrendik kii meğer kızları da sosyalistmiş.

Kenedy ailesi, Amerika’nın İnönüleri olarak biliniyordu. Bunu bana eşime verilen bu ödülü almamızın doğru olup olmadığını danıştığım
Prof. Alpaslan Işıklı söylemiş, ödülün alınmasında bir sakınca olmadığını da anlatmıştı.
 

“Ben bir Marksist-Leninist’im…” 

Yazıyı kısa tutmak için, birçok benzerleri arasında bir olay daha yazarak bitireyim:

1971 sonbaharında İzmir’den Ankara’ya tutuklu olarak getiriliyorum: Mamak’ta Dev-Genç davasının savcısı Ali Hüner beni sorguya çekiyor. (Bereket işkenceye göndermedi, o denli gaddar değildi). Epey soru sordu, yanıtlarını verdim. İfade tutanağının sonuna şu cümleyi yazdırdı:

“Ben Marksist Leninist’im!”

Savcı bu sonuca benim bir yıl önce yazdığım bir mektupta bu kavramın geçmesi nedeniyle varmıştı. Bu kavramın o zamanlar insanın başına
ne işler aşacağını düşünün lütfen. Hemen itiraz ettim:

 Ben böyle bir şey söylemedim ki, dedim.

Cümleyi şöyle düzelttirdi:

“Yanlış oldu. Ben Marksist-Leninist değilim.”

Hayda… Bu da iyi bir cümle değildi. Sanki ben ceza almamak için böyle ifadede bulunmuş gibi oluyordum. Fakat savcı ya Marksist Leninist olduğumdan ya da olmadığımdan başka bir ifadeye razı değildi.
İfade öylece kaldı. Fakat bu durum çok canımı sıktı. Cezaevine gönderildiğimde oradaki tutuklu arkadaşlara bu sıkıntımı anlattım.

– Adam sen de.. Üzerinde durma! dediler de beni rahatlattılar.

O zaman da şimdi de

  • Doğanın cömert sofrasına birlikte oturulmasından,
    sınıfsız bir toplumdan yanayım.

Marks’ı, Lenini’i, emekçileri savunan öbür büyük insanları olduğu gibi çok seviyorum. Ama komünist olup olmadığımdan yukarıda belirttiğim gerekçelerle emin değilim… 

Benim gibi çok aydın olduğunu biliyorum. Ölmesinden bir süre önce
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı Kadıköy’deki evinde bir küme arkadaş ziyaret ettik. Bendeki meraka bakın, O’na sorduğum sorulardan biri şuydu:

—     Sosyalizmle aranız nasıl?

Bana ne dedi biliyor musunuz?

—     Ben daha ilerisindeyim…

Komünist demek, iyi insan demek mi? 

Kuzey Kore’ye üç kez gittim. Bu ülkede kıtlık ve açlık kol geziyordu.
Halkın üç öğün yemeği iki öğüne indirdiği bile yaygın bir görüştü.
Gerçi Kuzey Koreliler bu konudaki sorumuzu yanıtsız bırakıyorlardı, sanki kan kusuyorlar da “Kızılcık Şerbeti içtim” diyorlardı. Ne var ki konuklarının önüne koydukları sofralarda neredeyse kuş sütü eksikti.
Bir kezinde:

– Sizin halkınız aç iken ben bu yemekleri yemek istemiyorum,
boğazımdan geçmiyor!
 deyince, Koreli rehberimiz yüzüme bakıp:

– Sen gerçek bir komünistsin! dedi. Yani “İyi insansın” demek istiyordu. Yoksa “Komünist” demek, “iyi insan” demekti de Türkiye’de şiddetli yasaklar bunun için miydi? 

Benim ne olduğumu varın siz tayin edin artık…
Doğrusu ben de zaman zaman kendimden kuşku duymuyor değilim… (21.1.2014)