Aşı: Kişisel tercih mi, toplumsal sorumluluk mu?

Uygulama karmaşası

Tehlikeli salgın hastalık” nedeniyle Anayasa madde 119 gereği OHAL ilan edilerek gerekli önlemler daha hızlı alınabilir ve düzenlemeler yapılabilirdi. Bu yapılmadığı halde, Anayasa’nın, ancak OHAL döneminde uygulanabilecek madde 15 gibi kimi yasaklayıcı hükümleri uygulandı; uygulanması gereken maddeler ise, uygulanmaktan kaçınıldı. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadı, yürürlükte olanlar da etkili bir biçimde uygulanmadı.

  • Covid-19 yönetimi, çoğunlukla Anayasa ve yasa dışı uygulamalar eşliğinde yürütüldü:

-OHAL ilan edilmediği halde birçok yasak, genelge yoluyla Anayasa dışı olarak uygulandı. 65 yaş ve üstü yurttaşların sokağa çıkma ve genel olarak seyahat yasakları bunlar arasında yer alır.

Yaşam hakkı (md.17), Devletin temel amaç ve görev (md.5) yükümlülükleri yerine getirilmedi.

-Yatay ilişkilerde hak ve özgürlük (md.12) sorumlulukları öne çıkarılmadı.

‘Memleket dahilinde sari ve salgın hastalıklarla mücadele’

Ya yürürlükteki yasalar? Bunların başında 24/4/1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu (UHK) geliyor. 18 aylık bir aradan sonra okulların yeniden açılması, salgın hastalığın kurumsal boyutunu gündeme taşıdı ve “Aşı yaptırmayan öğretmenlere PCR testi” uygulaması ile yetinildi.

Öğretmenlere ve kamu görevlilerine zorunlu aşı uygulaması yapılamaz mı? Herkes için yasal ve anayasal açıdan aşı zorunluluğu öngörülemez mi ?

Bu sorunun yanıtında ön sorun, tıbbi gereklilikler; buna göre, aşıyı yaygınlaştırmak, en etkili önlem.

Aşı için başlıca yasal dayanak, UHK ve Anayasa md.5, 12, 17 ve 56.

UHK madde 72’de salgın durumlarında gerek görülen aşıların zorunlu kılınabileceği açıkça yazılı. Buna göre, 57’nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur: hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum ve aşı tatbiki.

Madde 64 ise, hastalık ve yetki üzerine genel bir düzenleme öngörüyor: “57 nci maddede zikredilenlerden başka herhangi bir hastalık”. Bu hastalıklara karşı bu yasada öngörülen önlemlerin tümünü veya bir kısmını uygulama yetkisi Sağlık Bakanlığına ait.

Devletin çok yönlü yükümlülüğü

Hak ve özgürlükler karşısında Devlet, genel olarak ve Anayasamıza göre şu üçlü yükümlülük karşısında:
Saygı göstermek / önlemek,
– korumak ve
– önlem almak.

Covid-19 salgını karşısında bu yükümlülükler, Devlet görevli ve yetkilileri için en üst (azami) düzeye çıkar:

– “Sosyal mesafe” kurallarına uymak ve bunu bozacak toplantılardan kaçınmak.

– “Sosyal mesafe” riski nedeniyle toplu etkinlikleri en aza indirici önlemleri almak.

-Yaşam tehlikesini en aza indirecek önlemleri almak: Yaşama hakkı, “vücut bütünlüğüne dokuma” yasağını da kapsar. Bunun istisnası, “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller”dir (md.17).

Uzmanlara göre, “tıbbi zorunluluk” var; UHK ise yasal temeli sağlıyor.

Salgın hastalıktan kaynaklı tıbbi zorunluluk, Devletin hak ve özgürlükler karşısındaki yükümlülüklerini ençoklaştırıyor. Bu yükümlülüğü, “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” ve “Devletin iktisadi ve sosyal ödevleri” pekiştirmekte:

-“herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak;…” (md.56).

-“sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek” yerine getirmek (md.65).

Kişiler açısından ise, “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da” kapsadığı (md.12) için, aşıdan kaçınma hakkı yok.

Sonuç olarak; Covid-19 vb. salgın hastalıklar ve sağlık OHAL’i üzerine, hukuk devleti ve sosyal devlet gerekleri doğrultusunda bütüncül yasal düzenleme gereğini gözardı etmeksizin, şu saptama yapılabilir:

UHK md.57, 64 ve 72’yi birlikte, Anayasa md.5,12,17, 56 ve 65’i birlikte ve hepsini bir bütün olarak değerlendirmek suretiyle

  • aşılamak, Devlet için yükümlülük;
  • aşı olmak ise, bireyler için kamusal ve toplumsal sorumluluktur.

Yangın yeri…

Zafer ARAPKİRLİZafer ARAPKİRLİ
03.08.21
https://www.krttv.com.tr/yangin-yeri-makale,72.html

Ancak, her yıl bu mevsimde tek tük rastlansa da, bu kez hepsi aynı anda patlak veren orman yangınlarını, daha doğrusu “Topyekûn yangın felaketini” bu boyutta beklemiyorduk.

Girişte kısa bir liste halinde hatırlattığım diğer “yangınlarda” olduğu gibi bu yangın felaketinde de, ülkeyi yönetiyor gibi yapıp da yönetemeyen kadroların yetersizliği, yeteneksizliği, beceriksizliği, bilgisizliği ve ferasetsizliği bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

Orman yangını denen şey, bize özgü bir felaket değil. Kışın bile çıkabiliyor. Ama özellikle de Akdeniz iklimi özelliklerinin görüldüğü bizim gibi ülkelerde her yaz, ciddi bir risk ve ciddi bir bela olarak, yüzyıllardır birlikte yaşamak zorunda kaldığımız bir olgu. Yüz binlerce kilometrekarelik bir “yanıcı” bitki örtüsünden, kupkuru ve yağışsız hava koşullarının, üstelik küresel ısınmaya bağlı olarak giderek daha artan sıcaklıkların etkisiyle her an patlamaya hazır  “dinamit fıçısı” gibi bir coğrafi yapıdan söz ediyoruz.

Ama, diğer tüm felaketlerde olduğu gibi, yani sel veya deprem gibi felaketlerde olduğu gibi, insanoğlunun aklı ve zekası ile alt edemeyeceği bir şey de değil. Hani hep denir ya: “Deprem öldürmez binalar öldürür…” diye. Sağlam binalar yapar ve felaket anında nasıl hareket edeceğinize ilişkin bir hazırlık içinde olursanız, bunun zararlarını asgariye indirirsiniz. Yapan ülkeler var. Ders almalı.

Yine, sel felaketine karşı alınacak önlemler de belli. Dere yataklarından, doğanın aşırı yağışlarla akıntıyı gerçekleştireceği güzergahlardan uzak durursunuz. Oralarda yapılaşmaya izin vermezsiniz, setler inşa edersiniz. Olur, biter.

Yangının da çıkmasını önleyemezseniz bile, çıktığında vereceği zararı, büyümesini önlemenin yolları var. Neticede, şunu unutmamak lazım: Orman kendiliğinden yanmaz.. Doğal başka faktörler ve tabii ki insan yakar ormanı. Orman alanlarını düzenlemek için bir mühendislik dalı var. Orman yangınlarına müdahale, neredeyse dünyanın tarihi kadar eski bir alan. Dünyada, bu konuda muazzam bir bilgi ve teknoloji birikimi var. Aracı belli gereci belli uçağı helikopteri belli. Bunların tedariki, konuşlandırılması, kullanma stratejileri vs. belli. “Atomu parçalamaktan” söz etmiyoruz. Mesela ABD’nin bu konudaki tecrübelerini azıcık araştırdığınızda, “Yangınlarla mücadelede varılan noktada, yangın söndürme uçağı filolarını küçültme” noktasına bile geldiklerini görürsünüz.

Elbette, en basit bir trafik kazasının ya da bir ev yangınının bile önlenemediği ve can aldığı koşullar vardır. Ama felaketin önlenmesi için alınacak önlemlerin doğru planlanması ve icrası, kayıpları minimuma (AS: en aza) indirebiliyor.

Burada, yani ülkemizin karşı karşıya kaldığı son felakette (afette) ise “yönetemeyen yöneticilerin” (kesik başlı tavuk misali çırpınan) tam bir çaresizlik hali içinde olduklarını görüyoruz. Yangınlardaki terör-sabotaj ihtimaline ilişkin olarak bile, 7 günde 7 farklı açıklama yapmalarından belli değil mi? Bu çaresizlik hali, bir aşamada otobüs üzerinden oyuncak ve çay paketleri fırlatma şeklinde yansıdı maalesef. Bir yönetim nasıl bu kadar düşüncesiz ve nasıl bu kadar çaresizlik içinde olabilir?

Zaten THK’nin uçaklarını devre dışı bırakarak ve bu konudaki eleştirilere kulak asmayarak yıllardır bu konuda “sıfır” çekmiş bir yönetimden söz ediyoruz. Afet anında da farklı davranmalarını beklememiştik doğrusu. Bununla da kalmayıp, “Yangın bize oy vermeyen bölgelerde nasılsa” gibi bir ruh halini iyice hissettiren bir yönetim anlayışının tezahürü tavırlar görüyoruz.

Bununla da kalmayıp her eleştiriyi, her öneriyi, değerlendirmek ve kulak vermek bir yana “Karşı saldırı, hakaret ve tehditle” göğüslemeye çalışmak gibi, akıl almaz bir ruh hali içindeler. Yönetenler (yönetemeyenler savrulanlar diyelim) bu tür durumlarda hep yaptıkları gibi trollerinin tasmalarını çözüp, eleştirenlerin yol gösterenlerin üzerlerine salmak, küfür ettirmek, hakaret ettirmek gibi bir “ilkel” seçeneğe de başvuruyorlar ne yazık ki.

Pahalı uçak ve araç filoları ile sürdürdükleri saltanatı, her “ağız sulandırıcı koya, beldeye bir yeni saray inşa ederek” içine düştükleri utanmazca israf girdabını yüzlerine her vurduğumuzda “küfür kıyamet” faslına girişmeleri de işin cabası.

Kısacası…

Bu yangınlar bir şekilde sönecek. Ama geride, sadece yangının harap ettiği hektarlarca arazi parçası, yiten canlar ve tüten dumanlar kalmayacak. Diğer tüm alanlardaki (bkz. yazının birinci paragrafı) yangınlar gibi, geriye gitmiş bir ülke, tamiri imkansız (AS: onarımı olanaksız), telafisi güç ağır bir hasar tablosu da kalacak.

Bunlara layık değiliz.

Bunların yaşanmamasının formülünü de biliyoruz.

Türkiye’yi daha iyi, bilime dayalı çözümlerle, akla dayalı politikalarla, soğukkanlı, kendi halkına duymayan olmayan, kendi milletini küçük görmeyen ve her şeyi kendisinin bildiği kompleksi içinde olmayan yöneticilerin yönetebileceği bir gelecek istiyoruz.

Ülkeyi zaten büyük bir yangın yerine çevirmiş olan bu kadroların bir an önce değişmesi. Tek çözüm budur.

 

Şiraze ‘fena halde’ kaydı…

Çünkü, Cumhurbaşkanı bir iki gündür ortalıkta yoktu ve hiçbir konuda hiçbir söz söylememişti. Çünkü, o hiçbir konuda hiçbir söz söylemediğinde, kimse ne yapacağını bilemiyor ve söylediğinde de, hiç tartışılmadan ya da muhakeme edilmeden, sadece onun dediği oluyor.

TRT haberlerinde (doğal olarak) ilk haber, diğer medya mecralarında olduğu gibi Türkiye’yi kasıp kavuran orman yangınlarıydı. Bu yangınları tabii ki iktidar çıkarmadı. Ama birinci derecede sorumlusu, bu ülkeyi yönetirken aldıkları yanlış kararlarla, sadece ülkenin on milyonlarca insanının değil, belki on milyonlarca ağacının da canını riske atan bu iktidardır. En basit ve somut örneği de, 20-25 milyon hektara varan bir orman varlığnı koruyabilmek için yeterli önlemlerin olmamasıdır. Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçaklarına yangın söndürme görevini kasten vermemek için 100 litrelik bir farkla ihale düzenleyen, 4,900 litre kapasitesi olan THK uçaklarını, ihale şartını 5,000 litre olarak koyarak atıl durumda bırakmak, düpedüz vatana ihanettir.

Kıbrıs’a anma-kutlama ziyaretlerine, neredeyse devlet ricalinin her bir ferdinin “altına” bir makam uçağı tahsis edebilecek zenginlikte bir devlet, sarayın VİP filosu kadar bile yangın söndünme uçağına sahip değildir.

  • Bu ağır bir ayıp, gaflet, dalalet ve ihanettir. Yangınlara davetiyedir.

Bu kararlara imza atanlar, bu kararları destekleyenler, bu kararları uygulayanlar, adeta “bırakınız yansınlar” diyerek, bugün yaşamakta olan ağır felaketin baş sorumlularıdırlar.

Şu anda on binlerce insanın canla başla savaşmasına rağmen bir türlü tam olarak kontrol altına alınamayan yangınları, “teröristler mı çıkardı acaba?” diye abuk sabuk teorilerle uğraşanlar, öncelikle bu ihaneti görmek zorundadırlar.

Cumhurbaşkanı, sonunda ortaya çıkıp cuma namazı çıkışında “THK uçakları zaten bu yangınları söndüremez” diye akıl almaz açıklamasını yaptıktan sonra TRT haberlerinde yine “ilk cümlenin ilk sözcüklerindeki” yerini alacaktır belki. Ama soruna çare olmayacağı kesindir.

Tam da bu saatlerde, İstanbul Valiliği aldığı komik bir kararla “1 ay boyunca (30 Ağustos’a kadar) İstanbul ormanlarına giriş yasağı” koymuştur. Tam bir rezalet anlamına gelen bu karar, “Ben bu felaketleri önleme ve başgösterdiğinde de üstesinden gelebilme kapasitesine sahip değilim” demektir. Bir itiraftır.

Aynı zamanda da bir haksızlıktır. Yani, insanlara “ormanda davranma bilincini, gerektiğinde zorlayıcı önlem ve denetimlerle” aşılayarak pekala orman pikniklerine devam edilebilecekken, “girmesinler, dolayısıyla çözmüş oluruz” demektir bu. Akıl dışıdır. Çaresizliğin ve basiretsizliğin, iktidarsızlığın tipik bir örneğidir.

Daha da ilginci, bendeniz bu kararı eleştiren bir tweet attığımda bu tepkime karşı çıkanların, “girmesinler tabii ki” diye alkış tutmasıdır. Umarım bu alkışı tutanlar, Ege ya da Güney sahillerindeki otellerinden veya yazlık evlerinin sitelerinin havuz başlarındaki şezlonglarından tutmamıştır bu alkışı. Çünkü, İstanbul’da ormana giderek serinlemek veya piknik yapmak durumunda olanlar, bu toplumun “Ege-Güney-Yazlık-Havuz-Şezlong” nimetlerine uzak kitlelerdir. Fatura onlara mı çıkmaktadır?

Peki ya ormanlık alanların tam ortasında inşa edilmesine sorumsuzca izin verilen “zengin ghettolarının” sakinlerine nasıl bir yasak gelecektir? Onların bisiklet gezilerine, golf turnuvalarına, “barbecue partylerine de müdahale edilecek midir?

Şiraze iyice kaymıştır. Hem de fena halde.

Bir yandan pandeminin en azgın olduğu bir dönemde, bilim insanlarının tüm uyarılarına ve verilerdeki alarm verici gelişmelere rağmen “açılalım, saçılalım, turist gelsin, Ruble gelsin, Euro gelsin Dolar gelsin, esnafın gazını alalım, bize öfkesini yumuşatalım” diye Covid-19’un yayılmasına neden olacak kadar pervasız davranacaksın, bir yandan da, “Manavgat’ta orman yanıyor, söndüremiyoruz, o zaman İstanbul’un ormanını da kapatalım” demek, iyice yönünü pusulasını kaybetmektir.

  • Covid salgınının vardığı nokta ortadadır. Bunu yaratan da aynı “ne yaptığını bilmeyen, pusulası bozulmuş” iktidardır.

Aynı, göçmen sorununda yaptıkları hatalarla ülkeyi yol geçen hanına çeviren, sınırları delik deşik eden, bir büyük milli güvenlik sorunu yaratan, toplumsal ve ekonomik sorunların üzerine benzin döken, toplumsal barışı imha etmeye yol açan politikalarda olduğu gibi.

Türkiye, bu iktidarın elinde adeta haylaz bir çocuğun hassas oyuncaklara davrandığı bir ortama sürüklenmiştir. Sürekli kırılıp dökülmektedir. Oysaki, bu ülke bir “oyuncak” durumuna sokulmayacak kadar kutsal bir emanettir bizler için. Atalarımızın, kurucularının kutsal emaneti. İnsanı ile, doğası ile ağacı ile.

Bu pervasızlığa bir dur demek artık şarttır.

Canım ülkemin her bir yurttaşının, her metrekare toprağının ve ağacının korunması ve bekası için bu iktidarın değişmesi şarttır.

Sandık, bir an önce ortaya gelmelidir. Bunun yolu da bir erken seçimi zorlamaktır.

Muhalfetin elinde bunu yapabilecek anayasal araçlar vardır. Sadece oturduğu yerden, ve hatta çarşı pazar gezerek, “gidin artık” demekle olmaz bu iş.

Sadece “2023’ü beklemeyin” diye sızlanmakla olmaz.

Sandık… Hemen şimdi!..

Çalışanların aşı olmama lüksü yok

Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı. Bu nedenle işyerlerinde Covid-19 vakaları çok sık görülüyor ve işçi hayatını riske atıyor. İşyerinde işçi sağlığını korumak işverenin göreviyken işçiye de iş güvenliğinin sağlanması için aşı olmak gibi sorumluluklar düşüyor.

Dünyada ve ülkemizde Covid-19’un yeni varyantları endişe yaratmaya devam ediyor. Diğer taraftan bilim insanları tarafından salgına karşı en önemli çare olarak gösterilen aşıya karşı kimi çevrelerce oluşan “aşı karşıtlığı” tartışmalara neden oluyor. Avrupa’da Fransa’nın başlattığı aşı kartı uygulaması, karşıtların tüm protesto ve gösterilerine karşın Fransa meclisinde kabul edildi. İngiltere, hatta komşumuz Yunanistan da benzer önlemler aldı. Bu tür uygulamaların diğer Avrupa ülkelerinde ve dünyada genişleyerek yaygın hale gelmesi bekleniyor. Ülkemizde de aşıya karşı olanların özellikle de insanların en yoğun olarak bir arada oldukları işyerlerinde bulaş riski bakımından risk oluşturması, aşı olmayan çalışanlara karşı yaptırım uygulanması tartışmalarını sıkça gündeme getiriyor.

Aşısızlık riski artırıyor

Gerçekten de ülkemizdeki vaka ve ölüm sayıları analiz edildiğinde Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı haline dönüştüğü gerçeği baştan beri somut bir tespit olarak önümüzde duruyor. Buna karşın bazı çalışanların her gün bir arada olup yakın çalıştıkları işyerlerine aşı olmayarak gelip diğer çalışma arkadaşlarını riske atması bu kişilere yaptırım uygulanıp uygulanamayacağı konusunu çalışma hayatı ve işçi işveren ilişkileri bakımından sorgulanır hale getiriyor.

Öncelikle mevcut duruma baktığımızda aşı olmanın zorunlu olmadığı gerçeğini görüyoruz. Dolayısıyla konuya bu yönden baktığımızda aşı olmayan kişilere bir yaptırım uygulanamayacağını söylemek mümkün. Ancak gerek Borçlar Kanunu gerek, İş Kanunu ve gerekse İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu bakımından hem işverene hem işçiye konuyla ilgili bazı yükümlükler düştüğünü görüyoruz.

Bunların başında işverenlerin işçiyi gözetme ve koruma borcunun geldiğini söyleyebiliriz;
gerçekten de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 417. maddesinin 2. fıkrasında

  • “İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.”Denilerek hem işverene, hem de işçiye iş sağlığı ve güvenliği bakımından önlem almak ve bu önlemlere uymak yükümlülüğünü getirmektedir. Şüphesiz ki Covid-19’un da bir işçi sağlığı ve güvenliği konusu olduğu ve işverenler bakımından bu salgına karşı işçileri korumak ve her türlü önlemi almak gereği burada göz ardı edilemez.4857 sayılı İş Kanununa baktığımızda da işverenlerin benzer yükümlülükleri ile karşılaşırız:
  • “MADDE 77: İşverenler işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar.”
    (AS: bu madde Mülga: 20/6/2012-6331/37 md.)
  • 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu da konuyla ilgili açık maddelere yer vermektedir;
    “İşverenin genel yükümlülüğü MADDE 4 – (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;
    a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar”

    İşverenlerin bu konudaki yükümlülükleri yasalarda açık bir biçimde yer almakta iken yine İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve İş Kanunu işçilere bulaşıcı hastalık ve iş güvenliği riski gibi nedenlerle iş görmekten kaçınma (çalışmamak) ve işten haklı nedenlerle ayrılmak hakkı tanımaktadır.

    6331 sayılı İş sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun çalışmakta kaçınma hakkı maddesi aşağıdaki gibidir;

    MADDE 13 – (1) Ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan çalışanlar kurula, kurulun bulunmadığı işyerlerinde ise işverene başvurarak durumun tespit edilmesini ve gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebilir. Kurul acilen toplanarak, işveren ise derhâl kararını verir ve durumu tutanakla tespit eder. Karar, çalışana ve çalışan temsilcisine yazılı olarak bildirilir.

    (2) Kurul veya işverenin çalışanın talebi yönünde karar vermesi hâlinde çalışan, gerekli tedbirler alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınabilir. Çalışanların çalışmaktan kaçındığı dönemdeki ücreti ile kanunlardan ve iş sözleşmesinden doğan diğer hakları saklıdır.

    (3) Çalışanlar, ciddi ve yakın tehlikenin önlenemez olduğu durumlarda birinci fıkradaki usule uymak zorunda olmaksızın işyerini veya tehlikeli bölgeyi terk ederek belirlenen güvenli yere gider. Çalışanların bu hareketlerinden dolayı hakları kısıtlanamaz.”

    İŞ GÜVENLİĞİ ALMAK ŞART

    İşçinin işyerindeki risklere karşı gerekli önlemlerin alınmaması sonucunda oluşan çalışmama hakkı dışında 4857 sayılı İş Kanunu’nun işçiye haklı nedenle fesih hakkı tanıyan 24. maddesinin sağlık nedenleri başlıklı 1. bendi çerçevesinde iş sözleşmesini haklı nedenle sona erdirmek hakkı da vardır. İlgili madde aynen aşağıdaki gibidir;

    I. Sağlık sebepleri:

    a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa.

    b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa.”

    Görülebileceği gibi özellikle de b fıkrası tam da içinde bulunduğumuz dönem ile karşılık bulan bir içeriğe sahiptir. Yani ilgili madde işçiye işveren ya da bir çalışma arkadaşının bulaşıcı bir hastalığa tutulması sebebiyle iş sözleşmesini haklı nedenle sona erdirip tazminatlı olarak işyerinden ayrılma hakkı tanımaktadır.

    Şimdi bu açıklamalardan sonra işverene haklı nedenle işçinin iş sözleşmesini sona erdirme hakkı veren nedenlerden biri olan İş Kanunu’nun 25/2. maddesinin (ı) bendine bakalım;

    I) İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinin malı olan veya malı olmayıp da eli altında bulunan makineleri, tesisatı veya başka eşya ve maddeleri otuz günlük ücretinin tutarıyla ödeyemeyecek derecede hasara ve kayba uğratması.

    AŞI SORUMLULUKTUR

    Burada görülebileceği gibi “işçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi” ibaresi yer almaktadır. Ben baştan beri

    Covid-19’un yukarıda da belirttiğim gibi bir işçi sınıfı hastalığı olduğu ve işyerinde bu virüse maruz kalınması koşulunda bu durumun iş kazası ve/veya meslek hastalığı olarak değerlendirilmesi görüşünde olanlardanım.

    Dolayısı ile bir çalışanın herhangi bir tıbbi nedene (sağlık sorununa) dayanmaksızın sadece istemediği için aşı olmaması ve çalışma arkadaşlarına işyerinde virüs bulaştırmasının bu madde kapsamında değerlendirilebileceğini ciddi olarak düşünüyorum. Bundan amacım kesinlikle aşı olmak istemeyen çalışanların işten çıkarılmasına yasal bir dayanak arayışı değildir. Bu yazınının da esas itibarı ile böyle bir amacı olmadığını bilmem belirtmeme gerek var mı?

    Ancak hastalığın yeni varyantlarla yayılma hızı ve aşı karşıtlığının artmasının yanı sıra getirilen yasak ve önlemlere karşı tepkilerin artması gibi nedenler ileride hükümetleri daha sert önlemler almaya zorlayabilir. Bu gelişmelerin ise çalışma hayatına yansımaları da şüphesiz ki kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenlerle çalışanlarımızı hem kendilerini, hem çalışma arkadaşlarını ve tabii ki ailelerini de korumaları bakımından aşı olmaya ikna için elimizden geldiğince çaba harcamamız gerekiyor. Bu konuda başta hükümete, işveren ve yöneticilere de önemli görevler düşüyor.

DSÖ: Üçüncü doz yerine yoksul ülkelere bağış yapılsın

DSÖ Başkanı Ghebreyesus, yoksul ülkeler hala Covid-19 aşısı sağlayamamışken, varsıl ülkelerin ‘takviye doz’ siparişi vermek yerine bağış yapması gerektiğini belirtti.

DSÖ: Üçüncü doz yerine yoksul ülkelere bağış yapılsın
DUVAR
– Korona virüsü aşılarında ‘takviye’ doz tartışması sürerken, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Başkanı Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, yoksul ülkelerde yaşanan aşıya erişim sorununa dikkat çekti. Ghebreyesus, birçok ülke hala Covid-19 aşısı temin edememişken, zengin ülkelerin üçüncü doz siparişi vermemesi gerektiğini söyledi.

‘BUNUN YERİNE COVAX’A BAĞIŞ YAPILMALI’

Delta varyantının baskın hale gelmesiyle ölümlerin arttığını ancak çoğu ülkede sağlık çalışanlarını korumak için yeterli doz olmadığını belirten DSÖ Başkanı, “Covid-19 aşılarının küresel tedarik açığı son derece dengesiz ve adaletsiz” dedi. İlk kez Hindistan’da tespit edilen Delta varyantının en az 104 ülkeye yayıldığını kaydeden Ghebreyesus,

  • “Kimi ülkeler sağlık çalışanlarını ve risk grubundakileri aşılamak için yeterli malzemeye sahip değil ancak diğerleri takviye doz sipariş ediyor” ifadelerini kullandı.

DSÖ Başkanı, Pfizer ile Moderna’nın hali hazırda aşılama düzeyinin yüksek olduğu ülkelere takviye doz sağladığını, bunun yerine yoksul ülkelere aşı dağıtmayı amaçlayan COVAX programına bağış yapılması gerektiğini söyledi.

‘TÜMÜYLE  AŞILANANLARIN İHTİYACI YOK’

Geçtiğimiz hafta 3. doz izni için başvuru yapılacağını duyuran Pfizer şirketiyle görüşen ABD Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan da 3. doz açıklaması geldi. Covid-19‘a karşı tümüyle aşılanmış kişilerin ‘takviye doza’ ihtiyacı olmadığını duyuran Bakanlık, önümüzdeki süreçte 3. dozun gerekliliği hakkında görüşmelere devam edeceklerini açıkladı.

Pfizer sözcüsü Sharon Castillo ise, “Hem Pfizer hem ABD hükümeti, virüsün önüne geçme konusunda bilimsel verilerin bir sonraki adımı belirleyeceği konusunda hemfikir” ifadelerini kullandı. (DSÖ: Üçüncü doz yerine yoksul ülkelere bağış yapılsın (gazeteduvar.com.tr)