Etiket arşivi: sağlıkta dönüşüm programı

Sağlık dikiş tutmuyor

GÜNCEL19.08.22, BİRGÜN

Yeni düzenlemeler yapıldıkça başka sorunlar ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz hafta çıkan ek ödeme yönetmeliği Sağlık Bakanı tarafından çok iddialı biçimde sunuldu, ileride şöyle denecekmiş: “Bir gün bir yönetmelik okuduk. Türkiye’de doktor olmanın anlamı değişti.

İnanılır gibi değil, Sağlık Bakanlığı, “taban ödemesi” adı altında bir miktar döner sermaye ödemesiyle Türkiye’de hekimliğin anlamını değiştirdiğini ilan ediyor. Dahası bunun bir “Beyaz Reform” olduğunu anlatıyor. Yıllardır döner sermaye ödemesi alamayan yüzbinlerce sağlık çalışanının yalnızca bir bölümüne değişen miktarlarda yapılacak bir ödemeden söz ediyoruz. Durumu biraz olsun rahatlayanlar olacaktır ama sağlıkta biriken devasa sorunlara bakınca, Beyaz Reform olarak tanıtılabilecek nesi var, belli değil.

Sağlık Bakanı yönetmeliği şöyle duyuruyor: “Kitap gibi sağlam yönetmelik! Tıkla oku”. Zamanın ruhu mu demeli, Yönetmelik bir halkla ilişkiler, PR çalışması haline geliyor.

FİŞİ ÇEKİLEN NE?

Sağlık Bakanı “Bir süredir bitkisel yaşamda olan Performans Sistemi’nin fişi çekildi” diyor. Oysa “bitkisel hayatta” dediği performans sistemi, iktidarın bir süredir dillendirmekten vazgeçtiği, vaktiyle üzerine makaleler yazıp dünyaya örnek gösterdiği Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın ana ögelerinden biriydi.

Aslına bakarsanız performans mantığından vazgeçildiği yok, mesai içi ve dışı çok çalıştırıp puan toplatmaya yönelik çaba sürüyor. Yalnız adı değişip “teşvik ek ödemesi” olmuş.

Yönetmeliğe titizlikle konan tanımlara bakınız: Bireysel hedef katsayısı, hizmet etkinlik katsayısı, hizmet verimlilik katsayısı, kurum hedef katsayısı, teşvik ek ödemesi dönem ek ödeme katsayısı, kaynak kullanım verimliliği, finansal sürdürülebilirlik, kurum hedeflerine ulaşma…

  • Her biri devlet hastanesinin bir işletmeye dönüşmesinin kanıtlarıdır.

Yıllardır Türkiye’de sağlık bu mantıkla yönetiliyor ancak işlerin iyi gitmediği, yurttaşlara yaramadığı belirginleşiyor.

Yönetmelik salt devlet hastanelerinde çalışanların bir bölümünü kapsıyor. Farklı kurumlarda hekimler, sağlık çalışanları devre dışı. Değişik meslek kümelerine yapılan ödemeler yeni huzursuzluk kaynağı oluşturuyor; memurlar, hemşireler, eczacılar mutsuz.

ÇOK ÇALIŞ Kİ TEŞVİK ALASIN

Artırımlı ücret alacak personelin tanımına bakınız: “Mesaisini tamamlayan, 32 saat ve üzeri nöbet tutan ve karşılığında izin kullanmayan personel”. İşte hekimlere, sağlıkçılara “hayatınız değişecek” diye sunulan budur.

Yönetmelik kendince kurallar, katsayılar, tanımlar getirmede eşsiz (!).

Ücretiniz kesilmeden yıllık izin kullanma hakkınız 12 gün, rapor hakkınız 7 gün olarak tanımlanıyor. Zaten hekimler döner sermaye alamayacakları için yıllardır izinlerini kullanamıyorlar, sıkıntının büyüyeceği görülüyor. Dinlenme hakkına bir saldırı da oradan geliyor.

Sağlık Bakanlığı hizmetten ne anladığını “doğrudan gelir getiren faaliyet” olarak ortaya koyup, koruyucu sağlık hizmetlerini ve temel bilimleri değerli görmediğini bir kez daha gösteriyor.

  • Sistem çok hastalık, çok muayene, çok ameliyat ve tıbbi işlem, nihayet çok puan denklemi üzerine kurulu.

Sıkıntıları Sağlık Bakanı’nın da kısa sürede fark ettiğini şu ifadesinden anlıyoruz:

  • “Yönetmelik geri bildirimlere göre düzenlenebilen esnek kurgusu sayesinde mevcut veya doğabilecek pek çok sorunu çözme iradesi veriyor.”

Buradan bir slogan da üretilmiş durumda: “Beyaz reform yeni bir statüko değildir, sürekli reformdur”.

Yönetmelik iktidarın sağlığa bakışını gösteriyor. Hekimlere, sağlık çalışanlarına güvenceli, emekliliklerine yansıyacak, hakkaniyetli ödeme sistemi getirmemekte ısrar ediyorlar. Sürekli yeni tanımlar, karmaşık formüller, ödemelerde kaydırmalarla günü kurtarmaya, sağlık çalışanlarında oluşan huzursuzluğu yatıştırmaya çalışıyorlar. Şiddet, iş yükünün fazlalığı bezdirmiş durumda. Yurttaşlar ise bir türlü randevu alamamak, gereksinim duyduğu sağlık hizmetine erişememek nedeniyle bunaldı.

İçtenlikten uzak her düzenleme, birlikte başka sorunlara yol açıyor.

  • Sağlık sistemi alarm veriyor,
  • yeniden bilimsel, akılcı ve sağlık hakkını gözeten biçimde ele almak gerekiyor.

BİZ HEKİMLER NE İSTİYORUZ??

Oyalama Değil Hakkımız Olanı İstiyoruz!
Ekonomik ve Özlük Haklarımız,
Halkın Sağlık Hakkı İçin G(ö)REV’deyiz!

 

Açıklamalar görselin altındadır…
Dikkatle okunması ve paylaşılması dileğimizdir..

(https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=08e00778-88ad-11ec-bfc3-c3e948a9785f)

Oyalama Değil Hakkımız Olanı İstiyoruz!
Ekonomik ve Özlük Haklarımız,
Halkın Sağlık Hakkı İçin G(ö)REV’deyiz!

8 Şubat 2022

  • Sağlığı alınıp satılan bir meta, hastaneleri işletme, hastaları müşteri ve sağlık çalışanlarını köle olarak gören anlayışın yürürlüğe koyduğu sağlıkta dönüşüm programı ile, sağlık emekçilerinin emeği ucuzlatılmış, çalışma koşulları kötüleşmiş halkın sağlık hakkı elinden alınmış gelinen aşamada sağlık sistemi işlemez hale gelmiştir.
  • Pandeminin katmerleştirdiği sağlık emekçilerinin çalışma koşullarında artan zorluklar ve ekonomik krizin de derinleştirdiği ekonomik hakları ile ilgili büyük kayıpları yaşamaya devam ediyoruz. Siyasal iktidar sağlık hizmetlerini üreten hekimleri ve sağlık çalışanlarının haklarını görmezden gelmekte, tercihini sermayeden yana kullanmaktadır. Tüm toplumsal kesimler gibi bizler de artık geçinemiyoruz.
  • Koruyucu sağlık hizmetlerinden daha çok tedavi edici sağlık hizmetlerinin sunulduğu, sağlık hizmet sunumunda sevk zincirinin tamamen ortadan kaldırıldığı, kışkırtılmış sağlık talebi yaratan bu sağlık sistemi toplumun nitelikli sağlık hizmeti alma hakkını elinden almaktadır.
  • Sağlığa erişim giderek zorlaşmakta, katkı-katılım payları ile ekonomik krizin derinleştiği koşullarda yurttaşın cebinden giderek daha fazla para çıkmaktadır. Bu işlemeyen, sağlık değil sağlıksızlık üreten sağlık sisteminin tüm yükünü ise sağlık emekçileri çekmekte, emeklerinin karşılığını alamadan her geçen gün umutsuzluğa sürüklenmektedirler.
  • Sağlık emekçileri yetersiz istihdamın ve kışkırtılmış sağlık talebinin karşısında tükenmekte, angarya ile daha çok çalışmaya zorlanmaktadır. Bu yoğun emeğin karşılığında ise insanca yaşanabilecek temel ücrete erişmek yerine oyalama tasarılar, ek ödeme yalanları ile geçiştirilmektedirler. Performans ile sağlık çalışanları birbirine düşman edilmekte, nitelik değil nicelik önemsenmektedir. Yoğun emek gerektiren bu çalışma düzeni ve ekonomik sorunların yanı sıra liyakatsiz atamalar, yönetici mobbingleri, KHK’ler ve soruşturmalar gibi antidemokratik uygulamalar ile sağlık hizmeti vermeye çalışan sağlık emekçilerinin iyilik hali ortadan kaldırılmaktadır.
  • Sağlık emekçileri arasında ayrımcılık yapılmaktadır. Pandemi sürecinde her türlü çalışma riskini göze alarak, hayvan hastalıkları ile mücadeleden, gıda güvenliğine kadar her alanda canla başla çalışan Veteriner Hekimler, sağlık çalışanlarının içinde bulunduğu güç koşullara fazlasıyla muhatap olup yıpratıcı işlerde çalışıp, hasta sahibinin şiddetine maruz kalıp, hastalarını iyileştirirken zoonoz hastalıklara yakalandıkları halde, sağlık çalışanlarına yapılan hiçbir iyileştirme uygulamalarından faydalandırılmamaktadırlar.
  • Sağlık sisteminde yaşanan tüm olumsuzluklar sağlık emekçilerine yansıtılmakta, pandemiyle beraber daha da derinleşen yanlış sağlık politikaları, ülkeye olduğu gibi sağlığa da yansıtılan şiddet dili her geçen gün daha da can yakmakta, canımızı almaktadır. Hemen her gün sağlık emekçileri ölümlere varan sağlıkta şiddet ile karşı karşıya gelmelerine rağmen, güvenli işyerleri ve etkili-caydırıcı yeni bir sağlıkta şiddeti önleme yasası ise bakanlığın gündeminde bile değildir.
  • Uzun süredir sağlık emek meslek örgütleri olarak sağlık alanında yaşanan bu olumsuz tabloya karşı hep beraber daha iyi bir sağlık ortamı için birlikte mücadele ediyoruz. Yalnızca son 6 ayda gerçekleştirdiğimiz onlarca etkililiklerden bazılarını hatırlatmak isteriz. Bunlar;
  • 2022-2023 yıllarını kapsayan ve 2021 Ağustos ayında görüşülmeye başlanan TİS öncesi Haziran ve Temmuz aylarında ve TİS görüşmelerinin devam ettiği Ağustos ayı boyunca kezlerce taleplerimizi dile getirdik. Hastane önlerinden, il ve ilçe sağlık müdürlükleri  önünden ve alanlardan seslendik. TİS görüşmelerinin yetkilendirilmiş yandaş sendika ve  birlikte hareket ettiği sarı sendika tarafından emekçiler için hüsranla sonuçlanan bir anlaşma ile bitirilmesi üzerine 2022 Sağlık Bakanlığı bütçesine yönelik aralık ayına kadar devam eden bir sürü eylem ve etkinlik gerçekleştirdik. Bakanlığa, siyasi partilere ve TBMM’ye taleplerimizi ilettik. Çok sayıda eylem ve etkinlikle sesimizi duyurmaya çalıştık.
  • 30 Haziran 2021 tarihinde ASM’ler için yayımlanan ceza yönetmeliğine karşı Ankara’da İzmir’de, İstanbul’da mitingler gerçekleştirdik, kezlerce kez iş bıraktık. Asistan hekimler başta olmak üzere sağlık emekçilerinin angarya çalışma koşullarına “Çalışırken ölmek istemiyoruz! Yaşamak ve yaşatmak istiyoruz!” ilkesi ile eylemler yaptık. İş bıraktık.
  • Emekli aylıklarının benzerleri ile kıyaslanamayacak ölçüde düşük olması nedeniyle sağlık çalışanları emekli olduktan sonra da çalışmak zorunda kalmaktadır. Getirilen ek ödeme miktarı emekliyi çalışmaktan alıkoyabilecek bir miktar değildir. Bu bakımdan, söz konusu ek ödemeden yararlanmak için çalışmama koşulunun getirilmesi doğru değildir. Öte yandan, başka meslek kesimlerinde emeklilikte ödenen birtakım ek zam ve tazminatlar bulunmakta ancak bunlar özelde çalışmaları halinde kesilmemektedir.
  • Emeklilikte herkes eşittir, emekliler arasında ücret farklılığı yaratılmasını gerekli kılan herhangi bir hiyerarşi veya statü yoktur. Bu nedenle, emeklilere verilecek ek ödemede, hangi sosyal güvenlik kurumuna bağlı olarak emekli olduğuna bakılmamalı, hepsine eşitlik ve adalet ölçüsünde insanca yaşamaya yetecek emekli maaşı bağlanmalıdır.
  • “Karanlığa Karşı; Önlüğümüzün Beyazına, Özlük Haklarımıza, Halkın Sağlık Hakkına Sahip Çıkıyoruz – Emek Bizim, Söz Bizim” diyerek başlattığımız yürüyüş sonrasında gerçekleştirdiğimiz BEYAZ FORUM ile taleplerimizi duyurduk. Sağlıkta özelleştirmeci, piyasacı politikaların durdurulması sağlık hizmetlerinin toplumcu bir anlayışla yeniden inşa edilmesi, sermayeye değil sağlığa bütçe ayrılması için önerilerimizi, taleplerimizi ifade ederek ekonomik ve özlük haklarımızın iyileştirilmesini istedik.
  • İlk olarak hekimlerin ve diş hekimlerin bir kesiminin gelirlerinde düzenleme içeren ama onlar arasında bile eşitsizlik yaratan ve tüm sağlık çalışanlarını kapsamayan tasarının geri çekilmesine karşı 6 Aralık’ta ve 15 Aralık’ta GöREV’deydik. Ocak ayında görüşüleceği söylenmesine rağmen hâlâ görüşülmemesine itiraz ettik. 26 Ocak-4 Şubat tarihleri arasında “NÖBET” tutarak tasarının kapsayıcılığı artırılarak derhal Meclis’e getirilmesi talep ettik. 4 Şubat’ta Meclis önüne giderek taleplerimizi bir kez daha haykırdık. Bugün de sesimize kulak asmayan, taleplerimizi görmezden gelenlere karşı bir kez daha uyarı G(Ö)REV’indeyiz.

Taleplerimizi açık                     :

  • Tüm sağlık emekçilerine insanca yaşamaya olanak veren, emekliliğe yansıyan yoksulluk sınırı üzerinde temel ücretin verilmesi; eğitim durumu, hizmet yılı, mesleksel risk gibi etmenleri ile ücret skalasının (AS: eşelinin) belirlenmesi.
  • Etkili ve caydırıcı yeni bir sağlıkta şiddeti önleme yasasının çıkarılması, güvenli işyerlerinin oluşturulması.
  • 657, 992, 1593, 5199, 5216, 5393, 5996, 6343 sayılı yasalara göre sağlık alanında görev yaptıkları halde, sağlık çalışanı olarak görmezden gelinen veteriner hekimlerin de, tüm sağlık çalışanlarına yapılacak yasal düzenleme ve maaş iyileştirmelerinden faydalandırılması.
  • Sağlıktaki personel sayısının kadrolu güvenceli istihdam ile OECD ortalamasına çıkarılması.
  • COVID-19 başta olmak üzere meslek kaynaklı hastalıklara karşı bütüncül bir meslek hastalıkları yasası çıkarılması.
  • Ek göstergelerin 3600’den 7200’e kadar kademeli olarak yükseltilmesi.
  • Koruyucu sağlık hizmetlerinin öncelendiği Birinci Basamak sağlık hizmetlerinin oluşturulması, Aile hekimliği ceza yönetmeliğinin iptal edilmesi.
  • Asistan hekimler başta olmak üzere uzun süreli ve angarya çalışmanın kaldırılması.
  • Sağlık hizmetlerinde katkı, katılım payı, reçete ücreti vb. adlarla alınan ücretlerin iptal edilmesi.
  • Liyakatsiz atamalar, soruşturmalar, mobbing, güvenlik soruşturmaları, KHK’ler ile dayatılan antidemokratik uygulamaların derhal bitirilmesi.
  • Özel sağlık kuruluşlarında ciro baskısına, taşeronlaştırmaya, güvencesiz çalışmaya son verilmesi.
  • Sağlık hizmetlerinin planlanmasından sunulmasına kadar sağlık emekçilerinin örgütleri aracılığıyla karar alma mekanizmalarında yer alması.
  • Sağlığa ve sağlık emekçilerine bütçeden daha fazla pay ayrılması.
  • Hangi statüde olursa olsun tüm sağlık çalışanı emeklilerine insanca yaşamaya yetecek emekli maaşı.
  • Bizleri artık sağlık hizmeti veremez hale getiren bu çalışma yaşamının sürdürülemez
    olduğunu bir kez daha ifade ediyoruz. Oyalama değil, hakkımız olanı istiyoruz.
  • Yaşama adanmış bir mesleğin mensupları olarak hakkımızı gasp eden bu bozuk düzene karşı alternatifsiz (AS: seçeneksiz) değiliz. Bize dayatılan bu çalışma koşulları, bu sefalet ücretlerin kader olmadığını biliyoruz.
  • 14 Mart sağlık haftasına doğru giderken büyük sağlıkçı buluşmaları gerçekleştireceğiz. Taleplerimizin karşılanmaması durumunda daha uzun süreli G(Ö)REV’e hazır bulunduğumuzu da buradan kamuoyuna bildirmek istiyoruz.

TTB : Toplumun Sağlığını Riske Atmaya Devam Eden Sorumluları İstifaya Davet Ediyoruz

Bilim Kurulu Toplantısı Sonrası 12 Ocak 2022’de Açıklanan Kararlarla Toplumun Sağlığını Riske Atmaya Devam Eden Sorumluları İstifaya Davet Ediyoruz

Bilim Kurulu toplantısında temaslı aşılıların karantinaya alınmaması ve semptom göstermeyenlere PCR testi yapılmaması kararları alınmıştır. Bu kararları kamuoyuna açıklayan Sağlık Bakanı ve bireysel önlemlerle salgının şubat ayında kontrol altına alınacağını öngören salgının merkez üssü İstanbul’un il sağlık müdürünün yaklaşımları ise pandemi karşısında teslimiyeti işaret etmektedir.

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın yetmezlikleri, ekonomik kriz; liyakatsiz Sağlık Bakanlığı ve il sağlık müdürlüğü yöneticileri, salgını denetim altına alamamış ve kendi haline bırakmıştır. Yüksek sayıdaki ölümlere de kayıtsız kalınan bu kendi haline bırakma durumu yeni değildir ve bu durum salgının başından bu yana sürmektedir. Bilimsel temellerden yoksun son açıklamalar, Sağlık Bakanlığı ve il sağlık müdürlüklerinin pandemiyi yönet(e)meme sürecinde artık pes ettikleri aşamadır. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile tedavi edici hizmetlere ve hastanelere odaklanmış sağlık hizmetleri stratejisi çökmüştür. Güçsüzleştirilen ve birey hedefli örgütlenen 1. Basamak sağlık hizmetleri, toplumsal bir tehdit olan salgın karşısında çaresiz kalmıştır.

Virüsün bulaşıcılığının artması nedeniyle test ve aşının özendirilmesi; etkin ve hızlı bir aşılama programı gerekirken Sağlık Bakanlığı’nın aldığı son kararlar bilimsel olarak kabul edilemez. Dolayısıyla kararların sağlık çalışanları ile toplumu karşı karşıya getirme, sağlıkta şiddeti artırma ihtimali yüksektir.

  • Test sayısının azaltılması, hastalığın gerçek boyutunun toplum tarafından anlaşılamamasına neden olmaktadır.

Bakanlık eliyle oluşturulan bu denetimsizlik durumu her yurttaşımızı potansiyel COVID-19 vakasına dönüştürerek toplumu riske atmaktadır. Kamu otoritesinin topluma sunduğu mesaj bu iken sağlık çalışanlarına yönelik politikaları da benzerdir, zira bu kararlar ve uygulamalar sonrası sağlık kurumlarında da herhangi bir önlemin alınmaması, sağlık emekçilerinin hayatlarının da hiçe sayıldığını göstermektedir.

Kötü sağlık politikalarına karşın tüm özverileriyle salgını denetim altına almaya çalışan hekimler ve onların örgütü Türk Tabipleri Birliği (TTB) olarak toplum sağlığı için 1 kez daha uyarıyoruz  :

  • Omicron varyantı ile salgın yeni bir evreye girmiştir ve bu varyantın aşılıları bile hasta edebildiği, bulaştırıcılığının çok yüksek olduğu ve kısa sürede toplumun büyük kesimine bulaşabileceği bilinmektedir.
  • Son bilimsel verilere göre hastaneye yatırma ve ölüme yol açma potansiyelinin Delta’ya göre düşük olması ve daha hafif seyrettiği de bilinmektedir. Buna karşın riskli kesimlerde ölüme yol açma tehdidinin de büyük olduğu ve bu pikin (AS: tepenin) ilerleyen günlerinde daha çok ölümle karşılaşılabileceği de öngörülmektedir.
  • Bununla birlikte hatırlatma dozunu yüksek düzeylerde tutan ülkelerde Omicron varyantının yol açabileceği hastane yatışlarının ve ölümlerin daha düşük olduğu görülmektedir.

Delta varyantı öncesi ve delta dönemindeki bilimsel yayınlarda, post-COVID sürecinin geçirilen hastalığın şiddeti ile paralellik (AS: koşutluk) göstermediği belirtilmişti. Bu anlamda, kişiler virüsle hastalandıktan sonra, yaşamda kalsalar bile sağlıkları olumsuz etkilenebilecektir.

Önümüzde kısa süre olduğunun bilinci ile halk sağlığını koruma yükümlülüğü olan Sağlık Bakanlığı, olası pikin (AS: tepenin) en hafif geçirilmesi için elinden geleni yapmalıdır.

  • Toplumsal ve bireysel önlemler birlikte yaşama geçirilmelidir.
  • Aşısızların ve eksik aşılıların etkin ve hızlı bir kampanya ile aşılanmaları sağlanmalıdır.
  • 5-11 yaş grubu için aşılama programı başlatılmalıdır.
  • PCR yanında hızlı testlerden de yararlanılmalı; günlük yapılan test sayısı yükseltilmeli; temaslı ve risk gruplarının taramaları hızlı tarama testi ile yapılmalıdır.
  • Bulaştırma potansiyeli olan yakın temaslı kişiler, hatırlatma dozu yapılmış olsalar bile karantinaya alınmalıdır.
  • İzolasyon ve karantina altına alınan aileler için adı konmuş bir ekonomik ve sosyal destek programı uygulanmalıdır.
  • Bulaşı artırma potansiyeli olan barınma koşullarına sahip aile bireyleri için karantina dönemini geçireceği kamusal yerler sağlanmalıdır.
  • Ücretsiz ve nitelikli maskenin Omicron varyantı pikinde yaşamsal olduğunu hatırlatıyoruz. Riskli yerlerde çalışanlara N95 maske dağıtılmalıdır.
  • Kalabalıklaşmalardan kaçınmak için önlemler alınmalıdır. Toplu yaşam yerlerinin kapasitesi %50 ile sınırlandırılmalıdır. Aşısız kişilerin bu yerlere girmeleri engellenmelidir. Bu öneriler toplu taşıma için de geçerlidir. Yüz yüze yapılacak etkinliklerde bu önlemlere dikkat edilmelidir, etkinliklerin mümkünse çevrimiçi olarak yapılması sağlanmalıdır.
  • Kapalı ortamlarda havalandırmaların kamusal denetimi sağlanmalıdır.
  • Çalışma yaşamı, kalabalıklaşmanın gözlemlendiği bir başka alandır. Fabrikalar ve kamu kurumları %50 kapasite ile çalışmalıdır. Bu süreçte çalışanlar herhangi bir hak kaybına uğramamalıdır.
  • Sağlık kurumlarında kapasitenin aşılmasına ilişkin hazırlıklar yapılmalıdır.

Bu öneriler, toplumun ve sağlık emek meslek örgütlerinin karar alma süreçlerinde olduğu aktif bir mekanizmayla, değişen koşullara göre güncellenmelidir. TTB’nin Aralık ayında yaptığı erken uyarı ve ayrıntılı önlemler kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bu uyarılar kamu kurumlarınca göz önünde bulundurulmalıdır. Sıraladığımız önlemler, hem salgın denetim deneyimi olan bilim insanları hem de Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyeleri tarafından bilinmektedir. Olması gereken bilginin gereğini yerine getirecek iradeyi gösterebilmek ve yükümlülükleri yerine getirebilmektir.

Ne yazık ki yetkili merciler, salt bireysel korunma önlemlerine bel bağlamıştır, salgın denetimi vatandaşların aşı gönüllüğüne, fiziksel mesafe ve maske önlemlerine daraltılmış ve bırakılmıştır. Bakanlığın ve müdürlüklerin halk sağlığı yükümlülükleri rafa kaldırılmıştır. Bu tercih ile ölümlere sessiz kalan popülist, bilimsellikten uzak

  • iktidar, yaşam hakkı ihlali yapmaya ve insanlığa karşı suç işlemeye devam etmektedir.

Halk sağlığı için gerekli adımları atmayan iktidar yönet(e)memektedir ve bu süreçte sorumluluğu olanlar istifa etmelidir.

Türk Tabipleri Birliği Pandemi Çalışma Grubu
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

Mandacı zihniyet ve kapitülasyon hastaneleri

Op. Dr. Fikret Şahin’den Şehir Hastaneleri İle İlgili Önemli TespitlerOP. DR. FİKRET ŞAHİN
CHP BALIKESİR MİLLETVEKİLİ
ESKİ BALIKESİR TABİP ODASI BAŞKANI

Cumhuriyet, 25 Aralık 2021
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır.)

 

AKP iktidarının 2003 yılında uygulamaya başladığı Dünya Bankası destekli “Sağlıkta Dönüşüm” programıyla tanıştığımız şirket-şehir hastaneleri hakkında Sayıştay raporlarının son 3 yıldaki ortak tespiti, şehir hastanelerinin muhasebe işlemlerinin mevzuata uygun olmadığı ve devamlı surette (AS: sürekli biçime) kamunun zarar ettiğidir.

Ticari sır gerekçesiyle milletvekillerinden dahi saklanan şirket-şehir hastaneleri sözleşmelerinde kamunun menfaatini savunan bir irade ve mekanizma yoktur.

Küresel sömürü sisteminin bir manivelası olan şirket-şehir hastaneleri esasen (AS: gerçekte) kamudan özel şirketlere para aktarmanın bir paravanıdır ve Cumhuriyet tarihinin en uzun süreli soygun sistemidir.

Kamunun menfaatini (AS: çıkarını) savunan bir taraf olmadığı için şirket-şehir hastanelerini kamu özel işbirliği (KÖİ) projeleri olarak adlandırmak yanlıştır, doğrusu bu hastanelerin AKP-yandaş işbirliği (AYİ) projeleri olduğudur.

Şirket-şehir hastaneleri kamuoyu gündemine sıklıkla yüksek maliyetleri ve yolsuzluklarla gelmesinin yanında daha önemli olan husus, bu hastaneler sisteminin Türkiye’nin egemenlik haklarını ihlal etmesidir.

KAMU ÇIKARLARININ ÖNÜNE GEÇTİ

Şirket-şehir hastaneleri Türkiye’nin egemenlik haklarını nasıl ihlal etmektedir?

  • Şirket-şehir hastanelerinin yapımı için 2013 yılında AKP tarafından 6428 sayılı özel bir yasa kabul edildi ve şirketlerin menfaat talepleri üzerine bu kanunda en az 10 kez değişiklik yapıldı.
  • Bu yasada 2015 yılında yapılan değişiklikle şirket-şehir hastaneleriyle ilgili davalarda Türk mahkemelerinin yetkisi alındı, Londra mahkemeleri (AS: Tahkim – Hakem Kurulları) yetkilendirildi. Üstelik Sayıştay, “Neden böyle bir değişiklik yaptınız?” diye sorduğunda Sağlık Bakanlığı “finansör şirketlerin isteği üzerine” bu değişikliği yaptıklarını itiraf etti.
  • Şirket-şehir hastanelerinin kira ödemelerinin Türk Lirası yerine dövizle yapılması kabul edilerek Türk Lirası değersizleştirildi, Dolar ve Avro’ya değer kazandırıldı.
  • Şirket-şehir hastanelerinin deprem, yangın gibi afetlerde zarar görüp kullanılamaz hale geldiğinde sigorta ödemelerinin Sağlık Bakanlığı yerine yabancı finansör şirketlere yapılması kabul edildi. Sigorta ödemelerinin malın sahibine yapılacağı gerçeğinden hareketle bu hastanelerin sahiplerinin yabancı finansör şirketler olduğu kabul edildi.
  • Sayıştay 2019 yılı Sağlık Bakanlığı denetim raporunda, “kreditörlerin menfaatlerinin, kamu menfaatlerinin önüne geçtiği” tespitini (AS : saptamasını) yaptı.

BÜYÜK ÇELİŞKİ

İşte bu saydığımız gerekçelerden dolayı şirket-şehir hastaneleri Türkiye’nin egemenlik haklarını ihlal etmektedir.

  • Bu nedenle, şirket-şehir hastaneleri birer “kapitülasyon hastaneleridir”.

AKP’li yetkililerin (AS: doğrudan RTE’nin) KÖİ projelerinin dövizle yapılan ödemeleri için “Sizden bunları söke söke alırlar” ifadeleri de bu projelerin bir kapitülasyon olduğunun açık itirafıdır.

Türk ekonomi tarihinin olağanüstü zamanları yaşadığı, dövizin kısa sürede katlanarak değer kazandığı (AS: TL’nin değer yitirdiği!) bugünlerde halen KÖİ ödemelerinin Türk Lirası’na çevrilmemesinin gerekçesini anlamak mümkün değildir. Üstelik vatandaşların kendi aralarındaki ticari sözleşmelerde döviz kullanımını yasaklayan 12 Eylül 2018 tarihli “Türk Parasının Kıymetini Korumayla” ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi halen geçerli iken, şirket-şehir hastanelerinin kira ödemelerinin dövizle yapılması ve vatandaşların yastık altındaki dövizlerini bozdurup ekonomiye kazandırmalarını istemeleri AKP iktidarı açısından çok büyük çelişkidir.

SİSTEM İNGİLİZLERE TESLİM

Sağlık Bakanlığı bürokratlarının şirket-şehir hastaneleriyle ilgili 1-3 Eylül 2014 tarihinde Londra’ya gerçekleştirdikleri ziyaretten sonra, İngiltere hükümetinin resmi internet sitesinde yayımlanan belge, bu hastaneler sistemine “mandacı” bir zihniyetin hâkim olduğunu tüm açıklığıyla gözler önüne sermiştir.

Bu belgede, Türkiye’de 2023 yılına dek 95 bin yatak kapasiteli 40 şirket-şehir hastanesi yapılacağı ve bu yatırımların “İngiliz firmaları için önemli fırsatlar barındırdığı” belirtilmekte.

Bir anlamda, “Türkiye’nin sağlık sisteminin önemli bir bölümü İngilizlere teslim edilmiştir”.

Bu hastaneler, yerli ve milli olduğunu iddia eden bir iktidarın, söylem ve eyleminde ne denli çelişki içinde olduğunun da kanıtıdır.

Yerli ve milli olmak, ülke kaynaklarının sömürülmesini engellemeyi ve kendi milletinin çıkarını korumayı gerektirir.

Yerli ve milli olmaya;

  • şirket-şehir hastanelerinin kira ödemelerini Türk Lirası’na çevirmeyle,
  • şirket-şehir hastanelerini kamulaştırmayla,
  • Türk mahkemelerini tekrar yetkili duruma getirmeyle başlayabilirsiniz…

Tıpkı Cumhuriyet Halk Partisi’nin yıllar önce bu 3 konuda yasa önerisi verdiği gibi…

========================================

Dostlar,

Çok değerli, yurtsever meslektaşımız Uzm. Dr. Fikret Şahin‘i bu yazısı için içtenlikle kutlarız..
Ama; kullandığı dil nedense çooook eski!. Yer yer ayraç içinde güncel Türkçe’lerini koyduk.
Arada da (izin almadan!!) Türkçeleştirdik kimi sözcükleri, elbette anlama dokunmadan..
Hoşgörüsünü dileriz.
***
Şehir hastaneleri ile ilgili 3 önemli nitelemeyi ilk kez biz yaptık ve kulandık :

1. Şehir hastaneleri TALAN’dır!
2. Şehir hastaneleri SAĞLIK KAPİTÜLASYONU’dur (akçalı ve yönetsel… boyutları ile de..)
3. Şehir hastaneleri özünde KAPİTÜLASYON eşdeğeri imtiyaz olduğundan, ülkemizin kurucu
Uluslararası Andlaşması, bu gün ölümünün 48. yılında özlem ve şükranla andığımız büyük devlet adamı ve Atatürk‘ün en yakın dava – silah arkadaşı İsmet İNÖNÜ‘nün kahramanı olduğu Lozan Andlaşmasına aykırıdır.

Bunca TALANI yapan, SAĞLIK KAPİTÜLASYONU veren ve tapumuz – tabumuz olan Lozan Andlaşması’na aykırı işler yapan AKP = RTE iktidarı, bir de gerçekte aşı niteliğini henüz bllimsel olarak kesinlikle kazanmamış TURKOVAC aşı adayını, acil kullanım onayı ile kullanıma sokarak akıl almaz hatalarını sürdürmektedir., Bu politika HALKIN SAĞLIĞI İLE KUMAR OYNAMAKTIR. Çok ağır insan hakları ihlali, hatta insanlığa karşı suçtur. Başka ülkelere yollanırsa suç uluslararası boyut ve nitelik kazanacaktır.

TURKOVAC aşı adayı henüz kesinlikle aşı olmadığından,
uygulaması der – hal DURDURULMALIDIR!

Konuya ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. “TURKOVAC” Aşı Adayının Bilimsel Verileri / Makalesi Nerede?? | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc


Sevgi, saygı ve KAYGI ile. 25 Aralık 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

Sağlık Kamusal Bir Hizmettir, Ticarileştirilemez!

Op. Dr. Fikret Şahin’den Şehir Hastaneleri İle İlgili Önemli TespitlerOp. Dr. Fikret ŞAHİN
CHP BALIKESİR MİLLETVEKİLİ 
TBMM SAĞLIK KOMİSYONU ÜYESİ 
ESKİ BALIKESİR TABİP ODASI BAŞKANI
Cumhuriyet, 23 Temmuz 2021

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana sağlıkta özel sektörün payı her geçen gün katlanarak arttı. Bir yandan özel sağlık kuruluşlarının sayısı artarken diğer taraftan (AS: öte yandan) Sağlık Bakanlığı kamu hastanelerindeki hizmetler için özel şirketlerle anlaşmalar imzalayarak sağlıkta şirketleşmenin artmasına neden oldu. AKP’nin sağlıkta dönüşüm programıyla (2003) sağlık hizmetleri kamusal hizmet olmaktan uzaklaştı, para kazanılacak ticari alana dönüştürüldü. Şirketlere sağlık hizmetleri üzerinden para kazanma imkânı (AS: olanağı) sağlandı.

Tıpkı 3 harfli marketler gibi sağlık alanında da zincir hastaneler oluştu. Özel sektörün sağlık alanındaki pazar payı 2017 yılında % 27 iken son yıllarda %40’lara kadar (AS: dek) yükseldi.

AKP’NİN YAKLAŞIMI KÜRESEL

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından 2019 yılına kadar (AS: dek) geçen sürede özel hastane sayısında %112 artış olurken Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerde artış %15. Hastane yatak sayılarında özel hastanelerde %178, Sağlık Bakanlığı hastanelerinde %33 artış oldu. Ayrıca 2002 ile 2019 yılları arasında kişi başı hastaneye başvuru oranı kamu hastanelerinde 2.7 kat artarken özel hastanelerde 9 kat arttı.

AKP, sağlıkta dönüşüm programının küresel bir program olduğunu, sağlık hizmeti sunumunda hakkaniyeti sağlayacaklarını iddia etmesine rağmen (AS: karşın) sağlıkta geldiğimiz nokta,

  • “Ne kadar paran varsa o kadar sağlık hizmeti alırsın” noktasıdır.

“Sağlıkta dönüşüm,” esasen (AS: gerçekte)küresel bir sömürü sistemine dönüşümün” adıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca sağlık politikaları kimi temel değişim dönemlerinden geçti. Sağlıkta dönüşüm programı, bunun son halkasıdır.

GELİŞMİŞ ÜLKELERDE NASIL?

Önceki sağlık programlarının temelinde kamucu bir yaklaşım varken,

  • Sağlıkta Dönüşüm programında sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve şirketleşmesi temel hedef olarak ele alınmıştır.

AKP iktidarı uyguladığı piyasacı sağlık politikalarıyla özellikle onkolojik cerrahi, el cerrahisi, omurga cerrahisi, kalp – damar cerrahisi gibi mali getirisi yüksek olan özellikli sağlık hizmetlerinin büyük bölümünü özel şirket hastanelerine bıraktı. Şehir hastanelerini inşa etmek için geniş alanlara gerek duyulması, bu hastanelerin il merkezleri dışına yapılmasını zorunlu kıldı. Bu hastanelerin açılmasıyla birlikte şehir içindeki kamu hastaneleri kapatıldı ve nüfusun yoğun olduğu şehir merkezlerinde sağlık hizmetleri özel hastanelere bırakıldı. Bu nedenle, özellikle acil durumlarda hastaların kamu hastanelerine ulaşmasında büyük zaman ve yaşam kayıpları yaşanmaktadır.

Sağlık alanında özel sektörün bu derece ağırlıklı yer alması sağlığı kamusal bir hizmet alanı olmaktan çıkarmakla birlikte koruyucu sağlık hizmetlerinin de geriye itilmesine neden olarak halk sağlığını olumsuz etkilemiştir. Bunu yaşadığımız pandemi sürecinde de gördük. Sağlık hizmetlerini ağırlıklı olarak kamunun verdiği ülkelerde başarı oranı daha yüksek oldu.

  • Dünyadaki örneklerine baktığımızda bir ülke ne kadar gelişmiş ise sağlık hizmetleri harcamalarının GSYH’ye oranındaki kamunun payı o derece yüksektir.

EN TEMEL İNSAN HAKKI

Sağlık maddi durumu ne olursa olsun herkesin ihtiyacı olduğu zaman eşit (A: hakkaniyetli) olarak ulaşması gereken kamusal bir hizmet alanıdır ve sunulan sağlık hizmetleri üzerinden para kazanılması asla düşünülemez. Sağlık hakkı temel insan haklarındandır ve anayasal olarak güvence altındadır. İktidarların bunu göz önünde bulundurarak sağlığı ticari bir alana çevirecek düzenlemelerden uzak durması gerekirken maalesef AKP iktidarıyla birlikte ülkemizde sağlık, giderek kamusal hizmet alanı olmaktan uzaklaştı.

Önümüzdeki CHP iktidarında uygulayacağımız kamusal politikalarla sağlık hizmetlerinde kamunun oranını mutlaka yükseltecek ve halkımıza ücretsiz, erişilebilir, nitelikli sağlık hizmeti sunacağız…
===============================
Dostlar,

Değerli Meslektaşımız Dr. Fikret Şahin’in Cumhuriyet Gazetemizin 2. sayfasında makalelerine sıkça rastlamak çok sevindirici. Dr. Şahin salt bir klinik hekim (KBB uzmanı) olarak katkısıyla yetinmemekte, halen CHP Milletvekili ve Balıkesir Tabip Odası eski başkanı olması nedeniyle  sağlık hizmetlerinin yönetimine, finansmanına, politikalarına bir Halk Sağlığı Uzmanı özeniyle eğilmekte. Ablası, saygın Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Hatice Şahin’in itkisi olsa gerektir (!).

Sağlık hizmetlerinin finansmanı, sağlık hizmet politikalarının belki de en kırılgan alanıdır.
Dünya genelinde bu sektörde harcamalar, rahatlıkla kestirilebilecek nedenlerle sürekli ve hızla artmakta, finansman kaynağı sağlanmasında pek çok ülke ciddi biçimde zorlanmaktadır. Türkiye de kuşkusuz bu ülkeler arasındadır. Hemen söyleyelim ki 2 temel belirteç söz konusudur bu sorunda :
1. Yoksul – emperyalizmce sömürülerek geri bıraktırılmış ülkelerde mutlak bir kaynak yetmezliği.
2. Orta – gelişmiş ülkelerde küresel kapitalizmin zorlaması ile kaynakların özellikle sağaltıcı (tedavi edici) alanda yozlaştırılmış biçimde verimsiz kullanımı.

Her 2 durumda da çözüm;
1. SAĞLIK HİZMETİ = TEMEL İNSAN HAKKI = KAMUSAL SORUMLULUK
2. Ussal (Rasyonel) sağlık politikaları ile KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE KESİN ÖNCELİK vermek.

Ülkemizde sağlık sektörü harcamalarına ilişkin de güvenilir – güncel veri yok. Bilgi çağında TÜİK, 2 yılda bir sağlık harcamaları istatistikleri yayınlamakta. Başlıca nedeni informal sağlık giderleri. YASED (Yabancı Sermaye Derneği) verileri ne yazık ki gerçeğe daha yakın. Örn. toplam sağlık gideri / GSMH oranını TÜİK, YASED’in yarısı dolayında veriyor; %5 ve %10 kabaca. Yani sağlıkta kayıtdışılık %50 dolayında

Bir abartı çabası var siyasal iktidarlarda; Sağlık giderlerinde gerçekte azalan / azaltılan kamusal payı saklama. Türkiye’de de sağlık giderleri için OECD standart yöntemleri kullanılmalı. İnformal sektör sınırlandırılmalı. 1. Öncelik kesinlikle koruyucu sağlık hizmetleri olmalı. Toplam ulusal sağlık gideri en az 3/4 (%75) kamusal olmalı ve ulusal gelir (GSMH) içinde payı %10’a yakın olmalı ve

Mutlaka daha adil bir gelir vergisi rejimi kurulmalı,
gelir dağılımı iyileştirilmeli.

Adil gelir vergisi rejimi kurulmazsa, sağlık giderlerinin artan kamusal finansmanı, eşitsiz vergi alınan ücretliden öbür kesimlere kaynak aktarımı olur; buna çok dikkat edilmeli! Ve bu durum gelir dağılımı adaletsizliğini örtük olarak daha da ağırlaştırır. Cepten finansman ise, arttığı oranda Afrika ilkelliğidir.

  • AKP tam da bu politikaları izlemekte, koalisyon ortağı tarikatlara ve yabancı ortaklarına sağlık sektöründe rant aktarımı temel görevi; sınır tanımaz tarikat kadrolaşması ile birlikte.

Öte yandan Ülkemizde “Şehir Hastaneleri talanı” başlı başına mayınlı tarla; kamu – özel metamorfik kurumlar bunlar ama salt şimdilik. Orta – uzun erimde kamu – özel ortaklığı, kamunun tümüyle dışlanmasını hedeflemekte. En az 25-30 yıl boyunca da kamudan bu kesime son derece yüksek (500 milyar Doları = yarım trilyon Doları aşkın!) kaynak aktarımı güvencesi ile. Sermayenin bugününü ve geleceğini, halkın bugünü ve geleceğini ipotek ederek güvenceleme süreci bu.

  • Belki de küresel kapitalizmin “an”ı sömürme ile yetinmeyerek sermaye birikimi sürecini geleceğe de güvenceli olarak uzatma post-modern vahşeti!
  • Devleti, halkının sırtında sopalı bir tahsildara dönüştürerek – indirgeyerek; 21. yy insanını çağcıl köle kılarak!

Türkiye’nin tapusu ve de tabusu olan Lozan Barış Antlaşması’nın 98. yılında vurgulayalım ki,

ŞEHİR HASTANLERİ, NERDEYSE
SAĞLIK KAPİTÜLASYONU İMTİYAZIDIR!

Web sitemizde Türkçe ve İngilizce Sağlık Ekonomisi / Health Economics pp (power point) yansıları var. Ayrıca bu dersleri, sağlık alanında Küreselleşme ile birlikte Tıp Fakültelerinde yaklaşık 25 yıl önce ilk kez bizim koyduğumuzu söylememize izin verilmesi ricamızla..

HEALTH ECONOMICS – Prof. Dr. Ahmet SALTIK

Sağlık Ekonomisi / Health Economics – Prof. Dr. Ahmet SALTIK

Health Economics and Public Health


Sevgi ve saygı ile. 24 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

“REFORMLAR”ın GERÇEK SAHİBİ; EMPERYALİST GÜÇLERİN KURUMSAL KİMLİĞİ, DÜNYA BANKASI

“REFORMLAR”ın GERÇEK SAHİBİ; EMPERYALİST GÜÇLERİN KURUMSAL KİMLİĞİ, DÜNYA BANKASI

Prof. Dr. Nazan Savaş, çocuklara “Küçük Yeşil Sabun” öyküsünü okudu … -  Antakya Gazetesi | Antakya'nın Tarafsız Haber Portalı

Prof. Dr. Nazan SAVAŞ
Halk Sağlığı Uzmanı 

Türkiye’nin sağlık, enerji, ulaşım, eğitim, tarım vb. pek çok alanda neo-liberal sisteme dönüştürülme süreci 1978’de başlamış olup, 40 yılı aşkındır sürmektedir (1). Bu süreçte Dünya Bankasınca (DB) çok sayıda rapor yazılmış, ikraz anlaşmaları yapılmış, hukuksal düzenlemeler gerçekleştirilmiş ve Dolar olarak çok yüklü krediler alınmıştır (2-7). Anayasa dahil, temel yasalar, neo-liberal dönüştürülmeye uyarlanmış ve çoğu “uyarlama” Yasa Gücünde Kararnameler (YGK) ile gerçekleştirilmiştir (7). DB denetiminde gerçekleşen ve “REFORM” olarak adlandırılan (!) bu süreçte çoğu zaman milletvekilleri ve bürokratlar dahil, kimse asıl planlayıcı ve dönüştürücü güç olmamıştır.

DB Grubu 5 kurumdan oluşmaktadır :

  1. IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği)
  2. IBRD (Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası)
  3. IFC (Uluslararası Finans Kurumu)
  4. MIGA (Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı)
  5. ICSID (Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi’dir.

IDA en yoksul ülkelere faizsiz uzun süreli kredi sağlarken, IBRD orta gelirli ve kredi itibarına sahip yoksul ülkelere 5 yıl geri ödemesiz 10-15 yıl süreli krediler sağlamaktadır (8).

IFC gelişmekte olan ülkelerde özel sektör kuruluşlarına kredi vermekte,

MIGA ise politika ve danışmanlık hizmetleri kapsamında ülkelere yabancı sermaye akışını teşvik etmektedir.

IFC kredi verirken yerli ve yabancı özel sermayeyi bir araya getirmeye çalışarak şirketlere ortak olmakta ve yatırım fonları kurabilmektedir (8-10). IFC, 2. operasyon merkezini Washington D.C.’den sonra 2010’da İstanbul’da açmıştır (11). O yıldan başlayarak IFC ortaklı firmalarca çok sayıda kamu-özel ortaklı yapı inşa edilmiş ve işletilmektedir.

İkraz anlaşmaları çerçevesinde DB’nin Türkiye’ye kredi verme biçimi :

  • 1980-90 döneminde “Structural Adjustment Loan (SAL) Yapısal Uyum Kredisi” kapsamında gerçekleştirilirken (5,6),
  • 2000-2008 döneminde “Country Assistance Strategy (CAS) – Ülke Yardım Stratejisi” kapsamında (12,13),
  • 2008-11 dönemi ve sonrasında ise “Country Partnership Strategy (CPS) Ülke Ortaklık Stratejisi” kapsamında gerçekleştirilmiştir (14).

Bu ne demektir?

Önceleri salt borçlandırılıyorken 2008 sonrası dönemde MIGA ve IFC üzerinden Kamu – Özel Ortaklı yapılar aracılığıyla hem borçlandırılıyoruz, hem de IFC’yi binamıza/malımıza, donanımıza, işletmemize ve kârımıza ortak ediyoruz demektir. Çünkü özel kesim ister Türk firması olsun, ister yabancı firma olsun en büyük ortağı IFC‘dir. IFC ile firmaları bir araya getiren kurum da MIGA’dır. Bu yapıların hemen tümü merkezi yönetim bütçesi (genel bütçe) güvenceli yapılardır. Çoğu kamu-özel ortaklı ya da Yap – İşlet – Devret yapıları işleten firmalar da IFC ortaklıdır. Örneğin İstanbul Havalimanını işleten (bakım vb.) firma yabancıdır ama en büyük ortağı IFC’dir. Ankara yüksek hızlı tren garı 19 yıl yolcu güvenceli IFC ortaklı firmaca yapılmış ve işletilmektedir. IFC ayrıca kimi bankalara da (örn. Garanti) kredi vermekte, bu krediler aracılığı ile KOBİ’lere, kadın girişimcilere vb. destek olmaktadır (15). KOBİ’ler ve kadın girişimciler gerçekte bankaya değil, IFC‘ye borçlan(dırıl)maktadır.

  • Bu yolla IFC, IMF‘nin de önüne geçmektedir.

Dünya Bankası güdümünde dayatılan Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında yapılan Şehir Hastaneleri de IFC ortaklı firmalarca (örn. Rönesans Firması) yapılmıştır (16). Yine Külliye, MİT binası, Yargıtay Binası ve Külliye’deki kütüphane de yine aynı firmaca yapılmıştır. Dolayısı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli binalarının yapımını gerçekleştiren bu firmanın yabancı sermaye ortaklı yapı olması ne derece doğrudur ve bu firmaya ödemeler ne yolla yapılmıştır? Binaların mülkiyeti ve işletmesi hakkında ortaklıklar söz konusu mudur? Bunları bilmiyoruz.

Önümüzdeki süreçte yapılması planlanan “REFORMLAR“ın da aynı biçimde gerçekleş(tiril)eceği açıktır.

  • Yani baş aktör AKP değil, emperyalist güçlerin kurumsal kimliği olan DÜNYA BANKASI‘dır.

Kaynaklar

  1. Derviş K, Robinson S, Mello de J. “The Foreign Exchange GAP, Growth and Industrial Strategy in Turkey 1973-1983”. World Bank Staff Working Paper No.306. November 1978.
    http://www-wds.worldbank.org/external/default/WDSContentServer/WDSP/IB/2003/01/15/
    000178830_98101903401757/Rendered/PDF/multi0page.pdf
  2. Keyder Ç, Üstündağ N, Ağartan T, Yoltar Ç. Avrupa’da ve Türkiye‘de Sağlık Politikaları. İletişim Yayınları, İstanbul, 2007
  3. Savaş N. Dünya Bankası’nın Sağlık Reformları Üzerine Etkisi; Türkiye’de Sağlıkta Dönüşüm Örneği. ESTÜDAM Halk Sağlığı Dergisi. 2020;5(1):142-57.
  4. Turkey: Postscript Special Economic Report “Turkey: Policies and Prospects for Growth”, (2657a-TU, Report No. 2918-TU). March 20, 1980.
    http://wwwwds.worldbank.org/external/default/WDSContentServer/WDSP/IB/2001/02/08/000178830_98101912493590/Rendered/PDF/multi_page.pdf
  5. Sertel Y. Türkiye’de Dışa Dönük Ekonomi ve Çöküş, İstanbul: Ajans Yayınları, 1988, p.137-138
  6. The World Bank, Annual Report 1995, p.52
  7. Demirelli L. Kanun Hükmünde Kararnameler ile Yönetim Çalıştayı. Ankara 2013. http://yonetimbilimi.politics.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/732/2020/06/khk-KAYAUM.pdf
  8. Eğilmez, Mahfi. IMF, Dünya Bankası Grubu ve Türkiye. Dünya Bankası Yayınları No:2, 1996
  9. Güran N, Aktürk İ. Uluslararası İktisadi Kuruluşlar, İzmir: Dokuz Eylül Üniv. Yayınları, 1992, p. 128-9
  10. Tünsoy O. Dünya Bankası’nın Yapısı ve Kredi Verme Türleri. Hazine Müsteşarlığı, Yayınlanmamış Etüt Raporu, Ankara, 2005
  11. http://www.ito.org.tr/wps/portal/gazete-detay?WCM_GLOBAL_CONTEXT=ito_portal_tr/ito-portal/gazete/gzt-2010/gzt-2010-10/gzt-2010-10-1/d128d080442775ff827f8668ff808010
  12. Türkiye’de Dünya Bankası, 1993-2004 Ülke Yardım Değerlendirmesi. Bağımsız Değerlendirme Grubu. Vinod Thomas, R. Kyle Peters, Basil Kavalsyky. 20 December 2005
  13. Performance Evaluation, Criticism of The World Bank and Cost-Benefit Analysis of World Bank Financed Projects: Case of Turkey. http://www.hazine.org.tr/makaleler/ergulhaliscelik_makaleler/Worldbank_performance_ehcelik.pdf
  14. Uluslararası İmar Ve Kalkınma Bankası, Uluslararası Finans Kurumu, Çok Taraflı Yatırım Garanti Kurumu’nun Türkiye Cumhuriyeti ile 2008 – 2011 Mali Yıl Dönemi İçin Ülke İşbirliği Stratejisi. (Rapor No.42026-TR)
  15. https://www.haberturk.com/garanti-bankasi-ve-ifc-den-kadin-girisimcilere-390-milyon-liralik-destek-2454370-ekonomi
  16. https://pressroom.ifc.org/all/pages/PressDetail.aspx?ID=18806#:~:text=%C4%B0stanbul%2C%2011%20Temmuz%202016%20%E2%80%94%20D%C3%BCnya,Holding%20ile%20hissedarl%C4%B1k%20anla%C5%9Fmas%C4%B1%20imzalad%C4%B1.

TTB’nin Covid-19 raporunda korkutan uyarı: : Tsunami bizi bekliyor

TTB’nin Covid-19 raporunda korkutan uyarı: Tsunami bizi bekliyor

Türk Tabipler Birliği (TTB) COVID-19 İzleme Grubu, “Açılmadan Bugüne Türkiye” raporunda Türkiye’nin son altı aylık dönemini değerlendirdi. “Salgın Yönetilemiyor, Fırtına Kapıda” başlığıyla 85 uzman ismin hazırladığı raporda, “Bizi bir tsunami bekliyor. Önümüzdeki kış, bahar ve yaz aylarını aşısız geçireceğimizi bilmek zorundayız” görüşü dile getirildi.

TTB'nin Covid-19 raporunda korkutan uyarı: Tsunami bizi bekliyor

Sözcü‘de yer alan habere göre, TTB’nin Covid-19 pandemisi değerlendirme raporunu TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. D. Sinan Adıyaman, TTB Covid-19 İzleme Grubu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala, Merkez Konseyi üyesi Prof. Dr. Özlem Kurt Azap’ın katıldığı sosyal medya üzerinden yapılan basın toplantısında Doç. Dr. Osman Elbek açıkladı.
TTB DİNLESEYDİ, BU KADAR ÖLÜM OLMAYABİLİRDİ
Elbek’in sunduğu raporun amacı, “41 i hekim olmak üzere 95 sağlık çalışanı ve 7 bin 506 yurttaşı Covid-19 nedeniyle kaybettik. Tüm amacımız ölümleri önlemektir” şeklinde açıklandı. Rapor sunumu öncesi konuşan TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, “TTB’nin önerileri hayata geçirilseydi, bizlerle yapıcı eşitlikçi bir eşgüdüm sağlansaydı bu kadar ölüm yaşanır mıydı?” sorusunu gündeme getirdi.
LİTERATÜRE GÖRE KUSURSUZ FIRTINA GELİYOR
Raporu sunan Doç. Dr. Osman Elbek, grip mevsiminin gelmesiyle birlikte Covid-19 salgının ürkütücü boyutlara varacağına dikkat çekerek şunları söyledi:
  • Salgın yönetilemediğini, ancak fırtına kapıda olduğunu vurgulamak istiyoruz. Fırtınadan kastımız, yaklaşan mevsimsel grip salgınıyla Covid-19 birleştiği bir süreçtir. Bu literatürde kusursuz fırtına olarak adlandırılmakta. Çünkü bu sürecin çok daha fazla ölümcül etkisi olabileceğini öngörüyoruz, bu yüzden fırtına kapıda demeye çalışıyoruz”.

YARGILAMAK DEĞİL, ANLAMAK ÖNEMLİ

Salgının geldiği boyutların bilimsel ölçütlere uyulmadan hızlı ve denetimsiz açılım yapılmasından kaynaklandığı belirtilen raporda, sorunun çözümü için önemli olanın yargılamak değil, anlamak olduğu vurgulandı. Covid-19 pandemisinin insani, tıbbi, ekonomik, sosyal ve siyasal bir sorun olduğunun altı çizildi.

HALA MESLEK HASTALIĞI KABUL EDİLMEDİ

Raporda sağlık çalışanlarının adaletsizce yaklaşımlara maruz kaldığı, hekimlerin kaygı verici düzeyde değersizlik ve tükenme hisleri içinde olduğuna dikkat çekilerek “İçlerinde hak kaybına uğrayacak olsalar da istifa etmeyi düşünen, psikiyatrik destekle ayakta kalmakta çalışanlar var. Birçok ülkede Covid-19 meslek hastalığı olarak kabul edilirken, Türkiye’de meslek hastalığı kabul edilmiyor” denildi.

RAPORDA ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR

Raporun Covid-19 salgın sürecinin değerlendirildiği bölümünde Türkiye’nin Zayıf ve güçlü yönlerini anlatan Doç. Dr. Elbek şunları söyledi:

– Başarılı olduğu alanlar veya işine yarayacak sahip olduğu avantajlar, sağlık çalışanlarının özverisi ve bilimin gücü. Geliştirilmesi gereken zayıf yönleri ise sağlıkta dönüşüm programı, salgın yönetim yetersizliği, birlikte çalışabilme becerisi olmayışı ve pandemiyi doğru okuyamamak.

Pandemi sürecine olumsuz etki yapan problem ve riskler ve tehdit ise otokratik ülke yönetimi. Türkiye’de tepeden tırnağa her şey artık ortak aklın dışında yürümeye başladı. ‘Ben bilirim’ zihniyeti salgın yönetimi politikasına yapılacak en kötü adımdır. Hep birlikte yönetmeye, bir birimizden öğrenmeye ihtiyacımız var.

– Salgının denetim altına alınma politikasının demokratik ve ortak akıldan geçen bir sistemi tüm Türkiye inşa etmekten geçtiğini görüyoruz. Yaşanan ekonomik kriz ve sağlığın ticarileşmesi, hastanelerin ticarethane olarak kabul edilmesi bir tehdit.”

“BİZİ BİR TSUNAMİ BEKLİYOR”

Elbek, dünyanın hemen tüm ülkelerinde olgu düzeylerinde pikler yaşandığını belirterek “Bu beklenen bir şeydi. Ama Türkiye’nin olgu sayıları hiçbir pike izin vermeden devam etti. TTB olarak Temmuz ve Ağustos’ta uyarı yaptık. Bunun iyi bir şey olmadığını, eğer buna etkin önlem alınmazsa Eylül ayında, grip mevsimine çok yüksek hasta sayısıyla girebileceğimizi ifade etmiştik. Keşke hayat bizi doğrulamasaydı. Şimdi önümüzde bizi bir tsunami bekliyor. Biz yüksek bir toplumsal bulaş havuzuyla bu sürece giriyoruz. Çünkü açılma dönemini bilimsel kriterlere uygun yapmadık” görüşünü dile getirdi.

“65 YAŞ ÜSTÜ DEĞİL, GÖRECE GENÇ İNSANLAR ÖLÜYOR”

Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre Türkiye’deki erkek ölümlerinin, Avrupa bölgesi erkek ölümlerinden daha fazla olduğunun görüldüğünü söyleyen Elbek, 65 yaş üstündekilerin insan hakkının ihlal edildiği bir süreç yaşandığını belirterek sözlerine şöyle devam etti:

“Bizde 65 yaş üstü ölüm oranı daha düşük. Avrupa bölgesinde %88 iken ülkemizde %71. Bir sayın valinin söylediği gibi bir ayağı çukurda olanlar ölmüyor. Görece daha genç insanlar ölüyor. O zaman bu iki nedeni iyice araştırmamız lazım. Tütün kullanımı mı, obezite mi, şeker hastalığı gibi diğer etmenler mi? Eğer ölümleri düşürmek istiyorsak, neden İstanbul, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Marmara’da ölüm hızı yüksek ve daha fazla insan ölüyor, bunu incelemek lazım.”

AŞIDAN 1 YIL ÇOK FAZLA KATKI BEKLENMEMELİ

TTB Covid-19 izleme grubu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala, Covid-19 aşısıyla korunmanın önümüzdeki en az 6 aylık süreçte mümkün olmadığını söyledi. Pala, aşıdaki gelişmeleri şöyle anlattı:

– Dünyada şu anda en kısa sürede uygulamaya geçebilecek aşılara baktığımızda, bu aşıları üretebilecek firmalar 1 yıl içerisinde 300 milyon doz civarında bir aşı üretiminden söz ediyorlar. Yani yıl sonuna kadar aşılar hem güvenilirlikleri, hem de koruyucuları açısından onaylansa ancak bir aşı 300 milyon doz üretilecek. Bu dozun dünyaya yetmesini bırakın, önde gelen birkaç ülke tarafından şu anda ön satın alması bile yapılmış durumda.

– Dolayısıyla ne 2020 yılı için nede 2021 yılının ilk ayları için, en azından ilk 6 ayı için dünya da aşıyla korumanın ciddi bir gündem oluşturmayacağı anlaşılıyor. Dünya Sağlık Örgütü geçen hafta bu konu hakkında önümüzdeki 1 yıl için aşıdan çok fazla katkı beklenmemesi gerektiğinin altını çizdi”.

BÖLGESEL KAPANMALAR GÜNDEME GELEBİLİR

Günlük yeni olgu görülme sıklığının 100 binde 1’in üzerinde olduğu her yere özgü önlem almak gerektiğini söyleyen Pala, “Türkiye’de salgının neredeyse ağırlıklı olarak sınıfsal bir özellik göstermesinden de yola çıkılarak, kamu-özel sektör ayrımı olmaksızın bütün çalışanları ve aileleri için en az 2 hafta sürecek bir kapanma gündeme gelebilir. Ama bu kapanmayı bütün Türkiye için önermek yerine salgının gerçek verileri üzerinden yeni olgu görülme sıklığının nerelerde olduğu belirlendikten sonra tartışmamız gerekir” diyerek filyasyon verilerinin açıklanmasının bulaş kaynaklarının ev, işyeri ortamları, okullar ve toplu ulaşım mı olduğunu verilerine ulaşılacağını, bununda salgının önlenmesinde büyük rol oynayacağını söyledi.

İNSANCA YAŞAMAK İÇİN GÜVENCELİ TEMEL GELİR

Ankara Tabip OdasıANKARA TABİP ODASI

İNSANCA YAŞAMAK İÇİN GÜVENCELİ TEMEL GELİR

Pandemi süresince halkın sağlığını korumak için mücadele eden sağlık çalışanları, Haziran ayında gelirlerinde %40-60 oranında kayıp yaşadılar.

Sağlık meslek örgütü olarak; yoksulluk sınırı 7900 TL olan bir ülkede her çalışanın, bu sınırın üzerinde, güvenceli ve emekliliklerine yansıyan temel ücretlendirme ile gelir almaları gerektiğini savunmaktayız.

Sağlıkta dönüşüm programı 2003 yılında uygulanmaya başladıktan sonra da her açıklamamızda insanca yaşam için gerekli temel ücretlendirmeden yana olduğumuzu vurguladık.

Sağlık iş kolunda performansa dayalı, güvenceli olmayan, çalışma barışını bozan ve sağlık hizmetinin bütünselliğine zarar veren ödeme şekline karşı durduk. Parça başı ödeme ve ücretlendirmenin nitelikli sağlık hizmeti sunumunun önündeki önemli engellerden biri olduğunu da vurguladık.

Sağlık Bakanının pandemi sürecinde özveriyle çalışan ve yaşamlarını tehlikeye atarak mesleksel faaliyetlerini yapan her kademedeki sağlık çalışanına tavandan ek ödeme yapılacağı açıklamasının ardından; Mart, Nisan ve Mayıs aylarında sağlık çalışanları arasında eşitsiz bir şekilde ek ödeme dağıtımı yapıldı. Yine Bakan tarafından 1. Basamak sağlık çalışanlarına da ek ödeme yapılacağının duyurulmasına rağmen, ASM’de hiçbir sağlık çalışanına bu dönemde ek ödeme yapılmadı.

Yeniden açılma ile birlikte Haziran ayında ise Ankara’daki pandemi hastanelerinin hiçbirinde ek ödeme yapılmadığı gibi, normal sağlık hizmeti sunan; yeniden açılan hastanelerin önemli bir kısmında da hiçbir sağlık çalışanına ek ödeme yapılmamıştır. Pandemi olmayan 4 hastanede bir miktar ek ödeme yine eşitsizlikler içerecek şekilde dağıtılmıştır.

Bu konuda İl Sağlık Müdürlüğü yetkilileri ve hastane yöneticileri ile yaptığımız görüşmelerde hastane gelirlerinin yetersizliği ve Maliye Bakanlığından ek bir ödeme yapılmamasından ötürü döner sermaye dağıtamayacakları bilgisini aldık.

Her kriz döneminde olduğu gibi bu krizin bedelini de yine emekçiler ödemektedirler.

Pandemi sürecinde yoğun çalışma temposunun yol açtığı fiziksel ve ruhsal yorgunlukların yanı sıra, evlerine bile gidememek sağlık çalışanlarını sosyal açıdan da mağdur etmiş olup; tüm yoğun çabalarına rağmen krizin bedelini hem yaşamları hem de ekonomik kayıplarla ödemeye mahkum edilmişlerdir. Kaldı ki, enfekte olmaları durumunda Covid-19 meslek hastalığı olarak kabul edilmediğinden hak kayıplarına uğramakta, ücretler kesilmekte ve adeta mağduriyetleri cezaya dönüştürülmektedir.

Önümüzdeki süreçte sağlık hizmeti sunumunun, sağlık çalışanlarının motivasyon eksikliği ve tükenmişliği ile birlikte sürdürülebilir olmadığını vurgularken buna yönelik çalışma koşulları ve maddi koşulların düzeltilmesi konusundaki girişimlerin acilen yapılması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.

Ankara Tabip Odası

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 07 Mayıs 2020

Cumhuriyet’te Tuncay Mollaveisoğlu’nun başlattığı, TELE 1’de İsmail Dükel’in sürdürdüğü “Şehir Hastanelerini sorgulama” sürecine bugün Balıkesir Milletvekili Op.Dr. Fikret Şahin’in Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın cevaplaması için TBMM’ye vermiş olduğu soru önergesi ile devam ediyorum:

(Aslında bu konu, medya tarafından değil, COVID-19 sürecinde, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirildi; medya da bunun üzerine olaya yeniden ayrıntılı olarak eğildi.)
***
Sağlıkta Dönüşüm programının bir parçası olarak yapılan Şehir Hastanelerinin yatırım maliyetlerinin gerçek değerinin çok üzerinde olduğuna ve Devlet Bütçemize büyük oranda yük getirdiğine dair değerlendirmeler ve raporlar bulunmaktadır.

Ayrıca Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin Bakanlığınız tarafından “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyu hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’yle paylaşılmaması bu kaygıları daha da artırmaktadır.

Kamu harcamaları şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle yapılması gerekirken, Bakanlığınız tarafından Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin gizlenmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin denetim yetkisini de engellemektedir.

Bu bilgilere istinaden;

1- Yabancı menşeli (ABD) yönetim danışmanlık şirketi Frost & Sullivan tarafından hazırlanan ve

https:// ww2.frost.com/frostperspectives/analysis-public-private-partnershipppp-hospital-campusesconstruction-programme turkey/

internet adresinde, Haziran 2015 tarihinde yayımlanan “An Analysis of Public-Private-Partnership (PPP) Hospital Campuses Construction Programme of Turkey” isimli raporda yer alan tabloda; ülkemizde yapılmış veya yapılması planlanan 15 Şehir Hastanesine ait yatırım maliyetlerinin miktarları belirtilmektedir.

Maliyet miktarları 255.000.000 – 1.232.000.000 USD arasında değişen bu 15 Şehir Hastanesinin tabloda yer alan yatırım miktarları doğru mudur?

2- Hastanelerin yatırım maliyetleri, yatak sayısına bölündüğünde her hastane için yatak başına düşen maliyet miktarının 255.148 USD (Kayseri Şehir Hastanesi) ile 459.358 USD (İstanbul İkitelli Şehir Hastanesi) arasında değişmekte olduğu görülmektedir.

Yatak başına düşen yatırım miktarında bu derece büyük oranda farklılıklar olmasının sebebi nedir?

3- Şehir Hastaneleri için yapılan yatırımlar; Kamu Özel İş Birliği modeli benimsenmeden doğrudan Sağlık Bakanlığı tarafından yapılmış olsaydı maliyetleri ne olacaktı? Bu konuda bir çalışmanız oldu mu?

4- Şu ana kadar sözleşmeleri yapılan ve işletilmekte olan Şehir Hastanelerine ödenen kira bedelleri nedir?

Hastanelerin gelirleri kira bedellerini karşılayabilmekte midir?

5- Şehir Hastanelerini işleten şirketlerle yapılan sözleşmelerde hasta sayısı garantisi ve tıbbi hizmet garantileri verildiği doğru mudur?

Verilen garantiler doğru ise hangi oranda garantiler verilmiştir?

6- Yabancı menşeli danışmanlık ve yatırım şirketlerinin bilgisi dahilinde olan şehir hastanelerine ait sözleşmelerin örnekleri daha önce istenmiş olmasına rağmen neden Milletin Temsilcileri olan Milletvekilleri ile paylaşılmamaktadır.

Bu sözleşmelerin açıklanmasının mahsuru nedir?

Sözleşmelerin açıklanmamasının nedeni aşırı kamu zararı barındırıyor olması mıdır?

7- Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin birer örneğini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde paylaşılmak üzere tarafımıza göndermeyi düşünüyor musunuz?

***

Bu yazıyı yazmadan önce, Fikret Şahin’e yeniden, “Bir yanıt geldi mi” diye sordum ve hiçbir açıklama yapılmadığını öğrendim.

Gelirse açıklama metni ve kısa yorumlar yarınki yazıya!

ŞEHİR HASTANELERİNİN VAHİM SONUÇLARI Sistem hasta üretiyor

ŞEHİR HASTANELERİNİN VAHİM SONUÇLARI

Söyleşi: Deniz Koloğlu (10.08.2019)

Mersİn Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi, kamu-özel işbirliğiyle şehir merkezinden uzağa kurulan sekiz hastaneden YALNIZCA biri. Yakın zamanda 13 şehir hastanesinin daha açılması planlanıyor. “Ne kadar hasta, o kadar kâr” İLKESİYLE işletilen bu dev kompleksler kamu bütçesinde karadelik açmakla kalmıyor, hastanelerde hastalar binbir güçlükle yüzleşiyor, hekimler nitelikli hizmet veremiyor, çalışanların örgütlenmesi köstekleniyor, ruh ve beden sağlıkları bozuluyor. Mersin Şehir Hastanesi hekimlerinden, Mersin Tabip Odası üyesi Uzman Doktor Ayşe Jini Güneş’le, halk sağlığını tehdit eden şehir hastanelerini mercek altına alıyoruz.
Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi


Ne zamandır hekimlik yapıyorsunuz?

Dr. Ayşe Jini Güneş: 18 yıllık hekimim. Tıp fakültesinde dahiliye ve nefroloji okudum. Kafamda idealize ettiğim hekimlikle pratikte yaşananların uyuşmadığını görünce sağlık politikalarıyla ilgilenmeye başladım. Öğrenciliğimden bu yana Türk Tabipleri Birliğinde örgütlüyüm.

Ekonomik kriz sağlık hizmetlerine nasıl yansıyor?

Kamusal ekonomi açısından bütün devletlerde sağlık her zaman negatif bilançodur. Türkiye’de de devlet bu gider ayağını üzerinden atmak ve sermayeye yeni birikim alanı açmak için sağlığı kâr amaçlayan bir metaya dönüştürdü. Bu politikaların temelleri mevcut iktidardan önce atılmıştı. AKP Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı (SDP) 2003’te uygulamaya koydu. Koruyucu değil, tedavi edici hekimlik ön plana çıkarıldı. “Ne kadar hasta, o kadar kâr” ve paran kadar sağlık hizmeti şiarı öne çıktı. Bu sistem hasta üretir. Koruyucu hekimlik tümüyle ortadan kalktı. Bu da yoksulları, en çok da kadınları etkiledi. Çünkü toplum sağlığının üzerine oturduğu temel ayaklardan biri kadın sağlığıdır. Bir ülkenin sağlık politikasının ne kadar başarılı olduğunu anlamak için kadının nasıl bir hayat yaşadığı, sağlık durumu, çocuğuna ne kadar sağlıklı bir ortam sunabildiği ve onu ne kadar sağlıklı yetiştirebildiğiyle ilgili parametreler vardır.

Sağlığın metaya dönüştürülmesinin sonuçları neler?

Sağlık en temel insan haklarından biri. İşleyiş “paran kadar sağlık hizmeti”ne döndüğünde tedaviye ulaşımı kişinin ekonomisine bağlıyorsunuz. Bu başlı başına bir adaletsizlik. Böylece yoksulluk ve ekonomik kriz bir halk sağlığı sorunu haline gelir. Çünkü hem sağlıklı ortama hem de ihtiyaç duyduğunuzda sağlığınızı düzeltecek araçlara ulaşım hakkınız engellenir. Sağlık hane ekonomisinde tasarruf edilebilir bir alana dönüştüğünde bundan ilk etkilenen yine kadınlar olur. Örneğin devlet şu an yaşlı hastalar için nakdi bakım desteği veriyor. Çünkü devletin yapmadığı bakım hizmetini kadınlar evde veriyor. Bununla ilgili tanıklık ettiğim çok sert bir öykü var: Bir genç kadının babasını yoğun bakıma yatırmıştım. Kadın her sabah yedide beni hastanenin kapısında karşılıyor ve bütün gün “Babam nasıl?” diye peşimden ayrılmıyordu. Başta kaygısını anlıyordum, fakat iki haftanın ardından biraz gerildim. “Beni bu şekilde takip etmene gerek yok” diye çıkıştım. Kadın ağlayarak engelli bir çocuğu olduğunu, eşinden ayrıldığını, babasına ve annesine baktığı için çalışamadığını, evin tüm gelirinin babasının maaşı ve bakım parasından ibaret olduğunu açıkladı. Bu çok vahşi bir varoluş. Kadın, babasının sağlığı için duyduğu kaygıdan ve onu yitirecek olmanın vereceği acıdan ziyade ailesinin geçimini öncelemek zorunda bırakılıyor. Benzer başka bir örnek de Gaziantep’te öldürülen hekim arkadaşımız Ersin Arslan. Sorunun kaynağı yine aynı: Hastanın ailesi, bakım parasını alamayacaklarını öğrenince çok sinirleniyor.

Hekim olarak tedaviye karar verirken hastadan minimum giderle maksimum gelir elde etmenin hesabını yapmak zorunda bırakılıyoruz. Şehir hastanelerinde başhekimler bunu yönetiyor. Bu da hekimlerin sağlık hizmeti sunarken özerkliklerini kaybetmesi anlamına geliyor.

Merkez ilçelere otuz kilometre uzaklıkta, 374 bin metrekare kapalı alanlı, 1294 yataklı devasa Mersin Şehir Hastanesi’ne geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Kent merkezindeki Mersin Devlet Hastanesinden buraya geçtim. Seçim gündeminde, tamamlanmamış bir hastane için “bu hafta hemen taşınıyoruz” dediler. Oysa sözleşme süresinin tamamlanmasına daha çok vardı. İnşaat peyder pey sürerken sağlık hizmeti vermeye, daha doğrusu verememeye başladık. Mersin Şehir Hastanesi, bütün şehir hastaneleri gibi şehir dışında. Personelin ve vatandaşın ulaşıma harcadığı süre çok arttı.

Şehir hastanelerinin ekonomik modeli nasıl?

Kamu-özel işbirliğine göre işliyorlar. Fakat bütün şehir hastaneleri aslında özel kurum. Kamuya ait tek şey, hizmeti alanlar ve nitelikli sağlık personeli. Vatandaş burada katılım payı hariç para ödemiyor gibi gözüküyor, ama aslında Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) özel işletmelere para aktarıyor. Yani giderler vergilerimizden ödeniyor.

Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin lüks odalarından biri; adeta beş yıldızlı otel odası

Hastanenin yönetim biçimi nasıl, sağlık hizmetlerine nasıl etkileri var?
Sağlık personelinden sorumlu bir başhekimlik var. Bir de bütün hizmet alımları ve diğer personelin bağlı olduğu, özel sektör yönetimine bağlı taşeron firmaları var. Onlarla temasımız yok. Bir sıkıntımız olduğunda başhekimliğe bildiriyoruz, şirketle onlar görüşüyor. Özel sektör de neyi nasıl yapmak istediğini başhekimliğe, başhekimlik de bize bildiriyor. Başhekimliğin aslında inisiyatifi yok. Özel yönetimle hekimler arasında köprü kuran bir kadrodan ibaret. Bütün hizmetler taşeron firmalarca yürütüldüğü için hastalar müşteri haline geliyor. İşletme verimlilik ve kârlılık politikası güdüyor. Hekim olarak tedaviye karar verirken hastadan minimum giderle maksimum gelir elde etmenin hesabını yapmak zorunda bırakılıyoruz. Başhekimler bunu yönetiyor. Bu, hekimlerin sağlık hizmeti sunarken özerkliklerini yitirmesi anlamına geliyor.

 

Özel şirketlere “yatan hasta sayısı % 70’in altında kalsa bile sana % 70 doluluk varmış gibi ücretlendirme yapacağım” deniyor. Ne kadar çok hasta yatarsa şirket o kadar para kazanıyor. Bu açıdan hastanelerin işleyişi üçüncü köprü gibi büyük rant projelerine benziyor.

Hizmetleri yürütme, sunma işi kamudayken hemşire ve yardımcı personel sayısı yatak başına, kliniklere göre dağıtılırdı. Ayrı bir yönetmelikle sayı belirlenirdi. Zaten tıp çok standartlaşmıştır ve istatistikler üzerinden ilerler. Duyulan ihtiyaca göre bir politika izlenir. Ama sağlık reformlarıyla birlikte, özellikle 2017’den sonra sayısal yeterlilikler kalktı. Şimdi hastanenin personel dağıtım cetveli var. Artık işi yüz kişiyle sağlık kriterlerine göre değil, o cetvele göre dağıtmak zorundayız. Yardımcı hizmetler yönetmeliğinde özel şirketin ihale edilen işi kaç çalışanla karşılayacağı belirtilmemiş, salt hizmetleri karşılayacağı yazılmış. Yani “klinik olarak bu personel bana yetersiz” deme şansım yok. Hatta eğer “bu kadar kişiyle iş yürümüyor” dersem, “o zaman senin performans puanını düşürürüm” diyorlar. Tam bir kısır döngü. Bunun içinde hasta memnuniyeti, yani hastaya sunulan hizmetin hasta tarafından algılanan kısmı, ciddi bir puan teşkil ediyor. Halbuki toplum, sağlık hizmetinin yeterliliğini ölçemez. Bu ancak bilimsel verilerle ölçülebilir.

Bu yapıların çoğunun inşaatını uluslararası sermaye ortaklıkları yapıyor. İşletmeleri özel şirketlere ait. Devlet binanın kullanımı, hizmet birimleri için nasıl bir ödeme yapıyor?

Özel şirkete kiranın yanı sıra sterilizasyon, temizlik, görüntüleme, diyaliz gibi hizmet birimleri karşılığında SGK tarafından para ödeniyor. Kamunun doğrudan yaptığı tek hizmet ödemesi hekimlerin ve hemşirelerin maaşları. Biz hâlâ 657 sayılı yasaya bağlıyız. Bu tablo ortaya korkunç bir israf çıkarıyor. Özel şirket hizmetler üzerinden kâr yapıyor. Bu yüzden de şehir hastanelerinin hep daha çok hastaya ihtiyacı var. Devlet özele yüksek oranda doluluk garantisi veriyor. Normalde, nüfusa oranla, belirlenen ölçütlere göre dünyanın her yerinde %50-60 arasında bir doluluk oranı öngörülür, ama bu aranmaz. Zaten bundan daha çok yatma ihtiyacı duyan hasta varsa, bilin ki sağlık politikanızda bir bozukluk vardır.

Ankara Bilkent Şehir Hastanesi

Sağlık Bakanlığı, % 70 doluluk garantisine itirazlara, “hasta değil, yüzde 70 hizmet birimi garantisi veriyoruz” diyor. Bu ikisi arasındaki fark ne?
Fark yok. Özel şirketlere “Yatan hasta sayısı % 70’in altında kalsa bile sana % 70 doluluk varmış gibi ücretlendirme yapacağım” demek. Ne kadar çok hasta, şirket o kadar para kazanıyor. Bu açıdan hastanelerin işleyişi 3. köprü gibi büyük rant projelerine benziyor. Bu arada, Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesinde neredeyse tam dolulukla durmaksızın çalışıyoruz, ama gideri yakalayan bir gelir de üretmiyoruz.
Hasta ve yatak başına düşen sağlık personeli ve sağlık dışı personel sayısı ne kadar?

Her katta yalnızca 1 ya da 2 temizlik personeli var. Toplam 66 yataklı üç blokta hastaları bir yerden bir yere taşıyacak yalnızca 2 sağlık personeli var. Nöbet koşullarında bu sayı 1’e, kimi zaman 1’den çok kata tek personele düşüyor. Hemşirelik hizmetinde de sayı çok yetersiz. Şehir hastanesinde önemli bir sorun mekânın büyüklüğü. Bir hemşire gün içinde 22 hastanın tansiyonunu ölçmek zorundaysa, mekânı büyüterek onun harcayacağı zamanı artırıyorsunuz. Devlet hastaneleri için geçerli ölçütler şehir hastanelerinde geçersiz. Vatandaşa yol göstermek için valeler var. Ancak hastane açıldığında her köşe başında gördüğünüz valelerin sayısı üç ay sonra giderleri kısmak için azaltıldı. Vatandaşlar sağlık hizmetine ulaşmak için çok çaba gösteriyor, ulaştığında da kendisine hizmeti için ayrılan zaman çok azalmış oluyor.

Sorun hastaneye ulaşmakla bitmiyor. Hastane içi ulaşım da hem çalışan hem vatandaş için büyük bir sorun. Yoğun bakımdan polikliniğe dönmem bazen kırk dakika sürüyor. Acil çağrıldığımda hastalara yetişmem neredeyse olanaksız. Daha çok efor sarfediyor, fakat daha az kişiye hizmet verebiliyorum.

Doktorlara uygulanan performans sistemine şehir hastaneleri ne gibi sorunlar ekledi?

Aslında hekimlerin sabit bir mesaisi yoktur. Bir hastanız kötüleştiğinde mesainiz uzar. Fakat şehir hastanelerinde sağlık hizmetinin üretim biçimi baştan aşağı değişti. Eskiden hekimin tedavi planıyla, hastayı ne zaman göreceğiyle ilgili özerkliği vardı. Her klinik bunları iç disiplinine göre planlardı. Şehir hastaneleri ise verimliliği fabrika tipi tanımlayan ve niteliği de bu verimlilikle ölçen bir kurum. Sorun yalnızca hastaneye ulaşmakla bitmiyor. Hastane içi ulaşımın kendisi de hem çalışan hem vatandaş için bir sorun. Zamanın çoğu ulaşıma gidiyor. Hekimlerin hem yatan hem yoğun bakım hastaları var, hem de başka klinikler sizi konsültasyon için çağırıyor. Bu arada vermek zorunda olduğunuz poliklinik hizmeti de var. Yataktaki hastayı ziyaretim veya konsültasyonu yapıp polikliniğe dönmem kırk dakika sürüyor. O süre boyunca hastalarımı da bekletiyorum. Sistem bana “kalite değerlendirmesi için hastayı şu kadar sürede görmek zorundasın” diyor. Bunun denetimi bilgisayara düştüğüm notlar üzerinden yapılıyor. Siz değerlendirmeyi girmedikçe cep telefonunuza yarım saatte bir “hastayı hâlâ değerlendirmediniz” mesajı geliyor. Buna taciz diyoruz biz.

  • Acil olarak çağrıldığımda hastalara yetişmem neredeyse imkânsız.

Eskiye oranla daha çok çaba gösteriyor, ama daha az kişiye hizmet verebiliyorum. Bu da hem yorgunluk, gerginlik yaratıyor hem de muayeneye ayırdığımız süreyi çok kısaltıyor. Nitelik doğrudan düşüyor.

Balıkesir Atatürk Şehir Hastanesi

Sistemi kurgulayanlar aslında bu niteliksizliğin farkında olmalı. Çünkü “kalite yönetimi” için geliştirilmiş bir sanal hasta değerlendirme sistemi var. Bilgisayarda hastanın kendisi dışında hastaya dair bütün veriler karşınıza çıkıyor. Telefonun öbür ucunda o hastaya bakan hemşire eşliğinde değerlendirme yapıyorsunuz. Ardından sanal muayene sonuçlarınızı sisteme giriyorsunuz. Sağlıklı bir standart çıkarabilmek için kronometrelerle ölçüm yapmayı ve bu verileri planlamayı yapan Bakanlığa göndermeyi yönetime önerdim. Sanırım bir günde baktığımız nitelikli hasta sayısının ihtiyaç duyulanın çok altında çıkacağı belli olduğu için yanaşmadılar. “Ne kadar çok hasta bakarsan o kadar iyi hekimsin” algısı topluma da işlendi. Bir hastaya “baktığım sekseninci hasta olmak ister misin?” diye sorduğumda, “bana bak yeter” diyor. Doğal olarak “iki dakikada bir hasta bakamadın” tepkileriyle çok sık karşılaşıyoruz. Geçen gün poliklinikte bir hasta dolu olduğu için randevu alamamış. Kapının önü hıncahınç. İçeri girdi ve ben ona bakmadan çıkmayacağını söyledi. Zaman kaybına uğradığımı ifade ettiğimde “Çalışamayacaksan emekli ol!” diye çıkıştı. “Emeklilik yaşım gelmedi” dediğimde ise “Hiç belli etmiyorsun, suratına bak! Çok çirkinsin” dedi.

Bir hastaya bana hakaret ettikten sonra ona iyi bakacağımdan nasıl emin olduğunu sorduğumda “çünkü bakmak zorundasın” dedi. Bu tam bir hiçleştirme. Karşınızdaki yaptığınız işin değerini, zorluğunu, gerektirdiği zamanı algılamıyor. Bir efendi-köle denklemi kuruyor.

Bir kadın hekim olarak cinsiyet ayrımına uğruyor musunuz?

Türk Tabipleri Birliğinde büyük emekle oluşturduğumuz bir kadın hekimlik kolumuz var. Hekimlikte “hepimizin sorunları aynı” diye üstbaşlıklar atılır. Halbuki kadın hekim olmanın birçok dezavantajı var. Eğer kadınsanız hekimliğin bakım, hizmet ya da bunlara daha yakın alanlarında çalışmanız, örneğin çocuk doktoru olmanız bekleniyor. Cerrahi, ortopedi branşları gibi teknik beceri isteyen alanlara yakıştırılmıyorsunuz. Hem eğitim hem de icra sürecinde sürekli vazgeçmeniz söyleniyor. Hasta ilişkilerinde de kadınların hep daha kırılgan olduğu varsayılır.

Israrcı kişi hakaretten sonra ne yaptı?

Hakareti edip gitse anlaşılır, ama o hâlâ ısrar ediyor. Bunca hakaretten sonra ona iyi bakacağımdan nasıl emin olduğunu sorduğumda ise “çünkü bakmak zorundasın” diyor. Bu tam bir hiçleştirme. Karşınızdaki yaptığınız işin değerini, zorluğunu, gerektirdiği zamanı algılamıyor. Bir efendi-köle denklemi kuruyor. Ayrıca bir erkek doktora “bana randevusuz bakacaksın!” dayatması yapamazlar. Biz kadın hekimler şiddete daha açık hale geliyoruz. Bunu yapan hasta erkek de, kadın da olabiliyor. Şu en sık karşılaştığımız söylemlerden biri: “Benim vergilerimle varsın, bana bakmak zorundasın!” Bunlar çok yıpratıyor, bir yerde kırılma yaşıyorsunuz. Performans sistemiyle başlamış bu sıkıştırılmıştık hali şehir hastaneleriyle korkunç bir boyuta ulaştı. Şehir hastaneleriyle birlikte sağlık çalışanları kendi polikliniklerine gömüldü. Kimse birbiriyle telefon dışında temas edecek, sohbet edecek vakit bulamıyor. Eskiden bir hastayı üç-beş hekim ortak değerlendirip tartışabilirken artık bu mümkün değil. Zaten sağlık personeline özel mekânlar ayrılmadığı için bir araya gelme gibi bir olanak yok. Burada ortak bir akıl, ortak bir çözüm çıkmasının zorluğu bir yana, yalnızca hemhal olmak, dertleşmek ve az biraz rahatlamak da mümkün değil.

Eskişehir Şehir Hastanesi

2003’ten, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın uygulamaya konmasından bu yana hasta-hekim ilişkisi başka nasıl değişti?
Sanki sihirli bir değnek var, hekim onunla hastaya dokunduğu anda her şey çözülecek. Oysa bir hastaya tanı koymak ve onu tedavi etmek çetrefilli süreçler. Fakat hem hasta hastaneye ve hekime ulaşana kadar yılgınlık yaratan bir süreçten geçtiği, hem de hekimin çalışma koşulları ağırlaştığı için yaşanan gerilim şiddet ortamını iyice besliyor. Beyaz kod (şiddete dayalı acil durumlar için yönetim sistemi) oranlarının çok arttığını biliyoruz. Polikliniklerde neredeyse kavga dövüşsüz bir gün geçmiyor. Hepsinin kayıtlara geçilmemesi anlaşılır. Çünkü ifade vermek, karakola, mahkemeye gitmek, o süreçte poliklinikten uzak kalmak başka gerilimler yaratıyor. Dolayısıyla hekimlerin çoğu “olayı üstünü kapatayım, hastalara bakmaya devam edeyim” diyor. Hekimler, hemşireler olarak süreçleri artık yönetemiyoruz. Tabii ki sağlık çalışanının yaşadığı çilenin öteki ucunda hastanın yaşadığı çile var. Özellikle şehir hastanesine taşındığımız andan başlayarak iki taraf için de şiddetsiz bir gün yok diyebilirim. Ortada yapısal bir sorun var. Sürekli dava veya şikâyet ihtimalinin yarattığı baskı kritik veya acil süreçlerde bağımsız karar almamızı da etkiliyor.

Şehir hastanelerinde sağlık çalışanları kendi polikliniklerine gömüldü. Kimse birbiriyle telefon dışında temas edecek, sohbet edecek vakit bulamıyor. Eskiden bir hastayı üç-beş hekim ortak değerlendirip tartışabilirken artık bu mümkün değil. Sağlık personeline özel mekânlar ayrılmadığı için bir araya gelme gibi bir imkân yok.

Özlük haklarınız ne durumda?

Mesai dışı diye bir kavram kalmadı. Örneğin görüntüleme yöntemleri size mesai dışı whatsapp üzerinden gönderiliyor veya eve iş götürmek zorunda kalıyorsunuz. Bir de icap nöbeti var. Nöbet tutmayan hekimler arandıkları anda hastaneye teşrif etmek zorunda. İcap nöbeti aslında acil durumlar için. Fakat tüm gece süren aramaların neredeyse hiçbiri acil değil. Vatandaşlarda “7/24 emre amade sağlık hizmeti” gibi bir algı oluştu. Vatandaş acile başvurduğu anda kendini acil addediyor. Mesela sızlayan bir nasırınız var, gece on birde acile gelmeye karar verdiniz. Hasta acilde “Beni bir uzman görecek!” diyor, talebi karşılanmayınca tartışma başlıyor. Sonunda bir olaya sebep vermemek için o uzman aranıyor, hatta bazen çağrılıyor. Biz hekimler buna karşı baştan sıkı mücadele vermeliydik. Kazancımızın performans sistemine bağlanmasına yeteri kadar ses çıkarmadık. Gece poliklinik hizmetleri verilmeye başlanması da buna bir örnek. Mesai dışı, gece on birlere kadar poliklinik hizmeti vermenin sağlık açısından hiçbir anlamı yok. Bu aslında sadece ekstra müşteri ve kazanç demek.

Kâr amacıyla hastalardan daha fazla tetkik, görüntüleme istemenizi talep etmeleri gibi, tasarruf amacıyla tetkikleri azaltmanızı istemeleri de bir sorun mu?

Evet. Zaten ileri, pahalı teknolojik yöntemlerle yapılan tetkiklerle özel işletmecinin kazancı artıyor. Biz hekimlerin “kışkırtılmış sağlık hizmeti talebi” diye adlandırdığı bir durum söz konusu. “Hastanemize şu şu teknolojide cihazlar gelmiştir” diye tanıtım yapılıyor. Reklamları gören hastaneye koşuyor. Ya da check-up’ı ele alalım. Nüfus içinde belli kesimler için tanımlanmış rutin tarama programları, bu programları uygulayacak aile hekimlikleri vardır. Yani aslında check-up diye bir şey yok. Menopoz, kemik erimesi, yaşlılık gibi yaşamın doğal süreçleri bir tedavi olanağı varmış gibi gösteriliyor. Böylece hastalık olarak algılanmaları sağlanıyor. Artık toplum bize derdine deva bulmak için değil, zihninde ne uyandırıldıysa onu yaptırmak için geliyor. Hekimin kararlarının hiçbir önemi kalmıyor. Hatta gereksiz tetkik yapmak istemediğinizde toplumun gözünde bir engel, bazen de işini bilmeyen biri olarak nitelendirilebiliyorsunuz. Bunlar da şiddet ortamını besliyor.

Isparta Şehir Hastanesi

Mersin Şehir Hastanesi’ne ilişkin başka ne gibi sorunlar var?

Kreş yok. Bu son on yılın genel sorunu, ama kentten bu kadar uzakta bir hastanede kreş ihtiyacı daha da arttı. Bir başka önemli sorun da hekimlerin polikliniklerde sekretersiz ve hemşiresiz çalışmak zorunda bırakılması. Neredeyse temizliği de biz yapacağız. Tüm bunlar muayeneden çalınmış zamanlar. Hastanın yüzüne bakmadan bilgisayara veri giriyoruz. Bu yüzden aramızdaki iletişim hiç tatmin edici değil. Hasta kendini değersiz hissediyor ve buradan başka gerilimler doğuyor. Örneğin yine yaşadığım bir olay, serviste yatan hastalardan biri “doktor ve hemşireler bize bakmıyor, bilgisayarda oyun oynuyor” diye şikâyet etmiş. Bir yanıyla haklılar, çünkü vizite ve muayeneye ayırdığımız zamandan daha fazlasını bilgisayarlara veri, tedavi ve rapor girişi yapmak için harcıyoruz. Ayrıca tedavide yetersizlikler var.

Hekimler polikliniklerde sekretersiz ve hemşiresiz çalışmak zorunda bırakılıyor. Neredeyse temizliği de biz yapacağız. Tüm bunlar muayeneden çalınmış zamanlar. Hastanın yüzüne bakmadan bilgisayara veri giriyoruz. Hasta kendini değersiz hissediyor ve buradan başka gerilimler doğuyor.

Diyelim ki bir hastaya ilacının ikinci dozunu vermem gerekiyor. Öncelikle ilacı sisteme girmem gerekiyor. Bunun için bilgisayarda elli tane sorgulamadan geçiyorsunuz. Ardından hemşirenin onaylaması, eczanenin sistem üzerinden kabul etmesi ve sonunda personelin ilacı alıp getirmesi gerekiyor. İlacın gelmesi bir saati geçiyor. Sistemin asıl amacı ilaç tüketimini kontrol etmek; çünkü ilaç, hastanın tedavisi ya da yatışı için ödenen paraya dahil. Kısacası, çok ilaç yazarsam hastanenin kârını azaltmış oluyorum. Bu sistem özellikle acil müdahalelerde sıkıntı yaratıyor.

Şehir hastanelerinde ilaç nasıl tedarik ediliyor?

Öbür hastaneler kendi ekonomilerini kendileri döndürüyor. Mesela bir üniversite hastanesinin döner sermaye sistemi var. Bütün bütçesini SGK’dan alıyor ve alım-satımlarını kendi yapıyor. O yüzden de sistemi iyi yönetmek zorunda. Şehir hastanelerinin bütçesine ise sürekli bir para akışı var. Tüm açıklar kamu bütçesinden kapatılıyor. Çünkü en azından öbür şehir hastaneleri projeleri yaşama geçene dek modeli ayakta tutmak zorundalar. Öte yandan, hastanelerde üretilen hizmetin esası sağlık personeline aittir. Biz hiçbir şey yapmazsak sistem çöker. Bu çok önemli, ama kullanılmayan bir güç. Isparta Şehir Hastanesi hekimlerinin eylemi bu güce iyi bir örnek.

Ameliyathanelerin işletmesinin özel idarede olduğuna dair haberler doğru mu?

İşletmesi değil, ama ameliyat malzemelerinin sterilizasyonu –ki bu ameliyathane için neredeyse her şey demektir–, taşıma ve temizlik personeli özel hizmet alımıyla gerçekleşiyor. Devlet hastanelerinde sterilizasyon için ihtiyaca göre paket setleri oluştururduk. Şimdi o paketleri ihaleyi alan şirketler hazırlıyor. Paketlerin birim fiyatı çok yüksek. Bazen ameliyat ücretini aşan meblağlar ortaya çıkıyor. Özel şirkete idare amirliğimiz aracılığıyla “kamu kaynaklarını gereksiz harcıyoruz” diye bildirdiğimizde “sözleşme böyle” diyorlar. Asıl amaç sermayenin kâr marjını artırmak.

Mersin Şehir Hastanesi bünyesinde, Mersin Devlet Hastanesi, Mersin Kadın Doğum Hastanesi ve Mersin Çocuk Hastanesi birleştirildi. Şehir hastanesine niye “eğitim ve araştırma” hastanesi deniyor?

Yönetmelikle adı değiştirilip “eğitim ve araştırma” hastanesi yapıldı, ama şu an akademik kadrolar boş. Böyle bir altyapı da yok. Acelenin nedeni muhtemelen ödeme sisteminin değiştirilmesi. Devlet hastanelerinde kamu sağlık harcamalarından ayrılan pay puanlama sistemiyle yapılıyor. Eğitim ve araştırma hastanelerinin puanlama kat sayısı fazla. Böylece kamudan daha çok para aktarılıyor.

Şehir hastanelerine yabancılar, sağlık turizmi yapan uluslararası kurumlar aracılığıyla geliyor. Türkiye’yi seçmelerinin önemli sebeplerinden biri iyi otelcilik ve personel hizmeti almak. Sağlık turizmi ile kâr amacı güden mercilerin teknik elemanlarına dönüştürülüyoruz.

Meslek örgütleri olarak merkezdeki devlet hastanelerinin kapanmaması gerektiğini her fırsatta söylüyorsunuz. Neden kapatılıyor bu hastaneler?

Şehir hastaneleri, kapatılan hastanelerin yatak sayısının toplamı kadar yatak kapasitesine sahip olmak zorunda. Dolayısıyla mevcut hastaneler varken yeni hastane açılamayacağı için merkezi tek bir hastane açılıyor. İstatistikler bir yana, çevredeki hastaneleri kapatmadan şehir hastanelerine hasta akışını sağlamaları mümkün değil. Kimse mahallesinde ilacını yazdırabileceği bir polikliniği varsa otuz kilometre uzaktaki hastaneye gitmez. Çok işlevsel olan semt poliklinikleri bile kapatıldı. Artık 85 yaşındaki bir kadın tansiyon ilacını alabilmek için otuz kilometre uzaktaki bir yere gelmek zorunda. Bu acımasızlık. Üç-beş yıldır izlediğim hastalarımla aramızda doğal bir bağ kuruldu. Bir gün kapıya bir hastanın oğlu geldi. “Annem çok kötü. Geçen kez verdiğiniz ilaçtan verir misiniz” dedi. “Kötüyse buraya getireceksin. Görmeden bir şey yapamam” diye yanıt verdim. “Hocam, çok kötü, bir şeyler verin toparlasın, sonra getireceğim” dedi. Muhtemelen acil başvurularının, yoğun bakım yatış sayısının, yatak ihtiyacının artması da bu koşullarla orantılı. Bir neden de, eczanelerde reçete veya poliklinik muayenesi için kesilen katkı paylarının acilde daha düşük ücretlendirilmesi. Öbür yandan, izlenmesi gereken hastaların gerçekten kötü bir noktaya gelmesi bekleniyor. Bir de üzerine kışkırtılmış sağlık hizmeti talebi ekleniyor.

Trabzon Şehir Hastanesi

Türkiye sağlık sektörünün hedeflerinden biri de yabancı hastaları kâr döngüsüne katmak. Sağlık turizmiyle ilgili gözlem ve görüşleriniz neler?
Şehir hastanelerine yabancılar sağlık turizmi yapan uluslararası kurumlar aracılığıyla ve birtakım beklentilerle geliyor. Aslında her yerde tedavi olabilirler. Türkiye’deki hastaneleri seçmelerinin asıl nedenlerinden biri, iyi bir otelcilik ve personel hizmeti almak. Bu hastalar daha çok onkoloji, fizik tedavi hastaları. Yataklı tedavi alıyorlar. Onlara özel katlarda VIP odaları, birbirine bağlı hasta ve refakatçi odalarından oluşan süitler tahsis ediliyor. Bu katların hemşire, taşıyıcı gibi o kata özel doktor dışı personeli var. Taşerona bağlı çalışıyorlar. Ücretlendirilme ve özlük hakları VIP dışı çalışanlarla aynı, ama iş yükleri çok daha fazla. Çünkü her istemi doğrudan hastadan alıp yerine getirmek zorundalar. Bu noktada hizmet sektörüyle sağlık hizmeti veren personel birbirine karışıyor. VIP katlarından sorumlu idari kadro her şeyi organize ediyor. İlgili başhekim yardımcısı turizm şirketi tarafından bulunan hastaların yatışlarını yapıyor. Bizler, duruma göre, o hastalara bakmakla yükümlü olduğumuza ilişkin aranıyoruz.

Kimse mahallesinde ilacını yazdırabileceği bir polikliniği varsa otuz kilometre uzaktaki hastaneye gitmez. Çok işlevsel olan semt poliklinikleri bile kapatıldı. Artık 85 yaşındaki bir kadın tansiyon ilacını alabilmek için otuz kilometre uzaktaki bir yere gelmek zorunda. Bu acımasızlık.

Normal koşullarda hastaları görür, yatarak tedaviye gerek olup olmadığına karar veririz. Ama sağlık turizminde bu özerkliğimiz elimizden alınıyor. Kâr amacı güden mercilerin teknik elemanlarına dönüştürülüyoruz. Konsültasyonları aciliyetine göre sıralama özerkliğimiz de elimizden alınıyor. Çünkü talep edildiği anda öncelikli olarak VIP hastalara bakmamız dayatılıyor. Elde edilen kâr bize yansıtılmıyor. Ayrıca bu hastaları yerlerinde görmek ve cihazlarla odalarına gitmek zorundayız. Bu yüzden yola harcanan zaman katlanıyor. Kamu kaynaklarına bir girdi de yok. Böylece Türkiye, uluslararası sermaye için bir pazar alanı, biz de onun ucuz iş gücü haline getiriliyoruz.

Şehir hastanelerinin AVM gibi tasarlandığı söyleniyor. Mersin Şehir Hastanesi’nin mimari yapısı nasıl?

Bu devasa kompleksleri yapabilmek için şehir dışında büyük alanlara ihtiyaç var. Böylece hastaneler kentle bağını koparıp kendi iç ekonomisini yaratıyor. Aslında cezaevleri de öyle. Tüm bu alanlar hep kamu-özel ortaklığı. Mersin Şehir Hastanesi’nin büyük marketleri var. Başka hiçbir yerden alışveriş yapmanız mümkün değil. Kampüsün içinde dizi dizi eczaneye, bankaya, kuaföre, giyime, yeme-içmeye ayrılan dükkânlar var. Şu an, sanırım maliyetleri çok yüksek olduğu için henüz hepsi kiraya verilemedi. Devlet hastaneleri şehrin merkezindeyken, hastalar beklerken ekonomilerine göre karınlarını doyuracak bir yer bulabiliyordu. Artık yatan bir hasta iç çamaşırına ihtiyaç duyduğunda yakını kendi bütçesine göre bir yer bulamıyor. Hastanenin 20 bin araçlık otoparkı ücretsiz, ama şunu tam anlatamıyoruz: Evet, otopark ücretsiz, ama kamu, otopark ihalesini alan şirkete araç sayısı garantisiyle para ödüyor.

Bu devasa yapıların mesleki örgütlenmenize etkileri nasıl?

Hekim örgütlülüğünün iyice zayıfladığı son dönemde şehir hastanelerinin devreye girmesiyle eylemsellik artabilir diyorduk. Ama mekân öyle tasarlanmış ki, birbirimizi görmeden aylar geçirebiliyoruz. Her dal hekimi kendini en dertli addediyor. Meslektaşlarının benzer dertlere sahip olduğunu onların dilinden, gözünden dinleyemiyor. Eskiden yemekhaneler buluşma yerleriydi. Şimdi her kulede ellişer kişilik iki tane yemekhane var. Herkes fırsat bulduğu anda hızla yemek yiyip işine dönüyor. Zorlamalar insanlarda her an işinden olma korkusu, köşeye sıkışmışlık hissi, hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği duygusu uyandırıyor. Aslında bir arada durmak tek çözüm. Ama iş yükünün artıp herkesin birbiriyle çatışır hale gelmesiyle iş barışının yok olması çok büyük bir sorun yaratıyor. Meslek örgütleri olarak yerellerde elimizden geldiğince bir araya gelebileceğimiz alanlar yaratmaya çalışıyoruz.

Sağlık Bakanlığı, şehir hastaneleri için özel sektörle yaptığı sözleşmeler hakkında, ticari sır gerekçesiyle bilgi vermiyor. Mersin Tabip Odası olarak Sağlık Bakanlığı’na sorduğunuz hangi sorulara yanıt alamadınız?

Hâlâ yıllık kira bedelini tam olarak bilmiyoruz. Bazı alt okumalarla, açılmış davalar üzerinden, Sayıştay raporlarıyla bir şeyler öğrenebildik. Personel talep ettiğimde yeterli sayıda personel yok deniyor. Şirketlerle sözleşmelerin içeriğini, sayıların hangi ölçütlere göre belirlendiğini sorduğumuzda yanıt alamıyoruz. Devlet hastanelerinde de bölüm bölüm özelleştirilmeye gidilmişti. Ama yönetim bizde olduğu için sözleşmeleri hastane olarak yapıyorduk. Ölçütleri belirleme sürecine katılıyorduk. Şimdi sözleşme merkezde yapılıyor. 25 yılı kapsayan 6 bin sayfalık sözleşmelerden bahsediliyor. Örneğin taşeronla çalışan yardımcı sağlık personeline, bünyesinde çalıştığı birim eğitim veriyor. Zaten personel yetersiz. Bir bakıyoruz, eğitimi alan personel üç ay sonra başka bir birime aktarılmış.

Bir tek şehir hastanesinin yapılması için kamunun harcadığı parayla çok fazla yeni hastane açılabilir ya da varolan hastanelerin yenilenmesi sağlanabilir. Bir an önce bu politikadan vazgeçmemiz ve yeni şehir hastanelerinin açılmasını durdurmamız gerekiyor.

Sorunlar hakkında meslektaşlarınızı ve kamuoyunu bilgilendirmek istediğinizde ne gibi engellemelerle karşılaşıyorsunuz?

Dünya Tabipler Birliği tarafından belirlenmiş ölçütlerden biri de politik özerklik. İşin uzmanları olarak karar mekanizmaları içinde yer almamız gerekiyor. Bir örnek vereyim : Mersin Tabip Odası olarak bir şiddet vakasıyla ilgili olarak hastanenin önünde bir basın açıklaması yapmak istedik. Buluşamadığımız için duyuruları what’s up ve mail üzerinden yapıyoruz. Öğle arasında bir boşluk bulup el ilanlarıyla basın açıklamasına çağrı yapmak istediğimde güvenlik tarafından engellendim. Görevli, kimi polikliniklere girişimi engellemeye çalıştı. Yaptığının hukuksuz olduğunu söylediğimde o amirini, amiri de başhekimliği aradı. Başhekimlik müdahale etmeyin, engellemeyin dememiş. Ertesi gün basın açıklamasına emniyetten sivil polisler geldi. “Burası özel mülk. Açıklamayı bahçe kapısının önünde yapacaksınız” dediler! Artık eylem çağrısı afişlerimiz başhekimlik onayından geçmeden asılamıyor. Sağlık reformuna en başından beri istikrarlı bir biçimde karşı çıkan hekimler, meslek örgütlenmesini zayıflatma teknikleriyle halkın gözünde marjinalize ediliyor. Zaten canı yanan kitlenin eyleme katılımı azalıyor. Hastanenin açılış yıldönümünde şehir hastaneleri ile ilgili halka yönelik bir panel planlamıştık, ancak valilik tarafından “sakıncalı” bulunup engellendi.

2020’ye dek 13 şehir hastanesi daha açılacak. Sistem işlemez duruma geldiğinde bizi nasıl bir tablo bekliyor?

Dediğim gibi, Sağlıkta Dönüşüm Programı bu iktidarın öncesinde temelleri atılmış uluslararası bir proje. Dolayısıyla iktidarın değişmesiyle ne denli geriye döndürülebilir, emin değilim. Kamudan şirketlere yeterli kaynak aktarılamadığında, şirketler hedefledikleri kâr marjını sağlayamadıklarında –ki anlaşmalardan kendileri bile çekilebilir– zarar o kadar büyük olacak ki, geliştireceğiniz her politika yeni bir ekonomik yük durumuna gelecek. Oysa bir tek şehir hastanesinin yapılması için kamunun harcadığı parayla pek çok yeni hastane açılabilir ya da varolan hastanelerin yenilenmesi sağlanabilir.

  • Bir an önce bu politikadan vazgeçmemiz ve yeni şehir hastanelerinin açılmasını durdurmamız gerekiyor.

O yüzden merkezdeki hastanelerin kalması zorunlu. Sağlıkta özelleştirme başka ülkelerde de var; 2017 yılında dünyanın en zengin altmış ülkesinde sağlık piyasası, altı yıl öncesine göre % 4’ten %30’a yükseldi ve en hızlı büyüyen sektör oldu. İngiltere en önemli örneklerinden biriydi. Fakat şehir hastanesi uygulamasına başladıklarında, planladıklarının aksine, kamu bütçesinde çok ciddi bir açık oluştuğunu gördüler. Ama en önemlisi, sağlıktaki niteliksizleşmeyi tespit ettiler. Şimdi idealin kentin her yerine dağılmış, ulaşılabilir, 200-600 yataklı hastaneler olduğunu söylüyor ve bu sisteme dönüyorlar. Fakat bu kararı kendi ülkeleri için alıyorlar. Dolayısıyla başka bir ülkenin kendilerine pazar oluşturmasının önünde bir engel yok. Bir hekim olarak bir yandan özsaygımızı ve özerkliğimizi korumaya, mesleğimizi düzgün yürütebilmeye, insanca çalışma ve yaşama koşullarına sahip olmaya ilişkin kaygılar taşıyoruz. Ama bir yandan da vatandaşların en temel hakkı olan sağlık hizmetini nasıl alacaklarına ilişkin ciddi kaygılarımız var.

  • Sonuçta Sağlıkta Dönüşüm Programı, şehir hastaneleri, yani sağlıkta özelleşme toplum sağlığına zararlıdır.