TTB’nin Covid-19 raporunda korkutan uyarı: : Tsunami bizi bekliyor

TTB’nin Covid-19 raporunda korkutan uyarı: Tsunami bizi bekliyor

Türk Tabipler Birliği (TTB) COVID-19 İzleme Grubu, “Açılmadan Bugüne Türkiye” raporunda Türkiye’nin son altı aylık dönemini değerlendirdi. “Salgın Yönetilemiyor, Fırtına Kapıda” başlığıyla 85 uzman ismin hazırladığı raporda, “Bizi bir tsunami bekliyor. Önümüzdeki kış, bahar ve yaz aylarını aşısız geçireceğimizi bilmek zorundayız” görüşü dile getirildi.

TTB'nin Covid-19 raporunda korkutan uyarı: Tsunami bizi bekliyor

Sözcü‘de yer alan habere göre, TTB’nin Covid-19 pandemisi değerlendirme raporunu TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. D. Sinan Adıyaman, TTB Covid-19 İzleme Grubu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala, Merkez Konseyi üyesi Prof. Dr. Özlem Kurt Azap’ın katıldığı sosyal medya üzerinden yapılan basın toplantısında Doç. Dr. Osman Elbek açıkladı.
TTB DİNLESEYDİ, BU KADAR ÖLÜM OLMAYABİLİRDİ
Elbek’in sunduğu raporun amacı, “41 i hekim olmak üzere 95 sağlık çalışanı ve 7 bin 506 yurttaşı Covid-19 nedeniyle kaybettik. Tüm amacımız ölümleri önlemektir” şeklinde açıklandı. Rapor sunumu öncesi konuşan TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, “TTB’nin önerileri hayata geçirilseydi, bizlerle yapıcı eşitlikçi bir eşgüdüm sağlansaydı bu kadar ölüm yaşanır mıydı?” sorusunu gündeme getirdi.
LİTERATÜRE GÖRE KUSURSUZ FIRTINA GELİYOR
Raporu sunan Doç. Dr. Osman Elbek, grip mevsiminin gelmesiyle birlikte Covid-19 salgının ürkütücü boyutlara varacağına dikkat çekerek şunları söyledi:
  • Salgın yönetilemediğini, ancak fırtına kapıda olduğunu vurgulamak istiyoruz. Fırtınadan kastımız, yaklaşan mevsimsel grip salgınıyla Covid-19 birleştiği bir süreçtir. Bu literatürde kusursuz fırtına olarak adlandırılmakta. Çünkü bu sürecin çok daha fazla ölümcül etkisi olabileceğini öngörüyoruz, bu yüzden fırtına kapıda demeye çalışıyoruz”.

YARGILAMAK DEĞİL, ANLAMAK ÖNEMLİ

Salgının geldiği boyutların bilimsel ölçütlere uyulmadan hızlı ve denetimsiz açılım yapılmasından kaynaklandığı belirtilen raporda, sorunun çözümü için önemli olanın yargılamak değil, anlamak olduğu vurgulandı. Covid-19 pandemisinin insani, tıbbi, ekonomik, sosyal ve siyasal bir sorun olduğunun altı çizildi.

HALA MESLEK HASTALIĞI KABUL EDİLMEDİ

Raporda sağlık çalışanlarının adaletsizce yaklaşımlara maruz kaldığı, hekimlerin kaygı verici düzeyde değersizlik ve tükenme hisleri içinde olduğuna dikkat çekilerek “İçlerinde hak kaybına uğrayacak olsalar da istifa etmeyi düşünen, psikiyatrik destekle ayakta kalmakta çalışanlar var. Birçok ülkede Covid-19 meslek hastalığı olarak kabul edilirken, Türkiye’de meslek hastalığı kabul edilmiyor” denildi.

RAPORDA ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR

Raporun Covid-19 salgın sürecinin değerlendirildiği bölümünde Türkiye’nin Zayıf ve güçlü yönlerini anlatan Doç. Dr. Elbek şunları söyledi:

– Başarılı olduğu alanlar veya işine yarayacak sahip olduğu avantajlar, sağlık çalışanlarının özverisi ve bilimin gücü. Geliştirilmesi gereken zayıf yönleri ise sağlıkta dönüşüm programı, salgın yönetim yetersizliği, birlikte çalışabilme becerisi olmayışı ve pandemiyi doğru okuyamamak.

Pandemi sürecine olumsuz etki yapan problem ve riskler ve tehdit ise otokratik ülke yönetimi. Türkiye’de tepeden tırnağa her şey artık ortak aklın dışında yürümeye başladı. ‘Ben bilirim’ zihniyeti salgın yönetimi politikasına yapılacak en kötü adımdır. Hep birlikte yönetmeye, bir birimizden öğrenmeye ihtiyacımız var.

– Salgının denetim altına alınma politikasının demokratik ve ortak akıldan geçen bir sistemi tüm Türkiye inşa etmekten geçtiğini görüyoruz. Yaşanan ekonomik kriz ve sağlığın ticarileşmesi, hastanelerin ticarethane olarak kabul edilmesi bir tehdit.”

“BİZİ BİR TSUNAMİ BEKLİYOR”

Elbek, dünyanın hemen tüm ülkelerinde olgu düzeylerinde pikler yaşandığını belirterek “Bu beklenen bir şeydi. Ama Türkiye’nin olgu sayıları hiçbir pike izin vermeden devam etti. TTB olarak Temmuz ve Ağustos’ta uyarı yaptık. Bunun iyi bir şey olmadığını, eğer buna etkin önlem alınmazsa Eylül ayında, grip mevsimine çok yüksek hasta sayısıyla girebileceğimizi ifade etmiştik. Keşke hayat bizi doğrulamasaydı. Şimdi önümüzde bizi bir tsunami bekliyor. Biz yüksek bir toplumsal bulaş havuzuyla bu sürece giriyoruz. Çünkü açılma dönemini bilimsel kriterlere uygun yapmadık” görüşünü dile getirdi.

“65 YAŞ ÜSTÜ DEĞİL, GÖRECE GENÇ İNSANLAR ÖLÜYOR”

Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre Türkiye’deki erkek ölümlerinin, Avrupa bölgesi erkek ölümlerinden daha fazla olduğunun görüldüğünü söyleyen Elbek, 65 yaş üstündekilerin insan hakkının ihlal edildiği bir süreç yaşandığını belirterek sözlerine şöyle devam etti:

“Bizde 65 yaş üstü ölüm oranı daha düşük. Avrupa bölgesinde %88 iken ülkemizde %71. Bir sayın valinin söylediği gibi bir ayağı çukurda olanlar ölmüyor. Görece daha genç insanlar ölüyor. O zaman bu iki nedeni iyice araştırmamız lazım. Tütün kullanımı mı, obezite mi, şeker hastalığı gibi diğer etmenler mi? Eğer ölümleri düşürmek istiyorsak, neden İstanbul, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Marmara’da ölüm hızı yüksek ve daha fazla insan ölüyor, bunu incelemek lazım.”

AŞIDAN 1 YIL ÇOK FAZLA KATKI BEKLENMEMELİ

TTB Covid-19 izleme grubu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala, Covid-19 aşısıyla korunmanın önümüzdeki en az 6 aylık süreçte mümkün olmadığını söyledi. Pala, aşıdaki gelişmeleri şöyle anlattı:

– Dünyada şu anda en kısa sürede uygulamaya geçebilecek aşılara baktığımızda, bu aşıları üretebilecek firmalar 1 yıl içerisinde 300 milyon doz civarında bir aşı üretiminden söz ediyorlar. Yani yıl sonuna kadar aşılar hem güvenilirlikleri, hem de koruyucuları açısından onaylansa ancak bir aşı 300 milyon doz üretilecek. Bu dozun dünyaya yetmesini bırakın, önde gelen birkaç ülke tarafından şu anda ön satın alması bile yapılmış durumda.

– Dolayısıyla ne 2020 yılı için nede 2021 yılının ilk ayları için, en azından ilk 6 ayı için dünya da aşıyla korumanın ciddi bir gündem oluşturmayacağı anlaşılıyor. Dünya Sağlık Örgütü geçen hafta bu konu hakkında önümüzdeki 1 yıl için aşıdan çok fazla katkı beklenmemesi gerektiğinin altını çizdi”.

BÖLGESEL KAPANMALAR GÜNDEME GELEBİLİR

Günlük yeni olgu görülme sıklığının 100 binde 1’in üzerinde olduğu her yere özgü önlem almak gerektiğini söyleyen Pala, “Türkiye’de salgının neredeyse ağırlıklı olarak sınıfsal bir özellik göstermesinden de yola çıkılarak, kamu-özel sektör ayrımı olmaksızın bütün çalışanları ve aileleri için en az 2 hafta sürecek bir kapanma gündeme gelebilir. Ama bu kapanmayı bütün Türkiye için önermek yerine salgının gerçek verileri üzerinden yeni olgu görülme sıklığının nerelerde olduğu belirlendikten sonra tartışmamız gerekir” diyerek filyasyon verilerinin açıklanmasının bulaş kaynaklarının ev, işyeri ortamları, okullar ve toplu ulaşım mı olduğunu verilerine ulaşılacağını, bununda salgının önlenmesinde büyük rol oynayacağını söyledi.

İNSANCA YAŞAMAK İÇİN GÜVENCELİ TEMEL GELİR

Ankara Tabip OdasıANKARA TABİP ODASI

İNSANCA YAŞAMAK İÇİN GÜVENCELİ TEMEL GELİR

Pandemi süresince halkın sağlığını korumak için mücadele eden sağlık çalışanları, Haziran ayında gelirlerinde %40-60 oranında kayıp yaşadılar.

Sağlık meslek örgütü olarak; yoksulluk sınırı 7900 TL olan bir ülkede her çalışanın, bu sınırın üzerinde, güvenceli ve emekliliklerine yansıyan temel ücretlendirme ile gelir almaları gerektiğini savunmaktayız.

Sağlıkta dönüşüm programı 2003 yılında uygulanmaya başladıktan sonra da her açıklamamızda insanca yaşam için gerekli temel ücretlendirmeden yana olduğumuzu vurguladık.

Sağlık iş kolunda performansa dayalı, güvenceli olmayan, çalışma barışını bozan ve sağlık hizmetinin bütünselliğine zarar veren ödeme şekline karşı durduk. Parça başı ödeme ve ücretlendirmenin nitelikli sağlık hizmeti sunumunun önündeki önemli engellerden biri olduğunu da vurguladık.

Sağlık Bakanının pandemi sürecinde özveriyle çalışan ve yaşamlarını tehlikeye atarak mesleksel faaliyetlerini yapan her kademedeki sağlık çalışanına tavandan ek ödeme yapılacağı açıklamasının ardından; Mart, Nisan ve Mayıs aylarında sağlık çalışanları arasında eşitsiz bir şekilde ek ödeme dağıtımı yapıldı. Yine Bakan tarafından 1. Basamak sağlık çalışanlarına da ek ödeme yapılacağının duyurulmasına rağmen, ASM’de hiçbir sağlık çalışanına bu dönemde ek ödeme yapılmadı.

Yeniden açılma ile birlikte Haziran ayında ise Ankara’daki pandemi hastanelerinin hiçbirinde ek ödeme yapılmadığı gibi, normal sağlık hizmeti sunan; yeniden açılan hastanelerin önemli bir kısmında da hiçbir sağlık çalışanına ek ödeme yapılmamıştır. Pandemi olmayan 4 hastanede bir miktar ek ödeme yine eşitsizlikler içerecek şekilde dağıtılmıştır.

Bu konuda İl Sağlık Müdürlüğü yetkilileri ve hastane yöneticileri ile yaptığımız görüşmelerde hastane gelirlerinin yetersizliği ve Maliye Bakanlığından ek bir ödeme yapılmamasından ötürü döner sermaye dağıtamayacakları bilgisini aldık.

Her kriz döneminde olduğu gibi bu krizin bedelini de yine emekçiler ödemektedirler.

Pandemi sürecinde yoğun çalışma temposunun yol açtığı fiziksel ve ruhsal yorgunlukların yanı sıra, evlerine bile gidememek sağlık çalışanlarını sosyal açıdan da mağdur etmiş olup; tüm yoğun çabalarına rağmen krizin bedelini hem yaşamları hem de ekonomik kayıplarla ödemeye mahkum edilmişlerdir. Kaldı ki, enfekte olmaları durumunda Covid-19 meslek hastalığı olarak kabul edilmediğinden hak kayıplarına uğramakta, ücretler kesilmekte ve adeta mağduriyetleri cezaya dönüştürülmektedir.

Önümüzdeki süreçte sağlık hizmeti sunumunun, sağlık çalışanlarının motivasyon eksikliği ve tükenmişliği ile birlikte sürdürülebilir olmadığını vurgularken buna yönelik çalışma koşulları ve maddi koşulların düzeltilmesi konusundaki girişimlerin acilen yapılması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.

Ankara Tabip Odası

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 07 Mayıs 2020

Cumhuriyet’te Tuncay Mollaveisoğlu’nun başlattığı, TELE 1’de İsmail Dükel’in sürdürdüğü “Şehir Hastanelerini sorgulama” sürecine bugün Balıkesir Milletvekili Op.Dr. Fikret Şahin’in Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın cevaplaması için TBMM’ye vermiş olduğu soru önergesi ile devam ediyorum:

(Aslında bu konu, medya tarafından değil, COVID-19 sürecinde, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirildi; medya da bunun üzerine olaya yeniden ayrıntılı olarak eğildi.)
***
Sağlıkta Dönüşüm programının bir parçası olarak yapılan Şehir Hastanelerinin yatırım maliyetlerinin gerçek değerinin çok üzerinde olduğuna ve Devlet Bütçemize büyük oranda yük getirdiğine dair değerlendirmeler ve raporlar bulunmaktadır.

Ayrıca Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin Bakanlığınız tarafından “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyu hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’yle paylaşılmaması bu kaygıları daha da artırmaktadır.

Kamu harcamaları şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle yapılması gerekirken, Bakanlığınız tarafından Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin gizlenmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin denetim yetkisini de engellemektedir.

Bu bilgilere istinaden;

1- Yabancı menşeli (ABD) yönetim danışmanlık şirketi Frost & Sullivan tarafından hazırlanan ve

https:// ww2.frost.com/frostperspectives/analysis-public-private-partnershipppp-hospital-campusesconstruction-programme turkey/

internet adresinde, Haziran 2015 tarihinde yayımlanan “An Analysis of Public-Private-Partnership (PPP) Hospital Campuses Construction Programme of Turkey” isimli raporda yer alan tabloda; ülkemizde yapılmış veya yapılması planlanan 15 Şehir Hastanesine ait yatırım maliyetlerinin miktarları belirtilmektedir.

Maliyet miktarları 255.000.000 – 1.232.000.000 USD arasında değişen bu 15 Şehir Hastanesinin tabloda yer alan yatırım miktarları doğru mudur?

2- Hastanelerin yatırım maliyetleri, yatak sayısına bölündüğünde her hastane için yatak başına düşen maliyet miktarının 255.148 USD (Kayseri Şehir Hastanesi) ile 459.358 USD (İstanbul İkitelli Şehir Hastanesi) arasında değişmekte olduğu görülmektedir.

Yatak başına düşen yatırım miktarında bu derece büyük oranda farklılıklar olmasının sebebi nedir?

3- Şehir Hastaneleri için yapılan yatırımlar; Kamu Özel İş Birliği modeli benimsenmeden doğrudan Sağlık Bakanlığı tarafından yapılmış olsaydı maliyetleri ne olacaktı? Bu konuda bir çalışmanız oldu mu?

4- Şu ana kadar sözleşmeleri yapılan ve işletilmekte olan Şehir Hastanelerine ödenen kira bedelleri nedir?

Hastanelerin gelirleri kira bedellerini karşılayabilmekte midir?

5- Şehir Hastanelerini işleten şirketlerle yapılan sözleşmelerde hasta sayısı garantisi ve tıbbi hizmet garantileri verildiği doğru mudur?

Verilen garantiler doğru ise hangi oranda garantiler verilmiştir?

6- Yabancı menşeli danışmanlık ve yatırım şirketlerinin bilgisi dahilinde olan şehir hastanelerine ait sözleşmelerin örnekleri daha önce istenmiş olmasına rağmen neden Milletin Temsilcileri olan Milletvekilleri ile paylaşılmamaktadır.

Bu sözleşmelerin açıklanmasının mahsuru nedir?

Sözleşmelerin açıklanmamasının nedeni aşırı kamu zararı barındırıyor olması mıdır?

7- Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin birer örneğini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde paylaşılmak üzere tarafımıza göndermeyi düşünüyor musunuz?

***

Bu yazıyı yazmadan önce, Fikret Şahin’e yeniden, “Bir yanıt geldi mi” diye sordum ve hiçbir açıklama yapılmadığını öğrendim.

Gelirse açıklama metni ve kısa yorumlar yarınki yazıya!

ŞEHİR HASTANELERİNİN VAHİM SONUÇLARI Sistem hasta üretiyor

ŞEHİR HASTANELERİNİN VAHİM SONUÇLARI

Söyleşi: Deniz Koloğlu (10.08.2019)

Mersİn Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi, kamu-özel işbirliğiyle şehir merkezinden uzağa kurulan sekiz hastaneden YALNIZCA biri. Yakın zamanda 13 şehir hastanesinin daha açılması planlanıyor. “Ne kadar hasta, o kadar kâr” İLKESİYLE işletilen bu dev kompleksler kamu bütçesinde karadelik açmakla kalmıyor, hastanelerde hastalar binbir güçlükle yüzleşiyor, hekimler nitelikli hizmet veremiyor, çalışanların örgütlenmesi köstekleniyor, ruh ve beden sağlıkları bozuluyor. Mersin Şehir Hastanesi hekimlerinden, Mersin Tabip Odası üyesi Uzman Doktor Ayşe Jini Güneş’le, halk sağlığını tehdit eden şehir hastanelerini mercek altına alıyoruz.
Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi


Ne zamandır hekimlik yapıyorsunuz?

Dr. Ayşe Jini Güneş: 18 yıllık hekimim. Tıp fakültesinde dahiliye ve nefroloji okudum. Kafamda idealize ettiğim hekimlikle pratikte yaşananların uyuşmadığını görünce sağlık politikalarıyla ilgilenmeye başladım. Öğrenciliğimden bu yana Türk Tabipleri Birliğinde örgütlüyüm.

Ekonomik kriz sağlık hizmetlerine nasıl yansıyor?

Kamusal ekonomi açısından bütün devletlerde sağlık her zaman negatif bilançodur. Türkiye’de de devlet bu gider ayağını üzerinden atmak ve sermayeye yeni birikim alanı açmak için sağlığı kâr amaçlayan bir metaya dönüştürdü. Bu politikaların temelleri mevcut iktidardan önce atılmıştı. AKP Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı (SDP) 2003’te uygulamaya koydu. Koruyucu değil, tedavi edici hekimlik ön plana çıkarıldı. “Ne kadar hasta, o kadar kâr” ve paran kadar sağlık hizmeti şiarı öne çıktı. Bu sistem hasta üretir. Koruyucu hekimlik tümüyle ortadan kalktı. Bu da yoksulları, en çok da kadınları etkiledi. Çünkü toplum sağlığının üzerine oturduğu temel ayaklardan biri kadın sağlığıdır. Bir ülkenin sağlık politikasının ne kadar başarılı olduğunu anlamak için kadının nasıl bir hayat yaşadığı, sağlık durumu, çocuğuna ne kadar sağlıklı bir ortam sunabildiği ve onu ne kadar sağlıklı yetiştirebildiğiyle ilgili parametreler vardır.

Sağlığın metaya dönüştürülmesinin sonuçları neler?

Sağlık en temel insan haklarından biri. İşleyiş “paran kadar sağlık hizmeti”ne döndüğünde tedaviye ulaşımı kişinin ekonomisine bağlıyorsunuz. Bu başlı başına bir adaletsizlik. Böylece yoksulluk ve ekonomik kriz bir halk sağlığı sorunu haline gelir. Çünkü hem sağlıklı ortama hem de ihtiyaç duyduğunuzda sağlığınızı düzeltecek araçlara ulaşım hakkınız engellenir. Sağlık hane ekonomisinde tasarruf edilebilir bir alana dönüştüğünde bundan ilk etkilenen yine kadınlar olur. Örneğin devlet şu an yaşlı hastalar için nakdi bakım desteği veriyor. Çünkü devletin yapmadığı bakım hizmetini kadınlar evde veriyor. Bununla ilgili tanıklık ettiğim çok sert bir öykü var: Bir genç kadının babasını yoğun bakıma yatırmıştım. Kadın her sabah yedide beni hastanenin kapısında karşılıyor ve bütün gün “Babam nasıl?” diye peşimden ayrılmıyordu. Başta kaygısını anlıyordum, fakat iki haftanın ardından biraz gerildim. “Beni bu şekilde takip etmene gerek yok” diye çıkıştım. Kadın ağlayarak engelli bir çocuğu olduğunu, eşinden ayrıldığını, babasına ve annesine baktığı için çalışamadığını, evin tüm gelirinin babasının maaşı ve bakım parasından ibaret olduğunu açıkladı. Bu çok vahşi bir varoluş. Kadın, babasının sağlığı için duyduğu kaygıdan ve onu yitirecek olmanın vereceği acıdan ziyade ailesinin geçimini öncelemek zorunda bırakılıyor. Benzer başka bir örnek de Gaziantep’te öldürülen hekim arkadaşımız Ersin Arslan. Sorunun kaynağı yine aynı: Hastanın ailesi, bakım parasını alamayacaklarını öğrenince çok sinirleniyor.

Hekim olarak tedaviye karar verirken hastadan minimum giderle maksimum gelir elde etmenin hesabını yapmak zorunda bırakılıyoruz. Şehir hastanelerinde başhekimler bunu yönetiyor. Bu da hekimlerin sağlık hizmeti sunarken özerkliklerini kaybetmesi anlamına geliyor.

Merkez ilçelere otuz kilometre uzaklıkta, 374 bin metrekare kapalı alanlı, 1294 yataklı devasa Mersin Şehir Hastanesi’ne geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Kent merkezindeki Mersin Devlet Hastanesinden buraya geçtim. Seçim gündeminde, tamamlanmamış bir hastane için “bu hafta hemen taşınıyoruz” dediler. Oysa sözleşme süresinin tamamlanmasına daha çok vardı. İnşaat peyder pey sürerken sağlık hizmeti vermeye, daha doğrusu verememeye başladık. Mersin Şehir Hastanesi, bütün şehir hastaneleri gibi şehir dışında. Personelin ve vatandaşın ulaşıma harcadığı süre çok arttı.

Şehir hastanelerinin ekonomik modeli nasıl?

Kamu-özel işbirliğine göre işliyorlar. Fakat bütün şehir hastaneleri aslında özel kurum. Kamuya ait tek şey, hizmeti alanlar ve nitelikli sağlık personeli. Vatandaş burada katılım payı hariç para ödemiyor gibi gözüküyor, ama aslında Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) özel işletmelere para aktarıyor. Yani giderler vergilerimizden ödeniyor.

Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin lüks odalarından biri; adeta beş yıldızlı otel odası

Hastanenin yönetim biçimi nasıl, sağlık hizmetlerine nasıl etkileri var?
Sağlık personelinden sorumlu bir başhekimlik var. Bir de bütün hizmet alımları ve diğer personelin bağlı olduğu, özel sektör yönetimine bağlı taşeron firmaları var. Onlarla temasımız yok. Bir sıkıntımız olduğunda başhekimliğe bildiriyoruz, şirketle onlar görüşüyor. Özel sektör de neyi nasıl yapmak istediğini başhekimliğe, başhekimlik de bize bildiriyor. Başhekimliğin aslında inisiyatifi yok. Özel yönetimle hekimler arasında köprü kuran bir kadrodan ibaret. Bütün hizmetler taşeron firmalarca yürütüldüğü için hastalar müşteri haline geliyor. İşletme verimlilik ve kârlılık politikası güdüyor. Hekim olarak tedaviye karar verirken hastadan minimum giderle maksimum gelir elde etmenin hesabını yapmak zorunda bırakılıyoruz. Başhekimler bunu yönetiyor. Bu, hekimlerin sağlık hizmeti sunarken özerkliklerini yitirmesi anlamına geliyor.

 

Özel şirketlere “yatan hasta sayısı % 70’in altında kalsa bile sana % 70 doluluk varmış gibi ücretlendirme yapacağım” deniyor. Ne kadar çok hasta yatarsa şirket o kadar para kazanıyor. Bu açıdan hastanelerin işleyişi üçüncü köprü gibi büyük rant projelerine benziyor.

Hizmetleri yürütme, sunma işi kamudayken hemşire ve yardımcı personel sayısı yatak başına, kliniklere göre dağıtılırdı. Ayrı bir yönetmelikle sayı belirlenirdi. Zaten tıp çok standartlaşmıştır ve istatistikler üzerinden ilerler. Duyulan ihtiyaca göre bir politika izlenir. Ama sağlık reformlarıyla birlikte, özellikle 2017’den sonra sayısal yeterlilikler kalktı. Şimdi hastanenin personel dağıtım cetveli var. Artık işi yüz kişiyle sağlık kriterlerine göre değil, o cetvele göre dağıtmak zorundayız. Yardımcı hizmetler yönetmeliğinde özel şirketin ihale edilen işi kaç çalışanla karşılayacağı belirtilmemiş, salt hizmetleri karşılayacağı yazılmış. Yani “klinik olarak bu personel bana yetersiz” deme şansım yok. Hatta eğer “bu kadar kişiyle iş yürümüyor” dersem, “o zaman senin performans puanını düşürürüm” diyorlar. Tam bir kısır döngü. Bunun içinde hasta memnuniyeti, yani hastaya sunulan hizmetin hasta tarafından algılanan kısmı, ciddi bir puan teşkil ediyor. Halbuki toplum, sağlık hizmetinin yeterliliğini ölçemez. Bu ancak bilimsel verilerle ölçülebilir.

Bu yapıların çoğunun inşaatını uluslararası sermaye ortaklıkları yapıyor. İşletmeleri özel şirketlere ait. Devlet binanın kullanımı, hizmet birimleri için nasıl bir ödeme yapıyor?

Özel şirkete kiranın yanı sıra sterilizasyon, temizlik, görüntüleme, diyaliz gibi hizmet birimleri karşılığında SGK tarafından para ödeniyor. Kamunun doğrudan yaptığı tek hizmet ödemesi hekimlerin ve hemşirelerin maaşları. Biz hâlâ 657 sayılı yasaya bağlıyız. Bu tablo ortaya korkunç bir israf çıkarıyor. Özel şirket hizmetler üzerinden kâr yapıyor. Bu yüzden de şehir hastanelerinin hep daha çok hastaya ihtiyacı var. Devlet özele yüksek oranda doluluk garantisi veriyor. Normalde, nüfusa oranla, belirlenen ölçütlere göre dünyanın her yerinde %50-60 arasında bir doluluk oranı öngörülür, ama bu aranmaz. Zaten bundan daha çok yatma ihtiyacı duyan hasta varsa, bilin ki sağlık politikanızda bir bozukluk vardır.

Ankara Bilkent Şehir Hastanesi

Sağlık Bakanlığı, % 70 doluluk garantisine itirazlara, “hasta değil, yüzde 70 hizmet birimi garantisi veriyoruz” diyor. Bu ikisi arasındaki fark ne?
Fark yok. Özel şirketlere “Yatan hasta sayısı % 70’in altında kalsa bile sana % 70 doluluk varmış gibi ücretlendirme yapacağım” demek. Ne kadar çok hasta, şirket o kadar para kazanıyor. Bu açıdan hastanelerin işleyişi 3. köprü gibi büyük rant projelerine benziyor. Bu arada, Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesinde neredeyse tam dolulukla durmaksızın çalışıyoruz, ama gideri yakalayan bir gelir de üretmiyoruz.
Hasta ve yatak başına düşen sağlık personeli ve sağlık dışı personel sayısı ne kadar?

Her katta yalnızca 1 ya da 2 temizlik personeli var. Toplam 66 yataklı üç blokta hastaları bir yerden bir yere taşıyacak yalnızca 2 sağlık personeli var. Nöbet koşullarında bu sayı 1’e, kimi zaman 1’den çok kata tek personele düşüyor. Hemşirelik hizmetinde de sayı çok yetersiz. Şehir hastanesinde önemli bir sorun mekânın büyüklüğü. Bir hemşire gün içinde 22 hastanın tansiyonunu ölçmek zorundaysa, mekânı büyüterek onun harcayacağı zamanı artırıyorsunuz. Devlet hastaneleri için geçerli ölçütler şehir hastanelerinde geçersiz. Vatandaşa yol göstermek için valeler var. Ancak hastane açıldığında her köşe başında gördüğünüz valelerin sayısı üç ay sonra giderleri kısmak için azaltıldı. Vatandaşlar sağlık hizmetine ulaşmak için çok çaba gösteriyor, ulaştığında da kendisine hizmeti için ayrılan zaman çok azalmış oluyor.

Sorun hastaneye ulaşmakla bitmiyor. Hastane içi ulaşım da hem çalışan hem vatandaş için büyük bir sorun. Yoğun bakımdan polikliniğe dönmem bazen kırk dakika sürüyor. Acil çağrıldığımda hastalara yetişmem neredeyse olanaksız. Daha çok efor sarfediyor, fakat daha az kişiye hizmet verebiliyorum.

Doktorlara uygulanan performans sistemine şehir hastaneleri ne gibi sorunlar ekledi?

Aslında hekimlerin sabit bir mesaisi yoktur. Bir hastanız kötüleştiğinde mesainiz uzar. Fakat şehir hastanelerinde sağlık hizmetinin üretim biçimi baştan aşağı değişti. Eskiden hekimin tedavi planıyla, hastayı ne zaman göreceğiyle ilgili özerkliği vardı. Her klinik bunları iç disiplinine göre planlardı. Şehir hastaneleri ise verimliliği fabrika tipi tanımlayan ve niteliği de bu verimlilikle ölçen bir kurum. Sorun yalnızca hastaneye ulaşmakla bitmiyor. Hastane içi ulaşımın kendisi de hem çalışan hem vatandaş için bir sorun. Zamanın çoğu ulaşıma gidiyor. Hekimlerin hem yatan hem yoğun bakım hastaları var, hem de başka klinikler sizi konsültasyon için çağırıyor. Bu arada vermek zorunda olduğunuz poliklinik hizmeti de var. Yataktaki hastayı ziyaretim veya konsültasyonu yapıp polikliniğe dönmem kırk dakika sürüyor. O süre boyunca hastalarımı da bekletiyorum. Sistem bana “kalite değerlendirmesi için hastayı şu kadar sürede görmek zorundasın” diyor. Bunun denetimi bilgisayara düştüğüm notlar üzerinden yapılıyor. Siz değerlendirmeyi girmedikçe cep telefonunuza yarım saatte bir “hastayı hâlâ değerlendirmediniz” mesajı geliyor. Buna taciz diyoruz biz.

  • Acil olarak çağrıldığımda hastalara yetişmem neredeyse imkânsız.

Eskiye oranla daha çok çaba gösteriyor, ama daha az kişiye hizmet verebiliyorum. Bu da hem yorgunluk, gerginlik yaratıyor hem de muayeneye ayırdığımız süreyi çok kısaltıyor. Nitelik doğrudan düşüyor.

Balıkesir Atatürk Şehir Hastanesi

Sistemi kurgulayanlar aslında bu niteliksizliğin farkında olmalı. Çünkü “kalite yönetimi” için geliştirilmiş bir sanal hasta değerlendirme sistemi var. Bilgisayarda hastanın kendisi dışında hastaya dair bütün veriler karşınıza çıkıyor. Telefonun öbür ucunda o hastaya bakan hemşire eşliğinde değerlendirme yapıyorsunuz. Ardından sanal muayene sonuçlarınızı sisteme giriyorsunuz. Sağlıklı bir standart çıkarabilmek için kronometrelerle ölçüm yapmayı ve bu verileri planlamayı yapan Bakanlığa göndermeyi yönetime önerdim. Sanırım bir günde baktığımız nitelikli hasta sayısının ihtiyaç duyulanın çok altında çıkacağı belli olduğu için yanaşmadılar. “Ne kadar çok hasta bakarsan o kadar iyi hekimsin” algısı topluma da işlendi. Bir hastaya “baktığım sekseninci hasta olmak ister misin?” diye sorduğumda, “bana bak yeter” diyor. Doğal olarak “iki dakikada bir hasta bakamadın” tepkileriyle çok sık karşılaşıyoruz. Geçen gün poliklinikte bir hasta dolu olduğu için randevu alamamış. Kapının önü hıncahınç. İçeri girdi ve ben ona bakmadan çıkmayacağını söyledi. Zaman kaybına uğradığımı ifade ettiğimde “Çalışamayacaksan emekli ol!” diye çıkıştı. “Emeklilik yaşım gelmedi” dediğimde ise “Hiç belli etmiyorsun, suratına bak! Çok çirkinsin” dedi.

Bir hastaya bana hakaret ettikten sonra ona iyi bakacağımdan nasıl emin olduğunu sorduğumda “çünkü bakmak zorundasın” dedi. Bu tam bir hiçleştirme. Karşınızdaki yaptığınız işin değerini, zorluğunu, gerektirdiği zamanı algılamıyor. Bir efendi-köle denklemi kuruyor.

Bir kadın hekim olarak cinsiyet ayrımına uğruyor musunuz?

Türk Tabipleri Birliğinde büyük emekle oluşturduğumuz bir kadın hekimlik kolumuz var. Hekimlikte “hepimizin sorunları aynı” diye üstbaşlıklar atılır. Halbuki kadın hekim olmanın birçok dezavantajı var. Eğer kadınsanız hekimliğin bakım, hizmet ya da bunlara daha yakın alanlarında çalışmanız, örneğin çocuk doktoru olmanız bekleniyor. Cerrahi, ortopedi branşları gibi teknik beceri isteyen alanlara yakıştırılmıyorsunuz. Hem eğitim hem de icra sürecinde sürekli vazgeçmeniz söyleniyor. Hasta ilişkilerinde de kadınların hep daha kırılgan olduğu varsayılır.

Israrcı kişi hakaretten sonra ne yaptı?

Hakareti edip gitse anlaşılır, ama o hâlâ ısrar ediyor. Bunca hakaretten sonra ona iyi bakacağımdan nasıl emin olduğunu sorduğumda ise “çünkü bakmak zorundasın” diyor. Bu tam bir hiçleştirme. Karşınızdaki yaptığınız işin değerini, zorluğunu, gerektirdiği zamanı algılamıyor. Bir efendi-köle denklemi kuruyor. Ayrıca bir erkek doktora “bana randevusuz bakacaksın!” dayatması yapamazlar. Biz kadın hekimler şiddete daha açık hale geliyoruz. Bunu yapan hasta erkek de, kadın da olabiliyor. Şu en sık karşılaştığımız söylemlerden biri: “Benim vergilerimle varsın, bana bakmak zorundasın!” Bunlar çok yıpratıyor, bir yerde kırılma yaşıyorsunuz. Performans sistemiyle başlamış bu sıkıştırılmıştık hali şehir hastaneleriyle korkunç bir boyuta ulaştı. Şehir hastaneleriyle birlikte sağlık çalışanları kendi polikliniklerine gömüldü. Kimse birbiriyle telefon dışında temas edecek, sohbet edecek vakit bulamıyor. Eskiden bir hastayı üç-beş hekim ortak değerlendirip tartışabilirken artık bu mümkün değil. Zaten sağlık personeline özel mekânlar ayrılmadığı için bir araya gelme gibi bir olanak yok. Burada ortak bir akıl, ortak bir çözüm çıkmasının zorluğu bir yana, yalnızca hemhal olmak, dertleşmek ve az biraz rahatlamak da mümkün değil.

Eskişehir Şehir Hastanesi

2003’ten, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın uygulamaya konmasından bu yana hasta-hekim ilişkisi başka nasıl değişti?
Sanki sihirli bir değnek var, hekim onunla hastaya dokunduğu anda her şey çözülecek. Oysa bir hastaya tanı koymak ve onu tedavi etmek çetrefilli süreçler. Fakat hem hasta hastaneye ve hekime ulaşana kadar yılgınlık yaratan bir süreçten geçtiği, hem de hekimin çalışma koşulları ağırlaştığı için yaşanan gerilim şiddet ortamını iyice besliyor. Beyaz kod (şiddete dayalı acil durumlar için yönetim sistemi) oranlarının çok arttığını biliyoruz. Polikliniklerde neredeyse kavga dövüşsüz bir gün geçmiyor. Hepsinin kayıtlara geçilmemesi anlaşılır. Çünkü ifade vermek, karakola, mahkemeye gitmek, o süreçte poliklinikten uzak kalmak başka gerilimler yaratıyor. Dolayısıyla hekimlerin çoğu “olayı üstünü kapatayım, hastalara bakmaya devam edeyim” diyor. Hekimler, hemşireler olarak süreçleri artık yönetemiyoruz. Tabii ki sağlık çalışanının yaşadığı çilenin öteki ucunda hastanın yaşadığı çile var. Özellikle şehir hastanesine taşındığımız andan başlayarak iki taraf için de şiddetsiz bir gün yok diyebilirim. Ortada yapısal bir sorun var. Sürekli dava veya şikâyet ihtimalinin yarattığı baskı kritik veya acil süreçlerde bağımsız karar almamızı da etkiliyor.

Şehir hastanelerinde sağlık çalışanları kendi polikliniklerine gömüldü. Kimse birbiriyle telefon dışında temas edecek, sohbet edecek vakit bulamıyor. Eskiden bir hastayı üç-beş hekim ortak değerlendirip tartışabilirken artık bu mümkün değil. Sağlık personeline özel mekânlar ayrılmadığı için bir araya gelme gibi bir imkân yok.

Özlük haklarınız ne durumda?

Mesai dışı diye bir kavram kalmadı. Örneğin görüntüleme yöntemleri size mesai dışı whatsapp üzerinden gönderiliyor veya eve iş götürmek zorunda kalıyorsunuz. Bir de icap nöbeti var. Nöbet tutmayan hekimler arandıkları anda hastaneye teşrif etmek zorunda. İcap nöbeti aslında acil durumlar için. Fakat tüm gece süren aramaların neredeyse hiçbiri acil değil. Vatandaşlarda “7/24 emre amade sağlık hizmeti” gibi bir algı oluştu. Vatandaş acile başvurduğu anda kendini acil addediyor. Mesela sızlayan bir nasırınız var, gece on birde acile gelmeye karar verdiniz. Hasta acilde “Beni bir uzman görecek!” diyor, talebi karşılanmayınca tartışma başlıyor. Sonunda bir olaya sebep vermemek için o uzman aranıyor, hatta bazen çağrılıyor. Biz hekimler buna karşı baştan sıkı mücadele vermeliydik. Kazancımızın performans sistemine bağlanmasına yeteri kadar ses çıkarmadık. Gece poliklinik hizmetleri verilmeye başlanması da buna bir örnek. Mesai dışı, gece on birlere kadar poliklinik hizmeti vermenin sağlık açısından hiçbir anlamı yok. Bu aslında sadece ekstra müşteri ve kazanç demek.

Kâr amacıyla hastalardan daha fazla tetkik, görüntüleme istemenizi talep etmeleri gibi, tasarruf amacıyla tetkikleri azaltmanızı istemeleri de bir sorun mu?

Evet. Zaten ileri, pahalı teknolojik yöntemlerle yapılan tetkiklerle özel işletmecinin kazancı artıyor. Biz hekimlerin “kışkırtılmış sağlık hizmeti talebi” diye adlandırdığı bir durum söz konusu. “Hastanemize şu şu teknolojide cihazlar gelmiştir” diye tanıtım yapılıyor. Reklamları gören hastaneye koşuyor. Ya da check-up’ı ele alalım. Nüfus içinde belli kesimler için tanımlanmış rutin tarama programları, bu programları uygulayacak aile hekimlikleri vardır. Yani aslında check-up diye bir şey yok. Menopoz, kemik erimesi, yaşlılık gibi yaşamın doğal süreçleri bir tedavi olanağı varmış gibi gösteriliyor. Böylece hastalık olarak algılanmaları sağlanıyor. Artık toplum bize derdine deva bulmak için değil, zihninde ne uyandırıldıysa onu yaptırmak için geliyor. Hekimin kararlarının hiçbir önemi kalmıyor. Hatta gereksiz tetkik yapmak istemediğinizde toplumun gözünde bir engel, bazen de işini bilmeyen biri olarak nitelendirilebiliyorsunuz. Bunlar da şiddet ortamını besliyor.

Isparta Şehir Hastanesi

Mersin Şehir Hastanesi’ne ilişkin başka ne gibi sorunlar var?

Kreş yok. Bu son on yılın genel sorunu, ama kentten bu kadar uzakta bir hastanede kreş ihtiyacı daha da arttı. Bir başka önemli sorun da hekimlerin polikliniklerde sekretersiz ve hemşiresiz çalışmak zorunda bırakılması. Neredeyse temizliği de biz yapacağız. Tüm bunlar muayeneden çalınmış zamanlar. Hastanın yüzüne bakmadan bilgisayara veri giriyoruz. Bu yüzden aramızdaki iletişim hiç tatmin edici değil. Hasta kendini değersiz hissediyor ve buradan başka gerilimler doğuyor. Örneğin yine yaşadığım bir olay, serviste yatan hastalardan biri “doktor ve hemşireler bize bakmıyor, bilgisayarda oyun oynuyor” diye şikâyet etmiş. Bir yanıyla haklılar, çünkü vizite ve muayeneye ayırdığımız zamandan daha fazlasını bilgisayarlara veri, tedavi ve rapor girişi yapmak için harcıyoruz. Ayrıca tedavide yetersizlikler var.

Hekimler polikliniklerde sekretersiz ve hemşiresiz çalışmak zorunda bırakılıyor. Neredeyse temizliği de biz yapacağız. Tüm bunlar muayeneden çalınmış zamanlar. Hastanın yüzüne bakmadan bilgisayara veri giriyoruz. Hasta kendini değersiz hissediyor ve buradan başka gerilimler doğuyor.

Diyelim ki bir hastaya ilacının ikinci dozunu vermem gerekiyor. Öncelikle ilacı sisteme girmem gerekiyor. Bunun için bilgisayarda elli tane sorgulamadan geçiyorsunuz. Ardından hemşirenin onaylaması, eczanenin sistem üzerinden kabul etmesi ve sonunda personelin ilacı alıp getirmesi gerekiyor. İlacın gelmesi bir saati geçiyor. Sistemin asıl amacı ilaç tüketimini kontrol etmek; çünkü ilaç, hastanın tedavisi ya da yatışı için ödenen paraya dahil. Kısacası, çok ilaç yazarsam hastanenin kârını azaltmış oluyorum. Bu sistem özellikle acil müdahalelerde sıkıntı yaratıyor.

Şehir hastanelerinde ilaç nasıl tedarik ediliyor?

Öbür hastaneler kendi ekonomilerini kendileri döndürüyor. Mesela bir üniversite hastanesinin döner sermaye sistemi var. Bütün bütçesini SGK’dan alıyor ve alım-satımlarını kendi yapıyor. O yüzden de sistemi iyi yönetmek zorunda. Şehir hastanelerinin bütçesine ise sürekli bir para akışı var. Tüm açıklar kamu bütçesinden kapatılıyor. Çünkü en azından öbür şehir hastaneleri projeleri yaşama geçene dek modeli ayakta tutmak zorundalar. Öte yandan, hastanelerde üretilen hizmetin esası sağlık personeline aittir. Biz hiçbir şey yapmazsak sistem çöker. Bu çok önemli, ama kullanılmayan bir güç. Isparta Şehir Hastanesi hekimlerinin eylemi bu güce iyi bir örnek.

Ameliyathanelerin işletmesinin özel idarede olduğuna dair haberler doğru mu?

İşletmesi değil, ama ameliyat malzemelerinin sterilizasyonu –ki bu ameliyathane için neredeyse her şey demektir–, taşıma ve temizlik personeli özel hizmet alımıyla gerçekleşiyor. Devlet hastanelerinde sterilizasyon için ihtiyaca göre paket setleri oluştururduk. Şimdi o paketleri ihaleyi alan şirketler hazırlıyor. Paketlerin birim fiyatı çok yüksek. Bazen ameliyat ücretini aşan meblağlar ortaya çıkıyor. Özel şirkete idare amirliğimiz aracılığıyla “kamu kaynaklarını gereksiz harcıyoruz” diye bildirdiğimizde “sözleşme böyle” diyorlar. Asıl amaç sermayenin kâr marjını artırmak.

Mersin Şehir Hastanesi bünyesinde, Mersin Devlet Hastanesi, Mersin Kadın Doğum Hastanesi ve Mersin Çocuk Hastanesi birleştirildi. Şehir hastanesine niye “eğitim ve araştırma” hastanesi deniyor?

Yönetmelikle adı değiştirilip “eğitim ve araştırma” hastanesi yapıldı, ama şu an akademik kadrolar boş. Böyle bir altyapı da yok. Acelenin nedeni muhtemelen ödeme sisteminin değiştirilmesi. Devlet hastanelerinde kamu sağlık harcamalarından ayrılan pay puanlama sistemiyle yapılıyor. Eğitim ve araştırma hastanelerinin puanlama kat sayısı fazla. Böylece kamudan daha çok para aktarılıyor.

Şehir hastanelerine yabancılar, sağlık turizmi yapan uluslararası kurumlar aracılığıyla geliyor. Türkiye’yi seçmelerinin önemli sebeplerinden biri iyi otelcilik ve personel hizmeti almak. Sağlık turizmi ile kâr amacı güden mercilerin teknik elemanlarına dönüştürülüyoruz.

Meslek örgütleri olarak merkezdeki devlet hastanelerinin kapanmaması gerektiğini her fırsatta söylüyorsunuz. Neden kapatılıyor bu hastaneler?

Şehir hastaneleri, kapatılan hastanelerin yatak sayısının toplamı kadar yatak kapasitesine sahip olmak zorunda. Dolayısıyla mevcut hastaneler varken yeni hastane açılamayacağı için merkezi tek bir hastane açılıyor. İstatistikler bir yana, çevredeki hastaneleri kapatmadan şehir hastanelerine hasta akışını sağlamaları mümkün değil. Kimse mahallesinde ilacını yazdırabileceği bir polikliniği varsa otuz kilometre uzaktaki hastaneye gitmez. Çok işlevsel olan semt poliklinikleri bile kapatıldı. Artık 85 yaşındaki bir kadın tansiyon ilacını alabilmek için otuz kilometre uzaktaki bir yere gelmek zorunda. Bu acımasızlık. Üç-beş yıldır izlediğim hastalarımla aramızda doğal bir bağ kuruldu. Bir gün kapıya bir hastanın oğlu geldi. “Annem çok kötü. Geçen kez verdiğiniz ilaçtan verir misiniz” dedi. “Kötüyse buraya getireceksin. Görmeden bir şey yapamam” diye yanıt verdim. “Hocam, çok kötü, bir şeyler verin toparlasın, sonra getireceğim” dedi. Muhtemelen acil başvurularının, yoğun bakım yatış sayısının, yatak ihtiyacının artması da bu koşullarla orantılı. Bir neden de, eczanelerde reçete veya poliklinik muayenesi için kesilen katkı paylarının acilde daha düşük ücretlendirilmesi. Öbür yandan, izlenmesi gereken hastaların gerçekten kötü bir noktaya gelmesi bekleniyor. Bir de üzerine kışkırtılmış sağlık hizmeti talebi ekleniyor.

Trabzon Şehir Hastanesi

Türkiye sağlık sektörünün hedeflerinden biri de yabancı hastaları kâr döngüsüne katmak. Sağlık turizmiyle ilgili gözlem ve görüşleriniz neler?
Şehir hastanelerine yabancılar sağlık turizmi yapan uluslararası kurumlar aracılığıyla ve birtakım beklentilerle geliyor. Aslında her yerde tedavi olabilirler. Türkiye’deki hastaneleri seçmelerinin asıl nedenlerinden biri, iyi bir otelcilik ve personel hizmeti almak. Bu hastalar daha çok onkoloji, fizik tedavi hastaları. Yataklı tedavi alıyorlar. Onlara özel katlarda VIP odaları, birbirine bağlı hasta ve refakatçi odalarından oluşan süitler tahsis ediliyor. Bu katların hemşire, taşıyıcı gibi o kata özel doktor dışı personeli var. Taşerona bağlı çalışıyorlar. Ücretlendirilme ve özlük hakları VIP dışı çalışanlarla aynı, ama iş yükleri çok daha fazla. Çünkü her istemi doğrudan hastadan alıp yerine getirmek zorundalar. Bu noktada hizmet sektörüyle sağlık hizmeti veren personel birbirine karışıyor. VIP katlarından sorumlu idari kadro her şeyi organize ediyor. İlgili başhekim yardımcısı turizm şirketi tarafından bulunan hastaların yatışlarını yapıyor. Bizler, duruma göre, o hastalara bakmakla yükümlü olduğumuza ilişkin aranıyoruz.

Kimse mahallesinde ilacını yazdırabileceği bir polikliniği varsa otuz kilometre uzaktaki hastaneye gitmez. Çok işlevsel olan semt poliklinikleri bile kapatıldı. Artık 85 yaşındaki bir kadın tansiyon ilacını alabilmek için otuz kilometre uzaktaki bir yere gelmek zorunda. Bu acımasızlık.

Normal koşullarda hastaları görür, yatarak tedaviye gerek olup olmadığına karar veririz. Ama sağlık turizminde bu özerkliğimiz elimizden alınıyor. Kâr amacı güden mercilerin teknik elemanlarına dönüştürülüyoruz. Konsültasyonları aciliyetine göre sıralama özerkliğimiz de elimizden alınıyor. Çünkü talep edildiği anda öncelikli olarak VIP hastalara bakmamız dayatılıyor. Elde edilen kâr bize yansıtılmıyor. Ayrıca bu hastaları yerlerinde görmek ve cihazlarla odalarına gitmek zorundayız. Bu yüzden yola harcanan zaman katlanıyor. Kamu kaynaklarına bir girdi de yok. Böylece Türkiye, uluslararası sermaye için bir pazar alanı, biz de onun ucuz iş gücü haline getiriliyoruz.

Şehir hastanelerinin AVM gibi tasarlandığı söyleniyor. Mersin Şehir Hastanesi’nin mimari yapısı nasıl?

Bu devasa kompleksleri yapabilmek için şehir dışında büyük alanlara ihtiyaç var. Böylece hastaneler kentle bağını koparıp kendi iç ekonomisini yaratıyor. Aslında cezaevleri de öyle. Tüm bu alanlar hep kamu-özel ortaklığı. Mersin Şehir Hastanesi’nin büyük marketleri var. Başka hiçbir yerden alışveriş yapmanız mümkün değil. Kampüsün içinde dizi dizi eczaneye, bankaya, kuaföre, giyime, yeme-içmeye ayrılan dükkânlar var. Şu an, sanırım maliyetleri çok yüksek olduğu için henüz hepsi kiraya verilemedi. Devlet hastaneleri şehrin merkezindeyken, hastalar beklerken ekonomilerine göre karınlarını doyuracak bir yer bulabiliyordu. Artık yatan bir hasta iç çamaşırına ihtiyaç duyduğunda yakını kendi bütçesine göre bir yer bulamıyor. Hastanenin 20 bin araçlık otoparkı ücretsiz, ama şunu tam anlatamıyoruz: Evet, otopark ücretsiz, ama kamu, otopark ihalesini alan şirkete araç sayısı garantisiyle para ödüyor.

Bu devasa yapıların mesleki örgütlenmenize etkileri nasıl?

Hekim örgütlülüğünün iyice zayıfladığı son dönemde şehir hastanelerinin devreye girmesiyle eylemsellik artabilir diyorduk. Ama mekân öyle tasarlanmış ki, birbirimizi görmeden aylar geçirebiliyoruz. Her dal hekimi kendini en dertli addediyor. Meslektaşlarının benzer dertlere sahip olduğunu onların dilinden, gözünden dinleyemiyor. Eskiden yemekhaneler buluşma yerleriydi. Şimdi her kulede ellişer kişilik iki tane yemekhane var. Herkes fırsat bulduğu anda hızla yemek yiyip işine dönüyor. Zorlamalar insanlarda her an işinden olma korkusu, köşeye sıkışmışlık hissi, hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği duygusu uyandırıyor. Aslında bir arada durmak tek çözüm. Ama iş yükünün artıp herkesin birbiriyle çatışır hale gelmesiyle iş barışının yok olması çok büyük bir sorun yaratıyor. Meslek örgütleri olarak yerellerde elimizden geldiğince bir araya gelebileceğimiz alanlar yaratmaya çalışıyoruz.

Sağlık Bakanlığı, şehir hastaneleri için özel sektörle yaptığı sözleşmeler hakkında, ticari sır gerekçesiyle bilgi vermiyor. Mersin Tabip Odası olarak Sağlık Bakanlığı’na sorduğunuz hangi sorulara yanıt alamadınız?

Hâlâ yıllık kira bedelini tam olarak bilmiyoruz. Bazı alt okumalarla, açılmış davalar üzerinden, Sayıştay raporlarıyla bir şeyler öğrenebildik. Personel talep ettiğimde yeterli sayıda personel yok deniyor. Şirketlerle sözleşmelerin içeriğini, sayıların hangi ölçütlere göre belirlendiğini sorduğumuzda yanıt alamıyoruz. Devlet hastanelerinde de bölüm bölüm özelleştirilmeye gidilmişti. Ama yönetim bizde olduğu için sözleşmeleri hastane olarak yapıyorduk. Ölçütleri belirleme sürecine katılıyorduk. Şimdi sözleşme merkezde yapılıyor. 25 yılı kapsayan 6 bin sayfalık sözleşmelerden bahsediliyor. Örneğin taşeronla çalışan yardımcı sağlık personeline, bünyesinde çalıştığı birim eğitim veriyor. Zaten personel yetersiz. Bir bakıyoruz, eğitimi alan personel üç ay sonra başka bir birime aktarılmış.

Bir tek şehir hastanesinin yapılması için kamunun harcadığı parayla çok fazla yeni hastane açılabilir ya da varolan hastanelerin yenilenmesi sağlanabilir. Bir an önce bu politikadan vazgeçmemiz ve yeni şehir hastanelerinin açılmasını durdurmamız gerekiyor.

Sorunlar hakkında meslektaşlarınızı ve kamuoyunu bilgilendirmek istediğinizde ne gibi engellemelerle karşılaşıyorsunuz?

Dünya Tabipler Birliği tarafından belirlenmiş ölçütlerden biri de politik özerklik. İşin uzmanları olarak karar mekanizmaları içinde yer almamız gerekiyor. Bir örnek vereyim : Mersin Tabip Odası olarak bir şiddet vakasıyla ilgili olarak hastanenin önünde bir basın açıklaması yapmak istedik. Buluşamadığımız için duyuruları what’s up ve mail üzerinden yapıyoruz. Öğle arasında bir boşluk bulup el ilanlarıyla basın açıklamasına çağrı yapmak istediğimde güvenlik tarafından engellendim. Görevli, kimi polikliniklere girişimi engellemeye çalıştı. Yaptığının hukuksuz olduğunu söylediğimde o amirini, amiri de başhekimliği aradı. Başhekimlik müdahale etmeyin, engellemeyin dememiş. Ertesi gün basın açıklamasına emniyetten sivil polisler geldi. “Burası özel mülk. Açıklamayı bahçe kapısının önünde yapacaksınız” dediler! Artık eylem çağrısı afişlerimiz başhekimlik onayından geçmeden asılamıyor. Sağlık reformuna en başından beri istikrarlı bir biçimde karşı çıkan hekimler, meslek örgütlenmesini zayıflatma teknikleriyle halkın gözünde marjinalize ediliyor. Zaten canı yanan kitlenin eyleme katılımı azalıyor. Hastanenin açılış yıldönümünde şehir hastaneleri ile ilgili halka yönelik bir panel planlamıştık, ancak valilik tarafından “sakıncalı” bulunup engellendi.

2020’ye dek 13 şehir hastanesi daha açılacak. Sistem işlemez duruma geldiğinde bizi nasıl bir tablo bekliyor?

Dediğim gibi, Sağlıkta Dönüşüm Programı bu iktidarın öncesinde temelleri atılmış uluslararası bir proje. Dolayısıyla iktidarın değişmesiyle ne denli geriye döndürülebilir, emin değilim. Kamudan şirketlere yeterli kaynak aktarılamadığında, şirketler hedefledikleri kâr marjını sağlayamadıklarında –ki anlaşmalardan kendileri bile çekilebilir– zarar o kadar büyük olacak ki, geliştireceğiniz her politika yeni bir ekonomik yük durumuna gelecek. Oysa bir tek şehir hastanesinin yapılması için kamunun harcadığı parayla pek çok yeni hastane açılabilir ya da varolan hastanelerin yenilenmesi sağlanabilir.

  • Bir an önce bu politikadan vazgeçmemiz ve yeni şehir hastanelerinin açılmasını durdurmamız gerekiyor.

O yüzden merkezdeki hastanelerin kalması zorunlu. Sağlıkta özelleştirme başka ülkelerde de var; 2017 yılında dünyanın en zengin altmış ülkesinde sağlık piyasası, altı yıl öncesine göre % 4’ten %30’a yükseldi ve en hızlı büyüyen sektör oldu. İngiltere en önemli örneklerinden biriydi. Fakat şehir hastanesi uygulamasına başladıklarında, planladıklarının aksine, kamu bütçesinde çok ciddi bir açık oluştuğunu gördüler. Ama en önemlisi, sağlıktaki niteliksizleşmeyi tespit ettiler. Şimdi idealin kentin her yerine dağılmış, ulaşılabilir, 200-600 yataklı hastaneler olduğunu söylüyor ve bu sisteme dönüyorlar. Fakat bu kararı kendi ülkeleri için alıyorlar. Dolayısıyla başka bir ülkenin kendilerine pazar oluşturmasının önünde bir engel yok. Bir hekim olarak bir yandan özsaygımızı ve özerkliğimizi korumaya, mesleğimizi düzgün yürütebilmeye, insanca çalışma ve yaşama koşullarına sahip olmaya ilişkin kaygılar taşıyoruz. Ama bir yandan da vatandaşların en temel hakkı olan sağlık hizmetini nasıl alacaklarına ilişkin ciddi kaygılarımız var.

  • Sonuçta Sağlıkta Dönüşüm Programı, şehir hastaneleri, yani sağlıkta özelleşme toplum sağlığına zararlıdır.

Orada Bir Hastane Var Uzakta…

Orada Bir Hastane Var Uzakta…

sehir_hastaneleri

Dr. Güzide ELİTEZ

Şehir Hastaneleri  [Özel Sayı]

Tarih: 26/07/2019 –  Sayı: 43

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

  • Bursa Şehir Hastanesinin Haziran ayı içinde açılacağı şeklinde söylentiler hekim camiasında dolaşmaya, medyada gündem olmaya başladı. Ama şu güne dek Sağlık Bakanlığının Bursa’daki yöneticilerinden bir açıklama yapılmadı. O zaman aklımıza kimi sorular takılıyor. Kente yeni bir hastane kazandırılırken ve Bursa kentinin hastanelerindeki birçok soruna çözüm olacak, daha konforlu, daha modern belki daha ileri teknolojilere sahip yeni bir hastanenin açılacağını günlerce önceden duyurmamak beklenen teamüllere uyan bir davranış biçimi değil, değil mi?
Ancak sağlık yöneticilerinin herhangi bir açıklamadan uzak durmasının önünde bir gerçek yatıyor. Bursa Şehir Hastanesi açıldığında kentin merkezinde, köklü, hatta tarihsel, halen hizmet veren en az 4 hastanenin kapatılacağı gerçeği kamuoyundan gizleniyor. Bu açıklamanın yapılmasının önündeki en büyük engel, bu kent insanın, uzakta, “kentin 19 km ötesinde bir hastaneden sağlık hizmeti alacağı” gerçeğidir. Yalnızca Bursa Milletvekili Dr. Mustafa Esgin bu konuda kimi açıklamalarda bulundu. Önce iki hastanenin, “Dr. Türkan Akyol Göğüs Hastalıkları Hastanesi ve Ayten Bozkaya Spastik Çocuklar Hastanesinin” kapatılacağı açıklamasını yaptı, sonraki açıklamaya Muradiye Devlet Hastanesi ve Çekirge Devlet hastanesi de eklendi. Çekirge ve Muradiye hastaneleri için kapatılmayacağı ancak “butik hastane” ye dönüştürüleceklerini söyledi.
Bursa’da yaşayan insanların sağlık hizmetini nereden nasıl alacağına ilişkin bir bilgiye gereksinimi vardır ve bu ilin sağlık yöneticileri bu açıklamayı, tüm gerçekleri ile bu kentte yaşayanlara yapmaya zorunludur. Nilüfer İlçesi Doğanköy bölgesindeki, 1355 yatak kapasiteli olduğu söylenen bu hastanenin açılması; Bursa’ya ne kazandıracak, ne kaybettirecek sorusunun yanıtını, Bursalılar sanırım yaşayarak öğrenecek. Bugün Bursa’nın en temel sağlık sorunlarının başında hasta yatağı, yoğun bakım yatağı, hekim sayısının yetersizliği, 112 hizmetlerindeki eksiklikler gelmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Bursa ili tüm bu verilerde, Türkiye ortalamasının yıllardır altındadır. Bursa’nın bugün Türkiye ortalamasını yakalayabilmesi için yaklaşık bin dolayında daha hasta yatağına, 300’e yakın da yoğun bakım yatağına gereksinimi bulunmaktadır. Kaldı ki Bursa, tüm Güney Marmara’nın sağlık merkezi konumunda olup, tüm bu sağlık istemlerini de yanıtlamak durumundadır. Bu da, yatak sayısının Türkiye ortalamasının da üstünde olması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak Bursa’nın yeterli yatak sayısına ulaşması için varolan hastaneleri kapatmadan Bursa Şehir Hastanesinin açılması gerekmektedir.
Şehir hastanesinin açılmasındaki tek sorun yatak sayılarıyla sınırlı değildir. Bu hastanenin şehir merkezine uzaklığı, Bursa merkezinde hastane kalmaması ile çok büyük sorun oluşturacak, Bursalılar için sağlığa ulaşım sıkıntıya girecektir. Hastane şehir merkezine 19 km uzaklıktadır ve ulaşımı, ulaşım bağlantıları sıkıntılıdır. Bursa’nın trafik sorunu şehrin en önemli sorunlarından biriyken bu bölgeye hastaların ve hastanede görev yapacak sağlık çalışanlarının nasıl ulaşacağı meçhuldür. 24 saat sağlık hizmeti veren bir hastanenin ulaşım sorununun olması kabul edilemez. Acil hastaların, gebelerin, engelli hastalarımızın ulaşım sırasında yaşayacakları sağlık sorunları biz hekimleri kaygılandırmaktadır.
Tüm şehir hastaneleri; başka illerde yaşanan sorunlara bakılarak değerlendirildiğinde, çok fazla sorunu barındırdığı görülmektedir. Şehir hastanelerinin tasarımı, yataklı tedavi hizmetleri sürecine uygun değildir. Kimi bölümlerin başlangıçta mimari planda unutulduğu, sonradan bu bölümlere ilişkin uygun olmayan çözümlerin üretildiği görülmüştür. Bu nedenle çok sayıda işleyiş sorunu yaşanmaktadır. Şehir hastaneleri tasarlanırken otelcilik hizmetlerinin öne çıkarıldığı; acil, ameliyathane, yoğun bakımlar ve kliniklerde sağlık hizmeti sunulmasına ilişkin temel ilkelerin göz ardı edildiği anlaşılmaktadır. Şehir hastanelerindeki tasarım yanlışları nedeniyle, asansörlerden veya yangın merdivenlerinden yoğun bakımların veya ameliyathanelerin içine bile yanlışlıkla ilgisi olmayan kişiler ya da ameliyathanede çalışmayan sağlık çalışanları girebilmekte, sterilizasyon ve hasta/çalışan güvenliği ile ilgili sorunlar ortaya çıkabilmektedir.
Kamu-özel ortaklığı yönteminin sağlık alanında uygulandığı ülkelerde bu uygulamaların piyasa için yeni fırsatlar sağlayan bir yaklaşım olduğu, amacının kamu yararı olmadığı bilinmektedir. Ülkemizde “Şehir Hastanesi” olarak adlandırılan kamu-özel ortaklığı yöntemiyle kurulan ve işletilen hastanelerin sağlık hizmetleri sistemini eriten, özel ve kâr amaçlı hizmetler sunduğu ve bu hastanelerde sunulan sağlık hizmetinin odak noktasını insanın sağlığı değil, elde edilecek kârın oluşturduğu da bilinmektedir.
Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın yürürlüğe konulmasıyla giderek artan iş yükü ve sağlık alanında yaşanan şiddet yüzünden zor günler yaşayan hekimler ve sağlık çalışanları, hastanelerinin şehir hastanelerine taşınması ile birlikte daha da zor günler yaşayacaklarını düşünmeye başlamıştır. Bu zorluğa daha çok katlanmak istemeyen ve emekliliğe yeni hak kazanmış olan meslektaşlarımızın şehir hastanesine geçiş süreci ile birlikte emeklilik kararı almaya başladıkları, bazılarının başvuruda bulundukları hekim arkadaşlarımız tarafından paylaşılmaktadır. Bursa, çok deneyimli bir hekim kadrosunun kamudan uzaklaşmasının zararlarını maalesef yaşayacaktır.
Sonuç olarak; Bursa, ülkemizin 4. büyük kenti olasına karşın hem hekim, sağlık çalışanı sayıları hem de hasta yatağı sayısı ülke ortalamasının altındadır. Bursa Şehir Hastanesi, Bursa’nın uzun yıllardır değişmeyen yatak sayısı sorununu çözmek için kullanılmalı ve hiçbir devlet hastanemiz kapatılmadan hizmete girmelidir. Hastanenin finansman ve yönetim sorunları nedeniyle Sağlık Bakanlığına devredilmesi, Bakanlık tarafından yönetilmesinin de bir an önce sağlanması gerekmektedir.
=========================================
Dostlar,

Konuya ilişkin TTB (Türk Tabipleri Birliği) Merkez Konseyi Başkanı, sevgili meslektaşımız, dostumuz Prof. Dr. Sinan Adıyaman‘ın iktidara yönelik kısa uyarısını (2 dk.) izlemenizi öneririz:

https://hekimcebakis.org/video/saglik-bakanligini-sehir-hastaneleri-ile-ilgili-uyariyoruz/ 

Yine, TTB (Türk Tabipleri Birliği) Merkez Konseyi 2014-16 dönemi Başkanı sevgili meslektaşımız, dostumuz Uzm. Dr. Bayazıt İlhan‘ın çok kısa (2 dk.) uayarısı da izlenmeli..
https://hekimcebakis.org/video/uyariyoruz-zararin-neresinden-donulse-kardir/
26 Temmuz 2019 günü web sitemize ŞEHİR HASTANELERİ ile ilgili birkaç yazı ve kısa sözlü değerlendirmeler koyduk. Bu içerikleri bütünüyle paylaşıyoruz.
Daha fazlasını ya da ağırını yazdık, söyledik… ŞEHİR HASTANELERİ bir TALANDIR!
AKP bu uluslararası proje üzerinden Türkiye’nin güncel ve geleceğe dönük birkaç on yıl TALANINA neden ya d ALET olmaktadır.
En iyimser yaklaşımla bir kez deha KANDIRILMAKTADIR! (??!!)
Bizler, bu alanın uzmanları hekimler olarak bu politikanın olağanüstü yanlış olduğunu elimizden gelen her olanakla duyurmaya çabalıyoruz..  Yandaş basın görmezden geliyor..
AKP = RTE ve destekçileri – yandaşları çok ağır bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıyadırlar.
* Bu ağır hatadan dönülmeli, ŞEHİR HASTANELERİ projesi hemen durdurulmalı, açılanlar kamulaştırılarak Sağlık Bakanlığınca yönetilmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 26 Temmuz 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com