Etiket arşivi: Lozan Barış Antlaşması

Ege’de Osmanlı egemenliğinin sonu “Ege Adalarını Lozan’da kaybettik” safsatalarına yanıtlar…

Prof. Dr. Şaduman Halıcı HaberleriEge’de Osmanlı egemenliğinin sonu : “Ege Adalarını Lozan’da kaybettik” safsatalarına yanıtlar…

07 Ağustos 2022, Cumhuriyet (Pazar eki)

Lozan Barış Antlaşması on yıllardır pek çok saldırıya uğramakta. Geçen hafta belgeleri temel alan kalemler bu saldırılara gereken yanıtları verdi. Ne var ki “Ege Adalarını Lozan’da kaybettik” safsatası hâlâ dillendirilince konuyu yeniden ele almak kaçınılmaz oldu.

214 bin kilometre kareyi bulan Ege Denizi’nde farklı büyüklüklerde yaklaşık 1800 ada, adacık var. Girit dışında Ege’deki adalar beş grupta toplanır. Trakya/Boğazönü adaları olarak tanımlananlar arasında en bilindikleri, Taşoz, Semadirek, Limni, Gökçeada, Bozcada, ve Tavşan Adaları’dır. İkincisi Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya’yı da içeren Saruhan Adaları’dır. Menteşe Adaları ise çoğunlukla On İki Ada olarak anılır ama toplam 24 ada ile pek çok adacık ve kayalıktan oluşur. Dördüncüsü Şeytan/Kuzey Sporad Adaları, beşincisi Kiklad Adaları’dır.

Osmanlı Devleti’nin 1456’da Taşoz, Semadirek, Limni, Gökçeada ve Bozcaada’yı almasıyla başlayan Ege’deki egemenlik süreci 1669’da Girit’in, 1718’de İstendil Adası’nın ele geçirilmesiyle tamamlanmıştır. Yunanistan’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkması Osmanlı’nın Ege Denizi’ndeki egemenliğinin sonunu olur. Nasıl mı?

Rus işgaline uğrayan Osmanlı Devleti 14 Eylül 1829 Edirne Antlaşması’yla Yunanistan’ın bağımsızlığını onaylar. 1832 İstanbul Antlaşması ile Eğriboz dahil Kiklad adalar grubunu Yunanistan’ı bırakır.

29 Eylül 1911’de İtalyanlar Trablusgarb için Osmanlı’ya savaş ilan edince Ege’de egemenlik yarışına onlar da katılır. Mart-Mayıs 1912 arası On İki Ada ile Rodos ve on beş küçük adayı işgal eder.

  • 18 Ekim 1912’de Türklerin Uşi, Batılıların Lozan olarak andıkları barış antlaşması imzalanır.

Andlaşmaya göre Osmanlı Devleti Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalyanlara terk ettiğinde İtalyanlar da işgalleri altındaki adalardan çekilecektir. Osmanlı Trablusgarp ve Bingazi’den çekilir. Ama İtalyanlar Yunanların adaları işgal edebileceğini söyleyerek çekilmez. Çünkü Balkan Savaşı başlamıştır. Osmanlı önce Balkan sorununu halledip sonra adaları alma politikasını benimser. Ancak işler umduğu gibi gitmez: Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelir. İstanbul ilk kez top sesleri ile sarsılır. II. Abdülhamid donanmayı Haliç’te çürümeye terkederken, güçlü bir donanma kuran Yunanistan Ege’de egemenlik alanını genişletmeyi sürdürür.

21 Ekim 1912’de Limni savaşsız teslim olur. 31 Ekim’de Gökçeada, Taşoz ve Bozbaba, 1 Kasım’ da Semadirek, 4 Kasım’da İpsara, 7 Kasım’da Bozcada , 17 Kasım’da Ahikerya, 3 Aralık’ta Sakız, 20 Aralık’ta Midilli Yunan egemenliğine girer.

1912 yılı sonunda Menteşe Adaları, Trakya/ Boğazönü Adalarıyla Saruhan Adaları’nın önemli bölümünde Osmanlı’nın fiili egemenliği son bulur.

3 Aralık 1912’de Osmanlı ile Balkan Devletleri arasında imzalanan Çatalca Mütarekesi Balkanlardaki ilk kapışmayı durdurur. Ardından İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve İtalya savaşan güçler arasında güya hakemlik yapmak üzere Londra ya da Büyükelçiler Konferansı olarak anılan toplantıları gerçekleştirir. Osmanlı Devleti altı büyük devletin arabulucuğunu kabul eder. Ancak Yunan donanması konferans sürecinde de etkin olur. Yunanlar 13/14 Mart 1913 gecesi Meis’e, 15 Mart’ta ise Sisam’a yerleşir.

Osmanlı Devleti, Balkan devletleriyle arasındaki savaşa son veren 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’yla Midye-Enez hattını sınır olarak kabul eder. Girit’teki haklarından Yunanistan lehine vazgeçer. Altı devletin Ege Adaları’nın geleceğini belirlemesine onay verir.

Altı devlet, Ege Adaları hakkındaki kararlarını 14 Şubat 1914 günü Osmanlı Devleti’ne bildirmiş; Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışında 13 Şubat 1914’e kadar Yunan işgali altında olan adaları Yunanistan’a vermiş, adaların askeri amaçlarla kullanılamayacağını belirtmiştir.

Osmanlı üzüntülerini bildirmekle ve geri almak için çaba göstereceğini söylemekle yetinir. Ama fiili ya da hukuki girişimde bulunmaz. Bu nedenle I. Dünya Savaşı boyunca adalar Yunanistan’ın egemenliğindedir.

İtalya 6 Nisan 1915 günü İtilaf bloku ile yaptığı anlaşmayla I. Dünya Savaşı’na onların yanında katılır. Aldığı ödün de yalnız Antalya ve yöresi değildir. On İki Ada üzerindeki egemenliği de tanınır. 22 Ağustos 1915 günü de bu adaları ilhak ettiğini açıklar. Yani 1912’de boşaltma sözü verdiği adalardaki egemenliğini perçinler. Osmanlı Devleti 1914 itibarıyla Ege Adalarını fiilen kaybetmiştir.

Eğer tarihle yüzleşilecekse II. Abdülhamid’in neden donanmayı çürüttüğü, Osmanlı Devleti’nin neden adalarda yaşayan Müslüman nüfusu korumadığı sorgulanmalıdır. Deniz üstünlüğünü kaybeden, kapitülasyon kemendine boynunu uzatıp devletin maliyesini emperyalistlere teslim edenlerin (AS: 1881, Düyun-u Umumiye!) atabileceği tek adım tıpkı Osmanlı Devleti’nin yaptığı gibi protestoyla yetinmektir.

Osmanlı son teslimiyetini de Sevr Antlaşması’nı imzalayarak yapar. Sevr’i yok sayan, imzalayanları hain ilan edense Mustafa Kemal Paşa öncülüğündeki TBMM’dir. İsmet Paşa ise Lozan’a gittiğinde fiilen zaten kaybedilmiş olan adalar için can hıraş mücadelesini sürdürecektir… Bir sonraki yazıda bu mücadelenin öyküsünde buluşmak dileğiyle…

UKRAYNA BUNALIMI HAKKINDA ADD BİLİM ve DANIŞMA KURULU GÖRÜŞÜ

UKRAYNA BUNALIMI HAKKINDA
ADD BİLİM ve DANIŞMA KURULU GÖRÜŞÜ

https://www.add.org.tr/makaleler/

Rusya tarafından 24 Şubat 2022 sabahı başlatılmak zorunda kalınan Ukrayna’ya dönük askeri harekat, küresel ve bölgesel ölçekte Ülkemizi de içeren ciddi potansiyel tehditler taşımaktadır. Türkiye bir dizi önlemi zamanında ve bilimsel akılcılıkla sergilemek zorundadır. Dış politikada duygusallığa ve sürgit dostluklara yer yoktur, belirleyici olan ülkemizin ve ulusumuzun güvenliği ve çıkarlarıdır. Çıkarlar, uluslararası hukuka uygun, karşılıklı adalet ve hakkaniyet çerçevesinde gözetilmelidir. Ayrıca Dış Politika girişimleri kararlarının olabildiğince ulusal tabanda geniş uzlaşma ile alınması ve geleneksel ilkelerin korunması gereklidir. Köklü devletler uzun erimli (vadeli) dış politika seçeneklerine sahiptir, siyasal iktidarlar değişse bile bu politikaların özü değişmez. Türkiye için bu ilkelerin başında, “YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ” gelir.

Türk Dış Politikasının ilkeleri Mustafa Kemal ATATÜRK döneminde belirlenmiş ve son 20 yıl dışında, yüz yıla yakın zamandır uygulanagelmektedir. Bu sayededir ki Türkiye Cumhuriyeti,
tüm zorluklara – engellere karşın 99. yaşına sıcak savaşlara girmeden ulaşmış ve kurucu uluslararası anlaşmaları koruyabilmiştir. Bunların başında, Atatürk önderliğinde öncü kurucu kadroların armağanı olan Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) ve Montreaux Boğazlar Sözleşmesi (1936) gelmektedir.
***
Uluslararası ölçeğe tırmanan Ukrayna bunalımının yönetiminde Türkiye’nin izlemesi gereken ilkeler şöyledir:

  1. Muhalefetin etkili çabasıyla TBMM, Ukrayna sorununu görüşmek ve politika belirlemek üzere 120 imzayla ivedilikle göreve çağrılmalı;[1] gizli-özel oturumlarda konu görüşülerek, ulusal uzlaşma temelli politikalar üretilmelidir. Sorun, tek kişi yönetimine asla bırakılamayacak ölçüde ciddi ve karmaşıktır. Anayasanın 92. maddesinin ilk fıkrasında salt (münhasıran) TBMM’ye verilen yetki gerektiğinde kullanılmalı, md. 92/2’nin koşulları iktidar tarafından zorlanmamalıdır. Tarihimizde TBMM’de alınmayan kararların çok acı sonuçları vardır. Enver Paşa Osmanlı Devletini 1. Dünya Savaşına sokmuş, DP hükümeti TBMM kararı olmaksızın Kore Savaşına 1 tugay asker göndermiştir. Kurtuluş Savaşını yöneten TBMM, bu bunalımda da mutlak söz ve karar sahibi olarak meşru yetkisini kullanmalıdır.
  2. K. ATATÜRK’ün son derece yerinde nitelemesiyle “.. bizi mahvetmek isteyen Emperyalizm”, kaynağı ne olursa olsun karşıt olduğumuz, insanlık düşmanı bir ideolojidir. Türkiye ne ABD ne Rus emperyalizminin yanında olamaz! 2. Dünya paylaşım savaşı öncesi ve sırasında 2. Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ’nün büyük başarıyla yürüttüğü tarafsızlık politikası, Türkiye’yi bu yıkıcı serüvenden koruyabilmiştir. Ülkemiz, ısrarlı ve tutarlı biçimde “aktif bir tarafsızlık politikası” izlemelidir.
  3. Ukrayna sorununun iktidar tarafından iç politikaya alet edilmesine ve hele hele Cumhurbaşkanı ve genel seçimi erteleme amaçlı kullanılmasına, koşulları tam oluşmadan (Anayasa m.119) OHAL ilanına kesinlikle izin verilmemelidir.
  4. Rus askeri harekatı ve öncesindeki uluslararası topludurumun (konjektürün) de bir ölçüde payı olmakla birlikte, gerçekte AKP iktidarınca izlenen son derece yanlış ekonomi politikaları sonucu ülkemizde yaşanmakta olan ve katlanılmaz boyutlara ulaşan hiperenflasyon – yoksulluk – işsizlik – yaşam pahalılığı sorunlarını çözmeye, etkilerini hafifletmeye dönük kapsamlı sosyal devlet politikaları aksatılmadan sürdürülmelidir. Dış politika, ağır iç sorunlara şal yapılmamalıdır.
  5. Türkiye, çok ağır ekonomik ve siyasal bunalımla hatta rejim bunalımıyla yüz yüzedir. Merkez Bankası rezervleri negatiftir, ağır dış borç yükü söz konusudur. Bunalım petrol fiyatlarını hızla yükseltmiştir. Bir askeri operasyonu, çatışmayı kaldırabilecek ekonomik güçten büyük ölçüde yoksundur. CDS primi çok yükselmiş (600+!), yeni borçlanma olanakları çok sınırlıdır. Bu bakımlardan da AKTİF bir tarafsızlık politikası tek seçenektir. NATO’nun peşinde uydulaşarak serüvenler, emperyalizmin emellerine hizmet etme asla kabul edilemez ve Türkiye’nin tarihsel saygınlığı ile bağdaşmaz. Ekonomik bağımsızlığı olmayanların, ulusal çıkarlarını korumaları çok zordur. Bugünleri görenler boş yere “tam bağımsız Türkiye” demediler.
  6. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ülkemiz ve hatta dünya barışı için ne denli yaşamsal olduğu Ukrayna bunalımında bir kez daha kanıtlanmıştır. 19-21. maddeleri özellikle, titizlikle gözetilmelidir. ABD tarafından esnetilmesi istemlerine ödün verilmemeli, Karadeniz bir barış denizi olarak kalmalıdır. Rusya’nın ABD – NATO tarafından son olarak Ukrayna ve Karadeniz’den çevrelenmesine Rusya’nın kesinlikle izin vermeyeceği akılda tutulmalıdır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yaşamsal önemini bir ortak basın açıklamasıyla kamuoyuna duyuran saygın ve yurtsever 104 emekli amiral hakkında açılan yersiz ve haksız dava düşürülmeli ve bu komutanlardan açık özür dilenmelidir. İstanbul Kanalı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni dolanma (by pass) amaçlı olup, aynı ölçüde sakıncalıdır. ABD, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nı çıkarları yönünde yorumlamaya ve esnetmeye çalışıyor. Oyuna gelmemeliyiz. Öte yandan BM etkili bir örgüt olmamakta, özellikle küresel bunalımlarda zayıf ve yetersiz kalmaktadır.
  7. Ukrayna sorunun en önemli nedenlerinden biri, bu ülkede uluslaşmanın gerçekleştirilememiş, ulus devlet güvencesinin kazanılamamış olmasıdır. Karmaşık demografik – etnik yapısıyla 44 milyon nüfuslu ve 633 bin km2 toprakları olan Ukrayna’da, 2014 Soros’çu turuncu darbe ile Batı yanlısı NATO’cu iktidar kurulmuştur. Ancak son aşamada Batı Ukrayna’yı yalnız bırakmıştır. Bu noktada M.K. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” çağrısı ile Türkiye’nin Anadolu’da ve Trakya’da uluslaşması ve hızla ulus devlete evrilmesi çabasının ne denli yaşamsal olduğu açıkça görülmelidir. Dolayısıyla hiçbir gerekçe ile ulus bütünlüğü – birliği zedelenmemeli, iç politikada Ulusu kutuplaştırıcı politikalardan kesinlikle kaçınılmalı ve uluslaşma sürdürülmelidir.
  8. ABD, Türkiye’ye artık “stratejik müttefik” gözüyle bakmıyor. Bölgemizde yeni arayışlar içinde. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde karakol devletler kurarak bu ülkeleri bölmüş, Türkiye’yi de bölmeye açıkça çaba göstermektedir. 2006’da yayınlanan ve Türkiye dahil 22 ülkenin sınırlarını değiştirmeyi hedefleyen BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) (!), ABD Dışişleri Bakanı C. Rice tarafından resmen ilan edilmiş; Plan, ABD Armed Forces Journal’de E. Alb. R. Peters imzalı yayınlanmıştır (Haziran 2006)!
  9. NATO’nun varlık nedeni kalmamıştır. SSCB 1991’de çökmüş, Varşova Paktı 1993’te dağılmıştır. Ancak NATO genişlemeyi sürdürmüş ve 5 atak ile Rusya’yı adeta Batı’dan kuşatmıştır. Ukrayna da NATO’nun saldırgan genişleme politikasıyla NATO üyesi yapılırsa, Rusya adeta nefes alamaz duruma düşürülecektir. Rusya kezlerce bu itirazını dile getirmiş ancak 2014’te Ukrayna’da darbe yapılarak ABD yanlısı iktidar kurulmuştur. Rusya, ulusal güvenliğinin açıkça tehdit edildiğini, bu duruma izin veremeyeceğini, beka sorunu sayacağını bildirmiştir. Varlık nedenini yitiren NATO, konumunu pekiştirmek için saldırgan yayılma politikasıyla doğrudan doğruya küresel barış için açık bir tehdit örgütü konumuna sürüklenmiştir. Bu bağlamda Rusya’nın askeri harekatı, görüşmeye çağrı çabalarının, Ukrayna’nın NATO’ya alınmayacağı güvencesi verilmesi istemlerinin reddi ve doğrudan Ukrayna’nın NATO üyesi olmayacağını açıklamaktan kaçınması sonunda, bir tür öz savunma zorunluğu olarak kaçınılmaz olmuştur. Hızla ve en az yitikle sonlanması içten dileğimizdir. M. K. ATATÜRK’e göre “Savaş eğer ulusun yaşamı tehlikeye düşmemişse, cinayettir.” Rusya’nın bu bağlamda tümüyle haksız olduğunu savlamak çok güçtür. Ancak yineleyelim; biz ADD olarak, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşıyız.
  10. Ülkelerin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü temel bir ilke olmakla birlikte, Rusya için NATO ve Avrupalı müttefiklerince tek yanlı olarak düşmanca kötüye kullanılması kabul edilemez. “Karşılıklılık” uluslararası hukukun en temel ilkelerindendir. Hızla bir ateşkes istemi, ne yazık ki, Rusya açısından, acil hedeflerine erişmediği sürece boşlukta kalacaktır. Nitekim harekatın 2. gününde Rusya, silahlı çatışmaya ara vererek görüşme çağrısında bulunmuş ancak olumlu yanıt alamadığı için operasyonu sürdürmek zorunda kalmıştır. İnsani hedefler özenle korunmaktadır.
  11. Askeri harekat uzadıkça Türkiye, önümüzdeki kısa erimde bu 2 ülkeden dışalımını yaptığı
    başta buğday olmak üzere tahıl ürünlerini sağlamada sorunlar yaşayabilir, hatta açlık ve kıtlıkla yüzleşebilir! Seçenek politikalar geliştirilmesi ve gerekli önlemlerin zamanında alınması zorunludur. Her iki ülkeyle çok yönlü ilişkiler içindeyiz. Turizm en önemli kalemlerden. Rusya ülkemizde nükleer güç santralı inşa etmekte (Mersin). Türkiye’ye S-400 hava savunma sistemleri sattı. Oysa ABD, bedeli ödenen F-35 savaş uçaklarını vermemekte. AB, açıkça uluslararası anlaşmaları çiğneyerek Güney Kıbrıs Rum Yönetimini AB’ye aldı. ABD, Dedeğaç’ta yeni askeri üs kurdu. Suriye ve Irak’ta birkaç üs edindi. Türkiye içten ve dıştan kuşatılmakta. Bu gerçeklerden çıkarılacak önemli dersler vardır. Küresel dengeler özenle gözetilerek Bölge merkezli barışçıl işbirlikleri öne çıkarılmalıdır.
  12. Dışişleri Bakanlığı deneyimi ve kıdemli uzmanlarından mutlaka yararlanılmalıdır. Liyakatsiz, siyasal tercih temelli atamaların bedeli çok ağır ve telafisi olanaksız olabilir. Kamuoyu yanıltılmamalıdır. Ancak İktidarın niteliği, sicili ve yapageldikleri, uzmanlığa, demokratik – katılımcı karar süreçlerine gerekli önemi vermemesi kaygımızı büyütmektedir. Bu dönemin sıkıntısız geçirilmesi beklenemez. Tek adam rejimi” başlı başına Ulusal güvenlik sorunudur ve özellikle kritik dönemlerde ülkemizin Batılı emperyal güçlerce kolaylıkla yönlendirilmesi (manuple edilmesi) için kurgulanmıştır. Parlamenter demokratik rejime ülkemiz hızla dönmek durumundadır. Bilim ve dijital dönüşüm çağını (Endüstri 5.0) asla ıskalayanayız. Bölgesel ve küresel sorunlar kuşkusuz hep olacaktır. Atatürkçü Düşünce Sistemi, çıkış yollarını hala içermektedir. Ülkemizi sıcak silahlı çatışmalara çekecek oyunlardan ve kışkırtmalardan uzak kalmalıyız. Ulusal kaynaklar kalkınmaya adanmalıdır.
  13. Çağımızda bir hegemonya değişim süreci yaşanmaktadır. Tek kutuplu emperyal Batı egemenliği zayıflamakta ve Avrasya ağırlığı büyümektedir. Türkiye güncel – dönemsel küresel gelişmeleri dikkatle izleyerek tam bağımsızlığını korumalı ya da karşılıklı bağımlılık ekseninde çıkarlarını savunmalıdır. Batı’nın süregelen Yeşil Kuşak kuşatmasıyla yalnızlaştırma, sarma politikasına Rusya direnmektedir. Bu emperyal stratejiye karşı Rusya ile ortak direnme hattı örülmesi gereklidir.
  14. Küresel haberlerin farklı kaynaklardan izlenmesi, yeterli güncel – güvenilir istihbarat üretimi, basın özgürlüğü… dezenformasyon ve algı yönetiminden sakınabilmek için demokratik zorunluktur. Dış politikada uzun erimli ve seçenekli ulusal planlarımız, hedeflerimiz olmalıdır. Kimi devletlerin, uluslararası kuruluşların, bölgesel birliklerin güncel gelişmeleri kendi çıkarları için kullanarak sonraki süreçleri biçimlendirme amacıyla yapabileceği kışkırtıcı (provokatif) eylemler ve bilgi kirliliğinden sakınılmalıdır. Haklılığınızın arkasına güç koyamazsanız, sonuç almak zordur. Uluslararası hukuk güçlüler hukukudur, güven kalmamıştır. Bu bağlamda iç kamuoyu desteği vazgeçilmez olup, güven sarsılmadan olabildiğince saydam davranılmalı, halkın bilgi edinme hakkı korunmalıdır.
  15. Donetsk ve Luhansk bölgelerinde Rusya yanlılarının yerel bağımsızlık ilanı ve Rusya tarafından hemen tanınması uluslararası hukuk bakımından sancılı bir durumdur. Ulusların kendi yazgılarını belirlemeleri BM İkiz Sözleşmelerinde kabul görmüş olmakla birlikte, bağlı olunan devletten ayrılmada halk oylamasının ülke genelinde yapılması zorunludur. Sıcak silahlı çatışma ortamında taktik nedenlerle böylesi bir yol izlenmiş olsa da uluslararası hukukun gerekleri yerine getirilmelidir.
  16. Çağımızda ne yazık ki Demokrasiler geriledi, zayıfladı; güçlülerin, nitelikli olmayan tek adamların yönetimleri sürüyor. Halkın seçtikleri değil, sermayenin güdümünde kişilerin iradesi baskın oldu. Yeni insan tipi yaratıldı. Bireyin çıkarı öne geçti. Ulus, ulus devlet, ulusal birlik değerleri aşındırıldı. Ne gibi güncel tehditler yaşamakta oldukları ve gelecekte yaşayacaklarının ayrımında olmayan tüketici, sorumsuz, hedonist.. yığınlar oluştu. Uzun erimde ülkemizde ve Dünyada Demokrasi ve barış kültürü geliştirilmeli, uluslararası toplum kalıcı barış ve gönenç için çaba göstermelidir. Ulusumuzun güvenliğini ve geleceğini küresel egemenlerin insafına bırakamayız.
  • Ana hedefimiz; Atatürk’ün Ulus egemenliği, tam bağımsızlık ve “yurtta barış, dünyada barış” devrimci ilkeleri temelinde çağdaş uygarlık düzeyini bilimsel akılcılıkla aşmak olacaktır.

Kurullar adına Prof. Dr. Ahmet SALTIK, ADD Bilim Kurulu Bşk. Yrd. 26 Şubat 2022, Ankara

Katılanlar : Prof. Dr. Ali Ercan, Prof. Dr. Özer Ozankaya, Prof. Dr. Lütfü Çakmakçı, Prof. Dr. Tahir Baştaymaz, Av. Önay Alpago, Eğitimci Emine Hekimoğlu, Doç. Dr. Mehmet Balyemez, Eğitimci Mustafa Gazalcı, Dr. Onur Öymen, Prof. Dr. Gönül Balkır, Müh. Güngör Berk, Müh. Safa Yenice (Gn. Bşk. Yrd.)

[1] Anayasa md. 93/3 : Meclis Başkanı da doğrudan doğruya veya üyelerin beşte birinin yazılı istemi üzerine, Meclisi toplantıya çağırır.

“Hadi canım sen de!”

“Hadi canım sen de!”

Gülsün BİLGEHAN
İNÖNÜ VAKFI BAŞKAN YARDIMCISI
22-24-25-26. DÖNEM ANKARA MİLLETVEKİLİ
AVRUPA KONSEYİ PARLAMENTER MECLİSİ ONUR ÜYESİ
Cumhuriyet, 25 Aralık 2020

Atatürk’ün en yakın silah ve dava arkadaşı,
Kurtuluş Savaşının Batı Cephesi Komutanı,
Lozan Barış Antlaşmasının usta diplomatı,
Cumhuriyetimizin kurucularından,
İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’yü,
ülkemizi ve dünyayı sarsan COVID-19 nedeniyle bu yıl farklı anacağız.

SALGINDA İNÖNÜ’YÜ ANMAK

Anıtkabir’deki devlet töreni, sosyal mesafe kuralları gereği kısıtlı katılımla yapılacak.
Biz, yüzyılımızın en korkunç salgınını yaşarken, Miralay İsmet Bey bu tehlike ile Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, mütareke sonrası işgal altındaki İstanbul’da karşılaşmıştı. Avrupa’da, “İspanyol Nezlesi” (AS: İspanyol Gribi) denilen bir hastalık yayılmış, her geçtiği yerde kurbanlar alarak ilerliyordu.

Çok geçmeden Osmanlı başkentinde de görülmeye başlandı. Bir akşam, Harbiye Nezaretindeki görevinden Süleymaniye semtindeki evine dönen İsmet Bey, genç eşi Mevhibe Hanım’ı hasta görünce deliye döndü. Bütün gece başında bekleyip, sabah erkenden çıkıp, yanında kumral, ince yapılı bir askeri doktorla geri geldi. Miralay, hastanın yattığı pirinç karyolaya yaklaştı:

“Hanımcığım, arkadaşım Doktor Refik Bey geldi, sana bakacak” dedi.

Genç doktor hastayı dikkatle inceledi ve teşhisini koydu.

“Şiddetli bir grip geçiriyor. Vereceğim tedavi ile kısa sürede iyileşir.”

Bu genç doktor, Refik Saydam, kısa bir süre sonra yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilk Sağlık Bakanı olacak ve ülkede mucizeler yaratarak bütün bir ulusun hastalarını iyileştirecekti.

Daha Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan Sağlık Bakanlığı, cephedeki askerlere kolera aşısı yapmaya başlamış, Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra kurulan Hıfzısıhha Enstitüsü yerli aşı üretimine geçmiş, Salgın Hastalıklar Daire Başkanlıkları ülkeden tifüs, kolera, çiçek, verem, trahoma gibi hastalıkları silebilmişti.

  • Hıfzıssıhha Enstitüsü 2011 yılında kapatıldı.

MÜZİKLE ANMAK

İsmet İnönü’nün ölüm yıldönümlerinde CSO ve diğer Senfoni Orkestraları tarafından yurtiçinde gerçekleştirilen “İnönü Konserleri” de bu yıl pandemi nedeniyle yapılamayacak. Ünlü devlet sanatçımız Gülsün Onay, müzik hayranı ve koruyucusu İkinci Cumhurbaşkanımızı anma görevini çevrimiçi üstlendi ve 25 Aralık akşamı anlamlı bir piyano resitali sunacak.

1916 yılında evlenen Miralay İsmet Bey’le Mevhibe Hanım’ın birliktelikleri 21 gün sürmüştü. Diyarbakır Cephesi’ne tayin edilen İsmet Bey giderken genç eşine alışılmadık bir hediye almıştı, 30 altına bir piyano! Savaş günlerinde hasret, Mevhibe Hanım’ın piyano günleri ile hafifleyecek, yeni evliler müzik sevgisini birlikte keşfedeceklerdi. İsmet Bey, iyi çalamayacağından endişe eden eşini mektuplarında teselli ediyordu:

“Piyano dersleri alaturka ve alafranga diye üzülüp duruyorsun. Nasıl kolayına gelirse öyle öğren! Fakat sık değiştirme ki vakit beyhude geçmesin. Ben alafranga öğrenesin fikrindeyim. Ama nasıl devam ediyorsa öyle kalsın. İnşallah hepsini öğrenirsin!”

İsmet Paşa çoksesli Batı müziğine bir Osmanlı subayı olarak görev aldığı Yemen çöllerinde alışmıştı. Demiryolu yapmak için orada bulunan Fransız şirketinde çalışanların ayrılırken bıraktığı taş plakları dinleye dinleye sevmişti:

“Yemen’de müzik ihtiyacına karşı derin bir hasret içindeydik. Gramofon bize bulunmaz bir nimet gibi geldi. Akşam üzeri karargâhtan yattığımız eve geldiğimiz vakit hep beraber gramofon başına koşardık. Plakları tecrübe ederdik. Senfoni, arkasından opera parçası, serenat… Yavaş yavaş alışkanlık hasıl oldu.”

İnönü, Atatürk’ün önderliğinde yeni bir devlet kurma çabaları içinde Batı müziğinin yaygınlaşması, öğrenilip sevilmesi, Türkiye’ye nitelikli, ünlü solist ve orkestraların, şeflerin gelmesi için elinden geleni yaptı. Yeni kurulan Konservatuvarın, Devlet Opera ve Balesi’nin konser ve temsillerini kaçırmadan izledi. Kendisi de viyolonsel dersleri aldı.

Üstün yetenekli çocukların yurtdışında eğitim görmesini sağlayan Harika Çocuklar Yasasını çıkardı. Hayatının sonuna kadar Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserlerini izledi. İsmet Paşa ile Mevhibe Hanım hem Beethoven hem de Münir Nurettin Selçuk hayranı oldular.

Geçenlerde 24 yıldır yapımı süren yeni CSO Salonu açıldı.

6660 Sayılı yasa yürürlükte olmasına rağmen, son 18 yılda hiçbir harika çocuk destek görmedi.

DUALARLA ANMAK

İsmet İnönü geleneksel olarak her ölüm yıldönümünde, evinde okutulan dua ve düzenlenen Mevlid-i- Şerif’le anılırdı. 25 Aralık günü, Anıtkabir’deki resmi törenden sonra İsmet Paşa’yı sevenler, aile dostları, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni temsilen Kuvvet Komutanları eşleri Pembe Köşk’te bir araya gelirdi. Koronavirüs nedeniyle yapılamayacak bu toplantı yerine bu yıl, İnönü’nün başbakanlığı sırasında eşi Mevhibe İnönü’nün katkıları ile yapılan Çankaya Merkez Camii’nde Yasin-i Şerif okutulacak.

DEĞİŞMEYENLER

Değişmeyen alışkanlıklara gelince… İnönü’nün “bu bir yenilgi değil, benim en büyük zaferimdir” dediği 1950 seçimlerinden sonra başlayan ve her birine hayattayken cevap verdiği saldırılar, asılsız iddialar, tarih saptırmaları, vicdansız iftiralar devam ediyor. Hayatının son dönemlerinde, yine karşı karşıya kaldığı bu tip sataşmalardan birine, dayanamamış, Hadi canım sen de! demişti.

Ölümünün 47. yılında, eskisi kadar yenilemez İsmet İnönü’yü en iyi yine bir sağlık emekçisi, halen bu zor pandemi koşullarında aktif çalışan çocuk doktoru Burhan Topal anlatmış:

“Aramızdan ayrılışının yıldönümünde nasıl anlatılabilir? Hangi birini anlatabilirsin, anlatabiliriz?

Muharebe meydanlarını, yazdığı defterlerini, çektiği acı ve ıstırapları, isyan edenlere isyanlarını; entrikacılara karşı savaşlarını; demokratik rejim diye tükettiği ömrünü, kendi arkadaşları tarafından yaralandığını; ayağa kalkıp tekrar savaşa devam ettiğini; bindiği atları, yaptığı çivilemeleri, kurtardığı Topkapı hazinesini, takip ettiği klasik müzik konserlerini, savaşta teslim aldığı düşman kumandanlarını; barışta tuş ettiği İngiliz, Amerikan ve Rus devlet başkanlarını, Türkiye’ye çarpmak üzere olan Almanya’nın yönünü değiştirebilmesini… Daha neler neler.

Işıklar içinde yatsın. Seni anlayan, anlayabilenlere selam olsun.”
====================


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Lozan Temel Bağımsızlık Antlaşmasıdır

Dr. Alev Coşkun
Cumhuriyet, 21 Aralık 2021

Lozan Antlaşması Türklerin uluslararası temel bağımsızlık antlaşmasıdır. Bu konuda, ileri geri sözlerle bu konuda tartışma yaratılması milli çıkarlara aykırıdır.

Oysa 24 Temmuz 2023’te 100. yıldönümüne ulaşacak olan Lozan Barış Antlaşması Türkiye’nin ve Türk halkının uluslararası temel belgesidir. Türkiye’nin özellikle Akdeniz ve Ege Denizindeki çıkarlarını koruyan bu temel antlaşma üzerinde gereksiz tartışma ve kuşku yaratmak hele bugünlerde çok hatalıdır.

İNÖNÜ’YE GÖNDERME

Şentop yaptığı konuşmada, İsmet İnönü’nün, “Bu antlaşmayla Türkiye’ye 100 yıl kazandırdığını” söylediğini öne sürmektedir.

İnönü bu sözü nerede söylemiş? Bu sözü söylerken temel amacı neymiş? Bunları bilmiyoruz. Lozan üzerinde uzun yıllar çalıştım, derinlemesine araştırmalar yaptım. 500 sayfalık bir kitap yazdım (Bkz. Diplomat İnönü, Kırmızı Kedi, 2019). Bu konuda yazılmış yerli ve yabancı eserleri incelemiş araştırmacı bir yazar olarak Lozan Barış Antlaşması’nın yaratıcısı İsmet İnönü’nün böyle bir sözüne rastlamadığımı belirtmek isterim. İnönü böyle bir cümle söylemişse onun da muhakkak bir nedeni ve arka planı vardır.

TBMM Başkanı Şentop, bu durumda iddia ettiği bu sözlerin kaynağını açıklamalıdır.

TBMM Başkanı Şentop, böylesi bir yorumla, Lozan’ın “kalıcı değil geçici bir çözüm” olduğuna işaret etmiş oluyor. TBMM Başkanı tarafından yapılan bu yorum Türkiye’nin milli çıkarları açısından gerçekten çok “vahim”dir.

Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalandı. 98 yıldır Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyor.

Bu antlaşma Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal ve ekonomik alanda en önemli uluslararası belgesidir.

Türkiye’nin Anadolu ve Trakya toprakları üzerindeki egemenliğini tam olarak kuran vazgeçilmez bir bağımsızlık belgesidir.

MONTRÖ VE HATAY

98 yıl önce Lozan Antlaşması imzalanırken Trakya, Marmara ve İstanbul işgal altındaydı. O günün koşullarında Boğazlar konusu Lozan’da tam olarak çözülemedi ve çözüm ileriye bırakıldı. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlar rejimini Türkiye’nin çıkarları yönünde sonuçlandırdı.

Ardından 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye kazandırılmasıyla tartışmalı siyasal noktalar tamamlanmış oldu.

Bu nedenle Lozan, özellikle Akdeniz ve Ege’deki çıkar çatışmalarının yoğunlaştığı, bugünün tartışmalı dünyasında son derece önemlidir.

ŞENTOP’UN YORUMU

Lozan konusunda yıllardır ileri geri konuşmalar yapılır. Konu, TBMM Başkanı tarafından ileri sürülmeseydi, üzerinde bile durmaz, Lozan konusunda yeni bir “saptırma” ve “uydurma” diye geçiştirirdik.

Ancak TBMM Başkanı tarafından böylesi bir çıkışın yapılması, uluslararası politik arenada kuşkulara yol açacaktır.

Şentop, “100 yılını dolduran Lozan geçici bir antlaşmadır” yorumuyla ne demek istemektedir?

Bu çıkış, Türkiye’nin yeni haklar istemesi olarak yorumlanabilir mi?

Yoksa Ege Denizi’nde Yunanların 12 mil karasuları iddiasını benimseyen bir olanak mı yaratılmak isteniyor?

ÖNEMLİ MADDE

Lozan Antlaşması’nın 12. maddesi çok önemlidir. Bu maddeye göre Ege Denizi’nde Asya sahilinden (AS: kıyısından) üç milden az mesafede (AS: uzaklıkta) bulunan ve Antlaşmada başkaca bir hüküm olmayan adalar Türkiye’nin egemenliği altındadır.

  • Ancak 2004 yılından bu yana Ege Denizi’ndeki 18 ada Yunanistan’ın işgali altındadır.

AKP siyasal iktidarı, ne yazık ki, Lozan Antlaşması’nın kesin hükümlerine karşın bu konuda herhangi bir girişimde bulunmamaktadır.

Şentop’un durduk yerde, bir anda ortaya koyduğu bu çıkışından sonra AKP iktidarı, Batı dünyasında bu 18 ada üzerinde Lozan Antlaşması’ndan doğan haklarımızı kullanmak istemiyoruz mu demek istemektedir?

Yoksa Şentop, Lozan Antlaşması’ndaki 12. maddeyi “geçici bir çözüm” olarak mı gördüğünü belirtmek istiyor?

Bunlar tartışma yaratan noktalardır. Çok önemli bir makamda oturan TBMM Başkanı Şentop, makamının ağırlığını duyumsamalı ve ona göre davranmalıdır.

Yineliyoruz,

  • Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası çok önemli bir belgesidir.

Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini tartışmaya açmak ve böylesi konuşmalar yapmak tehlikelidir.

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ 47’NCİ YILINDA GÖZDEN KAÇAN AYRINTI

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Balyemez
Em. Albay, Rauf Denktaş Üniversitesi
Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Md.

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Kıbrıs Türk halkının, 1878 yılında başlayan özgürlük mücadelesinin en önemli kırılma olaylarından biri de 20 Temmuz 1974 tarihindeki Kıbrıs Barış Harekâtı olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtının yapılmasına neden olan gelişme ise Nikos Sampson’un 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Başkanı Başpiskopos III. Makarios’a karşı başlattığı Yunanistan destekli askeri darbe girişimidir. EOKA-B terör örgütü lideri N. Sampson darbesinin amacı Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamanın kavramsal karşılığı olan “Enosis” i gerçekleştirmekti.

Sampson darbesi bir başka gelişmenin önünü açmıştır. Türkiye, Zürih ve Londra Antlaşmalarına dayanan Garantörlük hakkını kullanarak Ada’da bozulan düzeni yeniden kurmak, Kıbrıs Türklerinin ve Rumların can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmeye karar vermiş ve bu kararını 20 Temmuz 1974 sabahı eyleme geçirmiştir. Türkiye bu atılımı yapmadan önce, Başbakan Bülent Ecevit, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin öbür Garantör (AS: Güvenceci) devleti olan İngiltere ile Londra’ya giderek yoğun diplomatik görüşmeler yapmış ve Kıbrıs’taki düzeni yeniden sağlamak amacıyla birlikte davranmayı önermiştir. Ancak İngiliz yetkililer bu öneriyi desteklemeyince Türkiye, bütün askeri zorluklara karşın bu barış harekâtını tek başına gerçekleştirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Deniz, Kara ve Hava güçlerinin katıldığı bu ortak askeri harekât, Milli Mücadeleden sonra ulusal sınırlar dışında gerçekleştirilen ve başarı ile sonuçlanan ilk askeri operasyon olması bakımından ayrıca ve çok önemlidir.

Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, bugünkü sınırlar “de facto” olarak (AS: eylemli, fiilen) oluşturulmuş ve bir bakıma Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne giden yolun kapısı aralanmıştır. Ancak Barış Harekâtından sonra başlayan ve günümüze dek süren görüşmelerde henüz bir sonuç alınamamıştır. Rum ve Yunan yöneticiler, “Kıbrıs Sorunu”nun Barış Harekâtından sonra başladığı ezberini (retoriğini) sürekli gündemde tutmayı ve KKTC topraklarını “İşgal” altındaki bölge olarak nitelemeyi, KKTC’yi de “Korsan Devlet” olarak tanımlamayı ulusal politika olarak benimsemiştir.

Kıbrıs Türk halkının bir yüzyıldan uzun süren özgürlük savaşımı birçok bakımdan özenle incelenmeli ve genç kuşaklara, uluslararası topluma anlatılmalıdır. Çünkü bu savaşım (mücadele) henüz tam olarak sonuçlanmamıştır. Öyle ise Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımının tarihsel gelişimini kısaca anımsatmakta büyük yarar vardır :
***
Kıbrıs Türk halkının bağımsızlık savaşımı, Türk dünyasının 20’nci yüzyılda utkuyla (zaferle) taçlandırdığı iki önemli gelişmeden biridir. Mazlum uluslara örnek olan 1. Bağımsızlık Savaşı, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarınca 1. Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında başlatılmış ve 24 Temmuz 1923 günü bağıtlanan Lozan Barış Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Lozan Barış Antlaşması her alanda tam bağımsız olmak isteyen Türkiye’nin yeniden doğuşunu muştularken (müjdelerken), Kıbrıs Türk toplumunda ise düş kırıklığı yaratmıştır. Çünkü 1878 yılında 2. Abdülhamit’in onayı ile “geçici” olarak Kıbrıs’a yerleşen, ancak 1914 yılında Ada’yı tek başına ülkesine katan (ilhak eden) İngiltere’nin bu hukuksuz eylemi, Lozan Barış Antlaşması ile hukuksallık kazanmış ve Kıbrıs Adası İngiliz yönetimine terk edilmiştir.

Kıbrıs Türk toplumu bu gelişme sonrasında yaşadığı düş kırıklığının olumsuz etkisini hemen üzerinden atmış ve toplum, haklarını elde etmek – korumak amacıyla Varolma Savaşımına başlamıştır. Kıbrıs Türklerinin Varolma (Beka, Survival) Savaşımı; Müftü Mehmet Ziyaeddin Efendi, Başöğretmen Remzi Bey, Mısırlızade Necati Özkan, Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş’ın önderliğinde günümüze dek ulaşmış; ancak henüz sonuçlanmamıştır!

Kıbrıs Türklerinin Varolma Savaşımı, Misakı Milli sınırları dışında kalan Türk toplulukları dikkate alındığında özel bir yere sahiptir. Çünkü, Lozan Barış Antlaşması sonrasında Türkiye sınırları dışında kalan hiçbir Türk topluluğu bağımsızlık savaşını ya hiç vermemiş ya da başarıya ulaştıramamıştır. Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımı dışında! Bu haklı ve saygın savaşım, 15 Kasım 1983’te “bağımsızlık kararı” alınmasıyla taçlandırılmış ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) 18’inci Türk Devleti olarak tarihteki yerini almıştır.

Kıbrıs Türklerinin gerek İngiliz yönetiminde gerek Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde gerekse  günümüze dek uzanan süreçte yaptıkları yüzyıllık Varolma Savaşımı, son 50 yıllık sürede  uluslararası yalıtma (izolasyon) ve ambargolara karşın Kıbrıs Türk halkının temel haklarından vazgeçmemesi bakımından da önemlidir.

Kıbrıs Türk halkına uygun görülen, insan haklarına aykırı yalıtım (izolasyon) ve kapsamlı ambargolar ile yaşlısından gencine, kadınından erkeğine bütünlükle (topyekün) verilen bağımsızlık ve özgürlük savaşımının hem genç kuşaklara hem de uluslararası alanda anlatılması yaşamsal derede önemlidir.

Aksi takdirde bu görevi başka düzeneklerin (mekanizmaların) üstlenmesine ve gerçek olmayan anlatımlarla karşı karşıya kalınmasına şaşırmamak gerekir!

Peki, Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımını her düzlemde (platformda) yeterince anlatabiliyor muyuz? Bu soruya “Evet” diyebilmeyi gerçekten çok isterdim! Ancak yanıtım “Hayır”! KKTC’deki tarih öğretiminin verili (mevcut) durumu şöyledir :

Kıbrıs Türk halkının varolma savaşımının ulusal eğitim sisteminde anlatılması ve genç kuşaklara bu savaşımın öğretilmesi 11 Haziran 1986’da yürürlüğe giren KKTC Milli Eğitim Yasası ile buyurulmuştur. Günümüzde de geçerliliğini koruyan bu Yasanın “Amaçlar” başlıklı bölümünün 2. fıkrasında, Kıbrıs Türklerinin Varolma Savaşımının öğretilmesine ilişkin şu vurgu yer almaktadır:

  • Kıbrıs Türk Toplumunun, varolma mücadelesinin özünde yatan gerçekleri bilen, mücadele tarihinin bilincine varan ve bu mücadeleye inançla bağlanan,… yurttaşlar olarak yetiştirmek.”

Bu yasa maddesinin gereği, orta dereceli okullarda uygulanırken daha çok öğrenciye sahip olan KKTC üniversitelerinin çok büyük bir kesiminde ne yazık ki dikkate alınmamıştır!

KKTC’de halen 22 üniversite eğitim ve öğretim etkinliği sürdürmektedir. Bu üniversitelerden yalnızca Lefke Avrupa Üniversitesi (LAÜ) ve Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ)’nde “Tarih Bölümü” vardır. Öbür üniversitelerin hiçbirinde Tarih Bölümü olmadığı gibi, birkaç üniversitede “seçmeli ders” ya da Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi yetişeğine (müfredatına) sıkıştırılarak anlatılması dışında, Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımını konu alan dersler yoktur! Yineleyelim, hem de KKTC Milli Eğitim Yasası’na karşın!

Bu durumun sonuçları ise çok ürkünçtür (vahimdir). KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı verilerine göre KKTC üniversitelerinde 2000-2021 arasında 250 bin T.C. vatandaşı, 110 bin 3. ülke vatandaşı lisans veya yüksek lisans programlarına eğitim ve öğretim sürecine katılmıştır. KKTC üniversitelerinde bu dönemde öğrenci olan 360 bine yakın kişi, Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımını öğrenemeden, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını hazırlayan nedenler ve sonuçlarını öğrenemeden ülkelerine dönmüşlerdir. Bu kişiler kendi ülkelerinde önemli görevlere seçilmiş / atanmışlarken, olasılıkla kimisi de uluslararası kuruluşlarda görev almıştır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Ticaret Bakanı Mehmet Muş gibi!

Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf R. Denktaş ve şimdiki Cumhurbaşkanı Sayın Ersin TATAR’ın da her fırsatta gündeme getirdiği “Tarihimizin doğru olarak öğretilmesine” yönelik söylemlerine karşın ne yazık ki Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımının geniş kitlelere anlatılması doğrultusunda çok büyük fırsat kaçırılmıştır ve bu sorun sürmektedir.

Bu belirlemelerden sonra yapılması gerekenler ise çok açıktır:

Öncelikle üniversitelerimizdeki lisans / yüksek lisans programlarında kayıtlı öğrencilere “Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi” dersinin, tıpkı Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinde olduğu gibi,  2021-2022 akademik yılından başlayarak zorunlu / kredili ders olarak Yetişeke (Müfredata) katılması,  ortadereceli okul yetişeklerinde yer alan Kıbrıs Türk Tarihi dersinin etkinliğinin değerlendirilmesi, gerekirse Hükümetin de desteğiyle üniversitelerde Tarih Bölümlerinin açılması ve bu programları bitirenlerin öncelikli olarak Kıbrıs Türk Mücadelesi Tarihi ders öğretmeni olarak atanmaları yaşamsal derecede önemlidir. Bununla birlikte Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığında korunan 20 Temmuz – 18 Ağustos 1974 tarihleri arasında yürütülen Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili arşiv belgeleri araştırmacılara açılmalı, bu konuda da belgelere dayalı bilimsel çalışmalar yapılması teşvik edilmeli, müze açılmalıdır.

Son olarak; 20 Temmuz 1974 günü başlayan ve 18 Ağustos’a dek süren çatışmalarda TSK mensubu 499 vatan evladı (497 asker ve TSK buyruğunda görev yapan 2 kamu görevlisi) şehit olmuştur. Kocatepe Muhribi şehitlerini de asla unutmamak vefa borcumuzdur.

Bugün Kıbrıs Türk halkı, barış ve erinç (huzur) ortamında yaşamını sürdürebilmesini bu şehitlerin ve Türk Mukavemet Teşkilatı kahramanlarının gözlerini kırpmadan ölüme koşmalarına borçludur. Nur içinde yatsınlar. Rahmet, minnet, şükran ve saygıyla.
======================================
Dostlar,

Ricamızı kırmayarak, çok yoğun çalışmaları içinde web sitemiz için bu çok değerli makaleyi kaleme alan sevgili dostumuz Rauf Denktaş Üniversitesi Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Md. Em. Albay Yrd. Doç. Dr. Mehmet Balyemez‘e çok teşekkür borçluyuz..

Tüm insanların genel olarak İNSANLIK TARİHİ, özelde ise kendi ulusal yakın tarihlerini gereğince – yeterince öğrenmeleri Dünya Barışı açısından kritik bir önem taşımaktadır.

Emperyalizmin ise ne yazık ki bu bağlamda son derece bilinçli, dizgeli (sistematik) kurgu ve çarpıtma çabası içinde olduğunu üzüntü hatta acıyla gözlemliyoruz.

Büyük ATATÜRK‘ün ülkemizde Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu kurması, dernek konumunda yapılandırması ve kalıtından (mirasından) onlara bağımsızlıkları ve işlevsellikleri için düzenli – sürekli – yeterli akçalı (maddi) kaynak sağlaması kuşkusuz dehasının ürünüdür. Ülkemizde bu 2 vasiyet Kurumu, hukuk ve vasiyet hakkı çiğnenerek 12 Eylül 1980 darbecilerince felç edilmiştir, halen neredeyse göstermelik durumdadırlar. Bu 2 Kurumun, Atatürk’ün vasiyetine koşulsuz saygı ile eski hukuksal konumlarına (statülerine) kavuşturulmaları çok önemlidir.

KKTC’de de kamusal sorumlulukla, Ulusal Tarih Araştırmaları ve Öğretimi için kurumsallaşmada geç kalınmamalı, stratejik bir öncelik olarak örgün eğitimde yapılanma sağlanmalıdır. Dostumuz Dr. Balyemez’in engin birikimi – deneyimi – çabası, azmi.. dileriz bu yolda belirleyici ve sonuç alıcı olsun..

Savaş meydanlarında kan dökerek, can vererek kazandıklarımızı çarpıtılmış sözde tarih verileriyle masalarda – salonlarda yitirmeyelim. Mustafa Kemal Paşa, gene yol gösteriyor:

  • “TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR; YAZAN YAPANA SADIK KALMAZSA DEĞİŞMEYEN HAKİKAT İNSANLIĞI ŞAŞIRTAN BİR HAL ALIR.”

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ 47’NCİ YILI kutlu ve mutlu olsun!

Ve artık egemen – eşit 2 ayrı devlet yapılanmasına geçilsin kanısındayız.

Sevgi ve saygı ile. 20 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik