İnönü Vakfı : Lozan Barış Antlaşması’nın 94. Yıldönümü Hakkında

İnönü Vakfı ile ilgili görsel sonucu

İnönü Vakfı : Lozan Barış Antlaşması’nın
94. Yıldönümü Hakkında

Lozan Barış Antlaşması’nın 94. Yıldönümü nedeniyle, 24 Temmuz 2017 Pazartesi  günü İnönü Vakfı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği  ve Adalar Belediyesi’nce saat: 17.00’de

Heybeliada İnönü Müze Evi’nde

“Lozan Barış Konferansı ve Antlaşması’nın 94. Yıldönümü” konulu toplantı düzenlenecektir. Konuşmacı olarak
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Sayın Yılmaz Büyükerşen katılacaktır.

Davetiyesi ekte bilgilerinize sunulmuştur.

Saygılarımızla,
İnönü Vakfı

PROGRAM: 24 Temmuz 2016 Pazartesi

“Lozan Barış Konferansı ve Antlaşması’nın 94. Yıldönümü”

17.00 Açılış, Saygı Duruşu ve İstiklal Marşı
17.10 Açılış Konuşmaları:

Özden Toker-İnönü Vakfı Başkanı
          Prof.Dr.Aysel Çelikel – ÇYDD  Genel Başkanı
Atilla Aytaç – Adalar Belediye Başkanı

17.30 Prof.Dr.Yılmaz Büyükerşen’ın Konuşması
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı

18.15 Müzik Dinletisi – İkram

Yer: İnönü Evi Müzesi
Refah Şehitleri Cd. No:67 Heybeliada-İSTANBUL
Tel: 0 216 351 84 49
İnönü Vakfı Tel: 0 312 428 18 41 – 427 15 26
www.ismetinonu.org.tr

==================================================

Dostlar,

Aziiiiiz İsmet İNÖNÜ‘nün saygın anısını ve Lozan Barış Antlaşması‘nı ve elbette
Eşsiz Önder Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü sonsuz bir saygı ve şükran ile selamlıyoruz..

Lozan Antlaşması = Türkiye’nin tabusu ve uluslararası tapusu olmasa idi, Vahdettin’in kabul etttiği aşağıdaki Sevr Antlaşması uygulanacaktı.

Sevres_Anlaşması

Lozan Antlaşması ile erişilen Misak-ı Milli sınırları ise aşağıda.. Musul, İngiliz oyunu ile Kürtçü Şeyh Sait ayaklanması ile yitirildi (1925); Hatay Ata’nın büyük çabası ile 1939’da kazanıldı..

2

Uzun söze, çarpıtmaya, vefasızlığa…. yer var mı??

Keşke AKP iktidarı, Devlet de Ulusal tarihimizde devlet adamlığı sorumluluğu ile sahip çıksa..
15 Temmuz için kopartılan yoz siyaset – halk yardakçısı kıyamete bakılırsa pek umut yok..

Ama gerçek tarih arşivlerde ve Türkiye’de de, dünyada da milyonlarca aklı başında, namuslu, değerbilir insanın – uzmanın gönlünde. Nankörler ne yaparsa yapsın, kendilerini eleveriyorlar.

Sevgi ve saygı ile. 12 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Yekta Güngör ÖZDEN : Gerçek hukuk devleti miyiz?

Gerçek hukuk devleti miyiz?

yekta güngör özden sözcü ile ilgili görsel sonucu

Yekta Güngör ÖZDEN
SÖZCÜ
, 26.12.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

-Dün (25 Aralık), aramızdan ayrılışının 43. yıldönümünde saygıyla ve özlemle andığımız
İsmet İNÖNÜ için-

Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası bağımsız bir devlet olarak tanınmayı sağlayan Lozan Barış Antlaşması‘nda asıl uğraşın bir “Hukuk devleti kurmak” olduğunu İsmet İNÖNÜ anlatmıştı (Ankara Barosu Dergisi, Atatürk ve Cumhuriyet Özel Sayısı, 1973, sayfa 22-24, “İstiklâl Savaşı ve Hukukî Hedefi” başlıklı yazı). Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinde hukuk ve adalet konusundaki özdeyiş nitelikli, dolgun içerikli sözleri hepimizin bilincindeki özgün yerindedir. Özellikle “Adalet gücü bağımsız olmayan bir ulusun devlet biçiminde varlığı kabûl olunamaz”dan (1920) sonra “Egemenlik bağsız, koşulsuz ulusundur” (1923) sözleri yaklaşımındaki gerçekçiliğin ve çağdaşlığın güzel yansımalarıdır. Cumhuriyet devriminin hukukun yapılanmasında eğitim izlencelerinden, okullar ve yüksek öğrenim kurumlarından başlayan açılım ve atılımları, yönelişteki bilimselliği ve yurtseverliğiyle insancıllığı güçlü biçimde ortaya koymuştur. Anayasa, yasalar ve düzenlemelerin temelindeki anlayışla yaşama geçen hukuksallık, örnek gelişmelerle sürdürülmüştür.
Demokratikleştirilmesi özlenip öncelik taşırken Bay RTE‘ın istediği başkanlık sistemini gerçekleştirmek için küçük değişikliği gündeme getirilen yürürlükteki Anayasa’nın Başlangıç Kısmında sözü edilen “…cumhuriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni .. -…kuvvetler ayırımı.. -… medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme… -… hak ve hürriyetlere kesin saygı…” vurgulamaları yanında özellikle 2. maddesi “… demokratik, lâik, sosyal hukuk devleti” niteliğini içermekte, 1. ve 4. temel maddelerinin yanında 5. madde “… sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri…” tanımına yer vermektedir. Anayasa’nın 6, 7, 8, 37’nci maddeleri ve yargıyla ilgili 138-159. maddeleri hukuk devletinin yaşama geçme ilkelerinin ve yönteminin kurallarıdır. Hukuka bağlılık, Anayasa’ya bağlılıkla ölçülür. “Bir kere delmekle bir şey olmaz. – Siz bildiğinizi yapın” denilirse hukuk yoktur.

GERÇEK BÖYLE Mİ?

Adaletin gecikmesine ilişkin yakınmalar bir yana, gerçekleşmesine ilişkin eleştiriler günümüzün sorunları içinde önsırada yer almaktadır. 1990’ın son yıllarında %97 olan yargıya güven oranının %2,5 gibi “yok” denilecek bir düzeye düşmesi büyük kaygı yaratmakta ve üzmektedir.
1961 Anayasası‘nın son biçiminde yer almayan Adalet Bakanı’nın Yüksek Hâkimler Kurulu’na başkanlığı, 1982 Anayasası’nın eleştiri alan bölümlerinden birindedir. Kurul seçimlerindeki siyasal nitelikli gruplaşmaların dışında, yüksek yargı üyeliklerinin siyasal kararlarla ve düzenlemelerle düşürülüp yerlerine yenilerinin atanması, Yüksek Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun doyurucu olmayan kanıtlarla kanun hükmünde kararnameye sığınarak yaptığı meslekten çıkarmalar, yetersiz stajla yargıç ve savcı atamaları, yer ve görev değişiklikleri, sakıncalı işlemleri ortaya çıkan kimi yargı görevlilerini görevde tutması düşündürücüdür. Yüksek yargı organlarına seçimlerde ve atamalarda siyasal yandaşlık gözetilmesi, partizanlık çabalarıyla iktidarın dayatmaları, yetersiz kanıt ve incelemelerle, doyurucu olmayan gerekçelerle kararlar alınması, Yargıtay ve Danıştay’a kadrolaşmalarla gruplaşmalardan, Anayasa Mahkemesi üyeliklerine yandaşların atanmasından sözedilmesi üzüntü ve endişeleri artırmaktadır. Yargısına güvenilmeyen devletin saygınlığı, güvenirliği kalmadığı gibi hiçbir işlemi inandırıcı olamaz. Buna neden olan herkes sorumludur. O kadar çok aykırılık var ki saymakla, yazmakla bitmez. Hukuksuz yaşam, ölümle birdir.

EĞİLİM

Hukuk eğitim ve öğretimine gereken önemin verilmediği gerçeği acıdır. Biçimsel yaklaşımlardan öte hukukun anlamı, değeri, yaşamdaki yeri, hukuk kuruluşları (yargı yerleri, barolar ve derneklerle kurumlar) konusunda doyurucu bilgiler verilmemekte, hukukun siyasete araç olmasına karşı çıkılmamaktadır. Türkiye Barolar Birliği ile kimi baroların tepkileri dışında özellikle üniversitelerden ses çıkmamaktadır. Üstünkörü eğitim, diplomayla yetinmek dışında etkin bir çabaya tanık olmak özlemi duyulmaktadır.

  • Şimdilerde kanun hükmünde kararnamelerle hukuk dışılık geçerli gösterilmek istenmektedir.
  • Yasalarla yapılamayacak uygulamaların kanun hükmünde kararnamelerle gerçekleştirilip
    bu uygulamanın sürdürülmesi, hukuk devleti yönünden, sakıncalara neden olmaktadır.
  • Hukuksal niteliğini yitiren devlet, devlet değildir.
  • Gerçek hukuk devleti olsaydı gündemdeki gibi bir Anayasa değişikliği Meclis’e getirilir miydi?Gerçek hukuk devletinin onuru büyük, kıvanç duyurur.

ANMA

Yarın, İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif ERSOY‘u yitirişimizin 80. yılı. Saygıyla anıyoruz.
==================================
Teşekkürler değerli büyüğümüz Sayın Yekta Güngör Özden..

Sizin başkanlık ettiğiniz dönemim (1991-98) Anayasa Mahkemesi’ni öyle çok arıyoruz ki
ve Türkiye’nin gerçekten bağımsız – yansız ve Türk Milleti adına karar verecek bir
Anayasa Mahkemesi’ne ülkemizin bu sırada öyle çok gereksinimi var ki!

Dileriz, ülkemizi karanlıklara sürükleyecek Anayasa değişikliği teklifi TBMM’den geri çekilir.. AKP – MHP – RTE sağduyulu davranır, hatadan dönme erdemi gösterirler..
Değilse, tarihsel bir kritik görev Anayasa Mahkemesi’ni bekliyor..
Yapılacak Anayasa değişiklikleri doğrudan rejimi değiştirmektedir ve Anayasa’nın değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek ilk 3 maddesini arkadan dolanarak değiştirmekte, ortadan kaldırmaktadır. Bu kabul edilemez ve şimdiki TBMM’nin bile yetkisi dışındadır.

2 siyasal partinin 330’u aşarak ülkenin geleceğini tehlikeye atmaya hakkı olamaz.
Bu sayı bulunsa bile yapılmak istenen meşru değildir, bir ulusun egemenlik hakkının gaspıdır!

Bu bakımlardan, Anayasa Mahkemesi söz konusu değişiklikleri önüne getirildiğinde salt şekil koşulları (oylama gizliliği, 2 kez görüşme ve ivedi görüşme yapılamaması) denetlemekle kalmayıp (Anayasa md. 148/2; teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı özüne girecek ve temel görevi olan Anayasayı koruma yetki ve sorumluluğu ile iptal edecektir. Tıpkı Esas Sayısı : 2008/16 Karar Sayısı : 2008/116 kararı gibi.

Böylelikle Cumhuriyetin 93 yıllık birikimi, taa 1876’lara uzanan demokratikleşme uğraşının (1. Meşrutiyet) birikimi birlikte bu belayı da defedecektir. Bu tehlikeli serüvene, kişisel hırslarına yenilerek ülkemizi sürükleyenler utançlarıyla başbaşa kalacak ve tasfiye edilerek tarihin çöplüğüne atılacaklardır.. MHP yok olacaktır! Bu hazin sona uğramamak için hala geç değildir..

* ANAYASA DEĞİŞİKLİKLİĞİ TEKLİFİNİZİ LÜTFEN YARIN GERİ ÇEKİNİZ..

Bunu bir inat sorunu yapmayınız.. Sizi bağışlamaya hazırız..
Ülke yönetiminde inatlaşma olmaz.. Sağduyu hepimize çok ama çok iyi gelecektir..

Sevgi ve saygı ile.
28 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

91. YILINDA LOZAN


Dostlar
,

ADD İzmit Şubesi Başkanı sevgin (aziz) ve saygın dostumuz
Sayın Ahmet KAVAZ, görkemli Lozan Barış Antlaşması‘nın
Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası hukuk katında bir tür tapu senedi olan bu çok değerli Antlaşma’nın 91. yılını anmak için aşağıdaki özlü yazısını paylaşıyor..

Biz de kendisine teşekkür ederken, Lozan Barış Antlaşması’na emek veren herkesi, Kurtuluş Savaşımızın şehit ve gazilerini ve Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK önderimiz ile O’nun en yakın dava ve silah arkadaşı,
çoooook zorlu Lozan görüşmelerinin efsane kahramanı İsmet İNÖNÜ‘nün
saygın anıları ve emekleri önünde derin bir minnet ve şükranla eğiliriz.

Lozan’ın kazanımlarını korumak boynumuzun borcudur.
Ancak böyle yaparak o görkemli Antlaşmayı bize kazandıranlara yaraşır olabiliriz.

Sevgi ve saygıyla23.7.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

========================================

91. YILINDA LOZAN

Satır içi resim 1
Ahmet KAVAZ
ADD İZMİT ŞUBESİ BAŞKANI  

EMPERYALİZMİN Anadolu topraklarını yutmasına yönelik işgal ve saldırılar, 1. Paylaşım Savaşı’nın sonuna doğru daha da hız kazanmıştır.  İngiltere , Fransa
ve İtalya tarafından Anadolu topraklarının işgal edilmiş olması, Batı’dan da Yunanların işgaline zemin hazırlamıştır. Anadolu’nun işgaliyle, Türklerin yok edileceği veya dar bir alanda denetlenebileceğine yönelik emperyalist planlar, Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a çıkışıyla değişmiş, ezberler bozulmuştur.

Emperyalist ittifak parçalanmış, Yunanlar ve içerdeki yerli işbirlikçileri büyük bir yenilgiye uğratılmışlardır. Tüm bu zaferler ve başarılar son olarak 24 Temmuz 1923’te Lozan’da uluslararası bir Antlaşmayla onaylanmıştır.

Lozan Antlaşması, özgür ve bağımsız bir ülkenin uluslararası onay belgesi olduğu ölçüde; emperyalizmin işgali ve zulmü altındaki tüm dünya halklarına ve uluslarına cesaret ve başarı belgesi olarak da tarihteki yerini almıştır.

Lozan  inancın, cesaretin, umutların, zaferlerin bir bileşkesidir.
Lozan, Emperyalizmin yanı sıra onların içerdeki işbirlikçilerine,
kılavuzlarına karşı da kazanılmış bir zaferdir.

Bağımsız, her türlü hukuksal haklara sahip,  yeni bir ulus devlet olarak Ülkemizin tarih sahnesindeki yerini alışı LOZAN kazanımlarıyla olanaklı olmuştur. Aynı yılın son çeyreğinde Cumhuriyetin ilanı (AS: 29 Ekim 1923) ve onun devamında da çeşitli ekonomik ve sosyal atılımlar ve olanaksızı başaran büyük Devrimler LOZAN’IN kazanımları üzerine inşa edilmiştir. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün eşsiz dehası, yaratıcılığı ve ulusuna olan güveni, parçalanmış bir imparatorluğun küllerinden yeni ve modern bir ulus devlet yaratmasının
itici gücü olmuştur.

Lozan denince, yine bir askeri deha olan İsmet İNÖNÜ‘nün ilkeli ve kararlı duruşunun da bu zaferde büyük payı olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

Onca ihanete ve erozyona karşı bugün hala başı dik, alnı açık modern bir toplum olarak yaşıyorsak ve bulunduğumuz coğrafyadaki pek çok ülkede yaşandığı gibi kan gölünde yüzmüyorsak, bunu, yalnızca ve yalnızca
Kurtuluş Savaşı’nın, Lozan’ın, Cumhuriyetin ve büyük devrimlerin MİMARI, BÜYÜK ve EŞSİZ İNSAN, BAŞKOMUTAN GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E BORÇLUYUZ.  

Şu da bir gerçek ki; Lozan’dan günümüze dek her zaman ülkemizin üniter
(AS: tekil) yapısını,  çağdaş laik, demokratik hukuk devlet düzenini yıkmaya yeminli pek çok etnik ve dinsel temelde örgütlenmiş, işbirlikçi örgütler bulunmaktadır. Öyle ki, Emperyalizmin bağrında serpilip gelişen ve oradan ülkemizdeki aydınlanmayı ve devrimleri sekteye uğratacak biçimde örgütlenen
ve hatta LOZAN’ı var eden Ordumuzun kalbi niteliğindeki, kozmik odalarına dek girmeyi başarıp, oradaki askeri belgeleri ve sırları çuvallarla Pentagon’a kaçıranların, yine bu hain ve işbirlikçi örgütler olduğu çok iyi bilinmektedir.

Arkadaşlar,

Onca ihanete, isyana, karşı devrime karşın hala ayakta ve dimdik duran Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bundan sonra da her türlü gerici saldırı ve başkaldırılar, isyanlar olacaktır. Yapılması gereken 1919 – 23 yılları arasında  olduğu gibi inançlı, cesaretli ve devrimci duruşumuzu sürdürmektir.

ATATÜRK‘ümüzün aşağıdaki söylemine sadık kalarak alacağımız tavır,
her türlü tehlikenin savuşturulmasında anahtar rol oynayacaktır. (SÖYLEV)

  • “…. Dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!”

Lozan Antlaşması’nın 91. yılında bu toprakları bize yurt yapan başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve İsmet İNÖNÜ olmak üzere tüm kahramanlarımızın önünde saygı ve minnetle eğiliriz. 

Sevgi ve saygılarımla. 23/07/2014

19 MAYIS DİRENİŞİ…


19 MAYIS DİRENİŞİ…
    

Portresi

 

 

 

 

 

Mustafa Gazalcı
mgazalci@gmail.com 
www.gazalci.net

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 95. yılını kutluyoruz
bu yıl.

          Doksan beş yıl önce 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Atatürk,
bir avuç yurtseverle birlikte Samsun’a çıktığında memleketin genel durum ve
görünüşü (manzarai umumiye) şöyleydi:

           Genel savaşta yenilerek koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış,
halk yorgun ve yoksul düşmüş, ordunun elinden silahları alınmış, bizi savaşa sürükleyen Osmanlı yöneticileri kendi başlarının kaygısına düşmüş, İtilaf Devletleri
uydurma nedenlerle yurdun dört bir yanını işgal etmeye başlamışlar… 

          Kısaca ülkeyi kara bulutlar kaplamış.

          19 Mayıs 1919’da başlayan bağımsızlık ve ulusal kurtuluş savaşı
1922’de başarıyla sonuçlanmış.

          Cumhuriyetin Parlak Yılları

          1920’de TBMM açılmış,1923 yılında Cumhuriyet duyurulmuş, aynı yıl
Lozan Barış Antlaşmasıyla bağımsız Türkiye Cumhuriyeti devleti bütün dünyaya
kabul ettirilmiş.

          Artarda yapılan devrimler, atılımlarla çağdaş, bağımsız, laik, saygın bir ülke yaratılmış.

          Atatürk ve İsmet İnönü dönemleri yeni Türkiye Cumhuriyetinin parlak ve onurlu yılları olmuş.

          Öğretim Birliği (1924), ardından yeni abece (1928) ile eğitim seferberliği yapılmış. Halkevleri ile kültür ve sanat her yaştan insana ulaştırılmaya çalışılmış.
Türk Tarih Kurumu (1931), Türk Dil Kurumu (1932) ile tarihimiz,
dilimizin incelenmesi, geliştirilmesi bilimsel bir temele oturtulmuş.

          Köy Enstitüleri (1940) gibi çağdaş eğitim kurumları uygulanmış.

          Ekonomik, toplumsal, kültürel birçok reform yapılmış.

          Ödünler ve Sapmalar Dönemi

          Sonra Cumhuriyet devrimlerinden ödünler başlamış.

          1946’da başlayan ödünler 1950 iktidar değişimiyle artmış.

          Köy enstitüleri kapatılmış. Yerine köy ve yoksul aile çocuklarına
İmam Hatip Okulları, Kuran kursları açılmış.

          Osmanlı devletinden kalan borçlar kuruşuna kadar ödenirken,
yeniden borçlanmaya gidilmiş.

          Yaklaşık 60 yıldır ülke sağ iktidarlar tarafından yönetiliyor.
Bunun son 12 yılı AKP’nin tek başına iktidarı.

          Bu sürede yollar, köprüler yapıldı, teknolojik yenilikler geldi.
Gelir dağılımı çarpık da olsa kişi başına düşen ulusal gelirimiz arttı.

          Ancak sağlıklı, adaletli bir gelişme olmadı. Dış ve iç borç yükü arttı.
“2013 yılında toplam borç yükü 995.9 milyar TL düzeyine tırmanarak
Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) %70’ine ulaşmıştır.” (1)

           Neredeyse tüm komşularımızla ilişkilerimiz bozuldu. 2012’de getirilen 4+4+4 sistemiyle Öğretim Birliği ortadan kaldırıldı. Yargı siyasallaştırıldı. Güçler ayrımı bozudu. 17 Aralık 2013’te kimi bakan ve çocuklarının yolsuzluğa, rüşvete adı karıştı. Gazeteciler, aydınlar içeriye atıldı.

          Özetle 2014’te yine memleketin genel görünüşü kötü mü kötü.

          Yeniden Ulusal Bir Direniş

          İşte bu kötü koşullarda Haziran 2013’te İstanbul’da Gezi Parkı’nda gençlerin başlattığı direniş yeni bir umut yarattı toplumda. Bu demokratik direniş ruhu
kısa sürede bütün ülkeye yayıldı.

          Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler, bağımsızlıktan, çağdaşlıktan yana olanlar,
gençler, kadınlar mitingler, yürüyüşler düzenledi.

          İktidar ulusal bayramları geçiştirirken halk bu günlere sahip çıktı.
Hukuk dışı baskılar karşısında Atatürkçü düşünceye daha çok sarıldı.

          Gençler, 1919’tan 95 yıl sonra Ata’sının kendisine emanet ettiği
laik Cumhuriyeti, koşullar ne olursa koruyup geliştirecektir.

1) Ali Nejat Ölçen. Türkiye Sorunları, Eylül 2013, sayı 97, AKP’den Kurtuluş Sorunu, Sayfa:14.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DAYANDIĞI ESASLAR

Dostlar,

ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Bilim Danışma Kurulu’nda birlikte çalıştığımız, Ankara Üniversitesi’nden de akademik meslektaşımız, değerli Devrim Tarihi uzmanı Prof.Dr.Bige Sükan’ın 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DAYANDIĞI ESASLAR

başlıklı özlü ve çok öğretici yazısını paylaşmak istiyoruz.

Özellikle gençlerimizle okumalı, tartışmalıyız..

Sevgi ve saygı ile.
18.12.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=========================================================

Prof.Dr.Bige Sükan
ADD Bilim ve Danışma Kurulu Üyesi
bige sukan

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DAYANDIĞI ESASLAR

Ulusal Devlet

Çağımızın devleti ulusal devlettir ve bu devletin insan unsuru, “ulus” niteliğinde bir topluluktur. Osmanlı İmparatorluğu, son yüzyıllarda özellikle Osmanlılık, bazen de İslamlık bağından medet umarak varlığını sürdürmeye çalışmış, ne var ki bunda başarılı olamamıştır. Atatürk’ün kurduğu yeni Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti ise Türklük bilinciyle, Türk ulusallığı (milliyeti) bağıyla varlığını sürdürmeyi ilke edinmiş bir ulusal devlettir. Atatürk’ün de işaret ettiği gibi, ulusu bir arada tutan unsur din ve mezhep bağı değil, Türk ulusallığı bağıdır. Dolayısıyla kimi çevrelerce dile getirilen “Türk ulusunu bir arada tutan unsur dindir” söylemi, Türk ulusunun varlığını, birlik ve bütünlüğünü tehlikeye sokabilecek son derece tehlikeli bir yaklaşımdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal bir vatan yoktu; bünyesinde ırk, din, dil, tarih ve kültür bakımında farklı toplulukları barındırıyordu. İstanbul, Bağdat, Selanik, Şam, Kudüs, Tunus aynı devlet içinde ayrı ayrı milliyetlerin vatanlarıydı. İşte Cumhuriyet, bu duruma son vererek ulusal bir vatan, bir Türk vatanı yaratmıştır. Sınırları belli olan bu ulusal vatan üzerinde ulusal devletin yaratılması yine Cumhuriyet sayesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla vatan topraklarının her köşesi ortaklaşa yurttur, her parçası birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya atılan ve Türkiye’nin eski Osmanlı sınırları içindeki bölgelerde yeni politikalar üreterek etki alanı oluşturması gerektiği düşüncesine dayanan Neo-Osmancılık, günümüzde ulusal devleti zedeleyebilecek yaklaşımlara verilebilecek bir başka örnektir. Öte yandan yine 1990’lı yıllardan başlayarak gerek iç gerek dış güç odakları tarafından Türkiye’de Kemalizmin ve
ulus-devlet anlayışının terk edilmesi düşüncesinin aşılanmaya çalışılması acaba bir tesadüf müdür?

Tam Bağımsızlık

Türk ulusu temeline dayalı yeni ulusal devletin Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan bir diğer temel özelliği ise “tam bağımsızlık” tır. Yarı bağımlı Osmanlı İmparatorluğu’ndan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalı devletlerin yarı sömürgesi haline geldiği bir dönemde dünyaya gelen, tarihten ders alınması gerektiğini söyleyen Atatürk’ün ısrarla vurguladığı tam bağımsızlık anlayışının büyük rolü vardır. O’na göre “tam bağımsızlık”; siyaset, maliye, ekonomi, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık demektir. Dolayısıyla nasıl ki Atatürk döneminde imzalanan tüm uluslararası antlaşmalarda kapitülasyonlar konusunda ödün verilmemiştir, günümüzde de aynı uygulamaların sürdürülmesi gerekmektedir. Özellikle Türkiye’yi uygarlık ailesinin bir üyesi yapmak isteyen Atatürk’ün Türkiye için öngördüğü “çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak” hedefine uluslararası ilişkilerde tam bağımsızlıktan ödün vermeden ulaşmak temel ilke olmalıdır.

1990’lı yıllardan başlayyarak gerek iç gerekse dış güç odakları tarafından Türkiye’de federasyonlardan oluşan bir yapılanmaya gidilmesi önerilirken, öbür yandan 2000’li yıllardan başlayarak Lozan Barış Antlaşması’nın yerine Türkiye’nin parçalanmasını öngören, ancak Ulu Önder Atatürk sayesinde yürürlüğe konulamayan Sevr Antlaşması’ nın Türkiye’ye kabul ettirilmesi ve bu çerçevede bağımsız bir Kürt devletinin kurulması yolunda istemler uluslararası düzlemlerde dile getirilmektedir.
Öte yandan “etnik ve mezhep milliyetçiliği” teşvik edilerek Kürt milliyetçiliğinin
yanı sıra Lazlık, Çerkeslik vb. gibi ayrıştırıcı etnisite bilincinin aşılanmaya çalışıldığı, bunun da ötesinde Avrupa Birliği’nin Kürtleri, Lazları, Çerkesleri, Yezidileri ayrı azınlıklar olarak kabul ettiği, örneğin Avrupa Birliği 2001 İlerleme Raporu’nda Alevi yurttaşlarımızdan “Müslüman azınlık” olarak söz edildiği bilinmektedir.
“Küreselleşme (yeni emperyalizm)” ise, bir yandan devletler üstü yetkilerle donatılmış örgütlenmelerle klasik devlet yapısını sarsmaya başlarken, öbür yandan “ulus” kavramının da giderek yerini etnik, kültürel ya da çıkar birliğine dayalı kavramlara bırakması tehlikesini birlikte getirmektedir. Küreselleşme sürecinde karşılıklı bağımlılık ilkesi savunularak tam bağımsızlık ilkesi göz ardı edilmektedir.

Ulusal Egemenlik

Ulusal Egemenlik ilkesini ve onun zorunlu sonucu olan Cumhuriyetçilik ilkesini binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusuna benimseten Ulu Önder Atatürk olmuştur. Fransız Devrimi ile birlikte dünyaya yayılan en önemli kavramlardan olan “ulusal egemenlik”, Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman uygulama alanı bulamamıştır. Osmanlı aydınları hiçbir zaman egemenlik hakkını Osmanlı ailesinden alıp tümüyle ulusa vermek düşüncesinde olmamışlar, yalnızca padişahın yetkilerinin sınırlandırılarak ulusa kimi hakların verilmesini istemişlerdi.

Özgürlük ve demokrasiyi özümsemiş ve benimsemiş olan Atatürk,
Milli Mücadele’nin ilk günlerinden başlayarak, yani Amasya Genelgesi’nden Sivas Kongresi’ne uzanan o zorlu süreçte Türk halkına kendi kendini yönetme bilincini vermeye çalışmıştır. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması, “ulusal egemenlik” ilkesinin yeni Türk Devleti’nin 1921 tarihli ilk anayasasında yerini alması ve halkın temsilcilerinden oluşan TBMM’nin saltanatı kaldırması (1/2 Kasım1922),
ulusal egemenlik ilkesinin gerçek anlamda benimsendiğinin göstergeleridir.

Bu sürecin sonucu olarak ise, 29 Ekim 1923’te ulusal egemenliğin en mükemmel şekilde gerçekleşebileceği devlet şekli olan, devletin bütün temel organlarının halk tarafından seçildiği Cumhuriyet kabul edildi.

Atatürk, Türk Devrimi’nin temel amacı konusunda şöyle diyordu:

  • “Yapılan ve yapılmakta olan devrimlerin amacı; Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline getirmektir.”

İşte Ulu Önderimizin bu amaca uygun olarak kurduğu ve bizlere emanet ettiği yeni düzen laik, demokratik, çağdaş bir düzendir; bu düzenin yönetim biçimi ise Cumhuriyettir. Ancak günümüzde O’nun sayesinde sahip olduğumuz Cumhuriyet’i, laikliği, demokrasiyi, dolayısıyla çağdaş devlet ve toplum düzenini hedef alan yoğun bir saldırı kampanyası sürdürülmektedir. Bu sistematik saldırının odağını ise, Atatürk ve Atatürkçülüğe yönelik, asla iyi niyetli olmayan yıkıcı eleştiriler oluşturmaktadır. Öyle ki, kendi yıkıcılıklarını gizlemek için “numaracılık” da yapmaktadırlar. Gerek kendilerini II. Cumhuriyetçiler olarak adlandıran çevrelerin gerekse dine dayalı düzen yanlılarının en çok eleştirdikleri konular arasında, Atatürk’ün diktatörlüğü ve altı Atatürk ilkesi arasında demokrasi ilkesinin bulunmayışı gelmektedir.

ATATÜRK İLKELERİ – DEMOKRASİ İLİŞKİSİ

Demokrasi-Cumhuriyetçilik:

  • Cumhuriyet, yönetenlerin yönetme yetkisini halktan aldıkları bir rejimdir.
Dolayısıyla Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, yalnızca hükümdarlığın reddi anlamına gelen Cumhuriyetçilik değil, esas olarak demokratik Cumhuriyetçiliktir. Atatürk’e göre “demokrasi prensibinin en çağdaş ve mantıki uygulamasını sağlayan hükümet şekli, Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, millet tarafından seçilmiş meclistedir.”

Demokrasi-Milliyetçilik: Ulusal bir devlet olan yeni Türk devlet içinde en üstün iktidar olan egemenlik, yalnız Türk ulusuna aittir. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımlamasıyla hiçbir şekilde etnik köken, dil, din, mezhep ayırımı yapmadan yurtiçi birlik ve ulusal beraberliği gerçekleştirerek demokrasi ortamının önemli bir koşulunu yerine getirmeyi amaçlıyordu.

Demokrasi-Halkçılık: Atatürk, kendi yazdığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında Halkçılıkla demokrasi prensibini aynı anlamda kullanmıştır:

  • “…Demokrasi esasına dayanan hükûmetlerde, hakimiyet halka,
    halkın çoğunluğuna aittir…”
Bunun yanı sıra O’nun halkçılıktan kastettiği geleneksel anlamda özgürlükçü siyasi demokrasidir, yani temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı rejimdir.

Kaldı ki; yasalar önünde eşitliği öngören, sınıf ayırımını ve mücadelesini reddeden, sosyal adalete, sosyal güvenliğe, adaletli gelir dağılımına dayanan Halkçılık ilkesinin demokrasiyle ilgisi yok demek, herhalde cehaletten başka bir şey değildir.

Demokrasi-Devletçilik: Atatürk’ün arzu ettiği eşitlikçi, adil bir sosyal düzenin kurulması devletin sosyal ve ekonomik yaşamdaki rolünü enaza indiren bir anlayışla tabii ki mümkün olamazdı. Dolayısıyla Devletçiliğin içeriğinde de demokrasi prensibini görüyoruz.

Demokrasi-Laiklik: Laiklik olmadan demokrasi olamaz.

Laik düzenlerde, yönetenler yönetme yetkilerini Tanrı’dan ya da dinden değil,
halktan alırlar. Dolayısıyla egemenliğin halkta bulunmadığı düzenlerde demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Laiklik, demokrasi içinde devlet tarafından korunacak bir düzen biçimidir. Bu nedenle demokrasinin nimetlerinden yararlanarak demokrasiyi ortadan kaldırma özgürlüğü, dolayısıyla demokrasi içinde
laik düzeni yok etme özgürlüğü olamaz.

Demokrasi-Devrimcilik: Atatürk Devrimi’nin temel hedefi çağdaşlaşmadır;
ancak devrim gerçekleşirken bir aydın kadronun toplumu ilerleme ve yenileşme yolunda aydınlatması zorunludur. Ne var ki, kendilerini II. Cumhuriyetçiler olarak adlandıran çevreler, devrimlerin bir avuç sivil-asker bürokrat tarafından hazırlandığını, yukarıdan aşağıya bir hareket olarak halka zorla kabul ettirildiğini ve bu nedenle halk tarafından benimsenmediğini iddia ederek Atatürk’ün kurduğu devlet modelini eleştirmekte ve Atatürk’ün Cumhuriyeti yerine II. Cumhuriyet’i gündeme getirmektedirler. Her halde
bu iddialarda bulunanlar, Atatürk’ün tüm devrimlerini gerçekleştirirken yaptığı yurt içi gezileriyle, halka hitaben konuşmalarıyla kamuoyunu hazırlamaya ve ulusunun
ayağına giderek ona devrimlerin gerekliliğini anlatmaya çalıştığını unutuyorlar.

  • Atatürk: devrimlerini gerçekleştirirken halkı ikna yöntemini kullanmıştı.
Halkın bunları benimsemesinde ise, Türk ulusunun Atatürk’e olan sevgi ve güveni
büyük rol oynamıştır. Öbür yandan Atatürk’ü diktatörlükle suçlayan çevreler herhalde
şu gerçeği de görmezden geliyorlar:
Atatürk nasıl bir diktatördür ki, tüm devrimlerini gerçekleştirirken TBMM’nin onayını almıştır, başka bir anlatımla Atatürk döneminde devlet ve toplum yaşamındaki
köklü değişiklikler yasalarla sağlanmıştır.

Sonuç olarak, Atatürk devrimlerinin halka zorla kabul ettirilmiş olduğu iddiaları
eğer doğru olsaydı, devrim karşıtlarının tüm yıkıcı çabalarına karşın Atatürk devrimleri bugün hâlâ dimdik ayakta duramazdı.

Bunun da ötesinde;
  • Atatürk devrimlerini sürekli kılan ilkelerinin akla ve bilime dayalı oluşudur.