‘Çekiç Güç’ün yarattığı yıkım unutulmasın!

‘Çekiç Güç’ün yarattığı yıkım unutulmasın!

Daver Darende ile ilgili görsel sonucuDaver Darende
Emekli Diplomat-Yazar
Cumhuriyet, 08.10.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’ye karşı içten davranmayan, bölgede PKK/ YPG’yi kendi silahlı gücü gibi kullanan ABD’nin Suriye’deki stratejik hedefi Türkiye’nin stratejik hedefi ile örtüşmemektedir. Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devletçiğinin kurulması ABD’nin asla vazgeçemeyeceği hedeflerden biridir. Bir başka hedef ise Irak’ın kuzeyinde ikinci bir İsrail’in kurulmasıdır.

1990’lı yıllarda Türkiye’yi yöneten devlet adamlarımızın uzak görüşlü (!) politikaları sonucu Amerikan ve İngiliz uçaklarından oluşan “Çekiç Güç”ün topraklarımızda konuşlanması yaklaşmakta olan büyük tehlikenin habercisi gibiydi.
Çekiç Güç”ün TBMM tarafından altı ayda bir uzatılmasının, bu gücün Irak’ın fiili olarak bölünmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri olacağını o yıllarda kimse hesaba katmamıştı. Basın ve televizyonlarda “Çekiç Güç” başarı gibi kamuoyumuza sunuluyor, yararlarından övgüyle söz ediliyordu! Oysa “Çekiç Güç” Kuzey Irak’ta oluşan Kürt Federe Devleti’nin, kurulup gelişmesini sağlayan, vurucu bir güç idi. Bu olumsuz gelişme Kürtler açısından Sevr Antlaşması’nın yıllar sonra uygulanması anlamına geliyordu.

Mumcu’dan uyarı
Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan 23 Aralık 1993 tarihli yazısında “Çekiç Güç”ün sakıncalarını ve yaratacağı yıkımı belirtirken şunları yazmıştı:

  • ‘Çekiç Güç’, ülke savunmasının bir bölümünü taşerona vermek anlamına geliyor. Hem bu anlama geliyor hem Irak’ın içişlerine karışma anlamına geliyor. İşlev bunlarla da bitmiyor. ‘Çekiç Güç’ Kuzey Irak’ta oluşan Kürt Federe Devleti’nin kurulup gelişmesini sağlıyor.

Sevr’in gerçekleşmesi
Bu gelişme, Kürtler açısından, Sevr Antlaşması’nın yetmiş üç yıl sonra sorgulanması anlamına geliyor. Aynı oyun yine sahnede. Önce ‘Çevik Güç’ ardından ‘Çekiç Güç’ ABD, Ortadoğu’yu gün geçtikçe egemenliği altına alıyor” (Cumhuriyet, 23 Aralık 1993) Uğur Mumcu’nun günümüz gelişmelerine ışık tutan, gelmekte olan tehlikeyi önceden gören bu sözleri ne acıdır ki o dönemde önemsenmedi.

‘Asıl işgalci Çekiç Güç’
O yıllarda DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit 22 Mart 1996 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan demecinde “Türkiye sınır ötesi harekâta geçtikçe, ‘Türkiye işgal ediyor’ diyorlar. Oysa ‘Çekiç Güç’ün orada bulunması asıl işgal’ değerlendirmelerini yapıyordu. ABD ve Batı destekli “Kürtçülük Akımı”nın bölgeye yerleştirilmek istendiği daha o zaman belli idi. Yakın geçmişte “Çekiç Güç”ün Cudi Dağları’nda PKK’ye savaş malzemesi sağladığını o günlerde basında izlerken içimin sızladığını anımsarım.

‘Çekiç Güç’ köklü bir çıban gibi! Çıbanın başını keskin bir bıçakla kesebilirsiniz ama kökünü çıkaramazsınız. Çıkarmaya kalkıştığınızda nelerle karşılaşacağınız bilinmez.”

Bu sözler dönemin Başbakanı Süleyman Demirel tarafından 22 Ocak 1993 günü devletin televizyonunda TV-1’de söylenmişti. Günümüzde Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak “güvenli bölge”nin yeni bir “Çekiç Güç” olup olmayacağına ilişkin tartışmaların sürdüğü bu duyarlı dönemde “stratejik müttefik” olarak tanımlanan (!) ABD’nin terör örgütü YPG/ PKK’ye silah yardımını artırarak sağlaması dikkat çekici olduğu ölçüde düşündürücü değil midir?

Hedefler örtüşmüyor!

Türkiye’ye karşı içten davranmayan, bölgede PKK/ YPG’yi kendi silahlı gücü gibi kullanan ABD’nin Suriye’deki stratejik hedefi Türkiye’nin stratejik hedefi ile örtüşmemektedir

  • Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devletçiğinin kurulması ABD’nin asla vazgeçemeyeceği hedeflerden biridir.
  • Bir başka hedef ise Irak’ın kuzeyinde ikinci bir İsrail’in kurulmasıdır.

Tüm bu olumsuz gelişmelerden sonra ABD’nin oyalama taktiğinden ve ikili oyunundan kurtulmanın tek yolu Ankara’nın Suriye ile ivedilikle diyalog kurmasıdır.
==================================

Dostlar,

AKP’nin SURİYE POLİTİKASI, TIKANAN ERDOĞAN İÇİN ULUSLARARASI KURGU MU?

2011’den bu yana Suriye’nin parçalanması planında ABD-AB’nin yanında yer alan AKP / RTE, ağır diplomatik hataların bedelini milyarlarca $ yitikle ve daha pek çok bedelle Türkiye’ye ödetirken, perde arkasında şaşırtan, ürküten, korkutan gelişmeler yaşanıyor.

  • Erdoğan, Esat ile derhal görüşmeli, el sıkışmalı ve işbirliği yapmalı, başka hiç bir yolu yok! 

BM toplantısı için gittiği ABD’de Trump, RTE ile görüşmedi! “Kasım’da gel… ” dedi. ABD hala stratejik müttefik mi? Erdoğan bir kez daha nafile tur yapacak mı ABD’ye!?

Irak ve Suriye tezkeresi TBMM’de kabul edildi

Irak ve Suriye’ye sınır ötesi operasyon konusunda Cumhurbaşkanı’na verilen iznin bir yıl uzatılmasına ilişkin tezkere, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi. Kabul edilen tezkere ile; Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK), Irak ve Suriye’deki terörist ögelerle mücadelesi kapsamında sınır dışında görevlendirilmesi öngörülüyor. Tezkere AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti’nin oyları ile geçti.
Ne yazık ki; Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluşuna yönelik tehditler ciddi boyutlara ulaştı. En yaşamsal ulusal çıkarlarımız tehlikede. Tehdit ve tehlike bu denli açık ve somut.

ABD Başkanı Trump’ın dün akşamki Türkiye’ye yönelik twitter iletileri ile ülkemizi tehdit etti ve küçük düşürdü. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı kabul edilemez ve aldatıcı bir tuzağın ve oyalamanın içine sürüklenmiştir. Erdoğan, Kasım’da ABD’ye gitmemeli, başta İncirlik, ABD üslerine sınırlamalar getirilmesi seçeneği artık masaya konmalıdır.

HDP Diyarbakır Milletvekili Hişyar Özsoy ise, “Biz bu tezkereye… gönül rahatlığı ile ‘hayır’ diyeceğiz.” dedi. Türkiye’nin 40 yıldır sınır ötesi operasyon yaptığını belirten Özsoy, “Geldiğimiz noktada Kürt sorunu konusunda en kritik dönemi yaşıyoruz” dedi. Türkiye’nin güvenlik kaygılarının “doğru olmadığını” savunan Özsoy, “Kürtlerin Suriye’de Kuzey Irak’takine benzer bir bölgeye sahip olmaları gerçek bir tehdit olarak görülüyor.” dedi.

“Bu sorunlar tezkerelerle çözülmez.” diyen Özsoy, “Bir an önce Suriye’de istikrarlı, demokratik bir rejimin ortaya çıkması gerekiyor. Suriye’de olan bütün ülkelerin oradan zaman içinde çıkması gerekiyor. Suriye ile ilgili masada herkes var ama orada yaşayan halklar yok.” dedi.

CHP Grup Başkanvekili E. Özkoç ise;

“Bir ülkenin muhatabı başka bir ülke olmalıdır. Bizim muhatabımız terör örgütleri olamaz.. Bize kimse ama kimse ABD de dahil ne yapacağımızı söyleyemez. Ne yapacağımızı yüzyıllara dayanan devlet kültürümüzle, tarihi birikimimizle biz biliriz.” dedi.

“Birlikte çözüm aradığınız ABD lideri dün bilgisayarı başında, tüm dünya nezdinde Türkiye’ye, size ültimatom verdi… Tehdit bile değil. Trump Türkiye’yi aşağıladı. Ben Cumhuriyet çocuğuyum, bu ülkenin evladıyım. Benim ağrıma gidiyor, sizin ağrınıza gitmiyor mu?” diye sordu. Hükümete kimi uyarılarda bulanacaklarını belirten Özkoç, şunları kaydetti:

  • “Bütün görüşmelerde Suriye’de toprak bütünlüğüne duyulan saygıyı tekrarlamalıyız.
    Harekatın amacını, süresini ve öngörülen sonuçlarını açıklamalıyız.
    Suriye, Şam ile Esad ile aracısız konuşmayı başarmalıyız.
  • PKK, IŞİD ve tüm terör örgütlerine karşı sınır güvenliğimiz önemlidir, korumalıyız. Bölge halkının can ve mal güvenliğini garanti etmeliyiz. Adaletli olacağımızı, Türk askerinin adalet dışında bir zulme asla alet olmayacağını bölge halkına iyi anlatmalıyız. Kimseye ayrımcılık yapayacağımız sözünü vermeliyiz.
  • İç politikada savaştan çıkar sağlayan tutumu bir kenara bırakmalıyız.
  • Çocukların kanı üzerinden siyasal hatalarınızı asla temizlemeye kalkmamalısınız.
  • Yanlış dış politikanız nedeniyle bugüne dek karşı karşıya kaldığımız bir gerçek var; bizim askerlerimiz maalesef orada. Onların can güvenliği ve yaşamı bizim her şeyimizdir. ‘Hayır’ demememizin, evlatlarımız için olduğunu gayet iyi bilin; vatanımız, onurumuz için olduğunu gayet iyi bilin; bölgenin barışı için olduğunu gayet iyi bilin.
  • Biz, vatanın, milletimizin, ordumuzun, bayrağımızın yanında durmaya devam edeceğiz.
  • Siz de artık gerçekleri görün ve emperyalistlerin eş başkanlığını yapmaktan vazgeçin.”

ULUSAL DUYARLIĞIMIZI KAYBETTİK

ULUSAL DUYARLIĞIMIZI KAYBETTİK

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

Atatürk’e TBMM tarafından “gazi” unvanının verildiği tarih olan 19 Eylül “Gaziler Günü” olarak kutlanmaktadır, daha doğrusu kutlanması gerekmektedir..

Peki biz, gazilerimize hak ettikleri değeri veriyor muyuz?

Ne yazık ki bu soruya “evet” yanıtı veremiyoruz.

ABD de “Gaziler Günü” var: 11 Kasım. O gün Federal tatil günüdür ve tüm kentlerde gazilerin onuruna törenler düzenlenir; gazilerin kahramanlıklarından, özverilerinden övgü ile söz edilir Törenler medyada birinci haber olarak yayımlanır. Bu tarih dışında da her zaman, her yerde, havaalanlarında/ çarşıda/ sokakta vb. kamuya açık her alanda bir gazi görüldüğünde büyük saygı gösterilir, öncelik verilir, hatta alkışlanır.

Dün 19 Eylül idi. Hiçbir televizyon haberinde gaziler gününden, gazilerden söz edildiğini duydunuz mu? Bugünkü gazetelere bakın bakalım bir haber görebilecek misiniz? Biz, kamuya açık alanlarda karşılaştığımız gazilerimize saygı gösteriyor muyuz?

Oysa bizimkiler vatanımızı savunmak, ulusal birliğimizi/ bütünlüğümüzü korumak için canları pahasına savaşırken gazi oldular. Amerikalılar ise vatanlarını savunmak için değil, kapitalist emperyalistlerin dünyayı sömürmesi için Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta vd. yerlerde savaşırken gazi olmuşlar…

Yazıklar olsun, bize; ulusal kimlik bilincimizi yitirmişiz!..

* * *

Emperyalistlerin SEVR Antlaşmasındaki amaçlarını gerçekleştirebilmeleri için, ulusal birliğimizi bozmaları, Atatürk’ün kurmak istediği “ulus devlet”imizi yıkmaları/ ülkemizi parçalamaları gerekiyordu. Bunun için önce ulusal kimlik bilincimizi yok etmeli idiler. Bu amaçla yıllarca sistemli bir biçimde çalıştılar. Kendilerine yardımcı olacak hainler bulmakta da güçlük çekmediler. Sonuçta ulusal değerlerimize duyarsız bir toplum olduk.

Askeri birliğin nizamiyesindeki bayrağımız gönderden indirilip yakıldı. Ülkemizi parçalamak isteyen teröristler davul zurna ile karşılanıp otobüslerin üzerinde zafer turları attı. Resmi televizyon kanalının her gün hava durumunu gösterdiği haritasında, ülkemizin doğu ve güneydoğusunu “Kürdistan” sınırları içinde gösteren Barzani, kırmızı halı ile karşılandı; iktidar partisinin kongresinde “Türkiye seninle gurur duyuyor” tezahüratıyla alkışlandı. Geçmişte Genç Cumhuriyetimizi yıkmak için devlete isyan etmiş hainler kahramanlaştırıldı/ heykelleri dikildi. İçimizdeki hainlerce, millet olarak “Ermeni katili” olmakla suçlandık/ suçlanıyoruz. Kurtuluş Savaşımızdaki hainler kahraman, kahramanlar hain ilan edildi. Ulusal birliğimizin harcı Atatürk’e ve annesine açıkça en ağır hakaretler edildi vs. vs. Hiçbirine, ulusça ayağa kalkıp gerekli tepki göstermedik. Hatta “keşke Yunan kazansaydı” diyen hainler devlet katında itibar gördü…

Öyle görülüyor ki emperyalistler epey yol aldılar ve amaçlarına erişmek üzereler…
* * *
Televizyonlarda her gün terör haberlerini izliyoruz: “çatışma çıktı ya da EYB patladı; şu kadar şehit, şu kadar yaralı…”

Üzülmeyenler de vardır ama genelde şehitlerimize üzülüyor ama yaralıları umursamıyoruz. Onların ellerine sanki diken battığını sanıyoruz. Oysa çoğu günlerce, hatta aylarca “keşke şehit olsaydık” diyecek ölçüde büyük acılar, ağrılar çekiyor, ameliyat üstüne ameliyat oluyorlar. Uzun süren tedavinin sonunda hastaneden ağır engelli olarak taburcu edildiklerinde toplumun duyarsızlığı ile karşılaşınca, ömür boyunca sürecek çok daha ağır acılar yaşamaya başlıyorlar…
Gaziler günü nedeniyle özel yazı yazma gereği duyan az sayıdaki yurtsever yazarlar arasında bulunan Sevgili Yılmaz Özdil dünkü (AS: 19.9.19, SÖZCÜ) yazısında, kendisi de gazi olan Sayın Koray Gürbüz’ün, gazilerin anılarını topladığı “UNUT MAYIN/ Gazilerin Gerçeği” (Kırmızı Kedi Yayınları, 2017) adlı kitabından alıntılar yapmış. Aşağıda bazı örnekler sunduğumuz, gazilerimizin yaşadıklarını ve duygularını anlamak için okuyun…
* * *
Yunus Kara: “Sol ayağım kömür olmuş, sağ ayağım diz üstünden kopmuş, üstümde sadece boş palaska kalmıştı. Şimdi haklarımız öylesine kısıtlı ki, istediğimiz protezi bile alamıyoruz, ayağımın canlısını verdim, sahtesini alamıyorum!”

Erol Ayhan: “Karaciğer, bağırsak, böbrek, kalp, ortopedi, beyin, sinir cerrahisi, üç ay içinde 41 ameliyat oldum, bacağımı diz üstünden kestiler, yıllar geçti, hâlâ vücudumdan şarapnel parçaları çıkıyor, biz gazileri biz gazilerden başka kimsenin anlamadığını gördüm.”

Erol Aydın: “Davul zurnayla gittim, koltuk değneğiyle döndüm, bazı insanlar ‘devletten maaş alıyorsun, daha ne istiyorsun?‘ diyorlar.”

Erhan Atik: “İnsanların duyarsız olması beni çok üzüyor. Kimi insanlar ‘bana ne, benim için mi vuruldun?’ diyor. Bu cümle beni bitiriyor.”

Fazlı Ersan: “Bir ortama girdiğimizde ‘gaziyiz’ diyoruz, vebalı gibi bakıyorlar. Artık polis bile gaziye saygı göstermiyor.”

Cengiz Özerden: “Belediye otobüsüne bir kez bindim, otobüs şoförü ‘geç geç bedavacı’ dedi, bir daha belediye otobüsüne binmedim.”

Bektaş Oruç: “Şehit için isyan etmiyorsun, gazi için isyan etmiyorsun, ‘bu çocuk 20 yaşında kör olmuş, kolu bacağı kopmuş’ demiyorsun, ne yapayım böyle halkı, ne yapayım böyle devleti!”

Yazının tümü için Yılmaz Özdil’in yazısını, (https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/senede-bir-gun-), gazilerin tümünün duygularını öğrenmek için Gazi Koray Gürbüz’ün “UNUT MAYIN” kitabını okuyun…

Venizelos – Atatürk – Nobel!

Venizelos – Atatürk – Nobel!

Özgen Acar
Cumhuriyet, 22 Mayıs 2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yunanistan’da “megalo idea (büyük ülkü)” siyasasının savunucusu Eleftherios Kyriakou Venizelos, 1915’te İzmir’i işgal ettirdi. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Osmanlı ile 1920 Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar arasında Venizelos da vardı.
9 Eylül’de Mustafa Kemal’in ordusu Yunanları İzmir’den kovaladı. Venizelos, 24 Temmuz 1923’te İsmet İnönü ile Lozan Antlaşması‘nı imzalamak zorunda kaldı. Venizelos 1930’da geldiği Ankara’da Atatürk’ün konuğu olurken “Dostluk Antlaşması’nı” imzaladı.

Atina’da “Venizelos Vakfı’nın” arşivinde, 12 Ocak 1934’te Fransızca yazılmış bir belge buldum. Belgede Venizelos, Atatürk’ün “Nobel Barış Ödülü’ne” adaylığını öneriyordu. Atina’daki Norveç Büyükelçiliği aracılığı ile belgenin doğruluğunu da saptadım. “Atatürk’ün 100. doğum yıldönümünde” açıkladığım mektup şöyle (*):

Sayın Başkan,
Yedi yüzyıla yakın bir süre boyunca tüm Yakındoğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir bölümü, yankıları çok daha geniş olan savaşlara sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanlarının mutlakiyetçi rejimi, bunun başlıca nedenini teşkil etmiştir.
Hıristiyan halklarının dayanılmaz bir baskı boyunduruğuna tabi kılınması, bunun doğal sonucu olarak Haç’ı Ay’a karşı çıkaran dini savaşlar, özgürlüklerini isteyen bütün bu halkların ardı ardına gelen ayaklanmaları, sultanların Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkilerinin devam ettiği sürece, aralıksız bir tehlike kaynağı olarak ortaya çıkan bu durumu yaratmıştır.
Mustafa Kemal Paşa’nın ulusal hareketinin hasımlarına karşı 1922 yılındaki zaferinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, gelecekte barış için yeni ve vahim tehlikeler ortaya çıkaracak bu hoşgörüden yoksun ve istikrarsız bu duruma kesin biçimde son vermiştir.
Gerçekten, bir ulusun yaşamında bu kadar kısa bir süre içinde bu derece köklü bir değişim ender gerçekleştirilmiştir.
Hukuk ve din kavramlarının karıştırıldığı teokratik (dinsel) bir rejim altında, çökmekte olan bir imparatorluğun yerini ulusal, modern canlılık ve hayatla dolu bir devlet almıştır.
Büyük reformcu Mustafa Kemal Paşa’nın itici gücüyle sultanların mutlakiyetçi rejimi kaldırılmış ve devlet açıkça laik olmuştur. Ulus, tümüyle ve haklı olarak ihtiraslı biçimde uygar ulusların öncüleri arasında yer almak üzere gelişmeye doğru atılımda bulunmuştur.
Ayrıca, barışın güçlendirilmesi hareketi, belirgin biçimde etnik, modern Türk devletine bugünkü görünümünü sağlayan iç reformlarla birlikte sürdürülmüştür.
Gerçekten, etnik ve siyasal sınırlarından açıkça memnun Türkiye, komşularıyla tüm toprak sorunlarını çözümlemiş ve böylece Yakındoğu’da barışın temel direği olmuştur.
Husumet içinde geçen uzun yüzyıllar boyunca Türkiye ile kanlı savaşları sürdürmüş biz Yunanlar, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkedeki köklü değişikliğin etkilerini ilk olarak duyabilme fırsatını elde ettik.
Küçük Asya Felaketinin hemen ertesinde, savaştan bir ulusal devlet olarak çıkmış ve yeniden sağlığına kavuşmuş Türkiye ile anlaşma olanağını görerek, ona elimizi uzattık ve o da bunu içtenlikle kabul etti ve sıktı.
Barış arzusunu besledikleri takdirde, en tehlikeli anlaşmazlıkların ayırdığı halklar arasında anlaşma olanağı için bir örnek oluşturacak bu yakınlaşmadan ilgili iki ülke için olduğu kadar Yakındoğu’da barış düzeninin korunması içinde yalnızca olumlu sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
İşte! Barış sorununa bu değerli katkıyı sağlayan kişi Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Mustafa Kemal Paşa’dır.
Yakındoğu’da, barış yolunda yeni bir çağ açan Yunan – Türk anlaşmasının imzalandığı dönemde, 1930 yılındaki Yunan hükümetinin başkanı kimliğiyle, şimdi Nobel Barış Ödülü Komitesi’nin seçkin üyeleri önünde Mustafa Kemal Paşa’nın adaylığını bu onur ödülüne layık olarak önermekten şeref duymaktayım.
En derin saygılarımın kabulünü rica ederim Sayın Başkan.
Saygılarımla, Eleftherios Kyriakou Venizelos
***
Bu olayların simgelerinden biri de, 1956’da mezun olduğum İzmir Atatürk Lisesi’dir. Ne var ki AKP Reis’i Umumisi’nin oğlunun Türkiye Gençlik Vakfı (TÜKVA), “Medeniyet ve Değerler Protokolü” kapsamında “dini eğitim yapması” için görevlendirildi! (**)
Son olarak da haddini bilmez Müdür, “mezuniyet balosunda” öğrencilerin “Onuncu Yıl” ve “İzmir” marşlarını söylemelerini engelledi, görevden alındı!
***
AKP Reis-i Umumisi, Venizelos’un 84. yıl önceki şu sözlerini makam odasına asmalıdır:

  • Hukuk ve din kavramlarının karıştırıldığı dinsel bir rejim altında, çökmekte olan bir imparatorluğun yerini ulusal, modern canlılık ve yaşamla dolu bir devlet almıştır!” 

(*) 20 Mayıs 1981 Milliyet – (**) 8 Ağustos 2017 Cumhuriyet
=======================================
Dostlar,

Sayın Özgen ACAR Cumhuriyet’in en kıdemli yazarlarındandır.
Yazıları belgelere, araştırma emeğine dayalıdır.
Yukarıdaki yazısı da bu kapsamdadır.
Ülkemizde Mustafa Kemal ATATÜRK ve O’nun görkemli yapıtı Türkiye Cumhuriyeti için ölçüsüz bir vefasızlıkla görmezden gelen, hatta karalayan, düşmanlık duyguları,kin – nefret besleyen.. bu yönde yetiştirilen kulaklara örnek bir yazıdır.
Korkunç bir vekalet savaşı ile emperyalizmin kışkırtması – desteği ile Batı Anadolu’yu işgal  eden ve 9 Eylül 1922’de Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki Türk ordusu ile denize dökülen Yunanistan’ın devlet başkanı, örnek bir olgunluk – devlet  adamlığı göstererek savaşta yenildiği Mustafa Kemal ATATÜRK’ü NOBEL’e aday gösterebilmiştir. Üstelik NOBEL Barış ödülüne. Bu davranışta Venizelos’a yakıştırılması gereken bir asalet payı tartışma dışıdır.

Öte yandan, tüm ayrıcalıklı kişiliğine karşın Venizelos’un NOBEL Barış ödülüne aday gösterdiği

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “biricikliğini” görmezden gelme olanağı olabilir mi??

Sevgi ve saygı ile. 25 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com


 

ILO’yu niçin kurdular?

ILO’yu niçin kurdular?

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 07.05.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

1919 yılında kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sendikal hak ve özgürlükler ve temel işçi hakları konusunda çok önemli düzenlemeler getiriyor. Devletlerin üye olduğu, işverenlerin de önemli ölçüde etkileyebildiği bu örgüt, nasıl oldu da, yaptırım gücünün olmamasına karşın, böylesine hak ve özgürlükleri tanıdı?

Bu soruya yanıt verebilmek için önce 1919 yılına, ardından da soğuk savaşın en sert biçimde yaşandığı 1948-1953 dönemine gideceğiz.

1919’DA NELER OLDU?

Bolşevikler 1917 yılı Kasım ayında Rusya’da iktidara geldi. Beklentileri ve umutları, Rus Devrimi’nin Avrupa devrimlerinin öncüsü ve tetikleyicisi olmasıydı. Özellikle Almanya’da bir devrimin gerçekleşmesini dört gözle bekliyorlardı. Gerçekten de Almanya’da ve Macaristan’da işçi ayaklanmaları oldu, sovyetler kuruldu. Başka ülkelerde de yaygın işçi eylemleri ortaya çıktı. Ancak Avrupa’nın sosyalistleri Bolşevikler’den farklıydı. Bolşevikler Çarlığın baskısına karşı onyıllardır zor koşullarda mücadele ediyorlardı. Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin sosyalistleri ise emperyalist sömürünün sağladığı demokratik ortamda legal mücadele içindeydiler. Avrupa’daki girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Bolşevikler, 1919 yılı Mart ayı başlarında Komünist Enternasyonal’i (Üçüncü Enternasyonal veya Komintern) kurdular. Bir dünya komünist partisi niteliğindeki Komintern, Avrupa’da devrim örgütleme çabasına girdi.

Komünistlerin amacı, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı çok büyük tahribatla kapitalizme tepki duyma eğilimi güçlenmiş olan işçi sınıflarını örgütlemek, kapitalizmi yıkmaktı.

Emperyalist ülkelerin devletlerinin, sermayedar sınıflarının ve kapitalizmi destekleyen sendikalarının buna tepkisi ise ILO’yu kurmak oldu. Kapitalizmi yıkmaya çalışan Komintern’e karşı, kapitalizmde reformlar yaparak kapitalizmi işçiler açısından daha yaşanılır bir hale getirmeye çalışan Uluslararası Çalışma Örgütü’nü (ILO) kurdular.

Bu nedenle, Komintern’in denetimindeki Sendikalar Kızıl Enternasyonali’nin (Profintern veya RILU) 1921 yılındaki tüzüğünün II/4. maddesi, örgütün hedefleri ve amaçları arasında “programı ve taktikleriyle dünya burjuvazisinin savunma aracı olan (Milletler Cemiyeti’ne bağlı) Uluslararası Çalışma Bürosu’na karşı kararlı bir savaş sürdürmek” de yer alıyordu.

Sovyetler Birliği ILO’ya ancak Nazi tehlikesinin 1933 yılında tırmanması üzerine 1934 yılında üye oldu.

ILO Anayasası, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleriyle Almanya arasında 1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması’nın bir bölümü olarak kabul edildi. Ayrıca, Osmanlı ile galip devletler arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’nın bir bölümü de ILO Anayasasıdır.

1948-1951’DE NELER OLDU?

İkinci Dünya Savaşı’nın kazanılmasında belirleyici güç, Sovyetler Birliği idi. Sovyetler Birliği faşizme karşı savaşta 20 milyondan çok insanını yitirdi. Kızıl Ordu’nun 1942/43 kışında kazandığı Stalingrad direnişinde ve 1943 yazında kazandığı büyük Kursk Savaşı’nda Alman ordularının belkemiği kırıldı. Avrupa’yı ve insanlığı faşizmden kurtaran, Kızıl Ordu oldu. Müttefiklerin Normandiya Çıkartması ancak bu zaferlerden sonradır.

Emperyalizm ise 1946 yılı sonlarında soğuk savaşı başlattı. Emperyalist güçler, Sovyetler Birliği’nde “özgür sendikacılık, toplu pazarlık ve grev hakları” bulunmadığı gerekçesiyle, ILO’yu Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmaya çalıştılar. Sovyetler Birliği’nin 1940-1954 döneminde ILO üyesi olmaması, bu çabaları kolaylaştırdı. Bu dönemde kabul edilen 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri, daha sonraki yıllarda içtihatlarla geliştirildi ve bugünkü sendikal hak ve özgürlüklerin temelini oluşturdu.
=====================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Yıldırım Koç‘un sendikalar – emek mücadelesi – işçi hakları – iş hukuku konularında uzmanlığı tartışma dışıdır. Yıllar önce bir toplantıda Mülkiye’den merhum dostumuz Prof. Alpaslan Işıklı hocamız bile, bir soru üzerinde Yıldırım Koç’u işaret ederek kendisi yanıtlamayıp topu değerli Koç’a atmıştı. Biz de zaman zaman kendisine telefonla bu konularda danışıyor ve her kezinde sorun çözen doyurucu yanıtlarını alıyoruz.

Sayın Koç’un ILO hakkında geçen hafta AYDINLIK’ta 3 makalesi yayınlandı. Bu 2. si.. Öbürünü de sitemizde paylaşacağız kendisine teşekkür ederek.

Türkiye Büyük ATATÜRK dönemimde 1932’de, ILO’nun 13. yılında bu örgüte üye oldu ve 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasasından sonra ilk İş Yasasına 1936’da kavuştu ILO’nun da desteği ile (3008 s. yasa, RG 15.06.1936). Kabul etmek gerekir ki ve çok açıktır ki, 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasası olağanüstü bir dönemin ürünüdür ve çok sınırlı bir kapsamdadır. 9 yıl sonra 1930’da kabul edilen 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Yasası‘nda “İşçiler Hıfzıssıhhası” bölümü konmuştur; 7, bap, md. 173-180. 6 yıl sonra da yukarıda değinilen 3008 s. İş Kanunu TBMM’de benimsenmiştir. Ardından 1971’de kabul edilen 1475 s. İş Kanunu ve 2003’te benimsenen 4857 s. İş Kanunu.. Son olarak da 30.06.2012 tarihli 6331 s. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (kimi hükümleri 1.7.2020’de yürürlük alacak)..

Gen de ülkemiz işçi sağlığı – iş güvenliği ölçütleri (başlıca İş Kazaları – Meslek Hastalıkları) bakımından dünyada oldukça geri düzeydedir. Yasa yapmakla sorunlar tümden çözülemiyor. Kaldı ki, Türkiye kadim bir üyesi olmakla birlikte ILO’nun işçi sağlığı – iş güvenliğini iyileştirme amaçlı Sözleşmelerinin (Convention) yaklaşık 1/4’ünü içi hukukuna aktarmıştır, onların da uygulanmasında ciddi sorunlar vardır.

  • Türkiye’de emekçiler, küreselleşen sermayeye post-modern KAN VE CAN VERGİSİ (!) ödemeyi sürdürüyorlar!

    ILO’nun fikir babası Robert Owen‘in kulakları çınlasın…
    1944 Filadelfiya Kongresi katılımcılarının da..

    Oysa Lenin çareyi göstermişti :

  • Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

Emperyaliştleşen günümüz kapitalizmi ise ILO’yu da araçsallaştırarak
Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
hedefine engel olma çabasında..

Nereye dek heyy Lordum, nereye ve kaç vakte dek??

Sevgi ve saygı ile. 10 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Işık KANSU : Atatürk yerine bardak!

Atatürk yerine bardak!

portresi

IŞIK KANSU
Cumhuriyet, 01.10.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Rize’de “Atatürk ve Gençlik” anıtı kaldırılmıştı. Sıra, Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk yontusuna gelmiş. Yerine, bir çay bardağı dikeceklermiş. Oldu olacak yanına bir de apteshane ibriği ile takunya kondurun. Simgeniz olsun, şanınız yürüsün.

Yoğun istek
Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir’deki çocuk parkını meğer “yoğun talep” üzerine kurmuş. Resmi açıklamasından öyle anlaşılıyor.
Tarihimizde, yoğun istek üzerine Mondros Mütarekesi’ni imzalayanlar olmuştu. Ordu dağıtılsın, silahları elinden alınsın diye.
Yoğun istek üzerine Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar çıkmıştı. Yurt işgal edilsin, emperyalistlerin çizmeleri ile kirletilsin diye.
Şimdi de yoğun istek üzerine ABD’den “liyakat madalyası” alanlar var. Lozan’ı reddedenler var.
Kafa, aynı kafa…

Mağara adamının gömütlüğü
Bilim ve Ütopya dergisinin Eylül sayısında Prof. Dr. Metin Özbek’in neandertallerin, yani alışıldık tanımlamayla mağara adamlarını irdeleyen bir makalesi yayımlandı. Makaleye göre neandertaller, dünya tarihinde ilk kez ölüsüne sahip çıkanlarmış. Kabile içinde saygınlığı olanları, özel olarak ayrı bir yere gömerler, üzerine de çeşitli türden çiçekler serperlermiş. Başının altına, kimi kez yassı bir taş, kimi kez de kullandığı çakmaktaşlarından bir demet yapıp koyarak ölüyü özenle yatırırlarmış. Yine onların üstüne, günlük yaşamlarında yaraları iyileştirmek için kullandıkları kırmızı aşı boyasından dökerlermiş. Çünkü inançlarına göre, ölen kişi yok olmuyormuş, uzun bir yolculuğa çıkıyormuş. Ölü, er ya da geç bu yolculuktan, yani uykudan uyanıp dirilecekmiş. Kısacası, mağara adamları bile gömütlüklerine salıncak, kaydırak filan yapmıyorlarmış. Ölülerine saygı gösteriyorlarmış.

CHP’nin KHK’leri iptal istemi gerekçeleri

CHP Grup Başkanvekili Levent Gök’e, cadı kazanı gibi kaynatılan KHK’ler için
Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurunun gerekçeleri
ni sorduk. Özetle şu yanıtları aldık:

1- Olağanüstü hal dönemlerinde anayasanın öngördüğü şartlara aykırı olan KHK’ler
olağan KHK’ler niteliğindeydi.

2- Anayasanın KHK’lerin konu öğesini olağanüstü halin “gerekli kıldığı konularla”sınırlandıran hükmü “ölçülülük ilkesi”ne karşılık gelmekteydi. Ölçülülük ilkesi de, Anayasa Mahkemesi’nin çok sayıda kararında ifade ettiği gibi, sınırlama amacı ile bu amaca ulaşmak için seçilen araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunmasını; önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişli olmasını; amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemin demokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını gerektirmekteydi.

3- KHK’ler, “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler”e de aykırı olmamalıydı. Çünkü, AB ve BM’nin sözleşmeleri, olağanüstü hallerde de ihlal edilemeyecek çekirdek bir
hak ve özgürlükler alanı öngörmekteydi.

Sonuç olarak; bir KHK’nin, anayasada belirtilen “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkarılmış gerçek bir olağanüstü hal KHK’si olup olmadığını araştırmak ve bu nitelikte olmayan KHK’lere anayasaya uygunluk denetimi yapmak Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi ve göreviydi.

==========================

Teşekkürler sevgili Işık Kansu..

Anayasa Mahkemesi 10 Ocak 1991 tarih ve 1991/1 sayılı kararı ile OHAL kararnamesini incelemiş ve iptal etmişti.. Bekleyip göreceğiz.. Ancak CHP çoook gecikti bu bağlamda..
Daha erken davranmalı ve OHAL Kararnamelerinden yalnız 1’ini değil (68 sayılı OHAL Kararnamesi) belki de hepsini Anayasal yargı denetimine götürmeliydi..

Anayasa Mahkememiz bir kez daha hukuk ve demokrasi sınavında..
Başarılar dileyelim 17 sayın üyeye..
424 ve 425 sayılı OHAL Kararnamelerinin iptalindenoy dengesi 6/5 idi.. Şimdiyse 17 üye var. 14’ünü Cumhurbaşkanı, 3’ünü TBMM seçiyor..

“Hukuk Devleti” olmanın belki de 1 numaralı koşulu şu :

  • Anayasa madde 125 – İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”

OHAL Kararnameleri TBMM tarafından onanmadığı sürece bir “Düzenleyici bir İdari işlem”.. Bir yasama işlemi değil.. Geçelim Anayasa Mahkemesi’nin anayasal denetimini,
Danıştay’da “düzenleyici idari işlem” olarak bile yargısal denetime açık olmalı..

Sevgi ve saygı ile.
03 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com