Venizelos – Atatürk – Nobel!

Venizelos – Atatürk – Nobel!

Özgen Acar
Cumhuriyet, 22 Mayıs 2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yunanistan’da “megalo idea (büyük ülkü)” siyasasının savunucusu Eleftherios Kyriakou Venizelos, 1915’te İzmir’i işgal ettirdi. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Osmanlı ile 1920 Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar arasında Venizelos da vardı.
9 Eylül’de Mustafa Kemal’in ordusu Yunanları İzmir’den kovaladı. Venizelos, 24 Temmuz 1923’te İsmet İnönü ile Lozan Antlaşması‘nı imzalamak zorunda kaldı. Venizelos 1930’da geldiği Ankara’da Atatürk’ün konuğu olurken “Dostluk Antlaşması’nı” imzaladı.

Atina’da “Venizelos Vakfı’nın” arşivinde, 12 Ocak 1934’te Fransızca yazılmış bir belge buldum. Belgede Venizelos, Atatürk’ün “Nobel Barış Ödülü’ne” adaylığını öneriyordu. Atina’daki Norveç Büyükelçiliği aracılığı ile belgenin doğruluğunu da saptadım. “Atatürk’ün 100. doğum yıldönümünde” açıkladığım mektup şöyle (*):

Sayın Başkan,
Yedi yüzyıla yakın bir süre boyunca tüm Yakındoğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir bölümü, yankıları çok daha geniş olan savaşlara sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanlarının mutlakiyetçi rejimi, bunun başlıca nedenini teşkil etmiştir.
Hıristiyan halklarının dayanılmaz bir baskı boyunduruğuna tabi kılınması, bunun doğal sonucu olarak Haç’ı Ay’a karşı çıkaran dini savaşlar, özgürlüklerini isteyen bütün bu halkların ardı ardına gelen ayaklanmaları, sultanların Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkilerinin devam ettiği sürece, aralıksız bir tehlike kaynağı olarak ortaya çıkan bu durumu yaratmıştır.
Mustafa Kemal Paşa’nın ulusal hareketinin hasımlarına karşı 1922 yılındaki zaferinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, gelecekte barış için yeni ve vahim tehlikeler ortaya çıkaracak bu hoşgörüden yoksun ve istikrarsız bu duruma kesin biçimde son vermiştir.
Gerçekten, bir ulusun yaşamında bu kadar kısa bir süre içinde bu derece köklü bir değişim ender gerçekleştirilmiştir.
Hukuk ve din kavramlarının karıştırıldığı teokratik (dinsel) bir rejim altında, çökmekte olan bir imparatorluğun yerini ulusal, modern canlılık ve hayatla dolu bir devlet almıştır.
Büyük reformcu Mustafa Kemal Paşa’nın itici gücüyle sultanların mutlakiyetçi rejimi kaldırılmış ve devlet açıkça laik olmuştur. Ulus, tümüyle ve haklı olarak ihtiraslı biçimde uygar ulusların öncüleri arasında yer almak üzere gelişmeye doğru atılımda bulunmuştur.
Ayrıca, barışın güçlendirilmesi hareketi, belirgin biçimde etnik, modern Türk devletine bugünkü görünümünü sağlayan iç reformlarla birlikte sürdürülmüştür.
Gerçekten, etnik ve siyasal sınırlarından açıkça memnun Türkiye, komşularıyla tüm toprak sorunlarını çözümlemiş ve böylece Yakındoğu’da barışın temel direği olmuştur.
Husumet içinde geçen uzun yüzyıllar boyunca Türkiye ile kanlı savaşları sürdürmüş biz Yunanlar, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkedeki köklü değişikliğin etkilerini ilk olarak duyabilme fırsatını elde ettik.
Küçük Asya Felaketinin hemen ertesinde, savaştan bir ulusal devlet olarak çıkmış ve yeniden sağlığına kavuşmuş Türkiye ile anlaşma olanağını görerek, ona elimizi uzattık ve o da bunu içtenlikle kabul etti ve sıktı.
Barış arzusunu besledikleri takdirde, en tehlikeli anlaşmazlıkların ayırdığı halklar arasında anlaşma olanağı için bir örnek oluşturacak bu yakınlaşmadan ilgili iki ülke için olduğu kadar Yakındoğu’da barış düzeninin korunması içinde yalnızca olumlu sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
İşte! Barış sorununa bu değerli katkıyı sağlayan kişi Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Mustafa Kemal Paşa’dır.
Yakındoğu’da, barış yolunda yeni bir çağ açan Yunan – Türk anlaşmasının imzalandığı dönemde, 1930 yılındaki Yunan hükümetinin başkanı kimliğiyle, şimdi Nobel Barış Ödülü Komitesi’nin seçkin üyeleri önünde Mustafa Kemal Paşa’nın adaylığını bu onur ödülüne layık olarak önermekten şeref duymaktayım.
En derin saygılarımın kabulünü rica ederim Sayın Başkan.
Saygılarımla, Eleftherios Kyriakou Venizelos
***
Bu olayların simgelerinden biri de, 1956’da mezun olduğum İzmir Atatürk Lisesi’dir. Ne var ki AKP Reis’i Umumisi’nin oğlunun Türkiye Gençlik Vakfı (TÜKVA), “Medeniyet ve Değerler Protokolü” kapsamında “dini eğitim yapması” için görevlendirildi! (**)
Son olarak da haddini bilmez Müdür, “mezuniyet balosunda” öğrencilerin “Onuncu Yıl” ve “İzmir” marşlarını söylemelerini engelledi, görevden alındı!
***
AKP Reis-i Umumisi, Venizelos’un 84. yıl önceki şu sözlerini makam odasına asmalıdır:

  • Hukuk ve din kavramlarının karıştırıldığı dinsel bir rejim altında, çökmekte olan bir imparatorluğun yerini ulusal, modern canlılık ve yaşamla dolu bir devlet almıştır!” 

(*) 20 Mayıs 1981 Milliyet – (**) 8 Ağustos 2017 Cumhuriyet
=======================================
Dostlar,

Sayın Özgen ACAR Cumhuriyet’in en kıdemli yazarlarındandır.
Yazıları belgelere, araştırma emeğine dayalıdır.
Yukarıdaki yazısı da bu kapsamdadır.
Ülkemizde Mustafa Kemal ATATÜRK ve O’nun görkemli yapıtı Türkiye Cumhuriyeti için ölçüsüz bir vefasızlıkla görmezden gelen, hatta karalayan, düşmanlık duyguları,kin – nefret besleyen.. bu yönde yetiştirilen kulaklara örnek bir yazıdır.
Korkunç bir vekalet savaşı ile emperyalizmin kışkırtması – desteği ile Batı Anadolu’yu işgal  eden ve 9 Eylül 1922’de Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki Türk ordusu ile denize dökülen Yunanistan’ın devlet başkanı, örnek bir olgunluk – devlet  adamlığı göstererek savaşta yenildiği Mustafa Kemal ATATÜRK’ü NOBEL’e aday gösterebilmiştir. Üstelik NOBEL Barış ödülüne. Bu davranışta Venizelos’a yakıştırılması gereken bir asalet payı tartışma dışıdır.

Öte yandan, tüm ayrıcalıklı kişiliğine karşın Venizelos’un NOBEL Barış ödülüne aday gösterdiği

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “biricikliğini” görmezden gelme olanağı olabilir mi??

Sevgi ve saygı ile. 25 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com


 

ILO’yu niçin kurdular?

ILO’yu niçin kurdular?

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 07.05.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

1919 yılında kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sendikal hak ve özgürlükler ve temel işçi hakları konusunda çok önemli düzenlemeler getiriyor. Devletlerin üye olduğu, işverenlerin de önemli ölçüde etkileyebildiği bu örgüt, nasıl oldu da, yaptırım gücünün olmamasına karşın, böylesine hak ve özgürlükleri tanıdı?

Bu soruya yanıt verebilmek için önce 1919 yılına, ardından da soğuk savaşın en sert biçimde yaşandığı 1948-1953 dönemine gideceğiz.

1919’DA NELER OLDU?

Bolşevikler 1917 yılı Kasım ayında Rusya’da iktidara geldi. Beklentileri ve umutları, Rus Devrimi’nin Avrupa devrimlerinin öncüsü ve tetikleyicisi olmasıydı. Özellikle Almanya’da bir devrimin gerçekleşmesini dört gözle bekliyorlardı. Gerçekten de Almanya’da ve Macaristan’da işçi ayaklanmaları oldu, sovyetler kuruldu. Başka ülkelerde de yaygın işçi eylemleri ortaya çıktı. Ancak Avrupa’nın sosyalistleri Bolşevikler’den farklıydı. Bolşevikler Çarlığın baskısına karşı onyıllardır zor koşullarda mücadele ediyorlardı. Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin sosyalistleri ise emperyalist sömürünün sağladığı demokratik ortamda legal mücadele içindeydiler. Avrupa’daki girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Bolşevikler, 1919 yılı Mart ayı başlarında Komünist Enternasyonal’i (Üçüncü Enternasyonal veya Komintern) kurdular. Bir dünya komünist partisi niteliğindeki Komintern, Avrupa’da devrim örgütleme çabasına girdi.

Komünistlerin amacı, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı çok büyük tahribatla kapitalizme tepki duyma eğilimi güçlenmiş olan işçi sınıflarını örgütlemek, kapitalizmi yıkmaktı.

Emperyalist ülkelerin devletlerinin, sermayedar sınıflarının ve kapitalizmi destekleyen sendikalarının buna tepkisi ise ILO’yu kurmak oldu. Kapitalizmi yıkmaya çalışan Komintern’e karşı, kapitalizmde reformlar yaparak kapitalizmi işçiler açısından daha yaşanılır bir hale getirmeye çalışan Uluslararası Çalışma Örgütü’nü (ILO) kurdular.

Bu nedenle, Komintern’in denetimindeki Sendikalar Kızıl Enternasyonali’nin (Profintern veya RILU) 1921 yılındaki tüzüğünün II/4. maddesi, örgütün hedefleri ve amaçları arasında “programı ve taktikleriyle dünya burjuvazisinin savunma aracı olan (Milletler Cemiyeti’ne bağlı) Uluslararası Çalışma Bürosu’na karşı kararlı bir savaş sürdürmek” de yer alıyordu.

Sovyetler Birliği ILO’ya ancak Nazi tehlikesinin 1933 yılında tırmanması üzerine 1934 yılında üye oldu.

ILO Anayasası, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleriyle Almanya arasında 1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması’nın bir bölümü olarak kabul edildi. Ayrıca, Osmanlı ile galip devletler arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’nın bir bölümü de ILO Anayasasıdır.

1948-1951’DE NELER OLDU?

İkinci Dünya Savaşı’nın kazanılmasında belirleyici güç, Sovyetler Birliği idi. Sovyetler Birliği faşizme karşı savaşta 20 milyondan çok insanını yitirdi. Kızıl Ordu’nun 1942/43 kışında kazandığı Stalingrad direnişinde ve 1943 yazında kazandığı büyük Kursk Savaşı’nda Alman ordularının belkemiği kırıldı. Avrupa’yı ve insanlığı faşizmden kurtaran, Kızıl Ordu oldu. Müttefiklerin Normandiya Çıkartması ancak bu zaferlerden sonradır.

Emperyalizm ise 1946 yılı sonlarında soğuk savaşı başlattı. Emperyalist güçler, Sovyetler Birliği’nde “özgür sendikacılık, toplu pazarlık ve grev hakları” bulunmadığı gerekçesiyle, ILO’yu Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmaya çalıştılar. Sovyetler Birliği’nin 1940-1954 döneminde ILO üyesi olmaması, bu çabaları kolaylaştırdı. Bu dönemde kabul edilen 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri, daha sonraki yıllarda içtihatlarla geliştirildi ve bugünkü sendikal hak ve özgürlüklerin temelini oluşturdu.
=====================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Yıldırım Koç‘un sendikalar – emek mücadelesi – işçi hakları – iş hukuku konularında uzmanlığı tartışma dışıdır. Yıllar önce bir toplantıda Mülkiye’den merhum dostumuz Prof. Alpaslan Işıklı hocamız bile, bir soru üzerinde Yıldırım Koç’u işaret ederek kendisi yanıtlamayıp topu değerli Koç’a atmıştı. Biz de zaman zaman kendisine telefonla bu konularda danışıyor ve her kezinde sorun çözen doyurucu yanıtlarını alıyoruz.

Sayın Koç’un ILO hakkında geçen hafta AYDINLIK’ta 3 makalesi yayınlandı. Bu 2. si.. Öbürünü de sitemizde paylaşacağız kendisine teşekkür ederek.

Türkiye Büyük ATATÜRK dönemimde 1932’de, ILO’nun 13. yılında bu örgüte üye oldu ve 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasasından sonra ilk İş Yasasına 1936’da kavuştu ILO’nun da desteği ile (3008 s. yasa, RG 15.06.1936). Kabul etmek gerekir ki ve çok açıktır ki, 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasası olağanüstü bir dönemin ürünüdür ve çok sınırlı bir kapsamdadır. 9 yıl sonra 1930’da kabul edilen 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Yasası‘nda “İşçiler Hıfzıssıhhası” bölümü konmuştur; 7, bap, md. 173-180. 6 yıl sonra da yukarıda değinilen 3008 s. İş Kanunu TBMM’de benimsenmiştir. Ardından 1971’de kabul edilen 1475 s. İş Kanunu ve 2003’te benimsenen 4857 s. İş Kanunu.. Son olarak da 30.06.2012 tarihli 6331 s. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (kimi hükümleri 1.7.2020’de yürürlük alacak)..

Gen de ülkemiz işçi sağlığı – iş güvenliği ölçütleri (başlıca İş Kazaları – Meslek Hastalıkları) bakımından dünyada oldukça geri düzeydedir. Yasa yapmakla sorunlar tümden çözülemiyor. Kaldı ki, Türkiye kadim bir üyesi olmakla birlikte ILO’nun işçi sağlığı – iş güvenliğini iyileştirme amaçlı Sözleşmelerinin (Convention) yaklaşık 1/4’ünü içi hukukuna aktarmıştır, onların da uygulanmasında ciddi sorunlar vardır.

  • Türkiye’de emekçiler, küreselleşen sermayeye post-modern KAN VE CAN VERGİSİ (!) ödemeyi sürdürüyorlar!

    ILO’nun fikir babası Robert Owen‘in kulakları çınlasın…
    1944 Filadelfiya Kongresi katılımcılarının da..

    Oysa Lenin çareyi göstermişti :

  • Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

Emperyaliştleşen günümüz kapitalizmi ise ILO’yu da araçsallaştırarak
Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
hedefine engel olma çabasında..

Nereye dek heyy Lordum, nereye ve kaç vakte dek??

Sevgi ve saygı ile. 10 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Işık KANSU : Atatürk yerine bardak!

Atatürk yerine bardak!

portresi

IŞIK KANSU
Cumhuriyet, 01.10.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Rize’de “Atatürk ve Gençlik” anıtı kaldırılmıştı. Sıra, Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk yontusuna gelmiş. Yerine, bir çay bardağı dikeceklermiş. Oldu olacak yanına bir de apteshane ibriği ile takunya kondurun. Simgeniz olsun, şanınız yürüsün.

Yoğun istek
Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir’deki çocuk parkını meğer “yoğun talep” üzerine kurmuş. Resmi açıklamasından öyle anlaşılıyor.
Tarihimizde, yoğun istek üzerine Mondros Mütarekesi’ni imzalayanlar olmuştu. Ordu dağıtılsın, silahları elinden alınsın diye.
Yoğun istek üzerine Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar çıkmıştı. Yurt işgal edilsin, emperyalistlerin çizmeleri ile kirletilsin diye.
Şimdi de yoğun istek üzerine ABD’den “liyakat madalyası” alanlar var. Lozan’ı reddedenler var.
Kafa, aynı kafa…

Mağara adamının gömütlüğü
Bilim ve Ütopya dergisinin Eylül sayısında Prof. Dr. Metin Özbek’in neandertallerin, yani alışıldık tanımlamayla mağara adamlarını irdeleyen bir makalesi yayımlandı. Makaleye göre neandertaller, dünya tarihinde ilk kez ölüsüne sahip çıkanlarmış. Kabile içinde saygınlığı olanları, özel olarak ayrı bir yere gömerler, üzerine de çeşitli türden çiçekler serperlermiş. Başının altına, kimi kez yassı bir taş, kimi kez de kullandığı çakmaktaşlarından bir demet yapıp koyarak ölüyü özenle yatırırlarmış. Yine onların üstüne, günlük yaşamlarında yaraları iyileştirmek için kullandıkları kırmızı aşı boyasından dökerlermiş. Çünkü inançlarına göre, ölen kişi yok olmuyormuş, uzun bir yolculuğa çıkıyormuş. Ölü, er ya da geç bu yolculuktan, yani uykudan uyanıp dirilecekmiş. Kısacası, mağara adamları bile gömütlüklerine salıncak, kaydırak filan yapmıyorlarmış. Ölülerine saygı gösteriyorlarmış.

CHP’nin KHK’leri iptal istemi gerekçeleri

CHP Grup Başkanvekili Levent Gök’e, cadı kazanı gibi kaynatılan KHK’ler için
Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurunun gerekçeleri
ni sorduk. Özetle şu yanıtları aldık:

1- Olağanüstü hal dönemlerinde anayasanın öngördüğü şartlara aykırı olan KHK’ler
olağan KHK’ler niteliğindeydi.

2- Anayasanın KHK’lerin konu öğesini olağanüstü halin “gerekli kıldığı konularla”sınırlandıran hükmü “ölçülülük ilkesi”ne karşılık gelmekteydi. Ölçülülük ilkesi de, Anayasa Mahkemesi’nin çok sayıda kararında ifade ettiği gibi, sınırlama amacı ile bu amaca ulaşmak için seçilen araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunmasını; önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişli olmasını; amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemin demokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını gerektirmekteydi.

3- KHK’ler, “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler”e de aykırı olmamalıydı. Çünkü, AB ve BM’nin sözleşmeleri, olağanüstü hallerde de ihlal edilemeyecek çekirdek bir
hak ve özgürlükler alanı öngörmekteydi.

Sonuç olarak; bir KHK’nin, anayasada belirtilen “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkarılmış gerçek bir olağanüstü hal KHK’si olup olmadığını araştırmak ve bu nitelikte olmayan KHK’lere anayasaya uygunluk denetimi yapmak Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi ve göreviydi.

==========================

Teşekkürler sevgili Işık Kansu..

Anayasa Mahkemesi 10 Ocak 1991 tarih ve 1991/1 sayılı kararı ile OHAL kararnamesini incelemiş ve iptal etmişti.. Bekleyip göreceğiz.. Ancak CHP çoook gecikti bu bağlamda..
Daha erken davranmalı ve OHAL Kararnamelerinden yalnız 1’ini değil (68 sayılı OHAL Kararnamesi) belki de hepsini Anayasal yargı denetimine götürmeliydi..

Anayasa Mahkememiz bir kez daha hukuk ve demokrasi sınavında..
Başarılar dileyelim 17 sayın üyeye..
424 ve 425 sayılı OHAL Kararnamelerinin iptalindenoy dengesi 6/5 idi.. Şimdiyse 17 üye var. 14’ünü Cumhurbaşkanı, 3’ünü TBMM seçiyor..

“Hukuk Devleti” olmanın belki de 1 numaralı koşulu şu :

  • Anayasa madde 125 – İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”

OHAL Kararnameleri TBMM tarafından onanmadığı sürece bir “Düzenleyici bir İdari işlem”.. Bir yasama işlemi değil.. Geçelim Anayasa Mahkemesi’nin anayasal denetimini,
Danıştay’da “düzenleyici idari işlem” olarak bile yargısal denetime açık olmalı..

Sevgi ve saygı ile.
03 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Mustafa Kemal’in tek kurşun atmadan dehasıyla kazandığı zafer!.

Mustafa Kemal’in tek kurşun atmadan dehasıyla kazandığı zafer!..

2

Yıl 1922…
Mustafa Kemal ve askerlerinin 30 Ağustos Zaferi ile perişan ettiği Yunan Ordusu’nu adeta süpürerek 9 Eylül’de İzmir’e girmesi, müthiş bir Yunansever ve Türk düşmanı olan İngiltere Başbakanı Lloyd George’u çılgına çevirmişti… Türklere hâlâ ağır bir ders verme sevdasında olan Lloyd George, Sevr Antlaşması’na göre Boğazlar çevresinde oluşturulan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri tarafından savunulan “Tarafsız Bölge”nin uluslararası koruma altında olduğunu ileri sürerek Türk Ordusu’nun bölge sınırlarına girmesini savaş sebebi saydığını ilan etmişti.
Oysa, İzmir’in geri alınmasından sonra Mustafa Kemal’in öncelikli hedefi, batıda Misak-ı Milli hudutlarına ulaşmak için Doğu Trakya’nın da Yunan işgalinden kurtarılmasıydı.Ancak oraya giden yol Boğazlardan yani “Tarafsız Bölge”den geçiyordu. Bu durumda, bir İngiliz-Türk çatışması kaçınılmaz görünüyordu. Lloyd George’a muhalif bakanların da yer aldığı İngiliz kabinesi, iki nedenle telaş ve paniğe kapılmıştı. Birincisi; I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere, bölgeden muharip güçlerinin büyük kısmını çekmiş, İstanbul’da ve Çanakkale çevresinde düşük düzeyde kuvvetler bırakmıştı. Bu nedenle savaşa hazır değildi. İkincisi, kısa süre önce yaşadığı Dünya Savaşı’nın açtığı derin yaraları hâlâ sarmaya çalışan İngiliz halkı tekrar savaşmak istemiyordu.
* * *
Osmanlı Hükümeti, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra barışı getireceği umuduyla Mondros Mütarekesi’ni imzalamış ancak mütarekenin barış getirmediğini ve galip devletlerin Osmanlı topraklarını işgale devam ettiklerini görmüştü. 13 Kasım 1918’de galip devletlerin 61 parçalık donanması Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul önünde demirlemiş ve işgal kuvvetlerini karaya çıkartmıştı. Türk halkının varını yoğunu ortaya koyarak ve bir nesli feda ederek savunduğu Çanakkale’nin düşman donanması tarafından rahatça geçilip işgal edilmesi, Türk halkını derin bir üzüntüye boğmuş, kalbini kanatmıştı. Ne var ki, Osmanlı Hükümeti’nin 20 Ağustos 1920’de imzaladığı Sevr Antlaşması, Türk halkı için daha onur kırıcı sonuçlar doğurmuş ve İngiltere ile müttefiklerinin Boğazlar ve İstanbul üzerindeki hakimiyetini pekiştirmişti. (AS : Sevr Antlaşması’nın tarihi 20 değil 10 Ağustos 1920 olacak..)
* * *
İngiltere İmparatorluğu’nun Çanakkale’de ağır yenilgiye uğramasını hazmedemeyen Lloyd George, İstanbul’u ve Boğazları geri ve barbar bir ırk olarak gördüğü Türklere bırakmamakta kararlıydı. Bu amaçla Mustafa Kemal’le savaşı şöyle savunuyordu:“Gelibolu Yarımadası’nın Türklerin eline geçmesine asla izin vermeyiz. Orası dünyamızın en önemli stratejik noktasıdır. Boğazların Türkler tarafından kapatılması, savaşı iki yıl uzatmıştır. Türklerin Gelibolu Yarımadası’na sahip olmaları akıl almayacak bir şeydir ve bunu önlemek için savaşmalıyız.”
Winston Churchill de, Lloyd George’u şu ifadelerle destekliyordu: “Asya’yı Avrupa’dan ayıran derin su çizgisi önemli bir çizgidir ve bunu tüm gücümüzle emniyete almamız gerekmektedir. Türkler Gelibolu Yarımadası ile İstanbul’u alırlarsa, zaferimizin tüm meyvelerini kaybetmiş oluruz!..”
* * *
İngiliz Hükümeti savaş kararı almıştı ama İngiliz halkı savaşmak istemediğine göre, savaşacak asker bulmak lazımdı. Bu maksatla 15 Eylül’de tüm İngiliz dominyonlarına Lloyd George imzalı telgraflar gönderildi. Ertesi gün, gazetelerde yayınlanan hükümet bildirisinde, “Müslüman Türkiye’nin İngiltere ile müttefiklerini büyük bir yenilgiye uğrattığı kabul edildiği takdirde, Müslüman dünyasının bundan esinlenerek sömürge yönetimini üstünden atmak için cesaret bularak ayaklanacağı”vurgulanıyordu.
Tam bu sırada, Fransızlar ve İtalyanlar Tarafsız Bölge’nin ön cephesindeki askerlerini çekerek İngiltere’yi yalnız bıraktılar. Arkadan, dominyonlar asker gönderme eğiliminde olmadıklarını açıkladılar. Hindistan, Kanada ve Avustralya Londra’nın talebini reddediyor, Güney Afrika cevap dahi vermiyordu. Sadece, Yeni Zelanda ve Newfoundland olumlu cevap verdiler.
* * *
Dışişleri Bakanı Lord Curzon 23 Eylül’de Paris’te, Fransa Dışişleri Bakanı Poincare ve İtalya Dışişleri Bakanı Sforza ile görüştü ama onları savaşa ikna edemedi. Ünlü tarihçi David Fromkin, “Barışa Son Veren Barış” adlı eserinde, bu durumda düş kırıklığına uğrayan Lord Curzon’un yan odaya geçip, çaresizlikten ağladığını yazar!..
Ancak giderek artan olumsuzluklar Lloyd George’u etkilemedi. Nitekim, hükümet 23 Eylül’de, Çanakkale’ye ilave savaş gemileri ve hava kuvveti ile Aldershot, Malta, Mısır ve Cebelitarık garnizonlarından kara kuvveti gönderme kararı aldı. Bu esnada Türk ordusu “Tarafsız Bölge”yi kuşatacak şekilde ilerliyordu. Yunan Ordusu’nu ezip geçen Türk askerlerinin ve komutanlarının morali zirvedeydi. Yakın çevresinden Mustafa Kemal’e “Selanik’i de geri alalım” yolunda telkinler yapılıyordu.
* * *
27 Eylül’de İngiliz Hükümeti, İşgal Orduları Başkomutanı General Harrington’a, “Tarafsız Bölge”nin boşaltılmasının Britanya İmparatorluğu’nu utanç verici duruma düşüreceği ve bu nedenle Mustafa Kemal’e orayı çevrelemekten vazgeçmediği takdirde, ordusuna ateş açılacağı ültimatomunun verilmesi talimatını gönderdi.Ancak, General Harrington, serinkanlı bir muhakemeyle ültimatomu Türk tarafına iletmedi. Zira karşısında savaş deneyimi kazanmış 40 bin kişilik bir ordu vardı. İzmit civarındaki Türk Ordusu’nun mevcudu da 50 bindi…
* * *
Bu sırada cephede garip bir olay yaşanıyordu. Türk birlikleri İngiliz savunma hatlarına doğru resmi geçit düzeninde “rap…rap…rap…” sesleriyle ilerliyordu. Başkomutan Mustafa Kemal’in talimatı uyarınca, ilk ateş edenin kendileri olmayacağını belirtmek için askerler tüfeklerini omuzlarına dipçikleri yukarı, namluları aşağı gelecek şekilde asmışlardı. Bu görüntü İngilizler için ürkütücü ve sinir bozucuydu. Dalga dalga ilerleyen binlerce Türk askeri, bir süre sonra dikenli teller arkasından şaşkın bakışlarla kendilerini izleyen İngiliz askerleriyle yüz yüze geldi. Artık General Harrington’un Mustafa Kemal’le bir uzlaşma zemini aramaktan başka çaresi kalmamıştı…
* * *
Mustafa Kemal her zamanki gerçekçiliğiyle serinkanlı hareket ederek, meselenin siyaset yoluyla çözümlenmesine karar verdi. Doğu Trakya’nın Meriç’e kadar Türkiye’ye bırakılması şartıyla, Mudanya’da mütareke görüşmelerine başlanmasını kabul etti. 11 Ekim’de noktalanan görüşmelere göre, Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşa son veriliyor, Yunanistan Doğu Trakya’yı Türkiye’ye bırakıyor, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nda dar bir kıyı şeridi “Tarafsız Mıntıka” olarak kabul ediliyor ve önemli konular toplanacak barış konferansına bırakılıyordu.
Böylece İngiltere’nin Batı Anadolu’yu Yunanistan’a verme politikası iflas etti. Bu politikanın mimarı Başbakan Lloyd George da, Türklere karşı sınırsız düşmanlığının ve hatasının bedelini, istifaya mecbur kalarak ve siyaset sahnesinden silinerek ödedi.
* * *
Tarihe 1922 Çanakkale Krizi (The Chanak Affair) olarak geçen bu süreç, Atatürk’ün, asker ve devlet adamlığı vasıflarını ortaya koyarken, aynı zamanda gerçekçi olma, riski iyi hesaplama, duygularına kapılmama ve ölçülü hareket etme niteliklerini -üstelik tek kurşun atmadan- bir kere daha gözler önüne serdi.
İzmir’in kurtuluşunun 94. yıldönümünde, Cumhuriyetimizin kurucusu, ulusal bağımsızlığımızın ve Türklük şuurunun mimarı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anmayı görev biliyor, onun aziz hatırası önünde minnet ve şükran duygularıyla eğiliyorum.
Ne mutlu, Türküm diyene!..
* * *
Sevgili okurlarım,
Okurken insanın tüylerini ürperten, gözlerini yaşartan araştırmanın sahibi bilge diplomat, Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’a teşekkür ediyor, İzmir’i kurtaran 9 Eylül Zaferi’ni bir kez daha kutluyorum.

Uğur DÜNDAR
SÖZCÜ, 09.09.2016

===========================================

Dostlar,

Cumhuriyetimizin yetiştirdiği aydınlık kişiliklerden biri de hiç kuşku yok çoook başarılı gazeteci – yazari bol ödüllü… Sayın Uğur Dündar..

Pek çok yazısı gibi bunu da çok anlamlı ve değerli bulduk ve 9 Eylül 1922 tarihli görkemli zaferimizin 94. yılında kendisine teşekkür ederek paylaşmak istiyoruz..

Bir minik maddi hata düzeltmesi yaptık metin içinde..

Bir de ekleyelim ki, Büyük ATATÜRK‘ün öncülüğünde Türk Milleti olarak bu büyük utkumuz (zaferimiz), o dönemin dünya devi ve jandarması, günümüzün ABD’sinin rolündeki İngiltere’de Başbakan Lloyd George‘un istifa etmek zorunda kalması sonucunu da doğurmuştu..

Sevgi ve saygı ile.
09 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

19 MAYIS: YENİDEN DOĞUŞ

19 MAYIS: YENİDEN DOĞUŞ (*)


portresi_gulumseyen

 

Suay Karaman

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkemizi kurtarmak için Samsun’a hareket ettiği 16 Mayıs gününde, bu anlamlı etkinliği düzenleyen Eğitim İş Sendikası Ankara Şubeleri ile Ulusal Eğitim Derneği’ne teşekkür ederek ve tüm katılanları selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

1. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan Osmanlı Devleti, koşulları çok ağır olan
Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakılmıştı. Ordusunun elinden silahları ve cephanesi alınmıştı. Anadolu işgal edilmişti. Uzun savaş yılları boyunca millet yorgun ve yoksul bir durumda kalmıştı. Ülkeyi yöneten hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkaktı.
Padişahın ise kendini ve tahtını korumaktan başka bir düşüncesi yoktu.

Bu koşullar altında Mustafa Kemal’in yapacağı tek şey vardı;

Emperyalist güçler tarafından bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulus için
kurtuluş savaşına başlamak.

İşte bu nedenle 19 Mayıs 1919 tarihi, vatanın kurtulması için örgütlenen Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesinin başlangıcıdır. Bu başlangıçla birlikte büyük liderin öncülüğünde, şanlı zaferler birbirini izlemiş ve kurtuluş süreci tamamlanmıştır. Mustafa Kemal’in önderliğinde 1923 – 1938 arasında gerçekleştirilenler, Kemalist Devrim’in büyük başarılarla oluşturduğu yapılanmanın eseridir.

Ancak Atatürk’ün ölümünden hemen sonra emperyalizmin kışkırtmalarıyla ve ardından çok partili düzenle birlikte, Kemalist Devrim’e karşı olumsuzluklar başlamıştır. Bu sürecin sonunda emperyalist güçlerin yeniden ülkemizi kuşatması, sanayileşmenin önlenmesi, tam bağımsızlığın terk edilmesi, Aydınlanmanın şeriatın karanlığı tarafından bastırılması, ülkeyi içinden çıkılması güç koşullara getirmiştir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden Sevr koşulları dayatılarak, parçalanmak, bölünmek istenmektedir.

Bugün ülkemizin ulusal kuruluşları yabancılara satılmaktadır. Yeraltı ve yer üstü zenginliklerimiz emperyalist güçlere pazarlanmaktadır. Tarım ve hayvancılığımız bitirilmiş, sanayimiz çökertilmiş, yolsuzluk, yoksulluk ve talan en üst düzeye ulaşmıştır. Günümüz Türkiye’sinde 8 milyon kişi asgari ücretle çalışmakta, 12 milyon kişi işsizlikle boğuşmaktadır. Çalışanların %70’i yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır. Memurun, işçinin, emeklinin, esnafın, çiftçinin düşürüldüğü acıklı durum herkes tarafından görülmektedir.

Terör ülkemizi vurmuş ve terör örgütüyle pazarlık aşamasında ülkemizi bölmek üzere
yeni bir anayasa yapılmak istenmektedir.
Günümüz Türkiye’sinin getirildiği konum karanlıktır.
Genel durum ve görünüm şimdilik iç açıcı değildir.

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporlarına göre Türkiye, 134 ülke arasında ekonomik açıdan incelemede genel sıralamada 125. sıradadır. Siyasal iktidarın dünyanın 17. büyük ekonomisi dediği Türkiye’nin gerçekleri yoksulluktur, açlıktır, işsizliktir. Paralarını sıfırlayanlara ve ayakkabı kutusu olanlara teğet geçen ekonomik kriz, halkımızı delip geçmektedir.
Aynı rapora göre yargı bağımsızlığında 82. sırada yer alan Türkiye’de yapılan yolsuzlukların üzerine de gidilememektedir.

Ülkeyi yöneten siyasal iktidar hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşmakta ve açıkça sivil darbe yapmaktadır. Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli biçimde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları
bir yolla yargılayıp, susturmaktır. Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesinleşen siyasal iktidarın amacı, ülkemizde rejim değişikliği yapmaktır.

Ancak ülkemizi İslam cumhuriyetine dönüştürme çabaları sonuç vermeyecektir.

Bugün geldiğimiz ortamı eşsiz önderimiz büyük Atatürk 20 Ekim 1927’de Cumhuriyeti
Türk Gençliğine emanet ederken anlatmıştı:

“Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde
yönetim başında bulunanlar, aymazlık, sapkınlık ve üstelik hainlik içinde bulunabilirler. Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri, kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan dış düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.”

Ulusal kurtuluş mücadelemizin başlangıcından 96 yıl sonra, ülkemizde genel durum ve görünüm çok parlak değildir. 96 yıl önce bugünlerde 19 Mayıs, bağımsızlığı yok edilmek istenen
bir ulusun kurtuluş savaşına başlangıcını müjdeliyordu. Vatanın kurtulması için örgütlenerek, güçbirliği yapan Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesini müjdeliyordu. 96 yıl sonra
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve 19 Mayıs’ı, bugünkü siyasal ortamla birlikte düşünürsek umutsuzluğa kapılabiliriz. Ancak içinde Atatürk sevgisi taşıyanlar için umutsuzluğa yer yoktur, Atatürk’ün gençleri için umutsuzluk diye bir olgu söz konusu değildir. Atatürk’ün ilkelerini özümseyerek, bilinçli ve kararlı bir şekilde tüm yurtseverlerin örgütlenerek yapacağı haklı ve demokratik bir mücadele ile umuda ve aydınlığa doğru yeniden yol alınacaktır.

Günümüz koşullarında Atatürk’ü yalnızca sevmek yetmiyor. Atatürk’ün ilkelerini ve devrimlerini özümsemeden, uğrunda mücadele etmeden salt sevmek; bizi bugün içinde bulunduğumuz karanlıktan çıkarmaya yetmemektedir. Atatürk’ü özünde öğrenip, bilinçli ve kararlı bir biçimde örgütlenerek, mücadele etmemizin zamanı gelmiştir.

Bunun için tüm yurtsever güçlerin bir araya gelip örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesi gerekmektedir. Çözümün Kemalizm’in muhteşem “6 Ok” unda olduğunu bilerek, il il,
ilçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle dolaşarak ülkemiz üzerinde oynanan bütün bu oyunların topluma anlatılması gerekmektedir. Atatürk’ün gençlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşatılması için, hepimizi büyük görev ve sorumluluklar beklemektedir.

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı”
kararlı ve bilinçli olarak yeniden savaşmanın zamanı gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda daima ileriye doğru gideceğimiz ışıltılı günlerin özlemiyle,
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olan, 19 Mayıs’ın 96. yılını kutluyor ve bize yeniden doğuş ile ışıklar saçmasını diliyorum.

Salonlarda yapılan böyle toplantılarda, genellikle durum analizi yapılır ve konuşmacı konuşmasını bitirir. Halbuki dinleyiciler de durum analizini biliyorlardır, en azından böyle toplantılarda birkaç kez dinlemişlerdir. Haklı olarak “peki ne yapalım, öneriniz ne, çözüm ne?” gibi soru sormak isterler. Konuşmacı bu konuya pek değinmek istemez, belki konuşmayı gizemli olarak sonlandırmak ister, belki çözümü dinleyicilerin bulmasını arzu eder.
Belki de çözümü kendisi de bilmiyor olabilir.

Aslında çözüm son derece basittir: Öfkelenmek gerekir. Ama sinirlenmemeliyiz;
öfkelenmek ile sinirlenmeyi birbirine karıştırmamalıyız. Fransız diplomat ve yazar Stephane Hessel (1917-2013), “sinirlenme negatif bir sözcüktür; sinirlenmemek gerekir; umutlu olmak gerekir. Sinirlenme umudun yitirilmesidir, inkâr edilmesidir.” demiştir. Laik ve demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu anayasasında yazan bir ülkede, laiklikten söz edilemezse, demokratiklik ise diktatörlüğe dönüştürülmek isteniyorsa, sosyal devlet ilkesine son veriliyorsa, hukuk devleti ilkesi çiğnenip yok ediliyorsa, bireyler kullaştırılıyorsa, ülkenin parçalanması
ve bölünmesi için çalışılıyorsa, yolsuzluk ve rüşvet bakanlara dek uzanarak, aile boyuna yayılıyorsa, ekonomik kriz insanları etkiliyorsa kızdığınızı göstererek, insana özgü en basit tepkiyi vermek gerekiyor: öfkeleneceğiz. Çünkü bunun başka bir yolu yoktur.

Stephane Hessel; “Benzersiz zenginliklere sahip şu yeryüzünde, bilgi ve iletişim çağı 21. yüzyıla yaraşır, eşitlikçi, özgürlükçü, adil ve çevreci olan; diktatörlüğe ‘hayır’ diyen, barışçıl bir başkaldırıdır öfkelenmek.” der ve sürdürür; “öfkelenmenin hedefi daha çok adalet, daha çok özgürlüktür.” Yani kısaca olana, bitene duyarsız, ilgisiz kalmayacağız öfkeleneceğiz.

Yaşadığımız dünyada dayanılamayacak kimi şeylerin olması olağandır. En kötü tavır bu dayanılamayacak şeylere karşı duyarsızlık ve ilgisizliktir. “Elimden bir şey gelmez, ben kendi işime bakarım” demektir. Böyle davranıldığında, insanlığı oluşturan temel değerlerden birini yitiririz. İşte bu yitirdiğimiz değer öfkelenme yeteneğidir.

Öfkelenmenin ardından gelen belirleyici aşama ise eyleme geçmektir. Eylemlere katılım istenilen düzeyde olmayınca, “Neden bu denli az kişiyiz?” sorusunu sorarız ve yine öfkeleniriz. Böylece bu döngü hiç bitmez, hep devam eder. Özellikle sosyal medya üzerinden kahramanlık yapılmasıyla bu döngü desteklenmiş olur. Halbuki alanlara inerek, anayasal hakkımız olan doğru eylemlere imza atmak gerekir. Direnmek sadece düşünmek ya da anlatmak değildir, kesinlikle eyleme geçmektir. Güçlü bir direniş için doğru, yerinde ve zamanında eyleme gereksinim vardır. İşte bu eylemler için  gerekir. Başarının ancak örgütlü toplumlarla gerçekleştiğini unutmamalıyız.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.. 

İlk Kurşun Gazetesi, 19 Mayıs 2015. 

(*): Eğitim İş Ankara Şubeleri ve Ulusal Eğitim Derneği’nin 16 Mayıs 2015 tarihinde düzenlediği “19 Mayıs: Yeniden Doğuş” adlı açıkoturum konuşması.

============================================

Dostlar,

Sevgili kardeşimiz Suay Karaman ve Prof. Dr. Seçil Karal Akgün ile bu açıkoturumda,
bizim düzenleyen her 2 kurumun da üyesi olarak konuşmacı nitemiyle katıldığımızı belirtmiş ve açıkoturum öncesinde 120’yi aşan görsel yansılarımızı web sitemizde paylaşmıştık
(19_Mayis_96. yıl_Ankara)

Değerli Karaman’ın önemli yazısı bize ulaştı ve sizinle paylaşmak istedik.
Kendisine teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
21 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com