Atatürk’ü anlayabilmek ve anlatabilmek için…

Atatürk’ü anlayabilmek ve anlatabilmek için…

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet
, 10 Kasım 2019

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Sevgili okurlarım, siz bu satırları okurken ben Almanya’da, Türk Üniversiteliler Derneği’nin davetlisi olarak Köln Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Atatürk’ü anlatıyor olacağım.

Atatürk’ü anlayabilmek ve anlatabilmek için hem insanlık tarihini hem de insanlık tarihi içinde özellikle dinler tarihi ile Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet tarihini, savaşlar, siyasal rejimler ve devrimler açısından iyi bilmek, özümlemiş olmak gerekmektedir. Ancak bu bilgilerle, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aksakallı acımasız tarihi nasıl mağlup ettiğini, onun karşı konulmaz gücüne nasıl boyun eğdirdiğini anlayabilir ve anlatabilirsiniz.
***
İnsanlık tarihini iyi bilecek ve iyice özümlemiş olacaksınız:

Toplayıcılık-Avcılık Dönemi’ndeki göçebe toplumları, Tarım Devrimi’yle ortaya çıkan din-tarım imparatorluklarını, Endüstri Devrimi’yle oluşan ulusal devletleri, Bilişim Devrimi’nin etkilerini öğrenmiş, onlar hakkındaki bilgileri sindirmiş olacaksınız.

Siyasal tarihi, devrimler tarihini ve dinler tarihini iyi bileceksiniz.

Siyasal tarih içinde dinlerin rolünü iyi anlayacaksınız. Din ve siyaset ilişkilerini devrimler tarihi açısından özümlemiş olacaksınız.

İslam tarihini bütün öteki dinlerin tarihleriyle birlikte, siyasetteki rolünü anlayarak en ince ayrıntılarına kadar bileceksiniz.

Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet tarihini çok iyi bileceksiniz.
Bu tarihin, insanlığın gelişmesi içindeki yerini, katkılarını, eksiklerini, öteki toplumlarla ve devletlerle olan ilişkilerini, rolünü iyi değerlendirmiş olacaksınız.
***
Bu genel bilgileri iyice sindirdikten sonra, özellikle Amerikan, Fransız, Rus ve Türk Devrimlerini çalışacaksınız.
Siyasal akımları, sömürgeciliği, liberalizmi, kapitalizmi, emperyalizmi, faşizmi, Marksizmi, Leninizmi, demokrasiyi öğreneceksiniz.
İşte ancak ondan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun, aksakallı merhametsiz tarihin ellerinde son nefesini nasıl verdiğini, Sevr Antlaşması’na nasıl mahkûm edildiğini anlayabilir…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yalnızca Kurtuluş Savaşı’yla değil, Atatürk Devrimleriyle de bu tarihe Trakya ve Anadolu’da nasıl diz çöktürdüğünü ve Lozan ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin farkını görebilirsiniz!
***
Ben aile ve toplumsal değişme üzerinde ihtisaslaşmaya çalışan bir toplumbilim öğrencisi olarak akademik yaşamımın çok önemli bir bölümünü Türk Devrimi’ni ve elbette onun lideri olan Atatürk’ü öğrenmeye ve anlamaya vakfettim.

Hâlâ da bilgilerimin çok eksik olduğunu fark ediyorum; bu nedenle de bıkmadan, usanmadan, okumaya öğrenmeye devam ediyorum.

Siz bu satırları okurken, “Atatürkçü Devrim Modeli” çerçevesindeki bilgilerimi Almanya’daki dinleyicilerime aktarıyor olacağım.

  • YAŞASIN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK:
  • YAŞASIN O’NUN KURDUĞU DEMOKRATİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ!
    ===========================================
    Dostlar,

Çok değerli Aydınlanmacı yazar, düşünür, bilim ve eylem insanı, Atatürkçü – Devrimci savaşım (mücadele) insanı Sn. Prof. Dr. Emre Kongar’a çok şey borçluyuz..
80 yalına dayanan bu bilge insan, alçakgönülülüğü ile de örnek oluyor..
Ankara Üniversitesi SBF – Mülkiye’yi (Siyasal Bilgiler Fakültesi) bitirdikten sonra 60 yıla yakın zamandır Sosyoloji çalışan Prof. Kongar, kendisini “hala bir Sosyoloji öğrencisi” olarak tanıtmakta.
Son 1-2 yıldır da TELE1’de hafta içi her akşam saat 20:00’de 18 dakika (sıklıkla aşılıyor doğallıkla) programını, yine çok değerli ve yürekli – çalışkan – üretken gazetecei -yazar Sayın Merdan YANARDAĞ ile gündemi yorumlayarak çözüm yolları öneriyorlar..
Bu programın kaçırılmamasını öneriyoruz..

Bu verile ile Sn. Kongar ve Sn. Yanardağ’a teşekkür eder, şükranlarımızı sunarız.

(Not : Bu arada, bizim da 1996’dan bu yana AYDINLANMA konferanslarımız yurt içi, dışı.. 1520’yi buldu! Ülkemize, insanımıza, Yüce Atatürk’ün ışıklı yoluna bizden de bir tutam katkı..)

Sevgi ve saygı ile. 11 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bülend KIRMACI : NÜFUS..

Nüfus!
portresi

Bülend KIRMACI
https://rbulendkirmaci.wordpress.com/2015/12/05/nufus/
 

 

Ülke nüfusunun algoritması yaşam kalitesini etkilemektedir.
Eğitilmiş, doğaya saygılı bireylerden oluşan, sağlıklı koşulları üreten bir nüfus esastır.
“Biz” halen 77 milyonu aştık, beş yıl içinde 82 milyona ulaşacağız ve çok “genciz”.
İnsanımıza iş, aş, meslek, onurlu bir emeklilik, doğduğu yerde esenlik sağlamak zorundayız.
Kapalı toplumlarda doğurganlıkla ilgili devlet öğütlerini de komplo teorilerini de bırakalım.
Ancak alt başlıklarıyla Demografi, Demokrasinin nitelikleri ve yaşamın nimetleriyle ilgilidir.
Bu makalemizdeki sayısal verileri her okuduğunuzda eğitim, sağlık, emeklilik, çevre anılmalı.

Bizde artıyoruz, dünya da çoğalıyor!

Bir BM çalışmasına göre son 12 yılda Dünya Nüfusu 1 milyar daha arttı!
Halen 7,3 milyar insan yaşıyor yerkürede; 2050’de 9,7 ve 2100 yılında (küresel ısınmadan geriye hale bir gezegenimiz kalırsa) Dünya Nüfusu 11 milyar 200 milyon kişiye ulaşacak.

Savaşlar, salgınlar, doğal afetler vs. hepsi “hesaplanmış” gerçek şu ki;
taşıma kapasitesi giderek zorlanan bir dünyadayız!

O arada kıtaların özgül nüfus ağırlıkları da değişiyor. Örneğin Dünya nüfusunun birlikte
%19’unu oluşturan Çin ve Hindistan 2022’de liderliği değiş tokuş edecekler. Son 35 yılda Afrika dünyadaki nüfus artışının yarısını oluşturdu; 28 ülkenin nüfusu 2’ye katlandı.

Nijerya (ki, yolsuzluklar şampiyonu olarak bilinir) 2050’de ABD’nin nüfusunu geçecek
ve dünya üçüncüsü olacak diye bekleniyor.

Avrupa ise yaşlanıyor… 50’lerde 4 Avrupa ülkesi; Rusya başta ve Almanya, İngiltere, İtalya
ilk 10’dayken, 2050’den bu yana hiçbiri en kalabalık on ülke arasında yer almayacak.

Yaşlanmış nüfusun getireceği sorunlar olduğu gibi hızlı artışın getirdiği sorunlar da var:

-Yoksulluğun artması,
-Eşitsizliğin yoğunlaşması,
-Açlığın yaygınlaşması,
-Eğitim ve sağlık hizmetlerinde düşüş…

Şimdi sıkı durun: Bu yüzyılın sonunda 11 milyar insanı konuk edecek şu yaşlı dünya.

20. yüzyıldan ve özellikle Tarım Devriminden bu yana yaşamda kalma oranı arttı,
soğuk depolama sistemleri ticari otoyollarla birleşti ve artık bu ağı internet tamamlıyor;
bu refah (AS: gönenç) demek; her türlü olanaksızlığa karşın aşı ve temiz içme suyu kampanyaları açmak demek. Şimdi artık;

-Su kaynakları, 
-Ormanlar,
-Yeşil Alanlar,
-Göller,

Hem merkezi yönetimlerin hem de yerel yöneticilerin dillerinde ve onları da denetleyen
uluslararası kurumsal dayanışmanın hedefinde… Ama küresel kirlenme de bir başka yanda
en acı ve geri dönüşümü zor sonuçlarla duruyor. Kimi kuramlara göre metalik buzul vahşi bir çağa da girmiş bulunuyoruz. Şimdilik bilim-kurgu olarak gişe yapan filmler, doğanın yıkımını önleyemezsek, “Nüfus bakımından azala ezile eskiye döner miyiz??” sorusunu da birlikte getiriyor.

MÖ 6500’de örneğin Kuzey Afrika, Mezopotamya ve Güney Asya’da topu topu bütün Kürede 7,5 milyon “insan” yaşıyormuş… Sezar’ın Roma’sı hüküm sürerken 285 milyon kişi varmış.
Çin’de pirinç bulununca dünya nüfusu 12,5 milyona çıkmış, Mısır’da yazı keşfedilince de
14 milyona “yükselmiş” o günün dünyasının nüfusu…

İlk kez 4000 yıl önce sayımız ciddi olarak artmaya başlamış. 1960’lardan başlayarak
Dünya Nüfusu ikiye katlanmış (tarımda, sanayide, tıpta ilerlemelerle) insanlığın
küresel gelir toplamı on kat, nüfusu ise %40 dolayında artmış.

Fakat 21. yüzyılın dünyası yaşam niteliği ve paylaşımın dengesi bakımından çok olumlu göstergelere sahip değil: Dünya’da şirketler var devletlerden zengin, devletler içinde
şirketler var kendi yönetimlerinden daha büyük! O arada ülkeler arasında ve ülkeler içinde bölgeler, bölgeler ölçeğinde kentler ve kentler içinde sosyal kesimler açısından çok ciddi gelir, geçim, yaşam standardı farklılıkları (AS: uçurumları!) var. Bütün bu olgular, sürdürülebilir bir yaşam için kolektif bir bilince ve vicdana çağrıyı gerektiriyor…

Doğal dengeye, yeşil enerjiye önem veren, öte yanda, silahlanma ve kimyasal kirliliği azaltan, eğitime, sağlığa, altyapıya yatırımları konusunda hükümetleri özendiren, kaynak kullanımı ve dağılımı için hakça düzenlemeleri ön gören yepyeni, insancıl, sosyal bir anlayış gerekiyor.

Ya insanca bir yaşamı insanlık olarak birlikte kuracağız ya da nerede çokluk orada yokluk.

(Bu yazı Milliyet-blog için yazılmıştır. BK, http://blog.milliyet.com.tr/bulendkirmaci)

==================================

Dostlar,

Değeri dostumuz Sn. Kırmacı Türkiye’nin ve Dünya’nın en teme sorunlarının belki de
başında gelen “anormal hızlı – gereksiz – yersiz – tehlikeli – sürdürülemez – akıldışı” nüfus artışı sorununu ustalıkla ve dünden günümüze verilerile işlemiş..

Eklenecek çok şey yok..
Hep yazageldiğimiz – söyleyegeldiğimiz gibi;

HER AİLEYE 1 ÇOCUK; BAŞKA ÇARE YOK!

Konuya ilişkin olarak Nüfus / Demografi – Sağlık ilişkisini daha fazla öğrenmek için kapsamlı bir sunumuz var… AÜTF Dönem 2’de ders olarak işliyoruz..

DÜNYADA ve TÜRKİYE’de NÜFUS SORUNLARI ve POLİTİKALARI
(
HIZLI NÜFUS ARTIŞI SORUNU / The CHAOS of HUGE POPULATION GROWTH)

Lütfen tıklar mısınız??

Nufus_sorunlari_ ve_ politikalari

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD

www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

 

 

Geçmiş Kalıplarla Geleceği Tartışmak…

 

Cumhuriyet 29.01.2013

AYDINLANMA
Emre Kongar

 

Geçmiş Kalıplarla Geleceği Tartışmak…

Amerika’nın dünya barışına yaptığı en büyük kötülük, mikrodinciliği ve mikromilliyetçiliği yeniden siyaset sahnesinde gündeme getirmesi ve desteklemesidir.
Ünlü “böl ve yönet” ilkesinin günümüzdeki bir yansıması olarak ortaya çıkan bu davranış, bütün dünyadaki halkların tarihten gelen farklılıklarını ve çatışmalarını yeniden gündeme getirmiş, siyaset sahnesine taşımış ve hem ülkelerin içindeki
hem de dünyadaki barışın altını oymuştur.

Hiç kuşkusuz, Amerika’nın bu tutum ve davranışı kendi açısından, Irak olayında görüldüğü gibi, kısa vadede işe yaramış görünmektedir:

ABD işgalindeki Irak’ta en büyük katliamlar, din ve mezhep temelinde, Hıristiyan ve işgalci Amerika’ya karşı değil, Sünni ve Şii grupların birbirlerine karşı ortaya çıkmıştır.
Sadece azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere özgü bir tehlike değildir mikromilliyetçilik ve mikrodincilik…

Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde de ortaya çıkan ırkçı akımlar ve ırkçı partilerin yükselişi bu virüslerin o toplumlarda da yeniden yeşerdiğini göstermektidir.
Yeniden yeşerdiği” diyorum çünkü İkinci Dünya Savaşı’nın dünyayı kasıp kavuran faşist ırkçılığı henüz sadece 70-80 yıl geride kalmıştır…

Daha bu korkunç anılar tazeliğini korurken mikromilliyetçi ve mikrodinci akımların Huntington’un öncülüğünü yaptığı bir ideolojik yaklaşımla ABD tarafından yeniden sahneye çıkarılması, insanlığın içine girdiği yeni “Bilişim Devrimi” aşamasında
büyük bir tehlikedir.

Ayrıca bu akımlar, mikrodincilik Tarım Devriminin egemen olduğu ortaçağdan kalma, mikromilliyetçilik de artık aşılmış olan Endüstri Devriminin egemen olduğu yakınçağdan gelme olduğu için, anakronik, yani “tarih içinde yerini şaşırmış” bir nitelik taşır.

***
Türkiye’de de siyasetin iki alanında bu tehlikelerin varlığı şiddetli hissedilmektedir:

Birinci alan, AKP lideri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Zerdüştlük” veya “Alevilik” göndermesi yaptığı mikrodinci yaklaşımlar alanıdır.

İkinci alan, ülkedeki terörün “Kürt milliyetçiliği” temeline dayandırılmasından ve bunun tepkisi olarak “Türk milliyetçiği” akımının güçlenmesinden kaynaklanan mikromilliyetçi yaklaşımlar alanıdır.

***
Son günlerde gerek Aygün’ün gerekse Güler’in sözleri ve davranışlarıyla,
“CHP içinde çalkantı” biçiminde kamuoyuna yansıyan sorunlar da bu bağlamdadır… Ama bu sorunlar, yine CHP’nin programındaki milliyetçilik tanımının egemen kılınması ile aşılabilir:

  • CHP Atatürk milliyetçiliğini benimsemektedir:

Türkiye Cumhuriyeti din, dil, ırk ve etnik köken temelleri üzerinde değil,
siyasal bilinç ve ideal beraberliği zemininde kurulmuştur. 
Milliyetçilik, ırk, köken, din, mezhep, bölgecilik, kavimcilik anlayışlarının ulusal düzeyde aşılmasıdır.

  • Türkiye hiçbir zaman ırk, kan ve kafatası esasına göre yönetilen bir devlet olmamıştır, olmayacaktır.

Ülkenin sorunlarının çözümüne ırk temelinde değil, yurttaş temelinde yaklaşmaktayız. Türkiye’nin bölünmesine ve parçalanmasına yönelik tüm düşünceleri CHP kesinlikle reddeder. CHP sosyal demokrat anlayışın gereği olarak iktisaden ve siyasi açıdan güçlü sınıfın bu güce sahip olmayan sınıflar üzerinde egemenlik kurmasını reddeder.”

Sorun, bu anlayışın sadece CHP içinde değil, bütün siyasal partiler ve onların mensupları tarafından da içselleştirilmesi, benimsenmesi sorunudur…

Liderlerin, parti programlarının ve parti disiplininin fonksiyonları nedir ki? 
Elbette bizzat liderinin mikrodincilik ve mikromilliyetçilik yaptığı partilerin sorunları daha farklıdır!