O’nu, Yüce Atatürk’ü Aramızdan Bedensel Ayrılışının 82. Yılında Niçin Anıyoruz?

O’nu, Yüce Atatürk’ü
Aramızdan Bedensel Ayrılışının 82. Yılında Niçin Anıyoruz?


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

ADD Genel Başkan Yard. (2004-2006)
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Kamu Yönetimi Siyaset Bilimci (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Aramızdan bedensel olarak ayrılışının 82. yılında, Yüce Atatürk‘ü bir kez daha, ölçüsüz bir özlemle anıyoruz. Başta AB-ABD, siyasal iktidar AKP, kimi iç ve dış güçlerin O’nu ve O’nun fikirlerini yok etme, modası geçmiş gösterme çalışmalarına karşın, hele içinde bulunduğumuz kritik koşullarda, O’nu yalnızca duygusallıkla anarak değil; düşüncelerine, yapıtlarına, eylemine sahip çıkarak, beynimiz ve gönlümüzle derinlemesine kavrayarak, ülkemize ve insanlığa doğru ve aydınlık yolu gösterme çabasında düne göre daha yoğunlukla olmamız gereği, bu yazının ana temasıdır.

  • Son 80-90 yıl, ATATÜRK’ün tüm öngörülerini doğrulamıştır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa.. Yurtsever bir asker, bir aydın, yengin (muzaffer) bir komutan. Demokrasi ve barış aşığı, bir Aydınlanmacı.. Ölümlü bedeni aramızdan ayrılalı 82 uzun / kısa yıl oldu. Ama anısı hâlâ dipdiri, anısı canlı. Yeryüzünde kaç insana nasip oldu böylesi bir gönül tahtı? Çünkü O, ancak ulusuna hizmet edenin ulusunun efendisi olabileceği gerçeğini biliyordu. Tarihsel görevini son anına dek bilimsel akılcılıkla ve sebatla, tüm engelleri zorlayarak, Ulusu ile el ele yerine getirdi. Şu sözleri O’nu ne güzel anlatıyor :

  • Ben, gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere, Türk Ulusuma canımı vereceğim.

Verdi de! Sakarya Savaşı’nı kırık kaburgalarıyla, -kimi zaman, dayanılmaz acısını bastırmak için yan yatarak- yönetti. Yaşamsal tehlikeyi hiçe saydı. Hatta, “İyi ki kaburgalarımız kırıldı da uyumadık, savaşı idare ettik..” diyebildi! Cephelerde 2 kez sıtmaya yakalandı ve doğru dürüst sağaltımı yapılamadığından, ayakta, uykusuz geçirdi. Yineleyen sıtma atakları yüzünden kullandığı yüksek doz Kinin karaciğerini bozdu ve Banti sendromu adı verilen, karaciğer yetmezliği nedeniyle çok erken, 57 yaşında yaşamını yitirdi.

O’nu her geçen yıl daha da özleyerek ve anlayarak anıyoruz. Çünkü O, UNESCO‘nun 1979’da O’nun 1981’ deki 100. doğum yılına armağan olmak üzere 156 ülkenin oybirliği ile aldığı kararda şöyle anlatılıyordu :

  • “ ULUSLARARASI ANLAYIŞ ve BARIŞ İÇİN ÇABA HARCAMIŞ ÜSTÜN BİR KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ BİR DEVRİMCİ, SÖMÜRGECİLİK ve EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, İNSANLAR ARASINDA HİÇBİR RENK, DİN, IRK AYRIMI GÖZETMEYEN EŞSİZ DEVLET ADAMI; TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU.”

O, biz Anadolu halkını yok edilmekten kurtardığı için kendisine sonsuz vefa borçluyuz, onun için anıyoruz :

  • Sevr Antlaşması, salt yenilen bir ulusa dayatılan yenilgi anlaşması değildi. Yüzyıllardan beri
    Türk Ulusu’nu tarih sahnesinden yok etmek için hazırlanan bir suikast planı idi.. (SÖYLEV)

Bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ve yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşarak, dahası, bu savaşımı “meslek edinerek” tam bağımsız Türkiye Cumhuriyet’ini kurma gibi inanılmaz bir tarihsel tansığın yaratıcısı olduğundan anıyoruz. Bize, bu 2 kadim düşmanla sürekli savaşı bir meslek olarak öğütlediği için anıyoruz.

Saltanat ve Hilafet gibi, ulusumuz üzerinde mutlak baskı kuran, yüzyılların acımasız ve artık köhnemiş kurumlarını tasfiye ederek Cumhuriyet denen erdem (fazilet) rejimini, halk yönetimini bizlere en büyük yapıtı olarak armağan ettiği için ölçüsüz şükran duyuyor, onurlanıyor, O’nu özlüyor, arıyor ve anıyoruz.

Ulusuna öğretmen olduğu, bizi çağdaş uygarlık düzeyinin de ötesine taşımak için gerçekleştirdiği amansız Aydınlanma Devrimlerinden dolayı derinden sayıyor ve anıyoruz. O’nun ağzından, ülke ve ulusun nasıl yok olmanın eşiğinden döndürüldüğünü ve Devrim’in temel amacını paylaşalım :

  • “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için amansız devrimler. İşte Türk genel devriminin kısa bir anlatımı”

Bize, kendi yazdığı belgesel tarih SÖYLEV‘de Cumhuriyetimizi, sonsuza dek tam bağımsız ve özgür yaşatma gereğini öğrettiği, çağdaş uygarlık düzeyinin de ötesini devingen (dinamik) hedef gösterdiği, “Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında ezilmeye mahkumdurlar..” gerçeğini öğrettiği; us bilimi biricik tinsel (manevi) kalıt (miras) olarak bıraktığı için derin bir minnetle anıyoruz.

Bize sürekli devrimciliği, bilim ve tekniğin en gerçek yol gösterici olduğunu öğrettiği için anıyoruz.

Anadolu Aydınlanmasının (Rönesansının) önünü açtığı, YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ öğüdü verdiği, “Türk öğün, çalış, güven” diyerek Osmanlı’nın aşağıladığı özgüvenimizi geri kazandırdığı için, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!” öğüdü ile kulluktan çıkıp uluslaşmayı öğrettiği için pek haklı bir özlem duyuyoruz.”

Neydi Atatürk’ü öbür önderlerden ayıran?

O’nun şu sözleri bize, kendisinin çok özen gösterdiği özelliklerini ve halkını arkasına alan bütün önderlerde bulunması gereken nitelikleri açıklar :

  • “Ulusun başkanı olan kişinin, halka doğruyu söylemesi ve aldatmaması, halkı genel durumdan haberdar etmesi son derece önemlidir.”
    (Günümüzde korona verileri ile Ulusu ve Dünyayı aldatıyoruz!)

O, Saltanatın imzaladığı Sevr Antlaşması’nı TBMM’de yok sayarak bağıtlayanları HAİN ilan etmiş ve ülkemizi bölüşen emperyalistlere karşı savaşarak Cumhuriyeti kurmuş ve amansız devrimleri ile genç Cumhuriyeti kurumsallaştırarak ayakta kalma, sonsuza dek yaşatma (payidar kılma) yollarını göstermiştir. Yineleyelim :

  • “ Uçurumun kenarında yıkık bir ülke.. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için amansız devrimler… İşte Türk genel devriminin kısa bir anlatımı…”  

O’nun “Batılılaşmak” tan kastı, Batı’nın kopyası olmak değildir. Bilim ve aydınlığın yoludur, Çağdaşlaşmadır. Yüce Atatürk’ün, 29 Ekim 1930’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin 7. yıldönümü kutlamasında, AP muhabiri Amerikan gazeteci Dorothy Ring’in sorduğu;

“Türkiye ne zaman Batılılaşacak, Amerikanlaşacak?” sorusuna yanıtı ibret vericidir :

  • “ Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir.
    Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacaktır. O, yalnızca ÖZ – LE – ŞE – CEK – TİR! ”
    (Ankara, Türkocağı, Cumhuriyet Balosu, Associated Press Muhabiri ABD’li D. Ring’e yanıtı..)

Avrupa Birliğini ülkenin kurtuluşu olarak görenlere ve bunu Atatürk’e maledenlere şu sözleri yanıt olacaktır :

“.. Artık durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan ögüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi .. anlayışlar belirdi. Halbuki;

HANGİ BAĞIMSIZLIK VARDIR Kİ YABANCILARIN ÖĞÜTLERİYLE; YABANCILARIN PLANLARIYLA YÜKSELSİN? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” (Gizli oturumda milletvekillerine, 6 Mart 1922).

Ulusun kendini kendinin yönetmesi gereğini bize öğretti.

Egemenliğin kaynağı gökten yeryüzüne indirildi :

“Egemenlik, bağsız koşulsuz ulusundur, yüksek bilginize..”
“ Türkiye halkı bağsız koşulsuz egemenliğine sahip olmuştur.”

  • Egemenlik hiçbir renkte, hiçbir biçimde, hiçbir anlam ve yolla pay-la-şım ka-bul et-mez ! ”
  • “ Eşitliğin, hürriyetin ve adaletin dayanağı Milli Hâkimiyettir.
    Hakimiyet-i Milliye ise milletin namusudur, haysiyetidir ve şerefidir. “
  • “Ulusal Egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar her tarafta yıkılmaya mahkûmdur.”“Yeni Türk Devleti’nin yapısal özü Ulusal Egemenliktir.”

    (1 Nisan 1923)

Temel amaç çağdaşlaşma, uygarlaşma olarak kondu. Kemalizm veya Atatürkçü Düşünce Sistemi, özünde bir Çağdaşlaşma Tasarımı’ dır. Bir Uygarlık Projesi ‘dir. Ata’nın deyimleriyle “Us ve bilim” O’nun tek manevi mirasıdır ve ‘ sürekli devrimcilik ‘ ile kendini sonsuza dek yenilemesi de kesin güvencesidir.

  • “Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında ezilmeye mahkûmdurlar..”

Dinin kötüye kullanılmasına ve siyasete alet edilmesine şiddetle karşı çıktı :

  • “ Bizi yanlış yola sevk eden soysuzlar, bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. ” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 2, syf 127, 1923)

Atatürkçü düşünce sisteminin dış politikası :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz.. Fakat hiç kimse ile ittifak ve bloklaşma yapmayız” (Dr. Tevfik Rüştü ARAS, Atatürk’ün 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanı.[1])

Yurtta barış, dünyada barış!” ilkesi ile “Bir ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir. Türkiye Cumhuriyeti dünya barışının korunması için elinden geleni yapacaktır.” diyerek, bir asker olmasına karşın barışı yüceltmiştir. Ülkemizin dünya barışına katkı vermesi gibi saygın ve evrensel bir politika hedefini önümüze koymuştur.

“ Hiçbir ulusun karşısında olmayan ve Türkiye’nin güvenliğini öncelikle amaçlayan barışçı bir tutum, Türkiye’nin sürekli ilkesi olacaktır. Türkiye, ulusal bir siyaset izleyecektir. Ulusal siyaset şudur : Sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak ve ulus ve yurdun gerçek mutluluğu ve esenliği için çalışmaktır..” değerlendirmesiyle özgüvenimizi pekiştirmiş ve hiçbir ulusun karşısında olmamak üzere ulusalcı-bağımsız, denge politikaları izlememiz gerektiğinin altını çizmiştir.

Atatürk neler yapmadı               ?

O, dini siyasete alet ederek din bezirgânlığı yapmadı. Günde 8 vakit (!) namaz kılmadı.
O, Devlet kadrolarını ve olanaklarını yakınlarına peş keş çekmedi. (nepotizm – yandaş kayırmacılık)
O, Devlet ve Ulus düşmanları ile işbirliği içinde olmadı..
O, aile yakınlarına, dostlarına ve arkadaşlarına geriye dönüşü olmayan krediler açmadı.
O, eroin satıcılarını, usulsüzlük ve yolsuzluktan yargılananları Meclis’e sokmadı.
O. zenginlerin yatlarında ve yalılarında tatil yapmadı..
O, Ülkesini 450+ milyar $ borçlandırmadı, öldüğünde ülkemiz yoksul ama borçsuz, onurlu, 15 yıllık toplam enflasyon salt %2.2 (iki!) idi! Ekonomi 15 yılda 2’ye katlanmıştı. Bir yandan Osmanlı borçları ödeniyordu.
O, Tam Bağımsızlık, özgürlük ve ulusal egemenlikten hiç ödün vermedi.
O, Yurtiçi ve yurt dışı bankalarda gizli hesaplar açmadı. Kalıtını, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu.. gibi ulusal kurumlara bıraktı. (AKP iktidarı, İŞ Bankası kârından bu 2 Kuruma aktarılacak payı gasp etti!)
O, dar kadroculuk anlayışıyla, ‘Bu bizdendir diyerek Devlet kadrolarını yeteneksizlerle doldurmadı.
O, bedevi çadırında Arap bedevisinden azar işitmedi.
O, “Benim vatandaşım işini bilir.” diyerek rüşvet ve yolsuzluğu meşrulaştırmadı.
O, bir Cumhurbaşkanımız (Turgut Özal) gibi, “Ben hesabımı mahkeme-i kübrada veririm..” diyerek halka hesap vermekten kaçınmadı. Tersine, 10. Yıl Söylevi’nde Ulusuna açık açık, yüzünün akıyla hesap verdi :

  • “Büyük Türk Ulusu! On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaadeden çok sözlerimi işittin. Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, Ulusumun, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.

O, Dönemin güçlü devlet başkanları karşısında el pençe divan durup icazet almadı.
O’na hiçbir devlet başkanı “aptal olma” diye açıkça ve çok ağır biçimde aşağılayıcı mektup yaz(a)madı!
O, Yasayla kapatılan tarikat ve tekke şeyhleriyle Devlet konutunda yemek yemedi. Dizlerinin dibinde çökerek poz vermedi.
O, Kamu ihalelerine aracılık yapmadı. Ülkesini pazarlamadı, Türkiye’yi bir A.Ş. gibi yönetmeyi düşünmedi! O, Yurt dışında mülk edinmedi. Ölçüsüz ve hukuksuz malvarlığı yüzünden ABD tarafından şantaj görmedi. Borsa oynayarak, annesinin çıkınından çıkan paralarla (!?) zenginleşmedi.
O, Ülke ekonomisini iflas eşiğine sürükleyip yabancıların denetiminde finans şebekelerine teslim etmedi.
O, Türkleri tarih sahnesinden ve Anadolu’dan silmeyi öngören Sevr’i yırtarak bağıtlayanları HAİN saydı.
O, sömürge valisi edasıyla Türkiye’de istedikleri yerde denetleme yapmak isteyen büyükelçi ve yabancı kurullara izin vermedi.
O, Ülkesini ve Ulusunu, sonu yıkımlarla bitecek tehlikeli dış politika serüvenlerine sürüklemedi.
O, Devletin saygınlığını, Türk Ulusu’nun onurunu zedelemedi ve zedeletmedi; yüceltti.
O, güçlü devletlerin diplomatik veya fiili tehditlerine karşı kişiliksiz bir politika izlemedi; Montrö’yü kopardı, Hatay’ı diplomasi ile anavatana kattı. (AKP döneminde Ege’de çok sayıda adamız işgal edildi!)
O, himaye ve mandacılığı reddetti, asla teslimiyetçi olmadı; İSTİKLALİ-İ TAMME (Tam Bağımsızlık) aşığı idi.
O, sanatı ve sanatçıyı hor görmedi. Bir sanat yapıtına, İçine tüküreyim böyle sanatın demedi, dedirtmedi, tersine sanatı ve sanatçıyı yüceltti, bu alanda da Devrimlerle kurumlaşma sağladı.

Yüce Atatürk’ün şaşmaz hedefi, TAM BAĞIMSIZLIK (=İSTİKLAL-İ TAMME!) idi.

  • “Bu ise mali bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Mali bağımsızlığın korunması için ilk koşul; bütçenin ekonomik bünye ile denk ve uygun olmasıdır. Herhalde Türk yurttaşı kesin olarak bilmelidir ki; bir ulusun insanlık ve uygarlık dünyasında yükselmesi ve başarılı olması yalnız ve ancak kendi gücüne dayanarak özgürlük ve bağımsızlığını dokunulmaz bulundurmasıyla olasıdır. Bunun başka çözüm yolu yoktur” diye TAM BAĞIMSIZLIĞIN vazgeçilmezliğini vurguladı, denk bütçe yaptı, borç almadı.

Reçete gerçekte yalın                       :

  • Devrimin hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyabilecek güçtedir.”

diyerek yüreklendirdiği, tüm mazlum uluslara öncü olduğu, “İNSAN” ve “GERÇEK” olduğu için O’nu özlüyor ve anlayarak – anlatarak anıyoruz, anacağız.. İnsanlığın yolu aydınlanma yönündedir. Tarihsel süreç bu olgunun net ve kesin kanıtıdır. Devrim ve ilkeleri günümüzde de Türkiye’mizin ve tüm mazlum ulusların özgürlüğü ve bağımsızlığı için geçerli ve güvencedir! Tarihin tekerleği, asla geri döndürülemeyecektir.

  • Yüce ATATÜRK’ümüz;Seni anlıyoruz ve tüm insanlığa da anlatacağız!

Biz, yani Atatürk’ün ardılları, devrimciler, aydınlanmacılar us ve bilim ile, örgütlü Ulusumuzla kazanacağız.

Sevgi ve saygı ile.
10 Kasım 2020 / 82. Yıl, Ankara

[1] Dr. Tevfik Rüştü Aras Tıp Doktorudur ve dönemin Birleşmiş Milletler örgütü olan Cemiyet-i Akvam Başkanlığı da yapmıştır.
*****
Yazımız aşağıdaki adreste de yayınlanmıştır (08.11.2020)
https://add-cankayamaviliste.blogspot.com/2020/11/onu-nicin-anyoruz.html#more
10 Kasım 2020 günü, www.ahmetsaltik.net adresli web sitemizde de yayınlanmıştır.

 

DEMOKRASİ SAKIZI

DEMOKRASİ SAKIZI


(Not : Yazıdaki görüşler sayın yazarı bağlar. İsmet İnönü ve sosyal demokrasi hakkındaki görüşlere biz katılamıyoruz.. Atatürk Sosyal demokrasiye karşı idi.. Şu 3 kaynakta yeterli bilgi var.. http://ahmetsaltik.net/tag/ataturk-sosyal-demokrat-partiyi-kapatti/

İleri, Hasan, Türkiye’de Sosyal Demokrasi, 1908-1998,s.44-45
https://www.aydinlik.com.tr/ataturk-sosyal-demokrat-partiye-karsiydi  A. Saltık)

Güzide Filiz TUZCU

Makalemin “Demokrasi Sakızı” adlı başlığı okuyucuları şaşırtmış olabilir. Bu başlığı koymamın nedeni şudur: 1938’den günümüze Türkiye’de demokrasi sözcüğü, başta hükümet üyeleri, siyasiler ve partiler olmak üzere, genel olarak aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin, TV program yapımcısı ve sunucuların, oturum tartışmacıların dillerinde sakız olmaktan öteye ne yazık ki gidememiştir! TıpkıCumhuriyetçiliğin, Milliyetçiliğin, Devletçiliğin, Halkçılığın, Laikliğin, Devrimciliğin, Sosyalizmin, Türk Tarihi’nin, hatta Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’ın” Türk Ulusuna doğru anlatılmadığı gibi, Demokrasi Kavramı da Türk Milletine, 82 yıldır ne yazık ki doğru anlatılmamış, tanıtılmamış ve Ulus bu konuda kasıtlı bilinçlendirilmemiştir!

       Onun içindir ki çeşitli kentlerimizde, çeşitli meslek ve eğitim düzeyindeki kesimler veya kişiler üzerinde günümüzde (21. Yüzyıl – Yıl: 2020) bir anket yapılsa ve ankette Demokrasiyi tanımlar mısınız? – Demokrasinin ölçütleri, yani olmazsa olmaz koşulları nelerdir? Demokrasi hangi koşullarda işlerlik kazanabilir diye sorular sorulsa, kanım şudur ki; bu sorulara doğru yanıt verebilecek insan oranı %10’u veya en iyi kestirimle %15’i geçemezdi! Özetle ifade edersek, genel olarak Türkler yaşamını ve geleceğini yakından ilgilendiren – yukarda sözünü ettiğimiz –  son derece önemli kavramlar ve bilgiler hakkında ne yazık ki tümüyle cahil bırakılmışlardır: Evet, altını çizerek ve önemle vurgulayarak ifade ediyorum ki; yaşamsal konularda Türk Ulusu kasten ve kurgulu olarak “cahil” bırakılmıştır! [1923 – 1938 arası dönemde Genç Cumhuriyetimizin ülke çapında eğitim ve aydınlanma seferberliği kapsamında başarıyla uygulanmaya konulan, son derece yararlı ve özgün tasarımları olan Köy Enstitülerinin, Halkevlerinin ve Halkodalarının 1938 sonrası uydurma bir gerekçeyle (sözde komünizm tehlikesiyle) kapatılışları, halkı cahil bırakma kastının en dikkat çeken – en belirgin kanıtıdır.)

       BM’nin UNESCO örgütü bile gelişmemiş ülkelere “ideal eğitim ve kalkınma modeli” olarak önerdiği Genç Cumhuriyetin bu değerli eğitim ve aydınlanma kurumlarının 1938 sonrasında da görevlerini yapmasına izin verilseydi, Türk Ulusu sözünü ettiğimiz bu yaşamsal kavramları doğru öğrenmiş olacak, genel anlamda eğitimli – bilinçli, düşünen, sorgulayan, kendine güvenen bireyler olacaklar ve demokrasinin olmazsa olmazı olan “ulusun yönetimi denetleme ve düşürme hakkını” yerine getirebilecekti.  Böylece ulusun başına yönetici olarak gelenler de ülkeye ve ulusa hizmetle yükümlü birer görevli olduklarını unutup, kendilerini “ulusun efendisi – kralı” gibi göremeyeceklerdi! Ya da bunlar, tümüyle iktidar – güç ve saltanat hırsıyla hareket ederek, yalnızca seçim dönemlerinde ulusu oy deposu olarak görüp, söz konusu bu yaşamsal kavramların arkasına sığınıp, halkı kandırmaları elbette olanaklı olmayacaktı. Ancak ne yazık ki böyle olamamıştır!

       İşte bu yüzden genel olarak Türk Ulusu, içtenlikle sevdiği, derin minnet duygularıyla bağlı olduğu ve izinde yürümekte kararlı olduğu Büyük Atatürk’ün izinden eylemli olarak gidememiştir: Onun Kutsal Cumhuriyet Emanetlerini (ki demokrasi için atılan sağlam temel de bu emanetlerin başında gelir) koruyamamış, hatta iman ettiği İslâm Din inancını bile Yüce Allah’ın Kuran’da buyurduğu biçimde yaşayamamıştır! Bunun içindir ki genel anlamda Türk Ulusu – aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi – 21. Yüzyılda da koyu bir cehaletin karanlığında yaşamayı sürdürmektedir! Böylece Ulus, “sahte şeyhlerin – tarikatların – din maskeli siyasilerin tuzağına düşmekte, doğruyu – yanlışı birbirinden ayırt edememekte, bilgisiz – bilinçsiz davranarak, ülkenin yazgısını belirleyen siyasal seçimlerde hata üstüne hata yapmakta, yönetici diye başına kimi – kimleri getirdiğini bilmemekte, sürekli yanlışlar yaparak, giderimi çok zor büyük yıkımlar ve zarar görmektedir”! Hatta Türk Ulusu böyle davranarak, geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Sorunu “Tarih Biliminin” ışığında doğru görmek ve doğru saptamak gerekir ki, doğru çözüm bulunabilinsin. Yoksa tüm sözler, tartışmalar, makaleler, akademik çalışmalar ve tezler vs… hepsi de ancak havanda su dövmek olur!  Pek çoğunun olduğu gibi!

1923 – 38 Altın Dönemimiz dışında olmak üzere, Osmanlının son yüzyıllarında (özellikle taklitçi – çıkarcı – İngiliz güdümlü Batıcı – Tanzimat yanlısı zihniyetliler sayesinde) ve 1938 – 2020 arası 82 yıl Cumhuriyet devrinde, yani toplamda 300+ yıldır iktidara gelenler “Batılılaştıklarını – demokrasiyi getireceklerini – hatta Atatürk’ün izinde olduklarını vs…” iddia etmektedirler!  Bunların, batının kılavuzluğunda reformlar yapıyoruz – Batılı oluyoruz – çağdaşlaşıyoruz, kalkınıyoruz, modernleşiyoruz – uygar oluyoruz – Avrupalılaşıyoruz, çağ atlıyoruz, Avrupa Birliğine giriyoruz, demokrasi getiriyoruz vs…” gibi altyapısı ve içi tümüyle boş “siyasal söylevleriyle boşa geçen yüzyıllar söz konusudur! Sonuçta 82 yıldır “DEMOKRASİNİN” geldiği yoktur; yalnızca adı vardır, ağızlarda sakız gibi çiğnenmektedir, ancak kendisinden iz bile YOKTUR!

Bir bilim insanı sorumluluğu ile ifade etmemiz gerekir ki bu uzun yıllar (82 yıl), Türk Ulusunun aleyhine büyük zararlar getirmiş, hatta Türk Ulusunu zamanda oldukça geriye götürmüş yitik yıllardır… Bunun içindir ki dünyada kendi kendine yetebilen, yer-üstü ve petrol dahil yer-altı – her türlü zenginliklere, verimli topraklara – ideal iklim koşullarına ve büyük işgücü potansiyeline sahip önemli bir ülke olan Türkiye, bırakın demokratikleşmeyi, uluslararası ölçütlere göre geri kalmış bir ülke olma konumundan bile 82 yıldır kurtulamamıştır! (Uluslararası Hukuk terminolojisinde daha kibar olsun diye ve teselli amacıyla kullanılan “gelişmekte olan ülkeler” ifadesi, tam bir aldatmacadır!) Ayrıca Türkiye dışında öbür tüm “gelişmekte olan ülkelerin” ortak özelliği – bir zamanlar hepsinin de “sömürgeler” oldukları özelliklerini de özellikle vurgulamamız gerekir. Binlerce yıllık tarihinde büyük devletler – krallıklar – imparatorluklar kurmuş – dünya uygarlıklarının temelinde yer almış, bu bağlamda hiçbir dönemde sömürge olmamış Türk Devleti, eski sömürgelerle aynı ayara düşmüş, hatta kimilerinden geri bile kalmıştır!

Oysaki Türkiye’nin sahip olduklarının çeyreğine bile sahip olmayan Avrupa ülkeleri – örneğin Almanya, hatta Japonya bile! Üstelik Almanya her iki Dünya Savaşında da yenilmiş – yıkılmış – yerle bir olmuş, Japonya ise 2. Dünya Savaşında ağır yenilgiye uğramış ve iki atom bombası yemiş, yanmış yıkılmıştır! Yani her iki ülke de yerle bir edilmiş iki ülkedir: Bunlar bile demokrasiye kavuşmuş, 75 yılda kalkınmış, uluslarının eğitim ve gönenç düzeyini en üst düzeylere yükseltmiş, dünya pazarlarında ve Birleşmiş Milletler (BM) örgütünde söz sahibi olmuş, ileri derecede uygar ülkeler konumundadırlar! Üstelik bu ulusların (Almanların – Japonların) Türk Ulusu gibi binlerce yıllık – köklü geçmişleri, büyük uygarlıklar – devletler kurma gelenekleri, geniş ve verimli toprakları, yerüstü ve yeraltı varsıllıkları da yoktur. Eğer biraz düşünme zahmetinde bulunursak, bizlerin 82 yıldır halâ “gelişmemiş – hatta düpedüz geri kalmış bir ülke konumunda” olmamızın oldukça büyük bir utanç kaynağı olduğunu  anlardık!

Oysaki bizler milletçe, “Atatürk’ü ve demokrasiyi ağzına SAKIZ yapanlara” körü körüne inanıp, onların peşlerine gitmek yerine, “600+ yüzyıl Osmanlı devrinde başımıza neler geldi, biz neden kendi vatanımızda yüzyıllarca aşağılandık – ezildik? Nasıl bu denli yoksul ve cahil kaldık? Biz nerede yanlış yaptık? Destansı Kurtuluş Savaşımız yalnızca dış düşmanlara karşı mı yapıldı?  Atatürk kimdir – bizler için neleri başarmıştır? Gerçek Atatürkçüler kimlerdir – O’nun düşüncelerine ve ilkelerine kimler gerçekten sahip çıkmaktadır? Cumhuriyet – Demokrasi – Hukuk Devleti gerçekte nedir” diye sorgulasaydık ve gerçek demokrasiyi yaşama geçirmekte içtenlikli, istekli ve kararlı olanların ardından gitmiş olsaydık ve onları destekleseydik, kanımca bugün Büyük Atatürk’ün hedeflediği “demokrasiye ve en ileri uygarlık düzeyine” çoktan kavuşmuş olurduk.

O halde içten Atatürkçüler kimdi? Bu konuda bilmemiz gereken en önemli – en yaşamsal öge şudur : Her şeyden önce içtengerçek Atatürkçüler, Ölümsüz Önderleri Atatürk gibi, birer Türk Evlâdıydılar – yani Türk Ulusuna bağlıydılar. Türk Ulusunu uyutmak isteyen pek çok kripto aydın, bu son derece önemli konuyu kasıtla görmezlikten gelir! (Oysaki ayrımsız tüm Türk Devletleri – Krallıkları – İmparatorlukları, bu yaşamsal ögeye dikkat etmedikleri için yıkılmışlardır. En son örnekler de Anadolu Selçuk Devleti ve Osmanlı Devletidir. Bir başka deyişle Türk Kaleleri / Devletleri, dışarıdan gelen düşman saldırılarıyla – topla tüfekle değil, her zaman içten gelen kripto ihanetleriyle fethedilmiş ve yıkılmıştır.)

İçten Atatürkçüler, Büyük Atatürk’ün engin ulus ve vatan sevgisini içtenlikle paylaşan, Ona en yakın insanlardı; Onlar her hususta tam bağımsızlığımızın yaşamsal öneme sahip olduğuna inanmış, Türk Ulusunu ve Türklerin Vatanı Türkiye’yi kalkındırmak ve en ileri uygarlık düzeyine yükseltmek isteyen devlet adamlarıydı. Onlar, Büyük Atatürk’ün düşüncelerini, amaç ve hedeflerini oldukça iyi anlamış, bu hedefleri ciddiyetle benimsemiş, bu bağlamda “Büyük Atatürk’ün iç ve dış ulusal politikalarını” titizlikle izleyen, bu hedefleri gerçekleştirmek kararlığında olan devlet adamlarıydılar. Peki, 10 Kasım 1938 sonrasında bu gerçek Atatürkçülere ne oldu?

Büyük Atatürk’ün güvendiği, devletin iç ve dış işlerini onlara emanet ettiği bu İçten VatanseverTürk Siyasiler / Devlet Adamları, ne yazık ki 11 Kasım 1938’den başlayarak korkunç saldırılar ve engellemelerle karşılaşmışlardır! Dış güdümlü Tanzimatçı Osmanlı anlayışı yeniden hortlamıştır… Atatürk karşıtı, gerçekte Türk karşıtı olanlar, ancak ulusa karşı her zaman Atatürkçü ve Türk gibi görünmeye özen gösterenler, her yerde “Atatürk’e bağlılıklarını dile getirip, ulusun gözünü boyayan takiyyeciler” ne yazık ki T.C. Devleti’nin yönetimine gelmişlerdir. Aslında bu ögeler, en başından beri Cumhuriyet karıştı olan,  “padişah ve saltanat yanlısı, dış güdümcü – mandacı – yani Batı yanlısı” Tanzimatçılardır.  Atatürk karşıtı söz konusu bu ögeleri benimseyen ve destekleyen İ. İnönü, tümüyle Büyük Atatürk sayesinde sahip olduğu ün ve saygınlıkla 11 Kasım 1938 günü ivedilikle kendini “Cumhurbaşkanı” seçtirmiş ve hiç zaman yitirmeden Büyük Atatürk’ün koltuğuna kurulmuştur. Türkiye’nin iktidar gücünü ele geçiren bu kişinin ilk işi, yukarda ifade etiğimiz söz konusu içten Atatürkçüleri hükümetten – hatta TBMM’nden uzaklaştırmak olmuştur. İşte Türk Milleti ve vatanları Türkiye için korkunç kırılma noktası, yani tüm yıkımların başlangıç noktası da bu talihsiz olayla başlamış ve artarak günümüze dek gelmiştir. İşte Türkiye, 81 yıldır neden halâ ”geri kalmış ülke konumundadır”, sorusunun yanıtı da bu tarihsel gerçekle açığa kavuşmaktadır.

Büyük Atatürk Dolmabahçe Sarayında ölümle pençeleşirken, başta İ. İnönü olmak üzere, “iktidar – güç ve saltanat” derdine düşenler, korkunç bir vefasızlık örneği sergileyerek Atatürk’ü öylece Dolmabahçe’de bırakıp, Ankara’ya TBMM’ne koşmuşlar, makam ve güç elde etme hırs ve planlarını hemen uygulamaya koymuşlardır. 11 Kasım 1938 günü, çevresine topladığı yandaşlarına kendini alelacele Cumhurbaşkanı seçtiren, hatta bununla da yetinmeyerek, kendini CHP’nin değişmez “ebedi başkanı” da seçtiren İ. İnönü, Atatürk’ün güvendiği tüm içten Atatürkçüleri dışlayarak,1923’de Cumhuriyetin ilânına – Türk Ulusunun İradesine – Demokrasiye – Hukukun Üstünlüğüne karşı çıkan, koyu birer saltanat – halifelik ve padişah yandaşı olanları” TBMM’ye doldurmuştur!  Böylece Atatürk karşıtı yeni iktidarın “Atatürk İlkeleri ve Milli Devlet Politikalarını aşama aşama terk etmesi ve bir karşı devrim başlatması” oldukça kolay olmuştur. Oysaki İsmet İnönü ve yandaşlarından oluşan iktidar üyeleri TBMM’nde, Atatürk İlkelerine – Devrimlerine, Tam Bağımsız Milli Politikalarına ve Türk Ulusuna bağlı kalacaklarına ilişkin, Atatürk’ün yolunda kararlılıkla yürüyeceklerine ilişkin” sevgin (aziz) Türk Ulusuna tek tek söz verip, tek tek yeminler ettikleri halde !!

Türk atasözümüz ne güzel söylemiştir; “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.” O halde “ben cumhuriyetçiyim, ben demokratım, ben milliyetçiyim, ben Atatürkçüyüm, ben Müslümanım vs…” demekle ya da bunları “parti programına – tüzüğüne yazmakla”  x kişi, ya da  x parti öyle olmuyor!!! Türk Tarihi, ne yazık ki bu ikiyüzlülüğün pek çok örneği ile doludur. Özellikle 2. Meşrutiyet Dönemi (1908-18). Akademik çevrelerde sözbirliği edilerek, “efendim ilk kez çok partili yaşama geçiş 1945 yılında İ. İnönü tarafından gerçekleşmiştir” masalı yinelenip durulur! Oysaki bu doğru değildir! Çok partili yaşam daha önce denenmiştir.

  1. Meşrutiyetle yeni bir rejime geçilmiş, 1876 Anayasası  1909’da yenilenmiş, yeni yasalar çıkarılmış, temsili sisteme dayanan Meclis oluşturulmuş, padişahın kimi yetkileri kısıtlanmış, ancak bu yeni rejim, yasalar ve kurumlar yerli yerine oturtulmadan – anlaşılması sağlanmadan birden getirilen özgürlük ortamı ve çok partili yaşama geçiş, ülkeye ancak karmaşa, hatta iç savaş (31 Mart irtica isyanı) getirmiştir; yani çok partili yaşam denenmiş, ancak sağlam altyapı temelleri oluşturulmadığı için başarılı olamamıştır. Türkiye’deki siyasal partilerle ilgili kapsamlı araştırmalar yapan değerli Hocamız Tarık Zafer Tunaya 2. Meşrutiyet dönemi için “Tarihimizde en çok sayıda siyasal partinin, cemiyet ve derneğin kurulduğu dönem, 2. Meşrutiyet dönemi olmuştur…” diyerek, bu konuya dikkat çekmiştir. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859 – 1952, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1952, s. 75)

Aklını işleten  – vatanını içtenlikle seven her vatandaş, “sürekli demokrasiden – insan haklarından vs…” söz açan – bu konuda iddiada bulunan siyasileri – siyasal partileri – parti başkanlarını mutlaka sınava tabi tutmalıdır: Şöyle ki; bunların söylevleri ile eylem ve uygulamaları birbirini tutuyor mu? Bunlar verdikleri sözleri yerine getiriyorlar mı? Bu hususlar denetlenmeli ve bu kişilerin ülkeleri için ne gibi yararlı hizmetlerde bulundukları – neleri başardıkları analiz edilmelidir. Kısacası siyasileri mihenk taşına vurmak, gerçek kimliklerini, düşüncelerini, niyet ve eylemlerini ortaya çıkarmak gerekmektedir.

O HALDE ŞİMDİ SIRA “GERÇEKTEN DEMOKRASİ” NEDİR? SORUSUNU SORMAYA GELMİŞTİR:

İlk olarak Birinci Akademik Anabilim Dalımın “Siyasal Bilimler” olduğunu ifade etmekle başlamak istiyorum. Demokrasinin en açık – en anlaşılır ve en doğru tanımını ünlü Fransız Siyasal Bilimler Uzmanı (hatta bu konuda dünyada hatırı sayılır bir uzman sayılan) Hocamız Maurice Duverger’in yaptığını vurgulamam gerekir. Dünya bilim çevrelerinde değerli Hocamız Sayın Halil İnalcık, nasıl ki Osmanlı Tarihinde bir yetke (otorite) sayılıyorsa; benzer biçimde Siyasal Bilimlerde de Maurice Duverger bir dünya otoritesi sayılmaktadır. Dikkatinizi çekmek isterim ki; Türkiye’de genel olarak akademik çevreler, Büyük Atatürk’ün kararlı demokrasi misyonuna işaret eden bu önemli bilim adamından pek söz etmek istemezler! Hatta O’nun adından rahatsız bile olurlar; çünkü bunlar Atatürk için “O bir diktatördü” diyerek, Atatürk hakkında olumsuz – yanlış algı yaratma peşindedirler! Çünkü bunlar  bilimi temel alarak, tarihsel gerçeklerin doğrultusunda değil, belli bir siyasal güdümün doğrultusunda çalışmaktadırlar! (Yani bu sözde akademisyenler, gözümü kaparım, buyruklara uyarım, koltuğumu korurum, aylığımı alır, keyfime bakarım hesabındadır.) Ben pek çok kez buna doğrudan tanık oldum! İşte tam da bu nedenle bunlar, “Türkiye’de demokrasinin temelleri Mustafa Kemal Atatürk eliyle atılmıştır” saptamasında bulunan değerli BİLİM İNSANI Maurice Duverger’den oldukça rahatsız olurlar! (Maurice Duverger, The Idea of Politics: The Uses of Power in Society, Henry Regnery Company Press, Chicago, 1970, s. 124.)

M. Duverger diyor ki; “Demokrasi, 2 temel ögeden oluşmaktadır; 1) Siyasal Demokrasi, 2) Sosyal Demokrasi. Gerçek Demokrasinin oluşabilmesi ve yaşama uygulanabilmesi için – çok zor da olsa – bu iki parçanın bir araya gelmesi gerekmektedir. Şunu da ifade etmek gerekir ki dünyada böyle iki öğeyi de birleştirmiş “mükemmel demokrasiye” sahip hiçbir ülke yoktur! O halde mükemmel demokrasi ancak bir ütopyadır – yani hayâldir. Ancak Mükemmel Demokrasiye en yakın demokratik sistemin uygulandığı, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarıyla yaşama geçirildiği ülkeler vardır.

1.) Siyasal Demokrasi nedir? Siyasal Demokrasi, ülke yönetimine gelecek olanların “özgür ve dürüst seçimlerle” iş başına gelmeleri esasına dayanır. Bunun gerçekleşebilmesi için tüm zorunlu koşulların titizlikle yerine getirilmesi gerekir. Bu zorunlu koşullar nedir? Her vatandaşın kendi özgür iradesiyle – düşüncesiyle, tanıdığı – inandığı ve güvendiği kişiye veya partiye oy vermesidir; bunun gerçekleşebilmesi içinde her bireyin belli bir eğitim düzeyine sahip olması, ayrıca siyasal ve ekonomik olarak da özgür olması koşuldur. (Hemen Türkiye’den örnek verelim; Türkiye’de “siyasal demokrasi” ne yazık ki nerdeyse yok hükmündedir. Çünkü vatandaşların günümüzde yaklaşık % 50’den çoğu, 1940’lı yıllardan – 1990’lı yıllara dek yaklaşık % 70’i eğitim ve ekonomik özgürlük açısından “siyasal demokrasi için gerekli olan eğitim, ulusal vatandaşlık bilinci ve ekonomik bağımsızlık düzeyinde” değildir. Pek çok vatandaş, özellikle köylerde – kasabalarda –  kırsal kesimlerde köy ağalarına, muhtarlara, şeyhlere, imamlara vs… bağlıdırlar. Kentlerde de patronlara, siyasal partilere, parti başkanlarına, şeyhlere, tarikatlara bağlıdırlar. Yani bunların siyasal seçimlerde “bağımsız – özgür iradeleri” yoktur.)

2.) Sosyal Demokrasi nedir? Sosyal Demokrasi, özgürlüğün temini, belli sınıfların ayrıcalığı, üstünlüğü veya egemenliği yerine, TÜM VATANDAŞLAR ARASINDA EŞİTLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEYİ AMAÇLAR.  Çünkü “özgürlük ve bağımsızlık” ancak ve ancak eşit bireyler arasında olanaklıdır. Köyde ağaya, şehirde belirli siyasal oluşumlara, derneklere, partilere, vakıflara ya da tarikatlara “işini, konumunu, geçimini, çocuğunun yurdunu – eğitimini vs…” borçlu olan biri, elbette özgür ve bağımsız değildir!  Türkiye’de bunun sayısız örnekleri vardır… Pek çok kişi siyasal bir güce, partiye, vakfa, tarikata, varlıklı patronlara yakın olarak, onların siyasal görüşlerini ve çıkarlarını destekleyerek, aslında tutsak yaşamaktadır!

Geçimini sağlayamayan, ekonomik sorunları yüzünden borçlanan, yeterli beslenemeyen, akıl ve ruhsal sağlığı için gerekli olan hiçbir etkinliğe katılamayan, sinema – tiyatro – ayda bir kez de olsa bir lokantaya gitmek gibi, yılda 1 kez – 1 hafta da olsa dinlenceye (tatile) gitmek vs… gibi eğlence ve dinlenceyi, ekonomik sorunları yüzünden gerçekleştiremeyen birisi için “özgürlüğün” hiçbir anlamı yoktur! O halde Sosyal Demokraside bireyin özgürlüğü yerine, onun eğitimi / bilimi, siyasal, ekonomik, adli ve sosyal eşitliği çok daha önemlidir. Yani SOSYAL DEMOKRASİDE birey, kendi özgür aklıyla – düşüncesiyle, duygularıyla, inançlarıyla ve temel yaşamsal gereksinimleriyle “İNSAN” yerine konmaktadır. Bu bağlamda Sosyal Demokrasi, bir hademe, bir garson, bir öğretmen, bir mühendis, bir doktor, bir çöpçü, bir bakkal, bir ev hanımı, hatta bir milletvekili, bir başbakan ya da cumhurbaşkanı arasında tam bir EŞİTLİK öngörmektedir.   

Böylece Sosyal Demokrasinin var olduğu bir ülkede her kişi, kendi meslek kulvarında – yaşam alanında, toplumda ve bürokraside eşit değer ve saygınlık görecektir; bir başka deyişle herkes eşit haklara sahip olacaktır; devletin ve hukukun önünde her vatandaş eşit sayılarak, özgür, onurlu ve saygın bir yaşam hakkına sahip olacaktır. Hiç kimse, ama hiç kimse, makamı – mesleği – siyasal ve ekonomik gücü karşılığında ayrıcalıklı işlem görmeyecektir. Büyük Atatürk’ün düşünceleri ve söylevleri incelendiğinde görülecektir ki, O’nun Türk Ulusu için öngördüğü en insancıl siyasal sistem tam da budur; yani SOSYAL DEMOKRASİDİR.

     Bir kez daha altını çiziyorum; Sosyal Demokraside en önemli hedef, eşitliğin kurulmasıdır yani bolluk içinde – gönenç içinde yaşayan, ayrıcalıklı, güçlü, varsıl kişilerin, bu olanaklara sahip olamayanları ezmesini ve sömürmesini önlemektir. Sosyal Demokrasi insanın insanı sömürmesini – yalnızca güçlülerin – varsılların sözünün geçtiği, yoksul ve güçsüz vatandaşların ise sesini duyuramadığı, adalete ulaşamadığı bir yaşamı kabul etmez.

     Sosyal Demokrasinin çeşitli nispetlerde söz konusu olduğu ülkelerden kimi örnekler şöyledir: İngiltere, Fransa, Kanada, Avusturya, İsviçre, Almanya, ABD vs… Söz konusu bu ülkelere dikkat edilirse  “eğitim ve gönenç düzeyinin yüksek olması – yasaların önünde tüm bireylerin eşit haklara sahip olmaları” elbette rastlantı değildir. O halde demokrasinin bir ülkede var olabilmesi, işlerlik kazanabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için ulusun eğitim ve gönenç düzeyinin mutlaka ama mutlaka yüksek olması gerekmektedir. Sosyal Demokrasinin ön koşulu budur; bu söz konusu olmadan Sosyal Demokrasi olamaz. (Onun içindir ki Büyük Atatürk’ün en öncelikli hedefi de buydu; Türk Ulusunun eğitim ve refah seviyesini yükseltmekti…) Çünkü arzu edilen Gerçek Demokrasiye yaşamda işlerlik ve süreklilik kazandıracak olan ve onu sürekli koruyacak olan temel  öge, “eğitimli – bilgili –  bilinçli, ulusal ahlâk sahibi, gönenç düzeyi yüksek kişilerden oluşan güçlü bir ulusun” varlığıdır.

Söz konusu böyle milletlere sahip olan ülkelerde “Anayasa – Yasalar ve Demokrasinin Olmazsa Olmaz Ölçüteri”,  aynı güneşin düzenli doğuşu ve batışı gibi – tümüyledoğal – bir işlerlik kazanmıştır: Onun içindir ki bu ülkelerde hiç kimse, yani hiçbir siyasal önder, hiçbir parti, veya iktidar / hükümet, hatta kral bile olsa kendi keyfine göre hareket edemez, Anayasayı veya Yasaları değiştiremez, Bağımsız Yargıyı Sorgulayamaz, başta akademisyenler ve basın üyeleri olmak üzere, hiçbir vatandaşının ifade özgürlüğünü kısıtlayamaz; Demokrasinin Kalesi –  Bilim Yuvaları Olmaları Gereken Üniversitelere karışamaz. Özetle demokratik ülkelerde bir “saat gibi işleyen demokratik sistemin işlemesini” hiçbir siyasal iktidar, önder, parti vs… aksatamaz – engelleyemez.

İşte Demokratik Sistemin tüm kurumlarıyla yerli yerine oturduğu – kökleştiği ve sürekli işlerlik kazandığı bir ülkede olmazsa olmaz GÖSTERGELER: (ki Büyük Atatürk’ün hedefi de böyle bir Demokratik Sistemi Türkiye’de kökleştirmekti…)

  1. Anayasasının – Hukukun – Yasaların Üstünlüğü temel esas alınmaktadır: Yargı tam bağımsızlığa sahiptir. Bu da şu demektir, hiç kimse, ama hiç kimse, bu başbakan da olsa, bakan da olsa, ünlü bir parti başkanı da olsa, ülkenin kralı – kraliçesi de olsa, yasalardan üstün olamaz! Onlar da tümüyle Anayasa ve Yasalara bağlıdır. Her kim olursa olsun, üstün olan kişiler değil, yalnızca ve yalnızca yasalardır. 
  2. Ülkedeki herkes arasında eşitlik vardır; yani piramit örneği en üst – tepe basamaktan – hükümet üyelerinden – en altlara, tabana dek tüm resmi devlet görevlileri ve tüm vatandaşlar arasında, haklar (AS: ve özgürlükler) açısından tam bir eşitlik vardır; (A.D. Lindsay, The Modern Democratic State, Oxford University Press, London, 1969, s. 11.) Bu da şu demektir, hiç kimse, “Ben parti başkanıyım, ben genel müdürüm, ben başbakanım, ben holding sahibiyim, ben milletvekiliyim, bakanım vs…” diyerek devletten farklı işlem – ayrıcalık bekleyemez, asla ayrıcalık isteyemez. Her vatandaş, bu başbakan da olsa, suç işlediği zaman yargıya / yasalara hesap vermek zorundadır. Yasaların önünde sıradan bir vatandaş, örneğin bir garson, bir çiftçi, bir inşaat ustası, bir ev hanımı, bir öğretmen vs…” ne ise, bir milletvekili, bir bakan veya bir başbakan da odur. 
  3. Ülkede, özellikle üniversitelerde – bilim alanında, düşünce ve ifade açıklamada tam bir bağımsızlık ve özgürlük vardır: Bir başka deyişle bir ulusu – ülkeyi bilimin ışığında – en yararlı biçimde yönlendirecek olan “en üst düzeyde BİLİM yuvaları” üniversitelerdir; onun için bilim ve bilim insanı tümüyle özgür olmalıdır; böylece bir bilim insanı kısıtlanamaz, baskı altına alınmaz, siyasete alet edilemez, bilim yapıtları olan çalışmaları – tezleri sansürlenemez – engellenemez!

Bakalım Büyük Atatürk bu konuda ne demiştir: “Benden sonra beni benimsemek isteyenler, aklın ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, benim tinsel (manevi) mirasçılarım olurlar. Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir. Öğretmenler, ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin bilim ordularımızın utkusu için yalnız zemin hazırladı; gerçek utkuyu sizler kazanacaksınız, sürdüreceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. Ben ve arkadaşlarım, sarsılmaz imanla SİZİ İZLEYECEĞİZ VE SİZİN KARŞILAŞACAĞINIZ ENGELLERİ KIRACAĞIZ – ORTADAN KALDIRACAĞIZ.” (Kaynak: Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, Eğitim ile ilgili bölüm, s. 291 – 305.)

Büyük Atatürk kendi ulusuna, komşu ve öbür uluslara verdiği tüm  sözleri  tutmuştur; Onun için dünyada O, doğruluğun, insanlığın, eşitliğin, barışın, ulusal ve uluslararası hak ve hukukun örneği durumuna gelmiştir. Dünyada tüm yabancı devlet ve bilim adamları Büyük Atatürk’ü oldukça iyi tanımakta, O’na büyük saygı ve hayranlık duymaktadır. Hatta Büyük Atatürk dünyada nerdeyse tüm uluslarca o denli iyi tanınmaktadır ki, o denli çok sayılmaktadır ki, O’nun adı Türk ve Türkiye ile özdeşleşmiştir.

Ancak ne yazık ki kendi kurduğu T.C. Devletinde kimi kendini bilmez sözde aydın – sözde ileri gelenler (yani cahiller, dinciler ve hainler ordusu) O’nu yabancılar ölçüsünde bile tanımamaktadır! Örneğin İslâm Bilgini yabancı bir akademisyen bakın Büyük Atatürk ile ilgili ne diyor (özetle); “İslâm ülkeleri arasında yalnızca ve yalnızca Türkiye, Büyük Atatürk sayesinde (“Great Atatürk” ifadesini kullanmıştır) modernleşme doğrultusunda köklü reformlarla, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmış – yani laikliği kurarak, çağdaş ve uygar bir devlet ve toplum yapısına kavuşmuştur; böylece Türk Ulusu da ortaçağ karanlığından kurtulmuştur.” (Kenneth Cragg, The House of İslam, Dickenson Publishing Company Inc., Belmont California, 1975, s. 120.) Büyük Atatürk ile ilgili bu ve buna benzer yabancıların tarihsel gerçekleri ortaya koymuş olduğu daha pek çok yazıları, kitapları, övgüleri vs… vardır, bunlar ansiklopedileri dolduracak ölçüde çoktur…

Görüldüğü üzere Büyük Atatürk’ün hem destansı Kurtuluş Savaşımızda başardıkları, hem de T.C. Devleti’nin Kuruluşu ve 15 yıl gibi son derece kısa bir zaman diliminde ülkenin kalkındırılması konusunda başardıkları, üstelik korkunç yokluklar, yoksulluklar içinde, hatta iç ve dış karşıtların saldırıları altında O Büyük İnsanın başardıkları tek sözcükle tansık (mucize) olarak nitelendirilmektedir. Bu da şu demektir; Türkiye 1938 sonrasında da O’nun çizdiği aydınlık, uygarlık yolunda ilerlemiş olsaydı, bugün Türkiye’miz dünyanın en gelişmiş – en ileri uygarlık düzeyine ulaşmış, hukukun üstün olduğu – gerçek DEMOKRASİYE kavuşmuş bir ülke olacaktı. Bu, aklı ve bilgisi olan herkesçe doğrulanacak gerçek bir öngörüdür.

Onun içindir ki; dünyada Atatürk’ün adı aklın, bilimin, yürekliliğin, azmin, asaletin, adaletin ve dünya barışının simgesi olmuştur. O’nun adı, insanın insanı ezmediği – sömürmediği – canına – malına – toprağına göz dikmediği,  insanca ve kardeşçe yaşadığı güzel bir dünya ile özdeşleşmiştir. Onun için Büyük Atatürk vatanımızda ve dünyada her gün artan bir saygı, sevgi ve minnetle anılmaya devam etmektedir…

Atatürk’ün en hayranlık uyandıran niteliklerinden biri de efsanelere – destanlara konu olacak ölçüde büyük ve tansıksal (mucizevi) işler başardığı halde, son derece alçakgönüllü bir İNSAN olmasaydı. O Büyük Kahraman, kendilerinden başkalarına hak – hukuk ve insanca yaşam hakkı tanımayan, dünyanın en güçlü – en saldırgan – en yağmacı birleşik emperyalist güçlerini dize getirmişti, onlara hadlerini bildirmişti; milletini ve vatanını onların kanlı ve demir pençelerinden çekip almıştı; böylece bir insanın dünyada erişebileceği en şerefli – en yüksek mertebeye ulaşmıştı. Büyük Atatürk, isteseydi “halife – kral – hükümdar – hakan vs…” olabilecek iken, görkemli saraylarda – binlerce hizmetliler arasında gösterişli saltanat sürebilecekken, O bunların hiçbirini istememiş, hepsini elinin tersiyle itmiştir; onların yerine oldukça alçakgönüllü bir yaşam biçimini seçmiş, ulusuna  “doğru yolu – yani bilimin yolunu göstererek, onları eğitmek, kalkındırmak ve en saygın – en ileri uygarlık düzeyine ulaştırmak” için ölene dek çalışmıştır.

Bu yüzden Türk çocukları ve gençlerinin de, ATA’SINI örnek alarak, Onun gibi Yüksek Türk Ahlâkıyla ve Ulusal Eğitim ile yetiştirilmeleri gerekmektedir. Bizim O’na ödenemez borçlarımız vardır; vatanımız gibi, şerefimiz gibi, namusumuz gibi, canımız gibi, onurumuz ve özgürlüğümüz gibi… “DEMOKRASİNİN” gerçekte ne anlama geldiğini ulusa açıklamak gibi… Doğaldır ki demokrasiyi açıklamak başta öğretmenler olmak üzere, hepimizin görevidir.

      Bu yüzden O, Türk Öğretmenlerine “Sizler, bizim rehberimiz olacaksınız, biz, sizlerin arkanızdan yürüyeceğiz ve önünüze çıkan tüm engelleri yok edeceğiz…deme alçakgönüllülüğünü ve büyüklüğünü göstermiştir. Bu son derece anlamlı sözlerin üstüne herhalde başka söz söylenemez.

Saygılarımla, 27 Ocak 2020.

Mülkiye’den (AÜ – SBF) ÖĞRETİM ELEMANLARIMIZA AÇILAN SORUŞTURMALARLA İLGİLİ AÇIKLAMA

Mulkiye_Mektebi
Mülkiye’den (AÜ – SBF)

ÖĞRETİM ELEMANLARIMIZA AÇILAN SORUŞTURMALARLA İLGİLİ AÇIKLAMA

 

26.06.2015 9 Ekim 2014 Perşembe günü, Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü‟ne, Rektörlüğün yazılı izni ile giren polis, çok sayıda öğrencinin yanı sıra o esnada okulda olup öğrencilerini korumaya çalışan öğretim elemanlarını darp ederek gözaltına almış, bu konu hakkında A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi 17 Ekim 2014 tarihinde toplanarak bir açıklama metni yayınlamıştı. 4 Haziran 2015’te kendilerine tebliğ edilen evraktan anlaşıldığı üzere,
A. Ü. Rektörlüğü tarafından işyerlerinden gözaltına alınan Fakültemiz öğretim elemanları
Nail Dertli, Onur Can Taştan, Aysun Gezen, Celil Kaya ve İletişim Fakültesi öğretim elemanı İlkay Kara ile SBF lisansüstü öğrencisi Bedri Sinan Güneş hakkında;

1. Emniyet‟in talebiyle, gözaltına alınma durumuna istinaden, yolu kapatma ve polise saldıran grup içinde yer alma iddiasıyla,

2. Ankara Valiliği talebiyle, twitter hesaplarından “Cumhurbaşkanlığı makamına hakaret, devletin düzenini, siyasi, hukuki düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak […] amacıyla hareket eden yasadışı terör örgütlerinin eylemlerini
meşru göstermek, teşvik etmek ve övmekten” iki ayrı soruşturma;

Siyasal Bilgiler Fakültesi araştırma görevlisi Ozan Değer’e ise twitter hesabından paylaştığı iletileri nedeniyle Cumhurbaşkanlığı makamına hakaret ve izleyen diğer nedenlerden
bir soruşturma açılmıştır.

Bu soruşturmalar aşağıda açıklanan gerekçelerle hukuksuzdur:

– Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü‟nün (UNESCO) yükseköğretim akademik personelinin durumuna ilişkin tavsiyesi (11.11.1997) gereği olarak akademik personelin vatandaşlık haklarını kullanmasından dolayı herhangi bir ceza almaması;
ayrıca “keyfi bir şekilde yakalanmama(sı) ve gözaltına alınmama(sı), işkenceye, zalim, insanlık dışı ve haysiyet kırıcı muameleye tabi tutulmama(sı)” gerektiği halde darp edilerek gözaltına alınmışlar, üstelik bir de haklarında soruşturma açılmıştır.

– Öğretim elemanlarımıza tebliğ edilen soruşturma belgelerinde, hangi eylemin ve ifadenin
suç oluşturduğuna, yönetmeliğin hangi maddesine göre suç isnat edildiğine ve bu isnatlara karşı başvurulabilecek itiraz mekanizmalarının neler olduğuna dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Hukuk devletinde suç ve cezaların yasallığı ilkesi gereği soruşturma kapsamında suç unsuru teşkil eden ifadelerin neler olduğu açıkça belirtilmeli ve bu
ifadelerin hangi düzenlemelere aykırılık teşkil ettiği de gerekçeleri ile açıklanmalıdır. Soruşturma dosyasının bu ciddiyetten uzak ve keyfi niteliği nedeniyle öğretim elemanları, savunma haklarının en temel gereklerini bile kullanmaktan mahrum bırakılmaktadır.
Bu da hem adil yargılanma hakkına hem de ceza usul hukukunun ilkelerine aykırıdır.

-Ankara Valiliği‟nin öğretim elemanlarımızın twitter hesaplarını neye istinaden izlediği ve soruşturma açılması için neden Ankara Üniversitesi Rektörlüğü‟ne talepte bulunduğu belli değildir. Valiliğin böyle bir görevi olmadığı gibi Ankara Üniversitesi Rektörlüğünün de kendisine iletilen bu tür soruşturma taleplerini işleme koymaması gerekmektedir.
A. Ü. Rektörlüğü bu gerekliliğe rağmen Valilikten gelen yazıya istinaden aynı gün soruşturma başlatmıştır.

– Soruşturma dosyasından suç unsuru teşkil eden ifadelerin hangileri olduğu anlaşılmamaktadır. Hesaplardan alınan bir dizi ileti rastgele sıralanmış ve hangi iletinin suç unsuru teşkil ettiği belirtilmeden suç isnat edilmiştir. Soruşturma dosyasında yer alan tweetler incelendiğinde nefret söylemi ya da şiddete çağrı niteliği taşımadıkları, bu nedenle de ifade özgürlüğünün koruması altında oldukları görülmektedir. Örneğin, soruşturma dosyasına konulan ifadeler arasında yer alan Özgecan Aslan cinayeti sonrası on binlerce kişinin paylaştığı “yasta değil isyandayız‟ paylaşımı ya da sendikalar tarafından yapılan açıklamalar tamüyle ifade özgürlüğü kapsamında yapılan paylaşımlar olup suç ögesi
içermedikleri açıktır.

– Üniversitenin insanların özel yaşamına siyasal görüşlerine müdahale etme hakkı ve yetkisi bulunmamaktadır. Üniversitenin çalışma düzeni, üniversite çalışan ve öğrencilerinin hak ve özgürlükleri üzerinde hiçbir etkisi olmayan, öğretim elemanlarının Anayasa’da korunan ifade özgürlüklerini sınırlamaya yönelik bir siyasi disiplin soruşturması asla kabul edilemez. İfade özgürlüğünün bugün en çok kullanıldığı ve geniş yorumlandığı
sosyal medyada kişilerin ifade özgürlüğünün ceza tehdidi ile sınırlandırılması
demokratik bir toplumda kabul edilemez.

– Üniversitede kişilerin twitter hesapları üzerinden ifade ettikleri kişisel görüşleri nedeniyle soruşturulması açıkça düşünce ve ifade özgürlüğüne idare eliyle müdahale demektir.
Bu müdahale yukarıda ifade edildiği gibi suçtur ve görevi kötüye kullanmak anlamına gelir.
Bu soruşturmalar ceza tehdidi nedeniyle aynı zamanda dolaylı yoldan hem üniversitemizin akademik ve idari personeline hem de diğer üniversitelerin öğretim elemanlarına
gözdağı niteliği taşımakta ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Yukarıda sayılan nedenlerden ötürü;

 Ankara Üniversitesi Rektörlüğü tarafından açılan soruşturmaların en kısa sürede
    geri çekilmesini talep ediyor,
Eleştirel düşüncenin yeşerebilmesinin ön koşulu olan düşünce ve ifade özgürlüğü ile         toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün kullanılmasını engellemeye yönelik her türlü
girişimin karşısında olduğumuzu bildiriyor,
 Bu talebimiz gerçekleştirilmediği takdirde gerekli yasal girişimlerde bulunacağımızı,
ulusal ve uluslararası kamuoyunu seferber ederek bu hukuksuzluğun karşısında
durmaya devam edeceğimizi beyan ediyoruz.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Akademik Kurulu
http://www.politics.ankara.edu.tr/dosyalar/26.06.15-Akademik-Kurul-Karari.pdf

=============================================

Dostlar,

Bu talihsiz gelişmede elbette biz de A.Ü. Yönetiminin demokrasi ve hukuktan yana
tutum benimsemesini dileriz.

Mülkiye’nin açıklaması tümüyle hukuka uygundur.
Dolayısıyla bunun tersi de doğrudur.
Dolayısıyla böylesi bir demokrasi ve hukuk dışı davranış Ankara Üniversitesi’nin
kurumsal kimliği ve tarihsel ağırlığı ile da asla bağdaşmıyor..

Önemli olan, konjonktürel itkilerle gündelik politikalar gütmek değil;
kalıcı, istikrarlı ve topluma ışık saçacak aydınlık ve yürekli eylemlere özne olmaktır.

Ankara Üniversitesi’nin 70 yıllık şanlı kimliği ile bu son kişisel girişim yan yana uyumsuzdur.
Eminiz zaman, bu utandıracak eylemlerin kurumsal ve gerçek kişi öznelerini ayıracaktır.
Ve korkarız, bu ayıptan kurumsal kimlik kendisini ayıkladığında, geriye adları unutulacak
-ya da bu tür “stigma“lar nedeniyle unutulmayacak- gerçek kişiler kalacaktır.

Her ikisi de uygar, adil ve dolayısıyla hukuk içi değildir.

A.Ü. Yönetimi, hızla hatasından dönme erdemini göstermeli,
“uygun” bir yolla geri adım atmalıdır.

Bir Ankara Üniversiteli ve Sayın Rektörle Tıp Fakültesinden meslektaş
ve O’ndan 5 yıl kadar daha kıdemli bir tıbbiyeli olarak
bizim düşünce ve dileğimiz yukarıda yazdığımız kapsamdadır.

Son not : Mülkiye, “Sarı öküz” ü vermeyecekti..
Önceki Dekanının arkasında gereğince durduğu söylenebilir mi??
Teşbihte hata olmazmış; Pro-Dekan Sn. Prof. Dr. Yalçın Karatepe için
Mülkiye’nin paratoneri yeterince açılmadı mı, açıldı da koruyamadı mı??
Hangisi, hangisi, üzerinde düşünmenin ve yanıt vermenin tam da zamanıdır.

Sevgi ve saygı ile.
07 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Dosyanın pdf biçimi : Asistanlara_sorusturma_Mulkiye_aciklamasi_bizim_yazimiz

Aşık Veysel : “BENİM SADIK YÂRİM KARA TOPRAKTIR”


“BENİM SADIK YÂRİM KARA TOPRAKTIR”

portresi

 

 

Dr. Alper AKÇAM
16 Ağustos 2014

 


Böyle demişti Âşık Veysel… Tam da Veysel’in sadık yâriydi, sanki benim Ardahan’da öküz boyunduruğunda gün boyu hotaklık yaptığım kara kotan günlerinden anımsadığım, bir çift camuş, üç dört boyun öküz gücüyle devirdiğimiz, derin hakozlar açtığımız
o çimli-çiçekli kara topraktı dört beş gündür uğraştığım…

Bu sabah tamamladım işi.

Dağ başında, söz yerindeyse, bir kayalığın üstünde oturuyorum. Bir hafta kırıcı-delici makine çalışmadan temel kazılamıyor. Karşımdaki boş alana beş yıl önce diktiğim ağaçlar, çekirdekten yetiştirdiklerim, bir türlü kaya tabakasını aşıp beslenebilmeyi başaramayınca, yaz sıcaklarında üç dört gün sulanmadığında yaprak sarartıp boyun bükünce, toprak attırayım bari dedim. Nereden geldiyse yakındaki hafriyatçıya o kara toprak… Hani derler ya, bulgur gibi, ya da sakız gibi diye… Koca bir kamyon getirttim. Tam bir kara topraktı el arabasıyla çekip yaydığım. Avuç avuç veresim geldi ağaçlarımın dibine; bebek besler, torunlarım Güneş’i, Arya’yı, Deniz’i doyurur gibi… Şimdiden yaydı yapraklarını kırmızı çiçekli akasyam, rüzgârla salınarak minnetini bildirdi. Herkesi davet ediyor masalsı gölgesine…

İlk kez Kırıkkale Tınaz İlkokulu 5. Sınıf öğrencisiyken, 1962 yılında, 10 yaşımda karşılaştım Veysel’le… Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlere Tonguç Baba’dan armağandı Veysel. Köy Enstitüleri’nde “Usta Öğretici”ydi; enstitü enstitü gezip içinden çıktıkları halk kültürüyle bir kez daha harman ederdi öğrencileri. Enstitüler kapatıldıktan sonra da, o kavruk köylü çocukları kara toprağın âşığına sahip çıkma kaygısında, sevdasında oldular. Çalıştıkları okullara çağırıp öğrencilerine dinlettiler, karnını doyurdular âşığın, cebine üç kuruş harçlık koydular…

Tınaz ilkokulu salonunda tanımıştım Veysel’i. Nasreddin Hoca’nın bağlama çalmasıyla ilgili fıkrayı da ilk kez o gün ondan duydum.

Veysel’in bağlamasıyla. Hoca Nasreddin, Keloğlan anlatılarıyla büyüdüğümüz için belki, şu metalik gürültülerde, klavyeli bağırtılarda, fantastik öykülerde sanat tadını bulamadım bir türlü.

Sonra, Ankara İçcebeci, Uzungemiciler Sokak’taki, biz taşındıktan sonra da kapısına
üç kez bomba konan evimize geldi Veysel. Kısa bir zaman önce yitirdiğimiz komşumuz,
o zaman TRT’de program yapımcısı olan Erdoğan Alkan ağbi getirmişti…
Birlikte yemek yedik, Veysel’in halk anlatımını, bağlamasını, türküsünü dinledik.

Geçici görevle gittiğim Edremit yakınında, Dikili’de 1999 yılında (Karabük’ten iş arkadaşım Eşref Aslantaş çağırmıştı) Ali Ekber Çiçek‘le tanıştım. 2004 yılında, Ardahan’daki Dursun Akçam Ormanı açılışına davet etmiştim Ali Ekber’i; koşa koşa geldi. “Haydar Haydar”ı, “Bir Güzel Methedem Bari Cihan Yanmasın”ı Ali Ekber’den dinlememiş olanlar halk müziğinin derinliğini yakından tanımamış demektir.
Köln Filarmoni Orkestrası Şefi, “Haydar Haydar”ı dinlerken afallayıp kalmış.
Benim orkestradaki onlarca enstrümanla bu sesin gücünü, farklı tınılarını yakalayabilmemiz mümkün değil demişti…

“Sanki Ömrüm Bir Bilmece / Bitmez Tükenmez Geceler”, “Bir Çit Öküz Yeter mi?”, “Erim Erim Eriyesin”, “Mevlâm Gör Diyerek İki Göz Vermiş”… Ardahan ve Bingöl gecelerimin can dostu Âşık Mahsuni’yi uzun uzun anlatmaya gerek var mı?
Ya da dinlerken yüreğimin yerinden oynadığı Neşet Ertaş’ı… “Açma Zülüflerin Yellere Karşı”, “Ah Yalan Dünya”, “Aşkın Beni Del’eyledi”, “Seher Vakti Çaldım Yarin Kapısın”…

Halk müziğinin hem söz içeriği, hem müzikalite bakımından bulduğu müthiş güç, yüzyıllarca ezilmiş, dışlanmış, kendi dili bile yasaklanmış bir çoğul ve zengin kültürün bir kanaldan fışkırıp patlamasını andırır. Kendi kuruluş ilkeleri doğrultusunda yalnızca altı yıl çalışabilmiş (1940-6) Köy Enstitüleri’nin yetmiş beş yıldır konuşuluyor olmasının ve UNESCO’dan birçok yabancı bilim örgütüne kadar aldığı övgülerin arkasında Tonguç Baba’nın halk kültüründeki gizilgücü sezmiş olması aydınlanır.

Hakyemez savaşçı, demokratik seçimle, bileğinin hakkına boyunun başına geçmiş Gâzi Ertuğrul’dan çevre Rum köylülerinden haraç alma önerisini getirenlere, “bir daha böyle bir şeyden söz ederseniz kellenizi vururum” diyen Bey Osman’a değişen, Yıldırım Beyazıt’tan sonra (Beyazıt’ın, kan toplumu geleneklerini sürdürmekte olan Timur’a yenilmesinin arkasında da bu gerçeklik vardır) çadırı bırakıp saraya geçen, oradan Sultanlığa, Süleymanlığa evrilen, Halifeliği aldıktan sonra, Kayı Boyu’nun “Beytül Mali Müslümin”, ortak kamu malı kıldığı toprakları mültezimlere, beylere paşalara peşkeş çeken, halkından kopan Osmanlı hanedanı, kendi içinden çıktığı boylara, kavimlere, hatta Türkçe diline nice baskılar uyguladı. Kendini yazıyla, resimle, farklı anlatım teknikleriyle ifade olanağı bulamayan halk kültürü de, gücünü türkülerde, bağlamanın, tulumun sesinde, masalların, fıkraların sözünde gerçekleştirme yolundan yürüdü.
Bu tarihsel gerçekliğin böyle duruca aydınlanmasında, 1973 yılında “Taih, Devrim, Sosyalizm” adlı kitabıyla tanıştığım, çalışkanlığına, araştırmacı sosyal zekâsına ve mücadele gücüne sonsuz hayranlık ve minnet duyduğum büyük Türk sosyalisti
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın çok önemli bir yeri vardır. Saygıyla, minnetle anıyorum kendisini…

Günümüzde, kendini sultan ve halife yerine koyan, saraylar yaptıran, filolar kuran, parasını saymaya yatak odalarına kadar giren makineler alan birilerinin Osmanlıya özenmesini biraz anlayabiliyor insan da; yoksul halk yığınlarının, halk çocuklarının Osmanlı geçmişine duyduğu hayranlık insanı acıyla güldürüyor.
Basın-yayın, televizyon, yaygın iletişim teknolojisinin gücü de buradan anlaşılıyor…

“Benim Sadık Yarim Kara Topraktır” demişti Veysel. Kara toprak onun sesini, bağlamasını dal budak vererek, yaprak, çiçek açarak yaşatıyor. Dünya durdukça duracak halk kültürü de, üreten, yaşatan gücü de, yaşamını paraya ve iktidar koltuklarına adamış olanlar hep bir mide bulantısı ile anılacak…

Topraktan, güneşten, sudan, havadan ayrı düşmeyin dostlar;
inadına aşktan, özgürlük ve eşitlik için kavgadan…

Tarlasi_16.8.14

Displaying AŞIK VEYSEL.jpg

******************

Dostlar,

Değerli meslektaşımız Dr. Alper Akçam’ı azimli uğraşı, doğa – toprak – sanat tutkunluğu ve de tüm bu güzellikleri aktaran  – kalıcılaştıran güçlü duyarlı kalemi için kutluyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
17.8.2014, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

Zeki Sarıhan : 15 SORUDA KÖY ENSTİTÜLERİ


Dostlar
,

Saygın Eğitimci, değerli arkadaşımız Sayın Zeki Sarıhan, Köy Enstitülerini
15 soruyla irdeliyor kuruluşlarının 74. yılında.. Aşağıdaki yazısı, yine araştırmaya ve kanıtlara dayalı büyük ölçüde. Yer yer, anlama dokunmadan Türkçeleştirmek gerekti. Katıl(a)madığımız birkaç önemli nokta oldu.. Onları da yerinde ayraç içinde sunduk.. Demokrasi güzel şey.. Teşekkürler değerli Sarıhan..

Sevgi ve saygı ile.
16 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

15 SORUDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan 

17 Nisan 1940’ta TBMM’nde Köy Enstitüleri Yasası kabul edildi.
Kuruluşlarının 74. yılında Enstitüleri anma toplantıları düzenleniyor.
Bu vesile ile Köy Enstitüleri hakkında bildiğim gerçekleri 15 soruda özetlemek isterim.

1. Neden açıldılar? Köy Enstitüleri, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un 1939’da yayımlanan “Canlandırılacak Köy” adlı kitabında belirttiği gerekçelerle, kapalı bir ekonomi ve toplum hayatı yaşayan Türk köyüne kapitalist ilişkileri ve buna bağlı olarak da Kemalist ideolojiyi, köyden yetişmiş aydınlar yoluyla sokmak amacıyla açıldılar. 1940 istatistiklerine göre nüfusun %75’i köylerde yaşıyordu ve köyde öğrenim çağındaki çocukların ancak %25’i öğrenim olanağına sahipti.
Verili öğretmen yetiştirme sistemiyle köye ulaşmak ve köyün çehresini değiştirmek olanaklı değildi.

2. Enstitülerin diğer eğitim kurumlarından farkı neydi? Türkiye’de Fransız eğitim sisteminden aktarılma bir eğitim anlayışı vardı. Bu sistem kentli burjuva toplumun ihtiyaçlarını göz önünde bulunduruyordu. Mevcut sistem, bilgi sahibi insan yetiştirmeye hizmet ediyordu. Bununla feodalizm yıkılamaz ve köy nüfusu kapitalizme açılamazdı. Enstitü öğrencisi hem bilgili hem de üretici olacaktı.

3. Köy Enstitüleri devrimci kurumlar mıydı? 1940’ta Türkiye’de devrimci olan bir Cumhurbaşkanı, hükümet veya parlamento yoktu. Kemalist devrim kabuklaşmış ve halkın sırtına bir yük haline gelmişti (AS: Bu yargıya katılmamız olanaklı değil..). Enstitülerin sistemin aleyhine çalışarak işçi ve köylülerin bürokratik-kapitalist bir iktidarı yıkması, yerine bir halk iktidarı kurulması amacıyla var edildiğini söylemek zaten olanaklı değildir. Enstitülerle, 1940’a dek ülkede yerleştirilmeye çalışılan siyasal ve sosyal düzen köye de taşımak isteniyordu. 17 Nisan 1940’ta Meclis görüşmelerinde yasaya tek bir karşıt oy bile çıkmaması, sistemin ondan beklentilerine kanıttır.
O dönemde ülkede özgür tartışma, gerçek bir parlamenter yaşam yoktu. Bütün yasalar hükümetten geldiği gibi oybirliği ile geçerdi.

4. Enstitüler, gerek eğitimde, gerek siyasal yaşamımızda neden unutulmaz bir iz bıraktı? Enstitüler, köyün eğitilmesi konusunda özgün bir buluştu. Türkiye’nin koşullarını hesaba katmıştı. Yalnızca bu durum eğitimcilerin ona ilgi duymasını haklı kılar. Fakat daha önemlisi, Enstitü çevresi halkçı bir iklim sundu ve burada sosyalist görüşler filizlenmeye başladı. Şöyle de söylemek yanlış olmaz: “Enstitüler, sistemden kaçırılmış kurumlardır!” Fakat hiçbir sistem, kendi aleyhine işleyecek bir organa izin vermez. Dönemin iktidarı bu kaçağı çok geçmeden fark etti ve onu
yola getirdi. İz bırakan, unutulmayan sistem değil, bu “kaçak”tır.

5. Enstitülerde halkçılık nasıl filizlendi? 1940’ta Türkiye’de halkçılığı baskı altına almış bir tek parti yönetimi vardı. Fakat Türkiye büyük bir ülkedir. 1920’li yılların solculuğu bastırılalı henüz 15-20 yıl geçmişti. Her an sola açılacak aydınlar vardı ve bunlar CHP ve devlet içinde de bulunuyorlardı. İsmail Hakkı Tonguç, O’nun yardımcısı Ferit Oğuz Bayır, onların seçtiği okul müdürleri, hümanist Hasan Ali Yücel’in koruyucu kanatları altında kendilerine özgü bir alan yarattılar ve burada
halka hizmet ruhuyla donanmış öğretmenler yetiştirmeye başladılar. 1940’ların iktidar ideolojisi olan Kemalizmin gerek halk için, gerek aydınlar ve gençlik için bir çekiciliği kalmamıştı (AS: Bu görüşe de katılmıyoruz..) . O tarihlerde ülkede iki akım alttan alta aydınları etkiliyordu: Turancılık ve Sosyalizm. Kimi yüksek öğrenim kurumlarında Turancılık, Enstitülerde ise Sosyalizm uç verdi. Fakir Baykurt’un anılarında
(Köy Enstitülü Delikanlı) bu durum açıkça anlatılmaktadır.

6. Köy Enstitüleri niçin kapatıldı? Yönetim, kısa zamanda Enstitülerin onlar için çizilmiş sınırlar dışına taşmakta yani “elden çıkmakta” olduğunu görerek, Tonguç başta olmak üzere yöneticilerini değiştirdi. Köy kalkınması için düşünülen programlar da
artık serbest piyasaya teslim edildiğinden, Enstitüler gereksiz duruma getirildi,
1954’te adları da değiştirilerek klasik birer öğretmen okulu yapıldılar.

7. Enstitüler amacına ulaştı mı? Enstitüler, köyleri tanıyan, eli kalem tutan, görevlerine bağlı bir öğretmen kuşağı yetiştirdi ancak onların köyün siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamını değiştirmeleri olanaklı değildi. Eğitim seferberliği, toprak reformu ve sanayileşme ile bütünleşemedi. Bütün Enstitü kadroları bir araya gelseydi bir liman ve 100 km asfalt karayolu yapamazlardı. Bu işi, 2. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşı’ndan sonra ülkeye girecek olan yabancı sermaye ve teknoloji başaracaktı. Bu kalkınma hareketi, ne yazık ki ülkeyi dışarıya bağımlı duruma getirdi.

8. Köylüler Köy Enstitülerine sahip çıktı mı? Köy kalkınmasını, köyün canlanmasını sağlamak için kurulan Enstitüler kapatılırken köylüler bu kurumlara sahip çıkamadılar. Zaten köylüler Devletçe edilgin durumda tutuluyordu. Hiçbir örgütleri yoktu. Gençlere ise ancak Tan gazetesini izleyecekler ise izin veriliyordu! Köylüler tek parti döneminde yaşanan yoksulluk ve baskıdan kurtulma isteğindeydiler. Kendilerini 1950’den sonra daha iyi hissettiler. Hem çarıktan kara lastiğe geçebildiler, hem de istedikleri partiye
oy vermeye başladılar. Bu arada Köy Enstitüleri de kim vurduya gitti. .

9. Enstitüleri ağalar veya Amerika mı kapattırdı? Her ikisi de doğru değildir.
Bunlar, kabahati İnönü’nün üzerinden savuşturmak için üretilmiş komplo kuramıdır.
(AS: Marshall yardımlarının bir koşulu da Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır!)
Açılmaları da kapatılmaları da Türkiye’nin kendi iç siyasal gelişmeler nedeniyledir. Ağaların Enstitülerin açılmalarına bir itirazları olmamıştı. Siyasal nüfuzları da Enstitüleri kapattıracak ölçekte değildi. Amerikalı Prof. John Dewey, Enstitü tipi eğitimi öğütlemişti. Enstitülerin sonu, Amerika Türkiye’ye girmeden daha 1946’da görünmüştü. UNESCO, bir kalkınma modeli olarak Enstitü tipi kurumları az gelişmiş ülkelere önermiştir. Fakat artık bunlar halkçı kurumlar değil, kırsalı kapitalizme açan
bir çeşit tarım okulu olacaktı.

10. Enstitülerin yetiştirdiği öğretmen tipolojisi nasıldır? Enstitüler, ortalama olarak Atatürkçü ve Halk Partili öğretmen yetiştirdi. İçlerinde sosyalist olanlar pek azdı ve bunların bir bölümü de 1960’tan sonraki ortamda sosyalist oldular. Bir Enstitü mezununun en son yayımlanan anı kitabındaki şu dizeler, ortalama Enstitü çıkışlının görüşlerine örnek sayılabilir: “İleriki yıllarda da epey gözlemledim. Halk böyle istiyor, halkın dediği olur.. türü siyasetler yapıldı. Halka çok ödünler verildi.
Genç Cumhuriyetin ilkeleri çiğnendi. Hiçbir devrim halka danışılarak yapılmaz.
Halkın gelişmesine yönelik devrimi başlangıçta halka anlatamazsınız. Gelenekselleşmiş yapıyı kıramazsınız.” 
Fakat İsmail Hakkı Tonguç, Ferit Oğuz Bayır ve Fakir Baykurt gibi Enstitücüler olaya böyle bakmıyorlardı.

11. Köy Enstitüleri yaşasaydı Kürt hareketi de olmaz mıydı?
Bu görüş tümüyle yanlıştır. Bunu savunanlar, Enstitüler yaşasaydı Kürt nüfusun asimile edilmiş olacağını ya da Kürt köyleri de kalkınmış olacağından Kürtlerin düzenden yakınması olmayacağını varsayıyorlar. Kürt hareketine, Kürtlerin ister Enstitüde,
ister lise veya üniversitede okumuş kesimince önderlik yapılmaktadır ve bu hareket feodal bir hareket de değildir. İster Köy Enstitüsü, ister Öğretmen Okulu mezunu olsun, öğretmenler onlarca yıl görev yapsalar bile Kürt köylülerini asimile edemedi.
(AS: Böylesi bir amacın güdüldüğünü düşünmüyoruz..) 

12. Kemal Tahir ve Atilla İlhan gibi solcuların Enstitü karşıtlığını nasıl yorumlamak gerekir? Türk edebiyatının bu iki değerli adından Kemal Tahir İttihatçıdır ve Kemalizme karşı olduğu için Enstitülere de karşı olmuştur. Atilla İlhan ise İnönü döneminde hapsedilip zulüm gördüğü için (AS : ????), o dönemin bir ürünü olan Enstitülere karşı olmuştur. Her ikisinin tutumu da duygusaldır ve yanlıştır. Bu olay herkese doğru bir yöntem sunmaktadır. Tek Parti dönemi siyasal bakımdan kötü ise,
o dönemde yapılan her işin kötü olmadığı ya da Köy Enstitülerinin iyi birer kurum olmasının Tek Parti döneminin siyasal yapısının da iyi olduğu yolundaki genellemelerden sakınmak gerekir.

13. Enstitüler yeniden açılabilir mi? Enstitüler, köylük bir ülkenin eğitim ve kalkınma tasarımı idi. Günümüzde köy nüfusu %20’lere (AS: 31 Mart 2014’te 31 büyükşehir belediyesi oluştu ve köy sayısı 17 bin eksilerek yarılandı; köy nüfusu da %10’lara indi..) dek inmiştir ve köyler kentlerle bütünleşmiştir. Köye gidecek hizmetleri artık
tek bir kişiye yüklemek, onu zorunlu hizmetle 20 yıl köyde tutmak, aylığının bir bölümü yerine kendisine toprak ve iş makineleri vermek olanaklı değildir. Enstitüler, yaşasalardı bile, 1960’lardan sonra işlevlerini yitirirlerdi. Zaten taşımalı eğitimle köy okullarının büyük bir bölümü kapanmıştır. 15-20 öğrencilik köy okulları açıp bunları tek bir öğretmene teslim etmek de doğru değildir.

14. Enstitülerin kalıtından nasıl yararlanabiliriz? Enstitüler, insanın yaparak
ve yaşayarak öğrenmesi, eğitim programlarının ülke koşullarına uygun olması,
okuma çabası, öğretmenlerin birer ülkü sahibi olması, eğitimde fırsat eşitliği,
eğitim kurumlarda demokrasi  gibi konularda ulusal eğitimde yararlanılacak önemli bir birikim bırakmıştır.

15. Köy Enstitülerini en iyi anlatan kitap hangisidir? Enstitüler hakkında ülkemizde 300’den çok kitap yayımlandı. Bunların önemli bir bölümü anılardır. Enstitülerle ilgili
en derli toplu olanı, Kanadalı bir sosyolog olan Fy Kirby’nin (Fay Körbi) 1960 sonrasında yayımlanmış “Türkiye’de Köy Enstitüleri” kitabıdır. Konuya dışarıdan bakabilmesi, Enstitüleri Türk eğitim tarihi içinde yerli yerine oturtması, verilerinin sağlam ve çözümlemelerinin güvenilir olması, alan araştırmalarına dayanması, kitabın değerini artırmaktadır. (15.4.2014)