ÇANAKKALE SAVAŞI VE ATATÜRK

ÇANAKKALE SAVAŞI VE ATATÜRK

Celal TOPKAN
20. Dönem CHP Adıyaman Milletvekili
18 Mart 2021

Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerine oturduğu temel coğrafya Anadolu’yu ele geçirmek isteyen İngiliz ve Fransız güçleri Şubat 1915’te Çanakkale Boğazını işgal ettiler, Çanakkale topraklarına asker çıkardılar. Mustafa Kemal’in komutanlığında işgalci İngiliz ve Fransız askeri ile Osmanlı Devleti askerleri arasında büyük bir savaş başladı. Mustafa Kemal, bu savaşta büyük bir komutanlık ve liderlik ortaya koydu. Savaş, 18 Mart 2016’da Osmanlı ordularının büyük utkusu  ile sonuçlandı. İngiliz ve Fransız işgal güçleri ve destekçileri tarihsel bir yenilgi aldılar, 250 bin yitik verdiler, Osmanlı ordusu ise 214 bin yitik verdi.

Çanakkale Savaşı’nda Birleşik Krallık (İngiltere) adına savaşan askerlerin çoğunluğu, Birleşik Krallık yönetiminde olan Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşuyordu. Birleşik Krallık adına savaşan 8.700 Avustralyalı, 2.700 Yeni Zelandalı olmak üzere toplam 11.400 dolayında ANZAC (Australia & New Zeland Army Corps) paralı askeri (lejyoneri) bu savaşta öldü.

Tarihte, Osmanlı Devleti ile Avustralya ve Yeni Zelanda devleti arasında, savaş gerektiren bir sorun yaşanmamıştı. Ama binlerce “masum” ANZAC askeri, ülkelerinde binlerce kilometre uzakta, Çanakkale Savaşı’nda emperyalist ağababalarının kanlı serüveninde ölmüştü.

Çanakkale Savaşı’nda cephede iri yapılı ve savaş eğitimli ANZAC askerleriyle göğüs göğse savaşan Mustafa Kemal Atatürk, 1934’te, ANZAC askerlerinin annelerine seslenen tarihsel ve insancıl (hümanistik), eşsiz bir mektup yazdı. Bu benzersiz Mektup’ta:

  • “Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçik’lerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” dedi.

İstençleri (iradeleri) dışında Çanakkale’de savaşmak zorunda bırakılan ve kendileri için hiçbir anlamı olmayan bu savaşta ölen, cenazeleri bile ülkelerine götürülemeyen ANZAC askerleri için,

  • … Onlar sizin evlatlarınız olduğu kadar, bizim de evlatlarımızdır. Biz onları tıpkı Mehmetçikler gibi kendi evlatlarımız olarak görüyor ve bağrımıza basıyoruz.” dedi.

O güne dek tarihte örneği yaşanmamış olan büyük devlet adamlığı örneği sergiledi.

İnsanları savaşmaya değil birbirlerini sevmeye ve barış içinde yaşama çağırdı.
***

Türk Kurtuluş Savaşı, Batı’nın emperyalist işgalci devletlerinin, tarihsel süreçte büyük bir yenilgiye uğradıkları, ilk ve tek sıcak savaş oldu.

Kurtuluş Savaşımızın eşsiz Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra,

  • Savaş zorunlu olmalıdır, zorunlu olmayan savaş cinayettir!” dedi.

Yurtta barış dünyada barış” çağrısı yaptı.

Yurtta ve dünyada barışı savundu. Yurtta ve dünyada barış ve erinç (huzur) olmasını, insanların barış ve erinç içinde yaşamasını istedi.

Büyük bir askeri ve siyasi dahi olan Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı sonrası, savaşı değil yurtta ve dünyada barışı savunması, karşılıksız kalmadı. Komşu devletler başta olmak üzere dünyada yaygın karşılık buldu.

15 Mayıs 1919’da İngiltere ve Fransa’nın yönlendirmesi ve desteği ile İzmir’i işgal eden,  Sakarya’ya dek ilerleyen, işgal ettiği yerleri yakıp yıkan, Atatürk’ün Başkomutanlığında çok ağır bir tarihsel yenilgiye uğrayan Yunan ordularının komutanı ve Yunanistan’ın önde gelen devlet adamlarından Elefterios Venizelos, tarihi tersine çevirdi. O güne dek tarihte örneği yaşanmamış bir davranış ortaya koydu. 12 Ocak 1934’te Nobel Barış Ödülü Komitesi başkanlığına bir mektup yazdı.

Savaş zorunlu olmalıdır, zorunlu olmayan savaş cinayettir!” diyen,
Yurtta barış dünyada barış” çağrısı yapan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Nobel Barış Ödülüne, aday gösterdi.

Çok Partili Hayat Halkçı Özüne Dönmeli

Çok Partili Hayat Halkçı Özüne Dönmeli

Celal TOPKAN
20. Dönem CHP Adıyaman Milletvekili
03 Şubat 2021, Cumhuriyet

1965 seçimleri öncesi, Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı döneminde 13.07.1965 tarihli, 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarıldı. Yasanın 5., 30. ve 31. maddesiyle partilerin organları tanımlandı.

Seçimlere katılan partilerin milletvekili adaylarını, seçim çevrelerinde, parti seçmen kütüğüne kayıtlı bulunan bütün parti üyelerinin katılabilecekleri bir önseçimle belirleme zorunluluğu getirildi. Merkez yoklaması ile belirlenecek milletvekili aday sayısı, toplam aday sayısının % 5’i ile sınırlandırıldı.

DARBECİLER BİLE YAPMADI

Milletvekili adaylarının illerinde partiye kayıtlı üyelerin önseçimle belirlenmesi, gücünü halktan alarak siyaset yapılması zorunluğu ile siyasal partilerde, lider merkezli işleyişe son verildi. Siyasetin yapılanma ve işleyişine, örgüt merkezli yapılanma ve işleyiş getirildi.

Siyasetin yapılanma ve işleyişi yasal güvenceye kavuşturuldu.

Böylece 1965-1980 arasında örgüt merkezli siyaset yapıldı. Partilerin,1965, 1969, 1973 ve 1977 seçimlerindeki milletvekili adaylarının %95’i, illerinde partiye kayıtlı üyelerin seçtiği delegeler yoluyla, önseçimle belirlendi Gücünü halktan alarak siyaset yapıldı.

12 Eylül 1980’de darbe ile yönetime el koyan Askerler, yeni bir anayasa yaptı. Yeni anayasa, 8 Ekim 1982’de halkın oyuna sunuldu. Kabul edildi ve yürürlüğe girdi.

Darbeci askerlerin yönetiminde, 22.04.1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu çıkarıldı. Siyasetin ve siyasal partilerin yapılanma ve işleyişi yeniden düzenlendi. Milletvekili adaylarının belirlenmesi, yasanın 37. maddesi ile düzenlendi. 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası ile getirilen, milletvekili adaylarının, seçimlere katılan partilerin seçim çevrelerinde, parti seçmen kütüğüne kayıtlı bulunan bütün parti üyelerinin katılabilecekleri bir önseçimle belirlenmesi usulü ve kuralı aynen korundu.

Antidemokratik uygulamaları yöneten darbeci generallerin, belki de tek demokratik uygulaması, 1980 öncesinde olduğu gibi milletvekili adaylarının önseçimle halk tarafından belirlenmesi, gücünü halktan alarak bir siyaset yapılması kuralını olduğu gibi benimsemeleridir.

SİYASET HALKTAN KOPARILIYOR

6 Kasım 1983’te genel seçimler yapıldı. Seçimlerde, Nakşi tarikatının İsmailağa cemaati mensubu olan, tarikat kültürü ile yetişen Turgut Özal’ın genel başkanı olduğu Anavatan Partisi tek başına iktidara geldi.

Başbakan Turgut Özal, siyasetin yapılanma ve işleyişini, benimsediği kültüre uygun biçimde, genel başkanın tek başına aldığı kararlarla yönetilen lider merkezli bir yapıya dönüştürmeye karar verdi. Özal’ın isteği ile yeni bir siyasal partiler yasa taslağı hazırlandı. Yasa taslağı, 28 Mart 1986’da Meclis’te görüşüldü ve kabul edildi.

LİDER ODAKLI SİYASET

28 Mart 1986 tarih ve 3270 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun milletvekili adaylarının belirlenmesini düzenleyen 37. maddesi değiştirildi. Siyasal partiler, milletvekilliği genel veya ara seçimlerinde, “Adaylık için başvuran ve adaylığı uygun bulunanlar arasından adayların saptanması; serbest, eşit, gizli oy, açık tasnif (AS: sayım – döküm) ilkeleri çerçevesinde, tüzüklerinde belirleyecekleri usul ve esaslardan herhangi biri veya birkaçı ile yapabilirler” hükmü getirildi.

Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle ve ortaya konan seçeneklerle milletvekili adaylarının illerinde partiye kayıtlı üyelerle önseçimle belirlenmelerine, gücünü halktan alarak, örgüt merkezli siyaset yapılması zorunluğuna son veriliyordu. Milletvekili adaylarının, genel başkanın etkili olduğu parti kurullarında belirlenmesi, usul ve kuralı getirildi.

Bu değişiklikle genel başkan, partide tek adam ve tek karar verici oldu. Lider merkezli siyaset yapılması kuralı getirildi. Darbeci askerler bile 2820 sayılı yasanın 37. maddesi ile gücünü halktan alarak siyaset yapılmasını sağlamıştı.

Darbeci askerlerin başbakan olmasını sağladıkları Turgut Özal, Siyasal Partiler Yasası’na darbe yaptı! Parti içi demokrasiyi yok etti. Siyaseti halktan koparttı. 1968-2020 arasında, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasında, Turgut Özal’ın yönetiminde yapılan değişiklik aynen korundu. Siyasetin lider merkezli yapılanma ve işleyişi devam etti ve ne yazık ki devam ediyor.

YAPILANMA ŞART

Siyasetin bu yapılanma ve işleyişi, siyasetin halka hizmet etmek için yapılan; ülkenin ve halkın sorunlarına akla ve bilime dayalı çözümler üreten, bir yapılanma ve işleyiş olmadığı artık anlaşılmalıdır. Bu sistem, Meclis’e giren milletvekillerini parti başkanına, tek kişiye bağlıyor.

  • Bu sistem Meclis’le halk arasına duvar örüyor.

Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olabilmesi, sorunlarını çözebilmesi, gelişmesi, kalkınması ve zenginleşmesi, toplumsal barış ve huzura kavuşabilmesi için çok partili siyasal sistemin yapılanma ve işleyişinin örgüt merkezli, politik kişilerin gücünü halktan alarak halk için yapıldığı bir yapılanma ve  işleyişe dönüştürülmesi gerekiyor.

TÜRKİYE’NİN GELDİĞİ NOKTANIN GERİSİNDE YATAN NEDENLER

TÜRKİYE’NİN GELDİĞİ NOKTANIN GERİSİNDE YATAN NEDENLER

Celal Topkan
XX nci Dönem CHP Adıyaman Milletvekili

Toplum ve siyaset bilimi: Kurumlar, kuruluşlar, siyasal partiler, devletler yanlışlar yapabilirler. Başarısız olabilirler. Yapılması gereken,

Yanlışlarla yüzleşmektir. “Gözlem ve deney” yapılarak, “neden – sonuç” ilişkisi kurularak yapılan yanlışların sorgulanmaktır.
Bir daha aynı yanlışları yapılmamanın yollarını aramaktır.
Yapılanma ve işleyişte, yenilenme ve değişime gitmektir diyor.
Aksi halde yanlışlar yapılması ve başarısızlık devam eder diyor.

Tarihsel süreç içinde, yanlışı ve başarısızlığı ile yüzleşen, gözlem ve deney” yaparak “neden -sonuç” ilişkisi kurarak yanlışlarını ve başarısızlığını sorgulayan,

Yapılanma ve işleyişinde, aklın ve bilimin öngörüsünde yenilenme ve değişime giden, kurumlar, kuruluşlar, devletler, başarılı olmuşlardır.

Buna karşın, gözlem ve deney” yaparak “neden – sonuç” ilişkisi kurarak yanlışlarını sorgulamayan, yapılanma ve işleyişinde yenilenme ve değişime gitmeyen, kurumlar, kuruluşlar, siyasal partiler, devletler sürekli başarısız olmuşlardır.

Siyasal Tarih, bunun sayısız örnekleri ile doludur.
***
Atatürk’ün, kurgulayıp planladığı, 20. Yüzyılın en büyük yenilik, değişim ve dönüşüm tasarımı (projesi) olan halk egemenliğine dayanan laik – demokratik – sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün yönetiminde, 29 Ekim 1923 tarihinde, aklın ve bilimin öngörüsüyle kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk, ömrünü halkına adadı. Dil, din, ırk, renk, mezhep ve cinsiyet ayırımı yapmadan, halkını yüceltmek için her şeyi yaptı.

Atatürk’ün yönetiminde devrimleri yapıldı..

  • Devrimlerle, insanı merkez alan, insana önem ve değer veren, insanın yüceltilmesini hedefleyen, toplumsal, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümler yaşama geçirildi.

1938 yılına gelindiğinde Türkiye Cumhuriyeti, dünyada aklın ve bilimin öngörüsünde yönetilen, medeni, çağdaş ve uygar devletleri arasında, onurlu ve saygın yerini aldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin aklın – bilimin öngörüsünde planlayan, kuran ve örgütleyen Atatürk, kendisinden sonra, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetecek olanlara aklı ve bilimi tinsel kalıt (manevi miras) olarak bıraktı. Türkiye Cumhuriyeti’ni, aklın ve bilimin öngörüsünde yönetmelerini istedi.

Doğulusu ile Batılısı ile dünyanın önde gelen tarihçileri, toplum bilimcileri, siyaset ve sosyal bilimcileri, üniversitelerin araştırma kuruluşları, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün liderliğini örnek gösterdiler. Atatürk’ün kurgulayıp planladığı, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin örnek alınacak ve örnek gösterilecek sistem ve model olduğunu ilan ettiler.

Nitekim, emperyalist ülkelerin işgali, baskısı ve sömürüsü altında yaşayan ülkeler, Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşında ortaya koyduğu liderliği, yaptıklarını ve başarılarını örnek aldılar. Onlar da, emperyalist işgal güçlerine karşı bağımsızlık savaşı başlattılar. Ülkelerini bağımsızlığa kavuşturdular. Ülkelerinde benzer değişim ve dönüşümler yaptılar.

Atatürk’ten sonra, 1938-2002 arasında, Türkiye Cumhuriyeti, O’nun miras bıraktığı, bilimsel akılcılık ekseninde yönetilmedi. Türkiye Cumhuriyeti, üzerine oturduğu coğrafyasının kendisine sunduğu, tarihsel ve kültürel zenginliklere, yeraltı ve yer üstü varlığına, genç ve dinamik insan gücü potansiyeline karşın gelişemedi, kalkınamadı ve varsıllaşamadı (zenginleşemedi). Toplumsal erinç (huzur) ve barışa kavuşamadı.

Fakat, 1938-2002 arasında yapılan seçimlerde İktidara gelen, Devleti yöneten partiler ve muhalefet partileri, yanlışlarıyla yüzleşmediler. Gözlem ve deney” yaparak “neden – sonuç” ilişkisi kurarak yanlışlarını sorgulamadılar. Yapılanma ve işleyişlerinde yenilenme ve değişime gitmediler. Öte yandan toplumdan da bu yönde bir istem (talep) gelmedi.

Siyasetin bu yapılanma ve işleyişinin ülkeye ve halka bedeli çok ağır oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni din kurallarına göre yeniden yapılandıracağını söyleyerek siyaset yapan Milli Görüş öğretisi ile yetişenlerin kurdukları AKP, Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nin kötü yönetilmesini ve başarısızlığını, iktidar fırsatına dönüştürdü.

3 Kasım 2002 seçimlerinde Yoksulluğa, Yolsuzluğa ve Yasaklara son sözü verdi. Bu seçimlerde AKP, tek başına iktidara geldi.

  • Türkiye Cumhuriyeti 18+ yıldır AKP tarafından yönetiliyor.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın söyledikleriyle yaptıkları aynı olmadı.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın yönetiminde:

Atatürk’ü yok etme, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluş ilkelerinden ve felsefesinden koparma, çalışması başlatıldı. Türkiye Cumhuriyeti, büyük oranda din kurallarına göre yapılandırıldı.

Türkiye zenginleşemedi. Halkın aş ve sorunu çözülmedi. Ekonomi çöktü. Yüz binlerce çalışan işini yitirdi. Üniversite bitiren gençler iş bulamıyorlar; bu kesimde işsizlik çok yüksek ve 1/4!

Toplum ayrıştırıldı ve bölündü. Ülkede barış ve huzur, iyice bozuldu. Türkiye komşu ülkeler başta olmak üzere dünya ile kavga etmeye başladı. Türkiye’nin dünyada, dostu olan ülke neredeyse kalmadı.

Bu çarpık – çelişkili – tutarsız, anti-demokratik ve çağdışı, dinci = din sömürüsü temelli….
ilkel politika demeti artık sürdürülebilir değil.

  • 21. yy’ın şafağında Türkiye tıkanmış, AKP = RTE de kendisini bütünüyle tüketmiştir..
  • Bedel çok ağırdır ana onarım / restorasyon mutlaka ve hızla başarılacaktır.

BAHÇELİ, ESERİNE SAHİP ÇIKIYOR

BAHÇELİ, ESERİNE SAHİP ÇIKIYOR

Celal Topkan
20. Dönem CHP Adıyaman Milletvekili

18 Nisan 1999 tarihinde yapılan seçimlerinde tek başına iktidara gelen parti olmadı. Seçimlerden sonra DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in başkanlığında DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümeti kuruldu.

DSP-ANAP-MHP Koalisyon Hükümeti (AS: 57. hükümet) uyum içinde çalışamadı. Hükümette sık sık bakan değişikliği yapıldı. 1999-2002 arasında 58 bakan görev yaptı. Hüsamettin Özkan (DSP), Cumhur Ersümer (ANAP), Koray Aydın (MHP), Recep Önal’ın (DSP)adı yolsuzluk olaylarına karıştı. Bu bakanlar görevlerinde istifam etmek zorunda kaldılar.

Kasım 2000 ve Şubat 2001’de 2 büyük ekonomik kriz yaşadı. Ülke yüzde 40 oranında yoksullaştı. Yüzlerce iş yeri kapandı. Binler çalışan işini ve aşını kaybetti. Yoksullaşan, aşını işim kaybeden halk, koalisyonu oluşturan DSP-ANAP-MHP’ye büyük bir kin ve öfke duymaya başladı.

Dünya Bankası’nda görev yapan Kemal Derviş, Başbakan Bülent Ecevit tarafında Türkiye’ye davet edildi. Kemal Derviş, 22 yıldır görev yaptığı Dünya Bankasındaki görevinden ayrıldı. 13 Mart 2001 tarihinde Türkiye’ye geldi. DSP-ANAP-MHP Koalisyon Hükümeti’nde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapıldı.

Kemal Derviş’in yönetiminde, 2002 yılı başlarında ekonomi düzelmeye başladı. Seçimler zamanında yapılsaydı, ekonomi daha da düzelecek halk rahatlayacaktı. Halkın Koalisyon Hükümeti’ne olan tepkisi azalacaktı.

Halkın ekonomik krizlerin sorumlusu olarak gördüğü koalisyon hükümetini oluşturan partilere yönelik tepkisinin devam ettiği sırada Başbakan Yardımcısı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 tarihinde yaptığı açıklamada, 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapılmasını istedi. MHP Meclis Grubu, Devlet Bahçeli’nin erken seçim yapılması önerisini, Meclis Genel Kuruluna taşıdı. 31 Temmuz 2002 tarihinde Meclis’te yapılan oylamada, MHP ve DYP’nin oylarıyla, 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapılmasına karar verildi.

3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapıldı. Seçimlerde Koalisyonu oluşturan partilerden
DSP %1.22,
MHP %8.36,
ANAP %5.13,
Ana muhalefet partisi DYP, %9.54 oy aldı.
Mecliste bulunan 4 parti, %10 ülke seçim barajını aşamadı. Meclis’in dışında kaldı.

“Seçimlerde 14 ay önce, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ekonomik krizlerin mağdur ettiği, aşını işini kaybeden yoksullaşan, halkın gündemi üzerine siyaset yaptı. “Yırtık ayakkabı giyerek okula gittim. Okulda simit ve kartpostal satarak harçlığımı kazandım. Yoksul yoksulun halinden anlar” dedi. YOKSULLUĞU, YOLSUZLUĞU ve YASAKLARI ortadan kaldırmanın, sözünü verdi. Halktan oy istedi.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ülke koalisyonlardan çok çekti ve mağdur oldu. Halktan bir partiyi tek başına iktidara getirmesini istiyorum dedi. İktidara ve sorun çözmeye talip olmadı.”(26 Ekim 2002 tarihinde Erdoğan ve Baykal’ın katıldıkları, gazeteci Uğur Dündar’ın hazırlayıp sunduğu Kanal D Televizyonu’nda canlı yayınlanan ARENA PROGRAMI)”

Mecliste olan partilere kin ve öfke duyan halk, iktidara sorun çözmeye talip olan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a oy verdi. Seçimlerde AKP, % 34.3 oy aldı. Birinci parti oldu. Toplam 550 milletvekilinin 363’nü (%66) kazandı. Büyük Bir Meclis çoğunluğu ile tek başına iktidara geldi.

Çok partili dönemde 1946-1999 arasında yapılan seçimlerde, % 34.3 oyla, toplam milletvekili sayısının %66’nı kazanarak tek başına iktidara gelen parti olmamıştı. AKP, %34.3 oyla toplam 550 milletvekilinin 363’nü kazanarak büyük bir Meclis çoğunluğu ile iktidara gelen parti oldu. Bu bağlamda AKP’nin yüzde 34.3 oyla, toplam 550 milletvekilinin 363’ünü kazanarak büyük bir Meclis çoğunluğu ile tek başına iktidara gelmesi, Meclisi Erken seçime zorlayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “eseridir.”

AKP 18 yıldır tek başına iktidarda. Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 18 yıldır ülkeyi tek başına aldığı kararlarla yönetiyor.
YOKSULLUĞU, YOLSUZLUĞU ve YASAKLARI kaldırma sözünü vererek iktidara gelen AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetiminde Türkiye:
– Geriledi ve yoksullaştı. İşsizlik arttı. Türkiye yolsuzluklar ve yasaklar ülkesi oldu.
– Erdoğan halkı benden olanlar benden olmayanlar, inanalar inanmayanlar diye ayrıştırdı ve bölündü.
Ülke iç barış bozuldu.
– Türkiye ve halk, yoksullaşır ve gerilerken, AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yakınları zenginleşti. Erdoğan özel olarak yaptırdığı Saraylarla lüks ve şatafat içinde yaşamaya başladı.
-Yurt içinde ve yurt dışında yayınlanan dergi ve gazetelerde yayınlanan, Erdoğan’ın tekzip etmediği haberlere göre, AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünyanın en zengin başkanıdır.

– AKP Genel Başkanı Erdoğan Başbakanlığı döneminde, Mart 2003- Ağustos 2014 arasında MHP’ye, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye, Türk Milliyetçiliğine yönelik çok ağır suçlamalar yaptı. 18.02.2013 tarihinde yaptığı açıklamada “Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız” dedi. Daha önce Türk Milliyetçiliğine yönelik böyle bir aşağılama ve hakaret yapılmamıştı.

Fakat Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Bakanı Devlet Bahçeli, eserine sahip çıkıyor.
Erdoğan’ın aldığı kararların ve yaptığı uygulamaların doğruluğunu ve yanlışlığını sorgulamadan onaylıyor ve destekliyor.
Halka verdiği sözlerini tutmayan, “Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız” diyen AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, sahip çıkıyor. Erdoğan’a laf ettirmiyor.
Erdoğan’ın yanlışlarını söyleyenlere ve eleştirenlere, ağzına ne gelirse söylüyor. Sabah akşam hakaret ediyor.
Kamuoyu araştırmalarında oyu düşen, halkın desteğini kaybeden AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin desteği ile iktidarını devem ettiriyor.

REJİMİN OTORİTER BİR YÖNETİME DÖNÜŞTÜĞÜNÜN GÖSTERGESİ

REJİMİN OTORİTER BİR YÖNETİME DÖNÜŞTÜĞÜNÜN GÖSTERGESİ

Image result for celal topkan

Celal Topkan
TBMM 20. Dönem CHP Adıyaman Milletvekili

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Demokratik Rejim (yönetim): Halk egemenliğine dayanan, kararların çoğulcu ve katılımcı bir anlayışla halkla tartışılarak alındığı yönetimdir.

Otoriter Rejim (yönetim): Tek kişinin kayıtsız şartsız egemenliğine dayanan, Meclisin olduğu ama yönetim yetkisinin tek kişide olduğu, bireyin yaşamının her yönüyle tek kişinin otoritesine bağlı olduğu yönetimdir.

Bilim İnsanları, Kanal İstanbul Projesi’nin, Türkiye’nin altına imza attığı Montrö Sözleşmesine aykırı bir proje olduğunu, Türkiye’yi Karadeniz sınırlarına komşu olan ülkelerle kavgalı bir ülke yapacağını, depremi tetikleyeceğini, İstanbul’da yaşamı ve İstanbul’un geleceğini tehlikeye sokacağını…. söylüyorlar. Projeye açıkça karşı çıkıyorlar.

İstanbul’da yaşayan halk, Kanal İstanbul Projesi’nin deprem kuşağında yer alan İstanbul’da deprem fay hatlarını tetikleyeceğini, İstanbul’a içme suyu sağlayan iki barajı yok edeceğini, İstanbul’da içme suyu sorunu yaratacağını, tarım yapılan alanları yok edeceğini, İstanbul’un ve İstanbul’da yaşayanları geleceğini zora sokacak bir proje olduğunu görerek, projeye karşı çıkıyorlar. Halk oylaması (Referandum) yapılmasını, halkın görüşü alınarak karar verilmesini istiyorlar.

  • AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kanal İstanbul Projesi için;
  • isteseniz de istemeseniz de Kanal İstanbul yapılacaktır” diyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’da yaşayan halkın (milyonlarca nüfuslu) iradesini yok sayması, bilim adamlarının görüş, düşünce ve önerilerini yok sayması, tek başına aldığı kararla isteseniz de istemeseniz de kanal İstanbul yapılacaktır” dayatması;

– Türkiye’nin yönetiminin demokratik bir yönetim olmadığının,
– Tek kişinin kayıtsız şartsız egemenliğine dayanan, Meclisin olduğu ama yönetim yetkisinin tek kişide olduğu,
– Bireyin yaşamının her yönüyle tek kişinin otoritesine bağlı olduğu otoriter bir rejim (yönetim) olduğunun açık ve somut göstergesidir.
===============================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Topkan, eksik bile yazmış!

Türkiye’de AKP = Erdoğan rejimi yalnızca otoriter değil aynı zamanda totaliterdir. Otoriter rejimlerde yönetim erki tek 1 kişide değil, bir kuruda, organda.. da olabilir. Ne var ki Türkiye’de tüm yetkiler, muazzam bir tahkimat ile TEK ADAM’a sunulmuştur. Bunun adı Totaliterizmdir.

83 milyonluk bir ülkenin geleceği, kim olursa olsun tek bir kişiye asla bırakılamaz, bırakılmamalıdır!

Çoğulcu yönetim ve halk egemenliğinin korunması – etkin kılınması için kurumsal düzeneklerin etkili çalışması ve denge – denet (check  balance) sisteminin sorunsuz çalıştırılması zorunludur.

Güçler ayrılığı, örneğin ABD’de olduğu gibi güçlendirilmeksizin, tek adam yönetimleri hızla ve kaçınılmaz biçimde, güç sarhoşluğu hatta zehirlenmesi ile totaliterliğe kaymaktadır. Türkiye’de olan da budur.

  • Hatta Türkiye’nin rejiminin despotizme, faşizme kaydığı da yaygın olarak dile getirilmektedir.
  • Üstelik AKP iktidarı, dini siyasete ölçüsüz ve sorumsuz biçimde alet etmektedir;
    ülkemiz dinci – faşizme doğru hızla sürüklenmektedir.

Bu Parti, Anayasa Mahkemesince, laikliğe karşı eylemlerin odağı olarak suçlanarak hüküm giymiş sabıkalı bir anti-laik dinci partidir ve laik rejimi, anayasayı açıkça çiğneyerek dönüştürmek istemektedir.

Dolayısıyla, dünyada örneği görülmeyen ucube cumhurbaşkanlığı hükmet sisteminin, yukarıda vurgulanan dinci – faşizan dönüşümü Türkiye’ye dayatmak için kurgulu olduğunu düşünüyor, görüyoruz.

  • AKP = Erdoğan yönetimi, bu bağlamda, Türkiye için açık, stratejik ve yakın bir tehlike ve tehdit durumuna gelmiştir.
  • Demokratik muhalefet yolları iktidar tarafından giderek tıkanmaktadır.

Demokratik – laik hukuk devleti, AKP = Erdoğan tarafından zorla – fiili darbe ile ya da hile-i şeriye dönüştürülmeye devam edilirse, neler olabileceğini hayal bile etmek istemiyoruz.

Ancak bu durumda da meşru çareyi yine Anayasa, Başlangıç bölümünde (3. ve son bent) açıkça gösteriyor:

“Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;..”

“TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet  sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

Bu çözüm; halkın, meşruluğunu yitiren bir yönetime karşı “MEŞRU DİRENME HAKKINI KULLANMASI” dır ve salt Anayasal dayanaklı olmayıp, tarih boyunca kadim bir pratik olup, meşruiyeti kendinden menkuldür.

Sevgi ve saygı ile. 29 Aralık 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com