Etiket arşivi: MONTRÖ SÖZLEŞMESİ

Sado-faşizm

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 13 Aralık 2021

 

Demokratik, laik, sosyal hukuk devletini yıkıp onun yerine teokratik bir monarşi kurmak isteyen AKP’nin dikta uygulamaları, aynı zamanda sado-faşizmdir.

Faşizm, yetkilerin tek elde toplandığı diktatörlüktür. Irkçı faşizm ve dinci faşizm gibi faşizmin çeşitli açılımları olabilir.

Irkçı faşizm, kendi ırkından olmayanlardan nefret eder; dinci faşizm, kendi dininden olmayanlardan veya kendi din yorumuna katılmayanlardan nefret eder; her ikisi de kendileri gibi olmayanları bir nefret nesnesine (AS: öznesine) dönüştürür, onları düşmanlaştırır ve onların üzerinden bir korku iklimini örgütler.

Faşizmi besleyen nefret duygusudur. Faşizm aynı zamanda, nefret ettiği insanlara eziyet etmekten, onlara acı çektirmekten zevk alır. Faşizm, sadizmi de içinde barındırır.
***
HDP’nin eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, onlarca HDP milletvekili ve belediye başkanı, yüzlerce HDP genel merkez, il, ilçe yöneticisi ve belediye meclis üyesi, beş yıldır tutuklular.

İşadamı Osman Kavala dört yıldır tutuklu.

Emekli komutanlar ve askerler Çevik Bir, Çetin Doğan, Hakkı Kılınç, Cevat Temel Özkaynak, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Yıldırım Türker, İlhan Kılıç, Aydan Erol, Kenan Deniz, Ahmet Çörekçi, Çetin Saner, İdris Koralp ve Vural Avar“28 Şubat” kumpas “davasından” dolayı dört aydır tutuklular.

DEVA Partisi’nin kurucularından Metin Gürcan geçen haftalarda tutuklandı.

Montrö Sözleşmesi ve TSK’deki laiklik karşıtı hareketler hakkındaki görüşlerini açıklayan onlarca emekli komutan ve asker hakkında hapis cezası istemiyle iddianame hazırlandı.

Bu tutuklamaların ve uygulamaların birçoğunun hukuka, anayasaya ve yasalara aykırı olduğunu, hem Türkiye’deki birçok hukuk uzmanı hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ortaya koydu.

Tutuklu olan söz konusu kişilerin siyasi görüşlerine ve eylemlerine katılıp katılmamak ayrı bir konudur, onların hukuka, anayasaya ve yasalara uygun bir biçimde tutuklanıp tutuklanmadıkları ayrı bir konudur. Bu ayrım yapılamadığı sürece, Türkiye demokratik bir hukuk devleti olamaz, sado-faşizmden kurtulamaz.

Bu insanlara hapishanelerde eziyet etmek ve acı çektirmek; onları ailelerinden, çocuklarından, sevdiklerinden koparmak; onların çocuklarını babasız ve annesiz bırakmak; onların hapishanelerin zor koşullarında ölümcül sağlık sorunlarıyla karşılaşmalarına yol açmak, adalet, vicdan ve merhamet sahibi insanların yapacağı şeyler değildir.
***
İnsanların, AKP iktidarının sürmesinin sağlanması amacıyla hapishanelere atılması, AKP iktidarının, baskı yöntemleriyle devam ettirilmeye çalışılması, adaletle, vicdanla ve merhametle bağdaşmayacağı gibi, mertlikle ve cesaretle de bağdaşmaz. Mert ve cesur insan, rakipleriyle eşit koşullarda yarışır. Düellonun ana ilkesi, eşit koşullarda rekabet etmektir.

İnsanları hapishanelere atarak, susturarak, sansürleyerek, korkutarak, baskı altına alarak elde edilmiş sözde zaferler, zafer değildir. Onurlu, namuslu, şerefli, mert ve cesur insanlar, karşıtlarıyla eşit koşullarda yarışmayı ve rekabet etmeyi bilirler, kendilerine güvenirler, kurnaz çakallar, sırtlanlar ve akbabalar gibi değil, arslanlar gibi mücadele ederler, gerekirse yenilgiyi de kabul ederler. Korkak ve kurnaz insanlar ise devletin kendilerine devleti yönetmek için tanıdığı olanakları, kendi çıkarları için kullanarak ve suiistimal ederek rakiplerini bertaraf etmeye çalışırlar, onlarla eşit ve özgür bir ortamda rekabet etmezler.

Davasının, ideolojisinin, düşüncesinin, söyleminin ve eyleminin gücüne güvenmeyen insanlar, kaba kuvvetle iktidarını korumaya çalışırlar. Bu tür insanlar düşünceye düşünceyle, yazıya yazıyla, söyleme söylemle, eyleme eylemle karşılık vermek yerine, her şeye kaba kuvvetle karşılık verirler; yargıyı, savcıyı, hâkimi, polisi, askeri, istihbaratçıyı da bu korkaklığa ve kurnazlığa alet ederler.

Onurlu, namuslu ve şerefli bir mücadele, önce ahlaklı ve erdemli olmayı gerektirir.

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 08 Aralık 2021

Naci Beştepe 
Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı

TEORİ

RTE’nin, 10 Kasım’la ilgili mesajı Vatan Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Teori dergisinde baş yazı oldu.

AK Vatan, AK CKD, AK Aydınlık, AK Ulusal’dan sonra AK Teori…

 BAKAN

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, doktor maaşlarına zam kararıyla ilgili basın mensuplarına açıklamalarda bulunduğu sırada gelen RTE, “Para pul söylemedi mi?” diye sordu. Koca’nın, “Siz izin vermeden söyler miyim?” demesine karşın Erdoğan ısrarla sorusunu yineledi.

Ağıza bakan…

HELALLEŞME

PKK’dan sonra Furkan cemaati lideri Kuytul’dan da Kılıçdaroğlu’na helalleşme mesajı geldi. ”CHP’nin geçmişte yaptığı tüm hataları örnekleriyle açıklayıp bunlara bir daha dönmemesi gerektiğini ifade etmeli ve bir daha CHP’nin bu türlü Müslümanları üzen şeylere asla dönmeyeceğini açıklamalı.

Haydi!..

İNDİ-BİNDİ

Benzinde 58 kuruş indirim yapıldı bir gün sonra 44 kuruş yeniden bindirildi.

Milletin sırtına binmek zevk (hobi) olmuş…

KONUŞMA

Dolar, RTE ağzını açınca yükseliyor.

TV’de yüzünü gören, radyoda sesini duyan vatandaşın sinir katsayısı gibi…

TÜİK

TÜİK Kılıçdaroğlu’na randevu vermediği gibi binasına da almadı.

Görevliler saygısızlığın ayırdındadırlar ama rakamları kitabına uydurmakla boğuşmaktan başlarını kaldıramamıştır…

ÇİN

RTE, Çin’in üretimle büyümesini örnek alacaklarını açıkladı.

İhvancılar komünistlerin yolunu izleyecek!

20 yıl satıştan sonra şimdi masallar… (AS: Kemalizmin ekonomi mucizesine bakın!!)

BİTKİSEL

Hazine ve Maliye Bakanlığı’na Nebati getirildi.

Üretime bitkisel alandan başlandı…

YABANCI

Uluslaşmayı ‘tek tipleştirici’ diye niteleyen yeni bakan Nureddin Nebati’nin doktora tezinde “Kemalizm, Aydınlanma düşüncesinin yarattığı değerlerin, bu değerlere yabancı bir coğrafyada tesis edilmesine dayanır” yazmış.

Bize yabancı…

GERİLİK

Nebati tezinde, Cumhuriyetin kurulmasının ardından İslam’ın gerilikle özdeşleştirildiğini öne sürmüş.

Aksini kanıtlasa da anlasak…

SADAT

Taze bakan Nebati, Tanrıverdi’nin başkanı olduğu SADAT’ın ASRİKA Toplantısında (Mehdi’ye hazırlık yaptıklarını ilan etmişlerdi) açış konuşması yapmış.

Adam dört dörtlük!..
===================================

Önceki Makale  ÇARŞAMBA İĞNELERİ…………………..


GECİKİYOR

Milli Eğitim Şura’sında, “Okul öncesi öğretim programında çocuğun gelişim düzeyi dikkate alınarak din, ahlak ve değerler eğitimi yer almalıdır” kararı alındı.

Ana karnında tilavet dinleterek başlatsaydınız bari…

TÜKENİŞ

AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi açılışını yaptı. Ünal, törene çok az insanının gelmesinden yakındı.

Tükenişi kabullenmenin zorluğu…

SIRAYLA

Yandaş TBB Feyzioğlu gitti.

Sıra candaşta…

TIRT

Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komite Dışişleri Bakanları Hazırlık Toplantısı’nın basın toplantısında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’na, “Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kaosu aşması için Katar’dan mali destek talep etmeye mi geldiniz?” sorusu üzerine TRT Haber yayını kesti.

Soru yanlış anlaşılmış, ”Katar’a ne kadar maddi destekte bulunacaksınız?” idi…

ULUSALCI!

Kanal İstanbul ve Montrö uyarısı yapan 103 emekli amirale ‘başıbozuk’ diyen Doğu Perinçek’in televizyon kanalı ‘Ulusal Kanal’, amiraller hakkında iddianame düzenlenmesini ‘Amirallere ceza yağdı’ şeklinde sundu. (Medya)

Hem ABD’ye karşıyım de hem Montrö’yü savunanlara karşı ol. Ulusalcılığın böylesi de akla ziyan…
***

ÖMER HAYYAM’dan

Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler,
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler…

Kıbrıs Barış Harekatı’nın 47. Yıldönümü

Emekli Amiral Özbey Orduevi'nde yaşadıklarını anlattıMustafa Özbey
Emekli Amiral

(AS: Bizim kapsamlı katkılarımız yazının altındadır.)

 

Değerli Dostlar Merhaba,

Tam 47 yıl önce bugün, Kıbrıs Barış Harekâtı ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir dönem başladı.
Mustafa Kemal Atatürk‘ün Vatan’a kattığı Hatay’dan sonra, Türkiye’nin emperyalizme karşı ilk başkaldırısı Kıbrıs Barış Harekâtı’dır.

Devam etmekte olan Deniz Kurdu tatbikatında 15 Temmuz 1974 günü aldığımız bir mesajda, Nikos Sampson isimli birinin Makarios’a darbe yaptığı bilgisi geldi.
Bir süre sonra bu durumun bireysel bir olay olmayıp, Yunanistan’daki askerî cuntanın planlı operasyonu olduğu bildirildi.
Ardından, Deniz Kurdu Tatbikatı iptal edilip, birliklere harekât planındaki sefer görev yerlerine intikal ve harp yükü yükleme emri verildi.
O tarihte ben, genç bir üsteğmen ve Komodor Dz. Kurmay Albay Necmettin Keski’nin harekât subayı olarak TCG İstanbul Muhribinde görev yapıyordum.
Biz hazırlıklarımızı yaparken, Başbakan Ecevit, diğer garantör ülke Birleşik Krallık Başbakanına, ortak operasyon önerisi ile Londra’ya gitti.
Beklendiği üzere bu öneri geri çevrildi.
Ecevit döndükten hemen sonra harekât günü olarak 20 Temmuz belirlendi.

1963 yılında Rumların başladığı katliam uçaklarımızın uçuşu ile durdurulabilmiş, ancak meşhur (AS: ünlü) Johnson mektubu ile tanışmıştık.
TSK bu mektuptan sonra, NATO planlamasına paralel olarak bunun dışındaki olasılıklar için de askerî harekât planları ve buna uygun kuvvet yapılanmasına başlandı.
Bu bağlamda, Amfibi Alay ve Çıkarma Filosu kuruluşu (Mersin) sayılabilir.

15 Temmuz 1974 Sampson darbesi ile 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtı arasındaki beş gün; askerî harekât türleri içinde en zor ve karmaşık olan Amfibi harekât, Havadan atma/indirme müşterek harekatı planlamak ve uygulamak için inanılmaz derecede kısa bir süredir.
O tarihin hem yaz tatili, hem de TSK büyük atanma dönemi olduğu hatırlandığında zorluk katsayısının daha da büyük olduğu takdir edilecektir.
Tüm bu zorluklara rağmen (AS: karşın) harekât büyük bir başarı ile iki aşamalı olarak gerçekleşmiş ve KKTC’nin bilinen sınırları oluşmuştur.

Aradan geçen zaman içinde askerî harekâttaki başarı, neden siyasi başarı ile taçlanmamıştır sorusunu sormadan sağlıklı bir sonuca ulaşamayacağımızı düşünüyorum.
Burada ilk öne çıkan unsur, Kıbrıs’a olası bir harekatın siyasi hedefinin, askerî hedefler kadar somut konulmamış olmasıdır diye değerlendiriyorum.
Ecevit, harekât sonrası yaptığı İlk açıklamada siyasi hedefi, “Adadaki soydaşlarımızın can ve mal güvenliğini sağlamak” olarak açıklamıştır.
Bunun yeterli bir siyasi hedef olduğunu söylemek pek mümkün olmayacak.
Aradan geçen zaman içinde siyasilerin hedef konusundaki kararsızlıklarının yüksek maliyetini hep beraber gözlemledik.
KKTC’nin kuruluşunun harekattan tam sekiz yıl sonra (1983) olması, siyasi kararsızlığın çarpıcı bir örneğidir.
Benzer şekilde Annan Planı’na “Yes be annem” denmesi için AKP iktidarının Liboş gazeteciler ve Karen Fogg isimli AB Büyükelçisi ile kampanya yapması siyasi hedef ile ilgili tutarsızlığa diğer bir örnektir.
Annan ihanet planına Türk tarafı ‘evet’ deyip, Rum tarafın ‘hayır’ demesine rağmen, Rumların AB’ne hem de tüm adayı temsilen tam üye yapılmış olmasına karşın, toplumlar arası görüşmelere devam etme hatasını sürdürmek, siyasi hedef ile ilgili çok önemli bir hata değil midir?
Crans Montana’da (2017), Türkiye’nin Adada sembolik asker bulundurması ve Garantörlüğün sulandırılmasına bile evet diyebilen bir Türkiye olmasına nasıl bir yorum getireceğiz?
Saldırgana karşı savaşı kazanmış bir ülke olarak çok ciddi miktarda tazminat talep etmemiz gerekirken, yerlerinden uzaklaşmış Rumlara tazminat ödemeyi kabul etmeyi nasıl açıklayacağız? Daha da önemlisi, bir zamanlar Adanın tamamı Türk vatanı iken, “barış için toprak tavizi” ilkesini benimsemiş olmamızı nasıl yorumlayacağız?
Taviz vere vere, toplumlar arası görüşmelerle öyle bir noktaya gelindi ki; âdeta deniz tükendi.

2018 Haziran ayında Türkiye ilk defa Adada en uygun çözümün 2 eşit egemen devletin varlığı ilkesi olması gerektiğini resmen söyler hâle geldi.
Çok geç kalmış doğru ilke bu iken, gecikmenin maliyeti çok büyük olmuştur.

Bu gün, Kıbrıs Barış harekâtının 47nci yıldönümünü anarken bu paylaşımı yapıp sizlerle dertleşmek istedim.
Mavi Vatan kavramının gündeme gelmesi ile Akdeniz ve Kıbrıs’ın Türkiye için yaşamsal önemi artık daha iyi anlaşılmıştır.
Bir şey daha anlaşılmıştır ki o da; Emperyalizminin değişmez siyasi hedefinin, “Türkiye’siz Akdeniz ve Türk’süz Kıbrıs” olduğu gerçeğidir.

Türkiye, bu siyaset üstü jeopolitik gerçeğin farkına vardığında, artık oyuna gelmeyeceğimize inanmak istiyorum…

Şehit ve gazilerimize minnet duygularımı iletiyorum…
=====================================
Dostlar,

Sayın E. Amiral Mustafa Özbey, bu değerli yazıyı bizim de üyesi olduğumuz BOĞAZİÇİ AYDINLAR TOPLULUĞU what’s up ileti kümesinde (gurubunda) paylaştılar. Kendilerinin incelikli (nazik) izinleriyle sitemizde yayınlamaktayız. Teşekkür ederiz hem yazdıkları hem de paylaştıkları için.
***
E. Amiral Özbey, Montrö Sözleşmesi‘ne sorumsuzca dokunulmaması için uyarıda bulunan 104 yurtsever amiral içindedir. 75 yaşında gözaltına alınıp, salgın ortamında günlerce uzatılan ifade sonrası salıverildiğinde, gece saat 02:15’te  Ankara’daki Merkez Orduevine gittiğinde, içeri alınmamıştır! Henüz yargılamaya ya da disiplin soruşturmasına dayandırılan kesinleşmiş bir hüküm / yaptırım yok iken, yaşamlarını verdikleri TSK’nın Orduevine alınmama buyruğu hangi hukuka – adalete – vicdana – etiğe ve TSK geleneğine – değerbilirliğine bağlanabilecektir?
Tarih, bu karar ve uygulamacıları yazacaktır kuşku yok. Çocuklarının yüzüne bakabilecekler mi?
Bu bağlamda Sn. E. Amiral Mustafa Özbey’in paylaştığı tarihsel tweet iletisi aşağıdadır :
***
Mustafa Özbey
@MMOZBEY
Duruşma bittikten sonra 0215 gibi Merkez OE’ne geldim. Giriş yasağı konduğunu öğrendim. Eşim ve eşyalarımın OE odasında olduğunu söyledim. , “Eşim ve eşyalarımı aldıktan sonra OE’ni derhal terk etmemizi” söylediler. Eşimi ve eşyalarımızı alıp yola çıktık Durum bundan ibarettir.
ÖS 1:23 · 13 Nis 2021Twitter for Android
1.331           Retweet 279                Alıntı Tweetler   7.259
****
Biz de, bir kez daha tarihe not düşmek üzere bu tweet iletisini burada paylaşıyoruz.

Sb. Özbey Amiralimize ve 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatında verdiğimiz şehitlere, merhum ve yaşayan gazilerimize 47. yılda ölçüsüz minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.
Dönemin Hükümet Başkanı Başbakan merhum B. Ecevit‘i ve Başbakan Yrd. merhum N. Erbakan‘ı da saygı ve şükran ile anıyoruz.
***

  • Türkiye, Ada’daki yaşamsal stratejik – tarihsel çıkarlarında en küçük yanılgıya düşmemelidir.
    Bu konu siyaset üstü ULUSAL GÜVENLİK sorunudur.
  • Gelip geçici siyasal kadroların (iktidarların) giderimi (telafisi) olanaksız hata yapmalarına Devletimizim kurumları izin vermemelidir, vermeyecektir.

Küresel emperyalizmi ise, başta AB olmak üzere, Kıbrıs adasında yaşanan insanlık dışı Rum vahşeti – soykırım amaçlı silahlı darbe girişimi karşısında sergilediği geleneksel kaypak ve ikiyüzlü tutumu – politikası (örn. Güney Kıbrıs Rum Yönetimini, kendi AB hukukunu çiğneyerek, üstelik tüm Ada’nın temsilcisi olarak AB’ye tam üye kabulü!) yüzünden bir kez daha teşhir ederek tarih sahnesine bırakıyoruz.

Büyük ATATÜRK‘ün kritik uyarısı ile bağlamak istiyoruz :

  • “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir.” (1937 Antalya)

    Sevgi ve saygı ile. 20 Temmuz 2021, Ankara

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
    Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
    www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
    facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

Yasaklar ne saklıyor?

07.05.2021
https://haber.sol.org.tr/yazar/yasaklar-ne-sakliyor-31680

İktidar, topluma ‘istediğim her konuda yasak getiririm’ mesajını veriyor.

En güncel ve en ilginç yasaktan söz etmeye kalksak, hangisinin birinciliği alacağını belirlemek kolay olmuyor. Yasakların önem ve güncelliği konusunda bir haksızlık yapmamak için-yasakların “bana haksızlık yapıldı” dememesi (!) için- belki de en iyisi yasaklara alfabetik sırayla başlamak gerekiyor. Bu durumda son günlerin yasakları şöyle sıralanabiliyor:

  • Düşünce açıklama yasağı,
  • görüntü ve ses kaydı yasağı,
  • lebalep haber yasağı,
  • sokağa çıkma yasağı,
  • sultan türbelerinde eller arkada dolaşma yasağı.

“Cumhurbaşkanı isterse Montrö’yü iptal edebilir” ve “İstenirse hilafet ilan edilebilir” gibi anayasal düzenle bağdaşmayan söylemler rahatlıkla söylenirken, İstanbul kanalı ve Montrö anlaşması konusundaki düşüncelerini açıklayan emekli amirallerin başına gelenler, iktidarın hoşuna gitmeyen düşünceleri açıklamanın yasak olduğunu gösteriyor.

Bilindiği gibi, polisin yasa dışı olaylarda suçluyu bulmak için başvurduğu kaynakların başında ses ve görüntü kayıtları geliyor. Bu gerçekler ışığında emniyet genel müdürlüğünün / içişleri bakanlığının, kitlesel-demokratik olaylar sırasında ses ve görüntü kaydı alınmasını yasaklaması, polisin demokratik eylemler sırasındaki tutumunun –gerçeklerin– ortaya çıkmasının istenmediğini gösteriyor. Bu yasak polisin, bundan sonra muhaliflerin yapacakları demokratik gösterilere alışılmışın ötesinde saldıracağı anlamına geliyor.

Yazılı ve görsel basının temel işlevinin, toplumu ülkede ve dünyada olup bitenler hakkında bilgilendirmek olduğu biliniyor. Bu arada olup biten gerçekleri toplumdan saklayan ve de hatta iktidar lehine yalan yanlış haber yapan yazılı ve görsel basına da, yandaş basın deniyor. Türkiye bir demokratik sosyal hukuk devleti olduğundan (!) yazılı ve görsel basının %90’dan fazlasını yandaş basın oluşturuyor. Yine demokratiklik ve hukuksallık gereği Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), yandaş kanallara hiç dokunmazken, habire muhalif televizyonlara ceza yağdırıyor. RTÜK de, yasaklama konusunda ben de varım diyor: Pandemi nedeniyle yasak olduğu halde iktidarın katıldığı lebalep cenaze namazları, lebalep AKP kongreleri ve lebalep patates dağıtma gibi lebalep insan görüntülerine yasak getiriyor. RTÜK bu yasakla, açıkça “Toplum gerçekleri öğrenmesin” ve “Gerçekler iktidarın aleyhine olur”  demiş oluyor.

Bilindiği gibi pandemi tehlikesi karşısında yandaş olmayan sağlıkçılar, aylardır 1-2 hafta sokağı çıkma yasağı getirilmesini öneriyor. Sonunda iktidar 30 Nisan 17 Mayıs tarihleri arasında kısmi sokağa çıkma yasağı getiriyor. Ancak bu yasak ve bu yasakla ilgili olarak getirilen ek yasaklar, yasaklar tarihinin en ilginçlerinden biri oluyor. Bu kısmi yasak, nasıl oluyorsa 16 milyon kadar emekçiye çalışma yasağı getirmiyor. Yasak süresinde çalışacak emekçiler, lebalep otobüslerde burun buruna yolculuk yapmaya, işyerlerinde de lebalep çalışıp yemek yemeye devam ediyor.  Emekçiler bu koşullarda çalıştırılırken, deniz kenarında ya da parkta mesafeli oturmak bile yasaklanıyor. Bu yasaklarda turistler denize girebilirken, turiste hizmet veren emekçinin denize girmesi yasaklanıyor. Bu arada simit satarak, çöp toplayarak, günlük çay-kahve satışıyla geçimini sağlayanlara yasak getirilirken, emekçinin sırtından zengin olan fabrikatöre yasak getirilmiyor. Bu yasak süresinde, sıradan bir aile, her gün resmi rakamlara göre 300’den fazla ailenin yaşadığı gibi bir pandemi kaybı yaşasa, cenazesini üç-beş kişiyle kaldırabilecekken, böyle bir üzücü olay yandaşın başına gelirse, lebalep cenaze kaldırma mümkün olabiliyor.

Kısmi kapanma yasağıyla birlikte bir başka trajikomik bir durum yaratılıp alkollü içki yasağı getiriliyor. Bu yasak, iktidarın pandemiden kurtulmaya değil de, kendi piyasacı ve gerici emellerini gerçekleştirmeye öncelik verdiğini gösteriyor. İçki yasağı sonrasında artan tepkiler üzerine, bu yasağı meşrulaştırmak için, komik ötesi bir durum yaratılıp marketlere ampul, kalem, kağıt, pil,… satışı yasağı da getiriliyor!

İktidar, topluma ‘istediğim her konuda yasak getiririm’ mesajını veriyor.

Çok geçmeden bu mesajının ne denli geçerli olduğunu gösterip bir sultanın türbesi civarında elleri arkasında dolaştığı için İBB başkanı hakkında soruşturma açarak, sultan türbelerinde eller arkada dolaşma yasağı üretmeye çalışıyor.

Bu tür yasaklar, iktidarın, ‘buluttan nem kapma’ durumunda olduğunu, her konuyu yasak kapsamına alabileceğini gösteriyor.

Bu yasaklar, önümüzdeki günlerde akla gelmeyen nice nice yeni yasakların gündeme geleceğini gösteriyor.

Yasakların çokluğu ve hukuksuzluğu, yasaklamaların “saldım çayıra mevla kayıra” şekline dönüştüğünü, ülkede başta hukuk olmak üzere, devlet kavramının da devlet düzeninin de kalmadığını gösteriyor.

Bu yasaklar, ayrıca iktidarın neden sultanlara ve de özellikle II. Abdülhamit’e hayranlık duyduğunu da açıklamış oluyor.

Tercihini yap…

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 16 Nisan 2021

 

Yok öyle ikili oynamak.

Hem ele güne karşı bu ülkenin bir “demokrasi” olduğunu söyleyeceksin hem de ağzını açanın ağzının ortasına adeta bir kürekle vurur gibi baskıcı bir politika izleyeceksin.

Hem “siyasi partiler demokrasinin ve siyasetin vazgeçilmez unsurlarıdır” şiarını benimsemiş rolü oynayacaksın hem de iktidara yönelik en ufak bir eleştiriyi, en ufak bir itirazı veya sorgulamayı hazmedemeyecek ve emrindeki kolluk gücü ile sana karşı yükselen her sesi bastırmaya çalışacaksın.

Baksana, ana muhalefet partisinin sorduğu haklı ve masum bir soruya bile tahammül edemiyorsun. 128 milyar dolarlık Merkez Bankası döviz rezervinin nereye gittiğini hâlâ izah edemediğin, her sorulduğunda farklı bir yanıt verdiğin yetmiyormuş gibi bu soruyu topluma mal etmek anlamına gelen bir afiş – pankart kampanyasına bile zor kullanarak müdahale ediyorsun. Memleketin dört bir yanında CHP binalarına neredeyse askeri birlikleri, tankı, topu, F-16’ları sevk etmediğin kaldı.

Bir de komik gerekçe… “Cumhurbaşkanına hakaret.”

Bu topraklar, bu kadar komik bir “afişe el koyma gerekçesi” görmedi, bugüne dek.

Vatandaş sizi niye seçti? Bu ülkeyi doğru yönetin, bu ülkenin parasını, kaynaklarını doğru kullanın, har vurup harman savurmayın diye seçti.

Anahtarları size niye emanet etti? Tüyü bitmemiş yetimin bir “kör kuruşunu” dahi, israf etmeyin diye.

Siz ise tek bir kuruşun bile hesabını inandırıcı biçimde vermeniz gerekirken, tam 128 milyar dolarlık bir döviz rezervini, sanki sıradan bir “muhasebe işlem kalemiymiş” gibi “önemsiz kılmaya, unutturmaya ve hatta soranı suçlu duruma düşürmeye” çalışarak, tarihi bir sorumsuzluğa imza atıyorsunuz.

Yok öyle yağma!

O para babanızdan size miras kalmış, amcanızın tarlasında yetiştirdiğiniz veya ninenizin gelinlik çeyiz sandığından size devrolmuş bir para değil. Milletin varlığı, milletin değeri, alın teri, emek, vergiler ve benzeri kaynaklardan oluşmuş bir fondur. “Size ne? Harcadıysam harcadım. Sattıysam sattım. Aldıysam aldım. Karışamazsınız. Kafama göre takılırım” diyebileceğiniz bir iş değil.

  • Demokrasi, yönetmek üzere “koltuk-makam-mühür-anahtar” teslim edilenlerin hesap vermek zorunda oldukları bir rejimin adıdır.

Bir karar vereceksiniz o zaman. Ya hesabı vereceksiniz. Ya da “Biz batırdık” deyip çıkıp gideceksiniz. Sandığı ortaya koyup milletin, yeniden hakemliğine başvuracaksınız. Millet de bu işi ehline teslim edecek.

Pandemiyi yönetemeyip 4 milyonun üzerinde insanın göz göre göre hastalanmasına, bir yılda günde ortalama 87 kişinin ölümüne sebebiyet vereceksin. Milletin parasını lüks otomobillere, saraylara, şatafata, şaşaaya, yandaş müteahhit semirtmeye harcayıp yeterli aşı temin edemeyeceksin. Çalışanlara ve ticari yaşama destek olabilecek miktarda paranın suyunu çekmesine neden olacak politikalar izleyeceksin.

Eğitimden sağlığa, hukuk sisteminden dış politikaya, ekonomiye kadar her şeyi berbat ederek kapkara bir tablonun altına imza atacaksın.

Ama kimse seni eleştirmeyecek ve ağzını açamayacak.

Yağma yok.

Eskilerin güzel bir laf vardı:

“Alan da kaçan mı?” diye..

Kimse bunları sormayacak ve istediğin gibi yönetip, istediğin gibi enkazın üzerinde oturup da bir şey olmamış, her şey yolundaymış gibi davranacaksın. Öyle mi? Bu millet izin vermez.

AMİRALLERE ZULÜM

Bu ülkenin bekasını, bu sınırların on yıllardır muhafazasını borçlu olduğumuz vatansever subaylara 10 yıl önce yapılan zulmün aynısı tekrarlandı. Yine adeta terör zanlısı ya da hırsız, soyguncu, yankesici, mafyacı gibi şafak vakitlerinde ev baskınları ile alınıp bir Emniyet nezarethanesinde kuru yataklarda 8 gün 8 gece boyunca cefa çektirilerek son gece sorgulanıp koşullu bırakıldılar.

“Suçları” neydi?

Montrö’nün “sorgulanmasını sorgulamak”.

TSK’de FETÖ benzeri cemaat-tarikat yapılanmalarından duyulan kaygıyı dile getirmek.

Toplasan ve üst üste koysan belki de yüzlerce yıla eşit bir tecrübe, bilgi ve birikim eseri olan bu görüşü, bir “terör eylemi, bir darbe girişimi gibi” damgalayıp yandaş ve besleme medyanın manşetlerinden, köşelerinden ateş ettirerek “kriminal” bir görüntü vererek bu sorudan kurtulamazsın.

Montrö’nün ilgası veya çekilmenin Türkiye’nin başına açacağı dertleri, dağdaki çobana sorsan anlatabilir size. Çünkü Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fikri mirasından uzaklaşmanın faturasını çok ödedik ve ödemeye de devam ediyoruz.

Emekli amirallere, bu ülkenin seçkin kahraman askerlerine yapmaya çalıştığınız zulmün, kendinize de bu ülkenin itibarına da bir şey kazandırmayacağını kavrayın artık.

Vatandaşa cop, tazyikli su, sopa, milletvekiline fezleke, emekli askere yakalama kararı, zindan, kelepçe, mahkeme vs.

Tuttuğunuz yolun yol olmadığını bu millet size sandıkta gösterecek.

Bir an önce koyun şu sandığı milletin önüne.

Bizim yükümüzü de kendi vicdani ve hukuki sorumluluk yükünüzü de hafifletmiş olursunuz.