MÎSAK-I MİLLÎ !

MÎSAK-I MİLLÎ !

Değerli arkadaşlar,
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

1. Dünya savaşından yenik çıkan, zaten topraklarının çok büyük bölümünü yitirmiş olan Osmanlı Devletinin hiç değilse çekirdek “Anavatan topraklarını kurtarmak” hedefiyle 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal‘in önderliğinde milli mücadele başlatılmış oldu….

21/22 Haziran 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa Amasya’da bir Genelge yayınladı :

“Vatanı ve Milletin bağımsızlığını,
yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!”

***
23 Temmuz 1919’da başlayan Erzurum Kongresinde (Amasya Genelgesindeki söylemin eyleme geçirilmesi) kararı alınmış, ardından…
4 Eylül1919 Sivas’ta başlatılan Kuvay-ı Milliye toplantısında, Misak-ı Milli hedeflerinin gerçekleştirilmesi için milli mücadelenin sevk ve idaresini yürütmekle görevli Heyet-i Temsiliyye‘nin, Ankara’da faaliyet göstermesi kararı alınmıştı.
Ulusal amaç ve hedefleri ve ulusal sınırları belirleyen Misak-ı Milli (AS: Ulusal And) kararlarını (bkz. haritada kırmızı ile gösterilen alan) İstanbul’daki Osmanlı Meclisi de oybirliği ile kabul etmiş ve 20 Ocak 1920’de bütün dünyaya resmen ilan ederek son tarihsel görevini yerine getirmiştir..

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi

Zaten “de facto(AS: gerçekte, fiilen) bitik olan Osmanlı devleti, TBMM’nin 1 Kasım 1922’de “Saltanatın ilgası” kararıyla resmen sona ermiş oldu…
Son Osmanlı Hükümdarı Vahdettin, 17 Kasım’da işgalci devlet İngiltere’den iltica ricasında bulunmuş ve bir İngiliz zırhlısıyla (AS: Malaya) İstanbul’dan ayrılmış, Malta’ya gitmiştir…
***
Misak-ı Milli 6 maddeden oluşur. (bu günkü dille)
1. Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, kesinlikle bölünemez.
2. İşgal altında olmayan Osmanlı toprakları bölünmez bir bütündür. Mondros Ateşkesi imzalandığı sırada işgal altında bulunan bölgelerin ve Arap topraklarının geleceğine, bu bölgede yaşayan halk karar verecektir. Halk oylamasıyla bu toprakların durumu belli olacaktır.
3. Batı Trakya ve Elviye-i Selase (3 vilayet) dâhilinde bulunan Kars, Ardahan ve Batum’un durumu, Arap bölgelerinde olduğu gibi yine halk oylamasıyla karara bağlanacaktır.
4. Türkleri mali, idari ve siyasi yönden olumsuz etkileyen kapitülasyonlar kesinlikle kabul edilmeyecektir.
5. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının güvenliği ve tehlikeden uzak tutulması ile ilgili önlemler alınacak ve bu Boğazların ticaret gemilerine açılıp açılmaması ile ilgili kararlar Türkiye ile birlikte ilgili devletler arasında yapılacak olan anlaşmaya göre belirlenecektir.
6. Ülkemizde yaşayan Hristiyan ve öbür azınlıklara, başka ülkelerde Müslümanlara tanınan haklar ölçüsünde hak tanınacaktır.
***

Değerli arkadaşlar,
Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti‘nin bu zor koşullardaki doğuşunu bilmeyenler, değerini de bilemezler; O zamanlar açıkça görünen işgalci düşmana karşı verilen amansız savaşın bugün görünmeyen, sinsi düşmanın içten işgaline karşı davam edişini göremezler.
Bu sinsi düşman, Arap emperyalizmi dahil, küresel Emperyalizmin yandaşlığını yapanlardır;
Küresel Kapitalist-Finans sömürü sisteminin yardakçılığını, ortakçılığını yapanlardır.
Yüz yıl önce, bir Ağacı “yangın” dan kurtaran ve yeniden yeşerten insanların ardıllarına, bugün aynı Ağacın “içten çürütülüşüne” karşı savaşmak düşüyor.
Sevgilerimle. æ
______________
Not. Mustafa Kemal‘in düşündeki harita “misak-ı milli” haritasıydı; özellikle, şimdi güneyde gerekli görülen 30 km güvenlik şeridi ta o zamandan belirlenmişti, Hatay-Halep-Musul hattı olarak.
Sevr‘i dayatanların Türklere bıraktığı (250 bin km2) toprakların haritası Mustafa Kemal’in düşlediği (1 milyon km2) hartanın dörtte biriydi; Lozan’da, o zor koşullarda başarılı bir diplomasi ile Vatan topraklarının ancak %80 kadarı (784 bin km2) kurtarılabildi. (Amiral Soner Polat‘ın da dile getirdiği gibi) Mavi vatanın batı sınırı, Ege’de, 12 adaları da içine alan D25.30′ boylamdır. æ
================================
Dostlar,

Gerçek bir Cumhuriyet aydını olan bilge insan Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamızdan (Nükleer Fizik uzmanıdır) öğrenmeyi sürdürüyoruz.. 80’i aşan kronolojik yaşı ile birlikte, Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün Aydın sorumluluğu ile her gün bizlere önemli olguları anımsatıyor, öğretiyor.

Kendisinin çok sayıda yazısını web sitemizde paylaşmaktan, birlikte açıkoturum – konferanslara katılmaktan, kendilerinin başkanlığında ADD Genel Merkezi Bilim – Danışma Kurulunda yıllarca bulunmaktan (yazman olarak) çok mutluyuz.

ADD Genel Başkan yardımcılığı görevimizi 2006 Haziran’ında kendisine devretmekten de..

Ve de halen, dostu olmaktan..

Lütfen O’nu kişisel facebook sitesinde izleyiniz..

Biz de Sevr Anlaşması haritasını koyalım, Milli Mücadele’nin ve Lozan’ın başarısını net olarak görelim..

Unutmayalım :
  • Sevr paçavrasını son Osmanlı padişahı onayladı;
  • Ankara’daki ilk Meclis ise kabul edenleri VATAN HAİNİ ilan etti ve bu paçavrayı tanımadığını dünyaya duyurdu!
Atatürk yaşasa idi, Lozan’ın eksiklerinden olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Hatay’ın anavatana katılması gibi, emin olabiliriz ki; 12 Adalar da bize geçerdi, Musul – Kerkük de.. Olmadı ne yazık ki!
Şimdilerde AKP = RTE, “devlet projesi” masalı ile Montrö’yü delmek amacıyla Kanal İstanbul projesine gövdesini siper etmiş durumda.. ABD dayatıyor, çaresizler.. Ancak Montrö’yü böylesine uluslararası hukuku hiçe sayarak delme olanağı yok. Sözleşmenin özü, Karadeniz’deki ticari – savunma amaçlı gemi – silah – asker trafiğini ve rejimini düzenlemektir. Kanal açarak bu rejim değiştirilemez.

Sevgi ve saygı ile. 30 Kasım 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Yalanlar, Algılar ve Koltuklar

Yalanlar, Algılar ve Koltuklar

Alev Coşkun
Cumhuriyet, 22 Kasım 2020

Bugünlerde MacDonald’ın, Truth (Gerçek) adlı kitabıyla ilgileniyorum. Hangi gerçekler ve farklı gerçekler konusu tartışılıyor.

Bu kitapta kimi yalanların nasıl doğru ve kimi doğruların nasıl yalanlaştırıldığı üzerinde duruluyor.

Yazar, “kısmi doğrular”, “öznel doğrular”, “yapay doğrular” ve “bilinmeyen doğrular” üzerinde duruyor.

Ayrıca Yalın Alpay’ın “Yalanın Siyaseti/ Post-Truth, Truth” kitabı var… Yalanın meşrulaştırılması, gerçeklerin önemsizleştirilmesi ve hileli akıl yürütme üzerinde duruluyor…

Değişik düşünceler, değişik kökenler, değişik inançlar, daima farklı bakış açıları yaratacaktır. Değişik bakış açılarına ve değişik görüşlere saygı duymak, uygar bir toplumun temel ilkesidir.

Siyasal iktidarlar çoğu zaman daima kendi görüşlerinin doğru olduğunu ileriye sürerler. Bu yargı, kuşkusuz ülkemiz için de geçerlidir.

Bir başka gerçek şudur:

Siyasal iktidarlar zayıflayıp kamuoyunda destekleri azaldıkça hırçınlaşırlar.

Böylesi durumlarda, siyasal liderler hep kendilerinin söylediklerinin ve düşündüklerinin doğru olduğunu ileriye sürer. “Ya benim gibi düşünürsün ya da karşısın, düşmansın” ayrımcılığı ortaya çıkar.

ALGI OPERASYONU

Siyasal iktidarlar, koltuklarında kalabilmek için çoğu zaman algı operasyonlarını kullanmıştır.

1930’larda İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler’in yaptıkları unutulmamalıdır. Hitler’in propaganda Bakanı Goebbels’in yalanları nasıl doğru gibi takdim ettiği tarihe geçmiştir.

Faşist ve Nazi dönemlerinde yalanlar bir devlet doğrusu gibi takdim edilmişlerdir.

Çoğu zaman liderlerin söylediği, “devlet projesi” olarak sunulmuştur.

Geçen hafta ülkemizde de “devlet projesi” görüşü ortaya atıldı. Buna göre, Kanal İstanbul devlet projesidir ve buna karşı çıkmak lidere karşı çıkmaktır, devlete karşı çıkmaktır.

Kanal İstanbul, Milli Güvenlik Kurulu’nda konuşuldu ve devletin resmi strateji belgesine girdi de haberimiz mi yok?

YALANLAR VE İSTATİSTİKLER

Yalanlarla ilgili olarak genel kabul görmüş bir sloganı unutmayalım. Şöyle ki; “Yalanlar, çok büyük yalanlar ve istatistikler.” Bu slogan, bugünlerde ülkemizde yoğun bir biçimde uygulanıyor.

Hele sonuncusu, TÜİK’in Türkiye ekonomisi ile ilgili istatistiklerine, gelir dağılımı ve işsizlikle ilgili rakamlarına ne demeli? TÜİK’e göre ekonomi çok güzel ve yerinde, Sağlık Bakanlığı’na göre Covid-19’un sayıları çok düşük.

Hangisine inanacağız, gerçek nerede?

KOLTUĞA YAPIŞMAK

Bir konu daha var ki epeyce güncel. Politikacılar ister iktidarda ister muhalefette elde ettikleri makamları, oturdukları koltukları terk etmek istemiyorlar. İşte ABD Başkanı Trump, koltuğu için dört bir yana saldırıyor. Seçim sonuçlarını kabul etmek istemiyor. Eğer Amerikan siyasal sisteminin, 200 yılı aşkın geçmişi ve oturmuş kurumları olmasa, Seçimler hilelidir, bu nedenle başkanlığı terk etmiyorum, sürdürüyorum” diyecek.

Ülkemizde de bunun örnekleri yaşanmadı mı? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anayasa ve seçim yasası bir yana itilerek mühürsüz oy pusulaları geçerli sayılmadı mı?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde, “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu” gibi tarihe geçecek ilginç bir açıklamayla, seçim iptal edilip yenilenmedi mi? Ancak 16 bin olan fark 800 bine çıkınca söyleyecek bir şeyleri kalmadı. Açık fark karşısında sonuçları kabul ettiler.

1950 UNUTULMASIN

İşte bu noktada, 14 Mayıs 1950 seçimlerini hatırlatmak istiyorum. 1950’de, bundan 70 yıl önce, iktidarın barış içinde, yeni kurulmuş ve seçimi kazanmış olan DP’ye devredilmesi çok önemlidir. Adeta bir sınır taşıdır.

“Canım, seçim yapılmış ve DP kazanmış, devretmeyecekti de ne yapacaktı?” Bu soru sorulabilir. Ancak olay bu kadar basit değil… DP Genel Başkanı Bayar’ın, “iki jandarma ile bizi tutuklayabilirlerdi” dediği söylenir.

Günün koşulları unutulmamalı… Bir imparatorluk yıkılmış. Bağımsızlık savaşı kazanılmış. Bir ihtilal olmuş, yeni bir idare ve Cumhuriyet kurulmuş.

İsyanlar çıkmış (Şeyh Sait, Dersim gibi) bastırılmış, kan dökülmüş.

Çağdaşlaşma hareketleri olmuş, devrimler yapılmış… Birçok kişi tutuklanmış, cezalandırılmış. Ve tek parti, 27 yıldır iktidarda.

O nedenle barış içinde, kimsenin burnu kanamadan devir-teslim çok önemli.

21. yüzyılın 20. yılında, 2020’de, ABD’de başkan koltuğu bırakmamak için türlü yollara başvururken; 20. asrın ortalarında, 1950’de, daha önce pek de etkin bir siyasal deneyimi olmayan bir ülkede, tek partinin iktidarının hiç itiraz etmeden, barış içinde siyasi iktidarı devretmesi çok önemlidir…

BEYAZ İHTİLAL

Saygın siyasetbilimci Prof. Maurice Duverger, ünlü kitabı Siyasal Partiler’de işte bunun için şöyle diyor:

“…Türk tek parti sistemi, hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış; tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır. Sahip olduğu tekelden daima rahatsızlık, utanç duymuştur.” (s.360)

Duverger, kitabının “Tek Parti ve Demokrasi” bölümünde, Atatürk Türkiyesi’ne önemli bir yer ayırmıştır. Duverger şöyle diyor: “1923 sonrası Türk Devrimidir. Türkiye engelsiz ve sıkıntısız şekilde tek parti sisteminden plüralizme (çoklu sisteme) geçmiştir. Bugün, Ortadoğu devletlerinin en demokratik olanıdır.” Duverger’e göre, “basiretle uygulanan bir tek parti yönetimi, bugün gerçek bir demokrasinin kuruluşunu mümkün kılacak…” çalışmalar yapmıştır. (s.364)

Batı dünyasının tüm siyasetbilimcileri, 1950 seçimlerini ve iktidarın barış içinde devir-teslimini “beyaz ihtilal” olarak niteliyor.

Demokrasi, bir erdem rejimidir. Muhalefete ve karşı düşünceye saygı duyacaksın. Demokrasinin evrensel ilkelerini kabul edeceksin. Halkın oyuna inanacaksın.

Tek parti, tek parti diye her gün itibarsızlaştırmaya çalıştıkları parti, işte bu demokratik hareketi yapmıştır.

Diktatör, diktatör dedikleri Cumhurbaşkanı İnönü, tarihe geçen bu demokratik hareketi gerçekleştirmiştir.

İki ayyaş diye itibarsızlaştırmak istedikleri İnönü, işte böyle demokrasiye inanmış bir liderdi.

Yalanlar, algılar, koltuğa yapışmalar ayrı, gerçekler ayrıdır…

Çıldırtan çelişkiler ve çare!

Çıldırtan çelişkiler ve çare!

Emre Kongar
Cumhuriyet, 14.4.2020
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Koronavirüsle mücadele için, doğru bir kararla, Sağlık Bakanlığı bünyesinde Bilim Kurulu kuruluyor… Fakat Kurul’un kararları onay için, bakanlık da aşılarak, Cumhurbaşkanlığı’na sunuluyor ve oradan onay alınmadan ne ilan edilebiliyor, ne de uygulamaya konabiliyor.

 “Koronavirüsle en iyi savaş, evden çıkmamaktır; kendinizi izole edindeniyor…

İnsanlar evden çıkmaya, işe gitmeye mecbur bırakılıyor.

“Dışarı çıkan ve kalabalık içinde olan herkes maske takmalıdır” deniyor…

Maske satışı yasaklanıyor. Gönüllü olarak, bedava maske dağıtan STK mensuba kadınlar gözaltına alınıyor. Üstelik aradan günler geçmesine karşın haber verilen dağıtım bir türlü gerçekleştirilemiyor.

Başka ülkeler vatandaşlarına, işçilere, esnafa ve işletmelere, bir bölümü nakit olmak üzere mali ve ekonomik yardımlar yaparken, vatandaşlardan bağış isteniyor…

Ama bağış toplayan belediyelerin kampanyaları engelleniyor, banka hesaplarına el konuyor. Ayrıca belediyelerin aşevlerini desteklemek için açtıkları hesaplara da el konuyor.

Uzmanların önerileri üzerine 30 büyükşehire ve Zonguldak’a, yalnızca hafta sonu için yasak geliyor ve gece 12’de başlayan yasak yalnızca iki saat önce, gece 10’da ilan ediliyor.

Bu yüzden, sokağa çıkma yasağını son anda öğrenen ve hazırlıksız yakalanan halk paniğe kapılıyor, üst üste yığılarak dükkânlara doluşuyor, böylece hastalığın bulaşma olasılığı çok artıyor.

65 yaş üstüne ve 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı getiriliyor…

20 yaşın altındaki çalışanlara, (sanki onlar hastalanmazmış gibi) işe gitme izni veriliyor.

65 yaş ve üstüne kolonya ve maske yollanacak deniyor…

Ne gelen oluyor ne de giden.

Hafta sonu, cuma gecesi saat 10’da, büyükşehirlerde ve Zonguldak’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildiği günün akşamı, Sağlık Bakanı basın toplantısı yapıyor.

Ama saat akşam 7 dolayında basın toplantısı yapan Sağlık Bakanı, tek satırla bile bu yasaktan söz etmiyor (Belki de haberi yok?)

Hafta sonu ilan edilen sokağa çıkma yasağını, son dakikada açıklayarak panik yaratan ve tecridin ciddi biçimde ihlal edilmesine yol açan İçişleri Bakanı, krizi yönetemediği gerekçesiyle, sorumluluğu üstüne alarak istifa ediyor.

Toplum hiç de alışık olmadığı bu sorumlu tavrı olumlu karşılarken, istifa kabul edilmiyor ve yine bir düş kırıklığı daha yaşanıyor.

Bütün bu çelişkilere ek olarak, hem kaynak yetersizliğinden şikâyet ediliyor…

Hem de halkın karşı olduğu, gereksiz ve çok maliyetli “Kanal İstanbul” gibi projelere devam ediliyor.

***
PEKİ, ÇARE NEDİR?

Çare, krizi yönetemediği artık iyice belli olmuş olan “Tek Kişi Yönetimi” modelinden vazgeçmektir:

1) Bilgi akışı ve karar alma mekanizmaları şeffaflaştırmalıdır.

2) Muhalefet partileri ile uzlaşmayı ve işbirliğini gerçekleştirecek bir biçimde Meclis devreye sokulmalı, işlevsel kararlar için çalışması sağlanmalıdır.

3) Hizmetler açısından başta büyükşehir belediyeleri olmak kaydıyla, bütün belediyelerle yakın işbirliği yapılmalıdır.

4) Ülkedeki uzmanları bağrında barındıran meslek kuruluşları ile her düzeyde eşgüdüm sağlanmalıdır.

5) Hem Koronavirüsle mücadele için gerekli olan kaynakları, hem de ekonomik çöküntüyü önlemek amacıyla topluma enjekte edilecek parayı bulmak için, gereksiz harcama ve yatırımlar kısılmalı, bütçede kuruluşlar ve kalemler arası para aktarmaları gerçekleştirilmelidir.
***
UNUTMAYIN:

1) Zararın neresinden dönülse kârdır…
2) Doğru kararların verilebilmesi için zaman hiçbir zaman çok geç değildir…
3) Tarih bugünleri de yazacak!

The Türkiye (!)

The Türkiye (!)

Image result for Prof. Üstün DökmenProf. Dr. Üstün Dökmen

İlk adımda tabelalardaki isim / dil karmaşasına resmen son verilmeli.

Bu yazıyı yazma nedenim bir süre önce Ankara’da The Ankara adlı bir otel açıldığını fark etmemdir. Adı The İstanbul, The Marmara olan otellerin, kafelerin varlığından yıllardır haberdarım. Ancak başkentimizin başına The gelince ayıktım, aklım başıma geldi. Bir Arnavut atasözünde, “Akıl külahtaki çividir, yumruk yemeden kafaya girmez” diyor. Dilerim daha çok yumruk yemeden anadilimize saygı göstermeyi öğreniriz.

Türkçenin kaderi

Tarih boyunca Türkçe, biraz ortamdan, biraz da dedelerimizin aymazlığı ve gösteriş merakı yüzünden pek çok dilin boyunduruğu altına girdi. Türkçe uzunca bir dönem Arapçanın ve Farsçanın, sonra Fransızca’nın gölgesinde kaldı, şimdi ise -belki de son durak olarak- bir Güneş, bir Ay tutulması yaşayarak İngilizcenin gölgesinde ilerliyor.

Selçuklu’da ve Osmanlı’da, gerek şiir dili, gerekse resmi yazışma dili, büyük ölçüde Arapça-Farsça etkisi altındaydı. Ancak bütün bu dönem boyunca Türk halk edebiyatı Türkçeden şaşmamış, halkın duyarlılığına tercüman olan Karamanoğlu Mehmet Bey, yayımladığı bir genelge ile Türkçeyi resmi dil ilan etmişti. Kaşgarlı Mahmut bin yıl önce yazdığı Divanı Lügatit Türk adlı ünlü eserinde Türkçe’nin en az Farsça, Arapça kadar zengin ve güçlü bir dil olduğunu savunmuştu. Ancak bütün bunlara karşın, yabancı marka kullanma, yabancı dili tabelaya, AVM’ye yazma  merakı, etkisi giderek artmaktadır. Molière’in Kibarlık Budalası, dünyamızda, en çok da ülkemizde yaşanmaktadır.

Bugünkü dilimiz

Günümüz Türkçesi ağlanası-gülünesi bir çizgide yürümektedir. Hırsız girmez, satıcı girmez lüks, korunaklı siteler yapılıyor. Bu sitelerin yapsatçılarının, mimarlarının, inşaat mühendislerinin, yöneticilerinin ve sakinlerinin çoğunluğu İngilizce bilmez ama sitenin adı, “Jasmin Hause” benzeri İngilizce kelimelerdir.  Berber veya kuaför (Ziya Gökalp’e göre Türkçeleşmiş Türkçedir) yerine tabelasında “Hair Dizaynır” yazan çok sayıda berbere kapıdan, “Hair dizaynır ne demek?” diye sorduğumda, yarısından çoğu bilmedikleri yanıtını verdiler.  Prof. Binnur Ekber’in yıllar önce tanıdığı bir kişi, “rent a car” adını çok beğendiğini, ilerde bir dükkân açarsa adını “rent a car” koyacağını söylemiş. Sonunda isteğini gerçekleştirip, “Rent a Car” adlı bir dükkân açmış, ancak açtığı dükkân bir berber dükkânıymış.

Kanal İstanbul mu, İstanbul Kanalı mı?

Türkçede, alışılmış kullanış şekli, Panama Kanalı, Süveyş Kanalı, Çanakkale Boğazı şeklindedir; burada bir isim tamlaması söz konusudur. Bu durumda Türkçe düşünüldüğünde İstanbul Kanalı denmeliydi. “Kanal İstanbul” ifadesi, danıştığım dilbilimcilere göre İngilizce düşünmenin ürünüdür, yanlış tercümedir.

Dilin önemi  

Bir zamanlar insan beyninin evrim sürecinde ve bireyin beyninin gelişim sürecinde önce bilincin sonra dilin ortaya çıktığı düşünülüyordu. Ancak 19. yüzyılın 2. yarısında, antropolojide ve psikolojide dilin önce ortaya çıktığına, bilincin ise onu izlediğine inanılmaya başlandı. Bu bilgiden çok önce Atatürk DTCF’ye “Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi” adını verdi. Ve bağlacının alışılmış yeri son kelimenin öncesidir; Atatürk bu kuralı bozarak “Dil ve diğerleri” demeyi tercih etmiştir. O’nun, muhtemelen sezgiyle dile verdiği önem, bugün bilimsel bir gerçektir. Özetle dil, insan yaşamında çok önemli bir yere sahiptir. Bu bilginin bir uzantısı olarak şunu söyleyebiliriz :

  • Dillerini yitiren toplumlar, benliklerini de yitirirler, tarih sahnesinden silinirler.

Kötü haber;

  • Dilimizi koruyamazsak Türkçenin elli / seksen yıl içinde Hititçe gibi ölü diller arasına girme tehlikesiyle karşı karşıya olmasıdır.

Yani torunlarımızı bekleyen tehlike, alfabe değiştirmemiz değil, dilimizi yitirmek olacaktır.

Sonuç

Dükkân / AVM tabelalarının İngilizce yazılmasının bir nedeni özenti, ikinci nedeni ise müşteri tarafından kaliteli algılanıp fazlaca kâr etme isteğidir. Geçen yıllarda bir eğlence yeri yılbaşı etkinliğinin nasıl olacağını tümüyle İngilizce olarak yazmıştı. Buradan çıkardığım sonuç, bu kurumun, “Biz kaliteliyiz, İngilizce bilenlere hitap ediyoruz” iletisini vermeye çalıştığı şeklindeydi. Ancak  ilanın son satırında fiyat bilgisi, tümüyle Türkçe yazılmıştı. Bu ilanı yazanlar, İngilizce bilmeyen müşterilere hitap ettiklerini bildikleri için açıklamayı İngilizce yazarak hava atmışlar, ancak “Anlamadım abi olmasın” diye de fiyatı ve ödeme şeklini Türkçe yazmışlardı. Bu tavır bir ikiyüzlülüktür, para hırsıyla anadiline ihanet etmektir. Böyle davranırsak kısa vadede kâr edebiliriz ancak uzun vadede tarihten siliniriz.

Fransa’da tabelalar Fransızca olmak zorundadır!

Bizde ise Maliyeye bildirilen dükkân adının Türkçe olma zorunluğu vardır ama sokaktaki tabelanızı istediğiniz Avrupa dilinde yazabilirsiniz. Pek çok konuda, bu arada dil konusunda da büyük ölçüde kendi irademizle Batı’nın güdümündeyiz. Galiba “The Türkiye” dememize az kalmıştır.

İlk adımda, tabelalardaki ad / dil karmaşasına resmen son verilmesi gereklidir.

Bitmeyen senfoni

Bitmeyen senfoni

Suha Umar
Emekli Büyükelçi

Yunan dostlarımız âlem adamlardır. İki yüz yıldır, ikide bir kabaran iştahlarının ve onları kışkırtan Batılı ağabeylerinin etkisinde kalıp Türk topraklarına göz dikerler. Sonra da dımdızlak ortada bırakılıp bir güzel sopa yerler. Bu bitmeyen bir senfonidir. Hal böyle iken bir de dayılanırlar ki sormayın!

Bir şeyler yapmalıydık

1990’lı yılların ilk yarısı idi. Yunanistan, uluslararası antlaşmalara göre askerden ve silahtan arındırılmış olan Ege Adaları’na (12 Adalar) yıllardır silah ve asker yığmaya devam ediyordu. Nedense pek sesimiz çıkmıyordu. O tarihlerde Dışişleri Bakanlığı, Milletlerarası Güvenlik ve Silahsızlanma Genel Müdür Yardımcısı idim ve Yunanistan’ın bu densizliğine fena halde içerliyordum. Benim gibi duruma canı sıkılan Denizcilik, Havacılık Genel Müdür Yardımcısı arkadaşım Ahmet Banguoğlu ile kafa kafaya vermiş ve Yunanistan’ın antlaşmaları açıkça ihlal eden bu tutumunu NATO’ya taşımaya karar vermiştik. Zamanın Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in, “Tamam Süha, ama basına sızmasın” koşullu onayı ile konuyu, üye ülkelerin başkentlerinden gelen özel temsilcilerden oluşan, NATO Üst Düzey Çalışma Grubu’na(1) götürmüştüm.

‘Erkekseniz gelin alın’

İlk toplantıda hazırlıksız yakalanan Yunan temsilci belli ki ikinci toplantıya, toplantı sonunda Atina’ya çekeceği şifreli telgrafını bile önceden hazırlayıp gelmişti.

Görüşmelerin bir aşamasında söz alıp “şimdi söyleyeceklerim Türk meslektaşım için Yunancadır(2) dedikten sonra, “Molon lave”(3) dedi ve afili bir tavırla mikrofonunu kapatıp arkasına yaslandı. Bu sözcükler belli ki onun Atina’ya göndereceği telgrafın şu son paragrafını oluşturuyordu: “Türk şunu, şunu dedi. Ben, ‘erkekseniz gelin alın’ dedim. Yanıt veremedi.”

Paragraf değiştiren yanıt

Diğer temsilciler, “Ne oluyor? Ne dedi?” dercesine birbirlerine bakarlarken söz aldım ve “Yunan meslektaşımın söyledikleri benim anlayamayacağım sözler değildir. Biz bu sözleri en son 1974 yılında Girne Dağları’nın üzerinde görmüştük” dedim ve mikrofonu kapattım. Kimse yine bir şey anlamamıştı ama herhalde Yunan meslektaşım telgrafının son paragrafını değiştirmek zorunda kalacaktı.

Bunlar nereden mi aklıma geldi? İnanmayacaksınız ama Kanal İstanbul’dan. Ne ilgisi var? demeyin.

Birkaç gün önce Yunan basınında üstteki resim yayımlandı.

Tam da Yunan dostlarımızın anlayacağı dilden, “Molon lave” diyeceğim ama son 17 yılda Türkiye Cumhuriyeti’nin, ekonomi, uluslararası politika ve askeri açıdan düşürüldüğü duruma bakarak, doğrusu, geliverirlerse diye endişelenmediğimi de söyleyemeyeceğim.

1- HLTF: High Level Task Foce. NATO’nun Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerinde, NATO tutumlarını belirlemekle görevli idi.
2- It is Greek to him. Bu ifade, İngilizcede, “söylediğimi anlamaz” anlamına gelir.
3- “Molon lave” Yunanca, “erkekseniz gelin alın” anlamındadır.