Rejim, toplumsallaşan hukuk ile dizginlenebilir!

Rejim, toplumsallaşan hukuk ile dizginlenebilir!

Prof. Dr. YAKUP KEPENEK
27.8.19, Cumhuriyet

Kendisinden hesap sorulamayan AKP iktidarı giderek duyarsızlaşıyor. Yıllardır doğaya karşı duyarsızdı; şimdilerde en yaşamsal konularda da topluma bilgi vermeyi tümüyle unuttuğu gibi, giderek artan oranda topluma duyarsız bir özellik kazanıyor.

Başkanlık rejimine geçilmesinin üzerinden tam 14 ay geçti. AKP Genel Başkanlığıyla birlikte, yasama, yargı ve yürütme güçlerini ve giderek tüm devlet yönetimini tek kişide toplayan rejim, her konuda başarısızdır. 
Başarısız iktidar, tıkanıyor; tıkandıkça da hırçınlaşıyor ve hukuk dışına çıkıyor. Parti – devlet – sermaye -PDS- üçlüsünün kaynaşmış olmasının oluşturduğu olağanüstü merkezi iktidar gücü, toplumun tepesine bir karabasan gibi çökmüş bulunuyor. Bu yetmiyormuş gibi, daha doğrusu tam da bu nedenle iktidar, kazanamadığı yerel yönetimleri de ezmeye girişiyor. Ülkeyi ateşe atmakta olan bu gidişe, hukukun toplumsallaşmasıyla karşı çıkılmalıdır.

Yerel seçim yenilgisinin sersemliği mi? 
Toplum, bu karanlık gidişe, 31 Mart yerel ve özellikle de 23 Haziran İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde, elinde kalmış olan son olanağı, sandığı değerlendirerek dur demeye çalıştı. İktidar gücü, yerel seçimleri yitirmemek için yalnız devletin tüm olanaklarını seferber etmekle kalmadı, İstanbul’da bulunan Kürt kökenli seçmenlerin oylarını almak için, hapisteki terör örgütü PKK’nin lideri ve onun kırmızı bültenle aranan kardeşinden yararlanmak istedi; birincisine bir doçenti gönderdi, ikincine de iktidarın oyuncağı yaptığı kamu kurumu TRT’ye çıkıp görüşlerini açıklama olanağı sağladı. Yine de İstanbul’da tarihi bir yenilgi aldı
İktidar, yerel seçimlerdeki, özellikle İstanbul’daki başarısızlığının nedenini, kendi niteliğinden doğan başarısızlıklarında arayamıyor. Yenilginin sersemliğiyle iyice bocalıyor. Seçimle gelen belediye başkanlarının görevden alınmaları bunun yeni bir göstergesidir. 
İktidar, İstanbul’da alamadığı Kürt kökenli seçmenlerin oylarının hesabını, en ilkel cezalandırma yöntemine başvurarak Güneydoğu’daki üç kentin halkından soruyor. Yıllardır yargıyı avucuna almış olan iktidarın, haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan, Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediye başkanlarını görevden alarak yerlerine valileri kayyım olarak ataması, aslına bakılırsa, iktidarın yaşam suyunun toplumsal sertlik olduğunun yeni bir kanıtıdır. Kuraldır, mutlak iktidar gücü, başarısızlığının intikamını hukukun dışına çıkarak alır. Bu iktidar, hukuk dışılık şiddetinden besleniyor. 
Dahası var. Valileri, AKP Genel Başkanı da olan Başkan seçiyor; halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine valilerin atanması, aslında merkezi yönetimde geçerli olan başkan-parti bütünleşmesinin yerel yönetimlere de yerleştirilmek istenmesinden başka bir şey değildir. Ek olarak, görevden almalar, AKP’nin elinde yıllardır, 4-5 yılda bir gidilen sandık dışında her şeyini yitirmiş bulunan demokrasiye sıkılan son kurşun anlamına gelir. 
Yerel seçim yenilgisinin sarsıcı etkisi o boyuta varmış olmalı ki, AKP iktidarı, kendi mantığı içinde de, artık etkin ve verimli çalışamıyor. Ekonomiyi ve dış politikayı geçtik, baksanıza; orman yangınlarını bile söndüremiyor. Meğer AKP, kuzuyu kurda teslim edercesine, yangın söndürme işini de özelleştirmiş. Cumhuriyet ile birlikte kurulan Türk Hava Kurumu’nun -THK uçakları, Ulaştırma Bakanlığı’nın belgeleriyle kanıtlandığı gibi göreve hazır olmalarına karşın yangın söndürmede kullanılmadı. Pilotluğuyla övünen ya da tarıma havadan bakan Tarım Bakanı ile Ulaştırma Bakanlığı ters düştü; sonuçta, binlerce hektarlık orman yandı. Gerçekte devletin kurumları arasındaki uyumsuzluklar çok daha derin, örneğin, ot ithali konusunda, TÜİK ile Tarım Bakanlığı arasında yaşandığı gibi, biri birini yalanlayan kamu kurumları oluşmuş bulunuyor. 
Kendisinden hesap sorulamayan AKP iktidarı giderek duyarsızlaşıyor. Yıllardır doğaya karşı duyarsızdı; şimdilerde en yaşamsal konularda da topluma bilgi vermeyi tümüyle unuttuğu gibi, giderek artan oranda topluma duyarsız bir özellik kazanıyor. İktidar, Kaz Dağları ormanının bir avuç altın için acımasızca kazınmasına gösterilen toplumsal duyarlılığa kulaklarını tıkadı. Tank- Palet fabrikasının özelleştirilmesinde, tam bir toplumsal duyarsızlıkla ısrar eden AKP yine çok vefasız ve duyarsız bir tutumla, geçmişte kendisini desteklemeyi görev bilen Memur-Sen’in bir maaş artışı isteğine sırt çevirdi, görüşme tutanağı düzenleme becerisini bile gösteremedi, sorunu Hakem Kurulu’na gönderdi. 
Bir noktaya daha değinelim : Son günlerde AKP’nin içinden iki yeni parti çıkacağı ya da bu partinin ikiz doğuracağı neredeyse kesinleşti. Ülkeyi bu duruma getiren AKP’nin içinden, gerçek anneler bağışlasın, ama bu toplumun sorunlarına çözüm üretecek sağlıklı çocuk ya da çocuklar, genetik nedenlerle, doğamaz.

İlk iş hukuk olmalı!
Ülkeyi her bakımdan bir yangın yerine çeviren AKP iktidarının karşısına evrensel hukuk ilkeleriyle çıkılmalıdır. Öncelikle belediye başkanlarının görevden alınmasına, bu ülkede, hukukun üstünlüğü, onunla birlikte özgürlük ve barış savunucularının, ortak bir tutum ve kararlılıkla karşı durmasının sağlanması gerekiyor. 
Başkanların görevlerinden alınmaları, her şeyden önce, Prof. Dr. Metin Günday ve konunun uzmanı diğer hukukçuların açıkça belirttiği gibi, OHAL döneminde kabul edilen 674 sayılı KHK ile yapılan bir işlemdir. Bu işlemin hukuken yok sayılması için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne – AİHM uzanan bir hukuk savaşımı ya da mücadelesi, en etkili bir biçimde ve toplumla bir arada verilmelidir. 
Bu yıl, Saray’da yapılacak olan adli yıl açılış törenine, toplam 79 baronun, bugüne kadar 51’i katılmayacağını açıklamış bulunuyor. Toplantıya katılmayan baroların, eşgüdüm içinde bu ülkeye hukukun temel evrensel ilkeleriyle yerleşmesi için uğraş vermesi, açılışa katılmama nedenlerini açıklarken, belediye başkanlarının görevden alınmasıyla ilgili hukuksuz işleme, çok açık bir biçimde karşı çıkması büyük önem taşıyor. Belediye başkanlarının görevden alınmalarını yerinde bir tanı koyarak “sivil darbe” diye adlandıran 30 baronun 19 Ağustos tarihli ortak açıklaması bu doğrultuda atılmış çok güçlü bir adımdır. Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler, özgürlük, eşitlik, barış değerlerine dayalı, hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi temel konularda toplumun donanımı artırılabilir. Sanal iletişim kanalları da yoğun bir biçimde kullanılarak, iktidar gücüne hukuk ile karşı durulmasının yollarının ayrıntılı bir biçimde sergilenmesi gerçekleştirilebilir.

Sonuç olarak; hukuktan kaçan AKP’yi hukuk yoluyla geriletmek gerekiyor.

 

ORMANLARIMIZ YANARKEN

ORMANLARIMIZ YANARKEN

Suay Karaman
26 Ağustos 2019

Ağustos başından bugüne dek yaklaşık 202 orman yangını çıkmıştır. Bu yangınların kimisi bilinçsizlik ve dikkatsizlik sonucu çıkmıştır. Kimilerini PKK terör örgütü, ülkeye zarar vermek adına çıkartmıştır. Kimileri ormanlık araziyi imara açmak, otel ve konut yapmak için çıkartılmaktadır. Kimileri ise maden alanlarına yer açmak için. Otel, konut ve maden alanları için ağaç kesmek yerine, yangın çıkartmak, tepkiyi daha aza indirmektedir. Birçok yangında sabotaj olasılığının çok yüksek olduğu görülmektedir.

  • Ancak neredeyse ormanlarımızı yakanların hiçbiri bulunamamaktadır?!

Orman ve Su İşleri eski Bakanı Veysel Eroğlu 15 Haziran 2016’da yaptığı açıklamada orman yangınlarıyla mücadele için dünyanın en ileri teknolojilerinden birini kurduklarını bildirmişti. Orman yangınlarına karşı 2.300 kara aracı, 34 hava aracı ve 19.000 personelle mücadele edildiğini, ormanların 776 adet kuleden 24 saat gözetlendiğini, 97 gözetleme kulesinde 194 kamera kullanıldığını ve ülke genelinde orman yangınlarına müdahale süresinin 2015 yılında 15 dakikaya indirildiği değerlendirmelerinde bulunmuştu.

Bu yılın (2019) Haziran ayında bir yasa çıkarılarak, Tarım ve Orman Bakanlığı’na hava ve kara araçları dahil her türlü gereksinimi doğrudan sağlama yolu ile satın alıp kiralayabilme yetkisi verildi. Böylece ihale yapmadan, istediği firmadan gereksinimlerini karşılayabilme olanağı sağlandı. Bakanlığa verilen ihalesiz iş yapma yetkisinin sonuçlarını orman yangınlarında görmekteyiz.

Tek adam rejimi hükümetinin bu uygulamasının sonucunda, Türk Hava Kurumu’ndan uçak kiralamak yerine,

  • Orman yangınlarını söndürme işi bir mimarlık firmasına ihale edilmiştir!
  • İhaleyi alan firma yurt dışından helikopter kiralayarak, yangınları söndürmeye çalışmaktadır.

İşte bu nedenle orman yangınları bir türlü söndürülememektedir.

  • Orman yangını ne denli uzun sürerse, ihaleyi alan firma o denli para kazanacağı için, yangınlar günlerce sürmektedir.

Ülkemizde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda 6 adet yangın söndürme uçağı, Türk Hava Kurumu’nda 6’sı çalışır durumda, 9 yangın söndürme uçağı bulunmaktadır. Üstelik Türk Hava Kurumu, yangın söndürmede uluslararası başarılara imza atmıştır, yaklaşık 40 yıldır bölgenin en iyi yangın söndürme filosu olarak görev yapmaktadır. Ancak bunlara karşın Tarım ve Orman Bakanlığı, orman yangını söndürme işinde özel şirkette ısrar etmektedir.

Türkiye, geçen yaz Yunanistan’da çıkan orman yangını için iki yangın söndürme uçağı göndermiş, İsrail, Ukrayna ve Suriye’deki orman yangınlarına da uçak göndererek yangınların söndürülmesine önemli katkıda bulunmuştu. Ancak kendi ülkemizde çıkarılan orman yangınlarına, uçak gönderememekteyiz.

  • Ormanlarımız yanarken Türk Hava Kurumu uçaklarını hangardan çıkarttırmayan,
  • yangınların söndürülmesi işini ilgisiz özel şirketlere vererek

hem doğal, hem de ekonomik kaynakları peş keş çeken Tarım ve Orman Bakanı olacak kişinin akıl ve bilim dışı, tutarsız, gerçeklerle örtüşmeyen söylemleri büyük tepki çekmiş ve ülkemiz adına büyük bir utanç oluşturmuştur. Böyle durumlarda istifa olgusu akıllara gelir ama bu olgu için onur ve gurur gerekir.

29 Ağustos 2007 ile 10 Temmuz 2018 arasında görev yapan bakan Veysel Eroğlu’nun yaptığı açıklama ile şimdiki bakanın açıklamaları birbiriyle çelişmektedir. AKP iktidarının bakanlarına güvenilmez ama arada bu denli fark olması da düşündürücüdür. İşte bu, devleti şirket mantığıyla yönetmenin doğal sonuçlarıdır.

  • Ormanlarımız yanarken gerekli önlemleri almayanlar, ihanet içindedir!

Orman yangınları çok daha kısa sürede ve en az zararla söndürülebilecek iken görevli ve sorumluların beceriksizliği, bilgisizliği nedeniyle binlerce hektar ormanımız yok olmuştur.

Ormanlarımızda salt ağaçlar yanmamıştır; hayvanlar, toprak canlıları, mikroorganizmalar yok olmuştur. Onlarca yılda büyüyen ormanlarımızı geri getiremeyiz ama bu olaylarda sorumluluğu olanları bularak, yargı önünde hesap vermelerinin sağlanması gerekir. Yasalarda ve yönetmeliklerde gerekli düzenlemelerin yapılması, ağır yaptırımlar getirilmesi ile bir daha böyle olayların yaşanmaması için mücadele edilmelidir. Ormanlarımız yaşam alanıdır, can damarıdır, ülkemizin geleceğidir; hepimiz korumak zorundayız.

EROĞAN’IN UÇAKLARI

EROĞAN’IN UÇAKLARI

Soner YALÇIN

Tarih: 22 Eylül 2017.
Yer: New York.
ABD Başkanı D. Trump, Erdoğan ile baş başa görüştü.
11 milyar dolarlık uçak alımı anlaşması yapıldı. Türkiye,
Amerikan Boeing firmasından 40 adet uçak aldı.
Keza…
Tarih: 5 Ocak 2018. Yer: Paris.
Fransa Cumhurbaşkanı E. Macron, Erdoğan ile baş başa görüştü.
7.5 milyar dolarlık uçak alımı anlaşması yapıldı. Türkiye, Fransa merkezli Airbus firmasından 25 adet uçak aldı.
Peki… Biz niye kendi uçağımızı üretemiyoruz? Yazayım:
Amerikalı Wright Kardeşler 17 Aralık 1903‘te motorlu uçakla havada 12 saniye ka­lıp
37 metre gitmeyi başardı.
Temmuz 1908 Devrimi‘n­den sonra İttihatçılar, uçuş öğrenmeleri için Yüzbaşı Fesa ve
Teğmen Kenan‘ı (ve hemen ardından yedi subayı daha) Fransa’ya gönderdi.
Tarihte ilk kez savaş uçağı İtalyanlar tarafından Osmanlı’ya karşı Trablusgarp Savaşı’nda kullanıldı. Tarih: 15 Mart 1912.
Osmanlı, Fransa’dan iki adet uçak aldı. I. Dünya Savaşı’na girdiğinde envan­terinde ithal ürünü 100 uçağı vardı. Savaşta çoğu kullanılamaz hale geldi. “İş­galciler el koymasın” diye 17 tanesi Anadolu’ya kaçırıldı. Keza. Kurtuluş Savaşı’nda Erzurumlu Nafiz (Kotan) Bey’in İtalyanlardan gizlice aldığı dört ve Yunan Or­dusu’nda ele geçirilen iki uçağımız vardı!
Gelelim Cumhuriyet döne­mine…

ATATÜRK’ÜN İRAN’A HEDİYESİ

Tarih: 15 Mayıs 1925.
Mustafa Kemal, Türk Tayyare Cemiyeti‘nin açılış töreninde şöyle dedi:

  • “İstikbal göklerdedir. Gök­lerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin ola­mazlar.
    Ey Türk Genci! Kısa zamanda gökte seni bekleyen yerini alacaksın…”

O tarihlerde…
Atatürk’ün baş konuların­dan biri uçak üretimiydi:
– “Dünya savaşı biter bitmez, bu kara günlerde kul­lanılan tüm silahlar birdenbire demode oluverdi. Almanlar, Fransızlar, İngilizler, Amerika­lılar ellerindeki
bu silahları 
uzun vadeler tanıyarak geri kalmış ülkelere satmaya çalışıyor. Neden?
Çünkü onlar daha modernlerini daha etkili olanlarını yapacak fabri­kalar kurmakla meşguller…”
– “Eski teknolojileri bize kolaylıklar tanıyarak getiren yabancı devletlerin kurnazlıklarını anlamamak için insanın ya kör ya da aptal olması gerekir…”
– “Biz yeni genç bir Türkiye kuruyoruz. Yabancı ülke­lere bağımlı olmaktan kurtulmalıyız…”
Bu amaçla…

1925 yılında… Alman­ya’ya on sekiz teknisyen ve Fransa’ya uçak mühendisliği öğrenimi için beş öğrenci gönderildi.
15 Ağustos 1925… Türkiye’de ilk uçak fabri­kasının kurucusu Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ) faaliyete geçti. Kayseri’de kurulan fabrika dünyanın en büyüğüy­dü! 120’si Alman 170 işçi çalışıyordu.
1932’de adı “Kayseri Tayyare Fabrikası” oldu. O yıl, 41 uçak imal edildi.
Bunlardan birini Atatürk İran‘a hediye etti…
46 adet Gotha, 24 adet PZL-24A ve 24C, 24 adet Miles-Magister olmak üzere 1926-1941 yılları arasında yedi ayrı tipte 212 uçak üretildi.
Uçakların onarımı için 6 Ekim 1926’da Eskişehir’e de Tayyare Fabrikası kuruldu.
Atatürk aramızdan ayrılır­ken Etimesgut Uçak Fabri­kası faaliyete başladı.
Atatürk huzurluydu; artık yerli uçağı ve yerli motoru yapıyorduk.
Sadece devlet değil…

BAĞIMSIZLIKTAN ÖDÜN

24 Haziran 1923… Vecihi Hürkuş (1896-1969) ve arkadaşları Halkapınar Tayyare Atölyesi’nde “Veci­hi K-VI” adlı uçağın imalatı­na başladı.
28 Ocak 1925… Vecihi Hürkuş kendi yaptığı ilk Türk tipi uçağıylat est uçuşunu gerçekleştirdi. Beş yıl sonra ilk uçak fabrikasını kurdu. Bundan iki yıl sonra Türkiye’nin ilk sivil tayyare mektebini açtı.
10 Şubat 1937… Fran­sa’da eğitim görmüş uçak mühendisi Selahattin Alan, işadamı
Nuri Demirağ 
ile anlaşarak Beşiktaş’ta uçak fabrikası kurdu. Ardından Gök Okulu açtılar.
Nu.D 36 eğitim ve Nu.D 38 yolcu uçağı tasarladılar, yaptılar. Ankara, İstanbul, Atina arasında yolcu taşıma­ya başladılar. Fakat… Dünya Savaşı’ndan sonra olanlar oldu:
ABD Dışişleri Bakanlığı petrol danışmanı M.W. Thornburg “Türkiye Nasıl Yükselir” raporunda şöyle dedi:
– “Türkiye’nin ağır sanayi kurmasına gerek yoktur…”
– “Türkiye’de uçak, maki­ne, motor projeleri -imalatla­rı iptal olunmalıdır…”
Böylece… Devlet fab­rikalarının kimi 1952’de MKE’ye devredildi; kimi 1954’te traktör montaj fabrikasına dönüştürüldü.
Özel sektör de yok edildi. Yurt dışına uçak sat­ması bile yasaklandı!
Türk Hava Kurumu siparişlerine son verdi. Arazileri istimlak edildi!
1947-1955 yılları arasında ABD’den 1905 uçak satın alındı! Bunun 850 adedi
ABD’nin II. Dünya Savaşı’n­da kullandığı F-84 idi!
Diğer yanda…
Uçak motorlarının ham­maddesi krom üretimimiz 1949’da 50 bin tondu.
ABD’nin ihtiyacı için üretim 1952’de 180 bin tona çıktı!
Son söze gerek yok!
Atatürk’ün yukarıda söylediklerini bir kez daha okuyunuz.

Sevgi ve saygı ile. 09 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Tayyareci Vecihi Hürkuş

Dostlar,

“Tayyareci Vecihi Hürkuş” adıyla bize ulaşan bir havacımızın
ilginç öyküsünü içeren görsel dosyayı sizinle paylaşmak istiyoruz..

Lütfen tıklar mısınız??

Tayyareci_Vecihi Hürkuş

Hem ülkemizin – dünyanın boğucu gündeminden biraz uzaklaşalım hem de
Büyük ATATÜRK‘ün “İSTİKBAL GÖKLERDEDİR” sözlerinin ne denli ileri görüşülülüğü yansıtığını anımsayalım..

1936’larda uçak yapan ve dışarıya satan bir ülkenin günümüzdeki durumu..

Siyasal iktidarın Türk Hava Kurumu‘na dönük düşmanca tutum ve uygulamaları,
gelir kaynaklarını kurutma çabaları..

Çok ama çok can sıkıcı ve o ölçüde de haksız – hukuksuz..

AKP Türkiye’yi Dar-ül Harp alanı görüyor ve
hedefine erişmek için tüm ama tüm yolları geçerli (mübah!) sayıyor..
Ülkede basınç giderek artıyor..
Türkiye demokrasi dışına, baskı rejimine savruluyor..
Bir yandan da yoksullaştırılıyor.
Bilim ve teknolojiden, çağdaş sanattan  koparılıyor..
Dünya bilim – sanatına anlamlı katkılar veremiyor..
AKP içindeki sağduyulu milletvekillerinin ve seçmenlerin bu tehlikeli ama çok tehlikeli sürüklenişi gör(e)mediklerini / gömezden geldiklerini varsaymayı onlara haksızlık sayıyoruz.

Umarız yanlışta değilizdir..

Bu yanlışta ısrar edilirse, Halk “evrensel meşru direniş hakkı” nı kullanmak zorunda kalabilir.. Bu aşamaya gelindiğinde ülke yüksek bedeller öder ama her durumda da diktatörler
alaşağı edilir.. Ya idam edilir, ya vurulur, ya intihar eder.. Tarihin öğrettiği hazin gerçek bu!

Sevgi ve saygı ile.
29 Aralık 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Yılmaz Özdil : 17 Aralık


17 Aralık

portresi_kravatli

Yılmaz Özdil
SÖZCÜ
,  17.12.14

 

Dün, İzmir’de…
Elektrik tahsilat veznesini soyan kişinin “astsubay” çıkması, şaşkınlık yarattı.

*

Konya’da kuyumcu soyan kişinin “polis” çıkması, şaşkınlık yarattı.
İstanbul’da oyuncak tabancayla banka soyan kişinin “bilgiyasar mühendisi” çıkması şaşkınlık yarattı.
Isparta’da trafik kazalarında ölenlerin kredi kartlarını soyan kişinin “morg görevlisi” çıkması, şaşkınlık yarattı.
Kahramanmaraş’ta bomba süsü verilmiş çantayla banka soyan kişinin “öğretmen” çıkması, şaşkınlık yarattı.
İstanbul’da banka soyan kişinin “doktor” çıkması, şaşkınlık yarattı.
Şanlıurfa’da hastaneyi soyan kişinin “başhekim” çıkması, şaşkınlık yarattı.
Rize’de Kızılay’ı soyan kişinin bizzat “Kızılay şube başkanı” çıkması, şaşkınlık yarattı.
Eyüp müftülüğünü soyan kişinin “müftülük mutemedi” çıkması, şaşkınlık yarattı.
Türk Hava Kurumu’nu soyan kişinin “sayman” çıkması, şaşkınlık yarattı.
Trakya Üniversitesi’ni soyan kişinin “muhasebeci” çıkması, şaşkınlık yarattı.
İstanbul’da 44 dairelik siteyi soyan kişinin “kapıcı” çıkması, şaşkınlık yarattı.
Adli emanete bırakılan altınları soyan kişinin “savcı” çıkması, şaşkınlık yarattı.

*

Her türlü meslek grubunun soyguncu çıkması şaşırtıcı bulunurken,
yalnızca bir tek mesleğin soyguncu çıkmasının normal karşılanması…
Asıl şaşırtıcı olan değil mi?