“Yalan terörü” nasıl önlenir?

authorİBRAHİM Ö. KABOĞLU

Kamuoyunu yaz boyu oyalamak için gündemde tuttukları iki konu: Sosyal medya ve seçim barajı düzenlemesi. Anayasa ise, yüzüncü yıl sopası olarak kullanılacak görünüyor; ne pahasına olursa olsun iktidarı sürdürebilmek için.

Covid-19 ölümleri 200-300’lerde seyretse de, İdlib’den şehit haberi gelmeyen gün olmasa da, seçim barajı ve sosyal medya, AKP-MHP gündemi.

Oysa Covid-19’un neden olduğu kitlesel yıkımları onarıcı ‘sağlık ve eğitimle ilgili, toplumsal ve çevresel sorunlar’ bütününde yasal düzenlemeler ivedi; TBMM’nin öncelikli gündemi bunlar olmalı aslında. AKP ve MHP ise seçim barajı (tuzaklar ayrı bir yazı konusu) ile demokratik siyaset görüntüsü vermek istiyor; sosyal medya yasakları ile demokratik muhalefeti bastırmayı meşrulaştırıcı bir araca sahip olmak istiyor. Yani AKP-MHP’ye özgü gündem, seçime yönelik…

Yalan terörü” ile meşrulaştırılmak istenen sosyal medya yasa önerisini özgürlükler hukuku tekniği yönüyle ayrıca ele alacağım. Bu yazı ise, “resmi yalan” üzerine.

Öncelikle, geçen yılki düzenlemeye değinmek, yasama özensizliği ve savurganlığı açısından önemli: İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair 7253 sayılı Kanun (29.7.20)

Öneri, Dijital Mecralar Komisyonu yerine, alelacele Adalet Komisyonu’nda görüşüldü. İçerikle ilgili sakıncaların düzeltilmesine ilişkin öneriler, AKP-MHP ikilisince reddedildi. (Konuyla ilgili yazım: “Sanal” çeşitlilik: medya/demokrasi/yasa, BirGün, 30 Temmuz 2020).

“Unutulma hakkı”nı isteyenler, “lekelenmeme hakkı” sorusu karşısında suspus oldular, lekeleme failleri olarak.

7253 sayılı yasa üzerine Anayasa Mahkemesi kararı beklenirken, yeni öneri ile geçen yılki sakınca yaratan kimi düzenlemeleri düzeltme vaatleri var.

HANGİ YALAN?

Şimdi ise “yalan terörü” diyorlar; bu kez kendilerine “hangi yalan?” sorusu yöneltilmeli.

Onlar, “Saray’da şatafat var, harcama hovardalığı yapılıyor; Saray, yalan üretim merkezine dönüştü” vb sözleri “yalan terörü” olarak niteleyerek savcıları, demokrasi ve özgürlük savunucuları üzerine salacaklar…

Bu nedenle, demokrasi ve özgürlük savunucuları, “resmi yalanlar”ı gündeme getirmeli. Nedir bunlar? Sadece iki örnek: Hayır ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CBHS) yalanları.

“HAYIR TERÖRÜ”

Anayasa değişikliğine karşı çıkanlar, ‘terörist’likle suçlandı; OHAL KHK’leri yoluyla Türkiye, “sivil ölüler ülkesi” yapıldı. Resmi yalan beyanlar ve işlemler, yönetim politikası haline getirildi.

Sadece son başbakanın söz ve işlemlerinden:

OHAL’de referandum olmaz (Ekim 2016).

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifimiz ve gerekçesi ilişikte sunulmuştur. (Aralık 2016)

Kurunun yanında yaş da yanıyor… KHK ek listelerinde kimlerin adının yer aldığını basından haberdar oluyoruz. Komisyon kurduk; hocalar gurur sorunu yapmasın ve başvursun. (Şubat 2017)

Anayasa oy oranını 70 günde, 31’den 51’e çıkardık. (Haziran 2017).

Ya Anayasa yalanları? Ne dendi ve ne oldu? Sadece üç örnek:

Koalisyona gerek kalmayacak ve TBMM özerk olacak:

  • Cumhur İttifakı, TBMM’ye takılan ‘ters kelepçe’ gibi.

Erkler ayrılığı sağlanacak: Yasamayı talimatla yöneten yürütme, yargıyı dualar eşliğinde güdülüyor.

Hızlı karar alınacak: hiç karar alınmıyor; karar düzeneği de yok.

Sonuç: Hepsinin tam tersi oldu…

Özetle, anayasal görev + yetki + sorumluluk gerekleri kötüye kullanılarak resmi yalanlar” eşliğinde her şey kirletildi/lekelendi: bilgi/yasa/anayasa/hukuk/ahlak ve ülke.

Şu halde ne yapmalı?

“CBHS AYRACI KAPATILMADAN…”

CBHS olarak adı bile yanıltıcı olan ‘Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme’ (PBYDBY) ayracı kapatılmadan “yalan terörü” sürecek. Neden? Çünkü

  • resmi yalanlar eşliğinde kurulan CBHS, ancak yenileriyle sürdürülebilir.

Ülkenin geleceği adına CHP-HDP-İYİ Parti eleştirilerini ve yapıcı önerilerini hep geri çeviren AKP-MHP ikilisi, bir süre sonra ‘yanılmışız, düzelteceğiz’ nakaratı ile atağa geçiyor:

Anayasa: 4 yıl önce büyük yalanlarla OHAL ortamında dayattıkları değişiklik yerine şimdi yenisi için yenilerini üretiyor.

Sosyal medya: Geçen yıl, geçmiş ittifaklarını ‘unutturmak’ için dayattıkları düzenlemeyi bu kez, ‘yalan terörü’ ile meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Şu halde yapılması gereken; “yalan üzerine kurulu” PBYDBY yerine demokratik hukuk devletini inşa hedefine kilitlenmek.

Kısacası; “yalan terörü”, ancak CBHS ayracı kapatıldığı zaman sona erer.

Aşı: Kişisel tercih mi, toplumsal sorumluluk mu?

Uygulama karmaşası

Tehlikeli salgın hastalık” nedeniyle Anayasa madde 119 gereği OHAL ilan edilerek gerekli önlemler daha hızlı alınabilir ve düzenlemeler yapılabilirdi. Bu yapılmadığı halde, Anayasa’nın, ancak OHAL döneminde uygulanabilecek madde 15 gibi kimi yasaklayıcı hükümleri uygulandı; uygulanması gereken maddeler ise, uygulanmaktan kaçınıldı. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadı, yürürlükte olanlar da etkili bir biçimde uygulanmadı.

  • Covid-19 yönetimi, çoğunlukla Anayasa ve yasa dışı uygulamalar eşliğinde yürütüldü:

-OHAL ilan edilmediği halde birçok yasak, genelge yoluyla Anayasa dışı olarak uygulandı. 65 yaş ve üstü yurttaşların sokağa çıkma ve genel olarak seyahat yasakları bunlar arasında yer alır.

Yaşam hakkı (md.17), Devletin temel amaç ve görev (md.5) yükümlülükleri yerine getirilmedi.

-Yatay ilişkilerde hak ve özgürlük (md.12) sorumlulukları öne çıkarılmadı.

‘Memleket dahilinde sari ve salgın hastalıklarla mücadele’

Ya yürürlükteki yasalar? Bunların başında 24/4/1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu (UHK) geliyor. 18 aylık bir aradan sonra okulların yeniden açılması, salgın hastalığın kurumsal boyutunu gündeme taşıdı ve “Aşı yaptırmayan öğretmenlere PCR testi” uygulaması ile yetinildi.

Öğretmenlere ve kamu görevlilerine zorunlu aşı uygulaması yapılamaz mı? Herkes için yasal ve anayasal açıdan aşı zorunluluğu öngörülemez mi ?

Bu sorunun yanıtında ön sorun, tıbbi gereklilikler; buna göre, aşıyı yaygınlaştırmak, en etkili önlem.

Aşı için başlıca yasal dayanak, UHK ve Anayasa md.5, 12, 17 ve 56.

UHK madde 72’de salgın durumlarında gerek görülen aşıların zorunlu kılınabileceği açıkça yazılı. Buna göre, 57’nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur: hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum ve aşı tatbiki.

Madde 64 ise, hastalık ve yetki üzerine genel bir düzenleme öngörüyor: “57 nci maddede zikredilenlerden başka herhangi bir hastalık”. Bu hastalıklara karşı bu yasada öngörülen önlemlerin tümünü veya bir kısmını uygulama yetkisi Sağlık Bakanlığına ait.

Devletin çok yönlü yükümlülüğü

Hak ve özgürlükler karşısında Devlet, genel olarak ve Anayasamıza göre şu üçlü yükümlülük karşısında:
Saygı göstermek / önlemek,
– korumak ve
– önlem almak.

Covid-19 salgını karşısında bu yükümlülükler, Devlet görevli ve yetkilileri için en üst (azami) düzeye çıkar:

– “Sosyal mesafe” kurallarına uymak ve bunu bozacak toplantılardan kaçınmak.

– “Sosyal mesafe” riski nedeniyle toplu etkinlikleri en aza indirici önlemleri almak.

-Yaşam tehlikesini en aza indirecek önlemleri almak: Yaşama hakkı, “vücut bütünlüğüne dokuma” yasağını da kapsar. Bunun istisnası, “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller”dir (md.17).

Uzmanlara göre, “tıbbi zorunluluk” var; UHK ise yasal temeli sağlıyor.

Salgın hastalıktan kaynaklı tıbbi zorunluluk, Devletin hak ve özgürlükler karşısındaki yükümlülüklerini ençoklaştırıyor. Bu yükümlülüğü, “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” ve “Devletin iktisadi ve sosyal ödevleri” pekiştirmekte:

-“herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak;…” (md.56).

-“sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek” yerine getirmek (md.65).

Kişiler açısından ise, “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da” kapsadığı (md.12) için, aşıdan kaçınma hakkı yok.

Sonuç olarak; Covid-19 vb. salgın hastalıklar ve sağlık OHAL’i üzerine, hukuk devleti ve sosyal devlet gerekleri doğrultusunda bütüncül yasal düzenleme gereğini gözardı etmeksizin, şu saptama yapılabilir:

UHK md.57, 64 ve 72’yi birlikte, Anayasa md.5,12,17, 56 ve 65’i birlikte ve hepsini bir bütün olarak değerlendirmek suretiyle

  • aşılamak, Devlet için yükümlülük;
  • aşı olmak ise, bireyler için kamusal ve toplumsal sorumluluktur.

“Başınıza 128 milyar dolar kadar taş düşsün”!

“Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme” (PBYDBY) tasarlayıcıları, biçimlendirdikleri Anayasa’yı uyulması zorunlu norm olarak değil, iktidarları için meşruluk ve süreklilik aracı olarak kullanıyor.

Örneğin, Anayasa’ya göre, Bakanlar, Cumhurbaşkanınca atanır ve görevden alınır.

Hangi görev olursa olsun çekilme (istifa), kişisel bir hak; savaş ve seferberlik veya mecburi hizmet vb. durumlar dışında tamamen görevlinin tercihine bağlı.

Ne var ki, PBYDBY’de çekilme hakkını kullanamayan bakanlar, CB’den af istiyor. İşte, Resmi Gazete ifadesi: “Görevden affını isteyen ve görevden af talebi kabul edilen”. Oysa af, Anayasa’da suçlular için kullanılan bir kavram. TBMM’ye ait olan “genel ve özel af ilanına karar verme” yetkisine ilişkin kayıtlar, sınırlar ve yasaklar sayılı (m.87, 169).

Haliyle, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” kuralı (md.6) karşısında R.G.’ye yansıyan af temelli kararlar, yok hükmünde.

HESAP VERME DEĞİL, TAŞ

Kayıp 128 milyar dolar ve istifa eden Hazine ve Maliye Bakanı nerede“ soruları karşısında, Yürütme tekelini elinde tutan AKP Genel Başkanı, “af ettiği” kişiyi sahiplenmek için CHP’ye saldırdı: “ Başınıza damat kadar taş düşsün”.

ABD Başkanı ile başbaşa görüşmesinde Dışişleri Bakanlığı yerine özel bir çevirmen kullanmasına yöneltilen eleştirilere de benzer bir karşılık verdi: “Başınıza Tercümanım kadar taş düşsün.”

“SINIR NAMUSTUR”

Kitlesel göçlere ve “sınır namustur” söz ve yazılarıyla göçmen politikasızlığına karşı çıkan CHP, yine PBYDBY’nin hedefi oldu; kolluk güçleri, baskı, yıldırı ve gözaltılar için seferber edildi.

Ülkeyi korumak ve birlikte yaşam sürekliliğini sağlamakla yükümlü PBYDBY, “Türkiye büyüklüğünde başınıza taş düşsün” diyememiş olsa da, Türkiye, düşeyazma eşiğine sürüklendi:

Nüfus: Ülkede yaşayan insan sayısını bile bilemeyen PBYDBY, Saray(lar) harcamaları ile halkı sürekli yoksullaştırıyor.

Ülke: Resmi karar ve işlemlerle sürekli yağmalanan çevre ve ülke, kayıtsız göçmenin de baskısı altında.

Güvenlik: Demografik ve çevresel kuşatma ve yıkım, toplumun güvenlikli gelecek beklentisini tehlikeye atıyor.

NEFRET SÖYLEMİ

“Başınıza taş düşsün” bedduası, nefret ve yandaşlarını suça özendirme söylemi. Oysa siyasal iktidarın, bütün resmi işlemlerden kaynaklı sorumluluk karşısında hesap vermesi, anayasal demokrasinin bir gereğidir.

PBYDBY’nin ana sorunsalı, yürütme için hesap verebilirlik ve siyasal sorumluluk ilkelerini kaldırmış olması. Uygulamada ise, Anayasa’ya aykırı biçimde parti siyasetinin parçası haline getirilen Bakanlar, görevi bırakmak istediğinde suçlu muamelesi görüyor.

ANAYASA SOPASI

2016: “Anayasa suçu işleniyor” (MHP) gerekçesiyle demokratik kurum ve kurallar ilga edildi.

2021: Anayasa sadece meşruluk aracı değil, yönetim sopası ve suç aracı olarak da kullanılıyor (AKP-MHP).

Atatürk, Cumhuriyet ve laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı haline getirilen Ayasofya çıkışı demeçler, Anayasa ihlali ötesinde demokratik siyaseti baskılama aracı olarak kullanılıyor.

Bakanlarına istifa hakkı bile tanımayan iradenin, -Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlığını zedeleme pahasına- Taliban’a ısrarla uzattığı müşfik elin havada kalmış olması ise, “PBYDBY’den ibretlik manzaralar”

Kısacası, ‘Türkiye Devleti’nin dua ve beddularla nasıl yönetilemeyeceği” gerçeği, yaşamın her yerine ve anına yansıyor.

ORTAK KARAR İÇİN

Gerçek ve mecaz anlamında “ateş çemberi” içerisinde bulunan Türkiye’de kurul halinde siyasal karar düzeneği yokluğu nedeniyle ortak akıl oluşmuyor ve ülke giderek güvenliksiz bir ortama sürükleniyor.

Karar düzeneği ve ortak akıl için parlamenter rejim, Cumhuriyet’in kuruluşu kadar yaşamsal bir süreç yüzüncü yılında.

– Reis değil Anayasa üstünlüğü için,
– kayıp paraları soranları tehdit eden değil hesap veren bir yönetim için,
– “sınır güvenliği namusumuzdur” diyenleri baskılayan değil, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunan bir yönetim için

demokratik hukuk devletine dönüş ivedi ve yaşamsaldır.
***

  • Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ne giden yolu açan Büyük Taarruz kutlu olsun!

Taliban: Söz/işlem/eylem

15 Ağustos akşamı Taliban silahlı güçlerinin Kabil’e girişi, uluslararası ilişki ve dengeleri yeniden biçimlendirecek. Bu yazıda, dünden bugüne Afganistan üzerine saptamalar ile yetinilecek.

Cumhurbaşkanı (CB) Gani kaçtı, fakat Afganistan’da kalan CB 1. başkan vekili E. Salih, vekalet yetkisinin kendisine ait olduğunu öne sürüyor.

Taliban’ın açıklamaları, Afganistan İslam Cumhuriyeti Anayasa’nın neresinde?

Fiili yönetime sıcak mesajlar gönderen Ankara, işlemi görmek için Anayasa’ya saygı çağrısında bulunma yerine, Taliban’ı ilk tanıyan yönetim olma hevesinde.

Tarihi kısa bilgiler, Taliban üzerine somut ipuçları sağlıyor.

İŞGALLER ve DARBELER TARİHİ

1747. İlk Loya Jirka (Büyük Kurul), Afganistan’ın ilk kralını seçti.

İngiliz işgaline karşı verilen savaşlar (1839-1842; 1878-1880) ardından 1919 Bağımsızlık savaşı, Kabil Anlaşması (1921) ile sonuçlandı ve Britanyalılar ülkenin bağımsızlığını tanıdı. Kral Emanullah ve Mustafa Kemal arasındaki dayanışma biliniyor. 1924’te Anayasa kabul edildi. Ankara Hükümeti, Afganistan modernleşmesine katkıda bulundu.

1928’de mollalar başkaldırdı.

1931 Anayasası, bakanların Şura önünde sorumluluğunu öngördü.

1963’e kadar on yıl süreyle başbakanlık yapan Kral’ın kuzeni prens Davut, 1973’te askeri darbe yoluyla Cumhuriyet ilan etti ve CB oldu.

1977’de Loya Jirka yeni bir Anayasa kabul etti.

1978’de Sovyet yanlısı darbe sonucu Davut öldürüldü ve M. Taraki CB oldu.

1979’da Taraki, boğazlanarak öldürüldü; SSCB Afganistan’ı işgal etti. (ABD ve Fransa, İslamcıları destekledi).

1989’da Sovyet kuvvetleri çekildi.

1992’de İslamcı direniş, Kabil’de iktidarı aldı; ama direnişin farklı hizipleri arasında savaş sürdü.

1996’da Taliban Kabil’i aldı. CB Necibullah, burularak bir jipin arkasına bağlanıp sürüklendi.

2001’de New-York ikiz kuleler saldırısı ardından ABD, Taliban yönetimine son verdi ve ülkeyi işgal etti; 2002’de NATO güçleri Afganistan’da konuşlandı.

2004’te, Afganistan İslam Cumhuriyeti Anayasası, Loya Jirka tarafından kabul edildi..

ULUSAL EGEMENLİK VE HAKLAR

Anayasa’ya göre; Afganistan’da egemenlik, kendini doğrudan veya seçilmiş temsilcileri aracılığıyla ifade eden ulusa aittir.
Afgan ulusu Peştun, Hazara, Özbek, Türkmen, Beluc, (…), Arap, Kırgız, Kızılbaş, (…) ve diğer boyları kapsar.

Afganistan yurttaşları, kadınlar ve erkekler, yasa önünde eşit haklara ve ödevlere sahiptirler.

İnsan özgürlüğü ve haysiyeti dokunulmazdır. Devlet, özgürlüğe ve insan haysiyetine saygı gösterir ve onları korur.

CB makamının boşalması durumunda, Başkanın görev ve yetkilerini, 1. başkan vekili üstlenir.

CUMHURİYET ve EMİRLİK

Fiili Taliban topluluğu açıklamaları üzerine niyet okuması yapılıyor. Oysa işlemi öne çıkarmak daha önemli. İslami şeriata göre yönetme iradesi yeterli değil. Örneğin kadın statüsü: İslam, yirmi yılda değişti mi?

Değişen Taliban ise eğer, bunun hukuki çerçevesi belirlenmeli. Bunu belirleyen ise, Anayasa. Talibanı, İslam Cumhuriyeti Anayasası’na saygıdan alıkoyan ne? Neden “İslam Emirliği” tercih edildi?

Kaldı ki, Taliban’ın evrildiği görüşünü, aynı dönemde halkın kazanımları ile birlikte değerlendirmek gerekir. Toplumun kazanımları nasıl korunacak?

Öte yandan, eğer Taliban, uzlaşmacı tavrını kanıtlamak istiyorsa, en azından, Doha Anlaşması gereği CB 1. başkan vekilini göreve çağırmalı; yeni Anayasa hazırlanıncaya kadar en azından 2004 Anayasası’na bağlı kalacağını açıklamalı.

ANKARA NE YAPMALI?

TSK unsurlarının NATO’nun Afganistan’da icra etmekte olduğu Kararlı Destek Misyonu ve devamı kapsamında yurt dışına gönderilmesi,” gerekçesi artık ortadan kalkmış olduğuna göre, Ankara, Kabil’deki güvenlik güçlerini 31 Ağustos’a kadar geri çekeceğini derhal açıklamalı.

Taliban yönetimini tanımak için, şu 3 aşamalı süreci beklemeli:

-Güvenlik güçlerini geri çekmek,
-Fiili yönetimin hukuki işlemini görmek,
-Uygulamasını izlemek.

YA TÜRKİYE?

  • Türkiye Cumhuriyeti -kamu tüzelkişiliği olarak-, dünyevi hukuk düzenine dayanmakta ve Devlet’in dini yoktur.

Bu nedenle, demokratik cumhuriyetçiler, Afganistan-Türkiye ilişkisi ile Taliban-AKP ilişkisi birbirinden ayırmalı; Taliban’dan esinlendiklerini saklamayan “siyasal İslamcıları” yakından izlemeli.

Sonra, göçmenlere karşı izlenecek yol ve yöntem ile Afganistan halkını algılama tarzı birbirinden ayrılmalı.

Nihayet, demokratik cumhuriyetçiler ile monokratik siyasal islam ve milliyetçiler arasında giderek derinleşen ayrışmada Afganistan dersleri,

  • Yurttaşlık-eşitlik ve laiklik kazanımlarını her zamankinden daha güçlü bir biçimde sahiplenmek için esin kaynağı oluşturmalı.

AKP, anayasa darbesi, Ennahdha

Ülkemizi kasıp kavuran yangınlar nedeniyle, ‘Parlamentosu bekleme odasına alınan’ Tunus gündemi kaydı. Bellek bobini on yıl öncesine sardı.

‘O Türk, ben ise İtalyan’

Meydanı tıklım tıklım dolduran kalabalık nedeniyle, Tunus Barosu’na gitmek için minibüsten inerek yürüyüşe geçtik. ‘İstemiyoruz Amerikalıları, defolun!’ bağrışmaları ile önümüz kesilince, ‘Amerikalı değiliz’ yanıtı da, ‘Avrupalıları da istemiyoruz’ tepkisiyle bastırılınca, Venedik Komisyonu üyeleri dağılıverdi ve Başkanı Gianni Buquicchio: ‘Hanımlar beyler, kaygılanmayın, arkadaşım Türk, ben ise İtalyan’ karşılığını verince, ‘Türkse tamam; siz de onunla geçebilirsiniz’ yanıtı, yolumuzu açtı.

ABD’yi protesto amaçlı kalabalık, kendisiyle sabah vakti görüştüğümüz Cumhurbaşkanı Essebsi’yi bu kez, Dışişleri Bakanı Bayan H. Clinton ziyareti nedeniyle toplanmıştı.

Karşılaştığımız davranıştan pek etkilenen  Başkan Buquicchio, üst düzey görüşmelerimizde, Türkiye’nin Tunuslular gözünde ayrıcalıklı konumunu bu tanıklığa yollama yaparak bir kaç kez dile getirmişti (Mart 2011).

Ankara ise, ters rüzgarlar estirmekte gecikmedi. İki örnek:

Posterler ve köpekler

Başbakan, Mısır üzerinden gelecekti Tunus’a. Geçiş döneminde ve demokrasi arayışında bulunan ülkenin bu sürecine katkı değil, ‘büyüklük iştahı’ öne çıkmıştı. Yüzlerce posteri Tunus caddelerine asılacaktı; onlarca koruma ve köpek, güvenliği içindi. Ankara-Tunus arasındaki diplomatik kriz, ‘posterler, resmi değil, Başbakanı seven işadamınca hazırlandı’ vb açıklamalarla geçiştirilmeye çalışıldı.

Müslüman Kardeşler

İzleyen aylarda, kurucu meclis çalışmaları ve anayasa tartışmaları ortamında, Ennahdha ve lideri R. Gannuşi’ye heyetler gönderen AKP, ‘İslami duruş’ yolunda istediğini alamadı; ama olan, Tunus-Türkiye ilişkilerine oldu. İçişlerine karışıldığı haklı gerekçesiyle Tunus, aradan iki yıl geçmeden ülkemize dirsek çevirdi.

Katılımcı Anayasa

«Tunus, diğer ‘Arap Baharı’ ülkelerinin aksine, siyasal geçiş sürecini başarıyla ve uzlaşıyla tamamlamıştır. Bu sürecin nihai meyvesi olan 27 Ocak 2014 tarihli yeni Anayasa, gerek yapılış süreci gerekse içeriğiyle anayasa hukukçularının dikkatini çekecek niteliktedir. Yeni Anayasa, sivil toplumun yoğun katılımıyla biçimlenmiş ve demokratik seçimlerle işbaşına gelen bir Kurucu Meclis’in çalışmalarıyla son halini almıştır. İslam’ın devletin dini olmaktan çıkarıldığı ve hukukun kaynağı olarak meclisin işaret edildiği bu yeni dönemde, devlet şekli olarak sivil ve demokratik bir yapı ön plana çıkmıştır. » (F. Horchani, Anayasa Hukuku Dergisi-6, s.11)

Uluslararası islamcılık

«Maddi ve partizan kişisel çıkarların genel çıkarı bastırdığı ve iktidar sarhoşluğunun zirve yaptığı Tunus, siyasal sendrom mağduru bir ülke. Bu çocukluk hastalığı, bütün yaşadığımız kötülükleri açıklıyor: Yolsuğluğun kitleselleşmesi, Devlet’in, idarenin, adaletin ve güvenlik hizmetlerinin partizanlaştırılması ve liyakatın düşmesi, bütçe açığı, kamu maliyelerinde dengesizlik, toplumsal bölünme, şiddetin tırmanışı, karanlık vahabi güçleriyle ittifak…

Durumu ağırlaştıran husus, hükümetlerimizin, ideolojik ittifaklara dayalı bu uluslararası ağlarla yakınlaşması. Kastettiğim, Katar ve Türkiye’nin baskın bir rol oynadığı uluslararası ‘kardeşçilik’. Ülkemizin özerkliği ve kendini belirlemesi bakımından daha kötüsü olamaz. Ululsararası islamcılık, egemenliğimiz için çok tehlikeli… » (7 Haziran 2021, La Presse, Prof. Y. Ben Achour)

Parlamento bekleme odasında

Tunus’un içinde bulunduğu bu ortam ve koşullarda Cumhurbaşkanı K. Sayed, 25 Temmuzda bir ay süreyle Parlamentoyu bekleme odasına aldı.

“Ulusun kurumlarını ve ülkenin güvenliğini ve bağımsızlığını tehdit eden, kamu kurumlarının düzenli işleyişini bozan açık bir tehlike durumunda, Cumhurbaşkanı, bu istisnai durumun gerekli kıldığı önlemleri, (…) alabilir.

Bu önlemler, kamu kurumlarının düzenli işleyişine en kısa sürede dönüşü güvence altına alan amaçlara yönelik olmalıdır. Bu süre boyunca halkın temsilcileri Meclisi, sürekli toplantı halinde olur…” (md.80)

CB, bu maddeyi usul ve esas bakımından ihlal ederek, Meclis’i bir ay süreyle askıya aldı; Başbakan görevlerini de kendisi üstlendi.

Kartaca: Neresi karanlık?

‘Parlamenter rejim bekleme odasına alındı’ ve -Hükümet kurma görevini vermemek için- ‘Kılıçdaroğlu, Saray’ın yolunu mu biliyor?’ sözlerinin sahibi için, ‘Anayasa suçu işlenmektedir’ saptaması (D. Bahçeli), anayasal darbeler zinciri ve AKP ilişkisinde sadece birkaç halka.

Şu halde seçimler yoluyla iktidara gelen kardeşlerin ortak paydası, demokratik hukuk devletinin değerlerini ortadan kaldırmak.

Ağabey’in anayasal darbe faili olduğu Türkiye’nin demokratik deneyimi ve Avrupa kurumlarında yer alıyor olması, başlıca farklar olarak öne çıksa da, egemenlik anlayışında ayrışma belirgin: Tunus, ‘kardeşlik’ üzerinden egemenliğine karışılmasından rahatsız; Ağabey ise, Afrika’dan Orta Asya’ya ‘İslami hegemonya’ için canhıraş çaba harcıyor, devasa camiler ve Mehmetçik üzerinden; yani kendi yurttaşının parası ve kanıyla.

Magrip ayağının zedelenmesi karşısında Maşrık kardeşler (AKP-Katar) suskunluğu, Kartaca karanlığından mı?