AŞI REDDİ : ETİK BUNUN NERESİNDE??

AŞI REDDİ :
ETİK BUNUN NERESİNDE??


Yukarıdaki başlıkla bir sözlü bildirimiz oldu..
25 Eylül 2018’de Konsültasyon – Liyezon Psikiyatrisi 4. Simpozyumunda sunduğumuz sözlü bildirinin yansılarına erişmek için lütfen tıklayınız..

KLP-4, Aşı reddi, ETİK BUNUN NERESİNDE

Toplantıya emek veren, bize de sözlü bildiri sunma olanağı sağlayan düzenleyicilere, başta Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Konsültasyon – Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı değerli meslektaşımız Sn. Prof. Dr. Hakan Kumbasar olmak üzere ilgililere teşekkür ederiz..

  • Bu vesile ile siyasal iktidarı ve TBMM’yi, hızla ve tehlikeli biçimde artan AŞI REDDİ tehdidi karşısında göreve çağırıyoruz.

1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Yasası ve TCK’nın 195. maddesine yapılacak küçük eklemeler ile yasal boşluk giderilebilir ve ülkemiz aşı ile korunulabilir hastalıklardan doğabilecek bir bulaşıcı hastalık salgını ve acı – ağır sonuçlarından korunabilir..

  • Yasama organı ve Yürütme’nin gerekli mevzuat düzenlemesini daha çok gecikmeden yapması hem hukuksal, hem politik hem de ETİK yükümlülüğüdür.

2017 sonunda çocuklarına aşı yaptırmayı reddeden anababa sayısı 23 bine erişmişti! Ortalama 2 çocuk bu olumsuz – bilim – etik dışı davranıştan etkilense, 50 bine yaklaşır aşısız çocuk sayısı.. Anayasa Mahkemesi‘nin kararı Kasım 2015 tarihli idi.. O tarihten bu yana toplumda aşısız bebek – çocuk sayısı eklemeli (kümülatif) olarak büyümektedir ve bu durum halk sağlığı açısından son derece sakıncalı hatta tehlikeli bir durumdur.

Bir kez daha siyasal iktidarı ve Yasama Organını uyarmak istiyoruz bilimsel sorumluluğumuzla.

Sevgi ve saygı ile. 27 Eylül 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

‘Aşı reddi toplumsal bir tehdit’

‘Aşı reddi toplumsal bir tehdit’

Halk Sağlığı Haftası kapsamında açıklamalar yapan Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ümit Aydoğan, aşı reddinin neden olabileceği tehlikelere değindi ve bu tehlikenin bireysel değil toplumsal etkileri olacağına dikkat çekti.

(AS: Bizim katkımız ve konuya ilişkin master tezimiz yazının altındadır..)

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ümit Aydoğan, özellikle çocuklarda engellilik  yapan ve ölümcül olan birçok bulaşıcı hastalıktan korunmanın yolunun Sağlık Bakanlığının ulusal aşılama programına kayıtsız ve şartsız uymaktan geçtiğini belirterek, “Aşı reddi sadece bireysel değil toplumsal bir tehdit.” dedi.

Halk Sağlığı Haftası kapsamında açıklama yapan Aydoğan, aşılamanın güvenli, etkin ve koruyucu bir sağlık hizmeti olduğunu söyledi.

BULAŞICI HASTALIKLARDAN KORUNMANIN EN ETKİLİ YOLU

Aydoğan, büyüme ve gelişme çağında olan çocukların, doğumla birlikte  her türlü bulaşıcı hastalık riskiyle karşı karşıya kaldığını dile getirerek, “Unutmamak gerekir ki; bulaşıcı hastalıklar önlenebilir hastalıklar olup, bu durumdan korunmanın en önemli yolu da bağışıklamadır. Bu dönemde, özellikle de engellilik ve hatta ölümle sonuçlanma ihtimali yüksek olan bulaşıcı hastalıklardan korunmak için en etkili yöntemlerin başında aşı ile bağışıklama gelmektedir.” ifadelerini kullandı.

asi-reddi-tehlikesi-shutter

Aşılamanın, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve korunmasında en güvenli ve etkili koruyucu sağlık hizmetlerinden olduğuna işaret eden Aydoğan, 19 ve 20. yüzyılın birçok bulaşıcı hastalık için aşıların üretildiği ve kullanılmaya başlandığı bir süreç olduğunu belirtti.

“HASTALIĞIN ORTAYA ÇIKMASINI ÖNLEMEK Mİ,
HASTALIĞI TEDAVİ ETMEK Mİ KOLAY?”

Doç. Dr. Aydoğan, bu sürecin, dinamik olarak bütün hızıyla devam ettiğini vurgulayarak, şu bilgileri verdi:

“Özellikle, 1974’te Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Genişletilmiş Bağışıklama Programı (GBP) önerisiyle bütün ülkelerde çocukluk çağı aşılama programı ve hizmetlerinde önemli başarılar elde edilmiştir. Ülkemizde aşı ile bağışıklama çalışmalarına 1930 yıllarında Çiçek aşısıyla başlanmıştır. 1981’de ülkemizde GBP çerçevesinde toplam 6 hastalığa (BCG, difteri, boğmaca, tetanoz, çocuk felci ve kızamık) karşı aşı yapılırken, günümüzde programa yeni aşıların eklenmesiyle bu sayı 13’e ulaşmıştır. Son yıllarda başta risk grupları olmak üzere, özellikle çocukluk döneminde aşıyla bağışıklamaya verilen önem giderek artmaya devam etmektedir. Ulusal olarak bağışıklama amacıyla çocukluk yaş döneminde aşılama hizmetleri, Birinci Basamak sağlık hizmetlerinin sunulduğu Aile Sağlığı Merkezlerinde aile hekimleri tarafından uygulanmakta ve izlenmektedir. Aşılamadaki amaç, sık görülen, ciddi seyreden, sakatlığa ve kişinin ölümüne neden olan bulaşıcı hastalığa yakalanma riski olan hastalar için gerekli önlemleri almaktır. Dolaylı olarak, gelişmekte olan bir ülke için sağlık harcamalarının azalmasına ve bunun sonucunda ülke ekonomisine katkı sağlayacaktır. ‘Bir bireyde bir bulaşıcı hastalığın oluşmasını önlemek mi kolaydır, yoksa bulaşıcı hastalık meydana geldikten sonra onu tedavi etmek mi?’ şeklindeki bir soruya cevap; hiç şüphesiz, bulaşıcı hastalıklar önlenebilir hastalıklar olduğu için koruyucu sağlık hizmetleri sunumu kapsamında aşıyla bağışıklama yapılmasının daha doğru olduğudur.”

AŞILAR MİLYONLARCA ÇOCUĞU ÖLÜMDEN KORUYOR

Doç. Dr. Aydoğan, “Özellikle, çocuklarda sakatlık yapan ve ölümcül olan birçok bulaşıcı hastalıktan korunmanın yolu, çocukluk döneminde ulusal olarak Türkiye’de önerilen Sağlık Bakanlığı’nın ulusal aşılama programına kayıtsız ve şartsız uymaktan geçmektedir. Sağlıklı bir toplum için, geleceğimiz olan çocuklarımızın çocukluk çağında yapılması gereken aşılarının tam ve eksiksiz olarak uygulanması oldukça önemli.” diye konuştu.

Ebeveynlerin, ulusal olarak önerilen aşı programlarına uyum ve farkındalığının en üst seviyede olmasının, bu sürecin sağlıklı bir şekilde devam etmesini sağlayacağına işaret eden Aydoğan, şöyle devam etti:

“Dünyada her yıl milyonlarca çocuğun ölmesinin nedeninin bulaşıcı hastalık olduğu ve bunların da büyük bir bölümünün aşıyla önlenebileceği kesinlikle unutulmamalıdır. İnsanların sağlıklı bir yaşam sürmesine fırsat veren, ömrümüzün uzamasını, sakatlık ve ölüme neden olan bulaşıcı hastalıklardan korunmamızı sağlayan en önemli faktörün, doğum itibarıyla başlayan, çocukluk çağı ve yaşlılık dönemi dahil yetişkinlik döneminde de devam eden aşılama programları olduğu gerçeğini akıldan çıkarmamalıyız. Örnek olarak, bir dönemin korkulan hastalığı olan, salgınlara ve ölümlere yol açan Çiçek hastalığı, aşılama sayesinde yeryüzünden silinmiştir. Başla bir örnek ise pek çok çocuğun engelli kalmasına ve hatta ölümüne neden olan çocuk felcidir. Yine yapılan aşılama sayesinde 1998 itibarıyla çocuk felci ülkemizde görülmemekte ve arındırılmış ülke kapsamına girmiştir.”

“AŞI REDDİ SAĞLIKSIZ NESİLLERİN YETİŞMESİNE SEBEP OLACAK”

Aydoğan, aşıların doğru uygulandığı sürece oldukça güvenli ve etkili olduklarını vurguladı.

Aşı uygulamalarında zaman zaman enjeksiyon yerinde kızarıklık, ağrı, şişme, ateş ve döküntü gibi geçici ve hafif yan etkiler görülebileceğini dile getiren Aydoğan, sözlerini şöyle tamamladı:

  • “Bazı bulaşıcı hastalıların yeryüzünden silinmesi veya sakatlık (AS: engellilik) ve ölüme neden olmaması için hem birey hem aile hem de toplum olarak ulusal aşılama programlarına karşı farkındalık ve bu programlara uyumumuzun yüksek olması gerektiğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Aşılama, aktif olarak güçlü bir bağışıklama sağladığı gibi, son yüzyılın maliyet olarak da en etkin yöntemlerinden birisidir. Bu koruyucu sağlık uygulamasına karşıt olan görüşler, yani ‘aşı reddi’ hem bireysel hem de toplumsal olarak sağlıksız nesillerin yetişmesine neden olacaktır. Aşı reddi sadece bireysel değil, toplumsal bir tehdit.

Dünyaya gözlerini yeni açmış savunmasız çocuklarımızın anababa olarak bizlerin sorumluluğunda olduğu hiçbir zaman unutmamalı ve sağlığını tehdit eden bir bulaşıcı hastalık ile mücadele etmek zorunda kaldığında bunun vicdani yükünün nasıl taşınabileceği de düşünülmelidir. Büyüme ve gelişimini tamamlamış, eğitim ve öğretim yaşamını kesintisiz sürdürebilen, geleceğe umutla bakan, hayallerini ve beklentilerini gerçekleştirebilme olanağı bulabilen sağlıklı çocukların yetişmesi için aşı ile bağışıklamanın anababa olarak bilincinde olmalı ve ülkemizde Sağlık Bakanlığı tarafından her yıl gereklilikler doğrultusunda güncellenen ulusal aşılama programlarının uygulanmasında toplumun en küçük yapı taşı olan bireyler olarak yardımcı olmalıyız.”
=========================================
Dostlar,

Gülhane Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ümit Aydoğan meslektaşımızın açıklamasına bütünüyle katılıyoruz. Metindeki “sakatlık“ sözcüklerini “engellilik“ olarak düzelttik çünkü; TBMM kabul tarihi 25/4/2013, Yasa No. 6462 ile Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Yer Alan Engelli Bireylere Yönelik İbarelerin Değiştirilmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile özürlü, sakat, çürük sözcükleri 96 yasadan çıkarıldı; yerine ENGELLİ sözcüğü kondu. “Sakat” sözcüğü salt Anayasa md. 61 ve 104’te kaldı.

Giderek büyüyen ve 2017 sonunda 23 binleri aşan Aşı reddi sorunu ülkemizin önemli sorunlarından biri. Ancak ülke gündemini işgal eden bilinen öbür sorunlar nedeniyle gündemde hak ettiği yeri bulamıyor.

  • Aşı ile korunulabilen bulaşıcı hastalıklardan, başta KIZAMIK olma üzere, ülkemiz açık – yakın – ciddi ve somut salgın riski ile yüz yüze!

Bilindiği gibi biz bu konuyu Sağlık Hukuku alanında yüksek lisans tezi yaptık (Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü) ve 10 Ağustos 2018 günü tezimiz bilimsel jüri tarafından onaylandı. Tez savunmasında kullandığımız yansıları içeren power point dosyasının erişkesini (linkini) sitemizin manşetinde tutuyoruz 3 haftadır. Burada da verelim yeri gelmişken :

AHMET_SALTIK_Tez_sunumu_10.08.2018

  • ANAYASA MAHKEMESİ’NİN ZORUNLU AŞI UYGULAMASININ YASAL DÜZENLEME BULUNMAMASI GEREKÇESİYLE HAK İHLALİ OLDUĞUNA İLİŞKİN BİREYSEL BAŞVURULAR ÜZERİNE VERDİĞİ KARARLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Konu tıbbi, hukuksal ve etik yönleriyle kapsamlı olarak incelenmiştir (252 sayfa) ve kitaplaştırılacaktır.

  • Sorunun köklü çözümü, daha çok oyalanmadan, 1 maddelik bir yasal düzenleme ile
    çocukluk aşılarının zorunlu kılınmasıdır. 

Sevgi ve saygı ile. 05 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yüksek Yargı ve Üstün Yetenekli Yargıçlar

Yüksek Yargı ve Üstün Yetenekli Yargıçlar

Av. Fikret Ä°lkiz ile ilgili görsel sonucuAv. Fikret İlkiz
BİANET, 06.08.2018 

Herkes şikayetçi…
Herkes bireysel başvuru hakkını kullanıyor

Derece mahkemesinin işi, Anayasa Mahkemesi kararını tartışmak ve karara karşı direnmek ve neden uygulanmadığına dair temelsiz gerekçeler yazmak değildir.

Anayasa Mahkemesi’ne 1 Ocak 2012 tarihinden bu yana 30 Haziran 2018 tarihine dek yapılan toplam 191 371 bireysel başvurudan 80 756’sı 2016’da, 40 530’u 2017’de ve 17 892 başvuru ise 2018’de yapılmış… 30 Haziran 2018’de 16 179 bireysel başvuru derdest, inceleme sürüyor.

Anayasa Mahkemesine göre; “bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve hürriyetin ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural” nedir? AYM bu sorunun yanıtına Mehmet Doğan (B. No: 2014/8875, tarih 7.6.2018) kararında değindi. Temel kural yargı yoluyla hak ihlalinin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasıdır.

İlk derece mahkemesi bir hakkın ihlaline neden olacak nitelikte bir karar vermişse; bu kararda “hak ihlali” bulunduğu tespitini yapan AYM kararı ile “eski hale” nasıl dönülebilecektir?

İfade özgürlüğü ile ilgili 7 Haziran 2018 tarihli anılan kararında Anayasa Mahkemesi bireysel başvurunun temel özelliğinin “bir hakkın ihlalinin tespiti” ve zararın giderilmesini sağlanması olduğunu kabul etmektedir. Yani AYM’nin verdiği kararın özelliği; “mümkün olduğunca” hak ihlalinden “önceki eski duruma dönülmesinin” sağlanmasıdır.

AYM bireysel başvuru ile verdiği kararın niteliği ne olmalıdır? Acaba mümkün olduğu kadar hak ihlalinden önceki eski hale dönülmesi nasıl sağlanacaktır?

Bireysel başvurular hakkında Anayasa Mahkemesi kararıyla öncelikle eğer devam eden hak ihlali varsa, ihlalin durdurulması kararı verilebilir. İkincisi ise, “ihlale konu kararın veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların” ortadan kaldırılmasıdır. Kişi zarar görmüşse, hak ihlalinin “sebep olduğu maddi ve manevi zararların” giderilmesidir. Ayrıca verilecek kararla olayın özelliğine göre “bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması” gerekmektedir.

En önemli ilke ise, AYM kendi kuruluş ve çalışma esaslarını belirleyen 6216 sayılı Kanuna göre hak ihlalinin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla neler yapılması gerektiğine karar verirken; “idari eylem ve işlem niteliğinde” karar vermez.

Anılan kararda atıf yapılarak açıklandığı gibi; “Anayasa Mahkemesi ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederken idarenin, yargısal makamların veya yasama organının yerine geçerek işlem tesis edemez. Anayasa Mahkemesi, ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederek gerekli işlemlerin tesis edilmesi için kararı ilgili mercilere gönderir (Bkz. Şahin Alpay (2) [GK], B. No: 2018/3007, 15/3/2018, § 57).”

Demek ki; AYM bireysel başvurularla ilgili ihlal varsa tespit eder ve eğer ihlal devam ediyorsa “ihlali” durdurur, ihlalin sonuçlarını “ortadan kaldırır”, ihlalin neden olduğu “zararı” gidermek üzere karar verir ve gerekirse diğer “tedbirleri” alır. Bütün bunların nasıl yapılacağını kararında gerekçeleriyle gösterir. Kural olarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verir.

Usul kanunlarında hangi hallerde başvurulabileceği gösterilen yargılamanın yenilenmesi” düzenlemesi ile Anayasa Mahkemesinin kararlarına konu olan “yeniden yargılama” kavramı birbirinden belli yönleri ile farklıdır.

Bundan sonrasını Anayasa Mahkemesinin kararından okuyalım: “Kuşkusuz ki Anayasa Mahkemesinin yeniden yargılamaya hükmettiği durumlarda da derece mahkemesi, kesin hükme bağlanmış bir uyuşmazlığı yeniden ele almaktadır. Bu yönüyle ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi müessesesi ile Anayasa Mahkemesince yeniden yargılamaya hükmedilmesi arasında bir farklılık bulunmamaktadır.”

Ama Anayasa Mahkemesinin altını çizerek belirttiği çok önemli farklılık şudur:

“Ancak Anayasa Mahkemesinin, tespit edilen ihlalin giderilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılmasına hükmettiği hallerde, ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak yargılamanın yenilenmesi sebebinin varlığının kabulü ve önceki kararın kaldırılması hususunda derece mahkemesinin herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Zira ihlal kararı verilen hallerde yargılamanın yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir derece mahkemelerine değil, ihlalin varlığını tespit eden Anayasa Mahkemesine bırakılmıştır. Derece mahkemesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür.”

Bir kez daha belirtelim; kendi verdiği kararla hak ihlaline neden olan ilk derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesi kararının kabulü veya reddi, uygulanması veya uygulanmaması konusunda herhangi bir takdir yetkisi yoktur. O halde yeniden yargılama yapılması için Anayasa Mahkemesi’nin geri gönderdiği karar karşısında ilk derece mahkemesi ne yapmalıdır?

“Bu bağlamda derece mahkemesinin öncelikle yapması gereken şey, bir temel hak veya özgürlüğü ihlal ettiği veya idari makamlar tarafından bir temel hak veya özgürlüğe yönelik olarak gerçekleştirilen ihlali gideremediği tespit edilen önceki kararını kaldırmaktır. Derece mahkemesi, kararın kaldırılmasından sonraki aşamada ise Anayasa Mahkemesi kararında tespit edilen ihlalin sonuçlarını gidermek için gereken işlemleri yapmak durumundadır. Bu çerçevede ihlal, yargılama sırasında gerçekleştirilen usule ilişkin bir işlemden veya yerine getirilmeyen usuli bir eksiklikten kaynaklanıyorsa söz konusu usul işleminin, hak ihlalini giderecek şekilde yeniden (veya daha önce hiç yapılmamışsa ilk defa) yapılması icap etmektedir. Buna karşılık ihlalin, idari işlem veya eylemin kendisinden ya da (derece mahkemesince yapılan veya yapılmayan usul işlemlerinden değil de) derece mahkemesi kararının sonucundan kaynaklandığının Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edildiği hallerde derece mahkemesinin, usule dair herhangi bir işlem yapmadan, doğrudan, mümkün olduğunca dosya üzerinden önceki kararının aksi yönünde karar vererek ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırması gerekir.”

Derece mahkemesinin işi; Anayasa Mahkemesi kararını tartışmak ve karara karşı direnmek ve neden uygulanmadığına dair temelsiz gerekçeler yazmak değildir. Hak ihlalinin var olduğuna ve giderilmesine ve nasıl giderilmesi gerektiğine ve zararın nasıl giderileceğine dair karar veren Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymak ve gerektiğinde kendi kararının aksine karar vererek hak ihlalinin sonuçlarını ortadan kaldırmaktır.

Günümüzde Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı bir çeşit “direnme” kararı yazan, neden uygulanmaması gerektiğini, dava dosyasını ilk derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesi’nden daha iyi bildiğini ve bir nevi Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararına “aldırmamayı” kendince “gerekçelendiren” mahkeme yargıçları “iyi sicil” alıyorlar, aldılar.

Bütün bunların karşılığı olan beklenti “yüksek dereceli yargıç” olmak ve yargıçlık mesleğinde yükselmektir. Hatta bu çeşit mükemmel ve işe yarayan (!) gerekçeli kararların yazıcıları daha sonra Yargıtay’a, Danıştay’a ve hatta Anayasa Mahkemesine üye seçilebilirler. Nedeni çok basit; her hukukçu örnekleri son yıllarda sıkça görülen bu tür gerekçeler yazamaz. Üstün hukuksal ve entelektüel yetenek (!) ister bu türde ve çeşitte gerekçe yazmak, yükselmek için…

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 296 426 başvuru içinden tüm başvurular arasında %60 oranla 1. sırada 176 951 bireysel başvurunun konusu adil yargılanma hakkı geliyor. Derece mahkemeleri tarafından verilen kararlarla “başarılı” kabul edilerek yükselen yargıçların çoğunlukta olduğu yargıda; AYM bireysel başvuru kararları arasında “adil yargılanma hakkının ihlali” neden birinci sıradadır acaba?

Çok yakındır… Bundan böyle “yüksek dereceli” mahkemeler arasında kim kimden daha üstündür, hangi yüksek mahkemenin kararı çok daha üstündür, hak ihlalinin nasıl giderilebileceğine hangi yüksek dereceli mahkeme karar vermelidir, kim kimin kararını uygular veya uygulamaz veya neden uygulamamak gerekir hakkında üstün nitelikli gerekçeli kararlar görmeye ve hayret etmeye hazırlıklı olun….

Şimdilik adli tatil zamanı ve hukuk resmî tatilde.

Bekleyin biraz! Tatil bitsin, herkes yerli yerine otursun, yüksek dereceli makamına bir ısınsın!

OHAL KHK’leriyle kalıcı sonuçlara varılamaz

OHAL KHK’leriyle kalıcı sonuçlara varılamaz

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES)
Eski Aksaray Şube Başkanı Av. Songül Beydilli,
OHAL kararnamelerinin hukuksal yönünü inceledi.

Dosya: OHAL kararnameleri

Hazırlayan:  Av. Songül BEYDİLLİ (SES Eski Aksaray Şube Başkanı)

Süresi içinde (30 gün) Mecliste onaylanmayan KHK’lere dayanılarak yapılan göreve son verme işlemleri, bu KHK’ler bağlayıcılığını yitirdiğinden, tümüyle yok hükmünde olduğu gibi; KHK ile göreve son verme işlemi hukuka aykırıdır. Göreve  son verilenlerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceği, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemeyeceği hükmü de hukuken geçersizdir.
Nitekim, E. 1988/6, K. 1989/4, T. 7.12.1989 Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu kararı ile, Sıkıyönetim Komutanlığının istemi üzerine görevine son verilen davacının daha sonra sıkıyönetim kalkması dolayısıyla görevine iade edilmesi isteminin reddi kararının iptali istemiyle açılan davada;
“Kendilerine savunma olanağı verilmemiş ve haklarında suçluluklarına ilişkin herhangi bir yargı kararı bulunmadığı,
-Sıkıyönetim ilanını gerektiren nedenlerin ortadan kalkmış ve normal yönetim sürecine girilmiş olmasına karşın, yasaklama hükmünün sürdürülmesinin, ilgililer hakkında toplumda olumsuz değer yargılarına neden olacağı, onların manevi kişiliklerini zedeleyeceği,
-Bu tür bir uygulamanın Türkiye’nin de taraf olduğu ve onayladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 5’inci, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin (AS : AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ – AİHS) 3. maddesinde açıklanan

  • “Hiç kimse haysiyet kırıcı ceza ve muameleye tabi tutulamaz” kuralı ile bağdaşmayacağı,-OHAL yasasının, kabul ve yürürlük tarihi itibariyle Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamında olduğu için, Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyecek olmasının, onun mümkün olduğu ölçüde Anayasa’ya uygun olarak yorumlanmasına engel olmadığı,
    Anayasa Mahkemesi‘nin 28.9.1984 günlü, 1 sayılı kararında da belirtildiği gibi, Anayasa’nın 15. maddesi kapsamına giren yasalardaki kuralların, “Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına (AS : jus cogens)  olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmalarının” hukuk devleti ilkesinin gereği olduğu;
    -Yürürlüğe konulan sıkıyönetimin geçici bir nitelik taşıması, dolayısıyla sıkıyönetim komutanlığınca alınan önlemlerin de sıkıyönetim süresi ile sınırlı bulunması;
    -Anayasa’nın 15. ve 122. maddelerinde sıkıyönetim halinde temel hak ve özgürlüklerin durumun gerektirdiği ölçüde kısıtlanabileceğinin veya durdurulabileceğinin, 13. maddesinde de bu sınırlamaların Anayasa’nın özüne ve ruhuna uygun olması gerektiğinin, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacaklarının ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacaklarının açıklanmış olması nedenleri ile, Sıkıyönetim Kanunu’nda yer alan “…Bir daha kamu hizmetlerinde çalıştırılamazlar” ibaresini, sıkıyönetim süresiyle sınırlı bir hüküm olarak değerlendirmek ve bunun sadece sıkıyönetim süresince hukuki sonuç doğurabileceğini kabul etmek gerektiği, işlerine son verilen memurların, diğer kamu görevlilerinin ve kamu hizmetlerinde görevli işçilerin, ilk kez kamu görevine girdikleri tarihte bu görev için yasa ve yönetmeliklerde öngörülen nitelikleri kaybetmemiş olmaları koşuluyla, işlerine son verildiği bölgede sıkıyönetim kalktıktan sonra, kurumlarınca eski görevlerine iade edilmeleri gerekeceği” gerekçeleri ile hüküm kurulmuştur.

OHAL kararnameleri Anayasa ve hukuka aykırıdır

İŞLEM İPTAL EDİLECEK ve
TAZMİNATA HÜKMEDİLECEK

Bu  durumda, OHAL sona erdiğinde, kesinleşmiş bir yargı kararı ile, kişinin memuriyete engel bir suç ve ceza ile cezalandırılmasına karar verilmediği halde; OHAL KHK’sinin geçerliliği kalmadığından, dayanağı olmayan işlem iptal edilecek, tazminata hükmedilecektir.
Ayrıca, OHAL KHK’leri ile yapılan meslekten veya kamu görevinden çıkarma işlemi; TCK’de tanımlanan suç gerekçe gösterilirken, kişilerle ilgili kesinleşmiş mahkeme kararına dayanmadığı gibi; “Terör örgütleri ile milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen diğer yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırma amacı” iddiası ile ve “olağanüstü tedbir” olarak düzenlenmekle birlikte; tedbir niteliğini aşan, geçici olmayan ve kalıcı  sonuç doğuran bir işlemdir.

İDARİ MAKAMLAR YARGININ YERİNE GEÇEREK
SUÇ İŞLEMEKTEDİR

İşten atılan kişiler hakkında yapılan “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirmesi” özneldir (subjektiftir), yargı kararına dayanmamaktadır. İddia edilen suç ve ögeleri Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmamıştır. Anayasa’nın 38. maddesinin

  • “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.
    Ceza sorumluluğu şahsidir..”

hükümlerine göre; Ceza Kanunu kapsamında olan suçlama ile ilgili kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmadığı dikkate alındığında; kimse, Ceza Kanunu’nda  suç sayılmayan fiilleri gerekçe gösterilerek, ya da yakınlarının fiilleri, ya da amirlerinin kanaati gerekçe gösterilerek  “Terör örgütleri ile milli güvenliğe karşı faaliyette bulunmakla” suçlanamaz.

Başta 17-25 Aralık (2013) tarihinin milat olarak kabul edilmesi olmak üzere, belirlenen  ölçütler tümüyle nesnel (objektif) dayanaktan yoksun olduğu gibi, sendika üyeliği ve sendika eylemlerine katılma, düşünce ve kanaat açıklamalarının suç olarak gösterilmesi, açıkça hukuka Anayasa ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Bu durum, aynı zamanda, Türk Ceza Kanunu’nun “madde 2- (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz” hükmüne de açıkça aykırıdır. İdarenin görevi,  söz konusu suçun işlendiğine ilişkin somut bilgi/belge ve kanıt bulunduğunu iddia ettiği kamu görevlileri hakkında, suç duyurusunda bulunmaktan ibarettir. Kaldı ki; söz konusu suç nedeniyle yapılacak ceza yargılaması sonunda, cezalandırılmasına kesin olarak karar verilenler hakkında, zaten TCK 53. madde gereğince, kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten yoksun bırakma kararı verilecektir. İdare, bu arada, söz konusu kişi hakkında disiplin soruşturması başlatabilir. Ancak bilinmelidir ki, soruşturma sonucunda göreve son verme kararı verilirse; ceza  yargılaması  sonucunda, kişinin  devlet memurluğuna engel bir suç nedeni ile ve memurluğa engel olacak nitelikte, kesinleşmiş bir ceza almadığı takdirde; açılacak iptal davasında, görevden çıkarma kararı iptal edilecektir.
Memurluğa  son vermek, meslekten çıkarmak esasen bir disiplin cezası niteliğindedir. OHAL ilanı ile Anayasa’nın tümü askıya alınmadığı gibi,  Hakimler ve Savcılar Kanunu, YÖK Kanunu, Askeri Personel Kanunu, 657 sayılı Kanun ve  İş Kanunu hükümleri de yürürlüktedir.

KHK’LERLE GÖREVDEN ÇIKARMA CEZASI VERİLEMEZ

Emredici  nitelikte olan bu  özel kanunlarla düzenlenen usul ve esaslara uyulmadan, haklarında bir soruşturma yürütülmeden, suçlama konusu kanıt ve belgeleri inceleme hakkı tanınmadan, savunmaları alınmadan, kesinleşmiş bir yargı kararı ile, kişinin memuriyete engel bir suç ve ceza ile cezalandırılmasına karar verilmediği halde; düzenleyici işlem olan KHK’lerle meslekten ve kamu görevinden-devlet memurluğundan çıkarma cezası verilemez.
Zira, Anayasa’nın 128. maddesi ile, “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin niteliklerinin, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği” görev ve sorumlulukları, disiplin kovuşturmasında güvence başlıklı 129. madde ile; “

  • Memurlar ve diğer kamu görevlilerine savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemeyeceği. Disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağı” 130. maddesi “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanlarının; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamayacağı…. Yükseköğretim kurumlarının …öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme ve emeklilikleri, öğretim elemanı yetiştirme…, disiplin ve ceza işleri, mali işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının uyacakları koşullar, üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi, öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesinin, Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere devletin sağladığı mali kaynakların kullanılmasının kanunla düzenleneceği”, hakimlik ve savcılık teminatı başlıklı 139. madde ile “Hakimler ve savcıların azlolunamayacağı”, madde 140 ile “Hakim ve savcıların, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve diğer özlük işlerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre yasayla düzenleneceği” hükümlerinden anlaşılacağı üzere, sözü geçen kamu görevlilerine savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemeyeceği gibi, disiplin cezası vermenin usul ve esasları ilgili yasalarında açıklanmıştır. (657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve YÖK, Hakimler ve Savcılar Kanunu, Askeri Personel Kanunu, İş Kanunu)..

(https://www.evrensel.net/haber/290299/ohal-khkleriyle-kalici-sonuclara-varilamaz, 27.9.16)

=================================================

Dostlar,

Sn. Av. Songül BEYDİLLİ (SES Eski Aksaray Şube Başkanı) büyük ölçüde hukuksal gerçekleri kaleme almış durumda..

AKP öncelikle evinin içini ve kapısının önünü süpürmek zorunda..

Buna ise ne AKP cesaret edebiliyor ne de Tayyip beyin gücü yetiyor..
Sonuç; bu tehlikeli oyuncak elinizde patlar, önünde sonunda bumerang gibi kullananı vurur.

Yineleyelim : AKP öncelikle evinin içini ve kapısının önünü süpürmek zorunda..

Sonra da, ihraç edeilecek vekiller yüzünden salt çoğunluğu yitireceği için,
bir ulusal koalisyona gidilmelidir.

  • Sorunlar, yaratıcısı olan AKP’nin aklıyla ve tek başına iktidarı lle çözülemeyecek ölçüde ciddi, ağır, kapsamlı, ivedi ve kuşatıcıdır..

Batı emperyalizmi “artık” sonuç almak istemektedir ve bir meydan okuma (challenge) sahnededir.. Tükiye’nin Ulusal savunması ise topyekun olmak zorundadır. AKP, içindeki FETÖ’cüleri koruyarak olsa olsa kısa bir süre daha ayakta kalabilir; dağılma çöküş kaçınılmazdır. Ancak gangren olan kolunu keserse, siyasal yaşamını sürdürebilir.. RTE de..

Sevgi ve saygı ile.
27 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Prof.Dr. Erdoğan TEZİÇ : USULÜN SAPTIRILMASI; TORBA KANUN


USULÜN SAPTIRILMASI : TORBA KANUN

  • Kanun türü hukuki işlemin hazırlanışının temel özelliği,
    bütün aşamalarının şeffaf ve aleni olmasıdır:
    Gizlisi saklısı söz konusu olmamalıdır.
    Kamu yararı amacı ile yapılıp yapılmadığının göstergesidir aleniyet.
    Demokrasi aynı zamanda katılma, hoşgörü, hürriyet ve muhalefet demektir.

Prof. Dr. ERDOĞAN TEZİÇ
Anayasa Hukukçusu
Cumhuriyet, 31.12.14

Birbirinden farklı konuları düzenleyen kanunlarda veya kanun hükmünde kararnamelerde
değişiklik yapılmasını öngören kanuna, günlük dilde “torba kanun” deniyor.

Bu tür kanunun konu unsuru 1’den çoktur: Bir tür konular terkibidir (bileşimidir) torba kanun.
Son yıllarda yürürlüğe giren torba kanunlara çarpıcı bir misal olarak 10.9.2014 tarih ve
6552 sayılı “İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun” (R.G. 11.9.2014 mükerrer sayı 29116) gösterilebilir.

Bu kanun, 145 madde ve 3 geçici maddesiyle, metne eklenen 9 listede, kamu kurumları ile
bazı üniversiteler için ihdas edilen kadroları da içermektedir. Bu açıdan, öncelikle
“torba kanunların” yapılış amacından konuya yaklaşmak isabetli olacaktır.

Hukuki açıdan, bütün kamusal işlemler (kanun-tüzük-yönetmelik ve idari düzenleyici işlemler) kişisel ve siyasi amaçlarla yapılmamalıdır. Kanunların amacı kamu yararını gerçekleştirmektir. Kamu yararı, kısaca, belli kişilerin veya siyasi grupların çıkarlarını değil,
genel yararı sağlamak olmalıdır. 

TBMM’deki çoğunluğun, kamu yararını gerçekleştirmek için değişik yolları benimsemesi kuşkusuz siyasi bir tercihtir; bu hususta takdir yetkisi kanun koyucuya ait olup Anayasa Mahkemesi’nin yargısal denetimine girmemelidir. Ancak kanun koyucu kişisel ve saklı bir amaç güttüğü durumlarda, Anayasa Mahkemesi’ne göre (K: 1963/243-1967/20-1978/50)
kamu yararı dışında başka bir amaca ulaşmak için düzenleme yaparsa, ortada teknik anlamda bir “yetki saptırmasından” söz edilir.

Meclis’in geleneksel kanun yapma usullerini çiğnemesi de hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Zira kanun koyma usulü “şekil”den farklıdır.

Şekil, işlemin maddi varlığıdır.
Yeter sayı ile oylanması, yazılı olması, Resmi Gazete’de yayımlanması gibi.

Anayasamıza göre “Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı” hususu ile sınırlıdır (m. 148/2).

Usul
 ise işlemin yapılma sürecidir; şekilden önceki aşamadır.

Teklif, komisyon incelemesi, genel kurulda müzakere gibi. Mesela anayasamıza göre (m. 162/2) Bütçe Kanunu tasarıları, 40 üyeli bir komisyonda görüşülür ve bunun 25 üyesi iktidar grubundan, 15 üyesi de parti gruplarının ve bağımsızların oranlarına göre temsil edilmeleriyle oluşur. Anayasanın öngördüğü Bütçe Komisyonu’nda görüşülmeden kabul edilecek bir
Bütçe Kanunu’nun, Anayasa Mahkemesi’nde şekil açısından değil ancak usulün saptırılmasına dayanılarak iptali sağlanabilir.

Usul saptırması
, aslında yetki saptırmasının bir türü olup iktidarın, kamu yararını gerçekleştirmek için sahip olduğu yasal bir usulü, içinde bulunduğu durumda, daha kolaylıkla gerçekleştireceğini tasarlayarak amacına başka bir usulle ulaşabilmesidir (Rivero J./Waline J., Droit Administratif, Paris 2003, s. 248).

Ayrıca bir kanunda yapılan değişiklikler, metnin bütünüyle hiç ilgisi olmayan hükümler içeriyorsa bu hususta bir usul bozukluğundan (vice de procédure) da söz edilir (Cohedet M. Anne, Droit Constitutionnel, Paris 2013, s. 614 – Aynı yönde Rousseau D., Droit du contentieux constitutionnel, Paris 2013, s. 141).

Torba kanun uygulamasında, konu bakımından birbirleriyle hiç ilgisi olmayan 1’den çok kanunda değişiklikler yapılabilmekte (AS: yeni düzenleme de getirilmekte!), bu da
Anayasa Mahkemesi kararlarında (K: 2009/69-K:2010/32) hukuk devletinin tanımında ifadesini bulan “yasal belirlilik” ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Oysa torba kanunla, üstelik çok farklı konularda farklı değişiklikler yapılmakta (AS: yeni düzenleme de getirilmekte!), bu değişiklikler yumağı içinde, ilgili oldukları kanunları tespit edip yerli yerine oturtmak hayli zorlaştığı gibi; “ilgili mevzuata ulaşım kolaylığı ortadan kalkmaktadır.”  (Torba kanun uygulamasının sakıncalarıyla ilgili isabetli değerlendirme için bkz. Serdar Hoş“Yok Kanun, Yap Kanun, Torba Kanun”, Cumhuriyet, Bilim Teknik eki,
25 Nisan 2014, sayı 1414). 

Torba kanunlarda yaygın olan uygulama, bunların Meclis gündemine hükümet tasarısı olarak değil, bazı milletvekillerinin “teklifi” olarak gelmesidir. Bu teklifler nasıl hazırlanıyor?
Farklı konulardaki pek çok değişiklik kimler tarafından düzenleniyor ve “torbaya” sonradan ilaveler yapılıyor mu? Çıkar çevreleri, baskı grubu olarak torba kanun tekliflerinin verilmesinde nasıl çalışıyorlar?

Kanun türü hukuki işlemin hazırlanışının temel özelliği, bütün aşamalarının şeffaf ve aleni olmasıdır: Gizlisi saklısı söz konusu olmamalıdır.

Kamu yararı amacı ile yapılıp yapılmadığının göstergesidir aleniyet.
Aslında torba kanun süreçleri iktisadi, içtimai ve hukuki boyutları ile genişliğine ve derinliğine (arîz ve amik) araştırılabilmelidir.

Anayasa Mahkemesi’nde de, açılacak dava üzerine, hukuki açıdan usul ve esas yönleriyle
bir bütün olarak denetlenebilmelidir.

Anayasa Mahkemesi’nin, anayasa yargılamasının bulunduğu bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi, sahip olduğu içtihat yaratma kudreti ile torba kanun uygulamasını sonlandırması isabetli olacaktır.

Anayasa Mahkemesi hukuk düzenimizde istisnai bir mahkeme değildir.
Görev ve yetkileri sürekli olup, pek çok uyuşmazlığın yargılama yeridir.

1961’de olduğu gibi, 1982 düzenlemesinde de kurucular, Anayasa Mahkemesi’ni anayasa yargısı alanında genel yetkili bir mahkeme olarak öngörmediler. Çünkü kanun ve içtüzük adını taşımayan karar” ve “milletlerarası anlaşmalar” Anayasal yargı denetimi dışında bırakılmıştır.

Gerçi Anayasa Mahkemesi, daha ilk yıllarında, bir metnin şu veya bu nitelikte adlandırılması ile bağlı olmadığını (K: 1966/46) belirterek bu tutumunu sonraki kararlarında da devam ettirmiştir. Ancak, gene de Meclis kararları ve milletlerarası anlaşmalarla hak ve hürriyetlerin
ihlal edilmesi mümkündür.

Anayasaya göre (m. 129) hazırlanan kalkınma planları TBMM’de kabul edildikten sonra bir kararla yayımlanmaktadır. Genel ve nesnel nitelikte bir işlem olan kalkınma planları,
kişilerin uymaları gereken esaslara da yer vermektedir. Kanun koyucu, Anayasa Mahkemesi’nin denetiminden sıyrılmak amacıyla, kalkınma planı ile temel hak ve hürriyetleri sınırlayabilecek olursa, bunun hukuki adı usulün saptırılmasıdır.”

Hukuk devletinde bu tür düzenlemelerin denetimsiz bırakılması düşünülemez.

Demokratik bir toplumun varlığını sürdürebilmesi, insan haklarının etkili bir biçimde kullanılabilmesi ile mümkündür.

Demokratik liberal hayat, yalnızca yasama meclisindeki çoğunluğun siyasi tercihlerine dayandırılamaz.

Demokrasi aynı zamanda katılma, hoşgörü, hürriyet ve muhalefet demektir.

Meclis çoğunluğunun geçici kaprislerini, hoşgörüden uzak tutumlarını önleyebilmede, kamuoyundan gelebilecek direnme ve tepkilerin yanı sıra, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlerin tarafsızlığı esaslarına göre kurulacak, başta  olmak üzere,
mahkemelerin hukuki denetimi de vazgeçilemeyecek çok önemli bir güvencedir.

==================================

Dostlar,

Ülkemizin yetiştirdiği üstün nitelikli hukukçulardan Anayasa hukuku hocası
Sayın Prof. Dr. Erdoğan Teziç, 80’e yaklaşan yaşına karşın, berrak bir zihinle
TV programlarına katılıyor, çok nitelikli katkılar veriyor, yazılar yazıyor..
Hatta ANAYASA HUKUKU adlı temel kitabının geçen yıl yeni basımını yaptı.

Sayın Teziç’in uyarılarını dinlemekte çok büyük yarar vardır.
Özellikle AKP iktidarı çevrelerinin buna çok ama çok gereksinimi vardır.

AKP, hedeflerine erişmek için hiçbir engel tanımıyor. 
Hukuk devletini ve ülkemizi ciddi biçimde tahrip ediyor.
Bu eylemlerin faturası ülkemize de öznelerine de ağır olmaktadır, olacaktır.

*****

TORBA YASA tam bir hukuksal yozlaştırmadır, AKP uydurmasıdır.
Modern hukuk düzenlerinde yeri yoktur.
Hukuk 1. sınıf öğrencisi bile bu sorun hakkında doyurucu bilgi sahibidir.
Teziç hoca sorunu Anayasaya aykırı görerek, Anayasa Mahemesi’ni içtihat yaratma yetkisini kullanarak sorunu çözmeye çağırmaktadır.

Çağrının AKP hükümetine yapılmaması düşündürücüdür.

Ayrıca AKP bir de “Temel Yasa” dayatması ile Yasama’nın yetkilerini yozlaştırma – daraltma eylemi içindedir. Dilediği yasa önerisini – tasarısını (Anayasa md. 87 ve 88) sözde “temel yasa” olarak yaftalamakta ve TBMM’de maddeler teker teker değil blok halinde oylanmaktadır.

Kabul edilemeyecek ve sürüdürülemeyecek bir eylemdir.

*****

3. olarak AKP iktidarı, Yasa (kanun) Gücünde (Hükmünde) Kararname (YGK) olanağını da hoyratça yozlaştırmıştır. TBMM’nin ancak süre ve konu bakımından sınırlandırarak,
TBMM açık değilken, ivedi durumlarda Yürütme’ye yaptığı ayrıksı (istisnai) “yetki devrini” genişleterek ve Yasama yetkisini gasp ederek rutin olarak kullanmaktadır.
Bu YGK’lerin TBMM’ye derhal sevki ve ivedilikle görüşülmesi kuralı da çiğnenmektrdir.
Güçler ayrılığı ayaklar altındadır.
Bu bir darbedir ve anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırma suçudur.
Karşılığı da Türk Ceza Yasasında “vatana ihanet” olarak tanımlanmıştır.

2 Kasım 2011 akşamı çıkartılan 35 YGK unutulamayacak bir anayasa ihlali örneğidir.
TBMM açıktır ve 35 YGK’nin toptancı olarak Hükümet tarafından RG’de o gece yayımlanarak yürürlüğe sokulması, hukık devletini özünden tahrip eden fiili bir saldırıdır, suçtur!

Bunların da durdurulması gerekir..

Teziç hocamızın bu 2 sorunu da kamuya açık makalelleri ile işlemesini dileriz.

Sevgi ve saygı ile,
03.01.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net