Sanat ince iştir

Sanat ince iştir

Ataol Behramoğlu
26 Aralık 2018 Çarşamba

Bana bir şiiri nasıl yazdığım sorulduğunda yanıtlamakta güçlük çektiğim zamanlar vardır.
Çünkü bazı şiirler, üstelik en çok sevilip tanınanlardan ve gerçekten kendimin de en sevdiklerimden, en değerli bulduklarımdan bazıları, umulmadık zamanlarda birdenbire gelir. 
Bu “gelir” sözü (buna içten gelme de diyebiliriz) bu tanıma çok uygundur. 
Örneğin “Ben Ölürsem Akşam Üstü Ölürüm” tam olarak bu tür şiirlerimdendir. 
1970 başlarında Paris’te bir sabah uyandığımda, ne akşamüstünü ne ölümü düşünmezken, aklımda şiirdeki sözcüklerin ve kavramların kırıntısı bile yokken, sanki kulağıma fısıldanmış gibi bir çırpıda yazılmış bir şiirdir… 
Yine örneğin, “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” da öyledir…
Bu kez 70’li yılların ortalarında, o sırada yalnız yaşadığım Kadıköy’deki evimde, bir akşamüstü eve gidip daktilonun başına geçerek yine bir çırpıda yazılıp tamamlanmış bir şiirdir… 
Tabii sonradan düşündüğümde, bilinçaltındaki bu oluşumların nedenlerini, kaynaklarını az çok anlayabiliyorum…
Fakat yine de bunlar sanki birer armağan, denebilir ki “yıldızın parladığı” anların olağandışı, olağanüstü ürünleridir… 
Buna karşılık pek çok şiir de uzun araştırmalar, çalışmalar sonunda ortaya çıkmış, tamamlanmışlardır… 
Kimi dizelerin, kimi kez tek bir sözcüğün bulunup yerine konulması için yılların geçmesi gerekmiştir… 
Şairin atölyesi onun duygu ve düşünce dünyası, baştan sona bütün yaşamıdır… 
Bir ressam, bir müzisyen, bir anlatı yazarı, bir tiyatro yaratıcısı, ürünlerinin nasıl ortaya çıktığı sorulduğunda, az çok aynı şeyleri söyleyecektir… 
Sanat bilinmezle bilinenin, sezilenle kavrananın, içten gelenle bilinç ürünü olanın, anlaşılması güç, karmaşık, sanatçının kendisinin bile bütünüyle açıklamakta güçlük çekeceği bir sentez, bir yaratma olgusudur… 
Daha da özetle söylenecek olursa, ince, çok ince bir iştir…

***
Sanatçı duyarlı, duygulu bir kişiliktir… 
Kabalıkla karşılaştığında, yapıtı ve kişiliği küçümsenip hor görüldüğünde, çoğu kez karşı çıkmaksızın kendi içine çekilir… 
Yapılan şey ciddi, doğru bir eleştiriyse, gerçek sanatçı bu eleştirinin doğruluğunu yanlışlığını, kendi içinde tartışır, irdeler, sonuçlar çıkarmaya çalışır… 
Onun en acımasız eleştirmeni zaten kendisidir… 
Siyaset dünyasında olağan sayılan hakaretler, sövgüler, sanat dünyasına yabancıdır. 
Farklı sanat anlayışları arasındaki çatışmalar da, ne kadar sert olursa olsun, kişiliğe saldırı düzeyine inmez, inemez… 
Örneğin hiçbir sanatçı bir başka sanatçı için, onu ne kadar beğenmese de, sanatçı müsveddesi demez, dememelidir… 
Çünkü beğenmediği sanatçının da, yetenek düzeyi ne olursa olsun, zahmetli, çileli bir işin emekçisi olduğunu bilir, bilmesi gerekir…
***

Sanat dünyası ile siyaset dünyası arasındaki ilişki bir başka çetrefil konudur… 
Sanatçı siyaset konusunda düşüncelerini açıklarken, kendi alanı dışında bir konuda kafa yoruyor demektir… 
Bu hele muhalefetteki bir sanatçının iktidara yönelik bir eleştiri ya da suçlaması ise, bunu bir çıkar beklentisiyle değil, tam tersine belayı göze alarak yapıyor demektir. 
Bu nedenle de eleştirilen siyasetçi, hakaret yağdırmak yerine, bu cesarete saygı duymalı, söylenenden incinse de anlayışla karşılayıp ders çıkarmaya çalışmalıdır… 
Bu konudaki sıkıntılardan biri iktidar zehirlenmesi, kendini her türlü eleştirinin üstünde görmekse, bir öteki sanata ve sanatçıya karşı içten içe duyulan bir öfke, bir haset, bir kıskançlıktır. 
Çünkü siyasette yükselmiş herhangi bir siyasetçinin yaşamı irdelendiğinde, zamanında bir sanat dalıyla uğraştığı, genellikle de başarısız olduğu görülecektir… 
Bunun en tipik örneği, resimleri bence pek de kötü olmamakla birlikte akademiye üst üste başvuruları reddedilmiş olan Adolf Hitler’dir… 

Son olarak söyleyeceğim ise;

  • Sanata, sanatçıya karşı hoşgörüsüzlüğün, düşmanlığın hiçbir siyasetçiye iyilik getirmediği, getirmeyeceğidir…

100 yıllık yalnızlık

100 yıllık yalnızlık

Hüseyin Vodinalı ile ilgili görsel sonucu

Hüseyin Vodinalı
aydinlik.com.tr, 17.12.2018

1918 – 1938 – 1978 – 2018…
19 Aralık gecesi başlayan olaylarla, 1978’de Maraş’ta Cumhuriyet tarihimizin en utanç verici katliamı yaşandı.

Ülkücü kılıklı failler, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganları atan kontrgerilla ve gladyo elemanlarıydı.

  • Alevilere ait 200 ev, 100 işyeri yakıldı, bebekler ve kadınlar dahi öldürüldü.

Bunlar, tıpkı 6-7 Eylül 1955’teki gibi NATO operasyonlarıydı.

Eski Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Pekin’in ifadesine göre, 1959’da Amerikancı askerlerin, Süper NATO elemanı olarak envantere aldığı Fetullah Gülen gibilerinin işiydi.

19-26 Aralık 1978’de resmi rakamlara göre 120 Alevi yurttaşımız katledildi. Resmi olmayan rakamlar ise 500’ü gösteriyordu.

23 yıl süren dava sonucu 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise ulaşılamadı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, olayların kendisini uzun süredir direndiği sıkıyönetim talebine zorlamak için kontrgerilla tarafından çıkarıldığını söyledi. Bu katliam sonrası İstanbul ve Ankara dahil 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi ve 12 Eylül 1980’deki Amerikancı Kenan Evren darbesinin taşları döşendi.

1978’den 40 sene geriye gidelim.

10 KASIM 1938

10 Kasım 1938’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra maalesef ülkemizin başı dertten kurtulmadı.

  • Tek ve en önemli vasiyeti,‘Batı ile ittifak yapmayın ve Sovyetler ile arayı bozmayın’ olan Ata’nın

ölümünden daha 9 ay sonra, onun yerine geçen İsmet İnönü İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yaptı. Evet, belki bu sayede 2. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşının korkunç yıkımını yaşamadık ama sonrasında NATO üyesi olarak Cumhuriyet’in içten içe çürümesini izledik öylece. (AS: NATO üyeliği 1952’de DP – Menderes döneminde yapıldı; İnönü’nün Cumhurbaşkanlığında değil..) Menderes ve Özal başta, NATO hükümetleriyle tüm kazanımları kaybettik. NATO denilen şey Mehmet Akif Ersoy’un ‘Tek Dişi Kalmış Canavar’ diye tanımladığı Batı Emperyalizmi’nden başkaca bir şey değildi.

1938’den 20 yıl önceye saralım filmi.

NİSAN – ARALIK 1918

O aynı emperyalizm, Ekim 1918’de Mondros ile Osmanlı’yı bitirme fermanı imzalarken, Aralık 2018’de Rusya’daki Bolşeviklere karşı savaştaydı. Osmanlı’nın 1915’te Çanakkale’de emperyalizmin planlarını suya gömmesinin ardından Rusya’da devrimin önü açılmış, Bolşevikler Moskova ve Sen Petersburg’u ele geçirmişti. Çar yanlısı Beyaz Ordu ile Kızıl Ordu nihai zafer için savaşıyordu. Bolşevikler Menşevikler ile Fransız Devrimi’nden sonraki tarihin en büyük devrimini yapmak üzere cephedeydi.

Nisan 1918’de İngiltere ve Japonya, Rusya’nın en doğusundaki Vladivostok’a asker çıkarttı. Amerikalı Tarihçi Dr. Jacques Pauwels’e göre, sadece İngilizler, Azerbaycan da dahil Rusya’ya 40 bin asker göndermişti. Aynı baharda Rusya’nın Kuzey Batısı’ndaki Murmansk’a Amerikalılar 15 bin asker çıkardı.

Fransa, Sırbistan, Yunanistan, Japonya ve Romanya da binlerle ölçülen birlikleri Beyaz Ordu’ya destek olarak gönderdi. Maksat, Çanakkale’de Türklere yenilen Winston Churchill’in bizzat kendi deyimiyle, ‘Komünizm canavarını henüz bebekken beşiğinde boğmaktı’.

Brest Litovsk anlaşmasıyla yenilgiyi kabul eden Almanya da Baltık ülkelerini Bolşeviklere karşı destekliyordu. İlerleyen süreçte Batılı ülkeler daha çok asker ve silah gönderdi ama nafileydi. Tarih baba farklı yöne ilerledi.

Pauwels, Rus halkının muhafazakar kesiminin de sadece Ruslardan oluşan Bolşevikleri, emperyalist Avrupa, Amerika ve Japonya’ya karşı desteklemeye başlaması, Baltık ve Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalistlerin de Bolşeviklere destek vermesi ve Batılı askerlerin ilerleyen aylarda Rusya’da savaşmayı reddetmesi, hatta bazılarının Bolşevik saflarına geçmesiyle Sovyetler’in tarih sahnesine çıktığını yazıyor. Pauwels, Bolşevikleri, Fransız devrimindeki Jakobenlere benzetiyor ve “Rusya Ana”ya onların sahip çıkmasıyla “Bolşevizm’e karşı Haçlı Seferi”nin başarısızlığa uğradığını anlatıyor son yazısında. Tabii aynı Wall Street emperyalizmi, daha sonra da General Franko, Benito Mussolini ve nihayetinde Adolf Hitler’i destekledi SSCB’ye karşı. Ama Bolşevik bebek artık büyümüştü. Ve artık bir yetişkin olan Bolşevik Rusya, Nazi faşizmini dünya üzerinden silmeyi de bilmişti.

ARALIK 2018

ABD emperyalizmi bugün dahi emellerinden vazgeçmiyor. Rusya ve Çin’i açıkça dehdit edip hedef alıyor. Tarih tekerrürden ibaret midir? Yoksa tarih bir devrilerek, bir evrilerek mi ilerler? Bu genellemeyi yapmayı sonraya bırakıyorum ama bugün, yani 16 Aralık 2018’de tarihin yeni bir aşamasında bulunuyoruz.

  • ABD’nin başını çektiği kanlı emperyalist Atlantik sistemi çöküşte.

Rusya ve Çin’in öncülük ettiği Büyük Afro-Avrasya devri hükmünü işletmeye başladı. Türkiye de 2016’da adeta bir Çanakkale zaferi ile NATO’cu FETÖ’cü gladyoyu ezmeyi başardı. (AS: Yazarın bu değerlendirmesini aşırı abartılı hatta gerçeklikten kopuk buluyoruz..) Karşı devrimci bir dönemde bile bunu yaptık. Şimdi ise emperyalizmin Kukla Kürt Devleti yani Büyük İsrail projesine karşı Suriye’de Rusya ile işbirliği yapıyoruz. Biz Fırat’ın Doğusu’na hareketlenirken, Ruslar da ABD korumalı Tanf bölgesine yürüyor.

Rusya Ulusal Savunma Kontrol Merkezi Direktörü General Mikhail Mizintsev, ‘Şeytanın Son kalesi’ ifadesini kullanarak, ABD üssünün bulunduğu bölgede, 6 bin militanın serbest bir şekilde dolaştığını söyleyerek ABD’nin bölgeyi işgal ettiğini iddia etti. Emperyalizme karşı ezilen halkların 100 yıllık yalnızlığı, giderek yerini büyük bir Asya direnişine bırakıyor.

40 yıl önce Maraş’ta olduğu gibi, mazlumu mazluma kırdıran cani NATO sistemi de yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada artık sona eriyor.

Yalnızlık ABD için geçerli bir kavram haline geliyor.

Kaynaklar:
Jacques R. Pauwels https://www.globalresearch.ca/foreign-interventions-in-revolutionary-russia/5662620

Halkçılık ve popülizm

Halkçılık ve popülizm

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 03.12.18

Demokrasi, halkın egemen olduğu yönetim biçiminin adıdır. Ancak demokraside, halkın istediği her şey gerçekleşmez. Çünkü halk, demokratik çerçevede kalabileceği gibi, demokrasi dışı istemlerde de bulunabilir. Örneğin, halk faşizm istedi diye faşizm gelirse onun adı demokrasi olmaz. Halk monarşi istedi diye monarşi gelirse onun adı demokrasi olmaz. Halk teokrasi istedi diye teokrasi gelirse onun adı demokrasi olmaz. 

Demokrasinin sandıktan ve seçimden ibaret olmadığını ve demokrasilerde halkın her istediğinin olmaması gerektiğini en çarpıcı bir biçimde gösteren örneklerden birisi, Almanya’da 1932’de gerçekleşen genel seçimlerdir. Siyasal söylemini komünizm karşıtlığı, Musevi düşmanlığı, Alman milliyetçiliği ve popülizm üzerine kuran Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, Adolf Hitler’in liderliğinde, oyların % 33’ünü alarak iktidara gelmişti. Aynı seçimlerde Almanya Sosyal Demokrat Partisi %20, Almanya Komünist Partisi %17, Merkez Parti %15, Alman Milliyetçi Halk Partisi %8 oy almıştı. 

Hitler 1933 yılı ocak ayında başbakan olarak atandıktan sonra, mecliste tek başına çoğunluğu sağlayamadığı için yeni seçimlere gidilmesi kararını çıkartmış, bir ay sonra ise parlamento binası ateşe verilmişti (AS: Reihcstag yangını!). Hükümet bu eylemin komünistler tarafından gerçekleştirildiğini iddia ederek Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un da desteğiyle, 1933 yılı şubat ayında olağanüstü hal ilan ederek tüm özgürlükleri ve hakları askıya almıştı. 

1933 yılı mart ayında baskı koşullarında gerçekleşen seçimlerde Hitler oyların %44’ünü almıştı. 1933 yılı şubat ayından başlayarak güvenlik, istihbarat ve yargı kurumlarının başına Hitler’in liderlik ettiği NSDAP partisi üyeleri atanmış; sosyalistler, komünistler, sosyal demokratlar tutuklanmış, mart ayındaki seçimlerden sonra başbakana olağanüstü yetkiler veren yasal düzenleme merkez sağ partilerin de desteğiyle meclisten geçmiş, Almanya Komünist Partisi, Almanya Sosyal Demokrat Partisi ve sol sendikalar kapatılmış, düşünce, ifade, basın, yayın ve örgütlenme özgürlüğü ortadan kaldırılmış, Museviler üzerinde baskı ve ayrımcılık uygulanmış, 1932 ve 1933 yılındaki seçimler diktatörlüğü getirmiştir

Hitler söz konusu dikta rejimini, halktan aldığı %33’lük ve %44’lük destekle kurmuştu ve gerçekleştirdiği her uygulamayı halk adına gerçekleştirdiğini söylemişti. Ancak siyaset bilimi ve siyaset felsefesi literatüründe kimse, Hitler’in seçimle iktidara gelerek kurduğu diktatörlük rejimini demokrasi olarak nitelendirmemektedir. 

Gerçek şudur ki                     :
– yasama, yürütme, yargı arasında üçler ayrılığı ilkesinin ve yargı bağımsızlığının olmadığı;
– düşünce, ifade, basın, yayın ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı;
– medyanın iktidarın tekelinde olduğu,
– laikliğin olmadığı,
– ekonomik ve sosyal adaletin olmadığı,
– nitelikli temel bir eğitim düzeyinin olmadığı bir ülkede,

kurulan sandıkların ve halkın oylarının hiçbir anlamı yoktur. 

21. yüzyılda, Türkiye, Rusya, Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde yaşananlar da bunu açık bir biçimde göstermektedir. Bu ülkelerde seçimle iktidara gelen otoriter yönetimler, Hitler yönetimiyle bire bir örtüşmese de, bu ülkelerde yaşananlar, Almanya’da Nazi iktidarında yaşananları hatırlatmaktadır. 

  • Sandıkçılığa ve popülizme indirgenmiş sahte bir demokrasi anlayışı,
    bu ülkeleri karanlığa doğru sürüklemektedir.

– Medyanın iktidarın propaganda mekanizmasına dönüştüğü,
– halkın doğru haber alma hakkının engellendiği,
– iktidara muhalif olanların gözaltına alındığı veya tutuklandığı,
– yargı mekanizmasının iktidarın emrine girdiği,
– meclisin ve yargının bazı yetkilerinin yürütmeye devredildiği,
– göstermelik seçimlerin gerçekleştiği bu ülkelerde,

demokrasinin varlığından söz etmek olanaklı değildir. 

Halk, belli başlı kişilerin ve odakların sürekli iktidarda kalmalarına hizmet eden bir araç değildir. Siyasette, halk araç değil, amaç olmalıdır.

Bunun gerçekleşebilmesi için de öncelikle, halkçılığın halk dalkavukluğu olmadığı, halkçılığın popülizm olmadığı kavranmalıdır.

Hiroşima ve Nagazaki faciasının 73. yıldönümünde Nükleer Çağın kısa dökümü

Vatan’ı savunmak dışında Savaş cinayettir…
Yurtta barış, Dünyada barış. 
Mustafa Kemal ATATÜRK

portresi, Gülümseyen
Prof. Dr. D. Ali ERCAN
Nükleer Fizik Uzmanı

 

Hiroşima ve Nagazaki faciasının
73. Yıldönümünde 
Nükleer çağın
kısa dökümü

unnamed

 

İlk Atom testi. 16.7.1945

 

 

73 yıl önce ABD, Japonya’nın iki kentine,  6 Ağustos 1945’te  Hiroşima‘ya ve 3 gün sonra da  Nagazaki‘ye 2 atom bombası attı. İlki 15 bin, ikincisi 20 bin ton TNT eşdeğeri olan ve 3 km çaplı bir alanda her şeyi yakıp yıkan bu iki bombalı saldırıda 200 bine yakın insan öldü.
* Bu insanların yaklaşık yarısı hemen 1. günde yanarak öldüler; geri kalanı
yanık yaraları ve çoğu da radyasyon etkisiyle oluşan kanserden 1-2 yıl içinde öldüler.

Displaying

Atom bombalarının, Hiroshima (solda) ve Nagasaki (sağda) üzerinde yükselen bulutları (pilotlar tarafından çekilmiş orijinal fotoğraflar) 

Japonya 2 Eylül 1945’te Müttefik Kuvvetlere (USA, Kanada, UK) koşulsuz teslim oldu (Almanya 3 ay önce teslim olmuştu). Böylece, Adolf Hitler’in başında bulunduğu Almanya tarafından 1 Eylül 1939’da Polonya’nın istila edilişi ile başlayan ve 6 yılda, yarıdan çoğu siviller olmak üzere, yaklaşık 80 milyon insan yitimine neden olan korkunç savaş da resmen bitmiş oluyor ve Dünya yeni bir çağa, ‘nükleer çağ’a giriyordu. Bu dramatik yeni başlangıçla birlikte, ABD emperyalizmi dizginlenemez militarist yükselişini sürdürmeye başladı…

Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak Savaşlarında ve Dünyanın dört bir yanındaki
anti-kapitalist devrimci hareketleri bastırmakta kullanılan ABD silahlı kuvvetleri,
Dünyadaki bütün ülkelerin askeri güçlerinin toplamına eşdeğer güçte büyük bir
Savaş makinesidir.
  

Japon Dışişleri Bakanı Mamoru Şigemitsu, ABD Savaş Gemisi USS Missouri üzerinde, ‘Kayıtsız-Koşulsuz Teslimiyet’ Belgesini imzalıyor.. (2 Eylül 1945) 

Artık bundan sonraki savaşlarda, özellikle Nükleer silahların kullanılacağı savaşlarda askerlerden çok sivil halk kitlelerinin ölümle karşı karşıya kalacağı anlaşılmış oldu.
Bu nedenle Fizikçi Albert Einstein, olası bir Nükleer Savaş sonrası insanlığın düşeceği perişan duruma vurgu yaparak, “3. Dünya savaşından sonraki savaşlar herhalde taş ve sopalarla yapılır.” demişti…

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan ~15 kTon TNT eşdeğeri Uranyum Bombasında
(Little Boy) 64 kg U-235 kullanılmıştı. Bombanın toplam ağırlığı 4400 kg.

9 Ağustosta Nagazaki’ye atılan ~20 kTon TNT eşdeğeri Plutonyum Bombasında
(Fat Man) 6,2 kg Pu-239 kullanılmıştı. Bombanın toplam ağırlığı 4700 kg.

ABD’nin 1942-46 arası gizli olarak sürdürdüğü “Manhattan Projesi”nde  (Atom Bombası yapım Projesi)  görev alan Robert Oppenheimer, Enrico Fermi, Ernest Lawrence, James Chadwick… gibi dönemin ünlü fizikçileri 16 Temmuz 1945’te başarıyla gerçekleştirdikleri
nükleer denemede (Trinity Deneyi) Nükleer Bomba dehşetinin de yakından tanığı oldular.

Parçacık hızlandırıcısı “Siklotron”u icadından ötürü Nobel ödülü almış olan Ernest Lawrence, Japon elçisinin de yapılacak Nükleer deneye davet edilmesini, Elçinin Nükleer bombanın gücünü bizzat görmesini, dehşetini doğrudan yaşamasını istemiş ve böylece bombanın Japonya kentlerine atılmasına gerek kalmadan, Japonya’nın teslimiyete ikna edilebileceğini, Savaşın daha az insan yitimi ile sonlandırılabileceğini söylemişti. Ne yazık ki Lawrence’in bu insancıl önerisi Amerikan yönetimince kabul görmedi ve Roosevelt’in ani ölümü sonrası Başkan olan H. Truman Japonya’ya Nükleer bomba atılmasına onay verdi.

İlk Atom Bombasını Marina adalarındaki ABD üssünden Japonya’ya (~2500 km) uçuran Pilot Paul Tibbets, annesinin adını (Enola Gay) taşıyan B-29 Uçağının önünde. (Boing yapımı bombardıman uçağı)

O günden bu yana 71 yıldır barış amaçlı olsun, savaş amaçlı olsun nükleer teknolojiler sürekli geliştirildi (genelde her savaş amaçlı teknolojiye ‘Ulusal Güvenlik amaçlı’
biçiminde 
bir kılıf geçirilir)… Yaklaşık 1/4’ü atmosferde, öbürleri yer altında olmak üzere 2 binin üzerinde Nükleer deneme gerçekleştirildi. Bu denemelerin en büyüğü Rusya tarafından yapıldı. Rusya’nın 1961’de patlattığı Çar Bombası 50 Mega Ton (210 Pt) gücünde idi. Sivil alanlarda da nefes kesen teknolojik gelişmeler ardı ardına geldi.

Tomografi Aygıtı

Tarımda ve Tıp alanında insan sağlığına yararlı nükleer teknikler (Sterilizasyon, Röntgen, MR, Tomografi, SPECT, PET, Radyoterapi... ) çağımızın vazgeçilmezleri oldu. Bunun yanı sıra Elektrik enerjisi üretmek için, toplam 370 GWe gücünde, 400’den çok Nükleer santral inşa edildi. Dünyadaki tüm Nükleer santrallerin 1/4’ü, güç olarak 1/3’ü) ABD’de bulunuyor. Gerçi bu santraller Dünyanın elektrik enerjisi gereksiniminin yaklaşık %15’ini karşıladı ama elektrik enerjisi üretiminin yanı sıra, “yan ürün” olarak, Nükleer bomba yapımında kullanılabilecek Plütonyum da elde edildi.

~0,2Ton/GW.yıl  ölçeğinde, yani 1000 MW gücündeki bir nükleer reaktörde bir yılda kabaca 200 kg. Plütonyum elde edilebiliyor. Örneğin Yap-İşlet modeline göre mülkiyeti Rusya’nın olan 4800 MW gücündeki Mersin-Akkuyu Nükleer santralı da kuramsal olarak bir yılda her biri 150 bin Ton TNT gücünde 16 nükleer bombaya yetecek miktarda, 960 kg Plütonyum üretebilecektir (Tabii Nükleer patlayıcı üretmek için ille Nükleer santral olması gerekmiyor.).

Şimdiye dek Dünya nükleer reaktörlerinde patlayıcı olarak kullanılabilecek nitelikte olasılıkla ~1000 ton Pu-239 elde edilmiş olmalı. Yüksek enerjili a-ışını (alfa) salarak bozunan (Yarılanma süresi 24 bin yıl) ve radyasyon etkisinden çok kanserojen ‘toksik’ etkisiyle tanınan bu yapay element Plütonyum’un parasal değeri yaklaşık milyon $/kg dır.

Bugün Dünyada Nükleer silahlara sahip olan ve “Nuclear Powers” olarak tanınan 8 ülke var… (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan, K. Kore) bunlara 100 dolayında nükleer başlık sahibi olduğu bilinen İsrail’i de eklemek gerek. ABD’nin fisyon tipi (Uranyum-235 veya Plutonyum-239 atom çekirdeklerinin parçalanması) Nükleer patlamayı gerçekleştirmesinden 4 yıl sonra, 1949’da Rusya da Atom bombasını patlattı. Rusya’nın Atom programının başında ünlü Rus fizikçileri Andrei Saharov ve İgor Kurçatov bulunuyordu. Arkasından İngiltere, Fransa ve Çin Atom Bombalarını patlattılar…

1952’de ABD ilk Füzyon tipi (döteryum ve trityum atomlarının birleşerek Helyum atomunu oluşturması) Termo-nükleer bombayı patlattı. Halk arasında Hidrojen bombası olarak da bilinen bu daha yüksek enerjili Bomba, Atom bombası olarak bilinen bombadan kat be kat daha güçlü bir bombadır… Bunun üzerine öbür 4 ülke de hemen harekete geçti ve ardı ardına bu zor teknolojiyi başararak Termo-nükleer kulübe üye oldular… (Termonükleer bombanın patlaması için gerekli tetikleme enerjisini küçük bir nükleer bomba sağlıyor.)

1970’ten bu yana Dünyada artık 5 “Super Nuclear Power”  ülke var ve 24.10.1945’te kurulmuş Birleşmiş Milletlerdeki 193 eşit üye ülke arasında bu 5 ülke “öbürlerinden daha eşit” (AS: Primus inter pares) olarak sürekli veto” hakkına sahip oldular (AS: Sürekli 5’ler, Permanent Fives- 5Ps). İşe en geç başlayan Çin en becerikli çıktı; normal Nükleer Bomba yapımından 3 yıl sonra, Fransa’dan 1 yıl önce, Termo-nükleer Bomba (AS: Hidrojen bombası) üretimini başardı.

Ülke Atom Bombası Hidrojen bombası
ABD 1945 1952
Rusya 1949 1953
UK 1952 1957
Fransa 1960 1968
Çin 1964 1967

Aslında Anayasaları izin verse (ve isteseler) 2. Dünya savaşının yenik ülkeleri Japonya ve Almanya da bu listeye çoktan dahil olabilecek düzeyde Bilimsel ve Teknolojik olanaklara
sahip ülkelerdir. Son zamanlarda Uluslararası önemli yaptırım kararlarında, “5+1” şeklinde bir diplomatik formülasyonla, artık Almanya da 5’li Veto Grubuna dahil ediliyor.

Özetleyecek olursak                   :

  1. Dünya Savaşı tüm İnsanlık için çok pahalı bir ders oldu. İnsanlık yalnızca Nükleer dehşeti değil, kimyasal silah dehşetini de yaşadı. Genel geçer kanı o ki; yeni bir küresel (nükleer) savaşı engelleyecek küresel (nükleer) denge artık kurulmuştur; bir nükleer savaş olasılığı çok düşük görünüyor. (AS: Dehşet dengesinin caydırıcılığı; “detant”)

Ama yeni dönemde yeni risklerle karşı karşıya kalındı;

1-Nüfus Patlamasının ve Savurgan Tüketimin Çevre Felaketine yol açan kirlilik ve yıkım etkisi, ağırlıklı olarak fosil yakıt kullanımından kaynaklanan olumsuz iklim değişikliği (küresel ısınım, su baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk, hastalıklar…)

2-Gelir dağılımında gittikçe artan adaletsizlik (Zenginin daha zengin, yoksulun
daha yoksul oluşu) ve küresel Yaşam kaynaklarının dengesiz dağılımı, sonuçta kaos, göç, terör, bölgesel savaşlar…

Umarız ki               :

  • Beşiğimiz ve Mezarımız olan Mavi Gezegenimizin, İnsanlık için tek barınak yeri olduğu
    ve bu Gezegenin çok kırılgan yaşam ortamını korumak gerektiği bilinci giderek yayılır.
  • Liberal Ekonominin Dünya yaşam kaynaklarını sömüren umursamaz üretim furyası
    son bulur;
  • “tüketim toplumuna” doğru evrimleşen insanlık, çok geç kalmadan, Gezegeni yaşanamaz duruma getiren savurgan yaşam biçiminden vazgeçer, Nüfus artışını dizginler
    (kadın başına 1 çocuk!) ve
  • Kapitalist ekonominin uydurduğu “Sürdürülebilir kalkınma” peşinde koşmaz, “Doğayla uyumlu sürdürülebilir yaşam modeli” arayışına koyulur.

Aksi takdirde bu yüzyıldaki kıyım 2. Dünya savaşını 50’ye katlayacaktır… æ
________
*1915’te Çanakkale Boğazını, Gelibolu yarımadasını savunan Türk askerlerinin üzerine
İngiliz ve Fransız donanmalarından yağdırılan ve yaklaşık 100 bin askerimizin ölümüne
neden olan konvansiyonel (klasik) bombalar da toplamda 1-2 Hiroşima bombası
eşdeğerindeydi!…

15 kT Nükleer Bomba demek, patladığı zaman 15 bin ton TNT patlamasına eşdeğer yıkım gücü (ısıl enerji) ortaya çıkaran bomba demektir…

Nükleer bombaların ayrıca çok tehlikeli, mutasyon ve kanser yapıcı, ışın (radyasyon)
etkisi vardır.

TNT patlaması ile (yani Dinamiti oluşturan moleküllerdeki Atomların ayrışmasıyla) ortaya çıkan güce aslında “Atom bombası”, Atom Çekirdeklerinin bölünmesi ile ortaya çıkan güce de “Nükleer Bomba” demek gerekirdi. 1 kg U-235 ‘in nükleer parçalanmayla teorik olarak 75 trilyon Joule (75 GJ) enerji açığa çıkar. 1 kg TNT patlamasında 4,2 milyon Joule (4,2 MJ) enerji açığa çıkar; dolayısıyla, “Nükleer Güç, Atom gücünün yaklaşık 17 milyon katıdır” diyebiliriz, (17 kTon/kg) ancak pratikte Atom çekirdeklerinin % 1-20 kadarı zincirleme reaksiyona girer ve öbür teknolojik kısıtlar nedeniyle Nükleer bombaların kuramsal etki/kütle üst sınırı vardır: ~ 6 kTon/kg

Bugün Dünyada, % 90 kadarı ABD ve Rusya envanterinde olmak üzere, her biri ortalama
150 kTon gücünde yaklaşık 16 bin Nükleer Başlık bulunduğu
sanılıyor.
Hiroşima bombasından 10 kat daha güçlü ama yüz kat daha kompakt olan bu başlıkların
dörtte biri her an için kullanıma hazır bekliyor. Kısacası, kullanım riski tümden sıfırlanmıştır” diyemeyeceğimiz Nükleer silahlar tüm insanlığı birkaç kez öldürecek güçtedir; bunun yanında bir o denli de konvansiyonel (AS: klasik) silah gücünü hesaba katmak gerekir.

http://www.youtube.com/watch?v=PB-atl3YBSQ

2. Dünya Savaşındaki başat Ülkelerin Liderleri
ABD-İngiltere-Rusya/Japonya-Almanya
F. D. Roosevelt 1882-1945  H. S. Truman 1884-1972
W. Churchill 1874-1965   J. Stalin 1878-1953
Hirohito 1901-1989   A. Hitler 1889-1945

Preview YouTube video Little Boy – Atom Bomb – Hiroshima

Little Boy – Atom Bomb – Hiroshima
============================================
Dostlar,

Seçkin Nükleer Fizik uzmanı Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamız, ricamızı kırmayarak kapsamlı bir 73. Yıl yazısı yazmış Hiroşima kıyımı gününde.. Kendisine engin bilgisi ve nükleer dayatılan enerjiye seçenek son derece yerinde önerileri için teşekkür borçluyuz..

ABD emperyalizmini ve Japon Faşizmini bir kez daha lanetlerken, masum kurbanların anısını saygı ile selamlıyoruz.

Sayın Ercan, bir nükleer savaş olasılığının karşılıklı dehşet dengesine dayalı olarak “epey” caydırıcı (Nuclear deterrence) olduğunu yazıyor.. Dileriz “haklıdır” ve 2,5 serseri,
sonu olmayan bir nükleer intihar serüveni insanlığa nükleer cehennem yaşatmaz..

Anımsayalım; Çernobil faciası, 2 kafadar teknisyenin santralın soğutma sistemiyle sorumsuzca oynamaları sonucu başımıza geldi (26 Nisan 1986).

Fukuşima yıkımı (felaketi) 1 Mart 2011’de idi ve deprem sonrası tsunami için 6 m olarak öngörülen duvarlar, 10 m’yi bulan dalga yüksekliği nedeniyle etkili olamadığı için yaşandı.

Riskleri sıfırlamak olanaklı değil.. Her zaman “beklenmedik – hesaba katılmadık” bir güvenlik zayıflığı olabiliyor ve bedeli son derece ağır oluyor..

Ayrıca halktan gizlenenler de var… İngiltere’deki Windscale Nükleer Güç Santralının 1957’deki patlaması halktan tam çeyrek yüzyıl gizlenmiş, taa 1982’de açığa çıkarılmıştı!

Bu bakımlardan; Türkiye’nin Akkuyu ve Sinop nükleer güç santrallarından vazgeçerek temiz – güvenli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi ve ulusal enerji seferberliği ilan etmesi gerekir. Son yıllarda güneş enerjisinden, rüzgar enerjisinden yararlanma alanında epey teknolojik ilerleme sağlanmıştır ayrıca..

Almanya’nın 2030’a dek nükleer enerjiden çıkacak olması son derece öğreticidir.

Sevgi ve saygı ile. 6 ve 9 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net       profsaltik@gmail.com                      

Notlar : Sitemizde daha önce yayımladığımız ve güncellediğimiz aşağıdaki 2 dosyanın da incelenmesini öneririz : Radyasyon_ve_Toplum_Sagligi_2011
http://ahmetsaltik.net/2015/08/07/hirosima-ve-nagasaki-vahsetinin-67-yili/

 

Soner YALÇIN : Erdoğan’ın Uzun Gecesi


Dostlar,

Usta, çok birikimli ve yürekli araştırmacı yazar Soner Yalçın müthiş bir makale yazdı..
Hitler’in Almanya’da çok kanlı biçimde diktatörleşmesi serüveni..

Türkiye’de olup bitenlerle öylesine çok benzerlik taşıyor ki.. dehşet veriyor..
Hitler’in “Uzun bıçaklar gecesi” ve Erdoğan’ın şimdilik 2 sözcüklü “Uzun… gecesi”..
Kullanılan metaforlar ve analoji kavramları çok ustaca ve çok ilginç, düşündürücü.

İbretle okunmalı ve Türkiye benzer olası gelişmelere karşı önlem almalı, mutlaka! 

Sayın Soner Yalçın’a bu çok önemli ve uyarıcı belgesel yazısı için teşekkür borçluyuz.

  • Bu arada 2 bakanın, İçişleri Bakanı Muammer Güler ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın istifaları açıklandı.. Ancak her 2 düşük – sabık bakanın da istifa yazıları şablon gibi ve intikam – kin kokuyor.. Israrla, ağır sıfatlar kullanarak yaşananların kendilerine, hükümete ve AKP’ye iğrenç bir komplo olduğunu savlamaktalar.. Toplumdan özür dileme, özleştiri verme, soruşturmanın esenliği için demokrasi ve adalete saygı gereği görevden çekilme.. gibi kavramlar AKP’nin, RTE’nin ve sekreterlerinin (bakanlarının!) sözcük dağarcığında (portföyünde) yok ne yazık ki!

Soner Yalçın‘ın bu dehşetli tarih belgeseli (yorumsuz!) yazısını başta Başbakan
R.T. Erdoğan olmak üzere bakanları, danışmanları, tüm AKP’liler ve de TSK mutlaka ve özenle okumalı..

Sevgi ve saygı ile.
25.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

=======================================

Erdoğan’ın Uzun Gecesi

portesi


Soner YALÇIN

 

17 Ara­lı­k’­ta (2013) ope­ras­yo­n baş­la­dı. O ge­ce Baş­ba­kan Er­do­ğan, ope­ras­yo­nu ya­pan beş em­ni­yet ami­ri­ni gö­rev­den al­dı. Ar­ka­sı gel­di; İs­tan­bul, An­ka­ra, Bur­sa, Trab­zon,
Ko­ca­eli gi­bi bir­çok şe­hirde ve Em­ni­yet Ge­nel Mü­dür­lü­ğü­’n­de ce­ma­at­çi ol­du­ğu­na
ina­nı­lan po­lislerin tas­fi­ye­si baş­la­dı. Ha­len de­vam edi­yor. Ben­zer ola­yı bir ge­ce­de kim, na­sıl yap­tı? O kav­ga­nın ne­den­le­rin­den bi­ri de Cum­hur­baş­kan­lı­ğı se­çi­miy­di…

Adı; Paul von Hindenburg. Alman muhafazakar partilerin adayı olarak 1925’te Cumhurbaşkanı seçildi.

“Bohemyalı Onbaşı” diye küçümsemesine karşın, 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler‘i şansölye/başbakan tayin etti.
1933’ün sonbaharında 86 yaşındaydı ve iyileşmesi mümkün görünmüyordu;
akciğer kanseriydi.

Alman muhafazakarları, Alman birliğinin kurulmasına öncülük eden Hohenzollern hanedanından son imparator II. Wilhelm’in oğlu Prens Wilhelm‘i cumhurbaşkanı yapmak istiyordu. Bunun sebebi; II. Wilhelm’in annesi Prenses Augusta Victoria, İngiltere Kraliçe’si Alexanderia Victoria’nın kızıydı. Bu seçimle Almanlar, İngilizlerle
I. Dünya Savaşı’nda bozulan ilişkilerini düzeltmek istiyordu.

Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmak isteyen biri daha vardı; Hitler!..
“Hizmet hareketi”
Adı; Ernst Röhm…
1887 Münih doğumluydu. I. Dünya Savaşı’nda savaştı.
Yüzbaşı’ydı. Savaştan sonra Hitler’in bulunduğu Alman İşçi Partisi‘ne katıldı.
Partide kendine yakın bulduğu ilk isim; eski bir asker ve devlet muhbiri olarak çalışan Hitler‘di. İttifak yaptılar.

“Yenilikçiydiler…”
Önce partinin adının değişmesi için mücadele ettiler;

“Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi” yaptılar.

Irkçıydılar ve aslında sosyalizm düşmanı/anti-Marksisttiler ama o dönemin Almanya’sında “sosyalizm” modaydı ve geniş kitlelerle ulaşmak için bu adı seçtiler. Ardından, etkileyici hitabet yeteneğiyle 29 Temmuz 1921’de Hitler parti başkanı seçildi. “Nasyonal Sosyalizm” (NAZİ) parti ideolojisi haline getirildi.

Partiyi ele geçirmelerinde en büyük yardımı “hizmet hareketi” olan “Sturmabteilung” kısaca “SA” denen “sivil” paramiliter güçten aldılar.
Bunlar aslında, I. Dünya Savaşı’nda küçük-özel sızma/saldırı timleri olarak kullanılmıştı. Savaştan sonra işsiz kalmışlardı. Dağınık haldeydiler. Şimdi yeni kurulan faşist hareketin emrindeydiler.

Kahverengi gömlekli faşist SA’ların başına Ernst Röhm getirildi.
Hedeflerinde solcular, Yahudiler olan SA’lar gençleri kazanmak için “Jimnastik ve
Spor Bölümü” gibi kulüpler açtılar. Devletin sinir merkezlerine sızmaya başladılar.

Bu arada; laiklik taraftarı Alman Halk Partisi (DVP) başbakanlığındaki koalisyon hükümet döneminde, devlet tarafından sıkı takip altına alındılar. 8 Kasım 1923’te Fransızlar’ın Ruhr’u işgalini bahane ederek, Münih’te “milli ihtilali” başlatan /yani darbeye kalkışan Hitler ve Röhm tutuklandı.
Parti kapatıldı.
Gömleğini çıkardı

Hitler, anayasayı kuvvet zoruyla değiştirmek suçundan müebbet ceza alması gerekirken, “vatana ihanetten” 5 yıl aldı. Yalnızca 9 ay hapis yattı.
“Hapis mağduriyetini” iyi kullandı; tartışılmaz “liderliği” onaylandı.
Bu güçle kolları sıvadı; partiyi yeniden kurdu.
Ancak eski partisinin yarı askeri görüşüyle ve görünümüyle iktidar olamayacağını anlamıştı. Hükümet olmak için geniş kitleleri kazanması gerekiyordu.
Kendine ve partisine yeni “imaj” lazımdı. İlk, SA’ların simgesi kahverengi gömleğini çıkardı!
Muhafazakar olmasına rağmen partiye kadınları üye kabul etti. Örgütlenmeye önem verdi.
Bu arada partiyle artık organik ilişkisi bulunmayan Röhm ile ilişkisini perde arkasından yürüttü.
Ve 1929 dünya ekonomik krizi Hitler’e ve dolasıyla Röhm’e yaradı.
31 Temmuz 1932’deki seçimlerde %37.4 oy alarak, 1. parti oldu. 1919’dan beri Almanya’da siyasal istikrar sağlanamıyordu. Milliyetçi-muhafazakar partiler Hitler’e destek verdi;

NAZİ’ler iktidara geldi.

Muhalifler kampta…
Hitler ve Röhm ittifakı Almanya’da birçok polisiye operasyona imza attı.

  • Reichstag/Alman Meclisi yangını komplosuyla
    muhalifleri, aydınları toplama kamplarına gönderdiler.

Konuyu çok dağıtmamak için basından örnek vereyim:

Almanya’nın en büyük gazetelerine sahip Ullstein Ailesi’ne baskı yaptılar.
Aile hisselerini Hitler’in başçavuşu Max Amann’e satmak zorunda kaldı.
Gazeteciler Carl von Ossietzky ve Walter Kreiser’i; sıradan haberleri bahane ederek,
“gizli askeri bilgileri ifşa ederek vatan hainliği yaptıkları” suçlamasıyla cezaevine attılar. Lothar Erdmann, Else Ury, Heilig Bruno, Fritz Heymann, Jakob Cahnmann gibi gazeteciler de benzer suçlarla aynı akıbete uğradılar.
Kurt Tucholsky gibi gazeteciler baskıya dayanamayıp intihar etti.
Georg Bernhard gibi genel yayın yönetmenleri yurt dışına kaçmak zorunda kaldı.
Kuşkusuz boşluğu “yandaş gazeteler ve gazeteciler” ile doldurdu.

“Paralel Devlet” istenmedi

NAZİ’ler içinde Hitler’e “sen” (du) diye hitap eden tek kişi Röhm‘di.
Fakat iktidar ateş topuydu. Yollar ayrılacaktı. Bunu ateşleyen ise cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Hitler, o koltuğu istiyordu ve bunun için Ordu’ya ihtiyacı vardı.
Fırsatı yarattı; tarih 16 Mayıs 1934 idi.
Doğu Prusya’daki askeri tatbikat sırasında Deutschland gemisinde, Savunma Bakanı Werner von Blomberg, Genelkurmay Başkanı Werner von Fritsch ve Donanma Komutanı Amiral Erich Raeder’e fikrini açtı.
Soylu generaller, milis sayısı 4.5 milyona ulaşan SA’ları, yaygaracı-ayaktakımı olarak görüyordu. Röhm köylüydü. Büyük Almanya’nın geleceğinde bunlar olamazdı.
SA’lar arasındaki eşcinsel yaşam, Prusya ekolünden gelen muhafazakar komutanları
çok rahatsız ediyordu.

Hitler’den, SA’ların tasfiyesini istediler. “Paralel Ordu”yu kabul edemeyeceklerini belirttiler. Aksi durumda Hitler’e destek veremeyeceklerdi.
Yalnızca ordu değil…
Hitler’in iktidar olmasına “yeşil ışık” yakan Gustov von Bohlen, Robert Bosch,
Albert Voegler, Georg von Schnitzler gibi büyük işadamları, gelişigüzel tutuklamalara, Yahudiler’in ölümlerine ve dizginlenemeyen SA terörüne son verilmesini istiyordu.
Ordu ve işadamları; polis ve asker üzerinde ayrıca kamu yönetiminde geniş yetkilere sahip paralel bir “SA devleti” istemiyordu.

Hitler kabul etti; kendini iktidara getiren “hizmet hareketi” SA ve “onursal başkan” Röhm’ü feda edecekti.

Villasından laf sokuşturdu

Ernst Röhm kendine çok güveniyor; iktidarın belkemiği olduğuna inanıyor ve gücün bir gün önlerine serileceğine inanıyordu.
Sportpalast gibi stadyumlarda topladığı SA “müritlerine” verdiği söylevlerinde,
“SA’lara artık lüzum kalmadığı sözü kulağımıza geliyor bunu kabul edemeyiz.”
diye meydan okumaya devam etti.
Görünüşte Hitler ile sadakatleri karşılıklıydı. Hitler “SA sorunu”nu yumuşaklıkla halletmek istedi. Röhm’ü yatıştırmak için kabinesine alıp bakan bile yaptı.
Naziler’in günlük gazetesi Voelkischer Beeobacchter’de Röhm’ü öven yılbaşı mektubunu yayınlattı.

Ne bakanlık ne övgü dolu mektup Röhm’ü yatıştırdı.
Münih Prinzregentenplatz’deki yeni villasındaki sohbetlerde sürekli kinayeli konuştu;
laf sokuşturmaya devam etti. Kabine üyelerine “narren” (budalalar) diyordu.
1934’te hükümete muhtıra verdi: SA’lar ulusal savunmayı üstlenmeliydi!
Gerilim had safhadaydı.
Komplo teorileri havada uçuşuyordu; bunlardan en önemlisi Röhm’ün Hitler‘e
darbe yapacağı iddiasıydı!
İp koptu; Hitler, “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne hazırlanıyordu…
“Onursal Başkan” Röhm öldürüldü

Kendisine darbe yapılacağına inanan Hitler, “hizmet hareketi” SA ve “onursal başkanları” Röhm’ü ortadan kaldırmak için kurnaz bir taktiğe başvurdu:
Önce SA’da ayrışma yarattı.
Gestapo Şefi Hermann Göring akıllı bir hareket yaptı: SA’ların bir kolu olan siyah ceketli polislerden kurulu SS (Schutzstaffel) şefi Heinrich Himmler‘i Prusya Gestapo Şefi yaparak yanına çekti.
Ardından…
Hitler tüm SA’ların temmuz ayı boyunca izinli olmasını emretti.
İzinlerinde özel üniformalarını giymeyecek ve silah taşımayacaklardı.
6 Haziran’da Röhm’ün buna yanıtı yine sert oldu:
“Eğer SA’nın düşmanları SA’ların bir daha toplanmayacağını ya da izinden sonra ancak bir kısmını geri alınacağını sanıyorsa, kısa sürecek umutlarıyla oyalansınlar. Onlar gerektiği zaman gereken şekilde cevaplarını alacaklardır. Almanya’nın kaderi SA’nın elindedir
ve öyle de kalacaktır.”

Röhm ve SA’lar, Hitler’in kendilerinden vazgeçemeyeceğine inandı.
Hitler iyi, çevresi kötüydü! Bu iyi niyetle Hitler’in emrine uyarak
hayatlarının hatasını yaptılar; tatile çıktılar.
Ordu neler olacağını biliyordu; Genelkurmay Başkanı Werner von Fritsch, 25 Haziran’da orduyu alarma geçirdi; bütün izinler kaldırıldı ve askerlerin kışlalarından çıkması yasaklandı.
Ve 30 Haziran Cumartesi…
Berlin ve Münih’te darbe yapacağı söylenen üst düzey SA’lar tek tek yakalandı.
Bu sırada, Röhm ve üst düzey SA komutanlar Bavyera’daki Tegernsee Gölü kıyısındaki Hanslbauer Oteli’nde uyuyorlardı. Burada olmalarının nedeni; iki gün önce Hitler’in, Röhm’ü arayıp bir konferans için tüm SA liderlerini 30 Haziran’da Bad Wiessee’de toplamasını istemesiydi.
Hitler önce gece Münih’e geldi.
Gözaltında olan SA’larınn üzerine yürüdü, tokatladı. Yaptıkları “ihaneti” affetmeyecekti. SA’lar ne olduğunu bile anlayamadı; darbe sözünü ilk kez duyuyorlardı.
Hitler sonra otomobille Hanslbauer Oteli‘ne gitti.
Röhm’ün odasına tek başına girdi; giyinmesini ve kendisiyle gelmesini emretti.
Röhm otomobile bindirilip götürülürken oteldeki tüm SA’lar öldürüldü.
SA komutanı Edmund Heines’in yatağında bir erkek olması,
ileride SA’ların gözden düşürülmesi için propaganda malzemesi yapılacaktı.
Röhm, Münih’e getirildi ve Stadelheim hapishanesine kapatıldı. Yıllar önce,
Hitler ile birlikte “Birahane Darbesi”ne karıştıkları iddiasıyla bu cezaevine atılmışlardı.

Hitler dava arkadaşına lütufta bulundu ve masasına bir tabanca bıraktırdı;
kafasına sıkmasını istiyordu. Röhm, “beni Hitler öldürsün!” dedi.

‘Hizmet hareketi’nin sonu

  • Uzun Bıçaklar Gecesi‘nde oluk oluk kan aktı…

Yalnızca SA’lar öldürülmedi o gece; Hitler’e zamanında kim muhalefet etti ise;
kim Hitler hakkında çok bilgi sahibi ise hepsi öldürüldü.
Örneğin, 1923’te Birahane Darbesi’ni bastıran, Bavyera eski Başbakanı SA karşıtı
Gustav von Kahr öldürülenler arasındaydı.
Örneğin, Hitler’e “Kavgam” kitabının yazılmasından yardımcı olan ve
Hitler’in özel yaşamını bilen Papaz Bernhard Stempfle öldürüldü.

SA’lara yakınlaşan eski Başbakan general Kurt von Schleicher yeni evlendiği karısıyla birlikte evinde katledildi.
Yine SA’lara yakın general Kurt von Bredow yok edildi.
Bizim tarihimiz acısından önemli bir yeri olan; Başbakan Yardımcısı ve
Cumhurbaşkanlığı adaylığı için adı geçen Franz von Papen kaçarak canını kurtardı.
Sekreteri Herbert von Bose ve yakın çalışma arkadaşı Edgar Jung öldürüldü.
Yine Papen’in siyasi çevresinden Katolik lider Erich Klausener de katledildi.

Öldürülenler arasında 13 milletvekili vardı.

Bir süre ev hapsinde tutulduktan sonra önce Viyana ardından Ankara’ya büyükelçi yapılarak Berlin’den uzaklaştırılan Papen’in, yakın arkadaşlarının öldürülmesine karşın teklifi kabul etmesi Almanya’da kendisini rezil duruma düşürdü.
Yanlışlıkla öldürülenler de oldu; ünlü müzik eleştirmeni Dr. Wili Schmid,
SA komutanlarından Wili Schmid ile karıştırıldı.

  • Uzun Bıçaklar Gecesi’nde kaç kişinin öldürüldüğü hiçbir zaman bilinemedi.

Resmi açıklama, 19’u yüksek rütbeli 70 kişinin olduğu yönündeydi!
1957’deki Münih duruşmalarında ölü sayısının binin üzerinde olduğu kayıtlara geçti.
Sonuçta Hitler, Röhm’den kurtuldu. Kahverengi gömlekli SA’lar tasfiye edildi.

13 Temmuz’da Hitler meclise şu bilgiyi verdi:

“Röhm haindi; Fransa istihbaratı adına çalışıyordu ve darbe yapmaya hazırlanıyordu!”
Tarihçiler, Uzun Bıçaklar Gecesi’nin Nazi Almanya’sı için dönüm noktası olduğunu
kabul eder. Çünkü; Cumhurbaşkanı Hindenburg 2 Ağustos’ta öldü.

Üç saat sonra

  • Hitler kabinesi; Başbakanlık makamı ile cumhurbaşkanlığı makamını birleştirdi.
  • Devlet Başkanlığı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı’na Hitler getirildi!

1934’te halk desteğini kaybeden Hitler artık “Führer” idi!
Nazi Almanya’sında bir daha seçim olmadı…

http://sozcu.com.tr/2013/yazarlar/soner-yalcin/erdoganin-uzun-gecesi-428571/, 22.12.13