2018 YILI MİLLİ GELİR,  Paranın Değeri ve Enflasyon üzerine

Prof. Dr. D. Ali Ercan

2018 YILI MİLLİ GELİR,
Paranın Değeri ve Enflasyon üzerine

Değerli arkadaşlar,

Yıllardır ekonomik yaşamımızın ayrılmaz parçası olan “Enflasyon” ve “Paranın Değer Yitimi” üzerine facebook’ta paylaştığım kısa Bilgi notlarını bu kez genişlemesine ele almak istedim; yıl sonuna 2 ay kala yaptığımız bu Değerlendirme ve Çıkarımlar ne denli isabetli / tutarlı olacak, 2019 başında resmi genel durum tablolarında göreceğiz.

Ekonomik Metanın, yani yaşam için “gerekli” görülen bir “Şey” in Değeri, bu Şeye yönelik genel İstem ile düz orantılı artıyor. Bir şey ne kadar az bulunuyorsa ve buna karşın kullanım alanı varsa ve onu elde etmek ne kadar zor ise, o şey o denli Değerlidir; yani Değer “göreceli bir kavram” dır. Tüm Canlılarda olduğu gibi, İnsanlar için de öncelikle (Hava, Su ve Besin) yaşamsal önemde olan (en değerli) şeylerdir, o nedenle de Besini ve Suyu Para ödeyerek satın alıyoruz.

Eskiden Su herkese bol bol yettiği için değeri bilinmezdi, ama şimdilerde Dünya Nüfusu muazzam bir sayıya (7,6 milyar) ulaştı, herkese yeterli temiz su kaynaklarına ulaşmak zorlaştı ve Su da Besin gibi tüm Gezegende çok kritik ve değerli bir Meta oldu; mesela 1 m3 içme suyuna Türkiye’de yaklaşık 150 $ ödüyoruz. Hava ise beleş ! Ama biliyoruz ki insan yemeksiz 30 gün, Susuz 3 gün yaşayabilir ama Havasız 1 Dakikadan fazla yaşayamaz; yani bizler için en değerli yaşamsal meta aslında, “şimdilik” Para ödemediğimiz Havadır. (Ayda veya Marsta kurulacak bir Kolonide elbette en pahalı şey HAVA olacaktır)

Değer “göreceli” ve “değişken” bir soyut kavramdır dedik; işte bu nedenle de çok kez Fiyat ve Değer, sosyal-evrimsel gelişimini henüz tamamlayamamış insan toplumunda maalesef tepetaklak olmuş kavramlardır. En değersiz şeylere büyük Paralar ödeyebiliyoruz.😕

Ekonomik yaşamda “temsili değişim aracı” olarak kullanılan Paranın 2600 yıl önce işaretlenmiş değerli Metal Parçası halinde Çin, Hindistan ve Anadolu’da (Lidya) kullanıldığını biliyoruz. Uzun süre standart metal “Altın” zamanla, Altına eşdeğer olduğu “Fiziki anlamda Güçlü, Saygın bir otorite” tarafından garanti edilen, Kağıt Paralar haline dönüştü.

“Somutlaştırılmış Değer” şeklindeki “Para” çağımızda artık “Güven” üzerine oturtulmuş bir “değişim aracı” ama aynı zamanda değiştirilebilen, satın alınabilen bir “meta” haline dönüşmüştür… Bugünkü Dünyada tüm Ülkelerin Gelirlerinin toplamı 80 trilyon Dolar kadardır (AS: 1 yıllık) ancak Dolanımdaki (Tedavüldeki) tüm milli Paraların Toplamı bunun dörtte biri kadar, yaklaşık 20 trilyon $ dır. Peki, bu kadar kağıt Paranın Altın karşılığı var mı? Yanıt ” Hayır! “

Dünya Devletleri Merkez Bankalarındaki toplam Altın Stoku 30 bin ton dolayındadır, yani topu topu 1,2 trilyon $ değerinde “simgesel” miktarda Altın var. Dünya Paralarının ortalama %94’ü Altın karşılığı olmayan, yalnızca Devlet(ler)e olan “Güven” üzerine basılmış kağıt parçalarıdır! Bu nedenle, Ekonomik ve Askeri bakımdan Güçlü büyük Devletlerin Paraları da ister-istemez Küresel ekonominin “Değer” ayarını belirliyor.

Dünya Finans sistemini “patlatmadan” denetim altında tutan Dünya Bankası, IMF ve (ABD Merkez Bankası) FED gibi kuruluşların başındaki Patronlar (çoğu Jekyll Adası sakinleri) özellikle Dolar ve Euro’nun öbür Ulusal Paralar, Özellikle Japon Yen’i ve Çin Yuan’ı karşısında Küresel Güvenirliğini gözetiyorlar. Şimdilik bu “4 büyük Para” arasında bir Denge sağlanmış gibidir… (Bu gidişle, 21. yüzyılın son çeyreğinde, Ulusal Paraların ortadan kalkacağını ve Dünya genelinde en çok 10 dolayında –bölgesel dijital Para– kullanılacağını söyleyebiliriz.)

Öbür Ulusal Paraların bu Devlere ayak uydurabilmesi, ancak ve ancak çok güçlü, nitelikli, üretken Ekonomilerine, R&D (AS: AR-GE) ile Teknolojik üretim boşlukları yakalayabilmelerine bağlıdır. Özetle, Bilim ve Teknolojide hızlı koşanların Paraları da o denli “Güçlü”, dolayısıyla o denli “Güvenilir” ve “Değerli” oluyor.
***
Ne yazık ki TL’nin arkasında böylesine özgün AR-GE’ye dayalı Sanayi ve Tarımsal Üretim yok denecek ölçüde zayıftır. Ülkenin Mal varlıklarını “satarak” sağlanan Finansal Destek, Parayı bir yere dek ayakta tutuyor, sonra (Tulumbada can suyu kalmayınca) düşüş başlıyor; bir yandan da artan Nüfusa oransal azalan Kaynaklar nedeniyle Darboğazlara giriliyor.

Enerji bakımından %75 oranında, tüm ekonomik yaşamı ortalama %30 oranında dış kaynaklara, ithalata bağımlı olan Türkiye’nin 2018 Finans Krizi bu Darboğaz’a bir örnektir.

İthalatta kullanılan ana Döviz olan ABD Doları Yılbaşında 3,75 TL iken 4 ay sonra 1 Mayısta 4,00 TL oldu; bu yavaş yükseliş trendi (AS: eğilimi) ile seyretseydi yıl sonunda 4,50 TL olması beklenirdi (bkz. aşağıdaki grafikte mavi çizgi). Oysa Dolar Fiyatı 1 Ağustosta 5,00 TL’ye, 1 Ay içinde %25 artışla 1 Eylülde 6,25 TL’ye çıktı.. Bu “anormal” durum karşısında Piyasa panikledi. Neyse ki, son bir Ayda 6,40’lardan 5,60’a doğru bir iniş gözleniyor; olasılıkla yıl sonunda Irmak yatağına çekilecek ve çok büyük olasılıkla Dolar 4,50 – 6,00 TL aralığında kalacaktır (Grafikte kesik kırmızı çizgiler). Grafik analizinden 2018 yılı $/TL Dolar fiyat ortalamasını 4,9 ± 0,1 TL olarak hesaplıyoruz.

Peki, $/TL Parite Grafiğinde görülen anormal Kambur’un (Kırmızı çizgi altındaki taralı Alan K1) Türkiye’ye bedeli ne kadardır?

2017 yılı ortalama Dolar Fiyatı 3,57 TL; dolayısıyla 3,0 trilyon TL GSMH 3,0 / 3,57 ≈ 0,84 trilyon $ (840 milyar $) karşılığı idi. 2018 yılı GSMH en iyimser rakamla, 3,2 ± 0,1 trilyon TL olacaktır; ortalama Dolar fiyatı 4,90 TL olduğuna göre, Türkiye’nin 2018 GSMH 650 ± 25 milyar dolardır; yani Ulusal gelir geçen yıla kıyasla, ort. 190 milyar $ azalmış durumdadır ki, bunun 120 milyarı salt bu anormal “Kambur” (K1) nedeni iledir.

Bu durumda, 2018 yılı için 82 milyonluk Türkiye G20’den dışarı düşerse (22.) ve Uluslararası yayınlarda, kişi başına gelir ~7900 $ gösterilirse (76.) şaşırmayalım.

Peki ya Enflasyon…..

Değerli arkadaşlar, Enflasyon, Piyasadaki Arzın Talebi karşılama oranının (Paranın satın alım gücünün) düşüşü, yani Piyasada “Pahalılık” denen durumdur. Pratikte çeşitli Mal ve hizmetlerin değişik kullanım Paketleri halindeki “Sepet” değerlerinin bir önceki Yıl fiyatlarıyla kıyaslanarak hesap edilen bir orandır. Enflasyon hesabındaki “Sepet” içeriklerinin (ağırlıklı ortalamaların) saptanma biçimi hep tartışılır olmuştur.

2017 yılında toplam (Tarım, Sanayi ve Hizmet sektörleri) Milli Geliri 840 milyar $ olan Türkiye’nin yıllık ithalatı 250 milyar $ dolayındadır. Bir başka anlatım ile Dövizdeki Fiyat değişimi tüm sektörlere ortalama (250/840) %30 oranında yansıyacak demektir; öyleyse 2018’de Dolar değerinin 2017’ye kıyasla, (1-490/357) = %37 artışı 2018 yılı (dövize bağlı) Enflasyonun ortalama 0,30 x 0,37 = %11 dolayında olduğunu gösterir.. (Ağustos, Eylül, Ekim ayları için enflasyon -aylık- ort. %20 olmuştur.)

Sonuçta şunu söyleyebiliriz; “Enerji” gibi doğrudan Yurt dışından alınan malzeme ve mamul Mallar dışındaki tüm Yurt içi Mal ve Hizmet ürünlerinde %11 üzerindeki fiyat artışları Dolar Paritesine ilişkilendirilemez. (kaynak yetersizliği ve öbür nedenlerle nüfus artışını karşılamayan üretim yetmezliği veya başka nedenler..)

Bu durumda 2019 yılbaşında tüm maaşlı-ücretli kesime TL’nin 2018 yılı değer yitimi
490/357-1= %37
1 – 357/490 = %27
üzerinden “en az %30 Zam” yapılması gerekiyor. 2018’de kişi başına gelir yitiğimiz 2460 $ oldu. Daha kötü sıkıntılarla karşılaşmamak ve 2019’da Ülkemizin her Alanda daha iyi bir düzeye gelmesi umuduyla. Sevgilerimle. æ
_____________

Özet
> 2018 Yılı (dövize bağlı) Enflasyon %11’dir; öbür etmenlerle
birlikte %25e dek yükselmiştir.
> TL 2018’de % 27 değer yitirmiştir.
> GSMH 3,2 ± 0,1 trilyon TL ≡ 650 ± 25 milyar dolardır.
> Kişi başına gelir 10396 $’dan, 7936 $’a düşmüştür.
> Türkiye Dünyada GDP sıralamasında 22., kişi başına gelirde 76.’dır.
> 2019 başında Ücretlere (maaşlara) en az %30 Zam adil ve gereklidir.

Otomatik alternatif metin yok.

====================================
Saygıdeğer öğretmenimiz Prof. Dr. D. Ali Ercan’a teşekkür ederek paylaşıyoruz…

Dr. A. Saltık, 05.11.18

Hiroşima ve Nagazaki faciasının 73. yıldönümünde Nükleer Çağın kısa dökümü

Vatan’ı savunmak dışında Savaş cinayettir…
Yurtta barış, Dünyada barış. 
Mustafa Kemal ATATÜRK

portresi, Gülümseyen
Prof. Dr. D. Ali ERCAN
Nükleer Fizik Uzmanı

 

Hiroşima ve Nagazaki faciasının
73. Yıldönümünde 
Nükleer çağın
kısa dökümü

unnamed

 

İlk Atom testi. 16.7.1945

 

 

73 yıl önce ABD, Japonya’nın iki kentine,  6 Ağustos 1945’te  Hiroşima‘ya ve 3 gün sonra da  Nagazaki‘ye 2 atom bombası attı. İlki 15 bin, ikincisi 20 bin ton TNT eşdeğeri olan ve 3 km çaplı bir alanda her şeyi yakıp yıkan bu iki bombalı saldırıda 200 bine yakın insan öldü.
* Bu insanların yaklaşık yarısı hemen 1. günde yanarak öldüler; geri kalanı
yanık yaraları ve çoğu da radyasyon etkisiyle oluşan kanserden 1-2 yıl içinde öldüler.

Displaying

Atom bombalarının, Hiroshima (solda) ve Nagasaki (sağda) üzerinde yükselen bulutları (pilotlar tarafından çekilmiş orijinal fotoğraflar) 

Japonya 2 Eylül 1945’te Müttefik Kuvvetlere (USA, Kanada, UK) koşulsuz teslim oldu (Almanya 3 ay önce teslim olmuştu). Böylece, Adolf Hitler’in başında bulunduğu Almanya tarafından 1 Eylül 1939’da Polonya’nın istila edilişi ile başlayan ve 6 yılda, yarıdan çoğu siviller olmak üzere, yaklaşık 80 milyon insan yitimine neden olan korkunç savaş da resmen bitmiş oluyor ve Dünya yeni bir çağa, ‘nükleer çağ’a giriyordu. Bu dramatik yeni başlangıçla birlikte, ABD emperyalizmi dizginlenemez militarist yükselişini sürdürmeye başladı…

Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak Savaşlarında ve Dünyanın dört bir yanındaki
anti-kapitalist devrimci hareketleri bastırmakta kullanılan ABD silahlı kuvvetleri,
Dünyadaki bütün ülkelerin askeri güçlerinin toplamına eşdeğer güçte büyük bir
Savaş makinesidir.
  

Japon Dışişleri Bakanı Mamoru Şigemitsu, ABD Savaş Gemisi USS Missouri üzerinde, ‘Kayıtsız-Koşulsuz Teslimiyet’ Belgesini imzalıyor.. (2 Eylül 1945) 

Artık bundan sonraki savaşlarda, özellikle Nükleer silahların kullanılacağı savaşlarda askerlerden çok sivil halk kitlelerinin ölümle karşı karşıya kalacağı anlaşılmış oldu.
Bu nedenle Fizikçi Albert Einstein, olası bir Nükleer Savaş sonrası insanlığın düşeceği perişan duruma vurgu yaparak, “3. Dünya savaşından sonraki savaşlar herhalde taş ve sopalarla yapılır.” demişti…

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan ~15 kTon TNT eşdeğeri Uranyum Bombasında
(Little Boy) 64 kg U-235 kullanılmıştı. Bombanın toplam ağırlığı 4400 kg.

9 Ağustosta Nagazaki’ye atılan ~20 kTon TNT eşdeğeri Plutonyum Bombasında
(Fat Man) 6,2 kg Pu-239 kullanılmıştı. Bombanın toplam ağırlığı 4700 kg.

ABD’nin 1942-46 arası gizli olarak sürdürdüğü “Manhattan Projesi”nde  (Atom Bombası yapım Projesi)  görev alan Robert Oppenheimer, Enrico Fermi, Ernest Lawrence, James Chadwick… gibi dönemin ünlü fizikçileri 16 Temmuz 1945’te başarıyla gerçekleştirdikleri
nükleer denemede (Trinity Deneyi) Nükleer Bomba dehşetinin de yakından tanığı oldular.

Parçacık hızlandırıcısı “Siklotron”u icadından ötürü Nobel ödülü almış olan Ernest Lawrence, Japon elçisinin de yapılacak Nükleer deneye davet edilmesini, Elçinin Nükleer bombanın gücünü bizzat görmesini, dehşetini doğrudan yaşamasını istemiş ve böylece bombanın Japonya kentlerine atılmasına gerek kalmadan, Japonya’nın teslimiyete ikna edilebileceğini, Savaşın daha az insan yitimi ile sonlandırılabileceğini söylemişti. Ne yazık ki Lawrence’in bu insancıl önerisi Amerikan yönetimince kabul görmedi ve Roosevelt’in ani ölümü sonrası Başkan olan H. Truman Japonya’ya Nükleer bomba atılmasına onay verdi.

İlk Atom Bombasını Marina adalarındaki ABD üssünden Japonya’ya (~2500 km) uçuran Pilot Paul Tibbets, annesinin adını (Enola Gay) taşıyan B-29 Uçağının önünde. (Boing yapımı bombardıman uçağı)

O günden bu yana 71 yıldır barış amaçlı olsun, savaş amaçlı olsun nükleer teknolojiler sürekli geliştirildi (genelde her savaş amaçlı teknolojiye ‘Ulusal Güvenlik amaçlı’
biçiminde 
bir kılıf geçirilir)… Yaklaşık 1/4’ü atmosferde, öbürleri yer altında olmak üzere 2 binin üzerinde Nükleer deneme gerçekleştirildi. Bu denemelerin en büyüğü Rusya tarafından yapıldı. Rusya’nın 1961’de patlattığı Çar Bombası 50 Mega Ton (210 Pt) gücünde idi. Sivil alanlarda da nefes kesen teknolojik gelişmeler ardı ardına geldi.

Tomografi Aygıtı

Tarımda ve Tıp alanında insan sağlığına yararlı nükleer teknikler (Sterilizasyon, Röntgen, MR, Tomografi, SPECT, PET, Radyoterapi... ) çağımızın vazgeçilmezleri oldu. Bunun yanı sıra Elektrik enerjisi üretmek için, toplam 370 GWe gücünde, 400’den çok Nükleer santral inşa edildi. Dünyadaki tüm Nükleer santrallerin 1/4’ü, güç olarak 1/3’ü) ABD’de bulunuyor. Gerçi bu santraller Dünyanın elektrik enerjisi gereksiniminin yaklaşık %15’ini karşıladı ama elektrik enerjisi üretiminin yanı sıra, “yan ürün” olarak, Nükleer bomba yapımında kullanılabilecek Plütonyum da elde edildi.

~0,2Ton/GW.yıl  ölçeğinde, yani 1000 MW gücündeki bir nükleer reaktörde bir yılda kabaca 200 kg. Plütonyum elde edilebiliyor. Örneğin Yap-İşlet modeline göre mülkiyeti Rusya’nın olan 4800 MW gücündeki Mersin-Akkuyu Nükleer santralı da kuramsal olarak bir yılda her biri 150 bin Ton TNT gücünde 16 nükleer bombaya yetecek miktarda, 960 kg Plütonyum üretebilecektir (Tabii Nükleer patlayıcı üretmek için ille Nükleer santral olması gerekmiyor.).

Şimdiye dek Dünya nükleer reaktörlerinde patlayıcı olarak kullanılabilecek nitelikte olasılıkla ~1000 ton Pu-239 elde edilmiş olmalı. Yüksek enerjili a-ışını (alfa) salarak bozunan (Yarılanma süresi 24 bin yıl) ve radyasyon etkisinden çok kanserojen ‘toksik’ etkisiyle tanınan bu yapay element Plütonyum’un parasal değeri yaklaşık milyon $/kg dır.

Bugün Dünyada Nükleer silahlara sahip olan ve “Nuclear Powers” olarak tanınan 8 ülke var… (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan, K. Kore) bunlara 100 dolayında nükleer başlık sahibi olduğu bilinen İsrail’i de eklemek gerek. ABD’nin fisyon tipi (Uranyum-235 veya Plutonyum-239 atom çekirdeklerinin parçalanması) Nükleer patlamayı gerçekleştirmesinden 4 yıl sonra, 1949’da Rusya da Atom bombasını patlattı. Rusya’nın Atom programının başında ünlü Rus fizikçileri Andrei Saharov ve İgor Kurçatov bulunuyordu. Arkasından İngiltere, Fransa ve Çin Atom Bombalarını patlattılar…

1952’de ABD ilk Füzyon tipi (döteryum ve trityum atomlarının birleşerek Helyum atomunu oluşturması) Termo-nükleer bombayı patlattı. Halk arasında Hidrojen bombası olarak da bilinen bu daha yüksek enerjili Bomba, Atom bombası olarak bilinen bombadan kat be kat daha güçlü bir bombadır… Bunun üzerine öbür 4 ülke de hemen harekete geçti ve ardı ardına bu zor teknolojiyi başararak Termo-nükleer kulübe üye oldular… (Termonükleer bombanın patlaması için gerekli tetikleme enerjisini küçük bir nükleer bomba sağlıyor.)

1970’ten bu yana Dünyada artık 5 “Super Nuclear Power”  ülke var ve 24.10.1945’te kurulmuş Birleşmiş Milletlerdeki 193 eşit üye ülke arasında bu 5 ülke “öbürlerinden daha eşit” (AS: Primus inter pares) olarak sürekli veto” hakkına sahip oldular (AS: Sürekli 5’ler, Permanent Fives- 5Ps). İşe en geç başlayan Çin en becerikli çıktı; normal Nükleer Bomba yapımından 3 yıl sonra, Fransa’dan 1 yıl önce, Termo-nükleer Bomba (AS: Hidrojen bombası) üretimini başardı.

Ülke Atom Bombası Hidrojen bombası
ABD 1945 1952
Rusya 1949 1953
UK 1952 1957
Fransa 1960 1968
Çin 1964 1967

Aslında Anayasaları izin verse (ve isteseler) 2. Dünya savaşının yenik ülkeleri Japonya ve Almanya da bu listeye çoktan dahil olabilecek düzeyde Bilimsel ve Teknolojik olanaklara
sahip ülkelerdir. Son zamanlarda Uluslararası önemli yaptırım kararlarında, “5+1” şeklinde bir diplomatik formülasyonla, artık Almanya da 5’li Veto Grubuna dahil ediliyor.

Özetleyecek olursak                   :

  1. Dünya Savaşı tüm İnsanlık için çok pahalı bir ders oldu. İnsanlık yalnızca Nükleer dehşeti değil, kimyasal silah dehşetini de yaşadı. Genel geçer kanı o ki; yeni bir küresel (nükleer) savaşı engelleyecek küresel (nükleer) denge artık kurulmuştur; bir nükleer savaş olasılığı çok düşük görünüyor. (AS: Dehşet dengesinin caydırıcılığı; “detant”)

Ama yeni dönemde yeni risklerle karşı karşıya kalındı;

1-Nüfus Patlamasının ve Savurgan Tüketimin Çevre Felaketine yol açan kirlilik ve yıkım etkisi, ağırlıklı olarak fosil yakıt kullanımından kaynaklanan olumsuz iklim değişikliği (küresel ısınım, su baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk, hastalıklar…)

2-Gelir dağılımında gittikçe artan adaletsizlik (Zenginin daha zengin, yoksulun
daha yoksul oluşu) ve küresel Yaşam kaynaklarının dengesiz dağılımı, sonuçta kaos, göç, terör, bölgesel savaşlar…

Umarız ki               :

  • Beşiğimiz ve Mezarımız olan Mavi Gezegenimizin, İnsanlık için tek barınak yeri olduğu
    ve bu Gezegenin çok kırılgan yaşam ortamını korumak gerektiği bilinci giderek yayılır.
  • Liberal Ekonominin Dünya yaşam kaynaklarını sömüren umursamaz üretim furyası
    son bulur;
  • “tüketim toplumuna” doğru evrimleşen insanlık, çok geç kalmadan, Gezegeni yaşanamaz duruma getiren savurgan yaşam biçiminden vazgeçer, Nüfus artışını dizginler
    (kadın başına 1 çocuk!) ve
  • Kapitalist ekonominin uydurduğu “Sürdürülebilir kalkınma” peşinde koşmaz, “Doğayla uyumlu sürdürülebilir yaşam modeli” arayışına koyulur.

Aksi takdirde bu yüzyıldaki kıyım 2. Dünya savaşını 50’ye katlayacaktır… æ
________
*1915’te Çanakkale Boğazını, Gelibolu yarımadasını savunan Türk askerlerinin üzerine
İngiliz ve Fransız donanmalarından yağdırılan ve yaklaşık 100 bin askerimizin ölümüne
neden olan konvansiyonel (klasik) bombalar da toplamda 1-2 Hiroşima bombası
eşdeğerindeydi!…

15 kT Nükleer Bomba demek, patladığı zaman 15 bin ton TNT patlamasına eşdeğer yıkım gücü (ısıl enerji) ortaya çıkaran bomba demektir…

Nükleer bombaların ayrıca çok tehlikeli, mutasyon ve kanser yapıcı, ışın (radyasyon)
etkisi vardır.

TNT patlaması ile (yani Dinamiti oluşturan moleküllerdeki Atomların ayrışmasıyla) ortaya çıkan güce aslında “Atom bombası”, Atom Çekirdeklerinin bölünmesi ile ortaya çıkan güce de “Nükleer Bomba” demek gerekirdi. 1 kg U-235 ‘in nükleer parçalanmayla teorik olarak 75 trilyon Joule (75 GJ) enerji açığa çıkar. 1 kg TNT patlamasında 4,2 milyon Joule (4,2 MJ) enerji açığa çıkar; dolayısıyla, “Nükleer Güç, Atom gücünün yaklaşık 17 milyon katıdır” diyebiliriz, (17 kTon/kg) ancak pratikte Atom çekirdeklerinin % 1-20 kadarı zincirleme reaksiyona girer ve öbür teknolojik kısıtlar nedeniyle Nükleer bombaların kuramsal etki/kütle üst sınırı vardır: ~ 6 kTon/kg

Bugün Dünyada, % 90 kadarı ABD ve Rusya envanterinde olmak üzere, her biri ortalama
150 kTon gücünde yaklaşık 16 bin Nükleer Başlık bulunduğu
sanılıyor.
Hiroşima bombasından 10 kat daha güçlü ama yüz kat daha kompakt olan bu başlıkların
dörtte biri her an için kullanıma hazır bekliyor. Kısacası, kullanım riski tümden sıfırlanmıştır” diyemeyeceğimiz Nükleer silahlar tüm insanlığı birkaç kez öldürecek güçtedir; bunun yanında bir o denli de konvansiyonel (AS: klasik) silah gücünü hesaba katmak gerekir.

http://www.youtube.com/watch?v=PB-atl3YBSQ

2. Dünya Savaşındaki başat Ülkelerin Liderleri
ABD-İngiltere-Rusya/Japonya-Almanya
F. D. Roosevelt 1882-1945  H. S. Truman 1884-1972
W. Churchill 1874-1965   J. Stalin 1878-1953
Hirohito 1901-1989   A. Hitler 1889-1945

Preview YouTube video Little Boy – Atom Bomb – Hiroshima

Little Boy – Atom Bomb – Hiroshima
============================================
Dostlar,

Seçkin Nükleer Fizik uzmanı Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamız, ricamızı kırmayarak kapsamlı bir 73. Yıl yazısı yazmış Hiroşima kıyımı gününde.. Kendisine engin bilgisi ve nükleer dayatılan enerjiye seçenek son derece yerinde önerileri için teşekkür borçluyuz..

ABD emperyalizmini ve Japon Faşizmini bir kez daha lanetlerken, masum kurbanların anısını saygı ile selamlıyoruz.

Sayın Ercan, bir nükleer savaş olasılığının karşılıklı dehşet dengesine dayalı olarak “epey” caydırıcı (Nuclear deterrence) olduğunu yazıyor.. Dileriz “haklıdır” ve 2,5 serseri,
sonu olmayan bir nükleer intihar serüveni insanlığa nükleer cehennem yaşatmaz..

Anımsayalım; Çernobil faciası, 2 kafadar teknisyenin santralın soğutma sistemiyle sorumsuzca oynamaları sonucu başımıza geldi (26 Nisan 1986).

Fukuşima yıkımı (felaketi) 1 Mart 2011’de idi ve deprem sonrası tsunami için 6 m olarak öngörülen duvarlar, 10 m’yi bulan dalga yüksekliği nedeniyle etkili olamadığı için yaşandı.

Riskleri sıfırlamak olanaklı değil.. Her zaman “beklenmedik – hesaba katılmadık” bir güvenlik zayıflığı olabiliyor ve bedeli son derece ağır oluyor..

Ayrıca halktan gizlenenler de var… İngiltere’deki Windscale Nükleer Güç Santralının 1957’deki patlaması halktan tam çeyrek yüzyıl gizlenmiş, taa 1982’de açığa çıkarılmıştı!

Bu bakımlardan; Türkiye’nin Akkuyu ve Sinop nükleer güç santrallarından vazgeçerek temiz – güvenli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi ve ulusal enerji seferberliği ilan etmesi gerekir. Son yıllarda güneş enerjisinden, rüzgar enerjisinden yararlanma alanında epey teknolojik ilerleme sağlanmıştır ayrıca..

Almanya’nın 2030’a dek nükleer enerjiden çıkacak olması son derece öğreticidir.

Sevgi ve saygı ile. 6 ve 9 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net       profsaltik@gmail.com                      

Notlar : Sitemizde daha önce yayımladığımız ve güncellediğimiz aşağıdaki 2 dosyanın da incelenmesini öneririz : Radyasyon_ve_Toplum_Sagligi_2011
http://ahmetsaltik.net/2015/08/07/hirosima-ve-nagasaki-vahsetinin-67-yili/

 

“….İş Çantada Keklik Değil !…” RTE

“….İş Çantada Keklik Değil !…” RTE

Konuk yazar : Ali Ercan
Değerli arkadaşlar,
24 Haziran 2018 seçimi, (Cumhuriyet Tarihimizin kritik faz geçişi olan 1950 Seçiminin, diyalektik anlamda anti-tezi olarak) tarihe geçecek bir Seçim olabilir.

1950’de yapılan “ilk serbest seçim” örgütlü Orta çağ Zihniyetinin, Ülke genelinde yeterince kök salamayan 1923 Aydınlanmasına (Laik Cumhuriyete ve Mustafa Kemalin başlattığı Devrimlere) karşı “Sandık Demokrasisi” ile Zafer kazandığı bir Seçim oldu; Ve o günden bu yana bütün Seçimleri (saman alevi gibi sönen bir-iki istisnanın dışında) aynı zihniyetin Partileri kazandı…

Ülkemiz bu 70 yıllık süre içerisinde, yüzme bilmeyen bir insanın boğulmamak için Denizde çırpınışına benzer bir çırpınışla vakit geçirdi; İnsanını harcadı, Enerjisini harcadı, Zamanını harcadı, (yıllık ortalama %25 enflasyonla) emeğinin dörtte birini Emperyalist sisteme kaptırdı, ve her şeyden önemlisi Ülkenin geleceğini kuracak fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesilleri yetiştiremedi.

Bugünkü Türkiye hemen her konuda (Ekonomi, Sanayi, Tarım, Doğal Kaynaklar, Enerji, Su, Gelir, Gelir Dağılımı, Sosyal Adalet, insan hakları, Basın Özgürlüğü, Sağlık, Çevre, ortalama yaşam süresi, Eğitim, Bilim, Teknoloji, Patent, Rekabet…..) Dünya ortalama düzeyinin biraz altında, biraz üstünde bata-çıka yaşamaya çalışan 3. sınıf bir Ülkedir.

Yeteneksiz, beceriksiz, öngörüsüz, muhteris politikacıların yönetiminde, Geri kalmışlığın, çağdaş Dünyadan kopmuş olmanın utanç verici sonuçları Hamaset ve öte Dünya masallarıyla örtülenmeye çalışılıyor, ama nafile; Hasta artık narkozdan çıkmaya, acıları hissetmeye başladı.

Türk parası hızla değer yitiriyor; İşsizlik ve Enflasyon %15’in üzerinde, Hapishane doluluğu bakımından Dünyada ilk 10 Ülke arasında, Kredi notu düşürülen Ülke, gittikçe büyüyen Cari açığı kapatabilmek için yüksek faizle borç bulmakta bile zorlanıyor.

Cumhuriyet birikimlerini, Fabrikaları, Bankaları, Limanları, Doğal kaynakları, Suları ormanları, Madenleri … ‘babalar gibi’ satıp savurarak kısa bir süreliğine yaratılan yapay bir rahatlıktan sonra, Geleceği çalınmış Türkiye‘nin hazin manzarası artık boş laflarla değişmiyor… Her şeye rağmen yapıştığı iktidar koltuğundan nedense bir türlü ayrılmak istemeyen Yöneticilerin tek umudu, sorgulayamayan, şükürcü milyonların kelle sayısı….
***
Bu seçimde toplam 59,4 milyon seçmen var; olasılıkla 50 milyon Oy kullanılacak. Adam başı 3 Oy pusulasından en fazla 180 milyon, hadi bilemediniz %10 yedek fazlasıyla 200 milyon Oy pusulası yeterli olduğu halde, YSK 300 milyon Oy Pusulasının basıldığını açıkladı… Akıl almaz bir durum… İktidar lehine 7/24 reklam ve propaganda yapan 20 den fazla kanalda TV yayınları ve Sosyal medyada Saray soytarılarının şaklabanlıkları gırla gidiyor… Devlet olanaklarının iktidar hizmetine sunulması da cabası….

Yine de, her şeye karşın, Seçmenler Oylarını kullanmalı, Sandıklara, kullanılan/ kullanılmayan Oylara sahip çıkılmalıdır. 1-2 bin sandık bile sonucu belirleyici olabilir; çünkü bıçak sırtında olan bir Seçimin kaderini belirleyecek kadar yeterli oy pusulası vardır bu 2 bin Sandıkta.

  • Sandık sonuç Tutanaklarının ıslak imzalı kopyalarının Parti Genel merkezlerine ulaştırılması da büyük önem taşıyor. 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı ve yakın çekim

Stalin‘in fotoğraftaki sözü akılda tutularak, çok dikkatli olmalı ve elden gelen tüm çaba gösterilmelidir.

  • “Oyu verenler değil, sayanlar belirler her şeyi”

Bakalım Türkiye 4-5 yılda bir gelen bir şansı kullanabilecek, Ülkeyi Gelişmişlikte (Bağımsızlık, Özgürlük, Eşitlik, Refah, Adalet ve Demokrasi Merdiveninde) bir basamak yukarı çıkaracak olan Penaltı vuruşunu Gole çevirebilecek mi ?..

Başarılar diliyorum. æ

ANKETLER ve PSİKOLOJİK ETKİLERİ

ANKETLER ve PSİKOLOJİK ETKİLERİ

Konuk yazar : Prof. Dr. D. Ali Ercan
(AS: Bizim kapsamlı bilimsel katkımız yazının altındadır..)
Değerli arkadaşlar,
Bildiğiniz gibi her seçim öncesi Anket şirketleri % 1-2 hata payı ile Seçim sonucunu kestirdiklerini iddia ederler ama bu kestirimleri istenen güvenlik aralığında çıkmaz genelde. Bunun 2 nedeni vardır:

1. neden; Anket şirketleri ana kümeyi birebir yansıtacak bir alt küme (Örneklem) seçmekte çok zorlanırlar. Denek sayısını artırmakla, biraz olsun bu sorunun üstesinden gelmeye çalışsalar da yanılgı kaçınılmazdır (AS: örneklem yanılgısı – sampling error). Elbette bir Küme ne denli büyükse Ana Küme gerçeğine, Doğruya erişim şansı da “matematik olarak” o denli büyüktür. Normal dağılımda, %5 hata ile sonucu kestirmek için bile yaklaşık 10 bin denekli bir alt küme gereklidir, ama uygulamada Anket Şirketleri %10’dan küçük hata verecek Denek Kümeleriyle yetinir. Ancak, Ülke genelindeki seçmenlerin siyasal eğiliminin normal dağılım göstermeye-ceğini de biliyoruz.

Belki Anketçiler için en pratik olanı “Bir önceki genel seçim sonucuna en yakın sonucu almış olan 4-5 küçük (Niş) alana odaklanmaları” daha mantıklı olurdu; ama nedense bunu pek uygula-mıyor ve eski usul “Raslantısal Telefon bağlantıları”nı veya “birebir sokak karşılaşmaları”nı te-mel aldıkları 2-3 bin kişilik Denek Kümelerine güveniyorlar.

2. neden, yayınlanan anket sonuçlarının seçmenler üzerindeki psikolojik etkisidir. Seçmenler yandaşı oldukları partinin umdukları oranda desteklenmediğini görünce seçime katılmamak veya siyasal tercihine en yakın bir başka partiye oy verme eğilimine girerler. Bu etki daha çok küçük Parti yandaşlarında görülür. Sosyal canlılar içgüdüsel “çoğunluk grup” üyesi olmayı güvence olarak görür. Sonuçta anketler toplum davranışını, bilerek-bilmeyerek ileri sürdükleri yanılgı payı oranından daha çok etkilemiş olurlar. Bu nedenle de Anket Firmalarının yansızlığı çok önemlidir ve haklı olarak bu sorgulanır.

2015 seçiminde 11 Anket Şirketinin ortalama hata payı %16 oldu; en isabetli diyebileceğimiz A&G’nin bile kestirimlerinde ortalama %10 hata payı vardı (AS: standard error) … HDP’yi %20, MHP’yi %19, CHP’yi %7 ve AKP’yi %14 yanılgı ile kestirdikleri ortaya çıktı.

Özetle şunu belirtmek istiyorum; bu seçimde de benzer tablolar olabilir. Anket sonuçlarına özen ve serinkanlılıkla yanaşın ve “en azından +/- %10 yanılgı payı” ile okuyun verdikleri rakamları. Örneğin anketin verdiği 18 rakamını “19,8 – 16,2 arasında bir rakam” olarak okuyun.

Sevgilerimle. æ
===========================================
Dostlar,

YUNUS’un MİSTİK MATEMATİĞİ…

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan Nükleer Fizik uzmanıdır ve kaçınılmaz biçimde ileri düzey mate-matik bilgisi sahibidir. Kamuoyu yoklamaları güncel ve belki de büyük ölçüde gereklidir. Siya-sal parti programlarının kamuoyunda onaylanma düzeyini sürekli izlemek yerindedir. Örnekleme dayalı anketlerde kullanılan olasılık hesapları, temel matematik bilgisi kapsamındadır (yukarı-daki metinde yer yer ayraç içinde katkı verdik.. Biz Hacettepe Tıp 1. sınıfta 2 yarıyıl Yüksek Matematik okuduk; tıpta uzmanlık eğitimimizde yoğun Biyoistatistik eğitimi aldık ve ayrıca Biyoistatistik yüksek lisans derslerini tamamladık.. Ankara Üniv. SBF’de de lisans eğitimimizde Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi diploması sahibiyiz..).

Kural şudur :

  • Örneklem çekilen her kestirimde kaçınılmaz olarak -matematiksel- hata payı vardır,
    bu hatanın adı “örneklem hatasıdır” ve büyüklüğünün hesaplanması olanaklıdır.

Yapılacak kestirimin %90, 95, 99 ve 99.9.. güven düzeyi önceden öngörülmektedir. Bir de, +/- sapma büyüklüğü önceden öngörülmelidir. Evrenin –konumuzda seçmenlerin- herhangi bir olayda gerçek eğilimleri (örn. bir siyasal partinin alabileceği oy oranı) noktasal olarak kesti-rilemez; ancak bir aralık (interval) verilebilir. Doğallıkla; anketi yaptıranlar da, yapanlar da, bilinmeyen ve merak edilen evren (seçmen) parametresini (oy oranını) olanaklı en yüksek güven düzeyi ve en dar aralıkta kestirmek ister (confidence interval). Dolayısıyla, bu tür kestirim raporlarının yöntemlerini – varsayımlarını özenle okumak gerekir. Tartışılmaz biçimde “bilim namusu” (araştırma etiği!) en başta geliyor.. Ne var ki; tam da tersine, kamuoyunu yönlen-dirmek için bu veriler Makyavelistçe, en ahlak dışı biçimde algı yönetiminde kullanılabiliyor..

Seçim sonuçları belirlendiğinde artık “örneklem” değil “sensus” (tam sayım) söz konusudur. Ancak hala seçime katılmayan kitle dikkate alınmalıdır. Evrenin bilinmeyen parametresi ne ise (konumuzda partilerin oy oranları!) artık kestirilme aşaması geride kalmış, takke düşerek kel görünmüştür. Şirketler, hata hesaplarını yaparak yanılgı kaynaklarını bulmaya çabalamalıdır.

Son olarak; örneklem büyüklüğünü artırarak sonsuza dek artan bir kestirim güvenliği sağlamak olanaklı değildir; çünkü bu 2 değişken arasındaki bağ doğrusal (lineer) değildir. Örn. bir bardak çayın şekerinin tadına bakmak için (şekersiz içilmesi daha iyi!) bir çay kaşığı (küçük örneklem) ya da bir çorba kaşığı kadar örnek (büyük örneklem) almak arasında hemen hemen hiçbir fark yoktur; şekeri iyi karıştırmak ve türdeş (homojen) bir dağılım sağlamak koşuluyla.. Bir tencere çorba için de yemek kaşığının ucu ya da koca bir kepçe dolusu çorba alarak tadına bakma örneği de verilebilir. Dolayısıyla örneklemin büyüklüğü ve bileşimi (kompozisyonu), maliyet-zaman-insangücü vb. giderler de dikkate alınarak birlikte ve optimal düzeyde sağlanmalıdır. Bileşimi uygun “küçük” bir örneklem, uygun bileşimde olmayan daha “büyük” bir örneklemden daha çok temsil edici olabilir, daha güvenilir kestirim sağlayabilir. Örnekleme dayalı kestirimlerde hem örneklem kuramı – matematiği hem de incelenen konuya ilişkin yetkin alan bilgisi gerekir; dolayısıyla takım (ekip) çalışması zorunludur.
***
Ancak Derviş Yunus‘un ormandan kestiği odunlar hep çok düzgün ve eşit uzunluktadır! Bu “örneklem“de standart sapma “sıfır” idi. Öğretmeni Taptuk Emre işin hikmetini sordukta;

Bre Yunus, ormanda hiç eğri odun yok mudur, hepsi bir uzunlukta mıdır??

sorusunun yanıtı, Yunus’un mistik Matematiği ile

Şeyhimin dergâhının kapısından odunun bile eğrisi giremez.. olur.
***
Siyasal partilerin kapılarından giren “odunlarzamanede ne ölçüde doğru acaba?

Sevgi ve saygı ile. 08 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

TÜRKİYE’DE SİYASET SAHNESİ

TÜRKİYE’DE SİYASET SAHNESİ

Prof. Dr. D. Ali Ercan
18 Nisan 2018

Değerli arkadaşlar,

Yalnızca bizde değil, hemen tüm demokratik Ülkelerde Siyasal Partileri ideolojik bir çizgi üzerinde tesbih taneleri gibi yan yana dizmek alışkanlığı vardır… Aşırı Sağ, Sağ, Ortanın Sağı, Orta (neyse?) Ortanın Solu, Sol ve Aşırı sol diye…. sanki “Renk spektrumu” mübarek..

Bu tek boyutlu skalada (eşelde) her Parti göreceli olarak solundaki Parti tarafından “Sağcı” sağındaki Parti tarafından da “solcu” olarak algılanır… ki bu çok basit, ama bir o kadar da kafa karıştırıcıdır. Aynı cenahta birbirine çok yakın iki Parti başka bir konuda birbirinden fersah fersah farklıdır. Öyleyse Siyasal Partileri bir Çizgi üzerine dizmek hiç de mantıklı değildir.

Siyasal Partilerin varlık nedenleri ve misyonları her şeyden önce Devleti yönetmektir;
yani Devletten beklenen işlevleri yerine getirmek iddiasındadırlar. Devletin 3 temel görevi ise,
Yurt içinde Vatandaşların (Milletin)

1-Özgürlük, 2-Güvenlik ve 3-Gönencini sağlamaktır.

Dolayısıyla Devleti Yönetmek iddiasıyla ortaya çıkan Siyasal Partileri tek boyutlu değil,
3 boyutlu ideoloji uzayında konumlamak, kıyaslamak en doğrusudur.

Ben şimdilik Gönenç (ekonomi) boyutunu erteleyerek, salt 2 boyutlu siyasal düzlem üzerinde Partilerimizi kabaca konumlandırmak istiyorum.. Özgürlük Boyutunda “Laiklik“, Güvenlik Boyutunda da “Ulus Devlet” Aydınlık Çağda erişilen en uç noktalardır… Bu değerlerin sıfır olduğu noktada (eksenlerin kesim noktası) Orta Çağ toplumlarının yaşam modeli (Despotizm, Feodalizm, Şeriat) vardır..

Otomatik alternatif metin yok.
Mustafa Kemal‘in “Bilimin rehberliğindeki Ulus Devlet anlayışı” ile 1923 te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bu Çağdaş değerleri benimsemiş bir Devlettir ve ilk kurulan siyasal Parti CHP de bu değerlerin kesim noktası koordinatta yer almıştır… Oy alabilmek, Seçim kazanmak uğruna CHP bu değerlerden (Laiklik ve Ulus Devlet) zamanla ödün vermek durumunda kalmışsa da, yine bu köşeye en yakın Parti konumundadır… (Keşke çok Partili Siyasal Yaşama geçildiğinde, Altı Ok” amblemi TBMM Bayrağı olarak belirlense ve O milli Çatı altındaki tüm Partilerin tartışılmaz ortak değerleri haline gelebilseydi!)

***
Bugün için TBMM’de temsil edilen Partilerin bu 2 boyutlu siyasal alan üstündeki konumlanmalarına baktığımızda, “AKP+MHP+BBP grubu” nu sınırlayan çizginin öte yanında İYİP, CHP ve HDP’yi görüyoruz. Partilerin Oy potansiyelini gerçekçi bir değerlendirmeyle göz önüne aldığımızda, bu 2 blok arasındaki Oy farkının en çok %2 kadar olabileceğini söyleyebiliriz.

HDP her ne kadar Laiklik ortak Paydasında CHP ile bir araya gelebilse de “Ulus Devlet” anlayışında o denli bir örtüşümün olmadığı görülüyor. İYİP ve CHP arasında da elbette farklılıklar olabilecektir; İYİP ve HDP arasında da aşılması zor, ama olanaksız olmayan ideolojik farklılıklardan söz edebiliriz; Bakalım bu Üçlü Akıl; İzan, Feraset, Zeka, Mantık, Yurt Sevgisi, Tevazu, gösterebilecekler ve

“Amacımız iktidar olmaksa, farklılıklarımız teferruattır..” diyebilecekler mi?

Demem o ki,

  • Muhalefet için tartışmasız TEK ÇÖZÜM var;

  • İYİP+CHP+HDP ittifakı !

Eğer bu ittifak gerçekleşmezse, seçimi “AKP+MHP+BBP ittifak Grubu” nun alacağına kesin gözüyle bakabiliriz?

Bu böyle biline, çare buluna ! æ