Etiket arşivi: Ali ERcan

TL’NİN ÖNLENEMEYEN ERİYİŞİ

MUSTAFA KEMAL’İ SEVMEK VE ANILAMAK

Ali Ercan
Prof. Dr., Çekirdek Fiziği
ADD Genel Mrk.Bilim Kurulu başkanı
10 Kasım 2021

_______________________
MUSTAFA KEMAL’İ SEVMEK VE ANILAMAK

Değerli arkadaşlar,
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk‘ü, tarihsel kayıtların güvenilir tutulamadığı öyle bin, iki bin yıllık uzun geçmiş devirlerin tozlu belirsizliklerinden, -mış- lı geçmiş masallardan değil; 100 yıl önceki matba, kitap, fotoğraf, sinema dönemi belgelerinden ve aynı dönemi yaşamış güvenilir tanıkların net aktarımlarından tanıyoruz, biliyoruz.
Tarih, kahraman askerler, büyük komutanlar, insanlığa ışık tutan bilge filozoflar, yurt sevgisiyle dolu devlet adamları, geleceği öngören ve düzenleyen devrimciler gördü; ama bütün bu nitelikleri bünyesinde toplayan bir insanı ilk kez kaydediyordu:
  • Mustafa Kemal Atatürk!
Mustafa Kemal‘in söyledikleri, yazdıkları, yaptıkları, yapmak istedikleri, Türkiye ve Dünya üzerine düşünceleri ortadadır… (Kişisel zevkleri, özel yaşamı, inancı, inanıyorsa neye nasıl inandığı vs. bunlar kimseyi ilgilendirmez)
Mustafa Kemal‘i bir vatan kurtarıcı, kahraman bir asker, iyi giyimli çağdaş bir insan olarak gören, beğenen, “seven”, “sarı saçlım, mavi gözlüm” diye türküler düzen, övücü şiirler yazan, göğsünde rozetini taşıyan, O’nun adı arkasında politika yaparak koltuk yarışında olan çok insan var… Tamam da; iş O’nu “anlamak” ve “izlemek” konusuna gelince, aynı yüksek oranı göremiyoruz ne yazık ki…
O büyük Adam, 20 yıl gibi kısa bir sürede, adeta yoktan var edilmiş Laik, Demokratik, tam bağımsız bir Cumhuriyet yarattı; Ortaçağın karanlık batağındaki Anadolu halkından Yurtta ve tüm Dünyada Barışı önceleyen, Barış içinde yaşamı amaçlayan, imtiyazsız-sınıfsız, kaynaşmış bir çağdaş bir toplum, bir Millet yaratmak için savaştı..
Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe, Savaş bir cinayettir” diyen, “Hayatta en doğru yol göstericinin (müspet) Bilim” olduğunu söyleyen, Kapitalizmin ve Emperyalizmin karşısında Ulusal hak ve çıkarlarını savunan Mustafa Kemal’i anlamak, bence “insan olmak-olmamak” olgunluk sınavının birinci basamağıdır.
***
Değerli arkadaşlar,
Atatürkçü Düşünce sistemi (yani Kemalist ideoloji, Kemalizm) en kısa tanımıyla,
  • Bilimin rehberliğindeki Ulus-Devlet anlayışıdır
ve bu yalnızca Anadolu’ya özgü, yerel değil, evrenseldir.
Kapitalizmin İnsanlığı ve Gezegenimizi getirdiği bu noktada, 21. yy’ın devasa sosyo-ekonomik, ekolojik problemlerinin (AS: sorunlarının) batağından çıkarak, 22. Yüzyıla salimen (AS: güvenle) girecek ülkeler, –adını doğrudan, açıkça dile getirmeseler de– sonuçta Atatürkçü Düşünce Sistemini başarıyla uygulayan, yani pozitif bilimin yol göstericiliğinde ilerleyen Ülkeler olacaktır.
Sevgilerimle. æ

DÜNYA DEMOKRASİ LİGİNDE TÜRKİYE’NİN YERİ

Ali Ercan

Prof. Dr., Nükleer Fizik

10-9 Tam demokrasiler
8-7 Kusurlu demokrasiler
6-5 Ara (hybrid) rejimler
4-0 Otoriter-dikta rejimler.
Buna göre, Demokrasi Göstergesi 6 puvanın altında olan ülkeler “demokratik ülke” sayılmıyor.
Türkiye 2006’da 167 ülke arasındaki demokrasi sıralamasında 5,7 puvanla 88. durumdaydı. En son yayınlanan 2020 raporuna göre, Türkiye epey gerilemiş görünüyor; nitekim 4,5 puvanla 104. sırada bulunuyor; yani Dikta rejimleri sınırına iyice yaklaşmış; bakalım, 2021 notu nasıl olacak… Kardeş Azerbaycan ise, 2,7 puvanla 167 ülke içinde 146. sırada yani otoriter/dikta rejimler bölgesinde bulunuyor (bkz. tablo)
Fotoğraf açıklaması yok.
***
Değerli arkadaşlar,
Demokrasi sözcüğü eski Helen (Bugünkü Yunan) dilinden gelir. (Demos = Halk) ve (Kratos = Güç, iktidar) sözcüklerinden türetilmiş bir kavram; Halkın öz yönetimi, Halkın halk tarafından yönetimi anlamına geliyor. Türkçe “Halkçılık” Demokrasi anlamındadır. (Bkz. Afet İnan, Yurttaşlık bilgileri kitabında Atatürk‘ün el yazısı)
Eski Atina’da olduğu gibi, 25-30 bin kişiden oluşan kent erkeklerinin büyük meydanda, Agora’da toplanarak kent sorunlarını oylamak dönemi artık çok gerilerde kaldı. Bugün Dünya nüfusu 8 milyara erişti, ülkelerin, kentlerin nüfusu milyonlarla ifade ediliyor; o nedenle demokrasinin çağımızdaki uygulama biçimi Temsili Demokrasidir; çağdaş Parlamenter demokrasi (farklılıkları kapsayan) “çoğulcu” ve olabildiğince yüksek derecede “katılımcı” bir yönetim biçimidir. Bu arada, aklıma geldi, ekleyelim; eski Atina demokrasisinde kadınların ve kölelerin oy hakları yoktu!*
Elbette, toplum içinde farklı düşünen, farklı inanan insanların hak ve özgürlüklerine, yaşam biçimlerine karşılıklı hoşgörülü ve saygılı olmak esastır; ancak bu yetmez, “özgür ve eşit yurttaşların öz yönetimi” olan Demokrasinin etkin işleyebilmesinin vazgeçilemez ön koşulu “Laiklik ilkesi“dir. Kamusal yaşamda, Devlet yönetiminde dogmalar, inançlar, Din vs. değil yalnızca ve yalnızca Bilim olmalıdır yol gösterici…
Türkiye’nin Demokrasi öyküsünü bu gerçekler ışığında nereye oturtabiliriz ki?! Kurtuluş savaşının ve büyük Dünya savaşının yaralarını henüz saramamış, Cumhuriyet Devrimlerini henüz tam anlamıyla içselleştirememiş, yorgun, bitkin, yoksul ve cahil bir ortaçağ toplumunun önüne sandık kondu; Oyu istendi (fikri soruldu); Doğal sonuç ortada ! 70 yıldır ağırlıklı olarak Laiklik karşıtları ligası çıkıyor sandıktan.
Değerli arkadaşlar,
Arapça “Fikir” sözcüğünün Öz Türkçe karşılığı “Oy” dur. (kimi lehçelerde Öğ**) Dolayısıyla “Oy vermek”, Fikrini söylemek, fikrini açıklamak anlamına gelir. Uğur Mumcu’nun çok kullandığı ünlü bir sözle bitirelim;
  • “Bilgisi olmayanın Fikri de olamaz”,
yani “Bilgisi olmayanın Oyu da olamaz!” (QED***)
Sevgilerimle…æ
_______________
* Ayrıca oylamak için Agora’ya girişte düz, ince bir çizgi üzerinde yalpalamadan yürüyebilmek gerekiyordu “sarhoş olmadığını” kanıtlamak için!.. Çağımızda da bir zeka testi yapılabilir örneğin 😄
** Öğ kökünden Öğüt (ders, nasihat) ve Öğretmen (öğleten) sözcükleri hala yaşıyor dilimizde…
Büyük Atatürk “Türk, Öğün, Çalış, Güven” derken “öğün” ile övünmeyi, böbürlenmeyi değil, “düşünmeyi” kastetmişti.
Anadolu Türkçesindeki (Düşün-mek, Anla-mak, Hatırla-mak) eylem sözcükleri Orta Asya da sırasıyla, (Ögün-, Tüşün-, Anıla-) biçiminde idi yüzyıllar öncesi… Kimi fosil kalıntılar var. Örneğin An(ı)lamak = (Ar.)Hatırlamak, kökünden “Anı” sözcüğü “hatıra” karşılığı kullanılıyor hâlâ.
***Matematik ve mantıkta net çözümlerin, kanıtların sonunda Latince QED harfleri konur (quod erat demonstrandum)
======================================
Dostlar,
Günümüzde Demokrasinin eriştiği evrimsel basamak, “doğrudan demokrasi” dir.
Gerek toplumsal (kolektif bilinç) gerekse bu olguyu destekleyecek teknik altyapıya birçok ülkenin hazır olduğu söylenebilir.

Tipik olarak cep telefonlarına gönderme yapmaktayız. 18+ yaş cep telefonu sahibi, oy kullanma yeterliği olan (us sağlığı yerinde) herkes, şimdilik önemli halkoylamalarında (referandum ya da plebisit) bu telefonlarıyla oy kullanabilirler. Örn. e-devlet kodlarıyla oylama ortamına erişip gerek görülen ek güvenlik önlemleriyle birlikte oylarını kullanabilirler, özçekim (selfi) fotoğraflarını ya da parmak izlerini okutabilirler..

Sanırız çok zaman kalmadı.. 18+ yaş, oy kullanma ehliyetli  herkesin temel teknik donanımı olan cep telefonu edinmesi ve kullanabilecek beceriye erişmesi. Gerektiğinde az sayıda zordaki yurttaşa yeminli destekçiler de sağlanabilir.
Düşünsenize, bir Anayasa değişikliği ya da başkaca temel konularda yasa oylaması ya da genel af için görüş alma.. Birkaç saat içinde Türkiye’de 60 milyon dolayında seçmenin istencini belirleme!
Siyasal sistem, teknolojinin de itkisiyle bu yönde evrilmeli ve Antik Yunan‘ın 2500 yıl önceki özlemsel (nostaljik) Agoraları sanal ortamda oluşturulmalıdır; aradan aza zaman geçmedi! Kuşkusuz kadın – erkek ayrımı olmaksızın ve Köleci toplumu çoook gerilerde bırakarak..
Sevgi ve saygı ile. 10 Ekim 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

MASAL ve MANTIK

Ali Ercan
Prof. Dr., Çekirdek Fiziği 

Değerli arkadaşlar,

 

Biliyoruz ki masallar, efsaneler (esatir, mitoloji) yüzlerce, binlerce yıl önceki insanlığın hayal aleminde üretilmiş gerçek dışı öykülerdir. Ancak, bu masalları hâlâ gerçek sanan beyinlerin toplumda çoğunluk oluşu, açıkça şunu gösteriyor ki; insanın kültürel gelişimi bilimsel gelişimin çok gerisinde kalmıştır.

Kültürler (dil, din, yaşam biçimi, teknik, sanat) gezegenimizin buzul çağından sonra, “dengeli iklim koşullarını” yaşadığı son 8 bin yılda ve yerleşik yaşanabilecek verimli / sulak toprakların bulunduğu coğrafyalarda oluştu. Hemen her kültürün, “Dünya-Evren-Yaratılış” üzerine ürettiği bir mitolojisi vardır. Bu kültürler içinde dikkati en çok çekenler; Nil (Mısır), Dicle-Fırat (Mezopotamya), Seyhun-Ceyhun (Türkistan), İndus-Ganj (Hindistan), Yangtse-Huang (Çin) kültürlerini sayabiliriz. Amerika kıtasındaki Maya-Aztek kültürlerini de unutmayalım.

Kültürü, günümüz insanlığını geniş çapta etkisi altına almış olan coğrafya, tartışmasız Mezopotamya‘dır (Sümer, Babil ve ardılları). Bugün Dünya nüfusunun en az yarısı, Mezopotamya kültürünün ürünleri olan inanç sistemleriyle ilintili toplumlardır.

Çocuk masalları vardır; iyi-güzel-doğru davranış örnekleriyle, ‘düşünsel terbiye’ amaçlı yazılmış (kimi kez resimli) kitapçıklardır. Bu masallardaki ölçülü abartılar çocukta mantıksal sakatlığa pek yol açmaz; gülünüp geçilir; çocuk da öykünün “gerçek” olmadığının, olamayacağının farkına (ayrımına) varır çok geçmeden.

Ancak büyüklere yönetilmiş gerçek üstü “ciddi masallar” (?) için aynı toleransı (hoşgörüyü) gösteremeyiz. Bu uyduruk masallardaki mantıksız kurgular, belki o zamanların koşulları ve bilgi düzeyi nedeniyle bir derece anlayışla karşılanabilir; ama binlerce yıl sonra, uzay çağında milyonlarca insanın bu masalları hala ciddiye alıp inanmalarını onaylamak, mantıklı görmek olanaklı değildir. Ortadoğu kutsal kitaplarında (örn. Tevrat’ta) anlatılan öyküler içinde çok bilinen “ürkütücü bir örnek” vardır :

1. 100 yaşında bir Adam, rüyasında Tanrıyı görür;
2. Tanrı O’na, “Benim için oğlunu kurban et” der.
3. Adam uyanır, hemen bıçağı alır, tam oğlunu boğazlayacak…
4. Gökten bir melek, bir koyun getirir.
5. Melek ona, “dur, yapma ! ” der. “Tanrı seni sınadı”
6. Sen Tanrının sevdiği kullarından oldun.
7. “Oğlunu bırak, bu hayvanı kurban et!” der ve gider.

Şimdi bu öyküyü irdeleyelim : Madem ki Tanrı,

*Hep var olan,
*Gücü her şeye yeten, Evrendeki tüm bilgiye egemen,
*Her şeyi yaratan, koruyan, yok eden, istediği biçime sokan,
*Hiçbir şeye gereksinim duymayan,
*Gelecekteki her şeyi önceden bilen…. özellikleriyle

Gerçeklik ötesi (metafizik) bir süper kavram olarak algılanıyor; o zaman bu masalın kurgusu Tanrı tanımıyla çelişiyor. Tanrı adamın çocuğunu kesip kesmeyeceğini önceden bilmiyor muydu? Biliyorsa bu sınav gereksiz, anlamsız; bilmiyorsa Tanrı’ya atfedilen (AS: yüklenen) özelliklerle çelişmiyor mu?

Ayrıca Tanrı’ya yaranmak, O’nun sevgili kulu olmak ve Cennetle ödüllendirilmek için (yani salt kendi şahsi çıkarı için) oğlunu kesecek ölçüde hırslı birini kendine “elçi” tayin edişi de “rahman ve rahim” bir Tanrı kavramıyla çelişiyor. (Gökten gelen ?! koyunu bir yana bırakalım..)

Sonuçta; neresinden bakarsanız, bakın mantıksız kurgulanmış, hatta “Tanrıyı küçük düşürücü bir masaldır bu !”
***
Buna benzer daha birçok masal var Ortadoğu mitolojisinde; Günümüzün acı gerçeği şu ki; inançlı olduğunu söyleyen milyonlarca insan, inandığı Dinin kitabını dikkatle, irdeleyerek okumuş değil… (daha doğrusu okuyup anlaması kasıtlı olarak engellenmiştir!) (AS: Diyanet İşleri Başkanı daha geçen hafta “Türkçe okunan Kuran, Kuran değildir” buyurdu!?)

Örneğin İslam coğrafyasında, Halkın inandığı (ya da inandığını sandığı) kutsal kitabını kendi anadilinde okuyup anlamasını engellemek için özellikle Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya.. gibi ülkelerde çok etkili, asalak bir Ruhban sınıfı türemiştir;

Bu ülkelerdeki yüz milyonlarca inançlı insan, bu ruhban sınıfının (Din baronlarının) eğitimi ve adeta zincirlerle bağlanmış, denetim ve gözetimi altındadır. Kutsal ögelerin istismarıyla, halkın uyutulması, teskin edilmesi ve belli bir siyasal seçime yönlendirilmesi bu Sınıfın en başta gelen görevidir. Karşılığında muazzam ekonomik kazanımları vardır.

Ne var ki; hemen her toplumda, şimdilik az sayıda da olsa, zincirlerini bir biçimde kırarak, aklını vesayetten kurtaran, fikri hür, vicdanı hür, aklı hür insanlar da var! Bunlar ya inançlarını bir biçimde değiştiriyor ya da tümden terk ediyorlar…

  • Aklın dogmalardan kurtuluşuna “Aydınlanma” diyoruz !Aydınlık yarınlara kavuşmak dileğiyle..

     

    Sevgilerimle.æ

MUSTAFA KEMAL’İN TARİH SAHNESİNE ÇIKTIĞI GÜN : 25 Nisan 1915

Prof. Dr. D. Ali Ercan
Nükleer Fizik Uzmanı

Değerli arkadaşlar,

Büyük Dünya Savaşının “Müttefikler” kanadı (İngiltere, Fransa ve Rusya) İstanbul’da buluşmak ve Osmanlı İmparatorluğuna kesin öldürücü darbeyi vurmak üzere Osmanlının en zayıf olduğu Denizler üzerinden büyük hareketi planlamışlar ve o zamana dek Dünyanın görmediği ölçekte büyük bir Donanma ile Çanakkale Boğazına dayanmışlardı…

17 Şubat 1915’te Çanakkale Boğazına girmek isteyen Müttefik Gemileri, Osmanlının Almanlardan aldığı süper ağır topların ateşi altında Boğazı geçememişler, kezlerce geri çekilmişler ve bu denemeleri 18 Mart’a dek sürmüştü. En sonunda 6 büyük savaş gemisinin Çanakkale Boğazı içine (bkz. mavi çizgi ve kırmızı noktalar) Nusrat Mayın gemisinin döşediği mayınlara çarparak batmaları veya ağır yaralanmalar, ağır asker yitikleri nedeniyle geri çekilmişlerdi. Bu günü “Çanakkale Deniz Zaferi” olarak kutluyoruz…

Fakaat Savaş bitmemişti;
Deniz savaşını yitiren Müttefikler, B Planlarını uygulamaya başladılar: Gelibolu yarımadasını tümüyle işgal ederek, hedefe (İstanbul’a) hem karadan hem de denizden ulaşmak için hazırlığa giriştiler.

Midilli adasında yaralarını saran, hazırlıklarını bitiren müttefik güçleri 38 gün sonra, sürpriz bir çıkartma baskını başlattı; 25 Nisan sabahı Osmanlı mevzilerine yağdırdıkları ağır topçu ateşi altında Yarımadanın uygun kıyılarından çoğunluğu Avustralya ve Yeni Zelanda’dan devşirilmiş on binlerce askeri karaya çıkartmaya çalıştılar.

Yarımadanın en kritik ve en zayıf tutulan yerinden (Arıburnu) karaya çıkan askerler rahatlıkla ilerliyorlardı. Bu arada, yanında bikaç askerle, görev verilmediği halde, durumu bizzat gözetlemek için ileri hatlara dek gitmiş olan 9. İhtiyat Tümeni Komutanı Albay Mustafa Kemal, mermileri bittiği için geri çekilmekte olan 1 müfreze askeri görmüş, onları durdurmuş;

  • Mermimiz yoksa süngümüz var; derhal yere yatın, siperlerinizi hazırlayın ve bize yardımcı güçlerimiz gelinceye dek elde kalan son cephanemizle oyalayalım..” diyerek müfrezenin geri çekilişini durdurmuştu.

Tepede Türk askerlerinin siperde olduğunu gören Düşman da ilerlemeyi durdurmuş, sipere yatmış ve yukarıya doğru makineli tüfek ateşi başlatmıştı.

Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesinin 5. Ordu Komutanı Otto Liman von Sanders‘ten izin almadan, inisiyatifini kullanarak ihtiyat kuvveti 57. Alaya haber göndermiş ve Alay, başlarında Hüseyin Avni Bey, çok kısa bir zaman içinde, koşar adım olay yerine yetişmişti.

Mustafa Kemal, 57. Alaya saldırı (taarruz) buyruğu (emri) verdi.
57. Alay kendisinden 3 kat daha büyük Anzak birliklerine taarruz etmiş, düşman durdurulmuş, geri püskürtülmüştü… Ama gökten mermiler, ağır bombalar yağmur gibi yağıyordu* Osmanlı mevzilerine… ve Alay, komutanı Hüseyin Avni dahil son erine dek şehit düşmüştü.

Bu mevzi savaşları aylarca sürdü. 25., 26. ve 27 inci Alaylar da geri çekilmediler, kahramanca savundular bölgelerini….
Sonunda Düşman pes etti ve geldikleri gibi defolup gittiler!

İstanbul (bir süreliğine de olsa) işgalden kurtulmuştu. Ordu içinde ve Halk arasında Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal‘in adı dilden dile dolaşıyor, Halk Bayram yapıyordu. Mustafa Kemal İstanbul’da “Halâskâr Gazi” (Kurtarıcı Savaşçı) olarak tanındı…

Vatan topraklarını korumak uğruna toprağa düşen Kahramanlar ışıklar içinde uyusunlar. Çanakkale geçilseydi bugün Dünya çok farklı görünebilirdi; özellikle Anadolu’nun ve Rusya’nın yazgısı, büyük olasılıkla bambaşka olurdu… çünkü 2 büyük devrimci, Rusya’da Lenin, Anadolu’da Mustafa Kemal olmayabilirdi.

Sevgilerimle.æ
___

*Çanakkale savaşında Osmanlı askerlerinin mevzileri üzerine yağdırılan bombaların toplam yıkım etkisi Japonya’ya atılan 2 Atom Bombasından daha büyüktür. 60 binden çok Osmanlı askeri, 50 bin dolayında müttefik askeri öldü… æ