Kışlalı: Türkiye’ye adanmış bir ömür…

Kışlalı: Türkiye’ye adanmış bir ömür…

Mustafa Balbay

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

21 Ekim 1999 Perşembe sabahı, 9.45 sıralarıydı. Gazetedeki günlük haber toplantımız bitmiş, Cüneyt Arcayürek’le kahve içimi gündem sohbetine tutuşmak üzereydik. 
Ahmet Taner Kışlalı’nın komşularından acı bir telefon geldi: 
“Kışlalı’nın aracına bomba koymuşlar… Az önce patladı… Hastaneye götürdüler…” 
Arcayürek’le fırlayıp çıktık. Hastaneye kaldırılmış olması, içimizde bir umut ışığı yaktı; acaba yaralı kurtulmuş olabilir mi? 
Soluğu Bayındır Hastanesi’nde aldık. Kapının önündeki görevlilerden umutlu bir haber beklerken, iki kişi sarıp sarmalanmış bir şeyle içeri girdi. Kışlalı’nın kopan kolu araçta kalmıştı! Birden bir yere çarpmışım gibi iki elimi başıma götürdüm… Çok geçmedi görevliler, başsağlığı dilediler. 1990’lı yılların başında art arda yitirdiğimiz Prof. Muammer AksoyÇetin Emeç, Turan Dursun, Doç. BahriyeÜçok, Uğur Mumcu’nun ardından Kemalizm deyince ilk akla gelen isimlerden Prof. Kışlalı da alçakça bir saldırı ile aramızdan koparılmıştı.
***
İlk şokun ardından aklımıza 29 günlük kızı Nilhan Nur, eşi Nilüfer Hanım geldi. Hastanenin üst katlarında bir odada doktor gözetiminde tutuluyordu. Bir yakını, “Bebeğini düşün” diyebildi. Yaşama sırası Nilhan Nur’daydı… 
Katledilişinden 15 gün kadar önce Batıkent ADD’den Mehmet Ali Gürbüz aramıştı: 
“Sen ve Kışlalı Hoca’yla bu akşam oturmak istiyoruz… Önemli bir konuyu paylaşacağız.” 
Kışlalı’yı aradım. İşi olduğunu ya da başka bir yoğunluğunu söyleyebilirdi. Bütün içtenliğiyle, sıcak bir ses tonuyla, gülümser bir ifadeyle şöyle dedi: “Bu akşam bebeğimi seveceğim…” 
Kışlalı bütün özelliklerinden öte, insandı. İnsan kimliğini düşüncelerine 180 derece zıt kişilerden de esirgemezdi. Düşüncelerinde militan, davranışlarında centilmendi. 
Centilmen bir devrimciydi.
***
Kışlalı’nın kıyımı 1990’lı yıllar karanlığının en acı olaylarından biridir. Önceki katliamlarla birlikte O’nun da öldürülmesiyle fikirsel çölleşme daha da büyüdü. 
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusu ve Genel Başkanı Prof. Muammer Aksoy… 
Kalpaksız kuvvacı Uğur Mumcu… 
Kemalizmin kale burcu Prof. Kışlalı… 
Atatürkçü olmanın hedef olmakla eşanlamlı olduğu bir dönem… 
Devamında AKP iktidarı geldi. 
Bugün Kışlalı’yı aramızdan koparılışının 19. yılında anacağız. Kendisini Türkiye’nin aydınlık geleceğine, Atatürkçülüğe adamış Kışlalı’yı unutmamak, unutturmamak hepimizin ortak sorumluluğudur. 
Atatürk’e, katledilen aydınlarımıza olan borcumuzu ancak onların düşüncesini bu ülkenin yönetimine taşıyarak ödeyebiliriz. Son noktayı Kışlalı’nın eskimeyen cümleleriyle koyalım: 

  • “Laikliği kabul etmemiş olan İslam ülkelerinin, bilimin ve teknolojinin gelişimine katkısı sıfır düzeydedir. Bütün Arap ülkelerinin bu alana katkısı İsrail’in %4’ü kadardır. Bir zamanlar tersiydi. Batı, Türkiye’yi ne tümüyle içine almak ister, ne tümden dışlamak… İçine alırsa ‘eşit’ hale gelir, dışına alırsa ‘kullanamaz’ olabilir. 
  • Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.”
    ===================================
    Dostlar,

    Yüreğimiz yangın yeri..
    O tarihte biz ADD Edirne Şubesi Başkanı ve Genel Merkez Onur Kurulu üyesi idik.
    Merhum Kışlalı ile yoğun işbirliğimiz vardı. Edirne’ye davet etmiştik ve nefis bir konferans vermişti 75 dakika boyunca. Ardından, bitmeyen sorulara yanıt vererek.. Yumuşak, sevecen, bilgiye ve insan sevgisine dayalı bir içerik, ses tonu ve beden diliyle..

ADD Genel Başkan Yardımcısı idi kendisi ve İzmir’de Uluslararası Atatürk Kurultayı (Simpozyumu) düzenlemişti. Edirne’den bir minibüs dolusu genci oraya götürmüştük. Bize İngilizce – Türkçe çevirilere 2 yönlü dikkat etme görevi vermişti; alanın özel terimleri – kavramları vardı ve çevirmenler genç, bir ölçüde alana yabancı olabilirlerdi.. (Nitekim “AYDINLANMA” ‘lightening’ diye çevrilince yabancıların suratı ekşimiş ve uygun biçimde “Enlightenment” diye düzeltmiştik.. Kişinin yabanı dil bilgisi anadilindeki bilgi birikimini aşamıyor..)

Kışlalı’nın 19 yıl önce bu gün, 21 Ekim 1999 sabahı alçakça öldürülmesinin ardından biz de 1 yıl süre ile yakın polis korumasına alınmıştık. Edirne Valisi Koru Engin beyefendi bizi makamına davet ederek, İl Jandarma Alay Komutanı Albay ve İl Emniyet Müdürünün varlığında uyararak yakın tehdit ve tehlikeyi açıklamıştı.. (Sayın Vali Engin, ADD Edirne şubesinin yeni yerine taşınmasında davul – zurnalı şenliğimize katılmış ve oyun oynamıştı!)

ADD çalışmalarımızı hiç kesmemiş, Türkiye’nin her yerinde konferanslarımıza devam etmiştik yakın polis koruması altında.. İzleyen yıl Şube Başkanlığını bırakıp Genel Merkez yöneticisi olduğumuzda ülkemiz ve yurt dışında Aydınlanma çabalarımızı daha da artırarak sürdürmüştük. O’nun yerini doldurmak haddimiz değildi ama en azından vargücümüz ve içtenliğimizle çaba gösteriyorduk.. Ülke içinde – dışında, imamhatipler dahil okullarda, salonlarda, meydanlarda, askeri birliklerde, emniyette, jandarmada, radyoda, TV’lerde, üniversitelerde 1996’dan bu yana 1510’u aşan görsel (yansılarla) konferanslar verdik..

Merhum Kışlalı’nın ruhu şad olsun..

O bize aşağıdaki altın öğüdü bıraktı..

  • Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür!”

Bu yalın bilimsel saptama günümüzde, dün olduğundan çok daha geçerli..
Kadim – Aydınlık Anadolu halkı “hancı” dır..
Kervana aykırı olanlar dökülecek / ayıklanacak ve aydınlık tarihe – geleceğe diyalektik yolculuk asla engellenemeden sürdürülecektir.

Türkiye’nin ve insanlığın geleceği kesin olarak bilimsel akılcılıkla kurulacaktır ki bu olguya Mustafa Kemal ATATÜRK neredeyse 100 yıl önce işaret etmişti :

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve fendir..
  • Bilim ve fen dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, sapkınlıktır..
  • Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir..

Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır; hiç kimse bu gerçeği aklından çıkarmamalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 21 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BİR CUMHURİYET VALİSİ ve EŞİNİN KÖY ÇEŞMESİ ÖYKÜSÜ…

BİR CUMHURİYET VALİSİ ve EŞİNİN
KÖY ÇEŞMESİ ÖYKÜSÜ…

 

Konuk yazar : Mustafa AYDINLI
24 Nisan 2018, Çorlu

TARİHE, KÜLTÜRE ve ÖRNEK CUMHURİYET VALİ’NİN HATIRASINA VEFA BU MU?

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ulusal kurtuluş savaşımız bitmiş, Cumhuriyet kurulmuş fakat peşinden hemen yeni bir savaş başlamıştı. Bu elbette, koskoca bir imparatorluğun küllerinden doğan genç Cumhuriyetin ekonomi, eğitim, kültür ve çağdaşlaşma savaşımıydı. Avrupa’nın Hasta Adamı Osmanlı, son dönemde girdiği tüm savaşları yitirmiş Düyun-u Umumiye nedeniyle maliye felç olmuş. Ülkenin yeniden inşası için, hemen İzmir İktisat Kongresi toplanıyor. Bugün kimilerinin beğenmediği Lozan’la Ülkenin ekonomik anlamda yüreğini ağzına getiren kapitülasyonlar kaldırılıyordu. Ancak ülkeyi paylaşmaya aday İtilaf Devletleri Osmanlı’nın borcu saydıkları 161 milyon altın lira istiyorlardı. Lozan’da yoğun mücadeleler sonucu bu borç ancak 107 milyon altın liraya düşürülebildi. Ödeme 99 yıllık zamana yayılmasına karşın Türkiye, Cumhuriyetin özverisi sayesinde Cumhuriyetle başlayarak (1923) 1954 yılına dek bu borcun tümünü 31 yılda ödeyerek sıfırlamıştır.

Tüm bu olumsuzlukların yanında bir de dünya çapında 1929 ekonomik bunalımı başgösterdi. Genç Cumhuriyet bu çetin koşullarla boğuşurken bir yandan da ekonomik kalkınma atılımları yapıyor, örneğin 1925’te temeli atılan Alpullu Şeker Fabrikasını 1926’da hizmete açıyor. Ülkeyi demir ağlarla örüyordu. İşte bu zorlu koşullara karşı çağdaşlaşmayı gerçekleştiren Devrimin ve mucize gibi gerçeğin adına Kemalizm diyoruz. Koşullar böyleyken asıl konumuz, Türk köylüsü ne durumudaydı? Hayvancılık, tarım, yaşam biçimi ne durumdaydı?

1930’ların başından söz ediyoruz. O dönem köylere okul yapabilmenin düşü bile kurulamıyor. Önce aş, iş, yiyecek ekmek ve içecek su gibi yaşamak için temel gereksinimin karşılanabilmesi doğal olarak her şeyden önce geliyor.  Bu nedenle aş, iş ve içecek su olmadan kimsenin okul yapmayı düşünecek durumu yoktu. Hatta 1930’lu, 40’lı, 50’li yıllarda Türk Aydınlarının en temel tartışma konusu köylere önce okul mu yapılsın yol mu yapılsın idi. Kimileri, okul olmadan akılcı düşünemeyen insan yolu ne yapacak; kimileri de yol yoksa okula nereden gideceksin diyordu. Sorun, bitmek tükenmek bilmez tartışma konusuydu.

Oysa köylerde ne okul, ne doğru dürüst yol, ne de pek çok köyde içecek temiz su vardı. Kaynakların çoğunluğu askeri amaçlara ayrıldığı için, nüfusun çoğunluğunun köylerde yaşamasına karşın köylere ayırabilecek kaynak yoktu. Okul, yol, su, sağlık, beslenme, halkın kendi olanaklarıyla ve ilkel koşullarda sağlanıyordu. Hayvanların yavşak, kene, sülük kanını emerken; insanlar ilkel sağlık koşullarında bitle, pireyle, tahtakurusu, sivrisinekle boğuşur durumdaydı. Doğru dürüst sabun, deterjan üretimi yoktu, insanlar yaktıkları meşe küllerini topluyor deterjan olarak kullanıyordu. Çamaşırlar meşe külü ile kaynatılarak yıkanıyordu. Killi toprağı sabun niyetine kullanıp, ellerini killi toprakla yıkıyorlardı. O günün roman ve öyküleri bu yaşam dramlarını konu edinmişti. Günümüz gençliğine masal gibi gelebilir. İşte yazımıza konu olan Çorum Dedesli Ovası Köyleri o günkü koşullarda ülkenin öbür köylerinden farklı değildi. Ülkenin öbür bölgelerindeki köyler de bu yaşam düzeyinin bir tık altında veya üstündeydi.

Dedesli Ovası köylerinin bir bölümünde temiz içme suyu yoktu. Gerçekte her köyün, hayvanları sulamak, temizlik ve bir ölçüde bağ-bahçe için suyu olmasına karşın, tadı acı olduğundan, içmek ve yemek pişirmek için kullanılamıyordu. Elbette yaşamın 1. gereksinimi olan su, çok uzak bölgelerden dağlardan büyük eziyetler sonucu hayvanlarla taşıma yolu ile getiriliyordu.

Evci çeşmesi, ilk suyun çıkış kaynağının Evci’nin Deresi olması nedeniyle, Evci Çeşmesi adını alan çeşme, yoğun olarak gelen geçenlerin özellikle çerçicilik (gezgin satıcılık) yapanların konaklama yeri olması nedeniyle Çerçi Çeşmesi olarak da anılmaktadır. İskilip yolunun 1990’dan sonra 50 m öteye yer değiştirmesi nedeniyle suyun yeri de 50 m ötede yeni yol üzerine alınmıştır. Ancak 50 yılı aşkın Dedesli ovası köylerinin toplamda 7 köyün, arada sular kesildiğinde 10 köye dek su gereksinimini gideren bu emektar çeşme, şimdilerde viran durumdadır.

Bölgeyi besleyecek bu suyun debisi en çok 3 parmak kalınlığındaydı. Söz konusu su, Arpalık köyünün arazisinin bittiği batı kesimi ile Dut köyünün güney, Kertme köyünün kuzeyde arazilerinin kesiştiği noktadaki Gök Kaya’nın bulunduğu yerdir. Buradan çıkan su Evci deresini sulayarak geçtiği için buraya Evci’nin Suyu denir. İçimi son derece yumuşak ve tatlı bir sudur. Ülkenin bütün suları sıralamaya konsa kesinlikle ilk sıralarda yer alacak niteliktedir. Çıkış kaynağı son derece doğal ve temiz, hiçbir yabancı atık karışma riski yok, tümüyle doğal. İçince bağımlılık yapacak derecede lezzetli. Çay ve yemekte kullanınca kattığı lezzet hemen ayırt edilebiliyor. Biz merak edip bir kış günü 15 yıl önce, sudan örnek alarak kimyasal tahlil yaptırdık. Mevsimin kış olması nedeniyle kısmen kar ve yağmur sularının etkisi olabilir. Ancak sonuç şöyleydi: Gıda Mühendisi M. Fatih GÖK’ün yaptığı tahlile göre Nitrat; Yok, Amonyak; Yok, Sertlik; 18 Fr SD.. Sonuç; Normal..

Bir gün Çorum Valisi rahmetli Cemal BARDAKÇI’nın, İskilip’ten Çorum’a dönerken denk geldiği bir rastlantı, Dedesli Ovası Köylerinin yaşam biçimini değiştiriyor. Şöyle ki: Dut Köyü kavşağında birkaç kağnının taş yüklü ilerlediğini görüyor. Vali Bey yolda durarak kağnı ile taş götüren köylüye soruyor:

-Kolay gelsin ne yapıyorsunuz?
-Çeşme yapacağız taş götürüyoruz beyim.
-Suyun kaynağı neresi, çeşmeyi nereye yapacaksınız?
-Suyun kaynağı, o karşıda gördüğün gök kayanın dibidir, beyim. Çeşmeyi de Dut Köyü’nün alt başına yapacağız. Yaklaşık 40 kağnı taş çektik, 10 kağnı taş daha çekeceğiz efendim.
-Suyu kendi haline bıraksanız nereye akar, ayrıca aşağıdaki öbür köyler içme suyunu nereden alıyorlar?
-Suyu kendine bırakırsak, Kertme köyünün arazisinden geçip Babaoğlu’nun arazisinden akıp bir ölçüde Hacıbey köyü, Dereköyü, Ferhatlı köyünü geçip Kızılırmak’a dökülür. Ama bu su oraya gidene dek toprak emer, ulaşamaz efendim.
-Öbür köyler sizin oraya çeşme yapmanıza rıza gösterecekler mi?
-Gösterseler de, göstermeseler de yapmaya başladık efendim çeşmeyi.

Vali Bey Uzun uzun suyun kaynağını, debisini, öbür köylere uzaklığını inceledikten sonra; Değerli Dut köylü kardeşlerim; siz pek çok köyün yararlandığı suyu alır tek kendi köyünüze götürürseniz, öbür köylerle aranızda anlaşmazlık çıkar. Huzursuzluk olur, hem de adil olmaz. Biraz önce söylediğin suyun doğal akış yönündeki tüm köylerin bu su, kadim hakkıdır. Bugünkü çeşmenin yapılı olduğu yeri işaret ederek, haftaya suyu olmayan tüm köylülerle burada bir toplantı yapacağım, durumu muhtarlara bildireceğim, herkes oraya gelsin, herkesi dinleyeceğim. Siz şimdilik çeşme yapımını durdurun.. dedi ve Vali Bey yoluna devam etti.

Haftaya Vali Bey’in işaret ettiği yerde yaklaşık 150 kişilik muhtarlar, köylüler, kadın-kız toplanmıştı. Bir süre sonra Vali Bey geldi. Toplanan kalabalığa suyun önemini ve gereksinimi olan köyleri saydıktan sonra, tüm köylerin tam olmasa da ortası sayılabilecek şu anki yeri işaret ederek, çeşmeyi buraya yapmanın uygun olacağını söyledi. Vali Beyin bu söylemine kimsenin itirazı olmadı. İş çeşmenin yapımına gelmişti. Vali Bey Hacıbey köyü muhatarı Satılmış’a (Töremiş) dönerek, “Muhtar, bana 10 kağnı bulabilir misin, Dut köyünün altına yıkılan taşları buraya taşıyacağız.” dedi.  Muhtar yutkundu, “Efendim bizim köyde toplam 10 kağnı yoktur ki..” dedi. ‘’Hem taşı getirsek de taa Gök Kaya’nın dibinden Evci Deresi’nin suyunu buralara nasıl getirelim. Hiç kimsede öyle bir güç, kuvvet yoktur” deyince; topluluğun arkalarında elinde uzunca bir değnekle dikilen, kutmu kumaştan üç etek giymiş, başı vişne çürüğü renginde çemberli, biraz uzun boylu, esmerce, 45-50 yaşlarında bir kadın, kalabalığı yararak en öne geçti. Bir eliyle değneğini yere vururken öbür elini de ders veren bir hoca gibi, yer yer muhtara aradad da Vali Beye Dönerek;

-“Vali Beyim, Satılmış Ağa, Hacıbey köyünün kağnısı yetmezse Babaoğlu var, Dereköy, Eskiören, Ferhatlı köyünde kağnısı olanlar ne güne duruyor? Ben gerekirse 10 değil, 20 kağnı bulurum. Değneğimin ucuna basarak köy köy dolaşırım. Bu sudan salt Hacıbey köyü yararlanmayacak.” dedi. Herkes susmuş bu orta yaşlı nine konuşuyordu. O tam bir çarıklı erkan-ı harpti. O zamanın kağnısı olan ev, bugünün traktörü olan ev anlamına geliyordu. Vali beyin yüzüne bir ışık geldi. Bu esmer kadının özgüveni karşısında gülümsedi ve sevindi.

-Sağ ol nine, işte bu denli hemşerilerim. Önce bir işi yapacağım demek gerek. Gördüğünüz ninemiz gibi.  Senin adın nedir? Hangi köydensin nine?

-Hacıbey köyündenim, adım Güllü, köyde Güllü Kahya derler. (Bir yıl sonra soyadı yasası çıkınca, soyadı 1934’te Güllü Şanan olacaktı..)

-Vali Bey, “Bu iş tamamdır hemşerilerim, suyun Gök Kaya’nın altından çıkarılıp, Evci Deresinden geçip buraya dek getirilmesi başka bir konu. O konuyla ben ilgileneceğim.” dedi ve  Çorum’a döndü.

Vali Bey sözünü tuttu, Gökkaya’nın orada yoğun bir etkinlik vardı. Suyun gözesi iyice açıldı, tam olarak su alacak derinliğe inildi, yaklaşık 500 m Evci deresindne aşağı kanallar kazıldı. Buraya, en ve boyu 5’er m olacak bir oda büyüklüğünde mahzen yapıldı. Üzerine de kazan yazıldı. Su önce burada depolanacaktı. Buraya dek kanalların kazılması, künklerin döşenmesi suyun getirilmesini Vali tümüyle kendi cebinden yaptı. Devletin kasasından bir kuruş harcamadı. Ama kazanın yapımıyla birlikte Valinin de parası bitmişti. Asıl hedeflenen taşların taşındığı yere neredeyse daha bin m yol vardı. Ayrıca oraya da aynı büyüklükte bir depo daha yapılacaktı. Vali Bey Köylülere,

“Şimdilik suyu buradan alın..” dedi. En azından artık her köy, uzak da olsa susuz kalmayacaktı, bir ölçüde de olsa ilkel koşulları yenmişlerdi. Ancak bir ay sonra Valinin eşi rahmetli Nuriye Hanım bu manzarayı görüyor ve çok etkileniyor. Boynundaki gerdanlığını ve kolundaki bileziklerini çıkarıp Valinin masasına koyuyor. Bunca köy susuzluktan zor durumdayken “Gerdanlığın, bileziğin ne önemi var?!” diyor. Suyun hedeflenen noktaya getirilmesini istiyor. Vali de hanımefendiyi kırmıyor, suyu hedeflenen noktaya ulaştırıyor. Çeşmenin üstüne kırmızı mozaikle “Nuriye – Cemal, 25/04/1933” yazdırıyor. Valinin inceliğine ve kadına saygısına bakın ki, ben valiyim deyip kendi adını üste, hanımefendininkini alta yazmıyor.

Romalılar zamanında iki bin çeşmenin olmasıyla övünürlermiş. Latin ozan Ovid, çeşmeler üzerine şiirler yazmıştır. Her Roma çeşmesinde bir öykü kayıtlıymış ve çeşme başında bu öyküler kısaca yazılırmış. Çeşmeler üzerine o denli çok atasözü, şiir ve manilerimiz var ki; araştırma yapsak değil kitaplar ansiklopedilere sığdıramayız. İyi de böylesi varsıl bir kültüre, biz ne zaman ve nasıl günümüzdeki ölçüde duyarsızlaştık? Tarihimize, kültürümüze, vefa duygularına bu denli yabancılaştık? İsterseniz kimilerini aktaralım, okurken ve dinlerken içiniz acımazsa.. Bir atasözümüz;

Bir gün su içeceğin çeşmeye çamur sıçratma..” diyor.

Hepimizin bildiği bir türkü sözleri; Çay senin çeşme benim/ Üstüme düşme benim/ Seninle dalga geçtim/ Sevdiğim başka benim.” Yine bir başka halk türküsü; “Çeşmenin başı güzel/ Dibinin taşı güzel/ Öyle bir yar sevmişim/ Kirpiği kaşı güzel” Başka bir halk türküsü; “Pınarın başında üç kız yan yana/ İçlerinden biri gel dedi bana/ Varolsun seni doğuran ana” Ya şu halk türküsüne ne demeli? “Kız pınar başında yatmış uyumuş/ Ela gözlerini uyku bürümüş” Duygu tellerimizi titretecek bir Başkası; “Pınar başı ben olayım vay vay/ Bulanırsam bulanayım vay vay/ Verin benim sevdiğimi vay vay/ Dilenirsem dileneyim vay vay” 

Öte yandan, ‘Pınar başından bulanır canım oy’ türküsünü, Türkülerin Babası Musa Eroğlu’ndan dinleyip de yeniden dinleme gereği duymuyorsak ya da duygu dağarcığımızın kapıları açılmıyorsa; duygu pınarlarımız kurumuş ve Türk Halk Kültüründen hiç nasip almamışız demektir. 

’’Pınar başından bulanır (Canım oy) / İner ovayı dolanır (Canım oy) / Sende çok haller bulunur (Canım oy)  / Dağlar duman olur/ Çayır çimen olur/
Ben yari görmesem / Halim yaman olur yar yar
Halk kültürünün köşe taşı, duygu seli Karacaoğlan’ın dilinde pınarlar bir başka söylenir. Bir başka dile gelir. Çeşmeler, pınarlar söz konusu olur da Karacaoğlan’ı anmadan nasıl geçeriz? O, aşık olduğu Türkmen güzellerine türkülerinin, çoğunu çeşmeleri konu alarak söylemiştir. 

‘’Akça kızlar göç eyledi yurdundan/ Koç yiğitler deli oldu derdinden/ Gün öğle sonu da Belen ardından/ Saydım altı güzel indi pınara/ Üçü uzun boylu, kaşların süzer/ Üçü orta boylu, zülfünü düzer/ Sandım akça ceren bir çölde gezer/ San kınalı keklik indi pınara/ Karac’oğlan bunu böyle söyledi/ İndi aşkın deryasını boyladı/ Kızlar gitti diye pınar ağladı/ Acıştı yüreğim yandı pınara

İşte Dedesli Ovası köyleri, rahmetli idealist Cumhuriyet Valisi Cemal Bardakçı’yı ve eli öpülesi rahmetli eşi Nuriye Hanımefendiyi rahmetle, şükranla ve minnetle anarlar. Her fırsatta insancıl yüce tutumlarını yad ederler.  Bir vefa örneği sergilerler. Yalnızca yerel halk mı? Oradan gelip geçen, arabasını durdurup su içen herkesin “Hizmeti geçenlerin geçmişlerinin canına değsin” demeden gittiğini duymadım. Oradan su götürüldüğü zamanlar, onlarca insan olurdu çeşmenin başında, uzun sıralar oluşurdu, sabah gelen ancak öğleye iki seneğini veya fıçısını doldurup eşeğine veya atına yükleyip giderdi. Yalnızca insanlar mı; çeşmenin ayağında biriken sulardan hayvanlar ve kurt – kuş öbür canlılar da yararlanırdı. Köylere su gelene dek elli yılı aşkın bu bölgeyi bu su besledi. Bu nedenle 25 Nisan 1933, varolan köylerin suya kavuştuğu tarihtir, çok önemlidir. Nil Mısırlılar için ne denli kutsal ve yaşamsal ise, bu çeşme de yöre köyleri için o denli kutsal ve yaşamsal idi. Gerçi dünyanın her yerindeki ırmaklar kutsaldır ve hepsinin bir öyküsü, anısı vardır. Kiminde aşk anlatılır, kiminde yaşam, kiminde tarih. Her akan su çevresine yaşam verir. Küçük bir derenin bile çevresinde yaşam vardır. Büyük küçük canlılar yaşam bulur.  Ağaçlar vardır, yeşiller suyolu boyunca dizilirler. Su, yaşamın eşitidir. Bir de upuzun ırmakları düşünelim ve öyküsü çok olanı, gizemli olanı, tarihi olan nehirleri düşünelim. Dönemin rahmetli Çorum Valisi Cemal Bardakçı ve merhum eşi Nuriye hanımın örnek toplumsal hizmetini ve değerini anlatmaya sözcükler yetersiz kalır.

Elli yılı aşkın süredir binlerce insana yaşam veren bu çeşmenin şimdiki yıkkın (viran) durumu içler acısıdır. Görenlerin, buralarda anısı olanların içini kanatmaktadır. Açıktan tarihe, kültüre, Vali Cemal Bardakçı ve eşi gibi yardımsever insanların saygın anısına duyarsızlıktır. Eminiz ki; tarih ve kültür bilinci olan, bir toplum olsaydık, bu çeşme korumaya alınır, bakımı yapılır, yanına da çeşmenin öyküsü yazılarak gelecek kuşaklara, bu halk bunca zorluğu aşarak buralara geldi, bu Cumhuriyet, halkını böylesine seven, kişisel ziynet eşyasını bozdurarak köylülerin çeşmesi için harcayacak denli değerli bürokratlar yetiştirdi, diye yazardık. Hem acıyor hem üzülüyoruz; ne tarihin, ne kültürün, ne de vefa gösterilmesi gereken insanların değerini biliyoruz.. Ne de örnek alıyoruz!

Umuyor ve diliyoruz ki; en azından bundan sonra söz konusu çeşmeye gereken ilgi gösterilir, onarılıp eski durumuna getirilir.. Böylelikle, kişisel altınlarını bozdurup bu çeşmeyi köylüler için yaptıranlar ölçüsünde tarihe, kültüre, vefa duygularına karşı saygılı davranmış olacağımızı düşünüyoruz ve ilgisi olan herkesin katkısını bekliyoruz.
================================================
Dostlar,

Yazı uzun, biz sözlerimizi kısa tutacağız : Cumhuriyetin aydınlık ve özverili öğretmenlerinden değerli dostumuz Sn. Mustafa AYDINLI‘ya, bu çok düşündürücü ve öğretici yakın tarih irdelemesi ve yerinde çağrısı için teşekkür ediyoruz. Sayın Aydınlı’nın yazılarına, şiirlerine.. daha önce de sitemizde epey yer vermiştik..

1933’te dönemin Çorum Valisi merhum Cemal Bardakçı ve merhum eşi Nuriye hanımın örnek toplumsal hizmetini, özverisini biz de engin bir şükran ve saygı ile karşılıyoruz. İşte Cumhuriyetimizin başlangıcında böylesine “değerleri” olan kadrolar görevdeydi.

  • Cumhuriyetin Çorum valisi köylüye su getirmek için kendi cebindeki parayı tüketince sıra eşine geliyor, merhum Nuriye hanım da kara gün güvencesi boynundaki sınırlı ziynetini bu amaçla bağışlıyordu. 

Günümüzde içine düştüğümüz yozlaşmaya bakar mısınız! Siyaset, bürokrasi… küpünü doldurmak için sıradan bir araç olarak görülüyor ve kıyasıya kavga bu uğurda veriliyor.. Böyle bir toplum ilerleyebilir mi? Uygar dünyada varlığını sürdürüp insanlık birikimine katkıda bulunabilir ve “değer” katabilir mi??

Eğitim sistemini baştan sona gözden geçirmek ve Cumhuriyetin başlangıç dönemini son derece büyük dikkatle inceleyerek günümüze güncel ve ivedi çözümler üretmek zorundayız.

  • Eğitimi zorla dincileştirerek ancak o topluma ve tarihe – insanlığa ihanet edilmiş oluyor.

    Sevgi ve saygı ile. 24 Nisan 2018, Ankara 

    Dr. Ahmet SALTIK
    AÜTF Halk Sağlığı AbD, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com

     

ULUSAL EGEMENLİK GERÇEĞİ

ULUSAL EGEMENLİK GERÇEĞİ

Konuk yazar : Mustafa AYDINLI
E. Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Ulusal Kurtuluş Savaşı diyoruz, Ulusal Egemenlik diyoruz. Bunların olağanüstü zor koşullarda gerçekleştirilerek Cumhuriyetin kuruluşu eylemine Mustafa Kemal mucizesi, ideolojisine ise Kemalizm diyoruz. Bu tanımlamalar asla hamaset değildir. Peki, neden Kemalizm bir mucizedir?

Hep deriz, yedi düvele karşı savaştık.. Kimler var yedi düvelde bakalım: Arap’tan, İngiliz’e, Yunan’dan, Bulgar’a, Fransız’dan Ruslara.. büyüklü küçüklü tüm Emperyalist güçler. Ülke talan edilmiş, her yer yakılıp yıkılmış, İzmir’den, İstanbul’a ülkenin tüm güzide kentleri işgal edilmiş. Yalnızca dış Emperyalist güçler ve uşakları mı? Biga’dan kalkıp yürüyen Anzavur isyanı, Bolu – Düzce’ye dek geliyor. Geçtiği yerlerde çığ gibi büyüyor. Arkasında İngilizler var, şeriatçı söylemlerle adeta ülkenin yüreğini ağzına getiriyor. Unutmayalım o zamanın en büyük tehlikelerindendi. Sonrasında Konya’da Delibaş, Yozgat’ta Çapanoğlu isyanı, daha adını sayamadığımız irili, ufaklı isyanların arasından sıyrılıp Cumhuriyeti kurmak tansıktan (mucizeden) başka nasıl tanımlanabilir? Şimdilerde ise FETÖ’nün, yine dinsel söylemleri kullanarak, arkasına da ABD’yi alarak, günümüzde ülkemize yaptıkları düşünülürse, geçmişle bağlanarak güncel çok daha iyi anlaşılabilir.

Ülkenin on milyon dolayında nüfusu var (1927’de yapılan ilk sayımda 13,6 milyon). En çok %7’si okuma-yazma biliyor; çoğu salt okuyabiliyor. Kadınlarda okuma %1’in altında. 1 erkeğin 4 kadınla evlenebildiği bir dönemde, gelişmiş bir demokrasiyi nasıl kuracağız? Sağda solda Mustafa Kemal’in ne denli demokrat olduğunun tartışıldığını ve bu gevezeliklerin ‘dayanılmaz hafifliğini’ görüyoruz. Demokrasiye doğru yürümek, egemenliği tek kişiden (Padişahtan!) alıp Ulusa vermek değil midir? Tersine, egemenliği Ulus’tan, alıp tek kişiye vermek midir? Bugün yaşadığımız gerçek hangisidir?

Sonunda Yunanı denize dökmüşüz (9 Eylül 1922), İngiliz’i İstanbul’dan kovalamışız. Lozan’da emperyalistlerle eşit koşullarda masaya oturmuşuz. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte işsizliği, yoksulluğu, yiyecek ekmeğe, içecek suya muhtaç savaş artığı bir ülkeyi kucağımızda bulmuşuz. Salt bunlar mı? İşçi yok, işveren yok, sermaye yok, banka yok, mühendis, doktor, hemşire yok, yoklar diyarından koskoca bir ülke yaratmışız. Şimdi ise o yarattıklarımızı satmakla ve yok etmekle meşgulüz. Bu ne ‘yaman çelişki’ dir!? Yoktan var etmeyi adeta tersine çevirmişiz ve varı, Ulusun emeğini – alınterini yok etmeye dolu, dizgin gidiyoruz.

Egemenlik, bir ülkeyi ve ulusunu yönetme, yasa koyma ve bu yasaları uygula(t)ma yetkisidir. Ulusal (Milli) egemenlik ise tüm bu yetkilerin Ulusun kendisinde olması; devleti yönetme, yönetecek kişi ve organları seçme yetkisinin (erkinin) Ulusa (Millete) ait olması demektir.

Atatürk‘ün devlet anlayışının temellerini oluşturan ana ilkelerden en önemlisi, Ulus egemenliğidir. Ulusal egemenlik, devlet içinde en üstün yönetme yetkisidir. Bu nedenlerledir ki; “Egemenlik bağsız – koşulsuz Ulusundur!” demiştir.

Ulusal Egemenlik bayramımız kutlu ve mutlu olsun!

===========================================
Dostlar,

ATATÜRK’ün KOLTUĞUNDA VEFA DOLU (!) MECLİS BAŞKANI ve TBMM’yi TERK EDEN CUMHURBAŞKANI : 23 NİSAN 2018 – TÜRKİYE..

Sitemizin konuk yazarlarından dostumuz Sn. Mustafa AYDINLI‘nın özlü bir yazısını yukarıda sunduk. Teşekkür ederiz emeği ve paylaşımı için. Öte yandan, 23 Nisan 1920‘de 1. Büyük Millet Meclisi’nin toplandığı günden 98 yıl sonraki TBMM’deli özel oturumu içimiz acıyarak izledik. Büyük ATATÜRK‘ün TBMM Başkanlığı koltuğunda oturan zat, açış konuşmasında pek çok ayrıntıya değindi, sayılar verdi; kafasını bir sola bir sağa yatırarak önündeki camdan konuşmasını okudu ancak inat ve ısrarla o Meclisi toplayan, ilk Başkanlığını yapan ve ölüm kalım savaşında tüm kararların orada alınmasını sağlayan Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün adını anmadı! O’na şükranını dile getirmedi, saygısını sunmadı. Bu davranış en hafifinden VEFASIZLIKTIR ve uygar – erdemli insanlara yakışmaz. O zatın dinine de sığmaz ayrıca.. Başımıza ağrılar girdi..

Derken Anamuhalefet Partisi – Devletin kurucusu CHP’nin genel başkanı Sn. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına demokratik olgunluk göster(e)meyerek sataşan AKP’li vekiller.. Herhalde locadan kendilerini izleyen zata gösterme gereği duymuş olmalılar seçime 5 kala.. Veee Reis’in eleştirileri hazmedemeyerek TBMM’deki locasını terk etmesi.. Başımızın  ağrısına mide bulantısı da eklendi… Toplumu bunca ayrıştırmanın – kutuplaştırmanın – birbirine düşman etmenin ne yararı oluyor AKP’ye hala anlamış değiliz.. Üstelik böylesine özel bir günde..

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında “ulus egemenliğinden” eser kalmamıştır. Padişahın kulları, dün olduğu gibi bu gün de Hilafet – kulluk istemektedir. TBMM artık göstermeliktir, TEK ADAM giderek kadir-i mutlak “aşkın post-modern sultan”a dönüşmekte – terfi etmektedir (!). Son perde, 24 Haziran 2018 baskın – tuzak seçimini AKP = RTE kazanırsa indirilecektir!

Elde kalan göstermelik bir “çocuk bayramı“dır ki orada da Cumhuriyetin aydınlık kız çocuklarını, daha bacak kadarken “başı bohçalanmış” çağdışı figürler sözde temsil etmektedir. Hayır, hayır, hayır, milyon kez hayır!
Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün çağdaş uygarlık düzeyini aşmış Türkiye’si bu değil!
Bu, olsa olsa, Batı emperyalizmi destekli gerici şürekanın biat – ümmet kültürünün / takıntısının yoz ve mutlaka, gecikmeden, aşılması gereken sefil, cahil… tezahürü olmalı..

Bakar mısınız rahatlığa!? Seçim öne alınınca, 24 Haziran günü yapılacak üniversite  giriş sınavı da, YÖK hazrete bağlı olduğundan, hemen uyum sağlanmak suretiyle, hızla, 1 hafta ötelenerek sorun çözülmüş ve etkin yönetim sergilenmiş miş miş…

Yahu; hukuk devletinde istikrar, hukuksal öngörülebilirlik… gibi temel kavramlar vardır.
Bu sınava 2,7 milyon dolayında genç – insan girecek. İlgilendirmediği aile yok gibi. Dev boyutlu bir toplumsal olay. Bağlantıları var insanların, olağanüstü birşey olmazsa, sınav sonrası planları var. Turizm bağlantıları, iş bağlantıları… Demokratik hukuk devletinden sorumlu yöneticiler böylesi önemli olaylara saygılı davranır, keyfi değişiklik yap(a)mazlar.. Halka saygılıdırlar.

Yine demokratik bir devlette Üniversiteler ve varsa eşgüdümcü üst organları, siyasal iktidara bağlı değildir; özerktirler bilimsel – akçal ve de yönetsel bakımdan..
Hemen uyum sağlamak suretiyleeee.” övünülecek bir durum değil; mutlak otoriter yönetimin yansımasıdır. Sözün sahibinin iç dünyasına ve demokratik olgunluk düzeyine aynadır. (Bkz. ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!)

Perşembenin gelişi Çarşamba’dan bellidir. 24 Haziran 2018 baskın – tuzak seçimini de AKP = RTE bir kez daha kazanırsa; Türkiye’de demokrasinin – hukuk devletinin – çağdaşlığın son kırıntıları da hızla yok edilecek ve Suudi Arabistan, veliaht Prens Salman’ın itiraf ettiği üzere; ABD emriyle din diye halka dayattıkları Vahhabi islam şeriatını terk ederken, ondan boşalan yeri herhalde Türkiye dolduracaktır!?
Üniversitede Cuma namazı izni emir buyuran aleleacele YÖK genelgesi öncü ferman olmalı! (Başta Anayasa md. 24 olmak üzere md 2, md. 137, 657 s. yasa, pek çok uluslararası antlaşma?!

Vah ki vah…
Türk halkı, hızla çökmekte olan bu zifiri karanlığa izin vermeyecektir, ver-me-me-li-dir!

Sevgi ve saygı ile. 24 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Zeki Sarıhan : TAŞ HAVADA DURUR MU?

TAŞ HAVADA DURUR MU?

portresi

Zeki Sarıhan
Ayvalık,7 Ağustos 2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Başımıza gelen bunca belalar da kanıtlıyor ki Türkiye halkının halletmesi gereken üç sorunu var.

Biri Bağımsızlıktır ki bizim hem güvenliğimizi sağlar, hem bizi gönençli kılar, hem de milletçe bize onur kazandırarak başımızın göğe ermesine sebep olur.

Biri Aydınlamadır ki, bizi modernleştirir, bilimsel düşünmemizi sağlar. Sorunların altından kalkmamızı kolaylaştırır. Aynı zamanda özgürleştirir.

Biri Halkçılıktır ki, ulusal geliri adil dağıtır ve halka iktidar yollarını açar.

Türkiye halkı esaslı bir aydınlamadan geçmemiştir.

Aydınlanma bilimsel esaslara göre düzenlenmiş ve bilimi kılavuz kabul eden eğitim yoluyla gerçekleşir.

Halkımızın büyük bölümü hiçbir okul eğitiminden geçememiştir. Önemli bir bölümü ancak ilkokul eğitiminden, bir kısmı da orta, lise ve yüksek öğrenimden geçmiştir. Fakat verilen eğitimin de her türlü hurafeyi bertaraf ettiği, cehaleti yok ettiği söylenemez.

1959-60 yıllarında olmalıydı. Daha öğretmen okulunun orta okul sınıflarındaydım. Köyde sayısız batıl inanç içinde şöyle bir inanç duydum :

Mekke yolunda havada duran bir taş varmış. Bu taş, Hazreti Muhammed’in göğe çıkarken üstüne çıktığı taşmış. Peygamber yükselirken (nedense) taş da arkasından yükselmeye başlamış. Peygamber (gene nedense) ona:

“Dur ya Esvet!” demiş! Taş öylece havada durmuş. Hâlâ da havada duruyormuş. Bu hikâyeyi duyunca hiç ikirciklenmeden:

— Olamaz! diye itiraz ettim. Taş havada durmaz!
— Öyle deme kâfir olursun! dediler.
— Durmaz, çünkü hem hava basıncı, hem yer çekimi var.
— Allah isterse durdurur, dediler.
— Durduramaz, dedim. Çünkü evrenin yasaları var. Bu yasalar bozulmaz.

Sonra tanık aramaya başladık. Bu taşı gören var mıydı? Hacca giden birkaç kişi bulduk. Onlar bu taşı görmediklerini, çünkü yollarının oradan geçmediğini söylediler. Ama başka bir yolun üzerindeymiş, insanlar altından geçerken korkmasın diye altına ona değmeyecek biçimde direk de dikmişler…

–Var mısınız, dedim. Diyanet İşleri Başkanlığına bir yazı yazıp soralım.

Bu isteğime karşı gelmediler. Ne de olsa soracağımız yer Diyanet İşleri Başkanlığı idi. Ben Diyanetten “Evet böyle bir taş var” diye yanıt gelmeyeceğine yüzde yüz emindim. “Yok” demesi köydeki bir kör inancın yıkılmasına hizmet edecekti. Mektupta tartışmamızı aktararak yanıt beklediğimizi söyledim. Ne yanıt geldi sanırsınız? Hiçbir yanıt gelmedi… Diyanet mektubumuzu ciddiye mi almamıştı yoksa köylülerdeki bu boş inancın yıkılmasını mı razı olmamıştı, bilmiyoruz.

İneğimiz hastalanıp sütten kesildiği zaman annem elime bir mısır kellesi tutuşturarak bunu Fadik Abu’ya gönderirdi. Fadik Abu’nun okuduğu mısır, ineğin yalına katılacak ve ineğimiz şifa bulacaktı! Annemin hatırı için mısırı okutarak getirir fakat konuyu annemle tartışmaktan da geri durmazdım. Bir insana okunup üflemenin bazı hastalıklarda hasta üzerinde psikolojik bir etkisi olabilirdi ama inek yediği mısıra okunduğunu bile bilmiyordu… Zavallı anneciğim ve annelerimiz, köylerde veteriner vardı da ineklerini ona göstermekten kaçınıyor değillerdi. Çaresizdiler.
*****

Geçirdiğimiz son felaket ve karşı karşıya olduğumuz tehlike gösteriyor ki okumak cehaleti yok edememiş. Üniversite bitirmiş, hatta unvan almış nice insan var ki, Evrim Kuramı‘nın yanlış olduğunu kanıtlama peşinde. Fetullahçılar okunmuş doların sihrine inanıyor ve Ankara Belediye Başkanı Fetullahçıların insanları cinler yoluyla elde ettiğini ileri sürüyor!

Böyle insanların hangi bilimi geliştireceklerini umarsınız? Tıp mı, fizik mi, kimya mı, biyoloji mi? Onların yazacağı tarihten ne hayır gelir? İşte yönetim anlayışlarının bizi nereye getirdiği ortada. Bunların alayı şimdi ülkeyi yönetiyor. Eğitim programlarını saptıyor. Halkın geleceğini belirliyor.

=========================================

Dostlar,

Sayın Zeki Sarıhan‘a dinlencesinde bile durmaksızın Aydın sorumluluğu gereği çabasını sürdürdüğü için teşekkür ederiz. Önemli bir saptamada bulunuyor ve sorunlarımızı 3 temel alanda özetleyerek sunuyor :

1. Bağımsızlık
2. Aydınlanma
3. Halkçılık..
*****
Biz ise soruna ve çözümüne daha geniş kapsamlı, Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün “6 OK” sistematiği ile bakıyoruz.. Şöyle ki :

6_OK_ve_ AYDINLANMA

Görüldüğü gibi bir düşünsel – ideolojik bütünlük içinde önemli 3 adım ya da halka olarak görüyoruz. Sn. Sarıhan’ın dile getirdiği 3 ilke kendi başına, bir ideolojik bütüncüllük içinde uygulama olanağı bulabilir ve etkili olabilir ancak..

Türkiye’nin, Türk Ulusu’nun – Türkiye halkının kurtuluşu KEMALİZM‘dedir..
Büyük ATATÜRK’ün uygarlaşma tasarımıdır..

Türkiye oraya gidecektir, gitmelidir..

Sevgi ve saygı ile.
07 Ağustos 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İSLAMO-KEMALİZM mi; LİBERO-KEMALİZM mi?

ANKARA KALESİ

İSLAMO-KEMALİZM mi?
LİBERO-KEMALİZM mi?

portresi_renkli

 

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

 

“Türkiye yeni bir genel seçime doğru yol alırken, kamuoyuna yansıyan boyutları ile ilginç tartışmalara sahne olmakta ve bu doğrultuda önceden beklenmeyen çıkışlar gündeme gelerek, bunlar üzerinden ülke seçim virajına doğru yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Üç dönem işbaşında kalmış bir siyasal iktidarın yorgunluğu ile birlikte, siyasal merkezlerin bezginliği de
öne çıkmakta ve seçim kampanyaları beklenmedik bir çizgide gelişmektedir. Geçmişten gelen siyasal gelişmelerin sonucunda Türkiye’de iktidar olma şansı elde eden ılımlı İslam partisi, iktidarını koruma doğrultusunda her yolu denemeye kalkışırken, üç dönem sonucunda
Türk devletinin zamanla parti devletine dönüştürülmesinden fazlasıyla rahatsız olan
siyasal merkezler ile muhalefet partileri de iktidarı bir an önce göndermek için ellerinden gelen her şeyi denemeye başlamışlardır. Geçmişin tartışmaları sürerken içine girilen yeni dönemin çekişmeleri de devreye girince, kimi kez tartışmalar sertleşmekte ama geçen dönemlerden kalan siyasal birikimin koruduğu siyasal olgunluk düzeyinde kavga ve çatışmalar önlenmeye çalışılmaktadır. Emperyalizmin bütün dünyaya dayattığı Makyavelizm Türk siyaset sahnesinde öne çıktıkça, seçim yarışını kazanma doğrultusunda doğru ya da yanlış her konu tartışma zemininde öne çıkarılarak, rakiplere karşı üstünlük elde edilmeye çalışılmaktadır….”

*****

Devamla…

“..Küreselleşme sürecinde, kapitalist sistem yeniden emperyalizme doğru kayarken,
zenginleri ve sermaye kesimlerini yandaş bir konuma getirme doğrultusunda ortaklığa doğru sürüklemiş ve bu durumun topluma yansıyan boyutunda da giderek yoksullaşan halk kitlelerini kapitalist sistemin içinde tutabilmek amacıyla, dini öne çıkararak bu doğrultuda tarikatları ve cemaatları dıştan destekli bir biçimde devreye sokmuştur. Sermaye ve din çevreleri kendi doğal yapıları doğrultusunda gelişmeler peşinde koşarlarken, karşıt bir çizgide tepki gösterdikleri Kemalizm’i eleştirmekten ya da karşı çıkmaktan hiçbir zaman geri kalmamışlar ve
bu doğrultuda ellerine fırsat geçince de, çamur atmaktan ya da saldırıda bulunmaktan da
geri kalmamışlardır. Ne var ki, bu denli keskin hatlarda Kemalizm karşıtı olan sermayeci
liberal kesimler ile dinci cemaat topluluklarının seçim sürecinde Kemalizm konusunda eskisinin tümden karşıtı bir çizgide sempatik davranmaları ve kendilerini Kemalist bir çizgide yeniden tanımlamaya çalışmaları, gerçekten üzerinde durulması gereken fırsatçı bir durumdur.
Geçmişten gelen geleneksel çizgide anti-Kemalist olan kesimlerin birden Atatürkçü görünmeye başlamaları , Türk dilinde var olan bir atasözünün ortaya koyduğu üzere, “Bayram değil, seyran değil ama birileri birilerini neden öpüyor?” sorusunu akla getirmekte ve kafa karışıklıklarının giderilebilmesi için böylesine çelişkili bir durumun arkasında yatan gerçek siyasal nedenlerin ortaya konulması gerekmektedir. Sermaye kesimleri küresel hegemonya peşinde koşarken
ve ulus devleti ortadan kaldırma doğrultusunda Kemalizm’e açıktan karşı çıkarken,
yeni bir ortaçağ özlemi içinde bulunan dinsel kesimler de, modern ve çağdaş cumhuriyetin kurucusu olan Mustafa Kemal’i ve O’nun getirdiği Kemalist sistemi değiştirmek için
her yola başvurarak bir anlamda Atatürk’ten kopmak istemişlerdir. Hal böyle iken
seçim sürecinde hem liberal sermayeci kesimlerin hem de cemaatçı Müslüman kesimlerin Kemalist bir çizgide görülmeye çalışmaları, iyice açıklanması gereken bir çelişkiyi
siyaset sahnesinde ön plana çıkarmaktadır…”

*****

Ve bağlarsak ..

“.. Atlantik emperyalizminin desteği ile iktidara gelmiş olan bir hanım başbakan, bir gün,
Son sosyalist devleti de yıktık.” diyerek ne derece bilgisiz olduğunu ortaya koymuştu. Sosyalizm ile Kemalizm arasındaki farkları bile bilmeyen ve siyasetten habersiz bir hanımın uzaktan kumandalı manüplasyonlar ile iktidara getirilmesi, Atatürk cumhuriyetinin
yara almasına neden olmuştur. Atatürk ilkeleri aynı zamanda cumhuriyetin temel ilkeleri olarak Türk anayasasının giriş kısmında anayasal bir koruma altındadır. Bu yüzden, Atatürkçülük
ya da Kemalizm
Türkiye’de hem bir meşruiyet ölçüsü hem de bir direniş imkanıdır.
Toplumun içindeki herkes ya da her kesim kendi düşüncelerini kamuoyuna benimsetebilmek için Kemalizm’e yanaşmakta ya da Kemalist görünerek çıkarlarını ya da düşüncelerini
topluma kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu yüzden İslamcılar İslamo-Kemalizm peşinde koşarlarken, sermayeci ve küreselci toplum kesimleri de Libero-Kemalizm’i kendi çıkarları çizgisinde kamuoyuna benimsetmeye çalışmaktadırlar. Dincisi ölçüsünde sermayecisi de,
Türk anayasasında güvence altına alınan siyasal ve hukuksal haklar çerçevesinde birlikte
ve ortak yaşayabilmenin arayışı içinde olmalıdırlar.

O zaman Kemalizm’i dinci çizgiye ya da sermayeci çizgiye çekerek toplumun öbür kesimlerine karşı bir dayatmaya kalkma senaryoları ile Türk toplumu bir daha karşılaşmayacaktır.
Atatürk ilkelerinin sağladığı güvenlik ortamında Türk insanının meşruiyet araması son derece doğaldır. Ayrıca baskı ve saldırılara karşı, Atatürk ilkelerinden oluşan Kemalizm,
insanlara ciddi bir direniş ve kendini savunma olanağı getirmektedir. Demokratik rejim ve Cumhuriyet şemsiyesi altında herkes ve her kesim özgürce duygu ve düşüncelerini dile getirecek ve bu doğrultuda siyasal girişimlerde bulunabilecektir. Yaşanan tarihsel sürecin sonucunda bu topraklarda ortaya çıkan Kemalizm, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet (AS: sonsuza dek) payidar kalmasında (AS: yaşamasına) hem de Türk ulusunun geleceğe dönük yolda
emin adımlarla yürümesinde etkili olmaya devam edecektir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet yapısını bozabilecek bir Libero-Kemalizm’e ya da
laik devlet modelini bozabilecek İslam’o Kemalizm’e Türk ulusunun ihtiyacı yoktur.
Ama Kemalizm’in güncellenerek gerçek anlamıyla uygulama alanına getirilmesine,
içinde bulunulan konjonktürde, Türk devletinin şiddetle gereksinmesi bulunmaktadır. (24.5.2015)

******

Yazının tümünü indirmek için lütfen tıklayınız..

ANKARA_KALESI-215_ISLAMO-KEMALİZM_mi

Sevgi ve saygı ile.
24 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com