AMERİKAN RÜYASININ SONU MU?

AMERİKAN RÜYASININ SONU MU?

Dr. Ceyhun BALCI

“… Her yerde bulunabildikleri ve ucuz oldukları için kedi yerine siyahileri deney hayvanı olarak kullanmak çok daha kolaydı.”
Dr. Harry Bailey, 1977, Tulane Üniversitesi Nöroşirürji Araştırma Merkezi

Teknolojimizin insanlığımızı aşmış olması korkunç bir durum. / Albert Einstein

Einstein insancıl bir nitelemede bulunmuş. Kuşkusuz haklı! Ama, durumu yeterince açıklamıyor. Amerika’nın bir kez daha yangın yerine dönüştüğü günümüzde bir durum değerlendirmesi yapmak kaçınılmaz. Amerikan tarihi konusunda yüzeysel olarak da bilgi sahibi olanlar için kölelik ve onunla bağlantılı ırkçılık olağan olmanın ötesinde zorunluluktur.

Günümüzde ABD’de yaşamını sürdüren siyahilerin dört yüz yıl kadar önce Afrika’dan taşındığı bilinmeyen bir durum değil. Gemilerle pislik içinde taşınan, derileri gibi yazgıları da kara insanlar Yeni Dünya’ya yolculuk sırasında sınanmaya başladılar. Sınavı geçemeyenler sonsuz uykularını Atlantik’in derinlerinde sürdürüyorlar.

Toprakları ellerinden alınan yerlilerden açılan alanlara işgücü olarak uzaklardan köle taşınması kaçınılmaz bir zorunluluktu. Oluşturulan bu statünün değişmez şekilde yerleşikleştirilmesi de.

Kuzey-Güney ya da Amerikan İç Savaşı bile bu durumu sonlandırmaya yetmedi. Avrupa’dan Yeni Dünya’ya göç hiç kuşkusuz emperyalist bir olgunun gözlerimizin önüne yansımasıydı. Kölelik de bu olgunun olmazsa olmaz parçasıydı.

Her ne kadar Yeni Dünya’ya göçenler kendi devrimlerini gerçekleştirseler de kölelik düzeninden vazgeçmek hiç de kolay olmadı. O devrimin bugünkü ardılları bile aradan geçen yüzyıllara karşın kölelik konusunda açık ve net olamadılar.

Durum bugün de değişmiş değil! ABD’nin Minnesota kentinde başlayıp hemen tüm ülkeyi etkisi altına alan öfke seli ABD’deki ırkçı ortamın değişmediğinin göstergesi sayılmalı.

Elbette, günümüzde işletmelerin girişine “Zenciler ve köpekler giremez!” yazısı konması gerekmiyor. Bu, ırkçılığın sonlandığı anlamına da gelmiyor. Irkçılık günün koşullarına ve zorunluluklarına bağlı olarak biçim değiştiriyor.

Minnesota’daki olay vicdanın ve insafın kabul sınırlarını aştığı içindir son günlerde gözlerimizin önüne serilen tepki görüntüleri.

Fiziksel ağırlıklı görüntüler tekilleşse de ırkçılık kapsamındaki ayrımcılık günümüzde de sürüyor.

ABD’de bir siyahinin ya da Hispaniğin fırsat eşitliğine sahip olduğu söylenebilir mi?

Tıp, ırkçı yaklaşımların varlığını sürdürdüğü önemli bir alan. Üstelik tıp ve dolayısı ile sağlık hizmeti temel insan hakkı sayılmaz mı?

Özellikle, “yapay kalp” ya da “yapay kan” gibi teknolojik tıp yeniliklerinin ilk olarak siyahilere uygulanması sıradan bir rastlantı sayılmayacak denli bilinçli seçim ürünüdür.

Irklar sınıflaması belleklere yerleşmiş bir kalıp olsa da özellikle DNA devrimi sonrasında bu bilginin biyolojik anlamda en küçük bilimsel dayanağının olmadığı kanıtlanmıştır. Gündelik yaşamda dilimize düşen sözcüklerden birisi olan “ırk” biyolojik olmaktan çok sosyal/toplumsal bir olgudur.

Charles Darwin’in kutsal kitapların ayrıcalıklı canlısı olarak tanımlanan insanı tahtından indiren “evrim kuramı” çok geçmeden toplumsal ilişkilere uyarlandı. Herbert Spencer Darwin’in adını kullanarak “Sosyal Darwincilik” kavramını tanımladı. Doğal seçilim yerini “güçlü olanın sağkalımı” ilkesine bırakarak ırkçılığın yolunu açmış oldu.

Üstün insan piramidin tepesine yerleştirilirken aşağı ya da uygunsuz olarak tanımlanan başta siyahiler olmak üzere emperyalizmin ayağına dolanabilecek diğerleri kendisine dipte yer bulabildi. Çok daha önceden tanımlanmış olsa da ırk hiyerarşisi tanımlaması sosyal Darwincilik anlayışından beslendi.

Minnesota’da soluksuz bırakılarak öldürülen siyahi, kitlelerin öfkesini tetiklerken gündelik yaşamda olağanlaşan ırkçılık hız kesmeden sürmekteydi. Elbette, biçim değiştirerek ve zamanın ruhuna uygun bir kisveye bürünerek!

Son olay zamanın ruhuyla uyumlu olmayan bir yol kazasıdır. Amaçlanmayan ve hesapta olmayan bir durumdur. XXI. yüzyılda birkaç yüzyıl öncenin ırkçılığına yer olmadığı açıktır.

ABD’nin büyük kentlerinde kendisini gösteren manzaraya Amerikan Baharı yakıştırmaları yapanların ağzından bal damlıyor.

  • Amerikan egemenliği günden güne zayıflarken Amerikan Rüyası’nın sonu geldi mi?

Dileyelim öyle olsun! Emperyalizm denen canavar tek dişi kalsa da kolay teslim olmaz. Ona başkaldıran dünya uluslarının da zahmete girmesi kaçınılmaz.

Einstein’in Atatürk’e Mektubunun Bugünkü Anlamı

Einstein’in Atatürk’e Mektubunun Bugünkü Anlamı

İsmail Şefik Aydın
AYDINLIK, 19.10.2018

Einstein'in Atatürk'e Mektubunun Bugünkü Anlamı
 

Albert Einstein teorik fizikteki çalışmaları ve buluşları nedeniyle 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. 1999 yılında, dünyanın büyük fizikçileri onu, tarihin en büyük fizikçisi olarak seçmişlerdir. 1932 yılında, Adolf Hitler’in Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin seçimleri kazanmasının ardından, birçok bilim adamı gibi, Einstein da Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Birçok bilim adamının Alman üniversitelerinde çalışmak imkânı kalmamıştı. Bilindiği gibi, Hitler, Almanya’da yaşayan Yahudilere de hayat hakkı tanımamaktaydı.

TARİHİ MEKTUP

Albert Einstein, “Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği (OSE)”nin başkanlığına getirilmişti. Bu yönetimin aldığı bir karar uyarınca ve başkan sıfatıyla 17 Eylül 1933 tarihinde Ankara’ya, Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye kabulü konusunda bir mektup gönderir. Mektup şöyledir:

“Ekselansları, OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbî çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselânslarınızdan rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmî liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselânslarından, ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz, tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi hâlinde, sadece yüksek seviyede bir insanî faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca  kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.

Ekselânslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyarım.
Prof. Albert Einstein

İnternette de bulabileceğiniz bu mektup geldiğinde Başbakan İsmet Paşa, Millî Eğitim Bakanı ise Reşit Galip Bey’dir. Atatürk bilim adamlarının Türkiye’ye davet edilmesini ister. Gelecek bilim adamlarıyla yapılacak anlaşmanın temelini, bunların kısa zamanda Türkçe öğrenerek, derslerini Türkçe vermeleri oluşturmaktadır. Ancak sayı kırkla kalmaz. Almanların Avusturya’yı ve Çekoslovakya’yı işgali üzerine gelen bilim adamlarıyla bu sayı 190’ı bulur! Einstein’in başvurusu üzerine Türkiye’ye kabul edilen bilim adamlarının ülkemizde çağdaş bir akademik eğitimin kurulmasında büyük katkıları olmuştur. Zaten bilindiği gibi, Atatürk 1933 yılında bir Üniversite Reformu yapmıştı. Ülkemize gelen bu bilim adamları Türkiye’yi ve Türkleri çok sevmişler ve hayatları boyunca Türk dostu olarak kalmışlardır.

HİRSCH’ÜN İFADELERİ

Bu yabancı akademisyenlerden birisi olan Prof. Hirsch’ün Türkiye ile ilgili hatıralarındaki şu satırlar karşısında duygulanmamak mümkün müdür?

“1938 sonlalarında Türk vatandaşlığına geçmek dileğinde bulunmuştum. Beni seven meslekdaşlarım, İslâm dinini seçmem hâlinde vatandaşlığa geçmemin daha kolay olacağını söylediler. Ben, Türkiye’ye bağlılığımı o güne kadar sürdüregeldiğim çalışmalarımla yeterince ispat etmiş olmam nedeniyle bu öneriyi reddettim. Uzun bir süre sonra, davet edildiğim bir resmî makamda, Türk vatandaşlığına kabul edildiğim söylendi. Şaşkın bakakalmıştım. Bir anda Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi döküldü dudaklarımdan!”

Ne yazık ki, bir Alman Yahudi’si rahatlıkla ve gurur duyarak “Ne mutlu Türküm diyene” derken, bu ülkenin yönetiminde sorumluluk alan kimi devlet adamları “Türk” demekten kaçınmaktadırlar! Einstein’in Atatürk’e bu ünlü mektubunu bir Başkent Üniversitesi yayını olan “Bütün Dünya” dergisinin 2018/Eylül sayısından, sayın Erdem Akyüz’den özetledik. Aynı yazıda, Einstein’le, bir bilim adamımız arasında geçen, her Türk vatandaşını gururlandıracağı muhakkak bir diyaloga da yer verilmiş.

MÜNİR ÜLGÜR’ÜN YAŞADIKLARI

İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Profesör Münir Ülgür, 1949 yılında Amerika’nın Philadelphia kentinde bir üniversitede akademisyen olarak çalışırken, Einstein da aynı şehirde bir üniversitede çalışmaktadır. Prof. Ülgür, Einstein ile görüşmeyi çok istemekte, ancak bu buluşmanın gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermemektedir. Bu düşünceler içinde Einstein’den randevu isteminde bulunur. Fakat hiç ummadığı bir şekilde, kısa bir süre içinde kabul yanıtı gelir. Prof. Münir Ülgür, bu konuda anılarında şunları belirtiyor:

“Bizi hemen kabul etmesinin nedeni, Atatürk’ün birer evlâdı olmamızdı. Eşim ve kızımı alarak görüşmeye gittim. Einstein, bizi çok sıcak ve içten bir şekilde karşıladı. Küçük kızımı yanına oturtarak ona piyano çaldı. Konuşma sırasında

Einstein Atatürk’ü kastederek,

‘Siz biliyor musunuz, dünyanın en büyük liderine sahipsiniz’  dedi.”

Türkiye’den hiçbir beklentisi olmayan, dünyanın en büyük fizikçisi Einstein, Atatürk’ün ne büyük bir insan olduğunu anlamış ve bunu hiç çekinmeden dile getiriyor; fakat ne yazık ki ve ne acıdır ki, bu güzel ülkede hür yurttaşlar olarak yaşamamızı borçlu olduğumuz büyük Atatürk’ü hâlâ daha anlamamakta ısrar edenler ve ona “Diktatör” diyenler var! Atatürk’e okul kitaplarında ayrılan bölümlerin giderek kuşa çevrilmesi hazin değil midir? Umarım Einstein’ın mektubundan ders alınır…

Büyük Patlama Kuramı’na İlişkin 10 Soru-10 Yanıt!

Büyük Patlama Kuramı’na İlişkin 10 Soru-10 Yanıt!

Yazan: Ege Özmeral (Evrim Ağacı)
Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)

Bu yazıda Büyük Patlama Teorisi hakkında bilinen bazı soruları ve yanlış anlamaları konu aldık. Büyük Patlama Teorisi’nin yanı sıra Evren’in genişlemesi ve başlangıcı hakkında sorulara da yanıt vermeye çalıştık. Belirlediğimiz sorular şunlar:

Soru 1. Büyük Patlama Teorisi nedir?
Soru 2. Büyük Patlama Teorisi’nin tarihi nedir?
Soru 3. Evren neyin içinde genişliyor?
Soru 4. Evrenin merkezi neresidir?
Soru 5. Karanlık madde ve karanlık enerjinin Evren’imizdeki rolü nedir?
Soru 6. Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması nedir?
Soru 7. Evren sonsuz ise Büyük Patlama anında Evren nasıl tekillik halinde olabilir?
Soru 8. Neden bu kadar madde varken antimadde yok?
Soru 9. Büyük Patlama bizden önceki bir evrenin çöküşü olabilir mi?

Soru 10. Büyük Patlamadan önce ne vardı?

Şimdi, yanıtlara geçelim:


Soru 1. Büyük Patlama Teorisi Nedir?
Maalesef isimdeki “patlama” kelimesi çok büyük yanlış anlaşılmalara sebep olabiliyor. Teorinin isminde geçen “patlama” sözcüğü uzayın genişlemeye başladığını belirtmek için kullanılır, herhangi bir maddenin sıkışıp patlaması söz konusu değildir. Büyük Patlama’dan sonra Evren’in çok sıcak olduğunu düşünürsek “patlama” sözcüğünün o kadar yanlış olmadığını söyleyebiliriz fakat Büyük Patlama bildiğimiz patlamaların aksine bazı maddelerin kimyasal tepkimeleri sonucu basınç ve ısı oluşturması değil, uzayın genişlemesidir.
Diğer bir yanılgı ise Büyük Patlama’nın Evren’in başlangıç anındaki sonsuz enerji yoğunluğu olduğunu düşünmektir. Büyük Patlama, Einstein denklemlerinin Friedmann çözümüne göre Evren’in genişlemeye başlamasının ilk anıdır. Büyük Patlama Teorisi sadece evrenin içerisindeki maddenin değil aynı zamanda uzay ve zamanın başlangıcının da Büyük Patlama anındaki tekillilik olduğunu söyler. Bu konuyu Soru 7’de daha detaylı inceledik. Soru 10’da daha detaylı olarak açıkladığımız Büyük Patlama Teorisi’nde ortaya çıkan sorunları çözmek için ortaya atılan Enflasyon Teorisi, Büyük Patlama Teorisi’nin uzay ve zamanın başlangıcı olmadığını söyler; bu nedenle, Büyük Patlama anından sonraki dönemlerden “Evren’in ilk zamanları” olarak bahsetmek yerine “ilksel Evren” olarak bahsettik. Soru 7’de de bu konuyu biraz daha inceledik.
Bunun yanı sıra Büyük Patlama Teorisi aslında Evren’in başlangıcı ile ilgilenmez, sadece Evren’in başladıktan itibaren Planck zamanı ve sonrasında Evren’in evrimi ile ilgilenir. Tıpkı Evrim Teorisi’nin canlılığın başlangıcı ile ilgilenmeyip, canlılığın günümüz haline nasıl evrimleştiğiyle ilgilenmesi gibi. Uzay ve zamanın yapısını günümüzde en iyi açıklayan Genel Görelilik Teorisi t=0 halindeyken çöker, bu nedenle Genel Görelilik Teorisi tek başına Evren’in başlangıcı hakkında bir şey söyleyemez. Soru 10’da daha detaylı bir şekilde cevaplandırdığımız üzere Evren’in Büyük Patlama anını ve öncesini anlamamız için klasik Büyük Patlama modelinden fazlasına ihtiyacımız vardır.
Uzayın genişlemesinden ne anlamamız gerektiğini kavrayabilmek için bir analojiye göz atalım.

Herhangi kareli defterin bir sayfasını kendi uzayımız gibi hayal edin. Bu sayfada her karenin köşesine yeşil noktalar koyun. Kendinizi bu sayfa üzerinde yaşayan iki boyutlu bir canlı gibi hayal edin. Etrafınızda noktalar var ve siz bu sayfa üzerinde sadece öne-arkaya, sağa-sola bakabiliyorsunuz. Ancak yukarı-aşağı bakmak sizin için söz konusu değil; çünkü siz sadece iki boyutu olan bir uzayda (sayfada) yaşıyorsunuz.

Eğer uzay (sayfa) zaman içerisinde genişliyor ise çevrenizde gördüğünüz bu noktaların birbirinden uzaklaştığını görürsünüz. Noktalar uzaklaştıktan sonra bu defa onları yeşil değil pembe renkli olarak hayal edin.
İşte Büyük Patlama Teorisi’nin söylediği budur; uzayda herhangi rastgele iki noktayı seçer ve uzun bir süre beklerseniz iki nokta arasındaki uzaklığın arttığını gözlemlersiniz.
Soru 2. Büyük Patlama Teorisi’nin Tarihi Nedir?
Albert Einstein, 1915 yılında uzay ve zaman algımızı kökünden değiştiren Genel Görelilik Teorisi’ni ortaya attığı zaman denklemlerin statik olmayan bir evreni gösterdiğini fark etti. O zamanlarda Evren’in genişlediğine veya daraldığına dair bir gözlem olmadığı için Einstein denkleme “Kozmolojik Sabit” adıyla bilinen bir parametre koydu, bu parametre boş uzayın enerjisini temsil ediyordu ve kütle çekimin etkisini yok ederek Evren’in statik bir biçimde kalmasını sağlıyordu.
Edwin Hubble, 1929 yılında hemen her yönde galaksilerin ışığının kırmıza kaydığını keşfettiği zaman durum değişti. Doppler Etkisi olarak bilinen fenomene göre bir nesne uzaklaştığı zaman ondan yayılan ışığın dalga boyu artar. Kırmızı görünen ışık en uzun dalga boyuna sahip olduğu için bu, nesnelerin daha çok kırmızı görünmesi demektir; aynı şekilde, nesne yakınlaştığı zaman ışığın dalga boyu azalır ve nesne daha çok mavi gibi görünür. Hubble, galaksilerin bizden uzaklaştığını keşfederek Evren’in genişlediğini ilk gözlemleyen kişi oldu. Belçikalı bir papaz olan George Lemaitre 1927’de zamanı geriye alırsak evrenin tek bir noktada buluşacağını söyledi.
Büyük Patlama Teorisi’ne karşı Sabit-Durum (Steady-State) Teorisi ortaya atılmıştı. Hermann Bondi, Thomas Gold ve Fred Hoyle’un 1948’de ortaya attığı bu teoriye göre nesneler birbirinden uzaklaştıkça yeni nesneler oluşuyor ve böylece Evren’in enerji yoğunluğu sabit kalıyordu. Ve yine aynı teoriye göre Evren’in başlangıcı ve sonu yoktu. 1965 yılında gözlemlenen Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması Büyük Patlama Teorisi için çok güçlü bir kanıt oluşturdu. Bunun yanı sıra Evren’deki madde dağılımı da Büyük Patlama Teorisi için yine çok büyük bir dayanak sağlıyordu.
Bugün ilk kez Tip 1a süpernovası ile yapılan gözlem ve diğer gözlemler ile biliyoruz ki Evren hızlanarak genişliyor. Bunun ne kadar tuhaf bir şey olduğunu anlamak için elinizdeki bir topu yukarı attığınızı hayal edin. Bu durumda top, gittikçe yavaşlayarak yükselecek ve belli bir noktada durduktan sonra hızla yere düşecektir veya topu çok hızlı atarsanız (bir insan veya bugünkü bir cihaz bunu yapabilecek kadar güçlü değildir) top gittikçe yavaşlayacak ancak sonunda sabit bir hızla uzaklaşmaya devam edecektir. Bizim Evren’imiz ise atıldıktan sonra yukarıya doğru gittikçe hızlanan bir topa benzemektedir.

Halen kozmolojide en çok kabul gören model olmasına rağmen Büyük Patlama Teorisi kusursuz bir teori değil. Teorinin en büyük zayıflığı Evren’in başlangıcında bir tekillilik içermesi. Bilim insanları bunun sebebinin teorinin klasik olmasından (Kuantum mekaniğine dayanmamasından) ileri geldiğini ve bir Kuantum Kütle Çekim Teorisi’nin bu sorunu halledeceğini düşünmektedirler. Bunun yanı sıra Büyük Patlama Teorisi; Ufuk Problemi, Düzlük Problemi, Monopol Problemleri gibi problemleri çözmek için yeterli değil.

Soru 3. Evren Neyin İçinde Genişliyor?
Yanıt : Hiçbir şeyin içinde. Çünkü genişleyen şey Evren’in içindeki bir madde değil Evren’in kendisidir. Bu cevap insanlara yeterli ve sezgilere uygun gelmez çünkü günlük hayatta da alıştığımız üzere bir şeyin genişlemesi o şeyin genişlemesi için bir alan, dolayısıyla uzay olmasını gerektirir ancak uzayın kendisi için böyle bir şey geçerli değildir. Evren’in hiçbir şeyin içerisinde olmadığı halde genişlemesinin sezgilerimize ters gelmesinin sebebi Evren’in kendisini günlük hayatta gördüğümüz herhangi bir nesne gibi dışarıdan bakarak düşünmemizdir. Halbuki Evren’in içerisinden bakarak düşünürsek sezgilerimize ters gelen hiçbir şey yoktur.
Kendinizi Soru 1’de verdiğimiz sayfa analojisindeki iki boyutlu sayfa içerisinde yaşayan bir canlı olarak düşünürseniz Evren’in genişlemesi sezgilerinize ters gelmeyecektir fakat ne zaman kendinizi sayfanın dışından bakan bir gözlemci gibi düşünürseniz, o zaman sezgileriniz ile Evren’in genişlemesi arasında anlaşmazlık olacaktır. Buradaki sorun “Evren’e dışarıdan bakmak” kısmıdır çünkü Evren’e dışarıdan bakabilmek için öncelikle “dışarısı” olması gerekiyordur ancak yoktur çünkü Evren bütün uzayı kapsar. Evren’in dışarısı olmadığı için Evren’e dışarıdan baktığımızda onun nasıl gözükeceği sorusu da anlamsız kalır ve Evren’i dışarıdan değil de onun içerisinde yaşayan biri olarak genişlemeyi anlamaya çalışırsanız sezgisel olarak hiçbir güçlükle karşılaşmazsınız.
Soru 4. Evrenin Merkezi Neresidir?
Yanıt: Hiçbir yer veya her yer. Bunu daha iyi anlamak için Soru 1’deki defter analojisine geri dönelim. Genişlemeden önceki Evren (yeşil noktaları olan sayfa) ile genişlemeden sonraki Evren’i (pembe noktaları olan sayfa) merkezdeki nokta sabit olacak şekilde karşılaştırırsak elde edeceğimiz şekil şöyledir:
Bu defa iki resmi karşılaştırmayı ortadaki noktanın sol üstündeki noktayı merkez alarak yaparsak şöyle bir şekil elde ederiz:
Görebileceğiniz üzere ilk karşılaştırmada sabit aldığımız noktadan uzaklaştıkça pembe ve yeşil noktalar arasındaki uzaklık farkı gittikçe artıyor; bu da noktaların merkezi sabit aldığımız noktaymış hissini uyandırıyor. Fakat ikinci karşılaştırmada sabit aldığımız nokta farklı olduğu halde bu defa noktaların merkezi bu karşılaştırmada sabit aldığımız nokta gibi görünüyor. Aynı şekilde Evren’de – siz nereden bakarsanız bakın – diğer her şey sizden uzaklaşıyormuş gibi gözükür.
Neden Evren’in merkezi olmadığını anlamak için verebileceğimiz başka bir analoji ise şişen balon analojisidir. Bir balonun yüzeyine noktalar çizdiğinizi düşünün. Balonu şişirdiğinizde balonun yüzeyi genişlediği için balonun üzerindeki noktalar birbirlerinden uzaklaşacaklardır. Birisi“Peki balonun üzerindeki noktaların merkezi neresi?” diye sorduğunda buna cevap veremezsiniz; çünkü merkezi yoktur.
Soru 5. Karanlık Madde Ve Karanlık Enerjinin Evren’imizdeki Rolü Nedir?
Kütlesi olan, soğuk, (çok fazla hareket etmeyen) ve hiçbir şekilde ışık yaymayan hayaletimsi yapıya karanlık madde diyoruz. Standart Model’de bu tanıma ve karanlık madde hakkındaki gözlemlere uyan bir parçacık olmadığı için bu maddeyi parçacık fiziğini en iyi açıklayan Standart Model ile açıklayamıyoruz. Bu nedenle karanlık maddenin ne olduğunu aslında halen bilmiyoruz. Karanlık maddenin kütlesinin olması sebebiyle Evren’deki madde yoğunluğunu arttırdığı için Evren’in şekline katkısı vardır. Friedman denklemlerine göre Evren’in olası şekillerine şu yazıda değinmiştik.
Karanlık enerjinin keşfinden önce Evren’in şekli ve kaderi arasında bir ilişki olduğu düşünülüyordu. Yani madde-baskın evrenimiz kapalı ise Evren bir süre sonra çökecek, düz ise gittikçe hızı azalacak (ancak asla tam olarak durmayacak) şekilde genişleyecek, açık ise aynı hızda yayılacak şekilde genişleyecek. Ancak gözlemlerimiz (Soru 10’da kısaca bahsettiğimiz gözleme bakabilirsiniz) bize Evren’in hızlanarak genişlediğini gösteriyordu. Böyle bir genişlemenin olması için Evren’de negatif basıncın hakim olması gerekir. İşte bu negatif basınçtan sorumlu olan şeye “karanlık enerji” diyoruz.

Günümüzdeki verilere dayanarak biliyoruz ki Evren’imizin % 4.6’ı Standart Model ile açıklanan bildiğimiz madde, % 24’ü henüz ne olduğunu bilmediğimiz karanlık madde ve % 71’i ise Evren’in ivmelenerek genişlemesini sağlayan karanlık enerjiden oluşuyor.

Soru 6. Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması Nedir?
Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması (KMAI), Büyük Patlama’dan 380 bin yıl sonrasından kalan termal (ısısal) ışımadır. Evren’deki en eski ışık olarak da geçer, bu nedenle ışımadan öncesini Büyük Patlama dahil gözlemleyemiyoruz. Aynı zamanda Büyük Patlama Teorisi’nin en büyük kanıtlarından birisidir.
Büyük Patlama’dan sonra Evren’imiz inanılmaz sıcaktı. O kadar sıcaktı ki protonlar, nötronlar ve elektronlar bir araya gelip atomları oluşturamayacak kadar hızlı hareket ediyorlardı. Daha sonra, Evren genişledikçe madde soğudu ve proton ve elektronlar bir araya gelip en basit atomlar olan hidrojen ve helyum atomlarını oluşturdu.
Işık ve madde arasındaki ilişkiyi en iyi açıklayan Kuantum Elektrodinamiği Teorisi’ne göre elektromanyetizma, aslında, yüklü parçacıkların birbirlerine foton göndermesidir. Yani fotonlar elektromanyetik alanın kuantumudur. Hidrojen ve helyum atomları oluştuktan sonra nötr oldukları için artık termal ışımayı yutamadılar ve yutulmayan fotonlar Evren’de amaçsızca savruldular. Tabii fotonların enerjisi Evren genişledikçe azalacaktı çünkü uzay genişledikçe dalgaboyları da arttı. O günden beri uzayda her yöne seyahat ediyorlar.

Uzayın her bir santimetre küpü KMAI’nın 300 fotonu ile doludur. Diğer bir ilginç bilgi ise televizyonunuzda oluşan cızırtının %1’ine KMAI sebep olur.

Evet, bu görüntünün %1’inde Büyük Patlama’nın kalıntıları vardır.

Soru 7. Evren Sonsuz İse Büyük Patlama Anında Evren Nasıl Tekillilik Halinde Olabilir?
Öncelikle tekillilik konusunda “bütün Evren’in tek bir noktada olması” gibi bir yanılgı var ki bu doğru değil.
Büyük Patlama anında Evren’imizin tekillilik durumunda olup olmadığı bilinmiyor. Hatta o anda Evren’imiz sonsuz büyüklükte bile olabilir. Büyük Patlama hakkında bir kitap veya yazı okuduysanız, “Evrenimiz t1 saniyede bir golf topu büyüklüğündeydi, t2 saniyede Dünya büyüklüğüne ulaştı…” gibi cümleler okumuş olmanız mümkün. Ancak bu tarz cümlelerde Evren’in büyüklüğünden kasıt “gözlemlenebilir evrenin” büyüklüğüdür, Evren’in kendisinin değil. Büyük Patlama anının belli koşullara uyması halinde tekillilik içermesi gerektiğini gösteren bazı teoremler vardır, gelin onlardan ikisine göz atalım.

İlki, Hawking-Penrose Tekillilik Teoremleri’dir. Bu teoremlerden birine göre güçlü enerji koşulu sağlanan uzay-zaman bölgesinde tekillilik olmak zorundadır. Güçlü enerji koşulu, negatif basınçtan (tension) dolayı oluşan itici anti-kütleçekimin, enerjiden dolayı oluşan çekici kütleçekiminden daha güçlü olması durumudur ve teoreme göre eğer böyle bir koşulu sağlayan uzay-zaman alanı varsa o alan tekillilik içermek zorundadır. Bu duruma uyan iki yerin olduğu düşünülüyordu: Karadelikler ve Evren’in başlangıcı. Ancak sonradan pek çok fizik teorisinin gösterdiğine göre Evren’in başlangıç koşullarının güçlü enerji koşuluna uymadığı görüldü. Henüz doğrudan gözlemlenmeyen ancak fizikçilerin büyük çoğunluğunun doğru olduğuna inandığı Enflasyon Teorisi’nde de Evren’in başlangıcı güçlü enerji koşuluna uymaz. Bu nedenle fizikçiler artık bu teoremi ciddiye almıyorlar.

Çok daha iyi, Penrose tarafından kanıtlanmış bir teorem daha vardır. Daha iyidir çünkü yalnızca sıfır-enerji (null energy) koşulu kullanır. Sıfır-enerji koşulu, eğer bir alanın çevresinden geçen ışık huzmeleri o alanın kütleçekim merkezinden geçmek zorundaysa (kütle çekim merkezinden geçmeden savrulması da mümkün olabilirdi) o alanın kütleçekim merkezinin tekillilik içermesi gerektiğini söyler. Ancak bu teoremin iki sorunu vardır: sıfır-enerji koşulu kuantum mekaniği ile çelişiyor gibi gözüküyor ve uzayın herhangi bir zamanda sonsuz olduğunu varsayar ki, uzayın sonlu mu sonsuz mu olduğunu bilmiyoruz. Eğer Evren’imiz düz ise bu Evren’imizin sonsuz olduğunu gösterir fakat Evren’imiz düz değil kapalı bir evren ise bu, onun sonlu olduğunu gösterir. Evren’imizin sonlu olması okuyucu için biraz kafa karıştırıcı olabilir çünkü akla “Evren’in sınırına gelirsek ne göreceğiz?” gibi bir soru getirebilir. Evren’in kapalı olduğu topolojiler “sonlu ama sınırsız” olarak ifade edilir. Örneğin bir basketbol topunun yüzeyi böyle bir topoloji için güzel bir örnektir. Basketbol topunun yüzeyi iki boyutlu ve sonlu bir yüzeydir ancak sınırı yoktur. Bu da topun üzerinde ne kadar ilerlerseniz ilerleyin asla “yüzeyin sonu” gibi bir yer ile karşılaşmayacaksınız demektir. Topun yüzeyinde bir yönde ilerlerseniz bulunduğunuz yere geri dönersiniz. Eğer Evren’imiz sonlu ise sınırsız olacaktır, bu nedenle “Evren’in sınırı” gibi bir kavram anlamsızdır.

Günümüzde yapılan ölçümler Evren’imizin düz veya düze fazlasıyla yakın olduğunu gösteriyor. Ancak Evren’imizin bu kadar düz olabilmesi için madde ve enerji yoğunluğu parametresinin çok hassas bir değerde olması gerekir ve bu parametrenin neden bu kadar hassas değere sahip olduğunun klasik Büyük Patlama modelinde bir açıklaması yoktur. Bu nedenle bir problemdir ve bu probleme Düzlük (Flatness) Problemi adı verilir. Soru 10’da geçen Enflasyon Teorisi bu problemin cevabını veriyor gibi gözüküyor. Bunların yanı sıra Büyük Patlama anında ne olabileceği hakkındaki teoriler için Soru 10’a bakabilirsiniz.

Soru 8. Neden Bu Kadar Madde Varken Antimadde Yok?
Fizikte bu problem “Baryon Asimetrisi Problemi” adıyla anılır. Problem, gözlemlenebilir Evren’imizde maddeye oranla anti-maddenin çok az olmasıdır. Ne mikroskobik ölçekte Evren’i açıklayan Standart Model, ne de makroskobik ölçekte Evren’i açıklayan Genel Görelilik Teorisi bu soruya tek başına yanıt veremez. Büyük Patlama’da ortaya çıkan enerjinin eşit şekilde madde ve antimadde oluşturmasını bekleriz fakat günümüz gözlemleri maddeye oranla anti-maddenin çok az olduğunu gösteriyor.
Bu probleme getirilen açıklamaların çoğu Standart Model’in bazı etkileşimler için CP simetrisini kırmasına izin vermesi şeklindedir. CP simetrisinden kısaca bahsetmemiz gerekirse CP simetrisi, yük (charge) ve parity (ayna) simetrisi demektir. Yani bir etkileşim CP simetrisine uyuyorsa o etkileşimdeki parçacıkların yüklerini zıt yaparsak (mesela iki elektron etkileşiyorsa yüklerini pozitif yaparsak) ve ayna simetrilerini alırsak (uzaydaki herhangi bir yönünü zıt yönde olacak şekilde değiştirirsek) oluşan yeni etkileşimin fizik yasaları için tutarlı olması gerekir. Son yıllarda yapılan pek çok deney zayıf etkileşimlerde CP simetrisinin kırıldığını gösteriyor, mesela 2013’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı B mezonunun bozulmasında CP simetrisinin ihlal edildiğini gösteriyor.

Başka bir çözüm ise gözlemlenebilir Evren’in dışında anti-maddenin oranının daha yüksek olduğudur. Biz Evren’de maddenin çoğunlukta olduğu kısmında yaşıyor olsak bile gözlemleyemediğimiz kısımda anti-madde olabilir. Bu seferde problem madde/anti-madde ayrışması problemine dönüşüyor. Çünkü madde ve anti-madde birbirlerine çok yakın bir şekilde oluşurlar ve birbirlerine çok yaklaşınca gamma ışınına dönüşerek birbirlerini yok ederler. Bu nedenle anti-madde gözlemlenebilir Evren içerisinde olmasa da madde ile birbirlerini yok etmesi sonucu gamma ışınlarını gözlemlememiz gerekirdi fakat böyle bir şey gözlemlemiyoruz. Bunu çözmek için ortaya atılan önerilerden biri anti-maddenin kütleçekimsel olarak maddeyi çekmediği tam aksine ittiğidir. Fakat bu enerji-momentum tensörünün kütleçekimin kaynağı olduğunu söyleyen Genel Görelilik Teorisi ile çelişir, bunun yanı sıra hiçbir astronomik gözlem böyle bir anti-kütleçekimin varlığını göstermemiştir.

Soru 9. Büyük Patlama Bizden Önceki Evren’in Çöküşü Olabilir Mi?
Sürekli çöküp sonra tekrar genişleyen evren modellerine salınımlı (oscillating) evren modeli deniyor. Bu modele göre evren genişler sonra genişlemesi yavaşlayıp çökmeye başlar ve çöktükten sonra tekrar genişler ve aynı işlem sürekli devam eder. Ancak Evren’imizin bu modele uymadığını düşünmemiz için iki sebep vardır: ilki evrenler genişleyip çöktükçe entropinin sürekli artmasıdır. Eğer Evren’imiz sonsuzdan beri çöküp tekrar genişliyor olsaydı Evren’in entropisinin maksimum değerinde veya ona çok yakın bir değerde olmasını beklerdik fakat durum böyle değildir. Bu nedenle salınımlı evren modeli doğru olsa bile mutlaka salınımın başladığı ve entropinin en az olduğu bir ilk an olmak zorundadır. İkinci sebep ise son yıllarda yapılan gözlemlerin Evren’imizin çökmüyor aksine gittikçe hızlanarak genişliyor olduğunu göstermesidir.
Evren’imizin genişlediği 1998 yılında birbirinden bağımsız iki proje (Süpernova Kozmoloji Projesi ve Yüksek-Z Süpernova Arama Takımı) ile bulunmuştur. Her iki gözlem de uzaktaki Tip 1a süpernovaların ışık parlaklıklarındaki farklılıklardan yola çıkarak daha uzaktaki nesnelerin daha hızla bizden uzaklaştığını göstermiştir. Bu gözlem de Evren’imizin hızlanarak genişlediğini ispatlamıştır. 2011’de bu gözlemleri yapan üç araştırmacı Nobel Fizik Ödülü almıştır.

Soru 10. Büyük Patlamadan Önce Ne Vardı?
En çok merak edilen sorulardan biri budur ve sorunun cevabı basitçe “bilmiyoruz”dur. Evet, bilmiyoruz. Bunun en önemli sebebi Soru 6’da açıkladığımız üzere Evren’deki en eski ışık olan Kozmik Mikro Arkaplan Işıması’ndan öncesini gözleyemiyor oluşumuzdur. Bunun yanı sıra klasik Büyük Patlama Teorisi, Evren’in başlangıcını bir tekillilik olarak görmektedir. Bu nedenle, Büyük Patlama’nın (AS: Big Bang) uzayın ve zamanın başlangıcı olduğuna dair yazı veya kitap okuduysanız bu soruyu merak etmeniz çok doğal.
Öte yandan, Büyük Patlama ve öncesini açıklayabileceğimiz bazı teorilerimiz ve tahminlerimiz var. Her ne kadar bu yazımızın konusu olmasa da bu konuyla ilgili çok fazla soru sorulduğu için bu soruyu yanıtsız bırakmamaya karar verdik. Her bir teoriyi ve modeli detaylı olarak işlemek çok uzun olacağı için her birinden kısaca bahsettik, yine de cevapların istemsiz bir şekilde bazı yerlerde teknik detaya girdiğini belirtmemiz gerek. Her ne kadar “Büyük Patlama’dan önce ne vardı?” sorusu sorması çok kolay bir soru olsa da cevap vermesi hiç de kolay değildir. Şimdi kimi olası yantlara göz atalım.
Stephen Hawking’e göre “Büyük Patlama’dan önce” demek anlamsızdır çünkü Büyük Patlama uzay ve zamanın başlangıcıdır, zamanın olmadığı bir andan söz etmek ise anlamsızdır. Bu soru “Kuzey Kutbu’nun kuzeyinde ne vardır?” diye sormak gibidir.
Soru 1’de de bahsettiğimiz üzere çoğu fizikçi artık uzay ve zamanın başlangıcının Büyük Patlama olduğunu düşünmüyor. Günümüzde pek çok fizikçi en iyi kozmolojik model olarak Enflasyon Teorisi’ni kabul ediyor. Bir sonraki cevabımız bunun hakkında olacak.
• Enflasyon Teorisi, klasik Büyük Patlama Teorisi’nde çıkan Ufuk Problemi, Düzlük Problemi, Monopol Problemleri gibi problemlere çözüm getirmesinin yanı sıra Evren’in başlangıç koşullarının neden hassas ayarlanmış (fine-tuned) gibi gözüktüğünü de açıklar. Enflasyon Teorisi’nden bahsetmemiz çok uzun süreceği için bu teori üzerine başlı başına bir yazı yazmamız gerekir, o nedenle şimdilik sadece şunu söyleyelim: Enflasyon Teorisi, ilk ortaya atıldığında evrenin 10-32 saniyelik bir süre içerisinde 1050 misli büyüdüğünü söylüyordu. Bu teorinin devamı olan ve konumuzla asıl alakası olan Sonsuz Enflasyon Teorisi, enflasyonun sadece Büyük Patlama’dan sonra çok kısa süre içerisinde gerçekleşen bir şey değil, aynı zamanda Büyük Patlamaları yaratan bir mekanizma gibi davrandığını gösterir. Bir uzay düşünün, entropisi maksimum seviyede olsun. Bu durum, o uzayın içerisindeki maddenin maksimum düzensizlikte olduğunu gösterir. Bu uzayın düzenli olan çok küçük bir bölgesi katlanarak genişlemeye başlayabilir. (Teoriye göre enflasyonun nerede ve ne kadar sürede gerçekleşeceği kesin değildir.) Bizim de Evren’imiz böyle bir bölgeden doğmuş olabilir. Bu da neden gözlemlenebilir Evren’in entropisinin maksimum düzeyde olmadığını gösterir. Elbette bu bir kez gerçekleşmek zorunda değildir, uzayın başka küçük yerleri de bu şekilde katlanarak genişleyip düzenli yapılar oluşturabilir; bu da hem çoklu-evrenlerin varlığına hem de uzay ve zamanın Büyük Patlama’dan (küçük bölgenin genişlemeye başlamasından) önce var olduğuna işaret eder. Ancak BGV Teoremi olarak bilinen bir diğer teoreme göre Enflasyon Teorisi’nde Evren Büyük Patlama ile başlamadıysa bile evrenlerin zamanda genişlemesi sonsuzdan beri değildir, bu da hala “zamanın başlangıcı” problemini çözmemiş olabileceğini gösterir. Üstelik bu teorem (Hubble sabitinin ortalama olarak 0’dan büyük olması dışında) neredeyse hiçbir varsayım ortaya atmamaktadır. Bu nedenle aslında Enflasyon Teorisi her ne kadar güçlü bir teorem olsa da tek başına çoklu-evrenlerin başlangıcını açıklayamaz. Fizikçiler bunun bir Kuantum Kütleçekimi Teorisi ile giderilebileceğini düşünmektedirler çünkü Enflasyon Teorisi, Genel Görelilik Teorisi’nin matematiğine dayalı bir teoridir ve biliyoruz ki Evren’i (özellikle mikroskobik evreni) tam anlamıyla anlamak için Genel Görelilik Teorisi tek başına yetersizdir, bu nedenle bir Kuantum Kütleçekim Teorisi’ne ihtiyacımız vardır.
Örneğin fizikçi Sean Carroll, Kuantum Sonsuzluk (Eternity) Teoremi’nin zamanın başlangıcı olmadığını gösterdiğini söylüyor. William Lane Craig ile yaptığı tartışmada bunu şöyle dile getiriyor:
“Eğer Kuantum Mekaniği’ne uyan, sıfır enerjisi olmayan, fizik yasaları zamanla değişmeyen bir evreniniz var ise evren zorunlu olarak sonsuzdan beri vardır.” Sean Carroll (Fizik profesörü ve kozmolog)
Ancak bu teorem ile ilgili şöyle bir sıkıntı var; yukarıda da bahsedildiği üzere teoremin koşullarından biri evrenin sıfır enerjisi olmamasıdır. Fakat günümüzdeki gözlemler Evren’in enerjisinin sıfır ya da sıfıra çok yakın olduğunu gösteriyor.
Mesela Wheeler-DeWitt denklemine göre eğer Evren’imiz kapalı ise Evren’imizin Hamiltonu (enerjisi de denilebilir) 0’a eşittir. Bu denklem eğer H=0 ise Evren’imizin dalga fonksiyonunun da zaman içinde değişmeyeceğini söyler. Bu zamanın aslında bir illüzyon olduğunu kanıtlar mı? Bilemiyoruz fakat bunun üzerine konuşmak konumuzun dışına çıkmak olur.
• Ekpirotik model (Ekpyrotic model), süper sicim teorisinden ilham almıştır ve Büyük Patlama’dan önce ne vardı sorusuna yanıt vermesinin yanı sıra Evren’deki homojenlik (uniformity), Evren’in şeklinin düz olması ve başlangıcının çok sıcak olması gibi çıkarımları WMAP ve Planck uydusu deneyleri ile de uyumludur. En iyi avantajı çoklu-evrenler üretmemesidir. Bu modelin söylediği şey şudur: Evren’imiz iki tane üç boyutlu bran’ın dört boyutlu uzay içerisinde çarpışması sonucu oluşmuştur. (Editör notu: Bran’ı ya da brane’i “ince bir zar” gibi düşünebilirsiniz.) İki branın çarpışmasında kinetik enerjileri kuarkları, elektronları, fotonları vs. meydana getirmiştir. Evren homojendir çünkü çarpışma neredeyse her yerde aynı anda gerçekleşir. Branların geometrisi düz olduğu için evrenimiz de düzdür. Kütleli manyetik monopoller, klasik Büyük Patlama Teorisi’ne göre ilksel evrende oluşmuştur, gözlemlenmediği için bize sorun yaratır fakat bu model manyetik monopoller öngörmez.
• Stephen Hawking, “sanal zaman” adı verilen bir kavram ortaya atar. Zamanın sembolü olan t’yi -1’in karekökü olan i ile çarparsanız it’yi yani sanal zamanı elde edersiniz. Sanal zaman, bir uzay boyutu gibi davranır; üstelik, istenmeyen tekillilikleri de ortadan kaldırır; buna Evren’in başlangıcındaki tekillilik de dahil. Hartle-Hawking modeli bir tür Sınırsız (no-boundary) Kuantum Kozmoloji Modeli’dir. Bu modeli çekici kılan şey Evren’imizin başlangıç (initial) koşulları ve Evren’imizin zaman içerisinde nasıl değiştiği hakkında açıklamalar sunmasıdır. Bu modelde zaman tıpkı bir uzay boyutu gibi davrandığı için “zamanın başlangıcı” kavramı anlamsızdır. Bunu bir top analojisi ile anlayabilirsiniz. Topun üzerinde seçtiğiniz rastgele bir noktanın topun başlangıcı olduğunu söylemek ne kadar anlamsızsa zamanın başlangıcı olduğunu söylemek de o kadar anlamsızdır. Ancak bu modelin bazı tahminlerinin yanlışlandığını belirtmemiz gerekir. Bazı olası çözümler ortaya atılmış olsa bile henüz deneysel veriler ile doğrulanmamıştır.

Döngüsel (Loop) Kuantum Kütle Çekim Teorisi, Genel Görelilik Teorisi ve Standart Model’i tek bir teoride birleştiren ve böylece her şeyin teorisi olmaya aday teorilerden biridir. Bu teoriye göre uzay-zaman kuantize edildiği için (yani en küçük uzay ve zaman birimleri Planck Boyutu ve Planck Zamanı olduğu için) Büyük Patlama anında tekillilik söz konusu değildir. Ayrıca bu teori Enflasyon Teorisi ile tutarlı olduğundan zamanın başlangıcı hakkında bize bir şeyler söyleyebilir.

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Scientific American
  2. Baryon Asymmetry
  3. Evidence for Acceleration
  4. Singularity Theorems
  5. What Caused the Big Bang?
  6. Princeton University
  7. The Beginning of the Universe
  8. Quantum Eternity Theorem
  9. The No Boundry Proposal
  10. http://www.wall.org/~aron/blog/did-the-universe-begin-iii-bgv-theorem/

TÜRK MİLLETİNİ KURTULUŞA GÖTÜRECEK OLAN İKİ TEMEL REHBER : ATATÜRK ve KURAN

Konuk tarihçi yazar : Güzide Filiz Tuzcu

TÜRK MİLLETİNİ KURTULUŞA GÖTÜRECEK OLAN
İKİ TEMEL REHBER:
1. KURAN’IN TANITTIĞI İSLÂM;
2. BÜYÜK ATATÜRK’ÜN DÜŞÜNCE VE HEDEFLERİ

Merhaba Hocam;

Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi 21. yüzyıl Türkiye’sinde milyonlarca insan halâ “din kisvesiyle” korkunç boyutlarda kandırılmaktadır… Oysa ki Büyük Atatürk’ün de ifadesiyle “Türk Milletini birleştirici en sağlam iki harcın biri TÜRÇE  DİLİ  ve diğeri de İSLÂM DİNİDİR…” 

O halde Müslüman Türklerin besleneceği iki temel kaynak vardır: Birincisi “TÜRKÇE KURAN‘dır“;  İkincisi de Türk Milletini “zilletten, esaretten, hatta mutlak bir yok oluş tehlikesinden” kurtaran,  onlara T.C. Devletini kurup, armağan ve emanet eden Büyük Atatürk‘ün bizleri en ileri medeniyet seviyesine taşıyacak olan  “SON  DERECE  DEĞERLİ DÜŞÜNCELERİ,  İLKELERİ, HEDEFLERİ VE MİLLİ POLİTİKALARIDIR”.

 Büyük Atatürk’ün en büyük hedeflerinden biri de “Türk Milletinin hayatında yüzyıllardır son derece büyük bir öneme sahip olan İslâm Dininin” Kuran’ın tanıttığı şekilde – yani doğru anlaşılması ve Türk Milletinin dinen bilinçlenmesi, böylece dini siyaset ve çıkarlarına alet edenler tarafından bir daha kandırılmamalarıydı.

Bakın Cumhurbaşkanı Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci devre – ikinci toplantı yılını açış konuşmasında ne demiştir: “İslâm Dinini, asırlardan beri alışılageldiği şekilde bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gereğini görüyoruz. Allah’a olan mukaddes inancımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan, her türlü menfaat ve ihtirasların görünüşü olan siyaset sahnesinden ve bütün kısımlarından, bir an evvel ve kesin şekilde kurtarmak gerekir: Bu kurtarış, dünyevi ve uhrevi mutluluğun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak bu surette İslam Dininin yüksekliği ortaya çıkacaktır.”

[Kaynak: Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri  (ZC) Devre II, Cilt 7, s. 3 – 6;  Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi, , Ankara, 1999, s. 349.]  

Bakın dünyaca ünlü bilim adamı Albert Einstein din” için ne demiştir;

En başından itibaren kiliseler ve ruhban sınıf, her zaman bilime karşı olmuşlardır ve bilimle uğraşan, hayatını bilime adayan kimselere karşı savaş açmışlardır… (Bilime ve Bilimi Teşvik Eden Kuran’ın sunduğu Işığa karşı savaş açanlar,  Osmanlı devrine de damgalarını vurmuşlardı; şöyle ki; genel olarak ulema ve onların başkanı statüsünde olan  bazı şeyhülislâmlar da “bilimsel ve dinsel aydınlanma ve bilinçlenmeye” karşı savaşlar açmışlardı… Böylece pek çok gerçek din âlimi, bilim insanı ve toplum lideri kahramanlar bu uğurda maalesef canlarından olmuştur…  Çarpıcı bir örnek vermek isteriz; Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislâmı Ebussuud efendi, Büyük Türk Din Âlimi – Büyük Türk Ozanı  ve Türk Toplum Lideri, hatta bugün bile dünyanın gayet iyi tanıyıp, takdir ettiği  Sevgili Yunus Emre’nin şiirlerinin okunmasını yasaklamış, hatta “bunları okuyanların dinden çıkacağına” dair fetva vermişti. Anadolu Karamanoğlu Türk Devleti mensubu – Güçlü Bir Toplum Lideri  Olan Yunus Emre‘nin gerçek kişiliği – mükemmel İslâm anlayışı, cesareti – devrimciliği  – mücadelesi ve akıbeti Türklerden bugün bile gizlenmektedir!) Bu bağlamda korkuyu empoze eden dini inançtan kurtularak, maneviyat kazandıracak olan bir dini inanca geçiş, bir milletin hayat tekamülü yolunda atabileceği en büyük ve en önemli adımdır; hatta bu adım, bir millet için bir dönüm noktasını teşkil eder. İnsanları korkutarak ve cezalandırarak baskı altına alan, sürekli öteki dünya ile ilgili vurgulamalar yapan kilisenin tanıttığı din ile kozmik din birbirinden farklıdır. Ben şahsen “kozmik din duygusunun”, bilimsel araştırmalarda, en güçlü ve en soylu teşvik aracı olduğuna samimiyetle inanırım.  Toplumda tekamülün – yükselmenin sağlanması  için, “aklını işleten, özgürce düşünebilen, muhakeme kabiliyeti olan,  bağımsız yaratıcı bireylere” ihtiyaç vardır. (İşte Büyük Atatürk de T.C. ‘de böyle bilinçli bireyler yetiştirmeyi hedeflemiştir ve bunu söylevlerinde defalarca dile getirmiştir..) bu tür bireyler, toprağı besleyen, üretimi ve verimliliği mümkün kılan, “hava, su  ve güneş” gibi, bir toplumu – bir milleti  besleyecektir. Toplumdaki tüm olumsuzluklar, manevi ve soysal hastalıklar da din öğretileriyle – peygamberlerin maneviyatıyla deva bulacaktır… O halde diyebiliriz ki dinsiz ilim topal, ilimsiz din ise kördür “

[Kaynak: Albert Einstein, The World As I See İt, Princeton University Press, Princeton – New Jersey, 2007, s. 3 – 127.])

Büyük Atatürk’ün hayat kurtarıcı – kutsal, kutlu ve bilimsel bu hedefi“, Ondan sonra yerine getirilmiş midir? Maalesef ki hayır… Bilâkis 1938 sonrası Türk Milleti, “din kisvesiyle” kademe kademe yeniden aldatılmaya ve karanlık  mecralara çekilmeye başlanmıştır…

Onun izinden kararlılıkla gitmek azminde olan bizler, bu “kutlu hedefler” için karınca – kararınca da olsa çalışmaya devam ediyoruz…

Bu bağlamda hocam, aşağıda yer alan yazımı , lütfedip sitenizde paylaşırsanız sevinirim. 27.06.2017
*****

İSLÂM’IN ÖZETİ

Peygamber Hz. Muhammed’e Kuran tebliğ edileli yaklaşık 1400 yıl olmuştur;  Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu “Gerçek İslâm’ı” tanımak ve Yüce Allah’ın emirlerini kaynağından öğrenmek isteyen her Müslüman Türk’ün bilmesi gereken belli başlı dinsel esaslar vardır. (Lütfen dikkat edelim, dini siyaset ve çıkarlarına alet edenler,  “Kuran’ın ana dilde okunması ve anlaşılmasından”  hat safhada rahatsızlık duymakta, hatta kızgınlıklar içinde feryat etmektedirler… O halde Kuran Âyetlerini öğrenmek ve öğretmek, böylece dini, hapsedildiği karanlıklardan kurtararak, milletimizi aydınlatmasını sağlamak, tüm biz vatanseverlerin boynunun borcudur diye düşünüyoruz…)

YÜCE ALLAH’IN KURAN’DA BELİRTMİŞ OLDUĞU TEMEL ŞARTLARI,
EMİR VE UYARILARI; 

  1. Yüce Allah bir Müslüman’da, ya da herhangi bir kulunda, her şeyden önce “GÜZEL AHLÂKA” en üst seviyede önem vermektedir. Güzel Ahlâkın ise ilk ve olmazsa olmaz şartı da “DOĞRULUKTUR“. Yani bir Müslüman, her yerde ve her şart altında, yani karşısında kral da olsa – padişah da olsa – devlet başkanı da olsa “mutlaka ama mutlaka doğru sözlü olmak” zorundadır. Bir başka deyişle bir Müslüman “CESUR”  olmalıdır; yalnız Allah’tan korkmalıdır ve her zaman önceliği Allah emirlerini yerine getirmeye vermelidir ve Yüce Allah’tan başka hiç kimseye, ama hiç kimseye  minnet edip, boyun eğmemelidir.
  2. Yalana – entrikaya asla tenezzül etmeden, sağlam – dosdoğru bir karakter sahibi olmanın ve her zaman – her yerde doğru sözlü olmanın Yüce Allah katında ne denli büyük bir önem taşıdığı Türkiye’de yeterince biliniyor mu acaba? Maalesef ki hayır! Karanlık tablo apaçık ortadır!
  3. Oysaki Yüce Allah “doğruluktan asla şaşmayan – dürüst karakterli insanları“, şehitlerle aynı mertebeye koyduğunu açıkça ifade etmiştir: Hadid Sûresi – Âyet 19: “Çok doğru olanlar ve şehitler, onların mükafatları ve nurları vardır.” Görüldüğü üzere “çok doğru olanlar, yani, her şart altında, her mekan ve zamanda, her zaman doğru konuşanlar“, şehitlerle bir tutulmuştur. O halde bir Müslüman, namazdan, oruçtan, hacdan önce, mutlaka ve mutlaka “doğru sözlü olmalıdır”, hiçbir şekilde, asla ve asla yalan söylememelidir.
  4. Kuran’a göre bir Müslüman’ın sadece kendisinin doğru sözlü olması da yeterli değildir; şöyle ki  bir Müslüman “kendi halinde, etliye – sütlüye karışmadan“, neme lazım diyerek,  kıyıda köşede kalıp, sessizce de oturamaz. Müslüman’ın sorumlulukları vardır; önce kendisine ve ailesine, sonra mahallesi ve şehrine, sonra vatanına – ülkesine ve geniş ölçekte de tüm mazlum dünya insanlarına ve canlılarına karşı sorumlulukları vardır.
  5. O halde bir Müslüman’dan beklenen nedir? Bir Müslüman “adam sende… bana ne – neme lazım – bana dokunmayan yılan bin yaşasın – ben kendi çıkarıma – işime bakarım” DİYEMEZ.  Kuran’a göre bir Müslüman, her zaman, her yerde ve her şartta  “doğru konuşanın, haklı olanın, mağdur edilenin,” yanında yer almalıdır ve onları vargücüyle desteklemelidir.
  6. Bir Müslüman mutlaka ama mutlaka “güvenilir” olmalıdır; zaten bir toplumda her zaman doğru konuşmasıyla tanınan bir insan, aynı zamanda “güvenilir” de bir insandır. (Böyle güvenilir kişilere “ona güvenebilirsin, onun sözü senettir” derler) Böyle biri verdiği sözü de mutlaka yerine getirecektir; ki Yüce Allah en sevmediğim şey, söz verilip de, bunun yerine getirilmemesidir diye açıkça belirtmiştir:
  7. Saf Sûresi – Âyet 2 & 3: “Ey inananlar, niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında en sevilmeyen şeydir.” Maide Sûresi – Âyet 1: “Ey inananlar, verdiğiniz sözleri yerine getirin” Maide Sûresi Âyet 89: (özetle)”Allah, bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar” A’raf Sûresi – Âyet 102: “İnsanların çoklarını yoldan çıkmış bulduk, ama çoklarında sözünde durma diye bir şey bulamadık.”
  8. Hatırlatmak isteriz ki, Hz. Muhammed toplumunda “en güvenilir kişi” diye tanınmaktaydı… Hatta Ona düşmanları bile güven duymaktaydı ve mallarını dahi Ona emanet edip, seyahate gitmekteydiler…
  9. Kuran’a göre bir Müslüman her yerde ve her çağda “yalancının – iki yüzlünün – haksızın – zalimin – zorbanın – hainin- ırz düşmanının” karşısında yer almalıdır ve ona karşı “ İslâm  Adına  ve Allah Rızası İçin” cesurca savaşmalıdır… Tıpkı ülkemiz işgal edildiğinde, köylerimiz yakıldığında, camilerimizin bazılarının kurşunlanıp, yıkıldığında, bazılarının domuz ahırlarına çevrildiğinde, mazlum vatandaşlarımız her türlü saldırı ve tecavüzlere uğradığında, hatta katliamlara maruz kaldıklarında, onların imdadına yetişen ve düşmanlara karşı cesurca savaşan Mustafa Kemal  Paşa ve Onun önderliğindeki Milli Güçlerimiz, Türk analarımız, ninelerimiz, dedelerimiz ve çocuklarımız  gibi…
  10. Yüce Allah “Allah tanımaz, saldırgan zalim ve zorbalara“, bunlar “Benim düşmanlarımdır” demiştir ve “bunlara karşı Müslümanların birlik olup, savaşmalarını” emretmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve Milli Güçler, Yüce Allah’ın bu emrini lâyığıyla yerine getirmişler ve hak ettikleri zaferi ve şerefi de almışlardır.
  11. Oysaki daha kısa bir süre önce Kudüs’te ünlü Cami – Mescidi Aksa’yı postallarıyla basan, içerde namaz kılan Müslümanlara saldırarak, onları tartaklayan, Kutsal Kitabımız Kuranları yırtıp, yerlere fırlatan ve çiğneyen Yahudi askerlerine gereken cevabı, bol bol ahkam kesen bazı Müslümanlar vermiş midir? MAALESEF! Nerde kaldı “Allah Adını, İslâm’ı  ve Kuran’ı” yüceltmek? NERDEEEEEEEEEEE???
  12. Oysaki Kuran’da Yüce Allah şöyle emir vermiştir: Furkan Sûresi – Âyet 52:  “Kafirlere (yani Allah – Kuran tanımazlara) boyun eğme ve bu Kuran ile onlara karşı büyük cihat et.” Nisa Sûresi – Âyet 101: “Muhakkak ki kafirler, sizin açık düşmanınızdır.” Mülk Sûresi – Âyet 9: “Ey peygamber, kafirlerle (Allah ve Kuran tanımazlarla) ve iki yüzlülerle uğraş, onlara karşı katı ve sert davran.” (peygamberi çok sevdiğini, onun izinde olduklarını iddia edenlere önemle duyurulur…) Saf Sûresi – Âyet 4: “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak, çarpışanları sever.” Âl-i İmran Sûresi – Âyet 73: “Sizin dininize uyandan başkasına güvenmeyin.” Ahkaf Sûresi – Âyet 21: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.”

Evet bundan böyle her birimiz bir Müslüman’da “olmazsa olmaz özellikleri arayalım ve sadece onları Müslüman” kabul edelim:  Bir Müslüman her zaman ve her yerde doğru konuşur, doğru konuşanların yanında yer alır ve  haklı olanı destekler. Bir Müslüman asla yalan konuşmaz. Yalanın “beyazı -pembesi – siyahı – yeşili” olmaz! Yalan, yalandır ve bütün kötülüklerin başıdır. Onun için bir Müslüman “yalancı,  entrikacı, iki yüzlü, hak ve hukuk tanımaz insanların” karşısında yer almalıdır ve onlarla mücadele etmelidir; etmelidir ki toplumda doğru sözlü – güvenilir – adaletli  insanlar ve bilimin ışığında yürümek isteyenler  hüküm sürebilsenler.

Sonuç olarak; bir Müslüman, yaşadığı toplumda “doğruluğu, güvenirliliği, iyiliği, güzelliği, adaleti ve merhameti” temsil ederek, her canlının hayatını kolaylaştırmalı ve tüm hayatını – tüm söylev ve eylemlerini ibadete dönüştürmelidir.

  • İbadet sadece namaz, oruç haç vs… değildir! 
  • Müslümanlığın kılık -kıyafetle – türbanla, cüppeyle, saçla – sakalla ilgisi ve alâkası yoktur!
  • Şekli ibadetlerden önce güzel ahlâk” sahibi olmak esastır; öyle ki o güzel ahlâkla tüm hayatın her anının – her söz ve eylemin bir ibadete dönüştürülmesi esastır.

Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız kriterlerde (AS: ölçütlerde) “Gerçek Müslüman” sayısı dünyada ve ülkemizde, maalesef oldukça azdır! O halde Müslümanlığı vatanımızda doğru tanıtmaya inatla ve  kararlılıkla devam etmeliyiz… 1938’den bugüne din konusunda meydanı çoooook boş bıraktık!

G. Filiz Tuzcu
===================================
Dostlar,

Değerli Tarihçi – araştırmacı yazar Sayın Güzide Filiz Tuzcu’nun önemli makalesini aynen paylaştık. (Sitemizin kurallarına göre imzalı yazıların içeriği yazarına aittir.)
Kendisine önemli bilgileri derlediği ve bizimle paylaştığı için teşekkür borçluyuz.

Türkiye, AKP iktidarıyla ne yazık ki tarihinin en zor  – karanlık dönemlerinden birini yaşıyor. Din ve dince kutsal sayılan ne denli kurum, yapı, işleyiş, değer varsa acımasızca siyasete alet ediliyor. Bu eylemler hem dince hem de yasalarca yasak ve ahlak dışı..

Merhum Prof. Yaşar Nuri Öztürk başta olmak üzere aydın din bilginlerimiz

halkı iktidarın ve aleti Diyanet’in hurafelerinden ve sömürüsünden korumak için

çok çaba harcadılar ama yeterli olmadı. Bu bakımdan, din sömürüsü yapan kişiler, Büyük ATATÜRK‘in nitelemesi ile İĞRENÇ kişilerdir ve bunları engellemek zorunludur.

Sayın Güzide Filiz Tuzcu, aydın ve inançlı bir Cumhuriyet kadını olarak, çok çok sağolsun, durumdan zorunlu olarak görev çıkarıyor.. Çabaları ve ürünleri için şükran borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Well-known, So Called “p” Value / Şu Ünlü “p” Değeri

Değerli AÜTF Halk Sağlığı AbD Asistanlarımız,
Sevgil Öğrencilerimiz,
Değerli Araştırıcılar..

“p değeri” (p value) Biyometematiğin adeta temelidir.
Kavranması güç değildir ancak gereğince öğrenildiğinde beklenenden daha çok işe yarar.
Aşağıda erişkesini verdiğimiz 61 yansıdan oluşan power point dosyası
(pdf biçiminde) dileriz yararlı olsun.. (2 MB)

Lütfen tıklar mısınız??

So_Called_p_Value

Ahmet SALTIK, MD
Professor of Public Health
M.Sc. in Biostatistics
Ankara Univ. Medical School,  Dept. of Public Health
www.ahmetsaltik.net  profsaltik@gmail.com