97 yıl önce halk olduk!..

97 yıl önce halk olduk!..

Ümit ZİLELİ
SÖZCÜ, 02.11.19

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Tarih 30 Mart 1919…
Mustafa Kemal‘in Samsun’a hareket etmesine henüz 47 gün vardı… İstanbul’un gayriresmi işgalinden beri İngilizlerin himayesine girmek için her yolu deneyen Padişah Vahdettin, o gün İngiltere’den resmen manda isteminde bulundu!..

Padişah adına Amiral Calthorpe‘un ayağına dek giden Osmanlı Sadrazamı Damat Ferit manda önerisini sundu. Neler mi vardı, Osmanlı’nın İngiltere’ye tümüyle boyun eğdiğini anlatan bu aşağılık öneride?..

-İngiltere, sultanın egemenliğindeki Asya ve Avrupa topraklarından gerekli gördüğü yerleri, Osmanlı’nın yabancılara karşı bağımsızlığını korumak ve içeride huzurunu sağlamak aracıyla 15 yıl süreyle işgal edecektir.
-Ermenistan, İngiltere’nin isteğine göre bağımsız ya da özerk cumhuriyet olarak kurulacaktır.
-Karadeniz ve Çanakkale Boğazlarındaki bütün tahkimat yıkılacak ve bu bölgeler İngilizler tarafından işgal edilecektir.
-İngilizler bir dostluk belirtisi olarak, Osmanlı bakanlıklarına İngiliz müsteşarlar atanmasına rıza gösterecektir.
-Her ilde bir İngiliz başkonsolosu bulunacaktır. Bunlar valilere 15 yıl süreyle danışmanlık yapacak, parlamento seçimleri ve yerel seçimler bu konsolosların gözetimi altında yapılacaktır.
-İngiltere gerek merkezde gerekse illerde maliyeyi denetim hakkına sahiptir.

Bu sefil manda önerisiyle Padişah sözde kendi tahtını güvence altına alıyor, karşılığında koca memleketi içindeki insanlarla birlikte emperyalizme peş keş çekiyordu!.. Damat Ferit, aynı öneriyi, Kurtuluş Savaşı başladıktan sonra, 8 Eylül 1919’da bir kez daha yineleyecektir!..

İngilizler ise Osmanlı’nın tümüyle bittiğini, yapabilecek hiçbir şeyinin olmadığını bildiği için görmezden gelecek, bunun yerine aynı kıratta bir başka “ölüm fermanı” olan Sevr Antlaşması‘nı dayatacaktı…

Ne denli yanıldıklarını görmeleri için yaklaşık 4 koca yıl geçecekti!..

Büyük zafer ve halkın egemenliği

Kurtuluş Savaşı, fiili olarak İzmir’in kurtuluşu (AS: 9 Eylül 1922) ve ardından 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona ermiş, 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması‘nın imzalanmasıyla resmen bitmişti… O alçakça “manda önerileri”, Sevr Antlaşması ise tarihin çöplüğüne yollanmıştı…

Ancak bu Antlaşma o denli kolay sağlanamamıştı. Türkiye, başta İstanbul olmak üzere işgal altındaydı. İstanbul’da Padişah hükümeti, Ankara’da ise TBMM hükümeti vardı. Bundan yararlanmak isteyen yabancı güçler, her iki hükümeti de barış masasına davet ederek Türkiye’nin elini zayıflatmaya çalışıyor, Sevr’in daha yumuşak bir örneğini kabul ettirme kurnazlığına başvuruyorlardı… Mustafa Kemal, her şeyin farkındaydı. Bu iki başlılığın derhal ortadan kaldırılması gerekiyordu…

Yakın arkadaşları tarafından Meclis’e “saltanatın kaldırılması” için verilen önerge ile büyük tartışmalar başladı. Saltanat yandaşları, önergeyi engellemek için her yolu deniyorlardı. Büyük Devrimci, sonuca gitmek için başka bir çare bulamayınca söz istedi ve önündeki sıranın üzerine çıkarak açık, kesin ve yüksek bir sesle şu konuşmayı yaptı:

  • Efendiler, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla vermez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milleti’nin egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Milleti bu saldırganlara, “artık yeter” diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Söz konusu olan, millete egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir!..

Bu konuşmanın ardından Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi, Gazi’ye seslenerek şöyle diyecekti:

Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık. Açıklamalarınızdan aydınlandık.

Aynı gün, 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması oybirliği ile kabul edildi ve Osmanlı Devleti tarihe karıştı.

Türk Milleti yüzyıllar sonra kul olmaktan, özgür ve bağımsız bir halk olmaya doğru dev bir adım atmıştı. Sırada Cumhuriyetin ilanı ve Halifeliğin kaldırılması vardı!..

Haysiyetsiz (AS: onursuz) bir kaçışın utandırıcı hikayesi (AS: öyküsü) !..

Ankara’da yapılan Devrim, İstanbul’da bomba etkisi yapmıştı…

Altı yüzyıllık Osmanlı, bir yasa maddesiyle sona erivermişti. Vahdettin daha 4 yıl önce milletinin yaşamını insafına terk ettiği İngiltere’den, bu kez kendi yaşamı için yardım dilenecek, onun kollarına sığınacaktı!..

İngiliz İşgal Güçleri Komutanı’na, İngiliz Yüksek Komiseri’ne aracılar gönderdi; kendisinin, ailesinin ve maiyetinin yaşamlarının teminat (AS: güvence) altına alınmasını istedi. İngilizler açısından hiç sorun yoktu; Vahdettin’in Türkiye’ye karşı iyi bir koz olacağı düşüncesi ağır basıyordu. Gericilerin yere göğe koyamadığı soysuz padişah, ailesi ve yakın yardımcıları 17 Kasım 1922 gecesi Malaya zırhlısına bindirilerek Malta’ya kaçırıldı..

Mustafa Kemal Paşa, bu rezil kaçışı öğrendiğinde şöyle diyecekti:

  • Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi milleti içinde tehlikede görebilecek kertede aşağılık bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır!..

Aradan neredeyse 100 yıl geçtikten sonra Vahdettin’den “kahraman” yaratmak isteyenlere ithaf olunur (AS: sunulur)!..
===============================
Dostlar,

Sn. Ümit Zileli’nin 1 Kasım 1922’de (Lozan’a gitmeden önce) Saltanatın kaldırılması bağlamında yazdığı makale, zamanlaması ve içeriği bakımından çok değerli..

Osmanlı hayranlarının, son Padişah Vahdettin’in sefilliğini – alçaklığını – vatana ihanetini.. görmeleri bakımından önemli. Dileriz okunur ve acı gerçekler öğrenilir, sağduyulu olunur.

Ancak Sn. Zileli DİL DEVRİMİ‘ne hemen hemen hiiiiiç özen göstermiyor!
ATATÜRK Devrimleri bir bütün.. Dil Devrimi’ni bunca görmezden gelmeye ya da savsaklamaya hakkımız yok. Metinde epey sözcüğü güncel Türkçe ile değiştirdik anlama dokunmadan. Yer yer de ayraç içinde Türkçesini verdik.

Dün, 1 Kasım 1928, Dil Devriminin de yıldönümü idi. Saltanatın kaldırılmasını ve ardalanını işlemek elbette değerli ve önemli. Ama Dil Devrimimize karşı da sürekli görevlerimiz var..
****
Öte yandan, zavallıca “saf kan ırkçılık” yapanlara basit bir genetik – matematik gerçekliği sunmak isteriz :
İlk Osmanlı Beyi Osman Gazi’den sonra gelen oğlu Orhan Gazi, 3 Rum kızıyla evlenmiştir; Asporçe, Theodora ve Horafira. Sonki, bize Nilüfer diye yutturulmuştur. Böylelikle, 2. Osmanlı Beyinde Oğuzların Kayı boyu genleri (kalıtımı), Rumlarla melezlenerek, 3. Beyden başlayarak  yarıya inmiştir. İlki dışında tüm Osmanlı Padişahları yabancı kadınlarla evlendiklerinden, bu genetik yarılanma 34 kez yinelenmiştir. Dolayısıyla son Osmanlı Padişahı soysuz Vahdettin’de Oğuzların Kayı Boyu genetiği / kalıtımı, (1/2)^34 = 5,8^-11 düzeyindedir..

Daha açık yazmak gerekirse;

  • Vahdettin’de Türk kanı yüz milyarda 6 oranındadır! Yani yok gibi..
  • Acaba Türk halkına bunca ihanet – alçaklık -soysuzluk – ihanet bu yüzden midir??

    Körü körüne Osmanlı hayranlarını azıcık düşünmeye, akıllarını kullanmaya, rezil olmaktan bilimin rehberliği ile kendilerini kurtarmaya çağıralım..

    Sevgi ve saygı ile. 02 Kasım 2019, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

En az yüz sene daha borç ödeyeceğiz

En az yüz sene daha borç ödeyeceğiz

Enver Aysever
Cumhuriyet, 11.10.18

Düyunu Umumiye denen borçların son taksiti 25 Mayıs 1954’te yatırılır Türkiye Cumhuriyeti tarafından. İlk borç 1854’te alındığına göre, yüz yıl süren bir dönemden söz ediyoruz. Ödeme süresiyse tam 72 yıl. ‘Borç alınır, ödenir, ne var ki’ diye düşünen çıkabilir. Borcun alındığı döneme bakarsak Osmanlı’nın çöküşünü görürüz, kapitalistleşmeyi başaramayan bir devletin yıkılış sürecidir söz konusu olan. Ardından ulus-devlet olarak Cumhuriyet kurulur, kendine ait olmayan (sarayın, hanedanın) borçlarını yüklenir ve öder. Bunun iktisadi olarak nasıl yapıldığı değerli bir inceleme konusudur, ancak bir de etik mesele var ki, sanırım en çok üzerinde durmamız gereken konu budur. Türkiye Cumhuriyeti devrimle kuruldu. Her devrim kendi insan tipini yaratmak ister. Cumhuriyet; çalışkan, erdemli, dürüst, toplumcu, aydınlanmacı insan yaratmak istiyordu. Keskin aydınlanma hareketi sonuçlarını vermeye başladı hemen.

Cumhuriyet ‘dil’ devrimi ile anlaşılır. Okuryazarlık hızla artarken, dünyanın seçkin yapıtları da dilimize kazandırıldı. Salt iktisadi çabayla kalkınma olmayacağını bilen Cumhuriyet kadroları, herhangi bir önem/öncelik sıralaması yapmadan, topyekûn devrimin gereğini yerine getiriyordu. Yaratılacak insanın etik değerleri yüksek olmalıydı. İşte bu sorumlulukla o borç ödendi. Üstelik kimselere muhtaç olmadan, öz kaynakla! 

Cumhuriyet sosyalist değildi. Ancak Planlı Ekonomi’ ustalıkla uygulandı. İnsan kaynağına, nüfus dağılımına uygun fabrikalar kuruldu, işsizlikle mücadele, bölgeler arası eşitsizliğin de ortadan kalkması hedeflenerek, verildi. Unutmayalım ki, dünya savaşla kırılırken, bunun dışında kalmayı da başardı Cumhuriyet. (Ayrıntısına girmiyorum, ancak İnönü eleştirisi bu bağlamda tümüyle haksızdır.) Halkını besleyebilen, uygun sanayileşme koşullarıyla kalkınan bir devletten söz ediyoruz. 

Niyazi Berkes 1964’te kaleme aldığı “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz” adlı kitabında, Osmanlı’yı çökerten, Cumhuriyeti ele geçirip tüketen nedenin gericilik ve liberallik olduğunu vurgular. Cumhuriyet devrimiyle bastırılan yobazlar, liberaller Menderes’le, üstelik daha gürültülü ve baskın biçimde yeniden ortaya çıktı. Cumhuriyet Batı değerlerini, ölçüsünü her yönüyle hedef edinmiş, bu yolda ciddi mücadele vermiştir. Tuhaftır; Batı bu yeni devletle işbirliği yapmak yerine her dönem liberalleri, gericileri desteklemiştir. Bu tarihsel çelişki kuşkusuz! İslamcılar, milliyetçiler, liberaller ABD sevdalısı olmuştur her dönem. Cumhuriyet devrimine sahip çıkan/erdemli insan, yerini karşıdevrimci / gerici bu tipe bırakmıştır.

Borçlanma Menderes ile başlar yeniden. Ülke liberal iktisada tümüyle teslim olur. Ayağını yorganına göre uzatan Cumhuriyetin kurucu kadroları, yerini görgüsüz, piyasacı, etik ölçüleri yerle bir olmuş yenilerine bırakır. RTE ve partisi bunun sonucudur. Bugünü anlamak için o kırılmaya bakmak gerekir. 

Ne zaman kutsal kitap, bayrak çığırtkanlığı olsa büyük toplumsal çürüme olduğu kesindir. Yobazların, işbirlikçisi liberallerin üstünde tepindikleri kavramlardır; din, mezhep, milliyet, kimlik… Sınıf bilinci olmaksızın, dünyayı doğru kavramak mümkün değildir. Bu çevrelerin; hukukun üstünlüğü, bilimsel bilgi üretmek, aydınlanma, kalkınma gibi öncelikleri yoktur. Dincilikle, ırkçılıkla zehirlenmiş toplumlar, bir de Ortadoğu cehaletiyle birleşince son derece tehlikeli hal alır. ‘Yerlilik, millilik’ sözcükleri eksik olmaz ağızlarından gericilerin, ancak hep ABD hayranı, uydusu olarak yaşarlar. 

Berkes;
– gericilik bastırılmalı,
– küresel çatışmalardan uzak durmalı
– diğer devletlerin siyasal oyunlarına karşı uyanık olunmalı,
– yoksulluktan kurtulmak için toplumsal reformlar yapılmalı, diyor kısaca.

Bir anlamda kuruluştaki ilkelere geri dönülmesi gerektiğine işaret ediyor. Bir zaman Türkiye halkı sınıflı toplum olduğunu fark etmiş, örgütlenmiş ve hayli yol almıştı. Gericilerin dostu darbeler olmasaydı, muhtemelen hedeflenen yere çoktan varılmış olacaktı.

  • Genel olarak Batı’nın, özelde ABD’nin bu türden bir dirilişe izin vermesi söz konusu değildi. Gericiler bu destekle iktidar oldu! 

TÜİK verilerine göre üniversite mezunları son on yılda büyük gelir kaybına uğradı. Buna karşın okuryazar olmayanların geliri %231 arttı. Bunu yoksullukla iyi savaşılmış diye yorumlamak yanılgıdır. Sağ iktidarlar (Özellikle AKP); cahiller, düşkünler toplumu yaratarak, bunun üzerinden varlıklarını güçlendirir.

  • Devletten verilen sadakayla geçinen insan, düşünmek yerine şükretmeyi yeğler.
  • Neo Osmanlıcılık yeni çöküşün adıdır.
  • Kriz iktisadi değildir yalnızca, etik çürüme söz konusudur.

Kokusunu almayan var mı hâlâ?
========================================
Teşekkürler Enver Aysever, çok başarılı bir yazı..

Dr. Ahmet SALTIK, 15.10.18

Dil Derneği’nin 15. Olağan Seçimli Genel Kurulu : 24 Eylül 2016 – Ankara

logo

Dil Derneği Üyesi
Sayın Ahmet Saltık,

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır…)

Dil Derneği’nin 15. Olağan Genel Kurulu 24 Eylül 2016 Cumartesi günü saat 11.00’de Ankara’da Türk Hukuk Kurumu salonunda (Adakale Sok No. 28 Yenişehir) yapılacaktır.

Dil Devriminin kurumu olan Derneğimiz, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun işlevini üstlenmenin ve sürdürmenin sorumluluğunu taşımaktadır. Bu nedenle öncelikle bilimsel, ekinsel ve sanatsal çalışmalara ağırlık vermek; yazın dünyamızı kucaklamak; çocuklar, gençler, öğretmenler ve akademisyenlere yönelmek, eğitim kesimiyle sıkı işbirliğini sağlamak zorundadır.

Bu önemli ve onurlu görevi, Dil Derneği üyelerinin değerli deneyimlerini, bilgi birikimlerini derneğimizin her alandaki çalışma ve etkinliklerine katarak gerçekleştirme kararlılığıyla ve aşağıdaki ereklerle dernek organlarına aday oluyoruz.

1)     Danışma Kurulu, Eşgüdüm Kurulu, asıl ve yedek üyeleriyle bir bütün olan Yönetim, Denetleme ve Onur Kurullarıyla öznellikten arınmış, bilgi paylaşımının sürekli kılındığı kurumsal yapı oluşturulacaktır.

2)     Sözlük Kolu ile Terim Kolu, etkin ve üretken işleyişleriyle dil alanında birer yetke olduklarını kanıtlayacaktır.

3)     Dil Bayramlarımız bilimcilerin, sanatçıların, ülkenin dört bir yanından dilseverin buluştuğu Ulusal Dil Kurultayı düzenlenerek kutlanacaktır.

4)     Süreli yayınlarımız, düşünsel etki yaratacak önemli tartışmalara, kavramsal çözümlemelere öncülük ederek dil alanının başvuru kaynakları olacaktır.

5)     Her düzeydeki okulla, üniversitelerle işbirliği yapılarak gelecek kuşaklara dil bilinci aşılayacak, dilimizin özleşmesi ve Türkçenin doğru kullanımını özendirecek ortak etkinlikler düzenlenecektir.

6)     Cumhuriyet kazanımlarını koruyup yüceltmeyi amaç edinmiş kurum ve kuruluşlarla güçbirliği yapılacaktır.

7)     Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu özerktir, özgürdür! Dil Derneği de kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmalarda, işbirliklerinde bağımsızlığını koruyacak, herhangi bir siyasal yapılanmanın yönlendirmesi ya da koruyuculuğunu kabul etmeyecektir.

 

Yürütülecek işleri sorumlulukları paylaşarak, hep birlikte çalışarak yerine getirme anlayışıyla oluşturduğumuz ekteki Dil Derneği 2016-2018 Çalışma İzlencesini genel kurulumuzda bir arada olmak dileğiyle görüş ve değerlendirmelerinize sunarız.

Saygılarımızla. 18.09.2016

Bilgi için: Günay Güner: gunayguner@gmail.com * Hülya Küçükarashk@ada.net.tr
* Işık Kansu: ikkansu@gmail.com

dil_dernegi_2016-18_izlencesi

======================================

Dostlar,

Büyük Atatürk‘ün en kritik işlevli 2 kurumu olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, Yüce Önderin vasiyeti çiğnenerek 12 Eylül 1980 darbesini yapanlarca devlet dairesine dönüştürülerek çalış(a)maz duruma düşürüldü. Dil Derneği, Atatürk’ümüzün kalıtı (mirası) olan Türk Dil Kurumu‘nun işlevini omuzlamak için kuruldu. Son derece sınırlı olanaklarıyla büyük çabalar sergiledi ve ürünler verdi günümüze dek. Kurucularına ve emektarlarına şükranımız büyük.. Atatürk‘ün bu 2 Kurumun yaşaması için İş Bankası hisselerinin bir bölümünün gelirlerini resmen vasiyet ettiğini biliyoruz.. Ancak hukuk ayaklar altında ve 12 Eylül’ün pek çok kalıntısı 1982 Anayasası kezlerce (17 kez!) değiştirilerek, 113 kez madde değişikliği yapılarak bambaşka bir Anayasaya dönüştürüldüğü halde, bu 2 kadim kuruma eski statüsünün verilmesi sağlanmadı.. AKP – RTE zaten 14 yıldır bu bağlamda kılını kıpırdatmadığı gibi, Anayasada öngörülen Atatürk Kültür Dil Tarih Yüksek Kurumu‘nun çalışmalarını bile desteklemedi!

Önümüzdeki “mini” anayasa paketinde haliyle yok..
“Yeni anayasa” heveslilerinin hiçbir taslağında ne yazık ki yok!

Dolayısıyla DİL DERNEĞİ‘ni omuzlamak gene yurtsever devrimcilere kalıyor..

Sayın Başkan Sevgi Özel ve çalışma arkadaşları sanırız 7-8 dönemdir görevdeler (14-16 yıl)..
Sağolsunlar büyük ve anlamlı emekleri oldu.. Şükran borçluyuz 1 tuğla koyana bile! Sn. Başkan Özel, 25 Nisan 2013 günü Dernekte bizden bir konferans rica etmiş ve “DEVLET ve DİL” konulu bu konuşmayı yapma olanağı bulmuştuk.

Bize gelen e-iletiden anlıyoruz ki, bu kez bir liste (ve program!) daha var yukarıda sunulan.. Tüm adaylara başarı diliyoruz.. Bizi telefonla arayarak “Onur Kuruluna” adaylık öneren Sn. Özel’e teşekkür ederiz. Yine telefonla ve e-ileti ile adaylık çalışmalarını duyuran Sn. Hülya Küçükaras‘a da teşekkür ederiz.

24 Eylül 2016 Cumartesi günü saat 11:00’de Türk Hukuk Kurumu‘nda buluşmayı diliyoruz..

atanin_turkce_hk-_soylemi

Sevgi ve saygı ile.
24 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Dil Derneği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

EĞİTİM İŞ : KHK DÜZENLEMESİ İLE İHRAÇLAR HAKKINDA

KHK DÜZENLEMESİ İLE İHRAÇLAR HAKKINDA

 KHK DÜZENLEMESİ İLE İHRAÇLAR HAKKINDA

1 Eylül 2016 tarihli 1. Mükerrer ve 2. Mükerrer Resmi Gazetede 672, 673, 674 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri yayımlanmıştır. 672 sayılı KHK kapsamında, daha önce görevden alınan kamu personelinden bir kısmı kamu görevinden çıkarılmıştır. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra demokratik düzene karşı yapılacak her türlü girişimin, her türlü darbenin tereddütsüz karşısında olduğumuzu dile getirmiş, devletin içine sızan (AS: sızdırılan!) cemaat ve tarikatlar dahil tüm paralel yapıların, devletin tüm kılcal damarlarından kökünün kazınmasının zorunlu olduğunu vurgulamıştık. Siyasal iktidar ve idari makamlar da bu tasfiye sürecinde çok titiz davranılacağı, kurunun yanında yaşın da yanmasına müsaade edilmeyeceği ve tüm işlemlerin hukuk kuralları çerçevesinde yürütüleceğini ifade etmişlerdir. Sendikamızca Milli Eğitim Bakanlığı ile yapılan görüşmelerde de aynı husus vurgulanmış, en yetkili ağızlardan hassasiyetle gerekli işlemlerin yapılacağı ifade edilmiş, suçsuz, mağdur kimseler varsa yapılacak adil soruşturma süreçlerinden sonra görevlerine kesin olarak iade edilecekleri ifade edilmiştir.
Ancak görünen odur ki, 672 sayılı OHAL KHK’si ile kamu görevinden çıkarılan kişiler hakkında yürütülen soruşturmalarda beklenen hassasiyetin gösterilmediği, hukukun evrensel ilkelerine riayet edilmediği izlenimi hasıl olmuştur. Hakkında soruşturma yürütülen kişilerin savunmalarının alınmadığı, gerekçe sunulmadığı, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte delillerin var olup olmadığına bakılmaksızın kamu görevinden çıkarma işlemlerinin tesis edildiği anlaşılmaktadır. Burada mağdur olduğunu düşünen kimselerin izleyebileceği hukuki yol hakkında da kısaca bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. İçinde olduğumuz Olağanüstü Hal düzeni ve söz konusu ihraçların bir olağanüstü KHK ile yapılmış olması durumu hukuken tartışmalı bir duruma getirmiştir.
Burada daha önce bir benzerini yaşadığımız 6528 sayılı yasa ile okul yöneticilerinin doğrudan görevden alınması süreci hatırlanmalıdır. O süreçte gerek görevden almalara karşı yapılan itirazlardan sonra açılan davalar, gerekse de doğrudan itirazda bulunulmaksızın açılan davalar esastan incelenerek karara bağlanmıştır. Bu doğrultuda mağdur olan kimseler öncelikle itiraz dilekçesi vererek kendine yönelik bireysel işlem tesis ettirdikten sonra dava yoluna gidebilecekleri gibi (Sendikamızca o dönem bu yol izlenmiş ve davaların görülmesinde hiçbir sorun da yaşanmamıştır); KHK hükmü neticesinde 01.09.2016 tarihi itibarı ile meslekten ihraç edilmesine karşı da doğrudan dava açabilecektir. İtiraz usulünün KHK hükümlerinde öngörülmemiş olmasının itiraza engel olmadığı, idari işlemlere karşı itiraz hakkı konusundaki genel kuralların burada da geçerli olacağını belirtmek gerekir. Bunun yanında hatırlatmak gerekir ki, o süreçte birçok idare mahkemesi yasa hükmü ile görevden alınmış olması nedeni ile ortada bir idari işlem olmadığı, dolayısıyla idari davaya konu edilemeyeceği yönünde kararlar vermişse de, Danıştay bu konuda bu davaların esasına girilmesi gerektiği yönünde görüşünü netleştirmişti. Yani doğrudan dava açma yolunun da mümkün olabileceği kanaatindeyiz.
Burada mahkemelerin kişilerin yargısal yollara başvurma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik kararlar vermemesi gerektiğini ve davaların esasına girerek titiz inceleme yapması zorunluluğunu ifade etmek gerekir. Sonuç olarak mağdur olduğunu düşünenlerin bu yollara başvurabilmeleri mümkündür. Sonrasında da Anayasa Mahkemesi ve AİHM yolu açıktır. Belirtmek gerekir ki; paralel yapı üyesi olduğu iddiası nedeniyle kamu görevinden çıkarılan MEB personeli arasında Sendikamız üyesi yok denecek kadar az sayıdadır. Ancak edinilen bilgiler, kesinlikle bu yapıyla ilgisi olmayan bir kısım kamu görevlilerinin de mağdur edildiği yönündedir. Demokratik kitle örgütü olma bilincimiz, sendikamız üyesi olsun olmasın, 1 kişinin bile mağdur edilmesine sessiz kalmaya imkan bırakmamaktadır. Kaldı ki, yürütülen soruşturmalarda evrensel hukuk ilkelerine riayet edilmemiş olması bu yapıyla mücadeledeki en büyük zafiyet olacaktır. Bu kurallara uyulmaksızın tesis edilen işlemler en nihayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınabilecek ve bu konuda açılan binlerce davada ülkemiz, yine vatandaşlarının cebinden çıkacak milyonlarca liralık tazminat ödemekle karşı karşıya kalacak ve ülkemiz yargı sisteminin evrenselliği yine tüm dünya nazarında zedelenecektir. Diğer yandan KHK’lar ile ilgili bir başka endişe de olağanüstü hal ile ilgisiz konuların KHK kapsamında devreye sokulması, yandaş, kayırıcı ve kadrolaşma faaliyetinin fırsat bilinmesidir.
673 sayılı KHK’nın 8. maddesinde, darbe sonrası geçici olarak görevinden uzaklaştırılanların görevine iadelerinde, mevcut görevlerine değil, başka görevlere iade edilebileceği yönünde bir hüküm göze çarpmaktadır. Tam bir keyfiyet ve kadrolaşma zihniyetinin ürünü bu hükmün gerekçesi izah edilemez. Paralel yapı üyesi olduğu iddiasıyla görevden el çektirilen personelin iade edilmesi bu yapıyla ilgisinin bulunmadığının tespit edildiğini akla getirmektedir. O halde bu yapıyla ilgisi olmayan kişiler mevcut görevlerinden neden alınmaktadır? Paralel Yapı üyesi olduğu düşünülüyorsa neden göreve iade edilmektedir? Ayrıca görevden almalar sadece Paralel Yapı üyesi iddiası ile değil, sosyal medya paylaşımlarındaki eleştiriler gerekçesiyle de gerçekleşmiştir. Bu nedenle eleştiri hakkını kullanan mevcut iktidara muhalif düşüncede olan kamu görevlilerinin de bu imkanla tasfiye edileceği endişesi yaygın kanaattir. Bu çelişkili uygulamanın kadrolaşma ve fırsat bilme dışında başkaca bir gerekçeyle açıklanması olanaksızdır.
Benzer şekilde 674 sayılı KHK’nın 2. maddesinde, Maarif Vakfı Kanunu’na eklenmek üzere, “Mütevelli heyetine ödenecek huzur hakkı ise Milli Eğitim Bakanı tarafından belirlenir”denilmiştir. Bu düzenlemenin Paralel Yapıyla mücadele ile ya da olağanüstü hal ile ne ilgisi vardır? KHK’ların amacı dışında kullanıldığının en açık örneklerinden olan bu düzenleme açıkça Anayasaya aykırıdır. Bir başka kabul edilemez düzenleme de 674 sayılı KHK’nın 2. maddesinde yer alan sözleşmeli öğretmen atamasıdır. Dershane ve etüt eğitim merkezlerinde çalışmış öğretmenlerin KPSS şartı aranmaksızın, sözlü sınav ile sözleşmeli öğretmen olarak atanmasına olanak tanınmıştır. Ülkemizde “atanamayan öğretmenler” başlığında sosyolojik bir gerçekliğin varlığı ortadayken, sözleşmeli öğretmenlik uygulamasının yanlışlığını kezlerce ifade etmiş ve bu uygulamaya da dava açtığımızı duyurmuştuk. KHK ile söz konusu olacak sözleşmeli öğretmen atamasının da tam olarak fırsatçı bir anlayışın ürünü olduğunu belirtmek gerekir. Bunun da kabul edilmesi mümkün değildir.
  • AKP hükümetini ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı tekrar uyarıyoruz    ;
Savunma hakkı tanınmaksızın kamu görevinden çıkarılanların itirazları dikkate alınarak durumları yeniden değerlendirilmeli, hakkında kesin, somut ve objektif deliller (AS: nesnel kanıtlar) bulunmayan kamu görevlileri görevlerine iade edilmelidir. OHAL KHK’lerinin amacı dışında, yasama organının yetkisinin gasp edilmesi ile kullanılmasından da vazgeçilmelidir.
Bundan sonraki süreçte mücadelenin daha keskinleşeceği ortadır. Eğitim-İş olarak demokratik ve meşru zeminde sendikal mücadelemizi daha da etkin sürdüreceğimizi vurguluyoruz.
MERKEZ YÖNETİM KURULU

====================================

Dostlar,

Yukarıdaki açıklamayı biz de bir EĞİTİM İŞ üyesi olarak onaylıyoruz. Ancak açıklamanın dilini çooook eski bulduk ve üzüldük.. EĞİTİM-İŞ, Atatürk Devrimlerini benimsemiş bir Sendika olarak, Dil Devrimi‘ne de bilinç ve kararlılıkla sahip çıkmalı..

Sevgi ve saygı ile.
16 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
EĞİTİM İŞ Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TAHSİN YÜCEL’İ YİTİRDİK.. Mustafa Koç ve Kamer Genç’i de!

TAHSİN YÜCEL’İ YİTİRDİK..
Mustafa Koç ve Kamer Genç’i de!

DİLCİ, YAZINCI KİMLİĞİ VE DÜŞÜNCELERİYLE
ÖZGÜN BİR KİMLİK:

PROF. DR. TAHSİN YÜCEL

Son kitaplarından biri İNSAN YAZDIĞI ŞEYDİR adıyla çıktı.
Elbistan’ın Ötegeçe köyünde doğan, çocukluğu büyük acılar ve yoksunluklar içinde geçen, parasız yatılı sınavlarında başarılı olarak Galatasaray Lisesinde okuyan; İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazanan, hem okuyup
hem çalışarak yaşama atılan bir Cumhuriyet aydını
Yazdığı şeylerin ötesinde görkemli armağanlar bırakarak göçtü bu dünyadan.

Fransız dili ve edebiyatı üzerine çalışmalarıyla önde gelen bilimcilerdendi;
çağdaş dilbilim etkinliklerinin yurdumuza taşınmasında da çabaları büyüktü.
Roman, öykü, deneme-eleştiri, anlatı, incelemelerinin yanı sıra dünya yazınından Türkçeye çevirdiği yapıtlarla, ödülleriyle ekin tarihimize yazıldı.

Prof. Yücel, salt kalem ustası değildi. Dik duruşlu bir devrimciydi;
Aydınlanma yolunu ışıklandırmak için çabalayan bir öğretmendi.

  • Atatürk’e, laik Cumhuriyeti çağdaş dünya ile yarıştıracak Devrimlere
    inancı tamdı.

Dil Devrimine hem inanmış hem çok emek vermişti.
Birçok yapıtını, yüzlerce yabancı sözcüğe Türkçe karşılık bularak yazmıştı.
Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun yönetim kurulunda,
bilimsel etkinliklerinde başı çekenlerdendi.
Atatürk devrimlerine, Dil Devrimine düşmanlık yapanlarla savaşımı
hiç elden bırakmadı.

Prof. Yücel düşüncelerinden, deneyim ve birikiminden yararlandığımız bir düşünürdü; hocamızdı. İnce şakalarıyla bulunduğu ortamı ısıtan güler yüzlü abimiz, dostumuzdu.

Ailesinin acısını paylaşıyoruz. Bilim ve sanat dünyamızın başı sağ olsun!

O’nu unutmayacak, her zaman saygı ve özlemle anacağız.

Dil Derneği Yönetim Kurulu adına Başkan
Sevgi Özel

====================================

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Dil Derneği’nin Sayın Genel Başkanı Sevgi Özel hanımefendinin Dil Derneği web sitesinde yazdıklarını yukarıya aktardık.

Elbette biz de paylaşıyoruz..
22 Ocak 2016 günü Türkiye 3  önemli ve değerli insanını yitirdi..

Biri ödünsüz Devrimci – Dilbilimci Prof. Tahsin Yücel idi..
Öbürü yiğit ve yurtsever parlamaenter Kamer Genç idi..
Sonki de Türkiye’nin laik sermaye kesiminin öncülerinden Vehbi Koç’un torunu Mustafa Vehbi Koç idi.. Atatürkçü duruşundan hiç ödün vermemişti merhum Koç..

Böyle insanlar kolay yetişmiyor Türkiye’nin çoraklaştırılmış – dincileştirilmiş
ya da daha doğru bir nitelemeyle dincileştirilerek çoraklaştırılmış iklimi
nde..

Dolayısıyla bu insanların yaşamda nelerin kavgasını verdiklerini, neden böylesi bir bedel gerektiren seçimde bulunduklarını ve onları başarıya taşıyan eylem haritasını
iyi anlamak ve dersler çıkarmak gerekiyor. Genç kuşaklara rol modeli olarak sunmak gerekiyor..

Ülkemizin “milli” olmaktan birkaç onyıldır çıkarıldığı eğitim sistemini ivedilikle yeniden Laik – Bilimsel – Akılcı – Karma – Uygulamalı – Eleştirel dizgeye oturtmak gerekiyor..

Vehbi Koç Vakfı‘nın, aynı zamanda bir Ankara Üniversitesi dostu olduğunu,
bu Üniversitenin bir akademsyeni olarak yakından biliyoruz..
Ankara Maltepe’deki Vehbi Koç öğrenci yırdu ne çok öğrenciye yuva olmuştur.
Tıp Fakültemizin Göz Hastalıkları Anabilim Dalı – Vehbi Koç Göz Hastanesi
Koç Vakfı’nın hep gözdesi olmuş ve sürekli maddi destek almıştır. Bu anlamlı katkılarla, adı geçen Anabilim Dalımız ve Göz Hastanesi ülkemizin en önde gelen bilimsel sağlık kuruluşlarından biri olmuştur..

*****
Kamer Genç… Tuncelili hemşehrimizdi..
TBMM’de yiğit Atatürkçü savaşımı, orada uğradığı akıl almaz baskı ve şiddeti unutamıyoruz.. Aylığının önemli bir bölümünü uzun yıllar çok sayıda yoksul Tuncelili gence burs verişini de..

Ülkemiz bu güzel insanlara çok şey borçlu..
Bir gerçek daha var ki, dün yitirdiğimiz bu 3 güzel insan, aynı zamanda
Türkiye Cumhuriyeti’nin evlatları idiler, Cumuriyet’in ürünüydüler ve böyle olduğunun ayırdındaydılar.. O yüzdeb vargüçleriyle ürettiler ve Cumhuriyet’e kol kanat gerdiler..

Saygın anılarıını ve yapıtlarını yaşatarak izleyen kuşaklara aktarmak bütün toplum olarak borcumuzdur.. Dileriz bu kişilerin yaşam ve ürünleriyle ilgili olarak Kültür Bakanlığı yapıtlar üretir.. Kitap, film, DVD vb. yapıtlar ortaya konmasını teşvik eder ve bu kültür – gelenek yaşatılarak sürdürülür, gelecek kuşakları da besler..

Sevgi ve saygı ile.
23 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com