Etiket arşivi: Türk Dil Kurumu

Türkçe’nin yılmaz savaşçısı

Av. Celal ÜLGEN

12 Mayıs 2022, Cumhuriyet

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

 

Cumhuriyet gazetesinin ve Türk Dil Kurumu‘nun asırlık çınarı Sami Karaören denince ilk akla gelen Türk yazınıdır. Öykü, şiir ve yazının her dalında yetkin kişiliği ile seçici kurul üyeliği yapmış, Cumhuriyet gazetesinin yıllarca Olaylar ve Görüşler köşesini yönetmiş bir bilge gelir aklımıza.

Hocam, ustam ve üstadım, Türk yazınının soy ağacı Sami Karaören, Başta Cahit Külebi ve Fazıl Hüsnü Dağlarca olmak üzere şiirlerin öyküsünü bilen şairinden daha iyi şiir okuyan bir ustaydı. Ne uzun dostluğumuz olmuştu.

O zaman öğrendim ki Sami Karaören binlerce şiirden oluşan bir bilgi dağarcığına sahip. Hangi şairden söz ediyorsak o şairden onlarca şiiri ezbere biliyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Nâzım Hikmet, Verlaine Arthur Rimbaud ve Baudelaire

Sami Ağabey Antalya Lisesi’nden Cahit Külebi’nin öğrencisiydi. Cahit Külebi Antalya Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptığı sırada Cahit Nazmi takma adıyla şiirlerini yayımlıyordu. Bunu ilk keşfedenlerden biri Sami Ağabey olmuş ve bu nedenle de öğretmen öğrenci ilişkisinden çok iki arkadaş gibi bir iletişime geçmişlerdi.

Zamanla bu ilişkinin değişim gösterdiğini ve Cahit Külebi’nin öğrenci, Sami Karaören’in ise öğretmen gibi bir ilişki içine girildiğine tanık olanlardan biriyim. Külebi’nin son on yılında sık sık buluşmalar gerçekleştirmiş ve Karaören ile ilişkilerini daha yakından gözlemleme fırsatı bulmuştum.

TÜRK ŞİİRİ ÖKSÜZ KALDI

Yaptığı birçok şeyin doğru olduğuna emin değilse, bunu Sami Karaören bilsin istemezdi. “Aman Sami duymasın” diye anlatırdı. Birçok şeyi Sami Ağabey’e sorduktan sonra yerine getirirdi. Sağlığında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın da hukuk fakültesinden Hocam Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun da ona karşı duydukları büyük saygı ve sevgiyi yakından bilirdim.

Her haftanın son günü Vedat Günyol’un evinde Başaran (AS: Mehmet) ve Sami Ağabeyle buluşur ve dörtlü bir sohbete girişirdik. Zaman zaman konuklarımız da olurdu. Herkes o hafta yazdığı yazılarını, şiirlerini okur ve üzerinde değerlendirme yapardık. Tam bir okul gibiydi.

Atatürk’ün Türkçe’yi sadeleştirme politikasına uygun yazılar yazardı.

  • Türkçe’nin yılmaz savaşçılarından biriydi.

Bu nedenle Cumhuriyet gazetesi 2. sayfada yayınlanan yazıların öz Türkçe olmasına özen gösterirdi. Cumhuriyet’in Dil Devrimi’ne yaptığı katkıların büyüklüğünden ve öneminden söz ederdi.

Atatürk devrim ve ilkelerine bağlı, aydın bir kişilik olması dolayısıyla kimi çevrelerce komünistlikle suçlandığı da olmuştu.

Biz O’nu ve sohbetini yitirdik ama Türk şiiri öksüz kaldı…
==============================================

Dostlar,

Üstteki dizeleri yazan yetkin ve saygın hukukçu Av. Celal Ülgen, kadim dostumuzdur.
ADD Edirne Şubesi Başkanı ve ardından ADD Genel Merkez Yöneticisi olduğumuz yıllarda (1996…..) tanışmıştık Tuzla ADD Şubemizin Aydınlanma etkinliklerinde. Şube yönetiminde merhum Şemsettin Orhan, Başkan Naci Aydın.. Sn. Ülgen ile bizi aynı etkinliklerde konuşmacı olarak buluştururdu. Hatta bir kezinde Ümraniye Cezaevinde tutuklu ve hükümlülere temel sağlık bilgileri ve sağlık hakları odaklı ortak eğitim vermiştik.
***
Merhum Karaören ile dostluğumuz daha da eski.. 1990 başlarında Edirne – Kırklareli Tabip Odası yöneticisi iken, bir 14 Mart etkinliğinde konuğumuz olmuştu Sami bey, Cahit Külebi ve Öner Yağcı. Yalnız sonki yaşamda bereket. Gündüz açıkoturum, akşam yemek ve sabah evimizde kahvaltıda idiler.

Sami bey, öğretmeni ve sonra dostu Külebi’nin “Kamyonlar kavun getirirdi..” şiirini çok içten ve ustalıkla okurdu, Külebi bile hayranlıkla izlerdi. Son derece alçakgönüllü idiler.

Ardından Necati Cumalı’yı da konuk etmiştik. Türk edebiyatına ve emekçilerine saygı duyuyorduk Edirne – Kırklareli Tabip Odası olarak. Merhum Cumalı, o toplantıda, kendisinin şiirlerinden okumalar yaptıktan sonra, amatör bir şair arkadaşımızın kendi şiirini seslendirme dileğini öfkelenerek geri çevirmişti. N. Cumalı’dan sonra söz söylenemezdi O’na göre..
***
Karaören ile çok dost olduk. Cumhuriyet‘in 2. sayfasında yazmamız için bizi yüreklendirdi ve yazdık. Yazılarımızı o zamanlar faks ile yolluyorduk. Hızla 2. sayfada yer veriyordu, onca bekleyen yazıya karşın. İstanbul’a gittiğimizde Cağaloğlu’ndaki o ilk ve eski binada üstte, çatı katındaki minik odasında ziyaret ederdik kendisini. O güleç yüzü ve ışıl ışıl parlayan kocaman gözleri ile bizi sevgi ile ve sıcacık karşılardı. Oğlu Mehmet bey ile aynı yaşta idik. Edirne’nin çifte kavrulmuş fıstıklı lokumu ve ezmesini ne çok severdi..

****
Gırtlak kanserine yakalandı.. operasyon sonrası ses kalitesi epey bozuldu.
Eşi Mehçure hanımı yitirdi.
Oğlu, Mimarlık Doçenti Mehmet bey, benzersiz bir özveri ile babasına yıllarca baktı. Bir mide sondası ile sıvı besinlerle O’nu özen ve sabırla besledi.
Birkaç ay önce Mehmet bey ile telefonla görüştük.. Babası Sami beye cep telefonu aracılığıyla selam – saygı yolladım. Gülümseyerek el salladı adeta..
Mehmet bey, “.. bizden çok gökyüzüne yakın duruyor…” dedi; duygulandık, hüzünlendik.
***
Fethiyeli idi… 1924 doğumlu bir Cumhuriyet çınarı idi.
İstanbul Üniv. Edebiyat Fak. mezunu idi..
2006’da ADD Genel Başkanlığına aday olduğumuzda, tıpkı Av. Celal Ülgen gibi, ADD kurucularından ve Genel Başkanlarından Av. Arif Çavdar büyüğümüz… gibi elinden geleni yapmıştı..
***
Cumhuriyet‘in 2. sayfası neredeyse 32 yıl O’ndan soruldu. Çünkü “Devlet” o sayfayı mutlaka okurdu. Bir insanın orada yazısının yayınlanması, Üstad Sami Karaören’den onay alması övünç konusu idi. Günümüzde de bu sayfa çok değerli ve önemli.

Kurucu Yunus Nadi’nin ardından Nadir Nadi’den sonra 2. kuşak Cumhuriyet’çi idiler İlhan Selçuk ile.

  • Katıksız ve ödünsüz bir Cumhuriyet ve Atatürk sevdalısı, Aydınlanmacı idi!

***
Cumhuriyet’in en azından yüz yıllık, daha geriye gitmek gerekirse 1808’lerde başlayan özgürlük – demokrasi aranışlarının (Sened-i İttifak) bu topraklarda 200 yılı aşan bir tarihsel ardalanı var. Ne var ki tarih ütülü, düz, ipek kumaş değil! Engebeli bir arazi gibi. Şimdilerde 20 yıldır uğursuz bir AKP karşıdevrim süreci ile boğuşmaktayız. Hiç kuşku yok bu ayraç / fetret dönemi de kapanacak ve Türkiye, Anadolu Aydınlanmasını sürdürecek, evrensel demokratik değerlerle yönetilen bir ulus ve ülke kimliğini er ya da geç ve de mut – la – ka yakalayacaktır.

  • Gericiler salt parazit oluyor ve insanın insanlaşmasını = AYDINLANMAYI geciktiriyorlar aziiiz Sami Karaören…

Bu Devrim tamamlanacak; katkılarınız, öğrettikleriniz, savaşımınız çok değerliydi, tuğla üstüne tuğlaydı, değerini bilecek ve “kavga“yı daha da yükselteceğiz..

Sizi evrene iade ettik, hepsi bu; nöbet ve “kavga” sürüyor, sürecek….

Sevgi ve saygı ile. 15 Mayıs 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    
 

 

Cendere

authorZAFER ARAPKİRLİ

Türk Dil Kurumu sözlüklerine bakarsanız başlıktaki sözcüğün hem bir isim, yani “bir şeyleri baskılamak ve ezmek amacıyla kullanılan bir alet-gereç” olduğunu hem de “ezici bir baskı altında kalmak” durumunu anlatın bir tür sıfat olduğunu görürsünüz.

“Cenderede kalmak, cendereye girmek” sıkça kullandığımız tabirlerdir.

Bugün ülkemizde hem tek tek vatandaşların hem her alanda üreticilerin hem de mal ve hizmet üretme durumundaki tüm kurumların ciddi bir “cendere” içine hapsolduğunu hepimiz görüyoruz. Bu da, bizzat ülkeyi yönetme yeterliliğini iyice yitiren, kontrolü iyice elden kaçıran ve içine düştüğümüz tarihi boyutlardaki ekonomik buhranın baş sorumlusu olan iktidarın yarattığı bir durumdur.

Neredeyse her dakika bir yenisi ile karşılaştığımız zamların oluşturduğu fahiş ve hatta müstehcen boyutlardaki hayat pahalılığı, ülkede yaşamayı bir işkenceye dönüştürmüştür.

Temel ihtiyaç kalemlerine yapılan zamların en büyük nedeninin enerji girdileri-maliyetleri olduğu düşünüldüğünde, başta su, elektrik, gaz, toplu ulaşım ve iletişim hizmetlerine yapılan zamlar, evrensel bir tartışmayı bir kez daha hatırlamamıza neden olmaktadır.

İnsanların “vazgeçilemez” ihtiyaçlarının, en başta da suyun merkezi ya da yerel kamu otoritesi tarafından “temel bir insan hakkı” olarak karşılanması, vergi ödeyen vatandaşların en doğal talebi değil midir? Örneğin, Sosyalist rejimler bunu başarmış ve evrensel bir model oluşturmuşlardır.

Su (bildiğin dünyanın suyu), yerine başka bir şeyi geçiremeyeceğimiz, temel bir insan ihtiyacı-hakkı değil midir?

Elektrik, ısınmada kullanacağımız gaz-kömür-odun vs. maddeler, vazgeçilebilir şeyler midir?

Toplu taşımayı, yani kamunun sağlamak zorunda olduğu otobüs, tren, vapur gibi zorunlu ulaşım yöntemlerini kullanmayıp evimizde oturmak, “tercih nedeni” diye tartışılabilecek bir şey midir?

21’nci yüzyılda telefon ve internet gibi hizmetler de aynı kalemlere dahil sayılamaz mı?

İşte tüm bunların “ticari amaçlı, kâr amaçlı işletmecilik” anlayışı ile vatandaşa (vergi mükelleflerine) sunulan “opsiyonel” hizmetler sayılmasına karşı çıkmalıyız.

Neredeyse, “vergi” denen şeyin icadından bu yana var olduğunu düşündüğüm klasik bir tabir vardır ya: “Vergilerimizin bize yol su elektrik olarak geri dönmesi” olgusu. Tam da bunu demeye getiriyorum.

Bu maksatla, gerek Türkiye’nin merkezi yönetimini, gerekse belediye yönetimlerini elinde bulunduranlara, yani bizim seçtiğimiz ve “Al şu oyu. Yanında da al şu vergilerimizi (trilyonlarca, katrilyonlarca paradan söz ediyoruz) bize hizmet et” dediğimiz insanlardan bu “vazgeçilemez ihtiyaçlarımızı (insan hakkı)” sağlamalarını talep etmeliyiz.

Suyu, elektriği vs. bize satamazsınız.

Bizi “piyasa koşulları – dinamikleri – kapitalist ekonominin kaideleri vb.” acımasızca zulüm araçları ile karşı karşıya getiremezsiniz.

Bir ülkeyi yöneten Başbakan, Cumhurbaşkanı, Bakan (ya da başka sıfatlı insanlar) da, bir belediye başkanı da “Ben size temel bir insan hakkı olan bu temel ihtiyaçlarınızı bu fiyattan satmak ve maliyetleri yansıtarak, üstelik kâr elde ederek satmak zorundayım. Yerseniz” diyemez.

Derse, meşruiyetini yitirir.

Bir başka sorunlu konu da, “sırf muhalefet partisinden seçilmiş ve iktidarın pek çok konuda baskısına (haklı olarak) direnmek göğüs germek, boğuşmak zorunda diye” örneğin İstanbul Belediye Başkanı›nın bu konuda yani zam yaptığı için eleştirilmesini bir “suçmuş” gibi göstermektir.

Seçtiğimiz ve çuvalla (belki de kamyonlar dolusu) vergi ödediğimiz insanlardan, temel ihtiyaçlarımızı ideal olarak ücretsiz, olmuyorsa da en düşük ücretle karşılamasını talep etmenin neresi suç sayılabilir?

Sofrasına koyacak bir dilim kuru ekmeğe ve ona katık edecek yarım soğana bile yetmeyecek gelir düzeyindeki on milyonlarca insana bunu izah edemezsiniz.

Demokratik bir toplumun birincil gerekliliği, bu bilinçle yönetmektir.

Aksi, demokrasiden uzaklaşmaktır.

Faturalar, ücretler ödenemez hale gelmişse, bunun çözüme ulaştırılmasının yolu sadece “Komşunun faturasını öde” (askıda) demek değil, fiyatları düşük tutabilmenin yolunu bulmak, üretmektir. Öncelikleri gözden geçirmekse, mesela bunu yapmaktır. Eleştirilere öfkelenmek değildir.

ULUSAL AHLAK VE ULUSAL BEKA KRİZİ NEDİR?

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

ULUSAL AHLAK ve ULUSAL BEKA KRİZİ NEDİR?

(AS: Bizim katkılarımız ve çekincelerimiz yazının altındadır..)

Ulusal ahlak ve beka krizi; bir insanın kendi ailesini, kendi vatanını, kendi toplumunu, kendi devletini, kendi kültürünü, kendi dilini, kendi tarihsel öğretilerini, kendi soydaşlarını ve kendi yurttaşlarını terk edip başka toplumlar, ülkeler ve devletlerin ideallerine göre programlanıp başkaları için çalışması, çaba göstermesi ve hatta savaşmasıdır. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Bu anlamda, biz Türkler olarak, bin yılı aşkındır Arap Dili ve Arap milliyetçiliği için, 1950’lerden bugüne de büyük oranda ABD’nin idealleri ve emperyalist hedefleri ve çıkarları için çalışıyoruz!

Dinler evrenseldir (AS: çekincemiz aşağıda..). Ayrıca dinler ve inançlar hiçbir ulusun tekelinde değildir. Uygarlık da evrenseldir (AS: çekincemiz aşağıda..).

Ahlaklı, vicdanlı, adil, kul hakkı yemeyen iyi bir Müslüman olmak için Arap milliyetçisi olmaya ya da uygar bir insan olmak için emperyalistlerin çıkarlarını gütmeye gerek yoktur.

Müslüman olmak Araplaşmayı, Arp milliyetçiliğine bilerek ya da bilmeyerek, hizmet etmeyi gerektirmez. Ne yazık ki içimizde hâla Arap alfabesini ve Arap dilini kutsal sayan insanımız hiç de az değildir (notumuz aşağıda..). Ancak Araplara ve Arap kültürüne düşman olmaya da gerek yoktur. Türk Dili ve kültürü ne ise Arap Dili ve kültürü de odur. Diller ve kültürler arasında bir alt ya da üst hiyeraşisi (katmanlama) kurulamaz. Aynı biçimde Batı, ABD hayranı, Batı taklitçisi ve gözü kapalı olarak Batıcı olmak da gerekmez. Yalnızca BATILI OLMAK yeter.

Batılı olmak, Batının çıkarları ve emperyalist emellerinin yanında olmak değildir. Batıda tarih ve toplum sahnesine çıkan çağdaş, Aydınlanmacı evrensel anlayış ve uygarlıktan yana olmaktır. Bu uygarlıktan türeyen değerler sistemini benimsemektir. Yurt sevgisinde, ülke ve toplum kalkınmasında Batılı gibi akıl ve bilimle eğitilmek, düşünmek ve davranmaktır.

Her ulusun kimliği kendisi için önemli ve değerlidir. Saygı duyulmalıdır. Ancak ulusların bilerek ya da bilmeyerek kendi ulusal kimliklerinden vazgeçmeleri doğru değildir. Hatta büyük bir sorumsuzluk ve vebal olur. Bu anlamda M. K. ATATÜRK asla Batıcı değil Batılı oldu. Kurtululuş Savaşını Batıyı yenerek kazandı.Türkiye Cumhuriyetini Batıya karşın kendi ulus kimliğine dayanarak kurdu. Batılı emperyalistleri yurdumuzdan kovan Lozan Antlaşması Batıya karşın bağıtlandı. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu‘nu bu nedenlerle kurdu.

Ümmet kimliği ve ümmetçilik ise aynı dinin farklı kültürlerine sahip birçok farklı ulusu tek bir dinsel kimlikte birleştirme amacına yöneliktir. Arap halkları bile aralarında birlik kuramıyorlar. Çünkü ümmetçilik ütopiktir ve olanaksızdır. Ulusların salt din ve ahiret için çalıştıkları varsayımı gerçekçi değildir. Ayrıca toplumları aklın, bilimin ve teknolojinin yardımı olmadan yalnızca dinsel ahlak öğretileri ile kalkındırma ve geliştirme olanakları da yoktur. Bu nedenle,

  • Uygar dünya artık teokratik (dinci) feodal kültür ve dogmatik değerlerle yaşama dönemini kapatmıştır.

Ortaçağ çok gerilerde kalmıştır. Toplumlar ve bireyler için din, inanç ve vicdan özgürlüğü ve ulus kimliği ön plana çıkmıştır. Çoğunlukcu olmayan ama temelde çoğulcu, sözde değil özde demokratik toplumsal yapılanmalara, hukukun üstünlüğüne ve yurttaşların eşitliğine dayalı bir siyasal anlayış bilinci oluşmuştur. Yeni Dünya ve siyaset düzeni bunu gerektirmektedir. Artık

  • Ümmetçiliğin yeni dünya düzeninde ve dünyanın geleceğinde yeri kalmamıştır.

Tarihimizin genel akışı içinde, bu yeni dünyanın ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel ve siyasal düzenini en doğru ve en iyi kavrayan ve uygulamaya aktaran siyasal önder de Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk‘tür. O’nun ve ulusumuzun kendi özgür istençleri ile kurdukları laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olanTürkiye Cumhuriyeti’dir. Bu, Cumhuriyetin kuruluş felsefesidir, kuruluş ilkeleridir. Ayrıca özgür akıl ve bilim destekli engin yurt ve ulus sevgisidir.

Gümüzde bile, tüm küreselci, emperyalist yoğun telkinlere karşın ulus devlet ve ulus kimliğinin önemi ortadadır. Putin, Ortodoks Hristiyanlık için savaşmiyor, Rus halkının ulus kimliği için savaşıyor. Aynı biçimde, Ukrayna halkı da kendi ulusu, kendi dil ve ulus kimliğini korumak için direniyor… (AS: natumuz aşağıda)

Sonuç olarak                     :

  • Araplaşmak, Acemleşmek… ya da Batıcılaşamak ayn sonucu doğurur.
  • Ulus bilincinin yitimi ulusal bekanın (sağkalımın) da yitirilmesi demektir
  • Kendi ulusal kimliğini ve ulus bilincini koruyarak, nedensiz biçimde, hiçbir ulusu düşman olarak etiketlemeden;
  • Yurtta ve dünyada barış” ilkeleri içinde yaşamanın yollarını aramak en doğru rotadır.

================================
Dostlar,

Sayın Çivi’nin “Dinler evrenseldir” düşüncesine katılmamız olanaksız.. En azından islam dini için.. Kuran kendisi sınırını çizip amacını sınırlıyor :

  • İslam Arap’ın dini.. evrensel değil, yerel!

Yusuf-2 : Biz Kuranı, anlayasınız diye, Arapça indirdik…
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
…İnnâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen le allekum ta’kılûn…

İbrahim-4 : Biz her Peygamberi kendi Kavminin Dilinde gönderdik…
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ
…mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî liyubeyyine lehum…
***
Ayrıca “Uygarlık da evrenseldir” görüşüne katılamıyoruz.
Uygarlıklar yerel ve onu yaratan uluslarla sınırlıdır. Örn. Maya uygarlığı, Aztek uygarlığı.. Batı uygarlığı..

Ama MEDENİYET evrenseldir, tekildir ve aşkın bir kavram olarak Uygarlıkları da içerir.
***
Evimize gelen bir su teknisyenini “Selamın aleyküm” sözüne karşılık “günaydın” ile karşılamıştık 1-2 yıl önce. Genç adam şaşırdı, “Allahın selamı..” dedi. Konuştuk biraz.. Kendisini “Arap” sanıyordu, Türk olduğunu bilmiyordu!!
***
Ukrayna ne yazık ki emperyalizmin silahlı örgütü NATO yalakalığı yapmakta idi bir yandan..

Sevgi ve saygı ile. 25 Mart 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

 

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ 47’NCİ YILINDA GÖZDEN KAÇAN AYRINTI

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Balyemez
Em. Albay, Rauf Denktaş Üniversitesi
Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Md.

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Kıbrıs Türk halkının, 1878 yılında başlayan özgürlük mücadelesinin en önemli kırılma olaylarından biri de 20 Temmuz 1974 tarihindeki Kıbrıs Barış Harekâtı olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtının yapılmasına neden olan gelişme ise Nikos Sampson’un 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Başkanı Başpiskopos III. Makarios’a karşı başlattığı Yunanistan destekli askeri darbe girişimidir. EOKA-B terör örgütü lideri N. Sampson darbesinin amacı Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamanın kavramsal karşılığı olan “Enosis” i gerçekleştirmekti.

Sampson darbesi bir başka gelişmenin önünü açmıştır. Türkiye, Zürih ve Londra Antlaşmalarına dayanan Garantörlük hakkını kullanarak Ada’da bozulan düzeni yeniden kurmak, Kıbrıs Türklerinin ve Rumların can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmeye karar vermiş ve bu kararını 20 Temmuz 1974 sabahı eyleme geçirmiştir. Türkiye bu atılımı yapmadan önce, Başbakan Bülent Ecevit, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin öbür Garantör (AS: Güvenceci) devleti olan İngiltere ile Londra’ya giderek yoğun diplomatik görüşmeler yapmış ve Kıbrıs’taki düzeni yeniden sağlamak amacıyla birlikte davranmayı önermiştir. Ancak İngiliz yetkililer bu öneriyi desteklemeyince Türkiye, bütün askeri zorluklara karşın bu barış harekâtını tek başına gerçekleştirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Deniz, Kara ve Hava güçlerinin katıldığı bu ortak askeri harekât, Milli Mücadeleden sonra ulusal sınırlar dışında gerçekleştirilen ve başarı ile sonuçlanan ilk askeri operasyon olması bakımından ayrıca ve çok önemlidir.

Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, bugünkü sınırlar “de facto” olarak (AS: eylemli, fiilen) oluşturulmuş ve bir bakıma Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne giden yolun kapısı aralanmıştır. Ancak Barış Harekâtından sonra başlayan ve günümüze dek süren görüşmelerde henüz bir sonuç alınamamıştır. Rum ve Yunan yöneticiler, “Kıbrıs Sorunu”nun Barış Harekâtından sonra başladığı ezberini (retoriğini) sürekli gündemde tutmayı ve KKTC topraklarını “İşgal” altındaki bölge olarak nitelemeyi, KKTC’yi de “Korsan Devlet” olarak tanımlamayı ulusal politika olarak benimsemiştir.

Kıbrıs Türk halkının bir yüzyıldan uzun süren özgürlük savaşımı birçok bakımdan özenle incelenmeli ve genç kuşaklara, uluslararası topluma anlatılmalıdır. Çünkü bu savaşım (mücadele) henüz tam olarak sonuçlanmamıştır. Öyle ise Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımının tarihsel gelişimini kısaca anımsatmakta büyük yarar vardır :
***
Kıbrıs Türk halkının bağımsızlık savaşımı, Türk dünyasının 20’nci yüzyılda utkuyla (zaferle) taçlandırdığı iki önemli gelişmeden biridir. Mazlum uluslara örnek olan 1. Bağımsızlık Savaşı, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarınca 1. Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında başlatılmış ve 24 Temmuz 1923 günü bağıtlanan Lozan Barış Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Lozan Barış Antlaşması her alanda tam bağımsız olmak isteyen Türkiye’nin yeniden doğuşunu muştularken (müjdelerken), Kıbrıs Türk toplumunda ise düş kırıklığı yaratmıştır. Çünkü 1878 yılında 2. Abdülhamit’in onayı ile “geçici” olarak Kıbrıs’a yerleşen, ancak 1914 yılında Ada’yı tek başına ülkesine katan (ilhak eden) İngiltere’nin bu hukuksuz eylemi, Lozan Barış Antlaşması ile hukuksallık kazanmış ve Kıbrıs Adası İngiliz yönetimine terk edilmiştir.

Kıbrıs Türk toplumu bu gelişme sonrasında yaşadığı düş kırıklığının olumsuz etkisini hemen üzerinden atmış ve toplum, haklarını elde etmek – korumak amacıyla Varolma Savaşımına başlamıştır. Kıbrıs Türklerinin Varolma (Beka, Survival) Savaşımı; Müftü Mehmet Ziyaeddin Efendi, Başöğretmen Remzi Bey, Mısırlızade Necati Özkan, Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş’ın önderliğinde günümüze dek ulaşmış; ancak henüz sonuçlanmamıştır!

Kıbrıs Türklerinin Varolma Savaşımı, Misakı Milli sınırları dışında kalan Türk toplulukları dikkate alındığında özel bir yere sahiptir. Çünkü, Lozan Barış Antlaşması sonrasında Türkiye sınırları dışında kalan hiçbir Türk topluluğu bağımsızlık savaşını ya hiç vermemiş ya da başarıya ulaştıramamıştır. Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımı dışında! Bu haklı ve saygın savaşım, 15 Kasım 1983’te “bağımsızlık kararı” alınmasıyla taçlandırılmış ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) 18’inci Türk Devleti olarak tarihteki yerini almıştır.

Kıbrıs Türklerinin gerek İngiliz yönetiminde gerek Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde gerekse  günümüze dek uzanan süreçte yaptıkları yüzyıllık Varolma Savaşımı, son 50 yıllık sürede  uluslararası yalıtma (izolasyon) ve ambargolara karşın Kıbrıs Türk halkının temel haklarından vazgeçmemesi bakımından da önemlidir.

Kıbrıs Türk halkına uygun görülen, insan haklarına aykırı yalıtım (izolasyon) ve kapsamlı ambargolar ile yaşlısından gencine, kadınından erkeğine bütünlükle (topyekün) verilen bağımsızlık ve özgürlük savaşımının hem genç kuşaklara hem de uluslararası alanda anlatılması yaşamsal derede önemlidir.

Aksi takdirde bu görevi başka düzeneklerin (mekanizmaların) üstlenmesine ve gerçek olmayan anlatımlarla karşı karşıya kalınmasına şaşırmamak gerekir!

Peki, Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımını her düzlemde (platformda) yeterince anlatabiliyor muyuz? Bu soruya “Evet” diyebilmeyi gerçekten çok isterdim! Ancak yanıtım “Hayır”! KKTC’deki tarih öğretiminin verili (mevcut) durumu şöyledir :

Kıbrıs Türk halkının varolma savaşımının ulusal eğitim sisteminde anlatılması ve genç kuşaklara bu savaşımın öğretilmesi 11 Haziran 1986’da yürürlüğe giren KKTC Milli Eğitim Yasası ile buyurulmuştur. Günümüzde de geçerliliğini koruyan bu Yasanın “Amaçlar” başlıklı bölümünün 2. fıkrasında, Kıbrıs Türklerinin Varolma Savaşımının öğretilmesine ilişkin şu vurgu yer almaktadır:

  • Kıbrıs Türk Toplumunun, varolma mücadelesinin özünde yatan gerçekleri bilen, mücadele tarihinin bilincine varan ve bu mücadeleye inançla bağlanan,… yurttaşlar olarak yetiştirmek.”

Bu yasa maddesinin gereği, orta dereceli okullarda uygulanırken daha çok öğrenciye sahip olan KKTC üniversitelerinin çok büyük bir kesiminde ne yazık ki dikkate alınmamıştır!

KKTC’de halen 22 üniversite eğitim ve öğretim etkinliği sürdürmektedir. Bu üniversitelerden yalnızca Lefke Avrupa Üniversitesi (LAÜ) ve Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ)’nde “Tarih Bölümü” vardır. Öbür üniversitelerin hiçbirinde Tarih Bölümü olmadığı gibi, birkaç üniversitede “seçmeli ders” ya da Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi yetişeğine (müfredatına) sıkıştırılarak anlatılması dışında, Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımını konu alan dersler yoktur! Yineleyelim, hem de KKTC Milli Eğitim Yasası’na karşın!

Bu durumun sonuçları ise çok ürkünçtür (vahimdir). KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı verilerine göre KKTC üniversitelerinde 2000-2021 arasında 250 bin T.C. vatandaşı, 110 bin 3. ülke vatandaşı lisans veya yüksek lisans programlarına eğitim ve öğretim sürecine katılmıştır. KKTC üniversitelerinde bu dönemde öğrenci olan 360 bine yakın kişi, Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımını öğrenemeden, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını hazırlayan nedenler ve sonuçlarını öğrenemeden ülkelerine dönmüşlerdir. Bu kişiler kendi ülkelerinde önemli görevlere seçilmiş / atanmışlarken, olasılıkla kimisi de uluslararası kuruluşlarda görev almıştır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Ticaret Bakanı Mehmet Muş gibi!

Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf R. Denktaş ve şimdiki Cumhurbaşkanı Sayın Ersin TATAR’ın da her fırsatta gündeme getirdiği “Tarihimizin doğru olarak öğretilmesine” yönelik söylemlerine karşın ne yazık ki Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımının geniş kitlelere anlatılması doğrultusunda çok büyük fırsat kaçırılmıştır ve bu sorun sürmektedir.

Bu belirlemelerden sonra yapılması gerekenler ise çok açıktır:

Öncelikle üniversitelerimizdeki lisans / yüksek lisans programlarında kayıtlı öğrencilere “Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi” dersinin, tıpkı Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinde olduğu gibi,  2021-2022 akademik yılından başlayarak zorunlu / kredili ders olarak Yetişeke (Müfredata) katılması,  ortadereceli okul yetişeklerinde yer alan Kıbrıs Türk Tarihi dersinin etkinliğinin değerlendirilmesi, gerekirse Hükümetin de desteğiyle üniversitelerde Tarih Bölümlerinin açılması ve bu programları bitirenlerin öncelikli olarak Kıbrıs Türk Mücadelesi Tarihi ders öğretmeni olarak atanmaları yaşamsal derecede önemlidir. Bununla birlikte Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığında korunan 20 Temmuz – 18 Ağustos 1974 tarihleri arasında yürütülen Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili arşiv belgeleri araştırmacılara açılmalı, bu konuda da belgelere dayalı bilimsel çalışmalar yapılması teşvik edilmeli, müze açılmalıdır.

Son olarak; 20 Temmuz 1974 günü başlayan ve 18 Ağustos’a dek süren çatışmalarda TSK mensubu 499 vatan evladı (497 asker ve TSK buyruğunda görev yapan 2 kamu görevlisi) şehit olmuştur. Kocatepe Muhribi şehitlerini de asla unutmamak vefa borcumuzdur.

Bugün Kıbrıs Türk halkı, barış ve erinç (huzur) ortamında yaşamını sürdürebilmesini bu şehitlerin ve Türk Mukavemet Teşkilatı kahramanlarının gözlerini kırpmadan ölüme koşmalarına borçludur. Nur içinde yatsınlar. Rahmet, minnet, şükran ve saygıyla.
======================================
Dostlar,

Ricamızı kırmayarak, çok yoğun çalışmaları içinde web sitemiz için bu çok değerli makaleyi kaleme alan sevgili dostumuz Rauf Denktaş Üniversitesi Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Md. Em. Albay Yrd. Doç. Dr. Mehmet Balyemez‘e çok teşekkür borçluyuz..

Tüm insanların genel olarak İNSANLIK TARİHİ, özelde ise kendi ulusal yakın tarihlerini gereğince – yeterince öğrenmeleri Dünya Barışı açısından kritik bir önem taşımaktadır.

Emperyalizmin ise ne yazık ki bu bağlamda son derece bilinçli, dizgeli (sistematik) kurgu ve çarpıtma çabası içinde olduğunu üzüntü hatta acıyla gözlemliyoruz.

Büyük ATATÜRK‘ün ülkemizde Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu kurması, dernek konumunda yapılandırması ve kalıtından (mirasından) onlara bağımsızlıkları ve işlevsellikleri için düzenli – sürekli – yeterli akçalı (maddi) kaynak sağlaması kuşkusuz dehasının ürünüdür. Ülkemizde bu 2 vasiyet Kurumu, hukuk ve vasiyet hakkı çiğnenerek 12 Eylül 1980 darbecilerince felç edilmiştir, halen neredeyse göstermelik durumdadırlar. Bu 2 Kurumun, Atatürk’ün vasiyetine koşulsuz saygı ile eski hukuksal konumlarına (statülerine) kavuşturulmaları çok önemlidir.

KKTC’de de kamusal sorumlulukla, Ulusal Tarih Araştırmaları ve Öğretimi için kurumsallaşmada geç kalınmamalı, stratejik bir öncelik olarak örgün eğitimde yapılanma sağlanmalıdır. Dostumuz Dr. Balyemez’in engin birikimi – deneyimi – çabası, azmi.. dileriz bu yolda belirleyici ve sonuç alıcı olsun..

Savaş meydanlarında kan dökerek, can vererek kazandıklarımızı çarpıtılmış sözde tarih verileriyle masalarda – salonlarda yitirmeyelim. Mustafa Kemal Paşa, gene yol gösteriyor:

  • “TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR; YAZAN YAPANA SADIK KALMAZSA DEĞİŞMEYEN HAKİKAT İNSANLIĞI ŞAŞIRTAN BİR HAL ALIR.”

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ 47’NCİ YILI kutlu ve mutlu olsun!

Ve artık egemen – eşit 2 ayrı devlet yapılanmasına geçilsin kanısındayız.

Sevgi ve saygı ile. 20 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

SİZİ NE IRGALAR?

SİZİ NE IRGALAR?

Rifat Serdaroglu
DOĞRU Parti Genel Başkanı

30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerini Türkiye’de yasaklayan, Bursalıların Milli maç için her yere astıkları Azerbaycan Bayraklarını polis gücü ile indirten Erdoğan, Azerbaycan’daki Zafer Bayramı törenlerine “Türk Askeri” ile katıldı!

Ülkeye dönüşünde uçaktaki maaşlı elemanları olan tetikçi gazetecilerine,
“Türk Edebiyat Tarihine” geçecek orijinallikte açıklamalarda bulundu;
-ABD ve AB’nin yaptırım kararları bizi çok fazla IRGALAMAZ!
-Kemal Bey, CB adaylığı için GAZA GELMİŞ!

T.C. Cumhurbaşkanı’nın bu ARGO sözlerine şaşırdık mı?
Elbette şaşırmadık! Çünkü akıllı insanlar bilirler ki, “Bir kabın içinde ne varsa dışarı o sızar!” O kapta bal varsa bal sızar, katran varsa katran sızar!

Gençler, Erdoğan’ın dediklerini anlamakta zorlanabilirler. Yardımcı olalım;
Türk Dil Kurumuna göre;
Irgalamak; Yerinden oynatıp sallamak, sarsmak.
Gaza Gelmek; Dolduruluşa gelmek.

T.C. Cumhurbaşkanlığı gibi çok önemli makamda oturan birinin, Türk Milletinin yaşamını yakından ilgilendirecek olan, ABD ve AB’nin aldığı “Yaptırım” kararları için “Bizi ırgalamaz” deyişini kullanarak alaya alması affedilir bir hata değildir. Bu davranış, yaptırımlardan en büyük zararı görecek olan Türk Milleti ile de alay etmektir!

Böyle bir durumda bize şu soruyu sorma hakkı doğar :
Sayın CB, sizi ne ırgalar? Örneğin;
-Ömürleri boyunca “Hijyen” ile tanışmamış, her türlü mikrobu üzerlerinde – eşyalarında taşıdıkları kesin olan 7,5 milyon Suriyeliyi, hiçbir sağlık kontrolünden geçirmeden Türkiye’nin dört bir yanına dağıtmak, sizi ırgalar mı?

-Sizin cehaletiniz, beceriksizliğiniz, yolsuzluklara geçit vermeniz ve Pandemi nedeniyle işsiz kalan, açlığa mahkum edilen milyonlarca Türk Vatandaşı varken, sizin başka ülkelere maddi yardımda bulunmanız, Suriye’deki El-Nusra militanlarına binlerce ev hediye etmeniz, eşinizin kendi adına aynı örgüt militanlarına 50 ev hediye vermesi sizi ırgalar mı?

-Kendi vatanını korumaktan aciz Suriyeli gençler Türkiye’de bedavaya yaşayıp eğlenirlerken, Türk gençlerinin Suriye’de can vermeleri sizi ırgalar mı?
Örneğin, Re’s el-ayn (Subaşı – Pınarbaşı) denen yerde, teröristlerin kurşunlarıyla şehit olan fidanlarımızın ve ailelerinin durumu sizi ırgalar mı?
***
Sayın Cumhurbaşkanı;
CHP Genel Başkanı için “Gaza gelmiş” dediniz!
Siz hiç gaza gelir misiniz? Örneğin şu yazacağım olaylar sizi gaza getirir mi?
Üniversite diplomanızın sahte olduğu ispatlanır ve attığınız imzaların geçersiz olduğu yargı kararına bağlanırsa, gaza gelir misiniz?
-ABD Temsilciler Meclisinin aldığı “Sizin ve ailenizin Türkiye dışında edindiğiniz mal-para-iştiraklerinizin” tespiti için kurulan komisyonun raporu açıklanırsa, gaza gelir misiniz?
-“En büyük vatansever” diye ATV’ye çıkardığınız Reza Zarrab, Türkiye’de dağıttığı rüşvetlerin belgelerini, görüntü-ses kayıtlarıyla tüm dünyaya yeniden açıklarsa, bu sizi gaza getirir mi?
***
Aziz Türk Milleti;
Bu günlerin geleceğini, sizlere yıllardır en açık ifadelerle cesurca ve tüm zorluklara göğüs gererek anlatmaya, inandırmaya çalıştık. Keşke yanılan biz olsaydık. Olan Türk Milletine oldu!
Şimdi sizlerden bir ricam var;
AKP’nin oy oranının süratle düştüğünü gören dünün suskunları korkakları, AKP’de Başbakanlık, Bakanlık yapmış larvalar, şimdi TV’leri, gazete köşelerini doldurmaya başladılar!
Fakat şunu “DOĞRU Partililerden” başka söyleyen çıkmadı!

  • Biz, 19 yıllık AKP Soygun döneminden hesap soracağız ve devr-i sabık yaratacağız…

Çünkü bunu söyleyebilecek kişilerin mazisi temiz olmalıdır.

DOĞRU Partililere şu an için TV ekranları ve Gazete sayfaları kapalı olabilir!
Bizim işimiz yasakları yıkmak, faşist yönetimleri devirmek ve özgürlüklerini halkımıza iade etmektir. Bizlere uygulanan bu yasakları da yırtıp atacağız.

Fakat, T.C. Devletinin kurucu değerlerini yani Laik Cumhuriyeti, Sosyal Hukuk Devletini ve Atatürk’ümüzün ilkelerini üç kuruşluk menfaatleri uğruna satıp, halkımızdan doğruları saklayan Haram Havuzu ve benzerlerinin medya organlarına asla çıkmayacağız.
Anadolu’yu adım-adım, ev-ev dolaşıp DOĞRU’yu ve silahsız Kuvayı Milliye hareketini anlatmaya devam edeceğiz.
Ne Mutlu Türküm Diyene ve Sözünden Dönmeyene…

Sağlık ve başarı dileklerimle 12 Aralık 2020