KAMER GENÇ ve SIRRI SAKIK


KAMER GENÇ ve SIRRI SAKIK

 Satır içi resim 1

Yıllar önceydi.
Televizyon programımdaki 4 konuktan ikisi Sırrı Sakık ile Murat Bozlak’tı.
Öbür ikisi ise Kamer Genç ile Mehmet Gül.
Programın ortasında Sırrı Sakık, Kamer Genç’e hücum eder:
-”Siz Atatürk’ü savunarak soykırıma uğrayan Dersimli Kürtlere ihanet ediyorsunuz.”
Kamer Genç anında şu karşılığı verir:
-”O kullandığınız cümlede birkaç tane büyük yalan var.”
Sırrı Sakık: Ne imiş o?
Kamer Genç: “Birincisi Dersim bir ilin değil bölgenin adıdır ve
benim ilim Cumhuriyetle beraber Tunceli olmuştur.”

Kamer Bey devam eder:
“İkinci husus Dersim’de olanlar soykırım değil yeni kurulan bir devletin başkaldıranlara karşı önlem almasıdır. Bir başka yanlışınız ise
Tunceli asla Kürt değildir. Biz Hazar kökenliyiz.
Dilimiz de sizden farklı yani ne Kırmançi ne de Zazaca konuşuyoruz.”

Sırrı Sakık: Seyid Rıza’ya ne diyeceksin?
Kamer Genç: “ Seyid Rıza İngilizlerin oyununa gelmiştir.
Tuncelililerin o dönem önderi, Atatürk’ün yoldaşı olan Diyap Ağadır…
O yıllarda Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı kullananlar şimdi PKK’yı kullanıyor.”

İşte Kamer Genç’i bu milli duruşu için seviyor ve saygı duyuyorum.
Kamer Bey’in şu sözü de alkışlanacak güzelliktedir:

”Ben Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde okuyup milletvekili oldum.
Cumhuriyet olmasa kuldum.”

İşte bu yiğit ve güzel adam şimdi hasta. Dua edin lütfen.
(
31 Ekim 2015, Ertan Abalı <ertanabali@……….> yazdı)
==================================Dostlar,

İletiyi sitemiz okurlarından sevgili arkadaşımız Sn Duran Aydoğmuş paylaştı.

Kendisine teşekkür ediyouz..

Kamer Genç bizim Tuncelili hemşehrimiz ve dostumuzudur.
TBMM’de tek kişilik bir ordu gibi AKP’nin baskıcı ve ilkel politikalarına direnen yiğit bir kişilik olarak unutamıyoruz kendisini.
Ayrıca milletvekili aylığını büyük ölçüde yoksul Tuncelili gençlere burs olarak verdiğini..
Tunceli’den gelen başta hastalar olmak üzere değişik sorunu olanların önüne düşerek
yardım etmek için çırpınışını da saygı ve şükranla anımsıyoruz.O’nunla en son, 31 Temmuz 2013 akşamı ADD Dikili Şubemizin bir etkinliğinde
açıkoturumda aynı masayı paylaşmıştık (1446’ıncı Aydınlanma konuşmamız idi..).
TBMM önceki başkanlarından Sn. Hüsamettin Cindoruk da koujşmacıydı ve
Kamer bey izleyicilerden en çok alkışı almıştı. (Ayrıntıları web sitemizden şu adrete okuyabilirsiniz : http://ahmetsaltik.net/2013/07/31/dikili-addde-panel-31-temmuz-2013/)

Dikili_31Temmuz2013

Dikili1_31Temmuz2013
Değerli yurtsever – ATATÜRKÇÜ, CHP önceki Tunceli Milletvekili Sayın Kamer Genç
ne yazık ki Pankreas kanseri. ABD’de yapılabilecek her şey yapıldı. Şimdi İstanbul’da sağaltımı sürüyor.. Bir şey söylemek güç.. Sağlık durumu hakkında ayrıntılı bilgimiz de yok
ancak çok iyimser olamıyoruz ne yazık ki..Size çooook teşekkürler Sayın Kamer Genç..
Cefalı ve vefalı bir AYDINLANMACI, ATATÜRKÇÜ, YURTSEVER… olduğunuz için..Biz her şeye karşın size, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi seslenmek istiyoruz :

– Kamer genç, İYİLEŞ DE GELECEK OLSUN!

Sevgi ve saygı ile.
07 Kasım 2015, Ankara

AKP SONRASI TÜRKİYE.. Dr. Ali Nejat Ölçen Konferans Metni..


AKP SONRASI TÜRKİYE..

Dr. Ali Nejat Ölçen Konferans Metni..

Dostlar,

Sayın Dr. İkt. – Müh. Sayın Ali Nejat ÖLÇEN, aşağıdaki iletiyle birlikte 4.4.15 günü Ulusal Eğitim Derneği’nde verdiği “AKP SONRASI TÜRKİYE” konulu konferansının metnini bizimle paylaştı..

IM000959.JPG

*****

Değerli hocam,

İlginize teşekkür ederken, zahmete katlanarak değerli zamanınızı israf etmeniz nedeniyle de üzülüyorum. Eşim Makbule Ölçen .. rahatsız olduğu için ivediyldönmek zorunda kaldım. O nedenle saat 18den önce konuta dönmek zorunda kalıyorum. Fakabu, ilk fırsatta kadeh tokuşturmamıza engel olmayacaktır.

WEB sitesine dışardan müdahale oldu, çözümü için uğraşıyorum.
Becereme
z isem bir uzmana başvuracağım. (Bizim sitenize erişilemiyor.. bildirimimiz üzerine)

AKP Sonrası Türkiye konusuna ilişkin metin uzun olduğu için
dünkü konuşmamda
özetlemeye çalışırken, konuyu dağıttığımı sanıyorum.
Kusurumu hoş görürseniz sevinirim. Hazırladığım metni bilgilerinize sunuyorum.

Saygılarımla. 5 Nisan 2015
Ali Nejat ÖLÇEN

*****

Biz de aşağıdaki yanıtı yazdık :

Sayın Ölçen,

Yazınızı aldım.. Birkaç gün sürmez, knuşma kaydınızı da web sitemizde yayımlayacağız…
“Betz hücrelerinize sağlık”
diliyorum..

Eşinize de “İyileşin de gelecek olsun Makbule hanım..” diye ünlüyorum..
Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan öğrenmiştim böylesine şifa dilemeyi /
geçmiş olsun demeyi..

Sitenize de esenlik dilerim.. Umarım veri yitiği oluşmasın..
İçeriği çooook değerlidir.. Yedeklemesini yapıyordunuz değil mi?? 
Benim  siteme de çok saldırı oluyor.. Beyinsizlerin gücü salt bunlara yetiyor..
Yapmaya değil yıkmaya.. Birşey yaratmak mı??
Haşa, onlar, –kendilerince– Tanrı mı ki?
Zavallı Kullar değiller mi? Neyi yaratacaklar?
Anlamayı bile beceremiyorlar..

Oysa Hallac-ı Mansur “En’el Hak” dememiş miydi?
O’nu da anlamamş derisini yüzmüşlerdi insan kılıklı vahşiler
*****

Sayın Ölçen‘in büyük emeklerle hazırladığı 10 A4 sayfası oylumundaki konferans metni pdf olarak aşağıdadır (yakl 400 KB).

AKP_SONRASI_TURKIYE_ali_nejat_olcen_4.4.15

Konuşma kaydını da bu gün youtube’a yüklemiş olacaktık ama
bir teknik aksaklıkla bitiremedik yüklemeyi (Yakl. 4 GB, 34 dakika).
Önümüzdeki birkaç gün içinde onu da yüklemiş oluruz.

Bir kez daha teşekkürler Bilge insan Sayın Dr. Ali Nejat ÖLÇEN..

IM000958.JPG

Sevgi ve saygı ile.
05 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yaşar Kemal Usta’ya uğurlar ola…

UĞURLAR OLA TOROSLARIN HEYBETLİ EFESİ HEMİTE’Lİ YAŞAR KEMAL!

Usta,
Seni bu gün toprak ananın kadim kucağına koyverdiler Zincirlikuyu’da..
Uygarlıklar beşiği Anadolu’muzdan avuç avuç toprak getirdi
Bu aziiiz yurdun vefalı çilekeşleri, okurların, dostların..
Yarım yüzyıllık eşinin yanı başına uzatıverdiler heybetli gövdeni..
Seni içimize gömdük Yaşar Kemal üstad, içimize.. anlıyor musun??
Ölen fani beden imiş bilirsin,
Sense ne gür hoş sadalar bıraktın bize,
Kulaklarımız çağıl çağıl..
Gönlümüz alev alev yangın yeri,
Avuçlarımız ıslak ve yanık kokuyor..

02 Mart 2015…
Güncelleme

=============================================

Yaşar Kemal Usta’ya uğurlar ola…

Yasar_Kemal_ustaya_ugurlar_ola_28.02.2015

Usta!

18 Ocak 2015 günü sen yoğun bakımda can pazarında iken,
sana bir polemik çağrısında bulunmuştuk…

“İYİLEŞ DE GELECEK OLSUN YAŞAR KEMAL!” demiştik Fazıl Hüsnü Dağlarca‘dan galat ile..

“Haydi kalk ayağa da seninle ANADİL’ini konuşalım… ” diye yazmıştık..

Aşkolsun sana.. Çağrımıza uymadın (“davete icabet etmedin” yerine!)..

Oysa dinleseydin bizi, konuşmamız sırasında “2 Anadilin olduğunu” söyleyecektin bize eminiz..

Annenin diilinin (mother’s tongue – native language)Kürtçe” ama;
Seni “Yaşar Kemal” yapan “asıl – ana – birincil – resmi – fiili – gerçek – eylemli – öncelikli..”
(basic, main, primary, official, de facto, real, effective, essential..) dilinin ise
Türkçe” olduğunu söyleyecektin yüreklilikle.

“2 anadilli olduğunu”, olunabileceğini ekleyecektin belki de.

Ülkemizi ve halkımızı bu bağlamda haince bölmeye – ayrıştırmaya çalışan bildik (malum!) çevreleri haşlayacaktın eminiz…

Kendi anne dilinde, “Kürtçe” ile evrensel boyuta ulaşan görkemli edebiyat harikalarını üretemeyeceğini hiç kompleks yapmadan dillendirecektin belki de..

  • Türkçe’nin “Anayasal tek resmi dil olarak” Türk’ü – Kürt’ü – Laz’ı – Çerkez’i…. birleştiren – kaynaştıran – uluslaştıran vazgeçilmez araç olduğunu vurgulayacaktın tok sesinle gürleyerek..Sana şükran ile eyy Anadolu yiğidi!..Tüm yaptıkların, Türk ve Dünya edebiyatına doyumsuz – benzersiz katıkların için,.

    Ulusal Birlik için göstediğin sorumlu çabalardan dolayı.. minnet borçluyuz…

    En duygu dolu “Uğurlar ola” iletisini CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu yayımladı bize göre.. Biz daha iyisini yazamayacağımız için izninle onu bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

    *****

Yaşar_kemal_ve_Kemal_Kilicdaroglu

 

 

 

 

 

 

ÖYLE KAYIPLAR VARDIR Kİ KARDEŞLİK ÜZÜLÜR,
DEMOKRASİ YAS TUTAR,

ANAVARZA KAYALIKLARINDAKİ KARTALLARDAN ÇIĞLIKLAR YÜKSELİR,
BİRLİĞİN ULU ÇINARI GÖLGESİNİ BÜYÜTÜR

SÖZ BİTER…
İŞTE, YAŞAR KEMAL’İN ARAMIZDAN AYRILMASI BÖYLE BİR ŞEYDİR

SÖZÜN BİTTİĞİ, ACININ BÜYÜDÜĞÜ,
GÖZPINARLARI DOLU KARDEŞLİĞİN SAYGI DURUŞUNA GEÇTİĞİ BİR ANDAYIZ

TOPRAĞI TÜRKİYE OLSUN,
ÜLKEMİZE BAŞSAĞLIĞI DİLİYORUM”

*****

18 Ocak 2015 günü yazdığımız, yukarıda da değindiğimiz yazı aşağıda..

Usta, sen giderayak da ülkene – halkına birleştirici katkını sürdürdün, sürdürmektesin..

Sen çok yaşa e mi Yaşar Kemal usta!

Sevgi ve saygı ile, 01.03.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

===================================

YAŞAR KEMAL’in ANA DİLİ ??

Türkiye hala yeterince kurumlaşamadı ve hemen her alanda tansık (mucize) kahramanlar bekliyor Ergenekon’un bağrından dağları delip gelecek:
bir elinde çekiç, öbüründe örs..
(Minik bir kazayla, bir eline örs yerine orak alsa kahramanımız,
Türk milliyetçiliğinden komünizme mi savrulacaktık hep birlikte??)

*****

Basında duygusal yazılar .. yazılar.. Usta, gitme kal; Usta dön geri.. Usta sana doyamadık..
Bu, hoş bir yanımız.. Ama “Bizi anca sen toplarsın..” (Can Dündar, Cumhuriyet, 18.1.15; http://ahmetsaltik.net/2015/01/18/can-dundar-yasarin-yeri/) türünden serenatlar biraz amacını aşıyor galiba..  Haydi onu da kimi yazarların çok okunma (rating) kaygısına bağlayıp geçelim..

****
Yaşar Kemal genellikle “Türkiye halkları” deyimini kullanıyor..
Keşke bir tümcecik eklese öncesinde;

Türk Ulusunu oluşturan / Türk Ulus Devletini kuran Türkiye halkları dese..

Büyük ATATÜRK tam da öyle tanımlamadı mı 3 yerde el yazısıyla :

– “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına / ahalisine Türk milleti denir.”

Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı edebiyat devi Yaşar Kemal,
tam da Büyük Atatürk‘ün bu bireşim (sentez), Anadolu ahalisine (halklarına!)
tarihsel- sosyolojik uzlaşı çağrısının tipik – somut ürünü değil mi?

  • Çoook hem de çoook merak ediyoruz..
    Yaşar Kemal’in “ana dili” Türkçe mi, Kürtçe mi?

Rüyalarını hangi dilde görüyor, torunlarına ninnilerini hangi dilde söyledi?

Dahası, küfrün okkalısını Türkçe mi ediyor Kürtçe mi??

Neden güzelim yapıtlarını Kürtçe yaz(a)madı yarım yüzyılı aşan yazarlık yaşamında.
Başlasaydı Kürtçe yazmaya, yetkin çabalarıyla, yerli yabancı peeek çok detsek çıkanıyla
50-60 yılda Kürtçe de epey geliş(tiril)miş olurdu değil mi?
Oysa Yaşar Kemal usta bu değerli katkısını Türkçe’ye sundu sağolsun..
Şimdilerde APO – PKK uğursuzları, Batı güdümünde böylesi tezler ileri sürüyorlar.. Ama Irak kuzeyindeki Özerk Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Batı’nın kurduğu 5 üniversitedeki eğitim – öğretim dili Kürtçe değil, İngilizce!

Elli yıl kadar bir geçiş döneminde Kürtçe geliştirilecek (!?,
sonra Arapça’ya ek 2. resmi dil olacakmış??
Elli yıl boyunca kuşaklar Arapça hatta ağırlıklı olarak İngilizce kullanırken ve
kültür emperyalizmi vargücüyle yöre halkına abanırken; Kürtçe herhalde fanusta geliştirilecek ve 50 yıl sonra birden bire halkın okur-yazarlığı bir gecede,
1928 Türk Harf Devrimi’nde olduğu gibi (!)– sıfırlanarak (??),
seralarda nedense “Batı’lı” Kürdologların dahiyane fikir ve eylemleriyle gübrelenerek serpilmiş Kürtçe, anadili aynı zamanda resmi dil yapılacak!
Bu masala inanmak için herhalde Kafdağı’nı aşmak, ardını görmek gerek..

Barzanistan aşireti şeyhliğinin kukla yönetim coğrafyasında durum böyle,
Türkiye’de ise “Kürtçe ikinci resmi dil olsun” dayatması yapılacak..
Nereye koyalım bu çifte standardı, Türkleri aptal sayışı ???
*****
Yaşar Kemal’e dönelim:
Ustanın “annesinin dili Kürtçe” dir. “Ana” yerine “anne” kullanırsak epey rahatlıyoruz.. Üstadın “ana dili” ise “Türkçe” dir.

Anne (native) : İngilizce “Mother
Ana (asıl): İngilizce; “basic, essential, principal, main, primary..”

Türkçe’nin talihsizliği, “anne” (Mother) yerine “Ana” (basic, essential, principal, main, primary) sözcüğünün de eşanlamlı olarak kullanılabilmesinde..

Bu etimolojik anomali (kaza, kusur..??) başımıza çok iş açıyor ve çoğu kez bilerek,
ustaca, Batılı emperyalistlerce istismar ediliyor..

Görüldüğü gibi pek ala, bir insanın “ana dili” (native language), “anne dili” nden de
ağırlıklı ve işlevsel bir duruma gelebiliyor Yaşar Kemal örneğindeki gibi..
Ve daha milyonlarca olguda olduğu gibi..

Batı emperyalizmi güdümünde, üstelik en nazik noktalarda acımasız istismarla bir halkı bölmeye çalışmak;
ahlaki – etik – hukuksal – insani – dinsel – töresel – geleneksel- tarihsel – sosyoljik… nereye konabilir acaba?

Olsa olsa “postmodern uşaklık” (“puştluk” desek çok mu ağır olur??!) kaldırır bu haltı!

*****

Biz, ulusal edebiyat gururumuz Sayın Yaşar Kemal’e,
üstad Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’dan[1] esinlenerek seslenmek istiyoruz:

– Yaşar Kemal, “iyileş de gelecek olsun!”…

Ve böylelikle “birbirimizi yaşayalım(Empati’nin ta kendisi ve en derini belki de….)

Sevgi ve saygı ile.
18.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

[1] Ozan F. H. Dağlarca, ölümünden (2008) 2 yıl önce hastalığı sırasında hastaneye ziyarete gelenlerin hep “geçmiş olsun” demesinden yakınır.. Söyleşiye giden Cumhuriyet gazetesi muhabiri şaşırır ve “Ne demeliydiler efendim?” diye haklı olarak sorar.
Dağlarca’nın yanıtı çok ama çok öğreticidir:

Kimse, Fazıl Hüsnü iyileş de gelecek olsun! demedi..

Kurtuluş Savaşımızdaki tarif edilmez ağır yokluklar karşısında şu dizeleri yazmıştır :

Atım acından hasta, çalmışlar kılıcımı
Üşürüm
İçimde silah sesleri,
Sabaha kadar, tövbe tövbe,
Gecelerle dövüşürüm.” 

Dağlarca’nın Küreselleşme hakkında yazdığı bir şiirinde (Küreselleşme Madensel Bir Yürektir..) yer verdiği “Birbirimizi yaşamamız” sözleri ise, olabilecek en derin ve usta özdeşim = empati çağrısı ve de tanımı değil midir?

Not : Yazının pdf biçimi için lütfen tıklayınız..

YASAR_KEMAL’in_ANA_DILI_TURKCE_MI_KURTCE_Mİ

DAĞLARCA 100 YAŞINDA!


DAĞLARCA 100 YAŞINDA!

DAĞLARCA AFİŞ

Dostlar,

Cumhuriyet ozanımız Fazıl Hüsnü Dağlarca‘yı doğumunun 100. yılında anıyoruz..
Duyuru posteri yukarıda..

15 Ekim 2014 Çarşamba günü 14:30 – 17:00 arasında..
Ankara Üniv. Cebeci Yerleşkesi ATAUM Salonunda..

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ, MÜZİK EĞİTİMCİLERİ DERNEĞİ,
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ, YENİ UMUT YAYINLARI

Düzenleyiciler.. Katılımınızı bekleriz..

Dağlarca için birkaç sözümüz var :

Ozan Dağlarca, ölümünden (2008) 2 yıl önce hastalığı sırasında hastaneye ziyarete gelenlerin hep “geçmiş olsun” demesinden yakınır.. Söyleşiyi yapan gazeteci (Cumhuriyet muhabiri) şaşırır ve “ne demeliydiler?” diye sorar.
Dağlarca’nın yanıtı çok ama çok öğreticidir :
Kimse, Fazıl Hüsnü iyileş de gelecek olsun!” demedi.. der.

Kurtuluş Savaşımızdaki tarif edilmez ağır yokluklar karşısında şu dizeleri yazar :

“Atım acından hasta, çalmışlar kılıcımı
Üşürüm
İçimde silah sesleri,
Sabaha kadar, tövbe tövbe,
Gecelerle dövüşürüm.”

Birbirimizi yaşamamız” sözleri, olabilecek en derin özdeşim = empati çağrısı
ve de tanımı değil mi?

Sevgi ve saygı ile.
11.10.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

YOKSA BEN BİR KOMÜNİST MİYİM?


YOKSA BEN BİR KOMÜNİST MİYİM? 

Zeki Sarıhan

Zeki_Sarihan_portresi

Bu yaşıma geldim, şimdiye kadar hiçbir yerde, hiç kimseye
komünist olduğumu söylemedim. Çünkü bundan ben de emin değilim!
1960’lı yıllarda Çetin Altan, komünist olduğu suçlamasını savuşturmak için “Komünist demek, komünist partisine üye olmak demektir.” diyordu.
Benim durumumun da O’ndan farkı yoktu.

Komünist olduğumu nasıl söyleyebilirdim ki, devletimiz

 

  • Türk âleminin en büyük düşmanı komünistliktir, her göründüğü yerde ezilmeli” 

ilkesine göre hareket ediyordu. Bu ezilme işine daha 1920 yılı sonlarında başlamışlar, bu cümleden olmak üzere 28/29 Ocak 1921’de
Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını Sürmene açıklarında öldürerek denize atmışlardı! Ne tek parti döneminde ne de Demokrat Parti döneminde komünistlere göz açtırmışlardı. Nazım Hikmet’e 1938’de verilen 28 yıllık
hapis cezası 
bu ezmelerin en ünlüsüdür. Komünistler, daha sonraki yıllarda rahat çalışabildiler, düşüncelerini ifade edebildiler mi ki? Cumhuriyet’in ilik yıllarında komünistlikten tutuklanan ve hüküm giyen Şevket Süreyya gibi kimileri, yaşamlarını böyle eziyet içinde geçirmemek için arabanın yüksek yanı olan Devlet tarafına geçmişler ve
çeşitli yerlerde “saygın” görevler almışlardır.
 

Annem bana ne derdi? 

Komünist olmanın yarattığı bu tehlikenin yanında benim komünist olduğumu hiçbir yerde söylemeyişimin başka bir nedeni var:
Annem buna ne derdi? Nedense ben kendime yaptığım her şeyin, taşıdığım düşüncelerin hesabını anneme vermek zorunda hissetmişimdir. Anneciğim bir emekçi kadındı. İnsanların eşit olması gibi düşüncelere karşı olamazdı. Halk için mücadelemizi gördükçe ve düşüncelerimizi öğrendikçe “Oğlum, derdi, bir de namaz kılsanız peygamber gibi adamsınız!”
Bir ara bizimle birlikte Türkiye İşçi Partisi’ne bile oy verdi ama komünistliğin iyi bir şey olduğunu ona anlatmam çok zor olur ve
çok zaman alırdı. En iyisi ben sosyalistlikle idare etmeliydim

Sosyalizm, üretim araçlarının mülkiyetinin toplulaştırılması, komünizm ise herkesten yeteneği kadar alıp herkese ihtiyacı kadar verilmesi ilkesini anlatan sınıfsız bir toplumu tanımlar. Özel mülkiyeti reddeder.
Doğrusu topluma yeteneğim kadar vermeye ve toplumdan da
ihtiyacım kadar almaya her zaman ağzımın suyu akmıştır.

Komünist olduğumu söylemeyişimin bir nedeni daha var.
Ben fena halde ulusalcıyım. Komünistlik, hatta onun ön aşaması olan sosyalistlik kavramları, Türk diline dışarıdan gelmeydi. Bunların Türkçesini bulsak ve kullansak daha iyi olmaz mıydı? Daha 1908’den sonra Türkler öz Türkçe değilse de bize daha yakın olan 
“İştirakçilik” kavramını bulup kullandılar. 1920’de Ankara’da
Halk İştirakiyun Fırkası’nı bile kurdular. Ama birçok ülkede kullanılan, Üçüncü Enternasyonal’in de kullandığı komünistlikte ısrar ettiler, partilerini bu adla uzun süre gizli olarak yaşatmaya çalışmışlardı. Gerçekte sosyalistliğin de, komünistliğin de “Toplumculuk, Halkçılık” gibi karşılıkları vardır. Gerçi esas olan sözcükler değil, programdır.
Adı Türkçe diye Türkiye egemen sınıflarının bu akım mensuplarına
iyi davranacağını beklemek de hayaldir. Her halde o zaman da
Türk âleminin en büyük düşmanı toplumculuktur.”  fetvaları verilecekti.

1960’lı yılların sonlarında bile durum değişmiş değildi. Prof. Turhan Feyzioğlu ile TİP Genel Başkanı Behice Boran’ı bir gün televizyona çıkardılar. Feyzioğlu daha başlangıçta Boran’a sordu:

– Sen önce komünist misin, değil misin söyle bakalım! dedi.
Böylece hem on yıllardır komünizme karşı koşullandırdıkları halkın tepkisini Boran üzerine yöneltecek hem de onu Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri ile karşı karşıya getirecekti. Böylece sözde tartışmadan yengin çıkacaktı. Behice Hanım buna zeki bir yanıt verdi:

Siz önce komünizmi suç olmaktan çıkarın öyle cevap vereyim…

Neyse… Ben hiçbir yerde komünist olduğumu söylemedim ama zaman zaman komünistlikle suçlandım. Şimdi bunun birkaç örneğini vereceğim. 

Doğanın cömert sofrası 

Daha öğretmenliğimin 2. yılında, Fatsa’nın bir köyünde cevval bir öğretmenim. İlçe Milli Eğitim Müdürü İsmail Delice, 23 Nisan Bayramı’nda ilçenin hükümet konağı önünde yapılacak törende
benim konuşmamı istiyor. Kürsüye çıkıp Türkiye’nin kalkınması,
halkının aydınlanması konusunda romantik bir konuşma yapıyorum.
Her bayram töreninde olduğu gibi çocuklar ve büyükler kendi aralarında konuşuyorlar. Benim konuşmamı dinleyen belki de pek az insan var.

Ertesi gün bir müfettiş, çalıştığım köye damlamaz mı? Dinleyicilerden
bir dava vekili hemen ihbarda bulunarak konuşmamda suç olduğunu
ileri sürmüş. Allahtan, konuşma metni elimdeydi. Müfettişe verdim. İnceledi. “Bunun neresinde suç bulmuşlar ki?” dedi. İfademi alarak gitti.
Bu konuşmada suç olacak hangi ibare olabilirdi?

Sanırım

“Doğanın cömert sofrasına oturuncaya dek” tümcesi.

Ben bu cömert sofraya birlikte oturmamızın her zaman özlemini çekmişimdir. Doğa bize birçok nimetler veriyor, biz ise bundan eşit yararlanmıyorduk. Bir bölümü açlık çekerken, kimileri döke saça yiyordu. Hemen hiçbir saf dinleyici bundan komünist olduğumu çıkaramazdı ama sınıf güdüleri güçlü bir dava vekili, komünist olduğumu şıp diye anlamıştı… 

Geçen yüzyılın Amerikalılarını daha çok sevmek… 

1997’de Robert Kennedy İnsan Hakları Vakfı tarafından verilecek
İnsan Hakları Ödülü’nü almak için Washington’a giden eşimin peşine takıldım. Kennedy’lerin bir koruluk içinde 150 yıllık köşkünde öğle yemeği yiyoruz. Protokol konuşmaları yapıyoruz. Sıra bana gelince dedim ki:

– Biz Türkler Amerikalıları severiz. Özellikle geçen yüzyılda yaşamış Amerikalıları daha çok severiz. G. Washington’u, T. Jefferson’u, John Steinbeck’i, Mark Twain’i,
Martin Luther King’i (1929-68)…

Daha sözüm bitmeden müteveffa Robert Kennedy’nin eşi Eli Hanım, biraz da heyecanlı bir sesle:

– Sen bir komünistsin! dedi.
– Nerden anladınız, ben öyle bir şey söyledim mi? dedim.
– Ben anlarım, sen dersini iyi almışsın! diye yanıt verdi.

Kongre binasında ertesi gün ödül töreni için bir odada beklerken
gene yanıma geldi, elimi tuttu. Odadaki kerli ferli Amerikalılara beni göstererek:

– Bu bir komünist! diye tanıttı.

Eli Hanım, gerek evde, gerek buradaki konuşmasında bu tümceleri öyle bir ses tonuyla ve yüz hareketiyle söylüyordu ki, bunda ben içten içe bir sempati sezdim. İşte uzak diyarlardan gelen bir komünistle karşılaşmıştı ve bundan son derece hoşnuttu. O sıralarda öğrendik kii meğer kızları da sosyalistmiş.

Kenedy ailesi, Amerika’nın İnönüleri olarak biliniyordu. Bunu bana eşime verilen bu ödülü almamızın doğru olup olmadığını danıştığım
Prof. Alpaslan Işıklı söylemiş, ödülün alınmasında bir sakınca olmadığını da anlatmıştı.
 

“Ben bir Marksist-Leninist’im…” 

Yazıyı kısa tutmak için, birçok benzerleri arasında bir olay daha yazarak bitireyim:

1971 sonbaharında İzmir’den Ankara’ya tutuklu olarak getiriliyorum: Mamak’ta Dev-Genç davasının savcısı Ali Hüner beni sorguya çekiyor. (Bereket işkenceye göndermedi, o denli gaddar değildi). Epey soru sordu, yanıtlarını verdim. İfade tutanağının sonuna şu cümleyi yazdırdı:

“Ben Marksist Leninist’im!”

Savcı bu sonuca benim bir yıl önce yazdığım bir mektupta bu kavramın geçmesi nedeniyle varmıştı. Bu kavramın o zamanlar insanın başına
ne işler aşacağını düşünün lütfen. Hemen itiraz ettim:

 Ben böyle bir şey söylemedim ki, dedim.

Cümleyi şöyle düzelttirdi:

“Yanlış oldu. Ben Marksist-Leninist değilim.”

Hayda… Bu da iyi bir cümle değildi. Sanki ben ceza almamak için böyle ifadede bulunmuş gibi oluyordum. Fakat savcı ya Marksist Leninist olduğumdan ya da olmadığımdan başka bir ifadeye razı değildi.
İfade öylece kaldı. Fakat bu durum çok canımı sıktı. Cezaevine gönderildiğimde oradaki tutuklu arkadaşlara bu sıkıntımı anlattım.

– Adam sen de.. Üzerinde durma! dediler de beni rahatlattılar.

O zaman da şimdi de

  • Doğanın cömert sofrasına birlikte oturulmasından,
    sınıfsız bir toplumdan yanayım.

Marks’ı, Lenini’i, emekçileri savunan öbür büyük insanları olduğu gibi çok seviyorum. Ama komünist olup olmadığımdan yukarıda belirttiğim gerekçelerle emin değilim… 

Benim gibi çok aydın olduğunu biliyorum. Ölmesinden bir süre önce
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı Kadıköy’deki evinde bir küme arkadaş ziyaret ettik. Bendeki meraka bakın, O’na sorduğum sorulardan biri şuydu:

—     Sosyalizmle aranız nasıl?

Bana ne dedi biliyor musunuz?

—     Ben daha ilerisindeyim…

Komünist demek, iyi insan demek mi? 

Kuzey Kore’ye üç kez gittim. Bu ülkede kıtlık ve açlık kol geziyordu.
Halkın üç öğün yemeği iki öğüne indirdiği bile yaygın bir görüştü.
Gerçi Kuzey Koreliler bu konudaki sorumuzu yanıtsız bırakıyorlardı, sanki kan kusuyorlar da “Kızılcık Şerbeti içtim” diyorlardı. Ne var ki konuklarının önüne koydukları sofralarda neredeyse kuş sütü eksikti.
Bir kezinde:

– Sizin halkınız aç iken ben bu yemekleri yemek istemiyorum,
boğazımdan geçmiyor!
 deyince, Koreli rehberimiz yüzüme bakıp:

– Sen gerçek bir komünistsin! dedi. Yani “İyi insansın” demek istiyordu. Yoksa “Komünist” demek, “iyi insan” demekti de Türkiye’de şiddetli yasaklar bunun için miydi? 

Benim ne olduğumu varın siz tayin edin artık…
Doğrusu ben de zaman zaman kendimden kuşku duymuyor değilim… (21.1.2014)