Doktorlarımız neden intihar ediyor?

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

30 Ekim günü Türkiye’nin farklı yerlerinde 3 hekim intihar etti.  Batman’da görev yapan Kalp ve Damar Hastalıkları Cerrahı Op. Dr. Engin Karakuş, Çukurova Tıp Fakültesi’nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Asistanı Dr. Ece Ceyda Güdemek, Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Yağmur Çavuşoğlu aynı gün intihar ederek yaşamlarına son verdiler.

 

BİR DOKTOR NASIL YETİŞİR?

Tıp fakülteleri bu ülkenin girilmesi en zor ve en yüksek puanla öğrenci seçen fakülteleri. Bir öğrenci, 2-3 milyon kişi içinde ilk 5 binlik dilim içinde değilse tıp fakültesine giremez. Tıp fakülteleri öğrencileri bu ülkenin en seçkin öğrencileri. Birkaç yıl süren geceli gündüzlü üniversite sınav maratonundan sonra yüz binlerce öğrencinin arasından çıkması gerekiyor.

Tıp fakülteleri eğitimi bu ülkenin en zorlu eğitimlerinden. 6 yıl sürer. Her gün sabah erken saatte dersler başlar, akşama kadar sürer. Askeri disiplin vardır, devamsızlık hoşgörü alanında değildir; çünkü onlara insan hayatları emanet edilir.

Fakülteyi bitiren her hekimi 2 yıl mecburi hizmet bekler, mecburi hizmete gitmezse bakanlık hekimlik yapma hakkı vermez.

Uzmanlık için genç doktorun önünde Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) vardır. TUS kendi alanında dünyanın en zor sınavlarından birisi olarak gösterilir, aylarca geceli gündüzlü çalışma gerektirir.

Asistanlık eğitimi zordur. Asistanlığın ilk yıllarında 2-3 günde bir nöbet vardır, doktor nöbeti diğer meslek nöbetlerine benzemez, mesai bitimiyle hasta almaya başlar, sabaha kadar aralıksız hasta bakar. Sabah mesai başlayıp da nöbeti devrettiğinde tekrar günlük işine döner, vizitini verir, toplantıya girer, polikliniğe iner, yeniden 60-70 hasta bakar ve 32 saat sonra evine gider.

4 yıl sonra uzman olur ve 2 yıl mecburi hizmete gönderilir.

Genç hekim uzman olduktan sonra bir üst ihtisas alanında eğitim yapmak isterse o doktor yeni bir sınava girmek zorunda, tekrar 3 yıl uzmanlık öğrencisi olarak çalışmak ve 2 yıl daha mecburi hizmet yapmak zorunda.

PERFORMANS SİSTEMİ

Hayatının 20 yılı ders çalışma, sınav, eğitim, mecburi hizmetle geçer. Sonunda kendi yaşamını kendisinin belirleyeceği bir noktaya gelip de iş hayatına başladıktan sonra önüne yoğun bir çalışma programı ve performans sistemi çıkar.

Performans sisteminin özeti; ne kadar çok hasta bakarsan o kadar kazanırsın. 30 hasta bakarsan az prim alırsın, 60 hasta bakarsan daha fazla, 120 hasta bakarsan daha da fazla prim alırsın.

Bir günde 80-100 hastaya bakan bir hekim nasıl bakar; her hastaya 5 dakika ayırsa bile bu aralıksız çalışma süresi 8 saati aşar.

Peki hekim soluksuz çalıştığı günün sonunda günün muhasebesini yaptığında mutlu mu olur; hayır. Her hasta için 5 dakika hasta tedavisinde yeterli midir, hayır.

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 680 milyon poliklinik yapılmış (AS: 2016 verisi), her birey yılda 9 kez doktora gitmiş. Bu dünya ortalamasının çok üstünde bir rakam.

Hekimlerimiz dünyanın en yoğun çalışan hekimleri arasında. Doktorun önüne konulan tek seçenek; daha fazla çalış, daha fazla hasta bak.

Her gün 8 saat aralıksız çok yoğun bir çalışma sistemi bekler doktoru ve bu programda hata yapma lüksü yoktur, insan hayatlarıyla ilgili her zaman doğru karar vermek zorundadır. 

DOKTOR TOPLUMDAN SAYGI BEKLİYOR

Dünyanın en zor sınavlarından geçip hayatının yaklaşık 20 yılını eğitim ve bu ülkeye hizmete adamış bir hekim toplumdan ne bekler? Biraz sevgi, biraz saygı. Çünkü dünyanın her yerinde ve tüm tarih boyunca hekimler bulundukları toplumda saygı görmüştür. Çünkü hekimlik insan hayatı üzerine karar veren bir meslektir.

Dünyanın hangi ülkesinde bakanı, bürokratı hekimleri azarlar aşağılar, televizyonu hekim dövme programı yapar, hastası kızınca eline beline atıp silahını çeker? Sorarım, hangi toplumda var bu kadar çok fazla doktor cinayetleri? Ne oldu bize, neden sevgisiz bir toplum olduk?

Sizce bu gencecik insanlar neden intihar etti? Yağmur’un, Ece’nin, Engin’in ölümünü gazeteden gördüm. Engin’in uzak akrabam olduğunu öldükten sonra öğrendim. Kucağında 2-3 yaşında kıvırcık saçlı üzüm gözlü kızı, 40’lı yaşlarda kırlaşmış saçları, yorgun ve onurlu bir yüz. Neden yaşamına son verme noktasına gelir bu insanlar?

ARTIK SONA ERSİN

Bu ülkenin en yetenekli ve güzel insanlarına bu kâbus ortamını, bu inanılmaz çalışma koşullarını getirenler, lütfen intihar eden bu gencecik insanları görüp biraz özeleştiri yapınız.

Sayın bakanlık yetkilileri, sayın tabip odaları yöneticileri, sizce bu gencecik insanlar neden intihar ediyor, bu doktorları yaşama bağlamak için ne yapıyorsunuz, bu ülkenin en iyi değerlerinin ölümlerinin son olması için ne tür girişimlerde bulunuyorsunuz? Artık bir an önce harekete geçin.
=====================================
Dostlar,

Değerli meslektaşımız ve sevgili arkadaşımız Temel hoca çoook güzel yazmış..
İçten ve özdeşim (empati) yüklü..
Sağolsun..
Ancak Tabip Odaları ve onların üst birliği olan Türk Tabipleri Birliği (TTB) bu bağlamda çook çok çaba göstermekte.. Bu amaçla belki de sayısız etkinlik yaptı. Kısa süreli Görev bırakma dahil, toplantılar, raporlar, Sağlık Bakanlığı ile kezlerce ve ısrarlı görüşmeler..
Ancak siyaset kurumu ülkemizde özellikle AKP ile olağanüstü yozlaşmış durumda.
Örneği Sağlıkta Şiddeti önlemeye dönük yasal düzenleme söz verilmesine karşın yapılmıyor.

  • Sorunun temelinde kökü dışarıda AB-ABD ve maşaları IMF – DB dayatması
    SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM Programı yatıyor..
  • Sağlık hizmetlerinin piyasaya terki, özelleştirilmesi, KÂR AMAÇLI kılınması ve
    insancıl dayanışma yerine yabanıl (vahşi) rekabeti dayatması temel nedenler.
  • AKP = RTE bu yıkıcı politikaları terk etmedikçe köktenci bir çözüm ancak düş.

Sağlık hizmetleri pek çok bakımdan çöktü bu Sağlıkta Dönüşüm dayatması ile.
Halk ise sağlık hizmeti gereksinimini karşılayamadığında sorunlusu olarak karşısında sağlık çalışanlarını görüyor ve öfkesini bu insanlara boşaltıyor..
Sağlık hizmetlerini kamusal sorumluluk kapsamına yeniden almak ile başlamak gerek bu SAĞLIK CİNAYETLERİ ile savaşım politikalarına.. Artık hiiiiiç  ama hiç sabrımız kalmadı!

Sevgi ve saygı ile. 07 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İhraç Edilen Dört Akademisyen Neden “Hayır” Dediklerini Anlattı

İhraç Edilen Dört Akademisyen
Neden “Hayır” Dediklerini Anlattı


679 ve 686 no’lu KHK’lar ile ihraç edilen
dört akademisyen;
Prof. Dr. Sibel Perçinel, Doç. Dr. Süreyya Karacabey, Prof. Dr. Nur Betül Çelik ve
Prof. Dr. Ülkü Doğanay, 16 Nisan’ı konuştu:
* Barış için, şiddetsizlik için ve bir arada yaşamak için ‘hayır’ diyoruz.

Farklı disiplinlerden dört kadın akademisyen, Ankara’nın yabancısına mütevazı görünen bahar sabahlarından birinde, 16 Nisan’da yapılacak Anayasa Değişikliği Halkoylaması’nda neden ‘Hayır’ diyeceğimizi konuşmak üzere bir araya geldik.

679 ve 686 no’lu KHK’lar ile ihraç edilmeden önce
– Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde patoloji profesörü olan Sibel Perçinel,
– DTCF tiyatro bölümünden  Doç. Dr. Süreyya Karacabey,
– İletişim Fakültesi’nden Siyaset Bilimci Prof. Dr. Nur Betül Çelik ve aynı fakültede
siyasal iletişim üzerine çalışmış olan
Prof. Dr. Ülkü Doğanay.

Bir bahar sabahında bizi bir araya getiren, 16 Nisan’da vereceğimiz “hayır”ın, “hayırlarımızın” bizim için ne ifade ettiği üzerine konuşmaktı. Ama “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalamamızın üzerinden geçen bir yılı aşkın süredir yaşadıklarımızı konuşarak başladık. Çünkü imzamızın arkasında durma çabamız, maruz kaldığımız baskı ve yıldırmalarla ve nihayet her birimizin yirmi yılı aşan emeği bir geceyarısı KHK’sı ile yok edildiğinde yaşadığımız kırgınlıkla baş etme çabamız içinde ördüğümüz dayanışma, uzun zamandır tanışıyormuş ve daha önce bıraktığımız yerden devam ediyormuşuz gibi bir duyguya sahiptik.

Ülkü Doğanay: Başka bir demokrasi tahayyülünü hayata geçirmek mümkün

Bir ayı aşkın süredir gazetelerde, televizyonlarda 16 Nisan’da Anayasa değişikliği paketi ile ilgili olarak yapılacak halkoylamasında vatandaşın neden “evet” veya neden “hayır” oyu kullanması gerektiğine dair yazılar yayınlanıyor, tartışmalar yürütülüyor. Hem bu mecralarda hem de partilerin yürüttükleri kampanyalarda öne çıkan argümanların daha çok “evet”le ilişkilendirilen “istikrar, güç, güven” vaadi ve “hayır”la ilişkilendirilen “demokrasi, özgürlük” talebi eksenine yerleştiğini görüyoruz. Türkiye’de özellikle son yıllarda siyasal kampanya dönemlerinde seçmenin tercihini etkilemek üzere daha çok iktidar partisi tarafından ama kimi zamanlarda muhalefet partileri tarafından da kutuplaştırıcı bir söylem benimseniyor. Bu söylemin başat özelliği ise “biz” ve “onlar” arasında aşılamaz bir duvar örmeye yeltenmesi ve seçim sona erdiğinde bu duvarın “bir arada barış içinde yaşayabilme” iradesi için bir engel teşkil etmeye devam etmesi. Yalnızca karşıt görüşte olanların birbirlerini ikna etmeye çalışması için değil, ilk bakışta aynı görüşte olanların da birbirlerini daha iyi anlayabilmeleri, ortaklaştıkları ve ayrıştıkları bakış açılarını kavrayabilmeleri için. Ne yazık ki, bu gibi halkoylamaları seçmenleri “evet” ya da “hayır” tercihlerinin altında homojenleştiriyor; oysa ki bugün demokrasinin yurttaşların tercihlerini bu şekilde kamplaşmış gruplara ayrıştırmaktan ibaret olamayacağı üzerine oluşturulmuş çok geniş bir literatür ve deneyim birikimi var. Politikacılar, özellikle de seçim, sandık ve demokrasiyi özdeşleştiren bir pragmatizmin etkisi altında hareket ederken bu birikimi görmezden gelmek işlerine geliyor. Oysa bu paradigmanın dışına çıkıp başka bir demokrasi tahayyülünü hayata geçirmek mümkün; bu yüzden, birbirimizi daha iyi anlayabilmek ve tercihlerimizin nedenlerini daha iyi açıklayabilmek için daha çok konuşmaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum.  Bugün bir araya gelmemiz de bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Sibel, seninle başlayalım. Neden “Hayır” diyorsun?

  • Sibel Perçinel: Barış için hayır demeliyiz

Ben konuşmaya barış talebimize değinerek başlayacağım. 2013’te başlayan barış ya da çözüm sürecinin son bulmasıyla çok ciddi insan hak ihlalleri ortaya çıktı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalamamızın ardından yaşadığımız ve ihraç edilmemize varan süreç içinde, bu meselenin biraz arka planda kaldığını düşünüyorum. İktidarın “Bu süreci buzdolabına koyduk, dondurduk” açıklamasının ardından çok ciddi insan hakları ihlalleri yaşandı. Arkasından da son Newroz’da Selahattin Demirtaş’ın “Halkımızdan özür diliyoruz.
Bu barış sürecini götüremedik, mahcubuz onlara” açıklaması geldi… Ben bunlara rağmen barış talebimizde ısrarcı olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda elimizden ne geliyorsa yapmamız gerekiyor. Özellikle gençlerin umutsuz olduğunu görüyorum. Hep şunu soruyorlar: “Bundan sonra ne yapacağız, nasıl bir araya geleceğiz, Kürt halkı ve Türk halkının bir arada yaşama umudu halen var mı?” Tabii ki var. Şu anda belki bu umutlar kırılmış gibi görünüyor;  önce yan yana gelmeliyiz, sonra daha da bütünlüklü bir barış süreci mümkün olabilir.

Sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemde ben de hekim olarak Cizre’ye gittiğimde, Diyarbakır’da yaptığım görüşmelerde gençler olsun, yetişkinler olsun Batı’ya karşı çok kırgın olduklarını ve bunda çok da haklı olduklarını gözlemledim. Çok belirgin, çok ciddi bir duyarsızlıkla karşı karşıya kaldılar. Bunun telafisi çok mümkün görünmüyorsa da bizlerin
Barış için Akademisyenler olarak duyarlılığımızı farklı kesimlerle çoğaltmamız, büyütmemiz, yeniden köprüleri kurmamız gerektiğine inanıyorum. Bunun için de ‘Hayır’ dememiz gerektiğini düşünüyorum.

Ü.D. ‘Hayır’ın bu umudu yeniden canlandırabilme gücünün olduğunu mu düşünüyorsun?
S.P. Evet.

Nur Betül Çelik: “Söz”ümüze sahip çıkamadık

Nur Betül Çelik (solda) ve Sibel Perçinel

Sibel’in bıraktığı yerden devam etmek isterim. Ben de aynı şeyleri düşünüyorum. İhraca kadar varan süreç içerisinde, biz sözümüze sahip çıkamamış bir topluluğuz aslında ve bu beni çok yaralıyor. Sanırım kendi işlerimize ve kendi uğradığımız hak ihlallerine o kadar odaklandık ki sonuçta bu barış vaadimizi çoğaltacak kanalları yaratmakta zorlandık. Bunun için çabaladık ama çok küçük gruplarla sınırlı kaldık. Sayımız giderek azaldı -ki bu da olması beklenecek bir şeydi. Bu kadar baskının altında insanların kolay kolay bir vaadi yerine getirmek için kendi gündelik hayatlarındaki sıkıntılardan vazgeçip çok daha ideal ve uzak gibi görünen bir hedefe doğru harekete geçmesi çok kolay olmuyor. Bunu etrafımızda da görüyoruz.

Benim için barış talebi, aynı zamanda bütün toplum yüzeyinde “şiddete hayır” demektir. Ben sözel şiddetin politikacıların dilinden tekrar ve tekrar yayıldığı bir yerde yaşamak istemiyorum artık. Ve bunun için ‘hayır’ diyorum. Bu dilin halklar arası savaşı körükleyen bir dil olduğunu da görüyoruz hepimiz. Bunun için, bu ayrımcı, nefret dolu, şiddet içeren dilin bir an önce bitirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aşırı milliyetçi vurguların bizi gittikçe daha da şiddete doğru çektiğini görüyorum ve bunun için ‘hayır’ diyorum. Aslında politikayı öldüren bütün bu sürecin bir an önce ortadan kalkması gerekiyor. Bu referandumda belki yüksek oranda ‘hayır’ oyu çıkabilirse, bu tür bir dili sorgulamanın kapısını aralayabilir diye umut ediyorum. Bu sadece bir umut, çünkü bu tür bir dönüşüm bana kalırsa bugünden yarına gerçekleştirilemez. Öylesine yaygınlaşmış ki, insanlar kendi dillerinin içine sinmiş o şiddeti görmekten yoksunlar. İki taraf için de söz konusu; hem ‘evet’ hem ‘hayır’ diyenler için geçerli bu. ‘Hayır’ın böyle bir noktada bu tür bir şiddete hayır, dildeki şiddete hayır, aşırı milliyetçiliğe, ayrımcılığa, ırkçılığa hayır demek olduğunu düşünüyorum.

S.P. Ama bir taraftan referandum da çok dikotomi yaratan, insanları ‘evet’- ‘hayır’ cephesinde kutuplaştıran bir dil yaratmış oluyor. Bunun da üzerinde durmak lazım. Bu anlamda iktidarın körüklemiş olduğu bu referandum Nur Betül’ün söylediği gibi bir anlamda da dili daha çok sertleştirecek, başka bir anlamda çözümsüzlüğe götürecek, insanların daha uçlara savrulmasına yol açacak bir ortam da yaratmış oluyor.

Süreyya Karacabey: Hayır, Gezi gibi

Geldiğimiz nokta, yaşadığımız coğrafyayla ilgili bizi çok yakıcı şeylerle karşılaştırdı. Hayat bize bunun dışında durmak gibi bir seçenek bırakmadı. Ama ‘hayır’ın benim için tıpkı Gezi’de olduğu gibi, bize benzer insanları, artık bir şeylerden sıkılmış insanları bir araya getirdiğinde yeni bir başlangıç için bir moment oluşturabilme potansiyeli nedeniyle bir anlamı var. Yoksa sandıklara sıkıştırılmış hiçbir soru ve cevabın benim için bir değeri yok. Hayır. Elbette hayır. Çünkü böyle yaşamaktan herkes gibi mutsuzum. Batı sadece Kürt illerindeki yıkımı, bodrumlarda öldürülen insanları seyretmedi. Biz orada marjinalize edilirken aslında çok da büyük bir siyaset yapıyor değildik. İnsan olmanın hakkını yerine getiriyorduk. En çok da bunun terörle ilişkilendirilmesine gülüyorum. Ama bu çok eski bir hikâyedir, artık terör kelimesinin içini boşaltacak kadar. Her enflasyon anlamı devalüe eden bir sonuç yaratır. Burada da böyle oldu. Batı sadece Kürt illerine duyarsız ve kayıtsız bakmadı. Batı öyle bir örgütlenmiş yurttaşlık sistemi içerisinde yetiştirildi ki, kendi illerindeki haksızlıklara, kendi emeklilik hakkına, inşaatlardan düşüp ölen kendi işçilerine, sokaklardaki mültecilere… Aklınıza gelebilecek her şeye duyarsız kalan bir çoğunluktan bahsediyoruz.

90’lı yıllarda ben hep şöyle bir iyimserliğe sahiptim; politikayla ilgilenen ya da Özgür Gündem’de muhabir arkadaşı olan birisi olarak şöyle diyordum: Kimse yazmıyor, televizyonlar göstermiyor, insanlar bunu görürse bir tepki verir. Bu bölücü bir örgütle devlet arasındaki savaşı aşmış bir şey. Hak ihlalleri her gün yaşanıyor.

Şimdi ben bu son yıllarda “herkes her şeyi biliyor”a çarptım. Şakran Cezaevi’nde bir şey olduğunda “Yok dedim, çocuklara kıyamayız”. Kimse sesini çıkarmadı, yine üç dört insan gitti oraya. Çocukların bile tecavüze uğramasına, hapishane denilen korkunç yerlerde işkence görmesine karşı çıkar, sokağa dökülürler diye düşündüğüm zaman da kimse bir şey yapmadı. Yani sadece Kürtleri seyretmiyoruz, birbirimizi de, birbirimizin acılarını da seyrediyoruz.

“Bir anarşist olarak hiçbir şeye evet diyesim yok”

Üniversiteler boşaltılırken yukarıdaki hocalar “gürültü oluyor, ders yapamıyorum” diye dekanlığa haber gönderebiliyor. Bu da bir seyretme biçimi. Kentsel dönüşüme uğramış yerlerde gecekonduların nasıl korkunç bir işbirliğiyle rant alanına dönüştürüldüğünü herkes biliyor. ‘Bilgisizlik’ ile ilgili bir sorun yok burada. Buna rıza göstermeyi sadece içinde bulunduğumuz AKP dönemine ait bir olgu olarak da görmüyorum. Bu Cumhuriyet’in başından beri bir yurttaşlık, sindirilmişlik biçimi.

Geçtiğimiz gün Sabahattin Ali‘nin ölüm yıl dönümüydü. Tarihin her anında ağzını açmak, doğal bir biçimde insan gibi yaşamak arzusu, o niye aç, bu neden işkence görüyor demek bu ülkede baskı görmüş. Neticede sindirilmiş politikalarla sessizleştirilmiş bir kitleyle karşı karşıyayız. Ben aslında topyekun bunların hepsine ‘hayır’ diyorum. Bir anarşist olarak hiçbir şeye evet diyesim yok. Türkiye’ye, Amerika’ya, Ortadoğu’daki o kirli politikalara, muhalif görünenlerin kirlenmişliğine, kendi içimizdeki beyazlığa, aslında bir kibirle ötekiyle kurduğumuz ilişkiye… Tarihin öyle bir noktasındayız ki, ben kişisel olarak konvansiyonel siyaset yapma biçimlerini, birilerinin temsil yetkisiyle mecliste karşıma çıkarılmasını problemli buluyorken benim karşıma kaçıncı yüzyıldan kalma bir sistemi çıkarmalarını utanç verici buluyorum. Bunların hepsine  ‘hayır’ dememiz gerekiyor.

Çelik: “Hayır” demek yurttaşlık görevi

Ü.D. Halkoylamasının ya da referandumun seçmenin tercihini ‘evet’ ve ‘hayır’ın içine hapsettiği için özünde demokrasiye ket vuran bir uygulama olduğunu söyleyebilir miyiz?

N.B.Ç. Sonuçta geldiğimiz nokta, bizi bu tür bir sistem içinde hayır derken,  klasik, bilindik 19. yüzyıl tipi bir liberal demokrasinin ilkelerini savunur halde bırakıyor. Zaten bütün problem burada. Parlamenter sistemi, temsil sistemini eleştirebiliriz; demokrasi alışverişi içerisindeki eksiklikleri dile getirebilir, başka bir sistem tartışması yapabiliriz; ama sorun bu değil. Bütün bu insan hakları ihlalleriyle birlikte düşünüldüğünde, hemen hepsi 19. yüzyıl içinde mücadelesi verilmiş temel hak ve özgürlükleri yeniden savunmak durumunda kalıyoruz. Şu anda aslında savunduğumuz klasik liberal demokrasidir ve bunu savunuyor olmak bir siyaset bilimci için zuldür. Öyle ki o günden bu yana teorinin tartıştığı her şeyi unuttuk, geri döndük. Daha başlangıçta bizim kazanımlarımız olarak kabul ettiğimiz bu temel hakların yeniden inşası için bir mücadele yürütüyoruz.

Bütün dünyada bu mücadele var. 11 Eylül’den, belki de daha öncesinden başlayan ve giderek taviz verilen bu haklar üzerinde çok büyük bir baskı var; bütün bu olup bitenlere ses çıkarmayan bir büyük kitleyi dünyanın her yerinde görüyoruz. Çünkü hakların kendilerine sağladığı korunaklı bir alan var ve henüz tam olarak bu alanın işgal edilmediğini varsayarak mücadele başlatmıyorlar. Bizse çok daha çıplak bir biçimde bu hakların elimizden birer birer nasıl sökülüp alındığına tanık oluyoruz. Tabii bu da bizi bunları savunmaya itiyor.

“10 yıl önce demokrasinin niteliğini tartışıyorduk”

Bu yüzyılda halen temel hakları savunacağımı bana birileri on yıl önce söyleseydi inanmazdım. 10 yıl önceki tartışmalarımız demokrasinin niteliği üzerineydi. Temsili demokrasi mi, müzakereci demokrasi mi, radikal demokrasi mi tartışması yapıyorduk ve radikal demokrasi kavramı üzerine yoğun bir teorik tartışmanın yanı sıra ciddi politik bir pratiğin de dünyada var olmasını sağlamaya çalışan gruplar vardı. Şimdi bunların hangisi kaldı acaba? Farklı pozisyonlar, kendi içlerinde kendi duruşlarını savunamaz hale getirildiler. Politik konumlarımızı yitirdik. Bir ‘hayır’a hapsedilmek sonuçta bunun işareti. ‘Hayır’ tabii ki diyeceğiz, bu bir yurttaşlık görevi aynı zamanda, ama bunun böyle bir politik anlamı da var.

S.K. Mungan’ın bir lafı vardır, “Ne kadar giyinirsen giyin, ülken kadar soyunursun”.  Bizim halimiz odur. Başka bir düzlemde başka şeyler tartışmamız gereken bir birikimden “nasıl var olabilirim” düzeyine düşürdüler bizi.

Ü.D. Evet, içinde bulunduğumuz şartlar altında biz temel demokratik kazanımları sürdürebilmek adına ‘hayır’ diyoruz. Peki bu ‘hayır’ın oturduğu zemin üzerinden bakacak olursak, referandum kendi başına ‘hayır’ etrafında bir araya gelmiş bir yurttaşlar grubunun, yeni bir siyaset anlayışı demek belki çok uzak ama, en azından bu birlikteliği daha fazla demokrasi talebi etrafında sürdürmesine yol açacak bir adım olabilir mi?

Karacabey: Bir fırsat eşiğindeyiz

S.K. Bu bir referandumdan çok plebisite benziyor. Bu sıkıştırılmış yerde, ‘hayır’ın yüksek bir sesle çıkması yine de çok önemli. Belki heterojen kimliklerin yan yana nasıl var olacağının, alternatif muhalefet etme biçimlerinin gözden geçirilebileceği bir duruma yol açacak. Birtakım ezberler ya da gerçeklikler üzerinden inşa edilmiş bir ortamda yaşıyoruz. “Biz bunu istiyoruz” derken siz dedikleri hep azınlık oluyor. Bizim yaşam alanlarımıza, bizim düşünme biçimlerimize, var olmamıza yönelmiş bir tehdit. Kendine sol diyen siyasetlerin de belki oturup bunun üzerine yeniden düşünmesi gerekiyor.

‘Evet’ ve ‘hayır’daki dilin başkalarını aşağılama üzerinden kurulmaması gerekir.

Nur Betül’ün söylediği gibi ben de çok sıkıldım sürekli birinin beni korkutmasından, masum isteklerimin kriminalize edilmesinden, sürekli tehdit edilmekten çok sıkıldım. Ama bir bakıyoruz, o ‘biz’ dediğimizin içindeki bazı unsurlar da bizi aynı şekilde tehdit ediyor. Bunları tartışabilmek için önce bir zemine ihtiyaç var. Biz bunları tartışamayacak kadar dağınık olduğumuzu varsayıyoruz hep. Ayrı düşüncelerde bile olsak daha insancıl bir iklimde nasıl bir arada “yaşayabiliriz”in dilbilgisine girmemiz gerekiyor. İnsanların sadece kimliklerinden dolayı, aidiyetlerinden dolayı cezalandırılması inananlar için günah, seküler olanlar için de adalet duygusunun zedelenmesi anlamına geliyor. Böyle bir fırsat eşiğindeyiz.

N.B.Ç. Konuşurken benzer hatalar yapıp kategorilere ayırıyoruz. Dolayısıyla ne kadar heterojen olduğunu düşünsek de “biz” dediğimizde dilimiz onu homojenleştiriyor. Biraz önce Sibel’in söylediğine geri dönecek olursak, gerçekten de insanların hepsi evlerinde oturup olup biteni seyrediyor mu?” Bu ideolojinin mantığı, “biliyorlar, buna rağmen yapıyorlar.” Ya işlerine öyle geliyor, ya o sırada ne yapacaklarını bilmiyorlar, ya kendilerini yalnız hissediyorlar. Modern insan yalnız insan bir taraftan da. Çok büyük kalabalıklarla, çok fazla mesajla sarmalanıyorsa da, aslında yalnız ve nereden başlayacağını bilmiyor. Seyredenlerin bazılarının bir vicdana sahip olduğunu düşünmek istiyorum. Aksi halde hiç umudum kalmayacak.

Bu bir referandum değil, bir plebisit. AKP’nin her zaman yaptığı gibi, kritik dönemlerdeki kriz anlarında plebisitçi mantığı ortaya koyduğunu biliyoruz. Bunu iktidarları boyunca sık sık yaptılar ve bu sonuncusu çok önemli bir kriz. Bunu aşmak için de cumhurbaşkanının yetkilerini iyice artırmak ve bir anlamda sistem değişikliği olabilecek bir yapılanmayı bir plebisitle olanaklı kılmak çözüm olarak görüldü. Çünkü burada o her fırsatta referans verdikleri “milli irade”nin tecelli ettiğini söyleme şanları olacak. Bu nedenle de ‘hayır’ın çıkması önemli bir moment oluşturacak. İktidarın zaten büyük bir çatlağı var ve güçlü bir ‘hayır’ bunu bir kırılmaya, derin bir yaraya dönüştürebilir. O yarığı genişletmek bizim elimizde ancak ondan sonra işimiz bitmiyor, tekrar mücadele etmek gerekecek.

S.K. Hayır aslında iktidar bloğunun da işine yarayacak bir şey. Onların çıkarları ve bizlerin çıkarları birbirinden ayrı şeyler değil. Bir arada yaşayabilmemizle ilgili bir şey. İfade özgürlüğü, evrensel haklar dediğimiz şeyler AKP seçmenini de ilgilendiriyor. Çıkmışlar bir uçurumun kıyısına, bizi de sürüklüyorlar. Biz aslında düşmanca bir şey yapmıyoruz. Bir yerde durun diyoruz sadece. Aslında bunlar olumlu şeyler. Bu referandumdan hemen sonra ya da yarın değil ama Brecht “Bütün yanılgıları tüketmeden yeni bir şey başlatamayız” der; biz de o yanılgıları tüketiyoruz. Milliyetçilik, din ve siyaset ilişkisi, içimizdeki o korkunç beyaz, kendimizi ve ötekileri ayırdığımız bölgeler… Bütün bunlara ilişkin, evinde oturup sadece seyreden de bundan azade değil. Dolayısıyla bu bir hesaplaşma zamanı. Bu yanılgılar tüketildiğinde ve biz onun şiirinde olduğu gibi bir hiçle karşı karşıya kaldığımızda yeniden yaşanabilir bir dünya üzerine hayal kurmaya başlayacağız.

Perçinel: Bonoboların bu çaresizliği kıracağını umuyorum

S.P. Bu çok uzun bir zaman alacak elbette. Bu yüzleşme, hesaplaşmanın diyalog içinde, müzakerelerle olması gerekiyor. Dilin şiddet içermemesi gerekiyor. Biraz evrim teorisine gireceğim bu noktada.

Bize hep anlatılan şempanzelerden geldiğimiz hikâyesi vardır. Oysa yaklaşık iki milyon yıl öncesinde şempanzeler ve Bonobolar denilen iki ayrı tür vardı. Birbirlerinden çok farklılar. Şempanzeler çok mülkiyetçi, kavgacı, şiddet dili olan, erkek egemen bir topluluğa sahipken, Bonobolar ise kadın dilinin hâkim olduğu, çok daha şefkatli, eşitlikçi ve barışçıl bir dili kullanan bir topluluk. Referandum sonrasında ‘hayır’ın nasıl bir dönüşüm yaratabileceğine bu noktadan bakabiliriz. Bize hiçbir zaman Bonobolardan söz etmediler. Oysaki bizim içimizde hem Bonobolar, hem de şempanzeler var. İktidar dili, bize atalarımızın şempanzeler olduğunu söyledi. Hayır çıkarsa, ‘hayır’ bize Bonoboların içimizde çoğalabileceği umudunu verecek. Anketlerde gençlerin referandumda oy kullanmayacağı söyleniyor. Bunun nedeni çok ciddi bir çaresizlik ve umutsuzluk yaşamaları. İçimizdeki Bonoboların bu çaresizliği, umutsuzluğu kıracağını ve yeniden bir yaşama umudu yeşerteceğini umuyorum. (ÜD/HK)
(http://bianet.org/bianet/siyaset/185199-ihrac-edilen-dort-akademisyen-neden-hayir-dediklerini-anlatti.. erişim 6.4.17)
==============================
Dostlar,

4 kadın akademisyen meslektaşımız sorunu ustalıkla ve ayrıntılı işlemişler..
Bizim ekleyeceğimiz bir şey yok gibi..
Okumak, özenle okumak, özdeşim (empati) ile okumak ve okuduğunu anlayarak
bir sonuç çıkarmak, o çıkarımın gereği meşru – haklı eylemi de koymak gerek..

Koyacağız, konacaktır, Türkiye’miz aydınlık birikimiyle bu lanetli yılları da aşacaktır.
Bu gün (6.4.17) Başbakan Yıldırım Kilis’te miting yaparken Suriye’de olup – bitenleri düzene sokmak için oraya girdiklerini söyledi.. Neresinden tutmalı ki? Tam da 6 yıldır olup bitenin, dökülen kanların, yitirilen canların… insanlık dramlarının nedeni – sorumlusu izlenen Batı taşeronu/maşası uydu Suriye politikası iken ve acı mı acı sonuçları süregelirken herhalde

  • merdi kıpti şecaatini arzedecekti sirkatin söylerken..Öyle de olmuştur bu gün (6.4.2017) Kilis’te Yıldırım’ın ve Balıkesir’de Erdoğan’ın ağzından..Ne denli yürek yakıcı ve utandırıcı, yüz kızartıcı.. insanlık suçunun ta kendisi değil mi??
    *****
    Sözü üstad Ahmed Arif’in görkemli ANADOLU şiirinden birkaç dizeye bırakalım :

     


Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.


Sevgi ve saygı ile. 06 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Milletimizin başı sağolsun deniyor ama… Baş’ı değiştirmezsek millet sağ olmayacak


Milletimizin başı sağolsun deniyor ama… Baş’ı değiştirmezsek millet sağ olmayacak!

Yılmaz Özdil
Yılmaz Özdil

SÖZCÜ, 11 Ekim 2015

Hemen çıkmaz ortaya… Saklanır.
Ortalığın yatışmasını bekler.
“Yazılı açıklama” yapar.  “Kınıyorum” der.
“Şiddetle” kınar. “Lanet”ler.
“Menfur saldırı” der. “Teessürle öğrendiğini” söyler.

“Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve aziz milletimize başsağlığı, yaralılara acil şifalar” diler.
“Birlik ve beraberliğimizin hedef alındığını” anlatır.
“Ülkemizin huzuruna, istikrarına kastetildiğini” belirtir.
“Faillerin en kısa sürede belirleneceğine inandığını” ifade eder.
“Sağduyu” çağrısı yapar. “Siyasi partileri ve medyayı sorumlu davranmaya” davet eder.
“Programlarını iptal” eder. “İçişleri bakanından bilgi” alır.
Hep aynı klişedir. Reyhanlı, Suruç, Ankara.
Hep böyledir. Öbürü desen…
“Güvenlik zirvesi” toplar.
“Derhal” toplar. “Gerekli talimatları” verir.
“Şiddetle” kınar. “Lanet”ler.
“Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve aziz milletimize başsağlığı, yaralılara acil şifalar” diler.
“Birbirimizi suçlama zamanı değil, kenetlenme zamanı” der.
“Ortak deklarasyon” çağrısı yapar.
“Geniş çaplı operasyon” başlatılır.
Hep “geniş çaplı” başlatılır.
“Üç bakan” olay yerine gider. “İncelemelerde” bulunulur.
“İlk belirlemelere göre, güvenlik zafiyeti olmadığı” açıklanır.
“Zamanlama”sına dikkat çekilir. “Manidar olduğu” belirtilir.
“İstifaya gerek olmadığı” söylenir
“Yayın yasağı” getirilir.
*
Çünkü yayın yasağı getirilmezse…
“Milletin çocuklarını korumak için ne yapmalıyız; İtalya’ya mı göndermeliyiz?”

diye sorulur!

===============================

Sağol Yılmaz Özdil!

Duygularımıza, düşüncelerimize ve de acılarımıza tercüman oluyorsun..
Ustalıkla, derin özdeşim (empati) ile..
İnsan duyarlığınla..

Bu böyle gitmez!..

  • AKP – RTE bu kanlı tablonun 1. derecede sorumlusudurlar.
    Çıplak gerçek budur!

Halkımız, böylesine “kanaya kanaya” da olsa gerçeği öğrenecek..
20 milyona yakın AKP seçmeni “kitle” Stockholm sendromundan kurtulacak..
Sado-mazohizmine son verecek..
Yaşaya yaşaya öğreniyor..
Deneme yanılma ile ne yazık ki..

Eğitimsiz bırakılarak “öngörü” yapması acımasızca engelleniyor çünkü..

Aklı erene – aydına çooook  ama çoook ağır – sabırlı – akıllı – her şeye karşın serinkanlı – planlı – örgütlü çaba göstermek düşüyor..
Sonuç alana dek…

Kökü dışarıda bu “proje partisi AKP” den kurtulana dek…
Bereket ilk fırsat çok yakın..
1 Kasım 2015.. 
Kıyamet tarihi sanki..

Bir adam, koca ülkeyi TEK BAŞINA ŞİRKET PATRONU GİBİ YÖNETMEK istiyor..
Açık açık da söylüyor bunu hiç sıkılmadan..
İnsanlığın bunca yıllık uygarlık birikimini hiçe sayıyor çünkü habersiz..
78 milyon kendisine biat etsin, Halife bellesin istiyor..
Demokrasi tramvayından ineli yıllar oldu..
Bu arada çooooook ağır suçlar da işlendi..

Hedef 2023; ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİ..

Ama öyle kolay değil..
Yollar mayınlı; yani Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yıllık demokratik birikimi var..

AKP – RTE kesinlikle yenilecek ve halka hesap verecek..

1 Kasım’da seçime katılım her 1 puan arttıkça,
AKP’nin oy oranı da nerdeyse 1 puan düşüyor..

Yurttaş, 1 Kasım’da oy kullan, geçerli oy ver..
kime verirsen ver ama mutlaka oy’unu kullan..

AKP – RTE’den kurtulmanın başka yolu yok...

Sevgi ve saygı ile.
11 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

YARBAYIMIZDAN ON İKİDEN VURUŞ

YARBAYIMIZDAN ON İKİDEN VURUŞ

portresi

 

Dr. Ceyhun BALCI
24.08.2015

 

Şehit yüzbaşının yarbay ağabeyi hedefi on ikiden vurdu!
Bir söylemin yarattığı etkiyi ölçmek için tepkilere bakmak doğru olur.
Yarbayın saraylara ve korumalara gönderme yapan çok haklı çığlığı, suçlular kanadının
yaylım ateşiyle karşılaştı. Yarbayımız kadar usta olmadıkları için karavana attılar!

Bir kanat PKK’lı olmakla suçlarken, öbür kanat paralelcilik yaftasıyla gülünç duruma düşmekten alamadı kendisini! Yarbayımıza yönelen saldırıların bir başka nedeni de artık
arka bahçe sayılmaya başlanan TSK’den yükselen sesi temsil etmesiydi. Bence, TSK kaynaklı
bu sesin omuzu kalabalıklardan değil de orta rütbeli birinden gelmesi, öfkeyi katlayan
başka bir neden oldu!

Türkiye’de son yıllarda dile dolanan sivil siyaset lakırdılarına da bir çift söz söylemek gerekir!

Eli kanlı terör örgütünün döktüğü kanlar, aldığı canlar siyasetin ilgi alanında değil midir?

Onlardan ses duyan var mı?
Konuşması gerekenler susunca, söylemesi gerekmeyenlere düşmüş olmuyor mu görev!

Yarbayımızın keskin nişancılığı epeyce can acıtmış olmalı ki;
ne PKK’lığı, ne de paralelciliği kaldı.
Soytarılık sanıldığı gibi geçmişte kalmamış belli ki!
İktidar partisi AKP, bu kurumun yok olmaması için epeyce yatırım yapmış!
Şimdi sahne onların…

===========================

Teşekkürler sevgili meslektaşımız Dr. Ceyhun Balcı..

Yarbay Mehmet Alkan‘ı biz de yürekli, yerinde ve haklı çıkışından dolayı burukluk içinde “kutluyor” ve O’nun bu çıkışını etkisizleştirmek adına insanlıktan çıkmak yerine O’nu ve feryadında olup bitenlere birazcık olsun nesnel bakabilmeyi, özdeşim (empati) kurabilmeyi  denemeli yandaşlar, yalakalar, iktidarın kiralık “dolmakalem”leri.. Deneyebilirler mi, becerebilirler mi? Zerrece insanlıkları kaldı mı?

Sevgi ve saygı ile.
25 Ağustos 2015, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

“Türkiye ve Dünyada İşçi Sağlığı ve Güvenliği” : Soma ve Filistin Emekçilerine Armağan


“Türkiye ve Dünyada İşçi Sağlığı ve Güvenliği” :
Soma ve Filistin Emekçilerine Armağan..
Soma’da 301 Emekçinin Katliamının 1. Yılı..

Güncelleme : 12 Mayıs 2015..

Sevgili Öğrencilerimiz, Asistanlarımız
Dostlarımız..

“Türkiye ve Dünyada İşçi Sağlığı ve Güvenliği”
(Occupational Health & Safety; in Turkey and in World)

başlıklı dosyamız güncellendi ve 333 yansıya ulaştı..

Okumak, incelemek ve paylaşmak için lütfen tıklar mısınız??

Dunyada_ve_TR’de_ISG

Yarın, Soma katliamının 1. yılı bitiyor.
Yargılama daha yeni başladı ve ite kaka zorlukla yürüyor Akhisar’da..
Kurbanların geride kalan eş ve çocukları ile bakmakla yükümlü oldukları
1. derece yakınlarının “perişan halleri” sürüyor.

2015’in ilk 4 ayında, geöen yılın aynı dönemine göre işçi cinayetleri %50 daha çok..

Lanet olası vahşi kapitalist düzen, emekçilerden KAN ve CAN VERGİSİ almayı
hiç ama hiç utanmadan sürdürüyor..

Sıkıyönetim yasası 6331 sayılı İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ YASASI ise 30 Haziran 2012’den beri sözde yürürülükte.. Aşamalı olarak genişleyerek yürürlük alıyor..
Fakat “Batı cephesinde değişen bir şey yok” !

Sorun BM düzeyinde, küresel ölçekte “ivedi” kaydıyla ele alınmalı..
Emekçiler direniş hatlarını daha da sıkılaştırmalı; DİRENİŞ KÜRESELLEŞTİRİLMELİ
Prof. Noam Chomsky’nin önerdiği gibi..

İşimiz zor ve yapacak çooooook iş var..

Bu uğurda emek veren ve vereceklere sonsuz şükranla..

Kurbanlara – şehitlere ölçüsüz hürmet ve özlemle..

Sevgi ve saygı ile.
12 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

=======================================
Sevgili Öğrencilerimiz, Asistanlarımız

Dostlarımız..

AÜTF (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi) Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda son sınıfta
(Dönem 6, intörnlük yılı) verdiğimiz 4 saat süreli

“Türkiye ve Dünyada İşçi Sağlığı ve Güvenliği”
(Occupational Health & Safety; in Turkey and in World)

konulu seminerimizin power point yansıları pdf olarak güncellenerek sitemize yüklenmiştir..

Bilindiği gibi her yıl 28 Nisan Dünya İş Sağlığı Günü (World Health Day) nedeniyle
ILO (International Labor Organisation) bir tema belirlemekte ve bu tematik alan yıl boyunca gündemde tutularak işlenmektedir.

28 Nisan 2014’te belirlenen tema İşyeri Kimyasalları idi.

28 Nisan 2015 sonrası 1 yıl için ise İŞTE SAĞLIK ve GÜVENLİK teması belirlendi.
Bu temayı da yansılara yerleştirdik.

ILO : World Day for Safety and Health at Work 
Safety and health at work : Everyone has a role, know yours

326 yansıdan oluşan bu çok varsıl ve sürekli güncellenen dosyaya aşağıdaki erişkeden (linkten) ulaşılabilir. (Son sürümü en üstte.. Dunyada_ve_TR’de_ISG)

Ayrıca, 25 Nisan 2015 Cumartesi günü, MESKA (Meslek Hastalıkları ve İş Kazaları Vakfı) çağrılısı olarak İstanbul’da bir konferansımız olacak..

(Saat 14:00.. Yer belirlemesi sürüyor.. sitemiz manşetinde duyuracağız..)

Aşağıdaki dosyamızda ise, yansıların metin içerikleri word dosyasına aktarılmış ve
pdf olarak sunulmaktadır. 29 sayfalık bir pdf metin dosyası olup alttaki erişkeden (linkten) ulaşılabilir (bir önceki power point yansı içerikleridir) :

Dünya_ve_Turkiye’de_İS_SAGLIGI_GUVENLIGI_SEMINERİ_yansı_icerikleri

Ülkemizin “İş Sağlığı ve Güvenliği Sorunları”nın ne denli yakıcı olduğu bilinmektedir.

Biz, daha 18’imize gelmeden Karayolları’nda “düz işçi” olarak (Van’da), gezgin satıcılık vb. işlerde çalışmaya başlayarak (Van, İstanbul) “emekçilik” yaşamına adım atmıştık.

Hekim olduktan sonra da bu sorunlara hep öncelikli ve özdeşim (empati) yüklü
bir ilgi duyduk. Keban’daki ilk görevimizde (1977) Etibank Keban Simli Kurşun İşletmesi‘nde çalışan SSK’lı işçilerin aynı zamanda işyeri hekimi idik ve bu yeraltı maden işletmesine inerek, yerinde iş sağlığı – güvenliği önlemleri için çaba gösterirdik.

Halk Sağlığı Uzmanı (Toplum Hekimi) olduktan sonra da, akademik kariyere geçmeden önce Elazığ’da Kağıt ve Çimento Fabrikaları işyeri hekimlikleri yapmıştık.

Üniversitede de akademik olarak bu alana epey emek akıttık.
Trakya Üniversitesi’nde sanayi ile hep iyi ve yoğun ilişkilerimiz oldu.
Onlara danışmanlık yaptık, kimi sağlık ve eğitim hizmetleri verdik,
ÇED raporları düzenledik.. mahkemelerde bilirkişilik yaptık.. uzun yıllar boyunca.

Son sınıfa gelen tıp öğrencilerimizi, İş Sağlığı Güvenliği Birimleri iyi çalışan işyerlerine
eğitim amaçlı olarak götürdük yıllarca.. Asistanlarımızı da..
Gönüllü olanlara buralarda seçimlik (elektif) stajlar yaptırdık.

Dr. Mahmut Yaman..

Bu örnek işyeri hekimlerinden bizde derin iz bırakan en saygın adlardan biri..
Artık emekli ve İstanbul’da özel bir İşyeri Sağlık Güvenlik Birimi’nde çalışıyor;
bin Doları bulmayan emekli aylığı geçimine yetmediğinden..
Türkiye’nin bu alanda en birikimli hekimlerinden biri.. (1980 Ege Tıp mezunu..) Dostluğumuzun hala sürdüğü, az önce telefonla konuştuğumuz Dr.Yaman,
ricamız üzerine sitemiz için bir yazı yazdı.. 6331 sayılı İş Sağlığı Güvenliği Yasası‘nı (30.6.2012’de aşamalı yürürlük) eleştirel olarak ele aldı. Kendisine teşekkür borçluyuz.
Bu değerli irdelemeyi sitemizde elbette paylaşacağız..

İzleyen yıllarda yaklaşık olarak 1990 – 2000 arasındaki 10 yıllık zaman diliminde meslek örgütümüz TTB (Türk Tabipleri Birliği) ile çalıştık ve TTB Kuruluş Yasası’nın 5. maddesi bağlamında düzenlediğimiz İşyeri Hekimliği Sertifika Programlarında koştuk. Ülkemizin
her yerinde yaklaşık 10 yıl boyunca, yaklaşık 100 (yüz!) kursta planlayıcı, akademik sorumlu, aktif eğitici, ölçme-değerlendirmeci olarak büyük emek harcadık. Her kursta yaklaşık 200-250 (4 sınıfta) katılımcı, toplamda 20-25 bin meslektaşımız İşyeri Hekimliği Sertifikası edindiler. Bu süreçlerde bize bu onurlu görevi yapma olanağı sağlayan meslek örgütümüz TTB’ye
şükran borçluyuz.. O dönemler TTB 2. Başkanı sevgili kardeşimiz Dr. Sedat Abbasoğlu‘nun özverili ve nitelikli emeklerini özellikle anmalıyız..

Bu süreçte önümüzü açan, 1988’de bu kursları başlatan, Hacettepe Tıp Fakültesi’nde
1. sınıfta (1971) öğrencisi, daha sonra 1978-80 arasında Halk Sağlığı dalında uzmanlık eğitimi almak üzere asistanı olma onuru  yakaladığımız merhum (3 Kasım 1990)
Prof. Dr. H. Nusret FİŞEK idi..

HÜTF’den (Hacettep Üniv. Tıp Fak.) hocalarımız o dönem Doç. Dr. İsmail Topuzoğlu
(halen 100 yaşına yaklaşan emekli Prof.)
 ve Dr. Nazmi Bilir ağabeyimiz (geçtiğimiz aylarda emekli olan Prof.); İÜTF’den (İstanbul Üniv. Tıp Fak. -ki biz bu fakültede de öğrenci ve
asistan olduk..- Doç. Turhan Akbulut (halen 90+ yaşlarda emekli Prof.), İTO’dan (İstanbul Tabip Odası) merhum Dr. Nejat Yazıcıoğlu (İTO her yıl adına İş Sağlığı ödülü veriyor..),
Dr. Şükrü Güner,
merhum Dr. Haldun Sirer ve merhum Dr. Nazif Yeşilleten‘in
son derece özverili, nitelikli, uzun soluklu, ufuk açıcı ve emekten yana yurtsever hizmetlerini sonsuz bir şükranla anmak gerekir.

Biz bu öncü kadro ile uzun yıllar birlikte emekçinin sağlığı – güvenliği için koşuşturmaktan büyük keyif aldık ve bu onuru yaşadık..

Bizden sonra Trakya Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD’nda yetişen genç meslektaşlarımız
özenle bu hizmetleri sürdürüyorlar. Biz görevdeyken orada uzman olan Dr. M. Sarper Erdoğan ayrıca Almanya’ya da gönderilerek İş Sağlığı Doktorası yaptırılmıştı ve Dr. Erdoğan bugün Profesör sanıyla İstanbul Üniv. Cerrahpaşa Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD’nın başkanıdır.

Biz, 2004’ten bu yana AÜTF’de de (Ankara Üniv. Tıp Fak.) Halk Sağlığı AbD’nda
benzer çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

İş Sağlığı Güvenliği, İş Kazaları, Meslek Hastalıkları gibi dersleri mezuniyet öncesi ve sonrasında omuzlamaya çalışıyoruz.

Bu mütevazi emeğimizi, Soma’da 13 Mayıs 2014 günü sorumsuz sermayeye ve kamuya kurban verdiğimiz 301 maden emekçimiz ile 7 Temmuz’dan bu yana İsrail zulmü ile
Gazze’de öldürülen Filistin’li emekçilere
armağan etmek istiyoruz (2 link yukarıda).

“Türkiye ve Dünyada İşçi Sağlığı ve Güvenliği”
(Occupational Health & Safety; in Turkey and in World)

Ayrıca 29 sayfalık bir pdf metin dosyaya aşağıdaki erişkeden (linkten) ulaşılabilir :

Dünya_ve_Turkiye’de_İS_SAGLIGI_GUVENLIGI_SEMINERİ_yansı_icerikleri

Bir de iş sağlığı, meslek hastalıkları… alanındaki bilimsel çalışmalarımızın bir listesini sunmak istiyoruz.. (Mütevazi ödüller de verilen…)

Ahmet_SALTIK_Is_ve_Meslek_Hastaliklari_Bilimsel_Yayinlari

******

     Soma’lar ve Gazze’ler olmasın..
     Emekçiler genç yaşlarında ölmesin, öldürülmesin..
     Çocuklarını büyütebilsin, torunlarını görebilsinler..
     Sendikaları da olsun..
     Sağlıklı – güvenli ortamlarda üretsinler bizler için..
     EMEK EN YÜCE DEĞER ve
EMEĞE SAYGI İNSAN OLMANIN BAŞ KOŞULU olsun..
     Bu gerçek hiç akıldan çıkarılmasın.. 

Yararlı olması dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile.
19 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com