Ağbaba’dan Erdoğan’a CHP’den sert yanıt ve SGK NEREYE SÜRÜKLENİYOR

Erdoğan’a CHP’den sert yanıt:
Hangi emekli vatandaşımız insani düzeyde yaşamını sürdürmektedir?

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın emeklilerle ilgili yaptığı açıklamalara gösterdiği tepkide, emeklilerin %90’ının açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirterek, “Türkiye uluslararası araştırmalara göre 37 ülkeyi kapsayan ‘en iyi emeklilik’ araştırmasında en kötü notu alan 3’üncü ülke oldu. Şimdi Cumhurbaşkanına sormamız gerekir; Hangi emekli vatandaşımız insani düzeyde yaşamını sürdürmektedir?”

(AS : Bizim kapsamlı makalemiz yazının altındadır.
SOSYAL_GUVENLIK_SISTEMİ_ve_AKP=ERDOGAN’in_URKUNC_YANILGISI_ya_da_OZGOREVI)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Topkapı kampüsünde düzenlenen Fatih, Silivri, Topkapı ve Zeytinburnu sosyal güvenlik merkezleri toplu açılış törenine katıldı. Konuşması sırasında sık sık Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğulu’nu hedef alan Erdoğan,

Sosyal güvenlik sistemimizi yeniden inşa ettik. İşçi, memur için ayrı verilen hizmeti tek çatı altında topladık. Sosyal güvenlik sistemimizin bütçe üzerindeki yükü de azalttık. E-devlet uygulamalarıyla da kağut üzerinden yürütülen pek çok hizmeti elektronik ortama taşıdık. Emekli maaşlarını insani düzeyde hayat sürülebilecek seviyeye çıkardık. Hiçbir emekli maaşının bin liranın altında kalmamasını sağladık. Bayramlarda biner lira ikramiye vermeye başladık. Emekli maaşını 4 kat artırdık, kesintilerini kaldırdık.” dedi.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sözlerine Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’dan tepki geldi. Ağbaba, tepkisini yazılı olarak paylaştı.

İşte Ağbaba’nın Erdoğan’ın sözlerine verdiği karşılık:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün yaptığı açıklamada emekliler ile ilgili yaptığı açıklamanın gerçeklik ile yakından uzaktan bir ilgisinin olmadığını kendisi de çok iyi bilmektedir. Erdoğan yaptığı bu açıklamanın ne bilimsel verilerce ile ne de ülkenin resmi verilerince herhangi bir karşılığının olmadığını en başta yoksulluk ve açlıkla boğuşan emeklilerimiz bilmektedir. Cumhurbaşkanı, ‘Emekli maaşlarını insani düzeyde hayat sürülebilecek seviyeye çıkardık. Hiçbir emekli maaşının bin liranın altında kalmamasını sağladık’ diyor. Peki, gerçekler ne gösteriyor?

  • Türkiye de 847 643 kişinin emekli aylığı 1000 TL veya altında
  • 248 126 kişi 1000 TL ile 1100 TL arasında
  • 220 250 kişi 1100 TL ile 1200 TL arasında
  • 6 850 523 kişi 2000 TL’nin altında aylık almaktadır
    ve açlık sınırı altında yaşamaya çalışmaktadır.

13 MİLYON EMEKLİNİN %90’I AÇLIK SINIRINDA!

  • Açlık sınırının asgari ücretin çokça üstüne çıktığını düşündüğümüzde
  • 13 milyon emeklimizin neredeyse %90’ı açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır.

Şimdi Cumhurbaşkanına sormamız gerekir:

Hangi emekli vatandaşımız insani düzeyde yaşamını sürdürmektedir? Herhangi bir gerçekliğe dayanmayan çizilen bu pembe tablonun gerçeklik ile hiçbir alakası yoktur.

Ayrıca Türkiye uluslararası araştırmalara göre 37 ülkeyi kapsayan ‘en iyi emeklilik’ araştırmasında en kötü notu alan 3’üncü ülke oldu. Türkiye aldığı notla yalnızca Arjantin ve Tayland’ın üstünde yer alabildi.

Bunun yanı sıra Hükümet ve Cumhurbaşkanı emeklilikte yaşa takılan binlerce yurttaşın çözüm istemini ısrarla reddederken ve emekli aylıklarını açlık sınırı altında belirlerken emeklilik çağında çalışmak zorunda kalan işçiler hemen her gün iş cinayetlerinde yaşamını yitiriyor.

  • Emeklilerimiz, yoksulluk ve yasal düzenlemelerle emeklilik hakkının fiilen ortadan kaldırılması yaşlı işçileri güvencesiz çalışma koşullarına itmiş ve
  • güvencesiz işçi havuzunun önemli bir kaynağı haline gelmiştir.

Geçtiğimiz yıldan bugüne emeklilik çağında olup çalışmak zorunda kalan ve iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçi sayısı en az 230’dur.

Sonuç olarak;

  • AKP iktidarları döneminde emeklilerimiz en yoğun hak ihlallerine maruz kalmış açlığa ve sefalete itilmiştir. Erdoğan’ın açıklamalarının emeklilerimiz açısından kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur.

=========================================
Dostlar,

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ ve AKP = ERDOĞAN’ın ÜRKÜNÇ YANILGISI ya da ÖZGÖREVİ (MİSYONU)

AKP = Erdoğan‘ın İstanbul’daki SGK – Emekliler odaklı konuşması hakkında söylenecek çok şey var. CHP Gn. Bşk. Yrd. Sn. Ağbaba’nın etkili açıklamalarını yukarıda aktardık. TÜRK-İŞ‘in Ekim 2019 verilerine bakalım :

Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu öbür aylık harcamalarının toplam tutarı yoksulluk sınırı6.705,08 TL!

ALIM GÜCÜ GERİLEDİKÇE ENFLASYON DÜŞÜYOR!?

Tuhaf ve aldatıcı bir ironidir.. AKP = RTE bu noktada bilerek – bilmeyerek bir kez daha yanılgı içindedir. Haydi TÜİK’in verilerle oynamalarını bir yana koyalım, enflasyon varsayalım ki gerçekte düşüyor olsa bile, halk yoksullaştırıldığı ve alım gücü düştüğü için fiyatlar genel düzeyi yükselememekte, yükseltilememektedir. Şirketler türlü pazarlama yöntemleri ile “tüketimi” sürdürmek için çabalamaktadır. 

AKP = RTE’nin bu bağlamda 2. yanılgısı, yüksek faizin enflasyon nedeni olduğudur. Çok yazıldı ama AKP = RTE takıntısını (!?) aşamıyor. Oysa tam tersi geçerli ve bu temel bir iktisat kuralı.. Ne demeli; narsisistik kişilik hiçbir engel tanımıyor; klasik bilimsel gerçekleri bile!

  • DÖRT KİŞİLİK AİLENİN AÇLIK SINIRI 2.058 TL, YOKSULLUK SINIRI 6.705 TL
  • BİR ÇALIŞANIN AYLIK YAŞAM MALİYETİ TUTARI 2.526TL
  • ANCAK MUTFAK ENFLASYONU YILLIK ORTALAMA %19,26 ORANINDA…TÜRK-İŞ 32 yıldır her ay bu verileri yayınlamakta. 2019 Ekim ayı sonucuna göre:
  • 4 kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.058,46 TL,
  • Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 6.705,08 TL,
  • Evli olmayan-çocuksuz bir çalışanın yaşama maliyeti ise aylık 2.526,14 TL olarak hesaplandı. (http://www.turkis.org.tr/EKIM-2019-ACLIK-VE-YOKSULLUK-SINIRI–d305750, 17.11.19)
  • Bu verilere göre 13 MİLYON EMEKLİNİN %90’ı AÇLIK SINIRINDA!

Ama Saray çevresindeki iktidar seçkinleri hem “oldukça dolgun” aylıklar almakta hem de birkaç görevden ayrı ayrı ücret sağlamaktalar. Bunları zaman zaman basında görüyoruz ve utanma belası ile üzerlerindeki çok sayıdaki “arpalık” tan 1-2’sini göstermelik olarak bırakıyorlar kamuoyu tepkisini azaltmak için.. Bursa ve Ordu Bld. Başkanları, RTÜK Bşk. yalnızca birer örnek. İstanbul’da 34 yaşında ve 44 kayyımlık görevi üstlenen AKP’li “harika genç” i basın gündeme taşımış ve biz de sitemizde aktarmıştık..

“THY Basın Müşaviri Yahya Üstün 40 (kırk!) kayyum şirketinde yönetim kurulu üyesi. Üstün zekalı dememin sebebi bu. Her babayiğit 40 şirketle ilgilenemez. 10 parmağında on marifeti geçtik tam 40 ayak olur. İşte belgeleri…” (https://gazetemanifesto.com/2019/bilalin-80-okul-arkadasindan-biri-40-sirkette-yoneticilik-yapiyor-310435/, erişim 17.11.19)

Bu yalnızca bir örnek.. Çok sayıda başkaları da var.. Öte yandan bu ülkede yıllarca bekleyip olarak atanamadıkları için yaşamlarının baharında özekıyan (intihar eden) öğretmenler var.. Kendini yakan işsiz gençler var.. Geçim sıkıntısı, borçlar – hacizler yüzünden ailece topluca özekıyan (intihar eden) aileler var. İşsizlik %14’ü, işsiz sayısı 7 milyonu aşmış durumda. Üniversite bitirmişlerin 1/3’ü işsiz!

Kimi kez da Sarayın iktidar seçkinleri, bu “sefalet” tablosu basında sergilendikçe iyice çirkinleşmekte ve “…çooook yetkin – donanımlı…” olduklarını belirterek halkı aşağılayan açıklamalarla yanıt vermekte (!) ve aldıkları ücretlerin “az bile” olduğunu vurgulamakta.

İtibardan tasarruf olmaz” sözü, Erdoğan’ın dır ve uygarlık tarihinde hak ettiği yeri almıştır. Kuşku yok, bu söz, sahibini de tarihte hak ettiği yere oturtmuştur, oturtacaktır.

Söz gelimi Katar’dan “gelen – yollanan – takdim edilen” (!?) süper lüks uçak 400 – 450 milyon $ değerindedir ve ABD Başkanlık uçağına denk ya da üstünde donanımlıdır. Sanırız Saray’ın 13. ya da 14. uçağıdır. Bir cankurtaran (ambulans) helikopter yaklaşık 10 milyon dolardır. Buna göre 400-450 milyon $ ile 40-45 cankurtaran (ambulans) helikopter alınabilir ve ülke genelinde koşullara göre (nüfus, iklim, ulaşım, donanımlı sağlık merkezleri..) dağıtılabilir. Van’ın mezrasında karadan sağlık ekibinin erişememesi nedeniyle ölen Muharrem bebeğin dramı belleklerdedir.

Şimdi soralım   : Muharrem bebeğin ölümünün gerçek nedeni nedir? Katil kimdir, kimlerdir, hangi politikalar ve bu politikaları güdenlerdir? Valilik neden yargılama izni vermemiştir?

Dinci iktidarlar halka “sözde dinsel değerleri” adeta damardan vererek uyuştururlar. Örn. Muharrem bebeğin ölümü “kaderdir, Allah’tandır..”!? Oysa Muharrem bebek hava cankurtaranı ile sağlık kurumuna zamanında yetiştirilebilseydi kurtulacaktı büyük olasılıkla. Bu durumda
soralım :

  • Tek bir hava cankurtaranı “kaderi, Allah’ın iradesini” değiştirmeye yetmekte midir?!
  • Bir hava cankurtaranı olunca “kader, Allah’ın iradesi” hükümsüz mü kalmaktadır!?

AKP’li CB Erdoğan’ın sözleri yanlışlarla doludur.. 

Örneğin Genel Sağlık Sigortasının (GSS) Anayasaya göre zorunlu olduğunu ve 30 yılı aşkın süre kendinden önceki iktidarların bunu yap(a)madığını söylemektedir. 2 önemli yanlış var burada :
1. GSS, Anayasanın (1982) 56. maddesi son tümcesi (cümlesi) uyarınca “zorunlu” değil “isteğe bağlı” bırakılmıştır. Bu tümce aynen şöyledir :

  • “Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir. “

Görüldüğü gibi Anayasa GSS’nı buyurmamakta, kurulabilmesi için seçenek sunmaktadır. AKP öncesi iktidarlar, yerinde çekincelerle Türkiye’de GSS’nin koşullarının bulunmadığını saptayarak bu seçeneği kullan(a)mamışlardır. AKP iktidarı ise, kökü dışarıda “Health Transformation” (Sağlıkta Dönüşüm) politikasını (ve başkalarını da..) uygulamak üzere iktidar olduklarından, gözü kara atılmışlardır. Ne var ki; Türkiye’de gerçek anlamda GSS yoktur, bu ekonomik güç – yapı – bunalım ile de olanaksızdır.

SGK verilerine göre 9 milyon prim yükümlüsü, 5502 s. SGK yasası uyarınca, SGK tarafından “yoksul” olarak tanınmış (damgalanmış!) olup primleri Hazine tarafından ödenmektedir.

İşsizlik olağanüstü yüksektir ve bu insanlar da SGK’ya prim öde(yeme)mektedir, onaylanan 9 milyon yoksulun yalnızca bir bölümüdür bu insanlar.

Ortalama gelir düzeyi düşük olduğundan (2018’de 9 bin $ dolayında; son 6-7 yıldır sürekli düşüyor!), prim matrahı yetersizdir.

Milyonlarca yükümlü primlerini ödeyememekte, sıklıkla “prim affı” çıkarılarak ödemeler zamana yayılmaktadır.. SGK’nin, “2018 Yılı Faaliyet Raporu”na göre, prim ve prime ilişkin borçlarını ödeyemeyen milyonlarca yurttaş, borçlarını yapılandırmak için başvurdu. Bu kapsamda 8 056 447 yurttaşın borcu yapılandırıldı. Yapılandırılmaya gidilen toplam prim borcu tutarı 157 milyar TL. Bu tutarın yalnızca 37 milyar TL’si tahsil edilebildi.

GSS, AKP = RTE‘nin buyurduğu gibi sağlık hizmeti kapsamını genişletmeyip tersine 2008’den bu yana sürekli daraltmakta, cepten harcamalara insanları zorlamakta ve hizmet satın aldığı sağlık kurumlarına geri ödeme bedellerini enflasyon karşısında yıllardır artır(a)mamaktadır. Bu durum kamu sağlık kurumlarını iflasa sürüklerken, özel sektörde yasa dışı bedeller alınıyor.

Özel sağlık kuruluşlarından ağız – diş sağlığı hizmeti 2008’den bu yana SGK tarafından tanınmamıştır. Öte yandan kamuda bu hizmetler çok yetersizdir. Modern diş implantı sağaltımı kamuda da SGK tarafından ödenmemektedir.

Oysa CB, yardımcıları, Bakanlar, TBMM üyeleri, AYM – Yargıtay – Danıştay – Sayıştay üyeleri, 4 yıldızlı general – amiraller ile eş – çocukları – bakmakla yükümlü oldukları açısından hiçbir SGK sınırlaması yoktur.. Bu kişilerin yurt dışı dahil tüm giderleri ödenmektedir. Giderek genişleyen bu ayrımcılık niyedir? Anayasanın yasalar önünde eşitlik maddesi (md. 10) neden ayaklar altındadır!?

  • Nitekim GSS, apaçık finansal yoğun bakımdadır.
  • Kurgusu gereği esas olarak prim = ek vergiler ve sınırlı (marjinal) genel bütçe (merkezi yönetim bütçesi) desteği ile dönmeleri gerekirken, Türkiye’de durum tersinedir. Örn. 2019 için SGK’ya merkezi yönetim bütçesinden 185 milyar TL aktarım öngörülmüştür. Bu rakam 2019 genel bütçesinin neredeyse 1/5’i olup olağanüstü yüksek bir orandır; üstelik toplam 385 milyar TL olarak öngörülen 2019 mali yılı SGK bütçesinin yarısına yakındır!AKP = RTE‘nin sıklıkla eleştirdiği, CHP Gn. Bşk. K. Kılıçdaroğlu’nun SSK Gn. Md. olduğu dönemde verilen SSK açıklarının güncel SGK açıkları ile rakamsal karşılaştırması olanaksızdır. Günümüzde bütçenin 1/5’i SGK’ya aktarılmaktadır; bu durum gerçekte SGK’nın örtük – saklanan iflasıdır!Üstelik 18. yılına giren AKP döneminde tek 1 yerli aşı üretilemediği gibi, ilaçta dışa bağımlılık azalmamaktadır. 2018 SGK sağlık giderinin %30’u ilaç gideridir; bu rakam ABD’de %11, OECD’de %17 dolayındadır. İlaç ve tıbbi teknoloji hovardaca kullanılmaktadır.

Sosyal devletlerde merkezi bütçeden sosyal güvenlik kurumlarına akçalı (mali) destek olağan ve gereklidir. Ancak Türkiye’de SGK havuzu primlerle = ek vergilerle değil, genel bütçe desteği ile “ancak” doldurulabilmektedir.

GSS rejimi pahalıdır, zengin ülkeler bile başedememektedir, sağlık giderleri şişirilmekte ve yerli – yabancı yandaş şirketlerin kasalarına yüzlerce milyar $ ulusal servet aktarılmaktadır. Üstelik halkın sağlık düzeyinde de harcanan kaynaklarla uyumlu iyileşme olmaksızın = Tam vahşi sömürü!

  • AKP iktidarı, bilerek / bilmeyerek bu küresel soygun tasarımına (projesine) destek vermektedir; alettir, taşerondur!

1982 Anayasası md. 56 / son tümcede dile getirilen içerik 2. önemli yanlıştır :

1982 Anayasasının 56. maddesinin son tümcesinde GSS kurulması seçenekli bırakılırken, GSS için gerekçenin “.. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için..” denmektedir. Bu tümce bilimsel olarak eksiktir – yanlıştır. Çünkü GSS, uluslararası yazında (literatürde) “bir finansman rejimi” olarak bilinir. “.. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için..” GSS tek başına yetmez; yeterli sağlık hizmetinin ülke genelinde halkın erişebileceği biçimde coğrafyaya bölge ve nüfus temelli olarak dağıtılması gereklidir.

1980’lerin ortalarında Alman Sosyal Güvenlik Kurumu, kadim Bismarck’ın Alman halkına armağanı, dünyanın ilk sosyal güvenlik sistemi (1881) Krankenkasse iflasın eşiğine sürüklenmişti. Temel neden sağaltım ağırlıklı ve parça başı ödeme idi. İkisi de düzeltildi:

1. İlk 1 yılda tüm bebekler belirlenen sayıda hekime getirilecekler.
2. Tüm gebeler bu süre içinde belirlenen sayıda hekime gelecekler.
3. 45 yaş üstü herkes yılda 1 kez hekime gelecekler.

Böylelikle Alman sosyal güvenlik kurumu, son derece yerinde, insancıl, bilimsel – akılcı yaklaşımla iflastan kurtarıldı. İzlenen yol, KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE ÖNCELİK VEREREK sağaltım giderlerini azaltmaktı.. Moneter değil insancıl, bilimsel – akılcı idi.

Oysa AKP = RTE‘nin övündüğü SGK’sı hep ama hep, insancıl olmayan, bilimsel – akılcı olmayan moneter (parasal) önlemlerle ayakta kalmaya çabalıyor. Açıkları büyüdükçe, bu sorunun gerçek nedenlerine inmeksizin; İLGİLİ ÇEVRELERE RANT AKTARIMININ KESİNTİYE UĞRAMAMASI GEREKTİĞİNDEN olsa gerek, hep geriödemelerini kısarak, hizmet kapsamını daraltarak insanların ceplerine ve Hazine’ye yükleniyor..

  • Halkın sağlık hizmetlerine erişememesi, Hazine’nin dev aktarımları (transferleri) ile yerli – yabancı sermayeye ulusal kaynak aktarımı ASLA kesintiye uğratılmıyor..
  • Ne pahasına olursa olsun.. Kapitalizmin tunç yasaları dayatıyor AKP’ye; maksimum kâr ve sermaye birikimi sürdürülecek.. Ne pahasına olursa olsun.. Peki AKP buna neden mahkum?

Tüm bunların iç yüzünü – ardalanını AKP = Erdoğan biliyor, anlayabiliyor ve kavrayabiliyor mu acaba?? Küresel güçler (Emperyalizm) sorunun yanıtını “evet” olarak vermiştir ki, bu iktidar hala sürmektedir. Ne beis, Erdoğan “biliyor, anlayabiliyor ve kavrayabiliyor” olmasa bile çevresi kuşatılmıştır ve en iyimser senaryo ile “kandırılması sistematik olarak sürdürülmektedir”!

Nitekim emeklilikte yaşa takılan 2 milyona yakın insan ve ailelerine önceki gün İstanbul’da meydan okurken gerçekte ülkemizin ulusal çıkarlarını, geleceğini, bütçe dengelerini… falan mı kolluyor acaba??

  • Şehir hastaneleri = TALAN! denklemini yıllardır kuruyor, seslendiriyor, yazıyor, haykırıyoruz.. Sonunda göl bitti galiba.. 17+ yıldır yüzlerce milyar dolar ulusal serveti yandaş yerli – yabancı şirketlere misyonu gereği aktaran bir iktidar, YOKSULLUK İÇİNDE – AÇLIK SINIRINDA 2 milyon emekliye ve 10 milyona varan ailelerine haklarını vermeyi çok görüyor ve bunu akılcılık – ülkenin çıkarı adına savunuyor, bir de “seçim yitirme pahasına da olsa..” diye gürlüyor öyle mi!

Usta politikacı, önceki TBMM başkanlarından Hüsamettin Cindoruk, bir TV programında,

  • “.. bu kadar rahat yalan söyleyen bir politikacı görmedim…” demişti.

AKP = Erdoğan‘ın İstanbul konuşmasında faiz ödemelerinin azaltıldığı da belirtiliyor. Son 2 yılın bütçesindeki rakamlara bakmak yeter sanırız :

2018 bütçe gideri 763 (599’u – %88 vergi!), gelir 697, Açık 66, Faiz 71,6 (%26↑); yatırım 68,8; Sağlık Bak. 37,6; DİB 7,8 (151 bin pers.); SGK 133,5 (2016’da 108); Emn.+Jand. 40,1; Mrk. Yön. borcu 2017 sonu 871,6 milyar (%15↑) TL

2018’de bütçeden ayrılan ödenek Faiz 71,6 milyar TL. Bütçenin 10’da 1’i ve önceki yıla göre
artış %26. Bir de anapara ödemesi var bu borçların.. 2018 bütçesinde her 10 TL’den 1’i devletin borcuna giderken, bu rakam Sağlık Bakanlığı bütçesini 2’ye katlıyor ve toplam yatırımlardan daha fazla. SGK’na baktığımızda; bütçenin 1/5’ine yakın bölümü SGK’ya aktarılıyor ve bu rakam 133,5 milyar TL olup, 2017’deki aktarım tutarı olan 108 milyar TL’ye göre 1/4 artış anlamına geliyor. Enflasyonun çok üstünde, bütçe büyümesinin çok üstünde..

2019 bütçesi daha feci durumda, açık 80,6 milyar TL ile kalmadı, 125 milyar TL’ye çıkarıldı geçen ay. Ayrıca 80 milyar TL’yi aşan TCMB kârı ve yedek akçesi de bütçeye aktarıldı. Durum böylesine dehşet verici iken, CB’nın “örtülü ödenek” harcaması olağanüstü artıyor! Niçin?!

2019 Bütçe Giderleri 961 milyar TL
Faiz Giderleri 117,3 milyar TL
Bütçe Gelirleri 880,4 milyar TL
Vergi Gelirleri 765,5 milyar TL
Bütçe Açığı -80,6 milyar TL
Faiz Dışı Fazla 36,7 milyar TL

2019 bütçesinde AKP hükümetinin faiz ödemesi 117,3 milyar TL olup 961 milyar TL’lik bütçenin 1/8’i.. 2018’de bu oran 1/10 ve ödenen tutar 71,6 milyar TL idi; %50 artış var ödenecek faizde. Sağlık Bakanlığı bütçesi 47 milyar TL, faiz gideri bunun 2,5 katı.. Bir de FAİZ DIŞI FAZLA adı altında zihinlere kurulan tuzak var.. Bu, BORÇ ANA PARASI demek.. Açıkçası bütçeden, her şeyden önce BORÇ FAİZLERİ ödeniyor. Sonra kalan bölüm FAİZ DIŞI adını alıyor. Bu bölümden yemeden – içmeden tasarruf yapıp “fazlalık” vermek gerek ki borçların ana parasını ödemek olanaklı olabilsin. Buna da tuzaklı bir adlandırma ile FAİZ DIŞI FAZLA deniyor ki yurdum insanı, hatta ortalama okumuşu bile anlamasın!
****
Yalan öylesine bulaşıcı ki; önceki ÇSGB J. Sarıeroğlu şunları söylemişti basına (5.7.18) :

-“..Vatandaşlarımızdan, SGK ile sözleşmeli / protokollü sağlık hizmeti sunucuları, verdikleri bu hizmetler (Kanser tedavisi, cerrahisi, ilacı) nedeniyle hiçbir şekilde ek ücret almayacak, vatandaşları ceplerinden hiçbir ücret ödemeyecek. Düzenleme öncesi kanser cerrahisi için yılda 240 milyon TL ödüyorken söz konusu düzenleme ile bu ödemeyi yılda yaklaşık 750 milyon TL’ye çıkartarak kanser hastalarımızın tedavilerini tümüyle ücretsiz hale getirdik. Hem kanser hem de öbür tüm hastalıkların tedavisine ve önlenmesine ilişkin, yine maliyet gözetmeksizin iyileştirmeler hızla ve artarak devam edecek.” [2019’da 10-11 milyar TL kısıntı planlanıyor!?]

Sorumuz : Türkiye’de her yıl ~175 bin yeni kanser tanısı konuyor. Hasta havuzunda 400+ bin kanserli var. 750 milyon TL / ~500 bin hasta desek.. Kanserli hasta başına 1500 TL / yıl düşüyor. Bu rakam ile «kanser hastalarımızın tedavilerini tümüyle ücretsiz hale getirdik» denebilir mi??

  • Siyaset etiği – dürüstlük – halkı aldatmama… yükümü kimler için??

Soruyoruz : 4 s. CBK ile SGK neden Sayıştay denetimi dışına alındı!??

Bereket Anayasa’nın 160. maddesi bu girişme izin vermiyor, Ama niyet ne, niçin?

Sonuç             : SGK finansal yoğun bakımda! Ne yapmalı???

• Türkiye, Batı dayatması ile çok pahalı olan GSS (Genel Sağlık Sigortası) finansman
sistemini yürütmeye çabalıyor.. Önemli açıklar veriyor ve merkezi yönetim bütçesinden
ciddi aktarım zorunlu oluyor; bu aktarımlar önemli bütçe açığı yaratsa da -ki yaratıyor- !
• Özetle S G K  f i n a n s a l  y o ğ u n  b a k ı m d a ..
Adil, dolayısıyla etik olmayan birçok yönü var.. Sürdürülebilir gözükmüyor..
• Yüz milyarlarca Dolar ulusal servet yandaş yerli – yabancı sermayenin kasasına aktarılıyor,
harcamalar hızla artmayı sürdürüyor ama halkın sağlık düzeyi göstergeleri dev harcama ile orantılı iyileşmiyor.. Genellikle 60-90. sıralardayız sağlık ölçütlerinde.. Niçin, nasıl, kim sorumlu bundan?
• SGK sistemi büyük bir karabasan! Çünkü Devlet; halkın sırtında sopalı tahsildar!?

Yineleyelim : GSS halkın sağlık sigortası değil, sermayenin kârının sigortasıdır!

  • SGK, stratejik bir  toplumsal güvence kurumudur. Mutlaka bilimsel akılcılıkla yönetilmelidir.
  • Şehir hastaneleri talanı bütünüyle ve hemen durdurulmalıdır!
  • AKP’nin gayrımili politikaları artık sürdürülemez sınıra dayanmıştır.
  • AKP = Erdoğan ezberlerini bozmak zorundadırlar.
  • Bu aymaz ve kökü dışarıda politikaları sürdürmek artık Türkiye için bir BEKA SORUNUDUR!
  • Sitemizde, gerek SGK ve açmazları gerek ŞEHİR HASTANELERİ TALANI… konularında çok sayıda belgesel yazı vardır. Bunlar özenle okunmalı ve yanlış yol terk edilmelidir.
  • AKP = ERDOĞAN bu yıkıcı politikalarını sürdürürlerse, Türkiye için somut ve kritik BEKA SORUNU daha da ağırlaşacaktır. Böylesi bir sorunsal, her durumda Türkiye’nin yararına çözülür, AKP tasfiye edilir ancak ülkemize bedeli çooook ağır olur. Onlarca yıl belimizi doğrultamayız.
  • AKP içindeki yurtsever sağduyulu vekiller, uzmanlar, üyeler, danışmanlar bu vahim gidişi durdurmak zorundadırlar ve bunu yapabilirler. Türkiye 1 kişinin yönetimine terk edilemez!
  • Türkiye ekonomisi çökme riski ile yüz yüze! Lütfen aşağıdaki yazımızı okuyunuz.
  • AKP = ERDOĞAN TÜRKİYE’yi MORATORYUMA MI SÜRÜKLÜYOR?
  • AKP’liler Erdoğan’ı malvarlığını açıklamaya zorlamalıdır. ABD sopa göstererek ima ediyor. Erdoğan neden gürleyerek “..müddei iddiasını ispatla mükelleftir..” diyemiyor, neden??

Çare; Devleti sermayeden kurtarıp sağlıkta piyasacılıktan – özelleştirmeden vazgeçip, KORUYUCU SAĞLIK HİZMETİ ODAKLI, Ulusal, Kamucu Sağlık Sistemine geçiş..

Sevgi ve saygı ile. 17 Kasım 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Bu makalemizin pdf’si : SOSYAL_GUVENLIK_SISTEMİ_ve_AKP=ERDOGAN’in_URKUNC_YANILGISI_ya_da_OZGOREVI

100. yıla doğru Türkiye ve TBMM

100. yıla doğru Türkiye ve TBMM

hüsamettin cindoruk ile ilgili görsel sonucu

Hüsamettin Cindoruk / Eski TBMM Başkanı

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 2019 günü yüz yaşına giriyor. Yüce Meclis’imiz; savaş yitirmiş bir milletin elde kalan topraklarında önce otuz kongre, tamim, bildiri ile başlayan bir direnişin ilmik ilmik ördüğü benzersiz bir anıttır. Buna bir destan diyebiliriz. Halkımız, 23 Nisan 1920 günü Milli Meclis’ini kurdu. Meclis’in Başkomutanlığı altında, kurtuluş ordusu ile İstiklal Savaşı’nı kazandı. Bağımsızlık ilan etti. Yetmedi, Türkiye Cumhuriyeti’ni devlet rejimi niteliği ile dünyaya onaylattı.
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’i önce Meclis Başkanı, 1923’te Cumhurbaşkanı seçti. 1921 ve 1924 Anayasalarını yürürlüğe koyarak Cumhuriyetin hukuksal yapısını da ördü.
Meclis idi, devlet oldu.

Bu devlet, yüz yıldır sürüyor! 

Türkiye Cumhuriyeti, bu süreçte toprak yitirmedi. Hatay’ı kazandı. Kuzey Kıbrıs’ta kardeş bir devlet kurup yaşattı.Yaşıtı pek çok yapay devlet; bu süreçte değildi, silindi, bölündü. Cumhuriyetimiz her alanda genleşerek sürüyor. Ana dilimiz Türkçe gelişti, uluslararası güç kazandı. Benzer ülkelerin pek çoğu gibi, bu yüzyılda iç anlaşmazlıklar, darbeler, ayrışmalar yaşadık. İç ve dış çalkantılara rağmen milli birliğimizi, toprak bütünlüğümüzü, ortak kültürümüzü koruduk.

Devlet bir birikimdir.

Bizim en değerli siyasi varlığımız, devletimizin kurucusu Millet Meclis’imizdir. Ortak paydamız, güven kaynağımız, demokrasimizin onurlu bekçisidir.

Devlet bir dayanışmadır.

Bütün yurttaşlarını eşitlikçi, rekabetçi demokrasi kuralları ile kucaklayan bir devletimiz olmalı. Her yurttaş bu duyguyu, olguyu yaşamalı. Ülkenin vazgeçilmez, eşit bireyi olduğunu damarlarında hissetmeli. Belki de bugün bu olgunun, tam anlamı ile yapılaşmadığı söylenebilir.

Barışık devlet

Türkiye artık milli üstü hukukun evrensel değerleri, kurumları ve kuralları ile barışık bir devlet düzeni sürdürmelidir.
Devletin erkleri arasındaki denge, denetim ve yönetim uygulaması kurucumuz Millet Meclisi’nin yapısı ile çözülebilir.
Kişilerin inançlarının ve düşüncelerinin Meclis’e eşit ulaşabilmesi için önündeki engelleri hızla kaldırmalıyız.
Meclis’in yönetmediği, sonuçlandıramadığı, denetlemediği uzlaşmazlık, milli dayanışmayı engeller. Demokrasi bütüncül bir yöntem ve yönetimdir. Bize özel bir demokrasi düşünülemez.
İçte ve dışta var olan sorunlarımız; Cumhuriyetin kurucu değerleri, kurumları, yükümlülüklerimiz, bağlantılarımız dikkate alınarak ve tartışılarak çözülmelidir. Bütün sorunların, tekil değil çoğulcu demokrasi kuralları içinde çözülmesi için adres TBMM’dir.

  • Meclis’in denetleyemediği siyasal kişiler ve yapılar bizim Cumhuriyet ve demokrasi birikimimiz ile örtüşmez.

Eleştiriye ve çözüme açık bir devlet, yurttaşlarına inanç ve güven verir.

Belli dönemlerde yüce Meclis’e hizmet vermiş kıdemli vatandaşlar olarak yüzüncü yılı kutluyoruz.

Başta ilk Başkanımız Atatürk olmak üzere parlamentolarımızda görev yapan herkesi saygı ve rahmetle anıyoruz. 23 Nisan 2019.

KAMER GENÇ ve SIRRI SAKIK


KAMER GENÇ ve SIRRI SAKIK

 Satır içi resim 1

Yıllar önceydi.
Televizyon programımdaki 4 konuktan ikisi Sırrı Sakık ile Murat Bozlak’tı.
Öbür ikisi ise Kamer Genç ile Mehmet Gül.
Programın ortasında Sırrı Sakık, Kamer Genç’e hücum eder:
-”Siz Atatürk’ü savunarak soykırıma uğrayan Dersimli Kürtlere ihanet ediyorsunuz.”
Kamer Genç anında şu karşılığı verir:
-”O kullandığınız cümlede birkaç tane büyük yalan var.”
Sırrı Sakık: Ne imiş o?
Kamer Genç: “Birincisi Dersim bir ilin değil bölgenin adıdır ve
benim ilim Cumhuriyetle beraber Tunceli olmuştur.”

Kamer Bey devam eder:
“İkinci husus Dersim’de olanlar soykırım değil yeni kurulan bir devletin başkaldıranlara karşı önlem almasıdır. Bir başka yanlışınız ise
Tunceli asla Kürt değildir. Biz Hazar kökenliyiz.
Dilimiz de sizden farklı yani ne Kırmançi ne de Zazaca konuşuyoruz.”

Sırrı Sakık: Seyid Rıza’ya ne diyeceksin?
Kamer Genç: “ Seyid Rıza İngilizlerin oyununa gelmiştir.
Tuncelililerin o dönem önderi, Atatürk’ün yoldaşı olan Diyap Ağadır…
O yıllarda Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı kullananlar şimdi PKK’yı kullanıyor.”

İşte Kamer Genç’i bu milli duruşu için seviyor ve saygı duyuyorum.
Kamer Bey’in şu sözü de alkışlanacak güzelliktedir:

”Ben Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde okuyup milletvekili oldum.
Cumhuriyet olmasa kuldum.”

İşte bu yiğit ve güzel adam şimdi hasta. Dua edin lütfen.
(
31 Ekim 2015, Ertan Abalı <ertanabali@……….> yazdı)
==================================Dostlar,

İletiyi sitemiz okurlarından sevgili arkadaşımız Sn Duran Aydoğmuş paylaştı.

Kendisine teşekkür ediyouz..

Kamer Genç bizim Tuncelili hemşehrimiz ve dostumuzudur.
TBMM’de tek kişilik bir ordu gibi AKP’nin baskıcı ve ilkel politikalarına direnen yiğit bir kişilik olarak unutamıyoruz kendisini.
Ayrıca milletvekili aylığını büyük ölçüde yoksul Tuncelili gençlere burs olarak verdiğini..
Tunceli’den gelen başta hastalar olmak üzere değişik sorunu olanların önüne düşerek
yardım etmek için çırpınışını da saygı ve şükranla anımsıyoruz.O’nunla en son, 31 Temmuz 2013 akşamı ADD Dikili Şubemizin bir etkinliğinde
açıkoturumda aynı masayı paylaşmıştık (1446’ıncı Aydınlanma konuşmamız idi..).
TBMM önceki başkanlarından Sn. Hüsamettin Cindoruk da koujşmacıydı ve
Kamer bey izleyicilerden en çok alkışı almıştı. (Ayrıntıları web sitemizden şu adrete okuyabilirsiniz : http://ahmetsaltik.net/2013/07/31/dikili-addde-panel-31-temmuz-2013/)

Dikili_31Temmuz2013

Dikili1_31Temmuz2013
Değerli yurtsever – ATATÜRKÇÜ, CHP önceki Tunceli Milletvekili Sayın Kamer Genç
ne yazık ki Pankreas kanseri. ABD’de yapılabilecek her şey yapıldı. Şimdi İstanbul’da sağaltımı sürüyor.. Bir şey söylemek güç.. Sağlık durumu hakkında ayrıntılı bilgimiz de yok
ancak çok iyimser olamıyoruz ne yazık ki..Size çooook teşekkürler Sayın Kamer Genç..
Cefalı ve vefalı bir AYDINLANMACI, ATATÜRKÇÜ, YURTSEVER… olduğunuz için..Biz her şeye karşın size, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi seslenmek istiyoruz :

– Kamer genç, İYİLEŞ DE GELECEK OLSUN!

Sevgi ve saygı ile.
07 Kasım 2015, Ankara

Selam olsun önce ‘VATAN’ diyenlere!

 Selam olsun önce ‘VATAN’ diyenlere!

Selam olsun önce ‘VATAN’ diyenlere!


Ufuk Söylemez
ufuksoylemez@aydinlikgazete.com

AYDINLIK Gazetesi, 14 Şubat 2015

15 Şubat 2015 Pazar günü Ankara-Arena Spor Salonunda yapılacak olan İşçi Partisi’nin Olağanüstü Genel Kurultayına çağıran Genel Başkan Sn. Doğu Perinçek imzalı davetiyenin temel sloganı “Milli Hükümet için Birlik”.

Bu cümle ülkemizde yaşanan karanlık karşı devrim sürecinden kurtuluşun yolunu arayan milyonlarca vatansever-millici ve Cumhuriyetçi vatan evladının da özlemi ve hedefini yansıtıyor.

Sn. Doğu Perinçek ve onun vasıtasıyla İşçi Partisi ve bileşenleriyle ilk tanışmam 2006-2007 yıllarında, yine Cumhuriyet sevdalılarının sağ-sol demeden biraraya geldikleri demokratik
milli birliktelik ve seçenek oluşturmaya çalıştıkları süreçte oldu. Değerli siyaset ve devlet adamı E. Dışişleri Bakanı Sn. Kamran İnan beyefendinin başkanlığında ve Prof. Dr. Sn. Mehmet Haberal’ın ev sahipliğinde Patalya Otelinde yapılan Milli Egemenlik Hareketi toplantılarında
el sıkıştık ve tanıştık ilk kez.

Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu ağır ve vahim bölücülük ve yobazlık kalkışması ve emperyalizmin Türk milli devletine karşı başlattığı asimetrik psikolojik savaşa karşı, Cumhuriyetçi, millici, demokrat ve yurtseverlerin bir ve beraber olarak, sağ-sol demeden, mezhep-köken ayırmadan, partilerüstü bir demokratik kuvayı milliye anlayışı ile
saf tutmalarının kaçınılmaz ve ertelenemez bir milli görev olduğu fikrinde birleştik
orada hep beraber.

Ardından, Cemaat görünümlü-CIA destekli, F tipi örgütün, iktidarın himaye ve izniyle, asker-sivil tüm milli unsurlara, aydınlara ve öncülere yönelik kumpaslarına hep birlikte direndik.

Sn. Doğu Perinçek’in ağır tutukluluk koşullarına rağmen, TBMM E. Başkanı Sn. Hüsamettin Cindoruk’la beraber, büyük destekleri ve çabaları ile ortaya çıkan ve tarihimizde bir ilk olan, büyük demokratik milli ittifakın, yani “Milli Anayasa Forumlarının” içinde ve önünde yine Sn. Perinçek ve arkadaşlarıyla birlikte, “bölücü Anayasa” masasını devirdik.

Türkiye’de bir zihniyet devrimine öncülük ettik. Yıllarca sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt diye bölünüp vuruşturulan milletimizi kucakladık. Bölücü teröre- yobaz gericiliğe- yağma ve talana karşı, Cumhuriyetin kurucu değerlerini, ulus devleti, güzel dilimiz Türkçemizi, milletin birliğini ve bütünlüğünü hep birlikte savunduk ve koruduk. Şimdi 15 Şubat 2015 Pazar günü yapılacak olan Olağanüstü Kurultayda İşçi Partisi’nin “Vatan” Partisi” adını alacağı
memnuniyetle öğrendik.

Önce “Vatan” diyenleri tebrik ediyorum. “Vatan mevzubahisse gerisi teferruattır” diyen kurucu Atamız’ın bu düşüncesini, hayata geçiren bu isim değişikliğini alkışlıyorum.
Gün sınıf kavgası ve sağ-sol kamplaşmasının yapılacağı gün değildir.
Sağda da, solda da bugün ayrışma ve saflaşma “milli-gayrı milli” temelindedir.

Vatansız-bayraksız “sözde” solcular ve ırkçı-bölücü terörün sivil uzantılarının “sol” maskeli emperyalizmin maşalığına karşı, adeta bir panzehir olarak, bağımsız-milli devleti ve
ulusal çıkarları savunan Sn. Perinçek ve arkadaşları bana göre son derecede doğru yoldadırlar.

Pazar günü, çeşitli saygın ve önemli isimlerin de katılımıyla daha da güçlenecekleri ve büyüyeceklerinden memnuniyet duyuyor ve başarılar diliyorum.

Yıllarca farklı siyasi kulvarlarda ve partilerde olmamıza rağmen, bugün
Atatürk Cumhuriyetinin kurucu değerlerinden yana
, Ulus devlet ve üniter yapımıza
sahip çıkan, laik ve modern Cumhuriyetimizin ilelebet payidar kalması mücadelesini
birlikte verdiğimiz Sn. Perinçek ve arkadaşlarının, diğer millici-Cumhuriyetçi kişi, parti ve oluşumlarla diyalog, güçbirliği, işbirliği çabalarını ve bu konudaki samimi gayretlerini
bu vesileyle bir kez daha takdirle anmak istiyorum.

Seçimlere doğru, bölünme anayasasını dayatmak isteyen gayrı-milli iktidara, emperyalizme, bölücülüğe ve yobazlığa karşı, Cumhuriyet cephesinin seçim işbirliği, güçbirliği ve dayanışması yapması ve seçime doğru, millici güçlerin sandığa beraber gitmeleri için çabalarımızı artırarak sürdüreceğimizi de belirtmek istiyorum.

Bu satırları, hem kendi adıma, hem de, sağ-sol demeden, köken-mezhep ayırmadan
Atatürk’te Birleştik şiarıyla biraraya gelen, partilerüstü demokratik bir kuvayı milliye hareketi olan, Milli Merkez’i temsilen kaleme alıyorum. Şahsım ve Başkanlığını TBMM
E. Başkanımız Sn. Hüsamettin Cindoruk’un yaptığı Milli Merkez olarak, 15 Şubat 2015 Pazar günü Olağanüstü Kurultayında “Vatan Partisi” ismi alacak ve büyüyecek olan Sn. Perinçek ve arkadaşlarına üstün başarı-dostluk ve iyilik dileklerimizi iletmek istiyorum.

Önce “Vatan” diyenleri gönülden kutluyorum. “Millicilerin Milli takımını” bir araya getirecek Cumhuriyetçi-Milli cephe ve ittifak çabalarına her türlü katkıyı geçmişte olduğu gibi
gelecekte de aynı şevk ve kararlılıkla vereceğimizi bir kez daha vurgulamak istiyorum.

“Vatanseverlerin” yolu açık olsun!

NOT: 15 Şubat 2015 Pazar günü saat 10:00’da yapılacak olan Kurultay davetine dostlarımızla birlikte icabet edeceğiz, hepinizi bekleriz…

===================================

Dostlar,

Sayın Ufuk Söylemez‘in makalesini özde biz de paylaşıyoruz..
Zaman, ana kritik hedeflerde bieleşme zamanıdır.

Devrim Şehidi Ahmet Taner Kışlalı hocamızın hep yazdığı – uyardığı gibi ayrılıklarımızı – farklılıklarımızı değil ortaklıklarımızı – benzerliklerimizi öne çıkarma ve ortak payda kılma zamanıdır.

İvedi sorun ülkemizin birliği bütünlüğüdür.
Ülkemizin ve halkımızın bölünmemesi – bir iç savaşın önlenmesi
ve içinde bulunduğumuz ağır ekonomik bunalımdan üretim ekonomisine geçerek çıkmak..

Yakıcı ve acil sorunlar bunlardır.
Unutulmasın; Anadolu Aydınlanma Devriminin önderi Gazi Mustafa Kemal Paşa
pusulayı eilimize vermişti :

Bizi yok etmek isteyen emperyalizm ve kapitalizme karşı ulusça savaşmayı caiz gören içtimai bir meslek izleyen insanlarız.

Bir kez daha başaracağız… hiç kimsenin ama hiç kimsenin en küçük bir kuşkusu olmasın…

Sevgi ve saygı ile,
15.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

ZORBA KADERİMİZE HÜKMEDİYOR!


ZORBA KADERİMİZE HÜKMEDİYOR!

CHP PM üyesi İzmir Milletvekili Dr. Aytun Çıray, Erdoğan’ı inanç simsarlığıyla suçluyor:

Partisine “Ak” dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba, kaderimize hükmediyor.
Tek
 adam rejiminin son rötuşları yapılıyor. Dinimizin istismarına dayalı politikalar
son hızla ilerliyor.
 

Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık ’64üzenine en büyük katkıyı başta “yetmez ama evet” kampanyacıları yaptı. Bir kısım aydınlar da kasıtlı olarak görmezden geldiler.

Haber görseli

CHP PM üyesi ve İzmir milletvekili Dr. Aytun Çıray, ülkenin içinde bulunduğu
zorbalık rejimine isyan ediyor.

“AKP 12 yılda milletin şuurunu Goebbels’e (Hitler’in Propaganda Bakanı) rahmet  okutacak bir propagandayla önemli ölçüde değiştirdi. Türkiye yıkılmış bir devlet görüntüsü veriyor” diyor. Çıray, içinden geçtiğimiz dehşet sürecini de şöyle değerlendiriyor:

“Partisine ‘AK’ dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba kaderimize hükmediyor.
Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık düzenine en büyük katkıyı başta ‘Yetmez ama evet’ kampanyacıları yaptı. AKP’nin izlediği bu siyasetlerle her türlü suçu işleyecek nitelikte gözü dönmüş kitleler yarattılar.”
 

– Fransa’da yaşanan terör olayının ülkemize yansımalarını değerlendirmeye geçmeden önce içinden geçtiğimiz süreçte nasıl bir Türkiye tablosu çizersiniz?

A. Ç. – Öncelikle ifade etmek isterim ki düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda tarihimizin en karanlık dönemini yaşıyoruz. Yaşadığımız nasıl bir Türkiye? Kavramların içi boşaltılarak kafası karıştırılmış bir Türkiye… AKP iktidarının 12 yıllık sürecinde her sabah şokla uyandırılmış, her gece şokla yatırılmış bir milletin kolektif şuurunun Goebbels’e rahmet okutacak bir propaganda ile önemli ölçüde değiştirildiği, reflekslerinin zayıflatıldığı bir Türkiye… Cumhurbaşkanı tarafından anayasası askıya alınmış, yargı bağımsızlığı dip yapmış, ülkenin büyük bir bölümünde bayrağı ve güvenlik gücü olmayan; yani bir terör örgütüne egemenlik devri yapmış bir Türkiye… Bu devlet krizinden öteye bir durumdur ve yıkılmış bir devlet görüntüsüdür. Devlet 2015’ten sonra yeniden kurulacaktır ama nasıl kurulacaktır? Bu açıdan 2015 seçimleri gerçekten tarihidir. Biz yetki istiyoruz.

Fransa’da yaşanan katliam birçok tartışmayı
gündeme getirdi. Başbakan Davutoğlu da terörü telin etmek için yapılan “Cumhuriyet” yürüyüşüne katıldı. Tüm dünya liderleri
bu cinayetleri sadece terör
olarak adlandırmak gerektiğini, “İslami terör” denmemesi gerektiğini söylediler. Bu bağlamda ülkemizde kutsal din değerleri ile özgürlükler arasında nasıl bir ilişki var?

A. Ç. – Doğru olan budur. Barış ve kardeşlik dini olan İslamı (AS: çoook ciddi soru işaretlerimiz var… Kuran’dsa bir yığın ayet tam da bunun tersini yazıyor!) terörle ilişkilendirmek gerçek Müslümanlara zulümdür. Ancak biz Müslümanlara düşen de dinimizi siyasetin çamurlu sahasına çekmek isteyenlere izin vermemektir. Aksi karanlıktır. Bugün ülkemiz böyle bir dönemden geçmektedir. Partisine “AK” dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba, kaderimize hükmediyor. Tek adam rejiminin son rötuşları yapılıyor. Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık düzenine en büyük katkıyı başta “yetmez ama evet” kampanyacıları yaptılar. Bir kısım aydınlar ise kasıtlı olarak görmezlikten geldiler. Bir zorbanın dinimizin kutsal değerlerini evrensel ve insani değerlerle ters düşüyormuş gibi takdim etmesinin yolunu açtılar.

– “Din istismarcılığına dayanan zorba bir rejim”e gittiğimizi neye dayanarak söylüyorsunuz?

A.Ç. – Erdoğan’
ın medya tarafından efsaneleştirilen Hamas-Müslüman kardeşler merkezli Mısır-Ortadoğu politikalarını hatırlayın. Dinimizin istismarına dayalı bu politikalar esasen anayasal düzenimizin kendisini dinle meşrulaştırmaya kalkışacak bir tek adam rejiminin
ön hazırlıklarıydı. Anti-semitist “One Minute” tiyatrosu bunun içindi. İçlerinde gerçekten samimi hayırsever dindarların da bulunduğu insanlarımızın Mavi Marmara’yla bile bile ölüme gönderilmesi bunun içindi. Başımıza açacağı muazzam felaketleri henüz idrak edemediğimiz kanlı Suriye politikalarındaki barbarca mezhepçilik bunun içindi. Bize maliyetinin belki de henüz binde birini bile hissetmediğimiz bu politikalar, Müslümanların özünü ve saflığını da zehirlemektedir. Bu zehirli zihniyet elbette ifade ve düşünce özgürlüğünü de hedef alacaktı;
aldı. Cumhuriyet gazetesinin özgürlüğü destekleme girişimine Başbakan’ın tepkisinin altında yatan bu zihniyettir. Ancak yazar çizer takımının bir kısmı bu zalimliği görmezden geliyorlar.

Türkiye’nin çıkış yolu laiklik

Bazıları, dindar insan laik olamaz, laik de dindar olamaz, diyor. Ne büyük cehalet,
“İslamla
laiklik bağdaşamaz”, diyen selefi anlayışı yanlıştır, kandır, gözyaşıdır,
bölünmedir, zorbalıktır.

– Peki bu sürecin devamını nasıl görüyorsunuz?

A.Ç. – “Anayasal tek adamlık” tesis etmeyi amaçlayan bir zorba
nın din istismarında çıtayı daha da yükseltmesi mukadderdir. Batılıların “çok kültürcülük politikaları” başarılı olamadı ve üstüne üstlük bir de ekonomik krizin ortaya çıkardığı işsizlik sorunları var. Bütün bunların bir sonucu olarak Müslümanlara karşı incitici bir kolektif bakışı yansıtan İslamofobi gelişmeye başladı. Zorba zihniyetin temsilcileri de bunu insanlarımızı yönlendirmek için bir fırsat olarak değerlendiriyorlar. Zorba, bu olguyu radikal bir İslamist anlayışını kamufle etmek için kullanıyor. Bu niyeti geç de olsa anlaşılmaya başlandı diye düşünüyorum.

Charlie Hebdo dergisine yapılan baskına karşı Sayın Başbakan ve
Sayın Cumhurbaşkanı’nın tepkilerini
nasıl değerlendiriyorsunuz?


A.Ç.
Erdoğan’ın ve gölge Başbakan’ı Charlie Hebdo katliamının kurbanları için düzenlenen büyük yürüyüşün aynasında artık Türkiye sınırları ötesinde hiçbir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını gördüler. Erdoğan, bu yüzden kibirli küstahlığıyla Batı’ya güya ders vermeye kalkıştı.

Ancak daha dehşet verici olan Başbakan’ın tavrıydı. Başbakan hem kulağı geçen boynuz olmak, hem seçimleri bir nefret ve kutuplaşma kampanyasına oturtacağı mesajını vermek için medeni evrenselliğin bir parçası olmayı seçen Cumhuriyet gazetesini hedef aldı.

  • Başbakan “Alçaklık ve İslam dinine hakaret” nitelemesiyle Cumhuriyet’i ve yazarlarını
    radikal teröristlerin açık hedefi haline getirmiş ve El Kaide lideri Eymen El Zevahiri’nin pozisyonuna düşmüştür.

Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en korkunç fikir ve ifade özgürlüğü ihlali ve skandalıdır. Bunu başbakan adına utanç verici düşüklükte bir çıta sayıyorum. Burada bizi ciddi ciddi düşünmeye sevk etmesi gereken olgu, dini değerlerimizi bir propagandist oyuncu ustalığıyla kullanan saray zorbalarının her türlü suçu işleyecek gözü dönmüş kitleler yaratmış olmalarıdır. Bunlar hepimizin tüylerini ürpertecek şekilde Charlie Hebdo katliamcılarını şehit sayacak, onların şahadet namazlarını gıyaplarında kılacak fanatik cani adaylarıdır.

– Peki, çare nedir veya bu yaşananlardan nasıl bir ders çıkarılmalı?

A.Ç. – Çare; özellikle başı secde görmemişlerin küçümsediği laikliktir. Cumhuriyet laikliği, seküler bir anlayışa dayanır. Dini reddetmez. Tam aksine dinimizin gerçekten olduğu gibi anlaşılması ve öğrenilmesi için çaba gösterir. Nitekim Atatürk’ün talimatı ile Hanefi amele ve Maturidi itikada dayanan Kuran tercümesi ve tefsiri yapılmıştır.

Türkiye, kuruluş sürecinin ilk deneyimi olmasından kaynaklanan bazı hatalara rağmen laiklik ilkesini başarıyla uygulayan tek Müslüman ülkedir. Bunda imam Hanefi, imam Şafi ve imam Maturidi’nin akılcı ve Aleviliğin hoşgörülü çizgisi asıl rolü oynamışlardır. Çünkü bu mezheplerin temsilcileri yaşadıkları çağlarda “Din devletin emrine giremez” diyerek her türlü çıkar ilişkisini ellerinin tersiyle itmiş, daha o zamanlarda bir tür laik anlayışı ortaya koymuşlardır. Bireysel özgür iradenin vazgeçilmez olduğunu kitaplarında ortaya koymuşlardır. “Kâinatın yaratıcısı aklı da yaratmıştır.” demişlerdir.

Bazıları dindar insan laik olamaz, laik de dindar olamaz diyorlar. Ne büyük bir cehalet.
Hanefi-Maturidi ve Alevi Türk İslam geleneği varken “İslamla laiklik bağdaşmaz” diyen
Selefi anlayış yanlıştır. Kandır, gözyaşıdır, bölünmedir, zorbalıktır.

– Tartışmalar yapıldı, raporlar yazıldı ve sonunda AKP’li dört bakanın Yüce Divan’a gitmesi için gerekli oya ulaşılamadı. Yine de AKP’nin hiç küçümsenmeyecek bir sayıdaki milletvekilleri muhalefetle birlikte oykullandılar. Bunun siyasal sonuçları ne olabilir?

A. Ç.
– 17-25 Aralık sadece Cumhuriyet tarihimizin değil, bütün geçmişimizin en büyük yolsuzluk olayıdır. Bu niteliğiyle de yaşanmış belki de en büyük cürümdür. Çünkü bu cürme ilişkin kanıtlar devletin adeta bir suç üretme ve üretilen suçu örtme-kamufle etme mekanizmaları haline getirildiğini düşündürmektedir. Bilirsiniz; bazı seri katillerin işledikleri cinayetlerin sayısı ancak onlar yakalandıktan ve bir şekilde cesetlerin yerlerini göstermeye ikna edildikten sonra anlaşılır. Bizim de bir seri yolsuzlukla karşı karşıya olduğumuzdan endişeleniyorum.
Bugün kurtulduğunu zannedenler bizim iktidarımızda bağımsız yargının önüne çıkarıldıklarında gerçeği göreceğiz. Fakat bu konuda çok hayati bir sorunumuz var.


Sorun şu           : Biz, hukukun üstünlüğü konusunda her zaman problemleri olan bir ülkeydik. Ancak saray muktedirinin içine düştüğü çıkmazdan, ancak hukukun kurumlarını da yerle bir ederek kurtulabileceğini sanması bu problemlerimizi daha da derinleştirdi. Artık hukuk can çekişiyor. Yargıyı neden baskı altında tutuyor biliyor musunuz? Adı lekelenmesin diye değil, ölümüne kadar gücü kaybetmesin diye yapıyor. Bu sadece kendimiz için değil, inandığımız değerler adına da büyük bir tehdit.

Zorbayla Peygamberimizi aynı kefeye koyuyorlar

– Yani siz laik rejim kadar İslamı da tehdit altında görüyorsunuz?

A.Ç.
– Evet ve laik bir Müslüman olarak “Din elden gidiyor” diye korkuyorum. Samimi,
has, sahici dindarlarımız da “laiklik elden gidiyor” diye korkmalılar. Bakın Kemal Bey son grup konuşmasında din suiistimalinin ibret verici örneklerini sıraladı. Şirk dahil, neler yok ki bu suiistimaller arasında. Bir zorbayı peygamber efendimizle aynı statüye sokmaktan tutun da onun komplo, kumpas ve entrikalarına ilahi bir anlam yüklemeye kadar her şey.


– Sizce bu tarz bir “dindar-laik” ilişkisi mümkün
mü?


A.Ç
. – Ben düşünce ve ifade özgürlüğünün önemli boyutunu din ve inanç özgürlüğünün oluşturduğuna inanan bir insan olarak dindarlarla hukukun üstünlüğü ilkesinin hayata geçirildiği bir anayasal çerçevede buluşacağımızı düşünüyorum. 2015 seçimleri ülkemizin kuruluş ayarlarına geri döneceği bir seçim olacaktır. Mutlak bir hukukun üstünlüğü, hukuk altında yönetim ve kuvvetler ayrılığı rejimini hep birlikte yaşadıklarımızdan dersler çıkararak tesis edeceğiz.


– Sağlık Bakanlığı’nın önceki müsteşarlarından
ve bir hekim olarak AKP’nin sağlık sistemiyle devlet hastaneleri ve özel hastanelerde muayene ücretlerinin ne olduğunu anlatır mısınız?


A.Ç.
– Geçmişte devlet ve üniversite hastaneleri SGK kapsamı içindeydi.
Ödeme gücü olmayan vatandaşların ödemelerini de Yeşil Kart üzerinden devlet yapıyordu.


– Yeşil kart o zaman da vardı. Yani bu
AKP’nin getirdiği bir yenilik değil…


A.Ç
. – Tabii ki vardı. Benim Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olduğum dönemde Yeşil Kart uygulamaya girdi. Yeşil Kart vatandaşı kaymakam kapılarından kurtarmıştır. Sosyal devletin gereği de budur. Fakat AKP, Sağlıkta dönüşüm projesi adı altında bir performans sistemi getirdi. Yani sağlık personeli sağlıkla ilgili ne kadar iş yaparsa, ne kadar film, ne kadar tomografi çektirirse, ne kadar ameliyat, sezaryen yaparsa o kadar para alacak.

Bu hem çağdaş değildi hem de tıp etiği açısından dejenerasyona yol açacak bir sistemdi. Ameliyatlarda yüzde 140’lara varan artış oldu. Özel hastanelerde ameliyat oranı yüzde 500’ü geçti. Bütün bunlar bir araya gelince sağlık sisteminin finansmanı çöktü.

Sağlık sisteminde vatandaş dolandırılıyor

– Nasıl?

A.Ç.
– Vatandaş hem sağlık primi öder hem de vergi verirken katkı payı denilen bir uygulama ortaya attılar. Yani hastanelerde yapılan bütün işlemler için ek ücret alınacak. Oysa AKP’nin iddiası muayenehaneleri kapatarak vatandaşın cepten sağlık harcamalarını düşürmekti. Tam aksi gerçekleşti. AKP döneminde vatandaşın cepten sağlık harcamalarında olağanüstü bir artış oldu.

2002’de vatandaş cebinden 92 dolarlık sağlık harcaması yaparken bu rakam şimdi 151 dolara çıktı. Bu sosyal devlet ilkesine de aykırı. Bu bir zamanlar “paran yoksa öl” siyasetinin yeniden canlanmasıdır. Bu noktada vatandaş kaliteli sağlık hizmeti almaktan çok uzaktadır.

– Peki, bir reçete kaça mal oluyor?

A.Ç
. – Beş liralık bir diyabet ilacı almaya gidiyorsunuz. Bu katkı payları yüzünden bu size
30-35 liraya mal oluyor. Böyle saçma bir sistem olur mu? Vatandaş bunu vermemek için
sosyal hakkından feragat edip kendi cebinden ilaç parası ödüyor.


2002’de sağlık harcamaları 18 milyar liraydı. Bugün toplam sağlık harcaması 76 milyar liraya çıktı. Oysa AKP’nin iddiası sağlık harcamalarını düşürmekti. Kişi başına neredeyse bir milyar lira düşüyor. Bu paralarla kaliteli sağlık hizmeti vermek yerine vatandaş dolandırılıyor mu dolandırılmıyor mu?

– Haziran 2015’ten sonra özel hastanelerin SGK kapsamından çıkarılacağı dedikoduları var. Yoksa IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların bu konudabaskı ya da talepleri mi var?

A.Ç. – Bunu yapabilirler. Bakın, bunlar önce ihtiyaç fazlası özel poliklinik açılmasını
teşvik ettiler. Yurtdışından bunlara cihazlar ithal ettiler. Sonra bu polikliniklerin tekelleşmesine yol açacak genelgeler yayımladılar. O kadar çok poliklinik kapandı ki, Türkiye cihaz mezarlığına döndü. Bütün İngiltere’deki toplam tomografi sayısı İstanbul’dakine eşit.
Tomografi radyasyondur. Bizde o kadar çok gereksiz tomografi çekildi ki, birbirimize radyasyon yayar hale geldik. Gelecekte bu yüzden kanser riskinin çok yüksek olacağını söyleyebilirim.

IMF ve Dünya Bankası’nın özel hastanelerin SGK kapsamından çıkarılması için baskı yaptıkları doğru olabilir. Çünkü gereksiz sağlık harcamaları cari açığın önemli unsurlarından biri haline geldi. Batılılar ülkenizin borcunuzun geri ödeme kapasitesinin düşmemesine bakarlar.
Özel hastanelerin birçoğu yabancı bankalardan borçlanmış durumda.
Onlar kendi paralarını geri almanın hesabı içindeler. 

PORTRE 

DR. AYTUN ÇIRAY
 


İzmir, Bayındır, 1957
 doğumlu. 1988’de iç hastalıkları uzmanı oldu. 1989’da başhekimliğe, 1993’te Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı. 1997’de
kendi isteğiyle
 müsteşarlıktan istifa etti. Bir süre sonra Başbakanlık danışmanlığına atandı. Ancak 2005’te istifa etti. PETKİM, ERDEMİR, İSDEMİR gibi kurumlarda
yönetim görevlerinde bulundu. Dünya Bankası’yla 2. Sağlık Projesi Anlaşması müzakerelerine başkanlık etti. Hüsamettin Cindoruk liderliğindeki DP’nin bir süre
genel başkan
 yardımcısı oldu. Daha sonra CHP’ye geçerek 2011 genel seçimlerinde
İzmir milletvekili seçildi. CHP PM üyesi.

========================================

Dostlar,

Bu gün Cumhuriyet’te Leyla Tavşanoğlu‘nun geleneksel pazar söyleşilerinden biri daha yayımlandı. Konuğu ise, sevgili meslektaşımız Dr. Aytun Çıray..

Sağlık sorunları da dahil, AKP’nin ve 12. CB – yarı başkan bay RTE’nin despotik gidişleri tartışılıyor.. Okunması gereken kapsamlı bir söyleşi.. Paylaşmak istiyoruz..

Geçmişte biz de Sayın Tavşanoğlu’nun Pazar Söyleşisi konuğu olmuştuk 2 kez :

  1. Sağlıkta Uganda Düzeni. Söyleşi, Leyla Tavşanoğlu ile, Cumhuriyet Gazetesi, 09.01.2000
  2. Hasta Müşteri Değildir. Söyleşi, Leyla Tavşanoğlu ile, Cumhuriyet Gazetesi, 18.04.2004

Sevgi ve saygı ile,
01.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net