ZORBA KADERİMİZE HÜKMEDİYOR!


ZORBA KADERİMİZE HÜKMEDİYOR!

CHP PM üyesi İzmir Milletvekili Dr. Aytun Çıray, Erdoğan’ı inanç simsarlığıyla suçluyor:

Partisine “Ak” dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba, kaderimize hükmediyor.
Tek
 adam rejiminin son rötuşları yapılıyor. Dinimizin istismarına dayalı politikalar
son hızla ilerliyor.
 

Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık ’64üzenine en büyük katkıyı başta “yetmez ama evet” kampanyacıları yaptı. Bir kısım aydınlar da kasıtlı olarak görmezden geldiler.

Haber görseli

CHP PM üyesi ve İzmir milletvekili Dr. Aytun Çıray, ülkenin içinde bulunduğu
zorbalık rejimine isyan ediyor.

“AKP 12 yılda milletin şuurunu Goebbels’e (Hitler’in Propaganda Bakanı) rahmet  okutacak bir propagandayla önemli ölçüde değiştirdi. Türkiye yıkılmış bir devlet görüntüsü veriyor” diyor. Çıray, içinden geçtiğimiz dehşet sürecini de şöyle değerlendiriyor:

“Partisine ‘AK’ dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba kaderimize hükmediyor.
Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık düzenine en büyük katkıyı başta ‘Yetmez ama evet’ kampanyacıları yaptı. AKP’nin izlediği bu siyasetlerle her türlü suçu işleyecek nitelikte gözü dönmüş kitleler yarattılar.”
 

– Fransa’da yaşanan terör olayının ülkemize yansımalarını değerlendirmeye geçmeden önce içinden geçtiğimiz süreçte nasıl bir Türkiye tablosu çizersiniz?

A. Ç. – Öncelikle ifade etmek isterim ki düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda tarihimizin en karanlık dönemini yaşıyoruz. Yaşadığımız nasıl bir Türkiye? Kavramların içi boşaltılarak kafası karıştırılmış bir Türkiye… AKP iktidarının 12 yıllık sürecinde her sabah şokla uyandırılmış, her gece şokla yatırılmış bir milletin kolektif şuurunun Goebbels’e rahmet okutacak bir propaganda ile önemli ölçüde değiştirildiği, reflekslerinin zayıflatıldığı bir Türkiye… Cumhurbaşkanı tarafından anayasası askıya alınmış, yargı bağımsızlığı dip yapmış, ülkenin büyük bir bölümünde bayrağı ve güvenlik gücü olmayan; yani bir terör örgütüne egemenlik devri yapmış bir Türkiye… Bu devlet krizinden öteye bir durumdur ve yıkılmış bir devlet görüntüsüdür. Devlet 2015’ten sonra yeniden kurulacaktır ama nasıl kurulacaktır? Bu açıdan 2015 seçimleri gerçekten tarihidir. Biz yetki istiyoruz.

Fransa’da yaşanan katliam birçok tartışmayı
gündeme getirdi. Başbakan Davutoğlu da terörü telin etmek için yapılan “Cumhuriyet” yürüyüşüne katıldı. Tüm dünya liderleri
bu cinayetleri sadece terör
olarak adlandırmak gerektiğini, “İslami terör” denmemesi gerektiğini söylediler. Bu bağlamda ülkemizde kutsal din değerleri ile özgürlükler arasında nasıl bir ilişki var?

A. Ç. – Doğru olan budur. Barış ve kardeşlik dini olan İslamı (AS: çoook ciddi soru işaretlerimiz var… Kuran’dsa bir yığın ayet tam da bunun tersini yazıyor!) terörle ilişkilendirmek gerçek Müslümanlara zulümdür. Ancak biz Müslümanlara düşen de dinimizi siyasetin çamurlu sahasına çekmek isteyenlere izin vermemektir. Aksi karanlıktır. Bugün ülkemiz böyle bir dönemden geçmektedir. Partisine “AK” dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba, kaderimize hükmediyor. Tek adam rejiminin son rötuşları yapılıyor. Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık düzenine en büyük katkıyı başta “yetmez ama evet” kampanyacıları yaptılar. Bir kısım aydınlar ise kasıtlı olarak görmezlikten geldiler. Bir zorbanın dinimizin kutsal değerlerini evrensel ve insani değerlerle ters düşüyormuş gibi takdim etmesinin yolunu açtılar.

– “Din istismarcılığına dayanan zorba bir rejim”e gittiğimizi neye dayanarak söylüyorsunuz?

A.Ç. – Erdoğan’
ın medya tarafından efsaneleştirilen Hamas-Müslüman kardeşler merkezli Mısır-Ortadoğu politikalarını hatırlayın. Dinimizin istismarına dayalı bu politikalar esasen anayasal düzenimizin kendisini dinle meşrulaştırmaya kalkışacak bir tek adam rejiminin
ön hazırlıklarıydı. Anti-semitist “One Minute” tiyatrosu bunun içindi. İçlerinde gerçekten samimi hayırsever dindarların da bulunduğu insanlarımızın Mavi Marmara’yla bile bile ölüme gönderilmesi bunun içindi. Başımıza açacağı muazzam felaketleri henüz idrak edemediğimiz kanlı Suriye politikalarındaki barbarca mezhepçilik bunun içindi. Bize maliyetinin belki de henüz binde birini bile hissetmediğimiz bu politikalar, Müslümanların özünü ve saflığını da zehirlemektedir. Bu zehirli zihniyet elbette ifade ve düşünce özgürlüğünü de hedef alacaktı;
aldı. Cumhuriyet gazetesinin özgürlüğü destekleme girişimine Başbakan’ın tepkisinin altında yatan bu zihniyettir. Ancak yazar çizer takımının bir kısmı bu zalimliği görmezden geliyorlar.

Türkiye’nin çıkış yolu laiklik

Bazıları, dindar insan laik olamaz, laik de dindar olamaz, diyor. Ne büyük cehalet,
“İslamla
laiklik bağdaşamaz”, diyen selefi anlayışı yanlıştır, kandır, gözyaşıdır,
bölünmedir, zorbalıktır.

– Peki bu sürecin devamını nasıl görüyorsunuz?

A.Ç. – “Anayasal tek adamlık” tesis etmeyi amaçlayan bir zorba
nın din istismarında çıtayı daha da yükseltmesi mukadderdir. Batılıların “çok kültürcülük politikaları” başarılı olamadı ve üstüne üstlük bir de ekonomik krizin ortaya çıkardığı işsizlik sorunları var. Bütün bunların bir sonucu olarak Müslümanlara karşı incitici bir kolektif bakışı yansıtan İslamofobi gelişmeye başladı. Zorba zihniyetin temsilcileri de bunu insanlarımızı yönlendirmek için bir fırsat olarak değerlendiriyorlar. Zorba, bu olguyu radikal bir İslamist anlayışını kamufle etmek için kullanıyor. Bu niyeti geç de olsa anlaşılmaya başlandı diye düşünüyorum.

Charlie Hebdo dergisine yapılan baskına karşı Sayın Başbakan ve
Sayın Cumhurbaşkanı’nın tepkilerini
nasıl değerlendiriyorsunuz?


A.Ç.
Erdoğan’ın ve gölge Başbakan’ı Charlie Hebdo katliamının kurbanları için düzenlenen büyük yürüyüşün aynasında artık Türkiye sınırları ötesinde hiçbir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını gördüler. Erdoğan, bu yüzden kibirli küstahlığıyla Batı’ya güya ders vermeye kalkıştı.

Ancak daha dehşet verici olan Başbakan’ın tavrıydı. Başbakan hem kulağı geçen boynuz olmak, hem seçimleri bir nefret ve kutuplaşma kampanyasına oturtacağı mesajını vermek için medeni evrenselliğin bir parçası olmayı seçen Cumhuriyet gazetesini hedef aldı.

  • Başbakan “Alçaklık ve İslam dinine hakaret” nitelemesiyle Cumhuriyet’i ve yazarlarını
    radikal teröristlerin açık hedefi haline getirmiş ve El Kaide lideri Eymen El Zevahiri’nin pozisyonuna düşmüştür.

Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en korkunç fikir ve ifade özgürlüğü ihlali ve skandalıdır. Bunu başbakan adına utanç verici düşüklükte bir çıta sayıyorum. Burada bizi ciddi ciddi düşünmeye sevk etmesi gereken olgu, dini değerlerimizi bir propagandist oyuncu ustalığıyla kullanan saray zorbalarının her türlü suçu işleyecek gözü dönmüş kitleler yaratmış olmalarıdır. Bunlar hepimizin tüylerini ürpertecek şekilde Charlie Hebdo katliamcılarını şehit sayacak, onların şahadet namazlarını gıyaplarında kılacak fanatik cani adaylarıdır.

– Peki, çare nedir veya bu yaşananlardan nasıl bir ders çıkarılmalı?

A.Ç. – Çare; özellikle başı secde görmemişlerin küçümsediği laikliktir. Cumhuriyet laikliği, seküler bir anlayışa dayanır. Dini reddetmez. Tam aksine dinimizin gerçekten olduğu gibi anlaşılması ve öğrenilmesi için çaba gösterir. Nitekim Atatürk’ün talimatı ile Hanefi amele ve Maturidi itikada dayanan Kuran tercümesi ve tefsiri yapılmıştır.

Türkiye, kuruluş sürecinin ilk deneyimi olmasından kaynaklanan bazı hatalara rağmen laiklik ilkesini başarıyla uygulayan tek Müslüman ülkedir. Bunda imam Hanefi, imam Şafi ve imam Maturidi’nin akılcı ve Aleviliğin hoşgörülü çizgisi asıl rolü oynamışlardır. Çünkü bu mezheplerin temsilcileri yaşadıkları çağlarda “Din devletin emrine giremez” diyerek her türlü çıkar ilişkisini ellerinin tersiyle itmiş, daha o zamanlarda bir tür laik anlayışı ortaya koymuşlardır. Bireysel özgür iradenin vazgeçilmez olduğunu kitaplarında ortaya koymuşlardır. “Kâinatın yaratıcısı aklı da yaratmıştır.” demişlerdir.

Bazıları dindar insan laik olamaz, laik de dindar olamaz diyorlar. Ne büyük bir cehalet.
Hanefi-Maturidi ve Alevi Türk İslam geleneği varken “İslamla laiklik bağdaşmaz” diyen
Selefi anlayış yanlıştır. Kandır, gözyaşıdır, bölünmedir, zorbalıktır.

– Tartışmalar yapıldı, raporlar yazıldı ve sonunda AKP’li dört bakanın Yüce Divan’a gitmesi için gerekli oya ulaşılamadı. Yine de AKP’nin hiç küçümsenmeyecek bir sayıdaki milletvekilleri muhalefetle birlikte oykullandılar. Bunun siyasal sonuçları ne olabilir?

A. Ç.
– 17-25 Aralık sadece Cumhuriyet tarihimizin değil, bütün geçmişimizin en büyük yolsuzluk olayıdır. Bu niteliğiyle de yaşanmış belki de en büyük cürümdür. Çünkü bu cürme ilişkin kanıtlar devletin adeta bir suç üretme ve üretilen suçu örtme-kamufle etme mekanizmaları haline getirildiğini düşündürmektedir. Bilirsiniz; bazı seri katillerin işledikleri cinayetlerin sayısı ancak onlar yakalandıktan ve bir şekilde cesetlerin yerlerini göstermeye ikna edildikten sonra anlaşılır. Bizim de bir seri yolsuzlukla karşı karşıya olduğumuzdan endişeleniyorum.
Bugün kurtulduğunu zannedenler bizim iktidarımızda bağımsız yargının önüne çıkarıldıklarında gerçeği göreceğiz. Fakat bu konuda çok hayati bir sorunumuz var.


Sorun şu           : Biz, hukukun üstünlüğü konusunda her zaman problemleri olan bir ülkeydik. Ancak saray muktedirinin içine düştüğü çıkmazdan, ancak hukukun kurumlarını da yerle bir ederek kurtulabileceğini sanması bu problemlerimizi daha da derinleştirdi. Artık hukuk can çekişiyor. Yargıyı neden baskı altında tutuyor biliyor musunuz? Adı lekelenmesin diye değil, ölümüne kadar gücü kaybetmesin diye yapıyor. Bu sadece kendimiz için değil, inandığımız değerler adına da büyük bir tehdit.

Zorbayla Peygamberimizi aynı kefeye koyuyorlar

– Yani siz laik rejim kadar İslamı da tehdit altında görüyorsunuz?

A.Ç.
– Evet ve laik bir Müslüman olarak “Din elden gidiyor” diye korkuyorum. Samimi,
has, sahici dindarlarımız da “laiklik elden gidiyor” diye korkmalılar. Bakın Kemal Bey son grup konuşmasında din suiistimalinin ibret verici örneklerini sıraladı. Şirk dahil, neler yok ki bu suiistimaller arasında. Bir zorbayı peygamber efendimizle aynı statüye sokmaktan tutun da onun komplo, kumpas ve entrikalarına ilahi bir anlam yüklemeye kadar her şey.


– Sizce bu tarz bir “dindar-laik” ilişkisi mümkün
mü?


A.Ç
. – Ben düşünce ve ifade özgürlüğünün önemli boyutunu din ve inanç özgürlüğünün oluşturduğuna inanan bir insan olarak dindarlarla hukukun üstünlüğü ilkesinin hayata geçirildiği bir anayasal çerçevede buluşacağımızı düşünüyorum. 2015 seçimleri ülkemizin kuruluş ayarlarına geri döneceği bir seçim olacaktır. Mutlak bir hukukun üstünlüğü, hukuk altında yönetim ve kuvvetler ayrılığı rejimini hep birlikte yaşadıklarımızdan dersler çıkararak tesis edeceğiz.


– Sağlık Bakanlığı’nın önceki müsteşarlarından
ve bir hekim olarak AKP’nin sağlık sistemiyle devlet hastaneleri ve özel hastanelerde muayene ücretlerinin ne olduğunu anlatır mısınız?


A.Ç.
– Geçmişte devlet ve üniversite hastaneleri SGK kapsamı içindeydi.
Ödeme gücü olmayan vatandaşların ödemelerini de Yeşil Kart üzerinden devlet yapıyordu.


– Yeşil kart o zaman da vardı. Yani bu
AKP’nin getirdiği bir yenilik değil…


A.Ç
. – Tabii ki vardı. Benim Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olduğum dönemde Yeşil Kart uygulamaya girdi. Yeşil Kart vatandaşı kaymakam kapılarından kurtarmıştır. Sosyal devletin gereği de budur. Fakat AKP, Sağlıkta dönüşüm projesi adı altında bir performans sistemi getirdi. Yani sağlık personeli sağlıkla ilgili ne kadar iş yaparsa, ne kadar film, ne kadar tomografi çektirirse, ne kadar ameliyat, sezaryen yaparsa o kadar para alacak.

Bu hem çağdaş değildi hem de tıp etiği açısından dejenerasyona yol açacak bir sistemdi. Ameliyatlarda yüzde 140’lara varan artış oldu. Özel hastanelerde ameliyat oranı yüzde 500’ü geçti. Bütün bunlar bir araya gelince sağlık sisteminin finansmanı çöktü.

Sağlık sisteminde vatandaş dolandırılıyor

– Nasıl?

A.Ç.
– Vatandaş hem sağlık primi öder hem de vergi verirken katkı payı denilen bir uygulama ortaya attılar. Yani hastanelerde yapılan bütün işlemler için ek ücret alınacak. Oysa AKP’nin iddiası muayenehaneleri kapatarak vatandaşın cepten sağlık harcamalarını düşürmekti. Tam aksi gerçekleşti. AKP döneminde vatandaşın cepten sağlık harcamalarında olağanüstü bir artış oldu.

2002’de vatandaş cebinden 92 dolarlık sağlık harcaması yaparken bu rakam şimdi 151 dolara çıktı. Bu sosyal devlet ilkesine de aykırı. Bu bir zamanlar “paran yoksa öl” siyasetinin yeniden canlanmasıdır. Bu noktada vatandaş kaliteli sağlık hizmeti almaktan çok uzaktadır.

– Peki, bir reçete kaça mal oluyor?

A.Ç
. – Beş liralık bir diyabet ilacı almaya gidiyorsunuz. Bu katkı payları yüzünden bu size
30-35 liraya mal oluyor. Böyle saçma bir sistem olur mu? Vatandaş bunu vermemek için
sosyal hakkından feragat edip kendi cebinden ilaç parası ödüyor.


2002’de sağlık harcamaları 18 milyar liraydı. Bugün toplam sağlık harcaması 76 milyar liraya çıktı. Oysa AKP’nin iddiası sağlık harcamalarını düşürmekti. Kişi başına neredeyse bir milyar lira düşüyor. Bu paralarla kaliteli sağlık hizmeti vermek yerine vatandaş dolandırılıyor mu dolandırılmıyor mu?

– Haziran 2015’ten sonra özel hastanelerin SGK kapsamından çıkarılacağı dedikoduları var. Yoksa IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların bu konudabaskı ya da talepleri mi var?

A.Ç. – Bunu yapabilirler. Bakın, bunlar önce ihtiyaç fazlası özel poliklinik açılmasını
teşvik ettiler. Yurtdışından bunlara cihazlar ithal ettiler. Sonra bu polikliniklerin tekelleşmesine yol açacak genelgeler yayımladılar. O kadar çok poliklinik kapandı ki, Türkiye cihaz mezarlığına döndü. Bütün İngiltere’deki toplam tomografi sayısı İstanbul’dakine eşit.
Tomografi radyasyondur. Bizde o kadar çok gereksiz tomografi çekildi ki, birbirimize radyasyon yayar hale geldik. Gelecekte bu yüzden kanser riskinin çok yüksek olacağını söyleyebilirim.

IMF ve Dünya Bankası’nın özel hastanelerin SGK kapsamından çıkarılması için baskı yaptıkları doğru olabilir. Çünkü gereksiz sağlık harcamaları cari açığın önemli unsurlarından biri haline geldi. Batılılar ülkenizin borcunuzun geri ödeme kapasitesinin düşmemesine bakarlar.
Özel hastanelerin birçoğu yabancı bankalardan borçlanmış durumda.
Onlar kendi paralarını geri almanın hesabı içindeler. 

PORTRE 

DR. AYTUN ÇIRAY
 


İzmir, Bayındır, 1957
 doğumlu. 1988’de iç hastalıkları uzmanı oldu. 1989’da başhekimliğe, 1993’te Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı. 1997’de
kendi isteğiyle
 müsteşarlıktan istifa etti. Bir süre sonra Başbakanlık danışmanlığına atandı. Ancak 2005’te istifa etti. PETKİM, ERDEMİR, İSDEMİR gibi kurumlarda
yönetim görevlerinde bulundu. Dünya Bankası’yla 2. Sağlık Projesi Anlaşması müzakerelerine başkanlık etti. Hüsamettin Cindoruk liderliğindeki DP’nin bir süre
genel başkan
 yardımcısı oldu. Daha sonra CHP’ye geçerek 2011 genel seçimlerinde
İzmir milletvekili seçildi. CHP PM üyesi.

========================================

Dostlar,

Bu gün Cumhuriyet’te Leyla Tavşanoğlu‘nun geleneksel pazar söyleşilerinden biri daha yayımlandı. Konuğu ise, sevgili meslektaşımız Dr. Aytun Çıray..

Sağlık sorunları da dahil, AKP’nin ve 12. CB – yarı başkan bay RTE’nin despotik gidişleri tartışılıyor.. Okunması gereken kapsamlı bir söyleşi.. Paylaşmak istiyoruz..

Geçmişte biz de Sayın Tavşanoğlu’nun Pazar Söyleşisi konuğu olmuştuk 2 kez :

  1. Sağlıkta Uganda Düzeni. Söyleşi, Leyla Tavşanoğlu ile, Cumhuriyet Gazetesi, 09.01.2000
  2. Hasta Müşteri Değildir. Söyleşi, Leyla Tavşanoğlu ile, Cumhuriyet Gazetesi, 18.04.2004

Sevgi ve saygı ile,
01.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Batı intikam alıyor : Ortadoğu’dan Atatürk’ün izi silinmeye çalışılıyor!

Batı intikam alıyor :

Ortadoğu’dan Atatürk’ün izi silinmeye çalışılıyor!

Hüsnü Mahalli, Ortadoğu’dan Atatürk’ün izinin silinmeye çalışıldığını savundu

Ortadoğu’yu en iyi bilen isimlerden biri olan Hüsnü Mahalli’ye göre Arap Baharı olarak sunulan halk hareketleri Batı tarafından, bölgedeki

tam bağımsızlık, antiemperyalizm felsefesi güden laik rejimleri devirmek

amacıyla tetikleniyor.

Mahalli, “Türkiye’de Atatürk Cumhuriyeti felsefesinden kurtulmanın çabası nasıl devam ediyorsa bu coğrafyanın tümünde de cumhuriyetler ortadan kaldırılmak isteniyor.” diyor.

LEYLA TAVŞANOĞLU’nun söyleşisi 

Cumhuriyet 31.03.2013

SÖYLEŞİ
Leyla Tavşanoğlu

Hüsnü Mahalli’ye göre Atatürk Cumhuriyeti felsefesi Ortadoğu’dan silinmek isteniyor.

Batı uyumlu İslam peşinde

Dikkat edin. Şimdiki hedef Türkiye’de Atatürk Cumhuriyeti felsefesinden kurtulmanın çabası nasıl devam ediyorsa bu coğrafyanın tümünde de Atatürk’ün ürünü olan cumhuriyetler ortadan kaldırılmak isteniyor. Niye Katar’da, Suudi Arabistan’da bir şey olmuyor?

Sünnilikle beslenmiş bu coğrafyadaki bir Arap devletler topluluğu Şii İran’ı sıkıştırabilir. Hüsnü Mübarek de ABD uşağıydı ama din adına konuşmazdı. Çünkü laikti. Ama bugün artık o coğrafyadaki toplumlara din adına konuşan Mursi gibi, Erdoğan gibi birileri gerekiyor.

LEYLA TAVŞANOĞLU

Kırk yıldır Türkiye’de yaşayan Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahalli, Ortadoğu coğrafyasını en iyi bilen kişilerden birisi. Mahalli, sözüm ona Arap Baharı olarak sunulan halk hareketlerinin aslında Batı tarafından, bölgedeki tam bağımsızlık, anti-emperyalizm felsefesi güden laik rejimleri devirmek amacıyla tetiklendiğini söylüyor. Batı’nın, bu coğrafyada yaşayan insanlara kibirle tepeden baktığını ve “hiçbiriniz beş para etmezsiniz” tavrı içinde olduğunun da altını çiziyor.

– ABD Başkanı Obama’nın İsrail’i ziyareti sırasında İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Mavi Marmara gemisi baskını nedeniyle neredeyse olaydan üç yıl sonra Türkiye’den özür dilemesini nasıl analiz ediyorsunuz?

H.M. –
 Bu coğrafyada her şey birbirine bağlı. Son on beş gündür meydana gelen gelişmelere bakarsanız bunu anlarsınız. Önce Suriyeli muhaliflerin geçici hükümeti İstanbul’da kuruldu ve başına Amerikan vatandaşı bir Kürt seçildi.
Peşinden, Türkiye’nin bölgesel hesapları ve Suriye’nin geleceği açısından çok önemli olan Öcalan’ın açıklamaları geldi. Bir gün sonra Obama’nın arabuluculuğuyla Netanyahu, Erdoğan’ı aradı ve özür diledi. Ama ondan 4-5 gün önce Başbakan Erdoğan, “Siyonizmle ilgili sözlerim yanlış anlaşıldı” dedi. Obama İsrail’deyken “Lübnan’daki Hizbullah terör örgütüdür” dedi. Bir gün sonra içinde Hizbullah’ın bulunduğu Lübnan hükümetinin başı Mikati ABD ve Suudilerin baskısı sonucu istifa etti. Bölge çok sıcak ve tehlikeli bir süreç içine sürükleniyor. Lübnan’da iç savaş riski var. Böyle bir savaş Esad’a karşı olan herkesi mutlu eder. Sırada Irak, ardından da İran olur. Yakında da Netanyahu Ankara’ya gelirse hiç kimse şaşırmasın.

– 40 yıldır Türkiye’de yaşayan ve gazetecilik yapan bir Suriyeli olarak Suriyeli muhaliflere Türkiye’nin kucak açması sizce ne anlama geliyor?

H. M. – Olayların ilk başladığı günlerde ben, “Bütün bu coğrafyaya yönelik, Arap Baharı denilen büyük bir oyun oynanıyor. Aslında bu bir kanlı bahardır. Suriye üzerinde yazılan senaryoların hiçbiri doğru değildir. Tümü yalan ve zorlamadır. Bütün dünya üzerine çullansa Esad gitmez” dedim.

Bunun üç-beş temel nedeni vardı. Çin’in vetosu, İran’ın desteği gibi dış etkenlerden söz etmiyorum. Ama içeride kim ne derse desin bugün bile bir seçim yapılsa Esad oyların en az % 60’ını alır. Suriye’nin sosyolojik yapısı radikal İslamcı bir yönetime elvermez. Çünkü nüfusun %10’u Alevi, % 15’i Hıristiyan, % 5’i Dürzi, % 3’ü İsmaili, % 10’u Kürt, geri kalan da Sünni. Ama Sünnilerin de yarıdan fazlası Esad yanlısı. Örneğin Baas Partisi. Baas Partisi’nin % 90-95’i Sünni. Parlamentoda 230 milletvekili var. Alevi milletvekillerinin sayısı dokuz. Otuz üç kişilik Bakanlar Kurulu’nda iki Alevi bakan var.

– Peki, Suriye bağlamında Ankara’nın politikasını nasıl görüyorsunuz?

H.M. – Türkiye’nin Suriye konusunda yürüttüğü müdahil anlamda politikası olmasaydı Suriye sorunu on günde çözülmüştü. Zaten siyasi partiler yasası çıkmış, anayasa değişmişti. Esad o zaman, “Biz seçime hazırız. Uluslararası gözlemcilerin gözetiminde seçimlere gidelim” dedi. Ama muhalefet yine “İstemezük” dedi. Bu istemezükçülerin arkasında da Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye vardı. Çünkü onların Suriye’ye yönelik bir projesi vardı. Bakın, daha Suriye’den hiç kimse kaçmamışken Türkiye’de kamplar kuruldu. Sonra da Özgür Suriye Ordusu denilen oluşum ortaya çıktı. Suriye’deki muhalefetin bütün lojistik desteğinin tümünün Türkiye’den gittiğini dünya âlem biliyor. Bunu ben değil, ABD, İngiliz, Fransız, Alman medyaları söylüyor. Ben söylesem, “Hüsnü taraf tutuyor. Onun için böyle konuşuyor” diyecekler. Ama benim bütün söylediklerim bu Batı medya organlarında yer aldı. Burada en önemli nokta şu: Ürdün, Irak, Lübnan Arap olmalarına rağmen Suriye’ye müdahil olmuyor da Arap olmayan Türkiye müdahil oluyor. Bütün bu yapılanlar 50-60 yıl sonra tartışılacaktır. Çünkü bu, bölgede Osmanlı’yı çağrıştırıyor.

ABD vatandaşları yerleştiriliyor

Bu coğrafyada değişen iktidarların yerine gelen adamlara bakarsanız ortak noktalarını görürsünüz

– Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun neo-Osmanlıcılık düşleri mi?

H.M. – Ahmet Bey’in ne düşündüğü çok da önemli değil. Ama Arap entelijansiyası tarafından bakıldığında Osmanlı hayallerinin görüldüğü düşünülüyor. Yani endişe şu: “Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Osmanlı 1516’daki Merci Dabık Savaşı’yla Arap âlemini ele geçirdi. Şimdi aynı rüyalarla Suriye’den girip Arap âlemini ele geçirecek.”

Ama bu coğrafyada esas plan o değil. Esas plana bakalım. Arap Baharı Tunus’ta başladı. Libya, Mısır,Yemen ve Suriye’de devam etti. Sayı olarak 22 Arap ülkesi var. Tunus ve Mısır’da Arap Baharı oldu. Libya ise zaten işgal edildi.
Öbür Arap ülkelerinde neden Arap Baharı yaşanmadı?

H.M. – Onların alayı Amerikan uşağı olduğu için oralarda bahar mahar olmaz. Bir de bütün bu Arap Baharı’na maruz kalan ülkelerin hepsi cumhuriyet. Öbürlerine ve sistemlerine bakın. Tunus, Libya, Mısır, Suriye’de hep Atatürk felsefesi hâkimdi. Suriye’de tabii ki hâlâ öyle. Atatürk felsefesi yani tam bağımsız, anti-emperyalist rejimler.

Bakın, bu coğrafyada ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşının lideri olduğu için ben Atatürk’ün ismini kullanıyorum. Dolayısıyla dikkat edin. Şimdiki hedef Türkiye’de Atatürk Cumhuriyeti felsefesinden kurtulmanın çabası nasıl devam ediyorsa bu coğrafyanın tümünde de Atatürk’ün ürünü olan cumhuriyetler ortadan kaldırılmak isteniyor. Niye Katar’da, Suudi Arabistan’da bir şey olmuyor? Batı yüz yıl sonra bu cumhuriyet felsefesinden intikam almak istiyor.

Peki, Suriye geçici yönetimi başbakanı seçiminin İstanbul’da yapılmasına ne diyorsunuz?

H.M. – Adam ABD’nin Teksas eyaletinde Houston’da 22 yıldır yaşayan Amerikan vatandaşı bir Suriyeli. Adı da Ghassan Hito. Suriye muhalefet koalisyonunun mücadelesinde hiçbir dönem bu adamın adı yoktu. Hito’nun eşi de Hıristiyan Amerikalı. Hito yıllardır bir Amerikan iletişim teknolojisi şirketinde yöneticilik yapıyormuş. Bu da çok önemli ve dikkat çekici. Libya’da Kaddafi rejimi devrildi. Abdürrahim El Keibisimli ABD vatandaşı Kaddafi’den sonraki ilk Libya başbakanı oldu. Onun da adı hiç duyulmamıştı. O da ne tesadüftür ki iletişim teknolojisi uzmanı. Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi de ABD vatandaşı. NASA’da (ABD Havacılık ve Uzay Dairesi Başkanlığı) çalışmış.

Irak’ta ABD işgali sonrası ilk başbakan da nasıl bir rastlantıysa hem ABD hem de İngiliz vatandaşı olan Allawi’ydi. Kaderin bir cilvesi birkaç gün önce İstanbul’da Hito seçilirken Allawi de İstanbul’da, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla görüşüyordu. Ben gizli bir şey söylemiyorum. Bu coğrafyada değişen iktidarların yerine ABD’den sipariş edilen insanlar getirilip yerleştiriliyor.

Yani, ABD’li düşünür Huntington’ın medeniyetler çatışması kuramına göre bu coğrafyada uyumlu İslam mı isteniyor?

H.M. – Kesinlikle öyle. Öbür düşünür Fukuyama da bunu söyledi. Adamlar özetle diyorlar ki: Bu coğrafyanın insanları, siz bir işe yaramazsınız. Sizin kaderinizi Batı belirleyecek. Onun için siz uslu uslu oturun. Sıranızı bekleyin.

Tarih boyunca anti-emperyalist olan Müslüman Kardeşler de bugün artık Kuran’ı muranı unuttu, ABD’nin ağzına bakıyor, yeni Kuran yazıyor. Amaç da şu: Sünnilikle beslenmiş bu coğrafyadaki bir Arap devletler topluluğu Şii İran’ı sıkıştırabilir. Hüsnü Mübarek de ABD uşağıydı ama din adına konuşmazdı. Çünkü laikti. Ama bugün artık o coğrafyadaki toplumlara din adına konuşan Mursi gibi, Tayyip Erdoğan gibi birileri gerekiyor.

PORTRE
HÜSNÜ MAHALLİ

Halep, 1949 doğumlu. Ortaöğrenimini Halep’te yaptıktan sonra yükseköğrenimi için Türkiye’ye geldi. İki yıl İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi’nde okuduktan sonra gazeteciliğin kendisi için çok daha çekici bir meslek olduğuna karar verdi.
İÜ Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. Radyo-televizyon alanında lisans üstü çalışmasını yaptı. “Türk-Arap İlişkileri” konulu teziyle doktora derecesini aldı.
İlk gazetecilik deneyimini İsmail Cem’in çıkardığı Politika gazetesinde muhabir olarak yaşadı. Geçmiş yıllarda İstanbul’daki Yabancı Basın Derneği’nin başkanlığını yaptı. BBC, NBC televizyonlarının yanı sıra pek çok Arap ülkesinde radyo, dergi, gazete, ajans gibi basın organlarında görev aldı. 40 yıldır Türkiye’de yaşıyor.

Obama 2. kez Sağlık Reformu ile kazandı!


Dostlar
,

6.11.12 günü yapılan ABD Başkanklık seçimlerinde, BH Obama 2. kez 4 yıl için
Başkan seçildi. Başarısının nedenlerinden biri “sağlık reformu“.

Bu ülke, dünyada rakipsiz olarak, açık ara ile sağlık için en çok para harcayan ülke.
Kişi başına yılda 7500 doları aşıyor.

Toplam sağlık gideri 2,2 trilyon doları aşıyor
ve ulusal gelir içinde sağlık sektörünün payı % 16-17’leri buluyor.
Bu boyutlarıyla “1 Numaralı sektör” olarak biliniyor.
Savunma giderlerinin bile 3 katı dolayında!
Buna karşın inanılmaz çelişkiler barındırıyor.
Örn. sağlık düzeyi göstegleri bakımından ABD dünyada 37. sıralarda.

Öte yandan, 310 milyonluk nüfusun yaklaşık 50 milyonu sosyal güvenlik şemsiyesinin dışında idi. Söz konusu muazzam harcamalar 250-260 milyon nüfusla sınırlı idi.

Sorun artık sürdürülemez boyutlara tırmandı. Sağlık hzmetlerine erişemeyenler
ezici çoğunlukla zenciler, hispanikler ve kızılderililer (Indian) idi. Bu ülkede bir süre çalışmış bir hekim olarak sitemi tanıyor ve izliyoruz.

Obama, ilk adımda 30 milyon “garibanı”, deyim yerinde ise “en alttakileri” sınırlı bir güvence ile sağlık hizmetine kavuşturdu. Yasa Kongre’den 3 oy farkla büyük güçlükle geçti. 10 yıl için toplam 900 milyar Dolar, yılda yaklaşık 90 milyar Dolar ve 1 kişi için yılda 3 bin Dolar sınırlı bir ödenek sağlandı. Kişi başına ortalama harcamanın 1/3’ü..
ABD için Vahşi kapitalizmden sosyal devlete küçük sayılamayacak
anlamlı bir adım
dı.

Ünlü The Economist kapak yaptı ve elinde kocaman bir şırınga ile Obama’yı resmetti. İletisi ise “That’s going to hurt you” idi..  Vergi yükümlülerini yasa karşıtlığı için kışkırtıyordu. ABD’de Sağlık Reformuna (US Health Care Reform) karşı idi..

ABD, kokuşmuş sağlık düzenini sosyal politikalarla onarmaya çalışıyor. Biz ise tersini yapıyoruz.. Son olarak 2.11.12’de yürürlük alan Kamu Hastane Birlikleri uygulaması ile tüm Devlet hastanelerini işletmeleştirerek yönetimini sözleşmeli yönetim kurullarına devretmek gibi..

Cumhuriyet‘ten deneyimli gazeteci Leyla Tavşanoğlu (eşi bir hekimdir), önemli bir söyleşi yaptı bu konuda. Türkiye’de SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM adlı bu masalın başlangıcı Haziran 2003’e dek gidiyor, 10 yılı bulduk. Başlangıç yıllarında bu sürecin ülkemizi nerelere sürükleyeceğine ilişkin olarak Sn. Tavşanoğlu bizimle de 2 söyleşi yapmıştı.
Pazar günü (11.11.12) Gazete’de tam sayfa yayımlanan söyleşinin konuğu, bu ülkeyi
iyi tanıyan bir öğretim üyesi, Prof. Ersin Kalaycıoğlu.

Bu söyleşinin okunmasında yarar görüyoruz..Uzunluğunu ve sayfa düzeninin korunmasını gözeterek pdf olarak sunuyoruz.

Okumak için lütfen tıklar mısınız?

Obama_Saglik_Reformu_ile_kazandi

Sevgi ve saygı ile.
13.11.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Kilit Nokta Üniversiteler..

Dostlar,

Değerli meslektaşım Sn. Prof. Dr. Erdal Beşer, kıdemli bir Halk Sağlığı profesörüdür.
(İkimiz de 1977 tıbbiye mezunuyuz..). Çalışkan, ciddi ve çok üretkendirler.
Hafta sonu Cumhuriyet Bilim Teknik’te bu yazısını görünce heyecanla okudum. Benzer duygu düşünceler içinde olmuş ve çalışmalar yürütmüş bir akademisyen olarak doğallıkla bir özdeşim (empati) kurdum kendisiyle. Biz de geçmişte bu dergide ve Cumhuriyet’in 2. sayfasıyla değişik sayfalarında (örn. Leyla Tavşanoğlu söyleşileri ile..) katkı sunmaya çaba göstermiştik.

Hacettepe Üniv. Tıp Fakültesi’nde Toplum Hekimliği Bölümü’nü kuran ve bizleri yetiştiren Prof. Dr. Nusret Fişek de hep SOSYAL TIP vurgusu yapardı. Sağlık hizmetleri özellik ve öncelikle toplum için, toplum yararına, sağlıklı ve kalkınmış topluma dönük olmalıydı.

23 Eylül 1995’te bu Dergide, Cumhuriyet Bilim Teknik sayfa 12’de yayımlanan yazımız, “Temel Sağlık Hizmetlerinde Araştırma” başlıklı idi.

Meslektaşım, değerli arkadaşım Sn. Prof. Beşer’e konuyu yeniden gündeme taşıdığı ve topluma bir çağrı yaptığı için çok teşekkür borçluyuz…

Ancak; dün (9.9.12) basından öğreniyoruz ki, Siirt Üniversitesi’ne seçimde 26 oy ile
1. olan değil ama 4 oyla (kendi oyu dahil) 4. sırada olan bir hoca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından rektör olarak atanmıştır.

Sözün bittiği yerdeyız.

Ama tarihin bu sistemi, YÖK’ü ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü alkışlamayacağı kesindir!

Hem kısa erimde sınırlı umut hem de derin kaygılarla..

Bilim insanlarını böylesine duygusal-düşünsel ikilemde (ambivalansta) bırakmak;
sahi kime ne yarar sağlar ??

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 10.9.12 (Tatil için)

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
=========================================================

Prof. Dr. Erdal Beşer
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı[/caption]

Prof. Dr. Erdal Beşer
ADÜ Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı
besererdal@yahoo.com

Kilit Nokta Üniversiteler

Cumhuriyet Bilim Teknik, 07.09.2012

 Olağan işlerimizden kafamızı kaldırıp, “toplumumuz veya insanlığın gelişmesi,
daha ileriye gitmesi için ne yapabilirim?” sorusunu kendimize soralım mı?
Yoksa her sorunun nedenini kendi dışımızda aramaya devam mı edelim?

Toplumların kalkınmasında ilk yaklaşım sosyo-kültürel ve sağlık açısından olmalı
(Am J Public Health. 2003;93:383–388). Bu yaklaşım toplumun ekonomik, insan hakları vb. kalkınmasına da öncülük edecektir. Burada kilit rolün üniversitelere düştüğünü düşünmekteyim. Üniversiteler öğrencisi ve akademisyenleri ile toplum kalkınması için
sahaya inseler, her biri halkımızla sosyo-kültürel, sağlık vb. konularda etkileşime girseler, toplumdaki değişimler bilimsel olarak değerlendirilebilse, sonuçlar nasıl olur?

Önce bir bölgede durum saptaması yapılsa, sonra her ev için sorumlu öğrenci veya akademisyenler belirlense ve seçilen bölgenin bir bölümüne müdahalede bulunulsa, müdahalede bulunulmayan öbür bölgelerle karşılaştırılsa ne gibi sonuçlarla karşı karşıya kalınabilir?

Örneğin, ev koşullarında yapılacak müdahalenin çocuklarda solunum yolu enfeksiyonu/ishal sıklığını azaltıp azaltmadığı, hanede yaşayanların eğitilmesinin çocukların okul başarısını artırıp artırmadığı, model olacak davranış biçimlerinin gösterilmesi ile evlerde kitap okuma sayısının veya kültürel etkinliklere katılımın artıp artmadığı bilimsel yöntemlerde araştırılabilir.

Üniversiteler toplumun hazinesi. Sanat, sağlık, fen, eğitim, ziraat, veterinerlik…
tüm duayenler orada. Bu zenginliklerden ülkemiz ve insanlık daha fazla yararlanamaz mı?

Üniversiteler akademik destek vermenin yanı sıra sektörler arası işbirliğinin yürütücüsü olmalıdır. Bu işbirliği için valilik, kaymakamlık, belediye vb. kuruluşlarla bilimsel birlikteliklerin oluşturulması önemlidir. Bu kurumların, toplum kalkınması için öğrenci ve akademisyenlere destek olmaları gerekir.

Grigoriy Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabı beni çok etkilemişti.

20. yy. başlarında Finlandiya’da yaşam düzeyi çok geridir. Kitapta değişik mesleklerden
bir avuç aydının birlikte davranarak Finlandiya’yı dünyanın en yaşanılacak ülkesi durumuna getirmeleri anlatılır.

G. Petrov; “Yüksekokullar diploma atölyeleri değil.. Ülkenin zihinsel ve manevi aydınlanması için merkezi istasyonlardır.. Halka yaşamın güzelliklerinden söz edin. Çalışmaya, aydınlık ve neşeli yaşam için halkta çalışmaya karşı iştah, istenç (irade)
ve hırs yaratın”.

Yazar ve eğitimci Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’nde geliştirdiği bir teknikle,
Brezilya’da halk kitlelerine okuma yazma öğretir.

Gerçekte bu, halkı eğiterek özgürleştirme çalışmasıdır.

Kısa sürede okuryazar olan kişiler, Paulo’yu adeta kendilerini komadan çıkaran doktor gibi görürler. Şu türden konuşmalara sık rastlanır :

 ”Ben insan olduğumu okuryazar olduktan sonra anladım, daha önce yaşamamışım”.

İsveç’i yüz yıldan kısa bir süre içinde, bir buz çölünden “endüstri ötesi ülke” düzeyine getiren etmenin 49 adet buluş olduğu bir Yunan doktora öğrencisinin tezi ile kanıtlanmıştır.

Unutmamamız gereken nokta:

Yalnızca ekonomik kalkınma üzerinde yoğunlaşılır; sosyo-kültürel, sağlık, insan hakları vb. gelişmeler göz ardı edilirse ülke gelişmiş sayılmaz.

O zaman, ülkemizde olduğu gibi gelişmişlik sıralamasında (endeksinde) gerilere düşmek kaçınılmaz olur. Bu açıdan bakıldığında Çin gibi birçok ülkeye gelişmiş ülke diyemiyoruz.

Yukarıda kısaca değinilen Finlandiya ve İsveç’teki uygulamalarda akademisyenler
çok etkindir.

Brezilyalı yazar Paulo Freire de akademisyendir. Zaten sektörler arası işbirliğinin olmazsa olmaz koşulu; eşgüdümü (koordinasyonu; planlama, izleme, raporlama, kontrol grubu ile çalışma, takvimlendirme vb.) akademisyenlerin yürütmesidir. Ancak üniversite yönetimleri her türlü desteği öncelikli olarak toplum temelli çalışmalara ayırarak;
sanayi, sivil toplum kuruluşları, halk, bürokrasi, merkezi ve yerel yönetimler vb. ile eşgüdümü (koordinasyonu) akademisyenler yararına hızlandırıp kolaylaştırmalıdırlar.

Biz Halk Sağlığı Anabilim Dalı olarak en az on yıldır bölgemizde toplum kalınması çalışmaları yürütüyoruz (E. Beşer, Sektörler arası işbirliği için yeni yaklaşım, Cumhuriyet Bilim Teknik 24 Haziran 2011, sayı:1266/19). Şu anda, belirlediğimiz bir bölgede öğrenci ve araştırma görevlisinin toplumun sosyo-kültürel, sağlık vb. değişimindeki rolünü saptama çalışmalarının planlamasını bitirdik. Böylece, giderek
daha büyük bölgelerde deneyim kazanmayı amaçlıyoruz. Bu DERGİ aracılığı ile birliktelik sağlayıp, toplum kalkınması uygulama, yöntem ve deneyimlerimizi paylaşabilir miyiz?

 Unutmayalım, ülkemiz üniversitelerimizin katkısı ile kalkınacaktır.

Tüm üniversitelerin toplum kalkınmasına etkin katkı vermesi için daha ne denli bekleyeceğiz?