Ekonomik krizin bedeli millî egemenlik

Ekonomik krizin bedeli millî egemenlik

Cahit Armağan Dilek

Cahit Armağan Dilek
cahitdilek@yahoo.com
YENİÇAĞ, 25 Ağustos 2018

Trump’ın bir twiti ve simgesel iki yaptırım kararı sonrası döviz rekor seviyelere ulaştı. Erdoğan yönetimi ABD’yi Türkiye’ye ekonomik savaş açmakla suçladı. Eğer Türk ekonomisi gerçekten sağlam olsaydı bir twitle dövizde bu dalgalanmalar yaşanır mıydı?

Bu süreçte alınan tedbirlerin hiçbirinin ABD’nin ekonomik savaşıyla ilgili olmadığı ortada. Son kararlar 2 yıldır çok açık şekilde geliyorum diyen ekonomik krize karşı yapması gerekenlerin çok küçük bir kısmı.

Türkiye bir ekonomik kriz yaşıyor.

  • İktidar ise geçmiş 16 yıldaki hatalarının üstünü örtme adına bahanesini papaza, suçu ABD’ye yüklemeye, bedelini de millete kesiyor.

Ekonomik krizin ne demek olduğu, görünen ve görünmeyen bedelinin ne olduğunu anlatan en yakın ve ciddi örnek yanı başımızdaki Yunanistan’da yaşandı. Hazıra dağ dayanmaz! Üretmeden tüketen, borç batağı ve ekonomik krize giren Yunanistan’ın 8 yıllık kurtarma paketi programı 20 Ağustos 2018’de sona erdi.

Krizle ilgili bazı raporlarda rakamlar daha yüksek verilse de Yunan Başbakanı Çipras görünen bedeli “Millî gelirimizin % 25’ini kaybettik, her 10 kişiden 3’ü, her 10 gençten 6’sı işsiz kaldı. 65 milyar Avro’luk kemer sıkma önlemi uygulandı.” diye anlattı.

Krizle birlikte ülkede beyin göçü, inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. 8 yılda 400 bin iyi eğitimli genç ülkeyi terk etti. 2008’de kamu borcunun millî gelire oranı % 109.4 iken, 2018’de %191.3’e yükseldi. AB-IMF’den oluşan kreditörlerce 289 milyar Avro kredi desteği sağlanan Yunanistan, karşılığında ülkenin büyük kamu işletmelerini özelleştirirken, kamuda büyük kesintilere gitti.

Alman hükümetinin Haziran’da paylaştığı rakamlara göre Berlin elinde bulundurduğu Yunan tahvillerinden kriz boyunca 2.9 milyar Avro kazanmış. Krizin kazananı yardım (!) eden kreditörler.

Bunlar krizin görünen bedeli. Görünmeyen bedelini yine Çipras açıkladı.

Çipras “Ülkemiz, normal bir Avrupa ülkesi gibi daha fazla zorbalık ve halkımızın fedakarlıkları olmadan kendi kaderini ve geleceğini tayin etme hakkını yeniden kazanmıştır.” dedi. “Gerçekten kazandı mı” onu ileride göreceğiz ancak paket bitmesine rağmen rakamlar kazancın henüz kağıt üzerinde olduğuna işaret ediyor.

Sonuçta kurtarma paketlerine, dış kredilere mecbur kaldığınızda yabancıların ekonomik boyunduruğuna giriyorsunuz ve kendi geleceğinizi kendiniz belirleyemiyorsunuz, parayı verenler belirliyor. Kısaca millî egemenliğinizi ve geleceğinizi kaybediyorsunuz.

Çipras “mali krize ve kurtarma paketlerine neden ve kimlerin sebebiyle mecbur kaldıklarının unutulmayacağını” da belirtiyor. Görüldüğü üzere Çipras, ekonomik krizin suçunu dış güçlere atmamış, Yunanistan’ı yönetenlerin hataları olduğunu belirtmiş. Bu da Türkiye’yi yönetenlere ders olsun diyeceğim ama en ufak bir işaret yok.

Çipras, 2015 başında Başbakan olduğunda yabancı kreditörlerin dayattığı paketleri referanduma sunarak gerçekleri halkla paylaşmış. Perde arkasında gizli-özel mutabakatlara girişmemiş. Bu da alınacak önemli derslerdendir. Kriz sürecinde yaklaşık %30 fakirleşen Yunanistan’ın rakamları Türkiye’nin rakamlarıyla mukayese edilirse, onların 8 yılda geldiği durumu bizim aylar içinde yaşadığımız görülür.

Kala kala Yunanistan’dan ders almaya mı kaldık deyişinizi duyar gibiyim. Eğer Atatürk’ün gösterdiği yoldan onun ilkelerinden uzaklaşmasaydık, yüz yıl önce verilen reçeteyi hayata geçirseydik bugün olduğu gibi yabancı ellerden, Katar Riyali, Rus Rublesi, Çin Yuanı, İran Tümeninden medet ummayacaktık.

Atatürk,

  • “Bugünkü savaşlarımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın bütünlüğü ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati kuruluşlarında bağımsızlık felce uğramıştır.”

    derken tam da Çipras’ın yeni tecrübe ettiği ve farkına vardıkları şeyi 100 yıl önce ifade etmişti aslında.

Atatürk,

  • “Ülkenin yönetimindeki başarı, ekonomisindeki kazancın derecesiyle orantılı olur.”

    diyerek başarı ölçütünü de ortaya koyuyor ve Türkiye’de şimdi iktidarda olanların Türkiye’yi yönetmede başarısız olduklarını ta 100 yıl öncesinden söylüyordu.

Gördünüz, ülkeyi yönetemeyip ekonomik krize getirmenin görünen ve görünmeyen bedeli millete ve devlete çok ağır. Üşenmesin, Türkiye’yi yönetenler dahil herkes Çipras’ın açıklamalarını bir daha okusun. İktidar ders alsın, işe hatalarını kabul etmekle başlasın.

Çünkü millî egemenliğin yabancı boyunduruğuna girmesinden, geleceğin kaybedilmesinden bahsediyoruz. Bu hatanın ülkeyi yönetenlere vebali çok ağır olmalı ve ülkeyi yönetemeyenler hatalarında ısrar edip millete devlete bedeli ağırlaştırmamalı. 

TARİKAT ŞEYHİNİN ÇOCUĞUNUN “ÇÜK-Ü ŞERİFİ” TÖRENLE ZİYARETE AÇILDI!

TARİKAT ŞEYHİNİN ÇOCUĞUNUN
“ÇÜK-Ü ŞERİFİ”
TÖRENLE ZİYARETE AÇILDI!

Konuk yazar :
Güzide Filiz TUZCU

(AS: Bizim “hazin” katkımız yazının altındadır..)

Perşembenin gelişi  – Çarşambadan bellidir:  Bugünlere gelineceği de 1940’lı yıllardan (ABD ile yapılan gizli ikili antlaşmalardan) beri belliydi…

(Kahin, ya da dahi  olmaya hiç gerek yok! Bizlere “tarih” diye dayatılan ezberleri bir kenara atmak,  objektif tarih kaynaklarını okumak ve tarih bilinci kazanmak, 1940’lardan bu yana izlenen iç ve dış siyaseti doğru anlamak için yeterlidir.)

1938 sonrasında Büyük Atatürk’ün “Tek mürşit – tek yol gösterici – tek rehber bilimdir”
zihniyeti ve olmazsa  olmaz olan tam bağımsızlık devlet ilkesi terk edilmiş 
ve onların yerine Batı kaynaklı bir plan sistematik olarak ikame edilerek, adım adım Osmanlı zihniyeti ve onun öngördüğü bilim ve akıl dışı orta çağ karanlığı yeniden hortlatılmıştır…

Bilimsel düşünceye, okumaya, öğrenmeye ve derin bir tarih bilgisine sahip olan Büyük Atatürk, Osmanlının Türkleri, sözde İslâm Dini adına “nasıl Arap diline ve geleneğine mahkûm ettiğini,
hurafelere, tekkelere, tarikatlara, sahte hocalara, şeyhlere, şıhlara ve karanlığa boğduğunu, böylece Türk Milletini cahil, yoksul ve biçare bıraktığını
” gayet iyi biliyordu:

Bunun içindir ki O dahi – O ileri görüşlü İnsan,  Osmanlı hanedanının yüzyıllarca bizzat beslediği, “insanı, insanlık akıl, vicdan, haysiyet ve onurundan çıkaran, böylece insanları, insanlıktan çıkartarak –  sürüleştiren ve iliklerine kadar sömüren” bu  karanlık kurumları toptan yasaklamıştı. Ne de iyi yapmıştı…

O böyle yaparak,  “Kuran’ın Tebliğ Ettiği Gerçek İslam‘ı Ön Plana çıkarmış ve bir daha Türk Milletini hiç kimse din maskesiyle sömürümesin diye” Türk Milletini dinen bilinçlendirmek istemişti. Ancak O’nun bu son derece isabetli – faydalı – medeni hedefi 1938 sonrasında maalesef fiilen engellenmiştir.

Son yıllarda bir Osmanlı hayranlığı ve modasıdır gidiyor… Bir başka deyişle,  birileri “Türklüğe ve Kuran’ın Tebliğ Etmiş Olduğu Gerçek İslâm’a” şiddetle karşılar ve bunlar, bir avuç devşirmenin saltanat sürdürdüğü, milletin ise hurafelere, cehalete ve yoksulluğa mahkûm edildiği karanlık ve çarpık düzene büyük özlem duyuyorlar!

Topluma yol göstermesi – toplumun yolunu aydınlatması gereken ve cesurca gerçekleri ifade etmesi gereken pek çok sözde aydın da (gazeteci, yazar – çizer, sanatçı, bilim insanı vs… de) ya bu Osmanlı zihniyetine alkış tutuyor ya da ölü gibi sessiz kalıyor!

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana (ya da anlamak istemeyene)  davul zurna az.

=================================================
Dostlar,

Konuk yazar sayın Güzide Filiz Tuzcu’nun gönderdiği ileti yukarıda..

Dünden beri yeni bir gündem oyuncağı ile oyalanmamız istenmekte : İstiklal Marşı bestesi..
Sözde “Seçim ittifakı” yasası 26 madde olarak 1 gecede kavga – dövüş yüce meclisten geçirildi. Gerçekte demokrasiye muazzzam bir öldürücü darbe daha vuruldu.
Ama halkın dilinden almak gerek bu kritik sorunu – konuyu..
Bırakın asıl derdinizi, ben ne uygun görüyorsam onu konuşun..  haddinizi de sakın aşmayın bu arada..
21. yy. şafağında Türkiye’de demokrasinin içine sürüklendiği sefaletin fotoğrafıdır yukarıdaki sahne.. Ve devr-i AKP’de yaşanmaktadır. 15+ yılda yaratılan yıkım böylesine derindir.

Seferberlik gerekir bu yüz kızartan bataktan çıkış için. Acaba siyasal iktidar kendine düşen utancı yüklenir ve azıcık da olsa bir toplumsal rehabilitasyon düşünür mü?

İstiklal Marşının bestesi ile, evde torunun mehter marşı ile yürüyüşü ile (!?) toplumu bir kez daha tuzaklamadan??

Diyanet İşleri Başkanlığı süs müdür onca muazzam milyarlarca TL bütçesi, 150 bini aşan çalışanı, devasa örgütü, vakıfları ile??

Din bu mudur??

Sevgi ve saygı ile. 15 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

CASUS KİM, NE, NEREDE?

CASUS KİM, NE, NEREDE?

portresi

 

Nurullah AYDIN
7 Mart 2016, ANKARA

 

 

Türkiye yapay konularla meşgul edilirken casuslar cirit atarken, dünya’da neler oluyor acaba! Casusluk alanında yepyeni bir yönteme geçildi : Casus evlere girdi!
Evlerde bulunan cihazların internet aracılığıyla uzaktan okunabilmesi artık mümkün.
Web’e bağlanabilen cihazların casusluk alanında yeni bir yöntem olduğu ifade ediliyor.

Artık evlere böcek yerleştirmeksizin cihazlar ile casusluk yapılabilecek. Radyo frekansı ile de cihazların kontrolü mümkün. Dairedeki elektronik cihazlar, verici olarak kullanılabilecek.

Yeni dönemde kullanıcıların evlerindeki buzdolaplarından televizyonlara kadar
birçok cihaz, CIA’ye veri gönderiyor.

Buzdolabı casus olabilir mi?
Evlerde bulunan cihazların internet aracılığıyla uzaktan “okunabilmesi” mümkün.
Bu durum istihbarat merkezlerine büyük imkanlar tanımaktadır.

WEB’e bağlanabilen cihazların casusluk alanında yeni bir yöntem olduğuna belirten Petraeus’a göre; 

  • “Dünya yeni bir döneme girdi. Eve böcek yerleştirme devri bitti. Radyo frekansı ile cihazların kontrolünü sağladık. ARM‘nin geliştirdiği yöntemle buzdolabı ve TV de dahil birçok ev eşyasında kullanılabilen düşük güç tüketimine sahip yongalar, CIA’in işini kolaylaştıracak.
    Bu durumda casusluk kolaylaşırken, içine girdiği cihazların internete girebilmesini sağlıyor.
    Bu da bilgilerin olduğu gibi dışarıya gidebilme ihtimalini doğuruyor.”CIA, bu sisteme geçmek için yaklaşık 4 yıldır özel bir program üzerinde çalışıyordu.
    200 özel mühendisin çalışması sonucu elde edilen ‘Veri Özelliği Sistemi’,
    diğer istihbarat servisleri tarafından da incelenmeye başlandı.

    ABD’den çöl ortasına dev telekulak tesisi

    Dünyanın en büyük telekulak merkezi ABD’nin Utah eyaletinde inşa ediliyor.
    Sadece Google aramalarını, yazışmaları değil, telefon kablolarından geçen tüm bilgileri, alışverişleri, park cezalarını, mahkeme kararlarını takip edecek

    Dünya’nın en büyük telekulak merkezi

    ABD’nin Utah eyaletinde çöl ortasında, her birinin geçmişi didik didik edilmiş 10 bin işçi,
    93 bin metrekarelik bir binanın inşaatını bitirmeye çalışıyor. ABD’nin en ünlü bilim ve teknoloji dergisi Wired, Ulusal Güvenlik Teşkilatı (NSA) tarafından 2 milyar dolara yaptırılan binayı
    bu ay kapağına taşıdı. NSA’nın yeni merkezi tamamlandığında dünyanın en büyük telekulak merkezi olacak. Öyle ki, burada masasının başında oturan bir Amerikan ajanı,
    dünyada telefon ve internet kablolarından geçen tüm bilgileri istediği gibi tarayabilecek.

    Her şeye ulaşabilecekler!

    İstediği kişinin Google’da yaptığı aramalardan yazdığı e-posta mesajlarına, o güne dek
    satın aldığı kitaplardan trafik cezalarının dökümlerine değin her şeye ulaşabilecek.
    Aynı kişinin borsada alıp sattığı kağıtlar, iş anlaşmaları, yabancı bir ordudaki ve
    devlet dairesindeki kayıtları da bu merkezde toplanacak.
    ABD’nin eski başkanı George W. Bush döneminde tohumları atılan proje,
    insan yaşamının gizliliğini ihlal ettiği için çok eleştirilmişti.

    Özel şifre kırma birimi

    ABD’deki tüm istihbarat birimlerine bilgi servisi yapacak merkez tüm bu bilgileri saklayabilmek için yalnızca bilgisayarlarına 2500 m2’lik alan ayırdı. Buradaki bilgileri çözmek için
    özel şifre kırma ekipleri kurdu. Wired, NSA’nın yeni merkezinde birikecek bilginin büyüklüğünü açıklamak için şu örneği verdi: Bilim insanları insanoğlunun var olduğu günden beri biriktirdiği tüm bilginin 5 extabit büyüklüğünde olduğunu düşünüyor.
    NSA’nın Utah’taki merkezinde “milyon exabit” anlamına gelen yottobit birimleriyle
    işlem yapılacak. Daha basit açıklamak gerekirse, burada biriktirilen bilgiler
    kağıda döküldüğünde en az 500 000 000 000 000 000 000 sayfa edecek!

    Utah’ta enerjisini kendi üreten istihbarat binası, 7500 kg ağırlığındaki bir aracın,
    saatte 80 km hızla duvarlara çarpmasına bile dayanıklı. Merkezin içine girebilmek için
    9.7 milyon dolara inşa edilmiş özel bir lobi bölümünden geçiliyor.

    Jeneratörlerin merkeze aralıksız elektrik vermeye devam edebileceği süre 3 gün.
    Su kuyularının günlük pompalama ve saklama kapasitesi 6.2 milyon litre.
    Bilgisayarların sıcaklığını denetim altında tutmak için kullanılan malzeme miktarı 60 bin ton.

    Türkiye’nin üniversiteleri, profesörleri, uzmanları, istihbarat örgütleri nelerle meşgul acaba!

    Günün Sözü; Ünvanla makamla saygınlık kazanılmaz. Saygınlık ürettiği ile kazanılır.

    =========================================

    Evet dostlar…

    “Büyük gözaltı” büyük ölçüde yaşama geçirildi, geçiriliyor..

    Biz ise AKP’nin Cumhuriyet’i yıkma darbesi ile boğuşuyoruz..
    AKP, Ordunun elektronik istihbarat sistemi GES’i alıp MİT’e veriyor..
    Sonra da onu partinin ve birilerinin özel istihbarat örgütü gibi kullanıyor.
    Ülkede toplu kırımlar haber alınamıyor (!?) ve önlenemiyor..
    AKP – RTE’nin de çoook ayrıntılı izlendiği biliniyor..
    Yakındır, emperyalizmin sümüklü mendil gibi bu kadroları da çöpe atması..
    İyi de sonra kim getirilecek ülkenin başına??

    TAM BAĞIMSIZLIK işte böyle bir şeydir.

    Mustafa Kemal Paşa boşuna mı hançeresini (gırtlağını) yırtarcasına

    İSTİKLAL-İ TAMME, İSTİKLAL-İ TAMME, İSTİKLAL-İ TAMME

    diye haykırıyordu..

    İhsan Sabri Çağlayangil, Cumhurbaşkanlığına vekalet ederken,

    CIA altımız oymuş; haberimiz yok..

    anlamında çoook acı bir itirafta bulunmuştu.

    Hala çok geç değil..

    Kalkın Batı emperyalizminin kucağından,
    çıkın NATO’dan, 
    – ve kişilikli bir dış politika izleyin..

Sevgi ve saygı ile.
07 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İş güvencesi var mı?

İş güvencesi var mı?

Engin Ünsal

Dr. Engin Ünsal
enginunsal35@gmail.com
AYDINLIK, 27 Eylül 2015

Yasaların ve toplu sözleşme düzeninin amacı çalışanlara güvenli bir çalışma ortamı sağlamaktır. Ekonomik yönden güçsüz olan çalışanı güçlü olan işverene karşı korumaktır. Bu güvenin tüm devletlerde sağlanması için Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) adına sözleşme (convention) denilen uyulması zorunlu kurallar belirler ve bu kuralara uyulmasını sağlamaya çalışır. İşte bu kurallardan en önemlisi 158 sayılı İşçinin Feshe Karşı Korunması adını taşıyan ve yaygın adı ile İş Güvencesi Sözleşmesi olarak bilinen Sözleşmede tanımlanmıştır. Buna göre işçinin iş sözleşmesinin sona erdirilmesi için

– işverenin geçerli bir nedene dayanması
,
– bu nedenin somut olarak var olması,
– işçinin savunmasının alınması..

gibi işçiyi koruyucu hususlar öngörülmüştür. ILO üyesi ülkeler ILO Sözleşmelerini kendi iç mevzuatlarında yaşama geçirmek zorundadır, yoksa ILO tarafından kara kitaba (AS: Listeye) alınarak uluslararası alanda zor durumda bırakılabilmektedir.

İŞ YASASININ PERİŞAN DURUMU
ILO tarafından işçileri yeterince koruyamadığı gerekçesi ile çok sık eleştirilen Türkiye, 2003’te kabul edilen 4857 sayılı İş Yasası’nın 18-22. maddelerinde 158 sayılı ILO Sözleşmesinin ilkelerini iç mevzuatına katmak zorunda kalmıştır. Bu zorunluk, işverenlerin güdümündeki hükümet tarafından şahane bir aldatmaca ile sözde yerine getirilmiş ama özde işçilerin iş güvencesi yok edilmiştir. Yapılan kurnazlık ve aldatmaca sendika yöneticilerinin gözleri önünde yapılmış ve işçi çıkarlarını korumakla görevli sendikacıların kalesine müthiş bir gol atılmıştır. Neydi bu yapılan kurnazlık? Yasanın getirdiği güvenceden kimlerin yararlanacağı 18. maddenin 1. fıkrasında iş güvencesinin ancak 30’dan çok işçi çalıştıran işyerlerinde, 6 aylık kıdemi olan ve ancak belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışan işçiler için var olacağı hükmü getirilmiştir. Bu düzenleme ILO’ya karşı yapılan büyük bir aldatmaca ve dostlar alış-verişte görsün türündendir. Bu oyuna sendikacıların nasıl geldiğini bugün bile anlayabilmiş değilim. Oysa iş güvencesi hükümleri hiçbir ayırım yapılmaksızın tüm çalışanlar için var olması gereken bir kavramdır. ILO Sözleşmesi bizdeki ayırımlara destek olacak hiçbir hükme yer vermemiştir.

18. MADDENİN TERCÜMESİ NEDİR DERSİNİZ?

Yukarıda belirtiğimiz sınırlamaların rakamlarla tercümesini yaparsak ortaya korkunç bir gerçek çıkmaktadır. 4857 sayılı yasanın 18-22. maddelerinde öngörülen düzenleme, ILO’ya ve ülkemiz çalışanlarına karşı sergilenmiş şahane bir aldatmacadır ve bu düzenleme ile ülkemizde çalışan işçilerin önemli bir bölümü için iş güvencesi yok edilmiştir. Nasıl mı? Ülkemizde 30 işçiden az sigortalı işçi çalıştıran işyeri sayısı 1.545.647’dir ve sayı ülkemizdeki toplam işyeri sayısının % 96’sını oluşturmaktadır. Başka bir anlatımla iş güvencesi, ülkemizdeki işyerlerinin ancak %4’ünde çalışan işçiler için vardır. Bu güvence burada çalışan işçilerden 6 aydan çok kıdemi olan ve belirsiz süreli sözleşme ile çalışan işçiler için var olacaktır. Buna Türkçemizde, “ölme eşşeğim ölme..” derler.

YAVAŞ İŞLEYEN ADALET

Yasanın 20. maddesinin 3. fıkrası işçinin feshin geçersiz olduğu iddiası ile mahkemeye yapacağı itirazın seri (AS: hızlı) muhakeme (AS: yargılama) usulüne göre yapılacağını, iki ay içinde sonuçlandırılacağını ve kararın temyizi durumunda Yargıtay’ın bir ay içinde kesin karar vereceğini söylemektedir. Bu hüküm de uygulamada büyük bir yalana dönüşmüştür. Konu ile ilgili avukatların belirtiğine göre davalar beş yıla dek sürmekte ve hak arama büyük bir işkenceye ve haksızlığa dönüşmektedir.

4857 sayılı İş Yasasında ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasasında çalışanlar aleyhine o denli çok kural var ki; bu konuda neler yapılabileceğini ve nelerin yapılması gerektiğini bir başka yazıda ele alacağız.

===============================

Dostlar,

Kıdemli sendikacılık uzmanı Dr. Engin ÜNSAL‘a bu yazısı için teşekkür borçluyuz.. Bu arada 1475 sayılı İş Yasası’nın değiştirilerek 4857 sayılı yasanın yerine konuşu 2003’tedir ve AKP ürünüdür. Büyük Atatürk döneminde 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği Yasası‘nı ilk olarak ele alırsak, 1936’da ILO yardımıyla edinilen (üyeliğin 4. yılında, 3330 sayılı yasa) 2. İş Yasası ve derken 2003’te 4. İş Yasası’na sahip olduk ama çalışma yaşamını bir türlü emeğin haklarını koruyan bir içeriğe kavuşturamadık.. ILO’yu arkadan dolanmayı hüner sayabiliyoruz!?

30.6.2012 tarihli 6331 sayılı İş Güvenliği Yasası da öyle.. Birkaç yıl içinde ne çok değiştirildi!Çünkü ülkemizde gerçek egemen SERMAYE! 

Hele küresel sermaye ile eklemlendikten sonra yerel sermaye daha da güçlendi..
Gerçek vesayet sermayenin.. Askeri vesayet, elitlerin vesayeti kocaman birer yanılsama aracı..
Siyaseti finanse edenler, siyasilere yapılacakları da dikte ediyor..
Türkiye demokrasisiciliğinin özü, ne yazık ki, 21. yy. başında hala bundan ibaret..

Türkiye’de etnik siyasete soyunanlarla onlara akıl hocalığı yapan sözde akillerin dikkatine :

İşçi – emekçi sınıfının sorunları bitti de 1. sırayı sözde “Kürdara azadi” mi aldı efendiler??

Tarih daha büyük aydın ihanet gördü mü, hatta görecek mi Türkiye örneğindeki gibi??

Asıl sorun TAM BAĞIMSIZLIK sorunu efendiler TAM BAĞIMSIZLIK!
Sonra da ekonomik temelli politik demokrasi..
Mustafa Kemal Paşa
boşuna mı hançeresini yırtarcasına haykırıyordu :

– İSTİKLAL-İ TAMME, İSTİKLAL-İ TAMME, İSTİKLAL-İ TAMME….
 
Hukukun üstünlüğü” de çoğu retorik (takiyye) gibi çok hünerli değil mi??
Şimdi “Hangi hukukun üstünlüğü?” diye sorarsak muzırlık mı olacak?

Biz “emeğe saygılı hukukun üstünlüğü” diyoruz, “sermeyenin hukukunun üstünlüğü” yerine!

Kim yapacak? Sermayenin iktidarları mı, hadi canım sen de..
Elbette emeğin iktidarında, önce ulusal temelde.. sonra evrensele uzanarak..

Selam olsun en yüce değer EMEĞE!

Lütfen tıklar mısınız ?

TÜRKİYE ve DÜNYADA İŞÇİ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ..

http://ahmetsaltik.net/2014/05/14/turkiye-ve-dunyada-isci-sagligi-ve-guvenligi/

Sevgi ve saygı ile.
03 Ekim 2015, Ankara
 
Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Sivas Kongresi, Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922


Sivas Kongresi ve Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922

Dostlar,

Sayın Servet Camgöz’den çok değerli bir ileti aldık.. Aşağıda aktarıyoruz.
Ama öncesinde birkaç sözümüz var :

Tıbbiyeli Hikmet ile övünüyoruz ve o geleneği yaşatmaya çabalıyoruz..

Türkiye’nin “Tam bağımsızlık” dışında bir dış politika seçeneği yoktur.
Mustafa Kemal Paşa konuşmalarında gırtlağını yırtarcasına “İstiklal-i tamme!”
diye haykırmıştır.

1925-37 arasında 12 yıl kesintisiz Atatürk’ün Dışişleri Bakanlığını yapan bir başka tıbbiyeli Dr. Tevfik Rüştü Aras‘ın ünlü ve işleyen – başarılı olan ilkesini hiç akıldan çıkarmamak gerekir :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur.
    Herkesle dostluk kurmak isteriz.
    Fakat hiç kimseyle ittifak kurmayız..”

Bu politika ilkesi günümüzde de geçerlidir. Uluslararası İlişkiler profesörü Davutoğlu, 2009-14 arasında Türk Dışişleri politikasında tam bir batağa sürüklemiştir ülkemizi.
“Stratejik Derinlik” kitabının karmaşık aktarma kuramları, ne yazık ki Ortadoğu cehenneminde “Stratejik Dehlizlere” dönüşmüş ve Türkiye yalnızlaştırılmıştır.
Başta NATO –  AB ve öbür çokuluslu yapılar tarafından tek yanlı olarak acımasızca ve onur kırıcı biçimde kullanılmaktadır. Obama, Ukrayna için Türkiye’den asker isterken, başımıza bela ettikleri PKK ve IŞİD gibi taşeron bölücü – kanlı örgütlerle
yüz yüze bırakmıştır.

Dış politikada başarılı olmak için, Doç. Dr. Hüner Tuncer‘in belgesel olarak kaleme aldığı “ATATÜRK’ün DIŞ POLİTİKASI” adlı yapıtın ivedilikle okunmasını dileriz..
Başta 62. hükümetin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından..

Sivas Kongresi’nin kahramanlarına selam olsun…

Bir de, unutulmasın; 30 Ağustos 1922 günün Başkumandanlık Meydan Savaşı’nın kazanılması ve Yunan mevzilerinin çökertilmesi ile savaş bitmemişti..

Başkumandan Mareşal Mustafa Kemal Paşa,
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İLERİ!” komutu vermişti ve Mehmetçik yalın ayak, seller gibi akarak Yunan birliklerini Ege’de, İzmir’de denize dökmüştü.. Afyon ovasından İzmir’e dek yaklaşık 330 km yolu büyük ölçüde yalın ayak katetmişti!..
Fahrettin Altay Paşa‘nın sınırlı süvari birlikleri dışında..

Bu muazzam süpürme operasyonu, 92 yıl önce bugünlerde sürmekteydi..

Bu kahramanların emekleri önünde, kan ve canları önünde yerlere dek eğiliyoruz..

Mustafa Kemal Paşa tüm savaşı 8 Eylül 1922’de tamamlamayı öngörmüş ama
1 günlük bir gecikme ile İzmir 9 Eylül’de düşman işgalinden kurtarılabilmiştir..

15 Mayıs 1919… 9 Eylül 1922.. 3 yıl 3 ay ve 25 gün sonra..

Mustafa Kemal Paşa‘nın 4 kim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmadan :

  • “Milletin yazgısını doğrudan doğruya üstlenerek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı,
    bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu coşkuyla dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum”
    (Büyük Zafer Hakkında 4 Ekim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 1997; 265).

Dikkat edilirse Atatürk elde edilen sonucu Meclise, kurmay heyetine, neferinden genelkurmay başkanına dek Türk Ordusuna ve her türlü özveriye katlanan Türk milletine mal etmektedir. Burada kişiliğine çıkarılan pay yalnızca görevini yapmış olmaktan duyulan mutluluktur. Karşıtıyla, yandaşıyla, cephede savaşanıyla, geri planda eleştireniyle Türk Milletini bir bütün olarak kendi ekibi olarak gören bir anlayış görüyoruz. Atatürk, yaptıklarını milletinin beklentilerini karşılamak olarak gören
bir millet adamıdır. Benliğini yok etmiştir..

Şimdi Tıbbiyeli Hikmet‘in aşağıdaki öyküsüne dönelim…

Sevgi ve saygıyla.
6.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

Servet CAMGÖZ

Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com
Tibbiyeli_HikmetCumhuriyet tarihimizde önemli noktalardan olan Sivas Kongresinin toplanmasının 95. yılını kutluyoruz.

İşgalci devletler tarafından saldırıya uğramış, kukla padişah (AS: Vahdettin) tarafından ordusu dağıtılmış, paylaşılmaya çalışılan Anadolu’da, bağımsızlık düşüncesi ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’da ulusal ateşi yakan
Ulu önder Mustafa Kemal,
23 Temmuz 1919’da düzenlenen Erzurum Kongresi‘nin ardından Sivas’ta daha geniş katılımlı bir kongre düzenlenmesini uygun görür. Katılımcılar arasında gençlerin de bulunmasını ister ve “Gençlerin de görüşlerini de alalım” diyerek gençlere de

çağrı yaptırır.

Askeri Tıp Okulunun öğrencileri de (o zaman yalnızca İstanbul’da Tıp Okulu bulunduğundan) Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa tarafından vatanın işgalini önlemek
için bir Kongrenin toplanacağını öğrenince, Sivas Kongresi’ne 3 temsilci göndermek için aralarında çalışmaya başlarlar.

Üçüncü sınıf öğrencisi Hikmet Bey ve Yusuf Bey (Balkan) delege seçilir ve
yeterli paraları olmadığı için aralarında para toplarlar. Ancak toplanabilen 9,5 lira yalnızca bir kişinin Sivas’a gidebilmesine yetecektir. Bunun üzerine Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, aralarında aldıkları kararla Sivas Kongresine öğrencileri temsil etmesi için  seçilir.

4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplanır

Genel bir değerlendirme, ülkenin içinde bulunduğu durum ve neler yapılabileceği tartışılırken devletin başsız, ordusuz, silahsız oluşu kimilerinde olağan çekincler hatta belirsizlik oluşturmakta, işgal devletlerinin güçlü orduları ve silah güçleri karşılaştırıldığında bu karamsarlık artabilmekte, hatta “Manda” (AS: Mandater yönetim) denilen başka bir ülkenin egemenliğini kabul etme yolu bile seçenek olarak konuşulmaktadır.

İşte bu kongrede öğrenciler temsilcisi olarak katılan genç Tıbbiyeli öğrenci
Hikmet bey, ABD veya İngiltere’nin Manda veya himayesi konusu telaffuz edildiğinde
çok şaşırmış ve çok sert bir tepki göstermiştir. (Kimi kaynaklara göre İlk gün
ilk oturumlar sırasında, kimi kaynaklara göre 2. gün) Mustafa Kemal‘in de bulunduğu
bir toplantıda, yüksek sesle, tarihe geçecek aşağıdaki görüşleri ifade etmiştir :

  • “Beyler;
    Delegesi bulunduğum Türk gençliği beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemeyiz.
    Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder
    ve kınarız. Eğer Manda fikrini kabul ederseniz sizleri hain ilan ederiz.” 

Heyecanla konuşmasını tamamlamış ve ardından Mustafa Kemal’e dönerek
aynı coşku ve kararlılıkla:

“Paşam siz de Manda fikrini kabul ederseniz, sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i 
vatan kurtarıcısı olarak değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz.” 

demiştir.

Kongreye katılanların bu kararlı itiraz karşısında şaşkın ve Mustafa Kemal’in tepkisini
merak ettiği ortamda Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gencin onurlu duruşunu
çok beğenir, mutlu olmuştur (kimi kaynaklarda alnından öperek) ve hemen
o ünlü yanıtı verir :

  • “ Evlat içiniz rahat olsun. Biz azınlıkta kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de yok. Parolamız tektir ve değişmez : Ya istiklal ya ölüm!..” 
    der. (Kimi kaynaklarda) temsilcilere dönerek;

    “Beyler gördünüz mü? Muhtaç olunan kudret, gençliğin asil kanında zaten mevcut.” deyip, sonra Tıbbiyeli Hikmet‘i alnından öper ve
     
  • Gençler, vatanın bütün umut ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.” der.

Kongrede söylenen bu sözler, daha sonra Ulu Önderin Büyük Söylev’inin sonunda
1927 Ekim’inde,

“… Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. “
olarak tüm gençliğe yol gösterici olmuştur.

İşte O Hikmet bey, 1901 yılında Balıkesir’in Giresun (Kerasus), sonraki adıyla Savaştepe bucağında doğmuştur. Posta-Telgraf memurlarından Hakkı Bey’in oğludur. Hikmet Bey, İstanbul’da 1919’da İstanbul Askeri Tıp Okulu’nda okumaktadır.

Sivas Kongresi’nin delegesi Hikmet Bey, Askeri-sivil bütün öğrenciler, gençler adına Sivas Kongresine katılan Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, ülkesini seven bir Türk gencinin nasıl olması gerektiğini göstermiş, sorumluluk bilinci konusunda örnek olmuştur.

O günün koşullarında kaynak ve dökümlerin çok zayıf olduğu o döneme ilişkin çok bilgi ve belge olmamakla birlikte, eldeki çeşitli kaynaklarda çok etkili bilgiler göze çarpmaktadır. Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa yakınındakilere ve Meclis İdarecilerine;

Bize Sivas Kongresi’nde çok güzel yol gösteren Tıbbiyeli genç vardı, O’nu bulun, Mebus yapalım, vatana hizmet eder..” der. Ancak yeterince yapılmayan araştırmalarda
(kimi kayıtlarda) “O Giresun’lu, Giresun vekillikleri dolu” denir. Oysa O, Giresun
(ya da Kiresun), Karadeniz’deki değil, Balıkesir’in ilçesi (o zaman bucağı) Giresun’dur. Konu daha sonra Mustafa Kemal‘e ulaşınca “2 tane Giresun olmaz, burası savaşın yapıldığı tepe, adı Savaştepe olsun..” der ve M. Kemal Atatürk’ün takdir
ve teklifleri ile 10 Ekim 1934’te TBMM’de adı “Savaştepe” olarak değiştirilir.

Bir başka kaynakta M. Kemal’in talimatı üzerine mebus yapılmak üzere araştırıldığı , ancak bulunamayınca “ölmüş” dendiği, Mustafa Kemal‘in çok üzüldüğü ancak
o sırada Anadolu’da askeri hastanede (kimi kayıtlarda Yalova’da) Albay rütbesi ile başhekimlik görevinde bulunduğu belirtilmektedir. (Mazhar Müfit KANSU).

Bir başka kaynakta değişik  dönemde Mustafa Kemal‘in milletvekilliği önerisi gönderdiği, bu öneri üzerine “Paşamın ellerinden öperim” deyip “Kendisine söyleyin, burada ülkeme daha yararlı oluyorum.” dediği yazılıdır. Bu yanıt kendisine aktarıldığı zaman Mustafa Kemal’in gururla ve keyifle gülümseyerek “Ben o değerli çocuktan böyle bir cevap bekliyordum.” dediği de aktarılmaktadır.

(Toktamış ATEŞ, Cumhuriyet 4 Eylül 1999) .

Mustafa Kemal’e bir toplantıda Söylev‘in sonundaki o ünlü sözüne göndermeyle
Koca ülkeyi gençlere nasıl emanet  ettiniz Paşam?” diye sorulur.

M. Kemal bu soruya çok güzel bir yanıt verir :

”Ben  Milli Mücadele’ye çıktığımda ordunun da halini gördüm, saltanatın da.

Bir de  bağımsızlık ışığı gözünden parlayan  Dr. Hikmet’i “  der.
Cumhuriyetin ilanından  sonra ” BORAN ” soyadını alır. Öğrenciliğinde ve Cumhuriyetin
ilanından  sonra tatillerde  Savaştepe’ye sık sık geldiği, kaldığı  bilinmektedir.

Mütevazi kişiliği ile ön plana çıkmayı istemediği, fedakarca çalıştığı, Atatürk’ü
çok sevdiği halde yurt gezilerinde yakın illere geleceğini öğrenince izine ayrıldığı,
yanına yaklaşmak  yerine görünmeden
uzaktan dinlemeyi, izlemeyi tercih ettiği bilinmektedir.
Erken denecek yaşta,  46 yaşında veremden ölür. Ölümüne neden olan Verem hastalığına
da  Tabip Yarbay olarak Sarıkamış’ta görevliyken soğuk ve kara rağmen özverili çalışması,
karda mahsur kalan  askerlere ulaşmaya çalışırken ciğerlerini üşütmesi nedeniyle
yakalandığı belirtilmektedir.
1945 yılında vefat eden Hikmet BORAN’ın mezarı Karacaahmet Şehitliğindedir.

Oğlu bu yıl kaybettiğimiz ünlü  sanatçı, sunucu Orhan BORAN , torunu da Beyin

ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op.Dr. Burak Orhan BORAN’dır.
Vatan ve bağımsızlık sevdalısı Hikmet Bey’in  Sivas Kongresi’ndeki bağımsızlık 
haykırışının günümüz ülke gençlerine örnek

olması ,  gençlerin  yaşadıkları ülke ve dünya gerçeklerinden kopuk, gelişmelere

ilgisiz  olmak yerine sorumluluk bilinci  ve vatan sevgisi ile yetişmeleri konusunda
fikir vermesi nedeniyle Savaştepe ‘de
artık bir Tıbbiyeli Hikmet anıtı  dikilmelidir.

Bu genç Tıbbiyeli ruhu hep örnek olmalı, yol göstermeli, her koşul ve durumda ,
kötü işgaller dahi olsa  Vatanın bağımsızlığı için mücadele edilmesi gerektiğini ,
bu ülkenin böyle kazanıldığını hatırlatmalıdır.

  1. yılında başta kurtarıcımız Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Sivas Kongresine

katılıp, bağımsızlık kararı alanları ve Tıbbiyeli Hikmet’i şükran ve rahmetle anıyor,

saygılarımı sunuyorum.

Servet CAMGÖZ
Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com