MİLLİ VE YERLİ BEKA – DİRİLİŞ VE ÇIKIŞ

MİLLİ VE YERLİ BEKA – DİRİLİŞ VE ÇIKIŞ

Av. Nurullah AYDIN
1 Mart 2018-ANKARA

Türk Milleti’ne kin ve nefret kusan ihanet yapılanmaya ve sinsi hain işbirlikçi güce karşı mevcut partilerle, lider ve kadrolarla sonuç  alma olanağının kalmadığı ortaya çıkmıştır. Aydınlar, siyasetçiler, gazeteciler, gaflet ve dalalet içindedir. 

Millet adına, ülke adına, herkes için konuşmaları gerekir. Konuşmuyorlar, halkın içinde görülmüyorlar. Cesaretsiz, pısırık, mıymıntı tiplere dönüştüler..

Kimileri; konuşarak, kimileri yazarak, herkes çalışıyor. Ancak; kimliksiz, kişiliksiz yalancılar, riyakarlar, işbirlikçiler, dönekler, liboşlar, daha etkin olmaya devam ediyorlar.

Çağdaşı; kimliksiz kişiliksiz yaşamakta.
Milliyetçisi; sloganlara takılı kalmış okuma, öğrenme, anlatma sıkıntısında.
Solcusu; yüzyıl öncesinin kavram tartışmasında, toplum değerlerine yabancı
Liberali; küresel sermayenin sözcülüğünde, sömürü peşinde.
Zengini; zevk ve safa içinde servetine servet katmakla meşgul.
Fakiri; çaresiz, yardım alma peşinde.
Döneği; nemalanma peşinde.
İşbirlikçisi; efendilerinin emirlerini yerine getirmede hata yapmama çabasında.
Dincisi; din istismarcılığı yaparak dünya zevki ile meşgul.
Milletvekili, bürokratı; oh yan gel de yat cümlesini tekrarlamakla meşgul.
Rejim baronları, ideoloji baronları, çağdaş baronlar, din baronları, cemaat baronları dünyalıklarla meşgul.
Askeri; düşman kim, nerede arayışı ile şaşkınlık içinde.
Toplum, yetmiş fırkaya bölünmüş ama çekişme ve tepişme devam ediyor.
Bozuk düzen; insanların şaşkınlıkla izler hale geldiği acı gerçekler düzeni’dir.
Bozuk düzenin çanak yalayıcıları, Bozuk düzenin haram rantlarına talip olanlar,
Bozuk düzenin kirli nemalarından yararlananlar, Bozuk düzenin haram kemiklerini yalayanlar,
Bozuk düzenin ganimetlerinden nasiplenenler, Bozuk düzen çok kötü diyenler,
Bozuk düzen yıkılsın, yerine iyisi gelsin diyenler,
Bunların çoğunun şimdi sesleri solukları çıkmıyor.
Bozuk düzenin zehirli nimetleri onları semirtti.
Haram yiyiciler, devletin milletin, saçı bitmedik yetimlerin haklarını yemeye devam ediyor.
Yağma, talan, vurgun gece gündüz devam ediyor.
Otuz yıl önce içmeye ayranı olmayanlar bugün yedi yıldızlı hayat sürüyorlar.
Kokuşmaya, yolsuzluklara, haksızlıklara, haram yollarla zengin olmaya karşı muhalefet etmeyenler; aksine yalakalık, yağcılık, pohpoh, dalkavukluk yapanlar nitelikli ve dürüst vatandaş değildir, gerçek aydın değildir.

Sözümüz söz, kararımız karardır.
Türkiye Devleti’ni; milletin kanıyla, irfanıyla kurduk Dolayısıyla biz nigahbanız, bekçiyiz, sahibiz. Kimsenin endişesi olmasın. Bizim azımız çoktur. Önemli olan muktedir olmaktır. Biz her zaman muktedirdik, Türkiye insanı her zaman muktedirdir. Bu memleketi vatan bilen, bu milleti kendi milleti bilen herkes için konuşacağız. Herkesin hakkı, eşitliği için biz kendimizde söz hakkı buluruz.
Göz olup göreceğiz. Kulak olup dinleyeceğiz.
Dil olup anlatacağız. Kalem olup yazacağız. Ayak olup gideceğiz. 

Biz neyi anlatacağız? Garip-gurebaya, fakir-fukaraya, cahil-cühelaya, işbirlikçileri, dönekleri, liboşları, istismarcıları, kimliksizleri yani gerçekleri anlatacağız.
Biraz daha yüksek sesle, belki biraz daha çok, gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.
Bizler; herkesin umutla beklediği o SES’iz. Bundan sonraki süreçte gereğini yapacağız.
Sözümüz yine söz. Biz Türk Milleti’nin SESİYİZ.
Bu ses, vatan sathında yankılanacaktır. 

Günün Sözü: Bilen, planlayan, sakin olan kazanır.
=========================================
Dostlar,Yürekli ve kararlı yazar, yurtsever hukuk adamı Sayın Av. Nurullah Aydın dostumuzun yazısını coşku ile paylaşarak yayınlıyoruz…

Evvvet, biz = AYDINLANMACILAR kazanacağız!

Sevgi ve saygı ile. 01 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TIBBIN ALTERNATİFİ OLMAZ ! GELENEKSEL, ALTERNATİF VE TAMAMLAYICI TIP UYGULAMALARI…

TIBBIN ALTERNATİFİ OLMAZ !
GELENEKSEL, ALTERNATİF VE TAMAMLAYICI TIP UYGULAMALARI…

Meslek örgütümüz TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) son derece önemli bilimsel hizmetlerinden biri daha somut ürüne dönüştürülerek basıldı..

Başlık yukarıdaki gibi ve 303 sayfa. Çok değerli meslektaşlarımız Dr. Serpil Tütüncü (Trakya Üniv. Tıp Fak. den öğrencimizdir, aynı zamanda Eczacıdır) ve Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Nilay Etiler (Doçentlik jürisinde idik; Barış için imza atan aydınlardan olup kamu görevine son verilmiştir..) yayına hazırladı bu önemli kongrenin bildirilerini, makalelerini, tartışmalarını.. Kendilerine, meslek örgütümüz TTB’ye ve bilimsel katkı verenlere şükran doluyuz..

Küresel sermaye, en temel insan hakkı olan SAĞLIKLI YAŞAM hakkının içini ha bire boşaltıyor. Tunç yasa “en çok kâr” ve sermaye birikiminin ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi. Dolayısıyla bilimsel – nitelikli sağlık hizmetleri yerine daha ucuz ve uygulamak için diploma – eğitim gerekmeyen bilim – akıl dışı yöntemleri ve hurafe temelli uygulamaları yoksul insanlara reva görebilecek ölçüde etik – ahlak – hukuk dışı, yüzsüz..

Kimi basını ve sözde kimi uzmanları ve bu alanda insanların çaresizliklerini – yoksulluklarını – inançlarını sömürerek para kazanmayı içlerine sindirebilenleri yanına alarak ya da sonkilerin dürtüklemesi ile masum halkı kurban ve piyon edebilen siyasal iktidarlar..

Öyle ki, Hacamatçılar Dernek kurup örgütleniyor, cin çıkaran hastaneler (!) açılıyor, sülük vb. ilkel – bilim dışı yöntemler için Peygamber adına zaman – gün bile veren ayrıntılı Hadisler uyduruluyor ve SGK geriödemeleri SUT’a (Sağlık Uygulama Tebliği) alırken, prim = ek vergiye ek, sağlık hizmeti için 10-12 kalemde ayrıca katkı payı = haraç almayı sürdürüyor. Prim = ek vergi karşılığı verilen sağlık hizmetlerinin kapsamı sürekli daraltılırken, azgın enflasyona karşın geriödeme bedellerini 7-8 yıldır güncellemeyerek özellikle Devletin üniversite hastaneleri olmak kamu sağlık kurumlarının döner sermayelerinin iflası adeta hedeflenirken; alternatif tıp adı altında bilim dışı uygulamalar için SGK keseyi açabiliyor.. Buna ne ad konabilir? Hem terbiyemiz izin vermiyor hem söylesek “suçtur” diyecekler.. Kamu ve özel sağlık kurumları ayakta kalabilmek için SKG zorlamasıyla hakkın cebine el atıyor ve yer yer illegal – etik dışı uygulamalara yönlendirilmiş oluyor.. Bu politika toplumu ahlakını bozuyor!

Eski Maliye Bakanı ve ÖZELLEŞTİRME şampiyonu“BABALAR GİBİ SATARIM” sözlerinin sahibi Kemal Unakıtan için koroner by pass cerrahisi gerektiğinde eşi istihareye yatmış (!) ve sabah kalktığında “.. Rabbim Cleveland dedi..” gibisinden saçmalamıştı. Demek ki, seçkinlere – elitlere – egemenlere en üst bilimsel teknoloji; geri kalanlara ise sülük, hacamat, ot karışımları (anımsatalım; Dünya Sağlık Örgütü bitkisel ürünlerin ilaç olmadığını bildirmiştir), kocakarı ilaçları vb.. süslü adlarla sunulacak.. Yerseniz!

Apaçık söyleyelim; biz Tıp denilince tek bir şey anlıyoruz : MODERN BİLİMSEL TIP!
Bunun seçeneği (alternatifi) var mıdır? Evet, vardır.. diyerek sizi şaşırtalım.. Peki nedir?

  • Tıbbın tek 1 alternatifi / seçeneği vardır; o da gene MODERN BİLİMSEL TIP’tır!

*****
Kongrenin sonuç bildirisini aşağıya alıyoruz (28-29 Mayıs 2016, İstanbul) :

Kamusal hizmetlerin daralması, sağlık hizmetlerinde piyasalaşma ve özelleştirmeler toplumu alternatif arayışlara yöneltmiştir. Piyasalaşma sürecinde kamusal hizmetlerle ilgili olumsuz söylemler, modern tıbba olan güveni zedelemiştir. Diğer yandan son 30-40 yıldır sağlık algısında değişme, bedenin fetişleştirilmesi, sağlığın bireyselleşmesi alternatif arayışlarla ilişkilidir. Günümüzde dünyada her üç kişiden biri GATT uygulamaları kullanmakta ve son 20 yılda kullanımın arttığı gözlenmektedir. Bu haliyle GATT bir ‘pazar’ haline dönüşmüştür ve artık devasa bir ekonomik TIBBIN ALTERNATİFİ OLMAZ !

GATT – GELENEKSEL ALTERNATİF VE TAMAMLAYICI TIP UYGULAMALARI

• Sağlık Bakanlığı GATT ile ilgili alanı düzenlemeli ve denetlemelidir. Konuyla ilgili oluşturulan mevzuat kanıta dayalı bilgilere dayanarak gözden geçirilmeli ve temel yaklaşım olarak tedbir ilkesi (AS : Precautinary principle) esas alınmalıdır.
GATT uygulamalarından çok azının sınırlı endikasyonlarda etkililik ve güvenliliği kanıtlanmıştır. Bu gerçeğin hekimlerle ve toplumla güçlü bir şekilde paylaşılması önemlidir.
• Etkililiği ve güvenliliği bilimsel yöntemlerle gösterilmemiş ya da etkili ve güvenli olmadığı gösterilmiş GATT uygulamaları yasaklanmalı, Yönetmelik dahil ilgili düzenlemeler revize edilmeli, bu tür ürünler piyasadan çekilmelidir.
• Bitkisel ürünlerin ruhsat izin sürecinde Sağlık Bakanlığı’nın ağırlığı artırılmalıdır.
Dünya Sağlık Örgütü bitkisel ürünlerin ilaç olmadığını, güvenlik sorunu olduğu konusunda sürekli bültenler yayınlamaktadır; Sağlık Bakanlığı’nın da bu yönde bir bakış açısı ve uygulaması olmalıdır.
• Türkiye’de aktarlar yeterince denetlenmemektedir; aktarlar ile ilgili geniş kapsamlı mevzuat hayata geçirilmelidir.
• GATT reklamlarındaki yasaklar sıkı bir biçimde denetlenmelidir. Medya bu konuda sorumlu davranmalıdır.
• Sağlığı tehdit eden GATT uygulamalarının yetkililere bildirilmesi için farkındalık oluşturulmalı, bu bildirim sağlık çalışanları için mesleki bir yükümlülük olarak görülmelidir. Meslek örgütü bilimsel olmayan ya da bilimselliği gösterilmemiş uygulamalarda bulunan hekimlere yaptırım uygulayarak kendisine verilen toplum sağlığını koruma görevini yerine getirmelidir.
• Hekimler, tıbbi öykü alırken GATT konusunu özel olarak sorgulamalıdır. Bu sorgulamada hastada yargılanma ya da suçlanma gibi bir algı oluşmamasına özen gösterilmelidir.
• GATT konusunda pek çok tıp disiplinin yer aldığı bağımsız ve özerk bilimsel bir yapı oluşturulmalıdır. Bu yapı;
– GATT uygulamalarının bilimselliğinin araştırılması için bir politika oluşturulması,
– GATT uygulamalarının bilimselliğine dair, özellikle de sık kullanılan fitoterapi ürünlerinin ilaçlarla etkileşimi konusunda kılavuz oluşturulması,
– Toplumun bilgilendirilmesi,
– İlgili düzenlemelere yön verilmesi ve benzeri konularda yetki sahibi kılınmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 03 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İş güvencesi var mı?

İş güvencesi var mı?

Engin Ünsal

Dr. Engin Ünsal
enginunsal35@gmail.com
AYDINLIK, 27 Eylül 2015

Yasaların ve toplu sözleşme düzeninin amacı çalışanlara güvenli bir çalışma ortamı sağlamaktır. Ekonomik yönden güçsüz olan çalışanı güçlü olan işverene karşı korumaktır. Bu güvenin tüm devletlerde sağlanması için Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) adına sözleşme (convention) denilen uyulması zorunlu kurallar belirler ve bu kuralara uyulmasını sağlamaya çalışır. İşte bu kurallardan en önemlisi 158 sayılı İşçinin Feshe Karşı Korunması adını taşıyan ve yaygın adı ile İş Güvencesi Sözleşmesi olarak bilinen Sözleşmede tanımlanmıştır. Buna göre işçinin iş sözleşmesinin sona erdirilmesi için

– işverenin geçerli bir nedene dayanması
,
– bu nedenin somut olarak var olması,
– işçinin savunmasının alınması..

gibi işçiyi koruyucu hususlar öngörülmüştür. ILO üyesi ülkeler ILO Sözleşmelerini kendi iç mevzuatlarında yaşama geçirmek zorundadır, yoksa ILO tarafından kara kitaba (AS: Listeye) alınarak uluslararası alanda zor durumda bırakılabilmektedir.

İŞ YASASININ PERİŞAN DURUMU
ILO tarafından işçileri yeterince koruyamadığı gerekçesi ile çok sık eleştirilen Türkiye, 2003’te kabul edilen 4857 sayılı İş Yasası’nın 18-22. maddelerinde 158 sayılı ILO Sözleşmesinin ilkelerini iç mevzuatına katmak zorunda kalmıştır. Bu zorunluk, işverenlerin güdümündeki hükümet tarafından şahane bir aldatmaca ile sözde yerine getirilmiş ama özde işçilerin iş güvencesi yok edilmiştir. Yapılan kurnazlık ve aldatmaca sendika yöneticilerinin gözleri önünde yapılmış ve işçi çıkarlarını korumakla görevli sendikacıların kalesine müthiş bir gol atılmıştır. Neydi bu yapılan kurnazlık? Yasanın getirdiği güvenceden kimlerin yararlanacağı 18. maddenin 1. fıkrasında iş güvencesinin ancak 30’dan çok işçi çalıştıran işyerlerinde, 6 aylık kıdemi olan ve ancak belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışan işçiler için var olacağı hükmü getirilmiştir. Bu düzenleme ILO’ya karşı yapılan büyük bir aldatmaca ve dostlar alış-verişte görsün türündendir. Bu oyuna sendikacıların nasıl geldiğini bugün bile anlayabilmiş değilim. Oysa iş güvencesi hükümleri hiçbir ayırım yapılmaksızın tüm çalışanlar için var olması gereken bir kavramdır. ILO Sözleşmesi bizdeki ayırımlara destek olacak hiçbir hükme yer vermemiştir.

18. MADDENİN TERCÜMESİ NEDİR DERSİNİZ?

Yukarıda belirtiğimiz sınırlamaların rakamlarla tercümesini yaparsak ortaya korkunç bir gerçek çıkmaktadır. 4857 sayılı yasanın 18-22. maddelerinde öngörülen düzenleme, ILO’ya ve ülkemiz çalışanlarına karşı sergilenmiş şahane bir aldatmacadır ve bu düzenleme ile ülkemizde çalışan işçilerin önemli bir bölümü için iş güvencesi yok edilmiştir. Nasıl mı? Ülkemizde 30 işçiden az sigortalı işçi çalıştıran işyeri sayısı 1.545.647’dir ve sayı ülkemizdeki toplam işyeri sayısının % 96’sını oluşturmaktadır. Başka bir anlatımla iş güvencesi, ülkemizdeki işyerlerinin ancak %4’ünde çalışan işçiler için vardır. Bu güvence burada çalışan işçilerden 6 aydan çok kıdemi olan ve belirsiz süreli sözleşme ile çalışan işçiler için var olacaktır. Buna Türkçemizde, “ölme eşşeğim ölme..” derler.

YAVAŞ İŞLEYEN ADALET

Yasanın 20. maddesinin 3. fıkrası işçinin feshin geçersiz olduğu iddiası ile mahkemeye yapacağı itirazın seri (AS: hızlı) muhakeme (AS: yargılama) usulüne göre yapılacağını, iki ay içinde sonuçlandırılacağını ve kararın temyizi durumunda Yargıtay’ın bir ay içinde kesin karar vereceğini söylemektedir. Bu hüküm de uygulamada büyük bir yalana dönüşmüştür. Konu ile ilgili avukatların belirtiğine göre davalar beş yıla dek sürmekte ve hak arama büyük bir işkenceye ve haksızlığa dönüşmektedir.

4857 sayılı İş Yasasında ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasasında çalışanlar aleyhine o denli çok kural var ki; bu konuda neler yapılabileceğini ve nelerin yapılması gerektiğini bir başka yazıda ele alacağız.

===============================

Dostlar,

Kıdemli sendikacılık uzmanı Dr. Engin ÜNSAL‘a bu yazısı için teşekkür borçluyuz.. Bu arada 1475 sayılı İş Yasası’nın değiştirilerek 4857 sayılı yasanın yerine konuşu 2003’tedir ve AKP ürünüdür. Büyük Atatürk döneminde 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği Yasası‘nı ilk olarak ele alırsak, 1936’da ILO yardımıyla edinilen (üyeliğin 4. yılında, 3330 sayılı yasa) 2. İş Yasası ve derken 2003’te 4. İş Yasası’na sahip olduk ama çalışma yaşamını bir türlü emeğin haklarını koruyan bir içeriğe kavuşturamadık.. ILO’yu arkadan dolanmayı hüner sayabiliyoruz!?

30.6.2012 tarihli 6331 sayılı İş Güvenliği Yasası da öyle.. Birkaç yıl içinde ne çok değiştirildi!Çünkü ülkemizde gerçek egemen SERMAYE! 

Hele küresel sermaye ile eklemlendikten sonra yerel sermaye daha da güçlendi..
Gerçek vesayet sermayenin.. Askeri vesayet, elitlerin vesayeti kocaman birer yanılsama aracı..
Siyaseti finanse edenler, siyasilere yapılacakları da dikte ediyor..
Türkiye demokrasisiciliğinin özü, ne yazık ki, 21. yy. başında hala bundan ibaret..

Türkiye’de etnik siyasete soyunanlarla onlara akıl hocalığı yapan sözde akillerin dikkatine :

İşçi – emekçi sınıfının sorunları bitti de 1. sırayı sözde “Kürdara azadi” mi aldı efendiler??

Tarih daha büyük aydın ihanet gördü mü, hatta görecek mi Türkiye örneğindeki gibi??

Asıl sorun TAM BAĞIMSIZLIK sorunu efendiler TAM BAĞIMSIZLIK!
Sonra da ekonomik temelli politik demokrasi..
Mustafa Kemal Paşa
boşuna mı hançeresini yırtarcasına haykırıyordu :

– İSTİKLAL-İ TAMME, İSTİKLAL-İ TAMME, İSTİKLAL-İ TAMME….
 
Hukukun üstünlüğü” de çoğu retorik (takiyye) gibi çok hünerli değil mi??
Şimdi “Hangi hukukun üstünlüğü?” diye sorarsak muzırlık mı olacak?

Biz “emeğe saygılı hukukun üstünlüğü” diyoruz, “sermeyenin hukukunun üstünlüğü” yerine!

Kim yapacak? Sermayenin iktidarları mı, hadi canım sen de..
Elbette emeğin iktidarında, önce ulusal temelde.. sonra evrensele uzanarak..

Selam olsun en yüce değer EMEĞE!

Lütfen tıklar mısınız ?

TÜRKİYE ve DÜNYADA İŞÇİ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ..

http://ahmetsaltik.net/2014/05/14/turkiye-ve-dunyada-isci-sagligi-ve-guvenligi/

Sevgi ve saygı ile.
03 Ekim 2015, Ankara
 
Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

YASTAYIZ – İSYANDAYIZ! 1 HAZİRAN 2015 PAZARTESİ GÜNÜ HASTANELERİMİZE GİRMİYORUZ!

Uzman Doktor Kamil Furtun
Samsun’da silahlı saldırıda öldürüldü

SADECE KATİLİN DEĞİL, AZMETTİRİCİLERİN DE BULUNMASINI İSTİYORUZ!

YASTAYIZ / İSYANDAYIZ!

1 HAZİRAN 2015 PAZARTESİ GÜNÜ HASTANELERİMİZE GİRMİYORUZ!

Samsun Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Hastanesi’nde görevli Göğüs Cerrahisi Uzmanı Operatör Doktor Kamil Furtun dün silahlı bir saldırı sonucu öldürüldü.

Yüreğimiz acı ve öfke dolu.
Meslektaşımızın görev yaptığı hastanede hunharca katledilmesini nefretle kınıyoruz.

Biliyoruz ki bu münferit bir vaka (tekil bir olgu) değil…

Acı ile doluyuz; yılların emeği ile yetişmiş, kendi ailesinden, eşinden, çocuklarından çaldığı vakitlerle hastalarına yararlı olmaya çalışan ve halkımızın sağlığı için gece gündüz özveriyle hizmet vermeye çabalayan çok değerli meslektaşlarımız için göz yaşı döküyoruz.

Öfke ile doluyuz; çünkü biliyoruz ki her geçen gün artan ve canımızdan can alan sağlıkta şiddet olaylarını önlemek için pek çok şey yapılabilir, yapılabilirdi… Niyetler, hedefler, planlar
bu yönde olsaydı Ersin’imiz, Melike’miz, Kamil’imiz bugün bembeyaz önlükleri ile
hastane koridorlarında halkımızın sağlığı için koşturmaya devam ediyor olabilirlerdi…

Uyardık, “Artık Yeter!” dedik sağlıkta gün be gün artan şiddete karşı; duymadılar.

Acil taleplerimizi ilettik; görmezden geldiler.

Türk Ceza Kanunu’na ek maddeler önerdik, yok saydılar.

Açıklamalar, eylemler, toplantılar yaptık; Sağlık Bakanlığı’nın önünü aşındırdık,
Meclis Komisyonu’nda sunumlar yaptık, dikkate almadılar.

Şiddete uğrayan sağlık emekçileri için acil şiddet hattı kurmak zorunda kaldık,
yetkililer önemsemediler.

“Hazırladığınız raporun gereğini yapın. Sağlıkta şiddeti önlemek için sahici adımlar atmaya başlayın. Yarın çok geç olmadan…” diye haykırdık; ciddiye almadılar.

Bakanlık bizimle alay eder gibi şiddete karşı tedbir diye hasta ve çalışan tuvaletlerini birleştirdi.

Ve sonunda yine “geç” oldu; bugün de Kamil Furtun arkadaşımız aramızda değil,
aramızdan söküp alındı…

Biz, bu cinayetlere zemin hazırlayan etmenleri çok iyi biliyoruz.

Bu cinayette katil kadar sorumluluğu olanlar:

“Ben doktora iğne yaptırmam, doktor bir iğne yapar, adamı felç eder icabında.”
diyenlerdir.

Bu cinayette katil kadar sorumluluğu olanlar:

“Doktor efendi dönemi bitti” diyenlerdir,

Bu cinayette katil kadar sorumluluğu olanlar:

“Doktorların eli hastaların cebinde”, “Doktor efendi mani peşinde” deyip miting meydanlarında vatandaşa sağlıkçıları yuhalatanlardır;

Bu cinayette katil kadar sorumluluğu olanlar:

Mafya bozuntularını “taşeron” adı altında hastanelere sokanlardır.

Daha çok kar hırsıyla sağlıkçıları zorla, tehditle ölesiye çalıştıran, özel sermayenin gözünü doyurmak için hastalanma garantisi veren ve bir yandan hekimleri – sağlıkçıları
her fırsatta kötüleyen, “paragöz, tembel” diyen, SABİM’le terör estirenlerdir.

Yalnızca katilin değil, azmettiricilerin de bulunmasını istiyoruz!

1 Haziran 2015 Pazartesi günü bütün Türkiye’de bütün sağlık kurumlarında
yastayız / isyandayız!

Sürekli olarak şiddete uğradığımız, dövüldüğümüz, vurulduğumuz hastane binalarına girmiyoruz!

Sabah mesai başlangıcında hastane bahçelerinde toplanıp saygı duruşunda bulunuyoruz,
basın açıklamaları ve yürüyüşler yapıyoruz.

Öğle saatlerinde meydanlarda toplanıp Sağlık Müdürlükleri’nin önüne yürüyerek
siyah çelenk bırakıyoruz.

Bütün hekimleri, bütün sağlık çalışanlarını, tek bir eksiksiz,
Doktor Kamil Furtun’un öldürülmesini protesto eylemlerine çağırıyoruz.

Bütün halkımıza, bütün hastalarımıza, hekimlere, sağlık çalışanlarına sahip çıkmaya,
1 Haziran 2015 Pazartesi günü hastanelere, sağlık kurumlarına muayene olmak için değil, sağlıkçılara destek olmak için gelmeye çağırıyoruz.

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi

=========================================

Dostlar,

Meslek örgütümüz, üyesi olduğumuz (Ankara Tabip Odası) TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) açıklamasına bütünüyle katılıyoruz..

Özellikle, sağlık hizmetlerini iğrenç bir popülizmle halka oy avcılığı için pazarlayan iktidar,
bu kanlı tablodan 1. derecede sorumludur.

Çıkıp halktan ve hekimlerden özür dilemeli ve ağır yanlışlarının özeleştirisini vererek SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM denen kökü dışarıda IMF – DB – AB dayatması kepazelikten
geri dönmelidirler. Yapabilirler mi? Yapamazlar… Çünkü bu vaatlerle iktidara getirildiler. Sağlık hizmetlerini piyasalaştırmak, on milyarlarca dolar rantı yandaşlara ve
yabancı sermayeye peş keş çekmek için görevlidirler. Bu görevi yapmaktadırlar..

“Dolayısıyla, Sağlıkta Dönüşüm Programı özünde, gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP‘nin
kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant transferi ve güven tazeleme operasyonu olarak değerlendirilmelidir.” (Prof. Erinç Yeldan’dan aktaran Saltık, A. Cumhuriyet STRATEJİ eki 31.7.2006).

Küresel sermaye ve işbirlikçisi yerel ortakları, hekim dahil, sağlık hizmetlerinin
tüm bileşenlerinin gücünü ve etkinliğini kırarak köleleştirmek ve mutlak bir hegemonya kurmak hevesindedirler. Bu nedenle halkı müşterileştirerek kışkırtmaktadırlar (müşteri östrus’u!).

SGK örtük – artık saklanamayan  bir iflas içindedir.

85 milyar TL’yi bulan prim = ek vergi açığı vardır. Bu mali yılda (2015), SGK açıklarının kapatılması için yaklaşık 50 milyar TL merkezi yönetim bütçesinden aktarım yapılacaktır (Bütçenin 1/9’u!). Sürdürülemez bir finansal yapısal bozukluk – hastalık söz konusudur.
Bu yüzden sağlık hizmetlerinde giderek daraltma uygulanmakta, doğan önemli aksaklıkların ardalanını göremeyen yurttaş, çirkin siyasetçi tarafından adeta “abuse” edilerek
sağlık çalışanlarının üstüne sürülmektedir.

Katildirler.. Katil kendileridir.. Elleri kanlıdır… 

İşte SAĞLIKTA KÜRESELLEŞME böyle bir şeydir; kanlıdır, ölümdür, öüm getirir, öldürür.
Tanıyı çooook net koymak ve safını da o ölçüde net koymak gerekir..

TTB’nin Sağlık Bakanlığına kezlerce sunduğu sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önleme raporları derhal gündeme çekilerek gerekleri yapılmalıdır.

Sağlık Bakanı Dr. M. Müezzinolu, bir hekim olarak, masum meslektaşı Dr. Kaml Furtun‘un alçakça katledilmesi karşısında zerrece yüreği sızlıyorsa, bunun kanıtı olarak görevinden
derhal çekilmelidir. Bakanlık web sitesine aşağıdaki iletiyi koymak hiçbir anlam taşımıyor!
Hele bir de genel geçer başsağlığı demeci..

Sağlık Bakanı Dr. Müezzinoğlu, TTB’nin sağlıkta şiddetle başetmek için ısrarla getirdiği
ivedi önlemlerin neler olduğunu ve bunlar karşısında neler yaptıklarını karşılaştırmalı olarak
ve gerekçeleri ile açıklamalıdır. Uygulamadıkları önlemlerin nedenlerini de..

Başımız Sağolsun

Sağlık Bakanı başsağlığı demecinde, toplumun başkaca kesimlerinde de şiddet olduğu göndermesi – avuntusu ile, merhum Dr. K. Furkun’a yönelik vahşi cinayeti hafife alma sorumsuzluğu içindedir. Bu gözlem doğru ise, iktidarları bu bağlamda neler yapmıştır?? Toplumsal şiddet hemen her alanda neden böylesine yoğundur? Bu sorunsala yanıt üretmek Sağlık Bakanı / Bakanlığının en başta görevlerinden değil midir?

Bakan, olayın “izleneceğini” de belirtiyor.. Örn. he – men özel bir yönetsel (idari) soruşturma kurulu oluşturmuş mudur? Denetçi ve uzmanlar görevlendirip Samsun’a göndermiş midir?
Adli soruşturmayı – kovuşturmayı sürdürecek Savcılık makamına destek – işbirliği önerisi götürmüş müdür? Ne yapmıştır ne?? Somut olarak açıklayabilir mi??

Cumhurbaşkanlığı web sitesine şu dakikalarda erişemedik..
Başbakanlık web sitesinde ise kahreden cinayete ilişkin tek bir sözcük göremedik..??!!
Başbakan’ın eşinin de bir hekim olmasına karşın..

*****

Saygın halkımız acı gerçekleri artık görmeli ve kendisinin sağlığı için çırpınan, müttefiki olan
sağlık emekçilerine değil; kendisinin sırtında küresel sermaye adına sopalı tahsildara dönüşen sağlık politikalarına ve onların taşeronlarına meşru öfkesini – isyanını yansıtmalıdır..

İlk hedef 7 Haziran 2015 seçimleridir.
Oy’unu, piyasacı değil ama halkta yana – sosyal sağlık politikaları izleyeceğini vurgulayan siyasal programlara – kadrolara yönlendirmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
31 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Merdan Yanardağ : Siyasal İslam Türkiye’de de çöküyor!

Dostlar,

Yiğit ve birikimli yazar Merdan YANARDAĞ Muğla cezaevince tutsak tutuluyor..
Nedenlerini artık hepimiz biliyoruz..
Ancak “hesap” bu kez değişik..
Tutsaklar zindanlarda da olsalar namuslu “Kalemleri” ile “iktidarın kanlı kılıçları ile savaşımı inanılmaz bir azim ve başarı ile götürüyorlar..

  • Kalemler bir kez daha kanlı kılıçları yenecek..

Değerli karedeşimiz Sayın Merdan YANARDAĞ‘ın inanılmaz bir öngörü ile
kaleme aldığı son derece derinlikli yorumu aşağıda..

Kendisine şükranla ve bir an önce özgürlüğüne kavuşması dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile.
23 Aralık 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

======================================

Siyasal İslam
Türkiye’de de çöküyor!

portresi_gencMerdan Yanardağ
merdan.yanardag@yurtgazetesi.com.tr,
22 Aralık 2013

Küresel sermaye adına ve ondan aldığı güçle 11 yıldır Türkiye’yi yöneten
‘Siyasal İslamcı’ AKP-Cemaat koalisyonunun kesin olarak çöktüğü anlaşılıyor.

İktidardan ve servetten daha çok pay isteyen İslamcı ve muhafazakâr sermaye çevreleri adına bir yağma düzeni kuran Amerikancı AKP İktidarı için yolun sonuna gelinmiş durumda.

Laik Cumhuriyet’in yıkılması ve yerine ılımlı da olsa, dinci bir rejimin kurulması ilkesine dayalı gerici iktidar blokunun önlenemez bir çözülme sürecine girdiği görülüyor.
Çünkü ‘12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonra başlayan iktidar çatışmasının artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini tespit etmek gerekiyor.


Bu nedenle, Emniyet-Yargı örgütlenmesi üzerinden ‘Cemaat’in başlattığı yolsuzluk soruşturmasının doğrudan iktidarı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ı ortaya çıkıyor.

  • Cemaat bu hamleyle, deyim uygunsa “Şah!” demiş oluyor.

Şimdi isterseniz bu önemli siyasal gelişmeyi maddeler / ana başlıklar halinde analiz edelim. Kavganın neden çıktığının artık bir önemi yok. Laik, cumhuriyetçi ve sol muhalefeti tasfiye ettiğini düşünen AKP artık iktidarı ‘Cemaat’le paylaşmak istemedi. Sürekli daha fazlasını isteyen, ‘makul’ bir çizgide durmayan ve devletin yeniden (İslami temellerde) yapılandırılması operasyonunun derinleştirilmesini isteyen illegal (yasadışı) koalisyon ortağından kurtulmaya çalışan AKP, çatışmanın da fitilini ateşlemiş oldu.

‘Cemaat’in gücünü hafife aldığı anlaşılıyor.

1. YENİ FETRET DÖNEMİ


Türkiye yeni bir fetret döneminden geçiyor. Ülke ve merkezi iktidar, sanki 1402 Ankara Savaşı’nda Timurlenk’in Özbek-Türk ordularına yenilen Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, şehzadeler arasında parçalanmış durumda. Bu kavga; doğası gereği, taraflardan birinin kesin yenilgisine kadar devam edecektir. Tıpkı, Yıldırım Beyazıt’ın oğulları (şehzadeler) arasındaki iktidar savaşı gibi.

Nitekim, 4 bakana dayanan ve Başbakan Erdoğan’a yönelen (soruşturma dosyasında Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın adı da geçiyor) ‘Yolsuzluk Operasyonu’ndan sonra, AKP Hükümeti de Emniyet Örgütü’nden bir tasfiye dalgası başlattı. Adliyeye de müdahale ederek, adil soruşturmanın önünü kesmeye başladı. ‘Emniyet’teki tasfiye 100’ü aşkın polis şefine ulaştı. Türkiye tam anlamıyla bir kabile devletine dönmüş durumda. Savaşın kanlı geçeceği anlaşılıyor.

Birinci fetret döneminde olduğu gibi, ikincisinde de ortada bir devlet enkazı ve parçalanmış / dağılmış bir merkezi iktidar bulunuyor. Fetret, tarihsel ve siyasal olarak sürdürülemez bir durumdur. Geçicidir. Ya şehzadelerden biri diğerlerini tasfiye ederek mülkün (devletin) ve merkezi iktidarın birliğini yeniden kuracak ya da ülke dağılacaktır.

İkinci olasılığın günümüzde imkânsız olduğunu söyleyebiliriz. En azından imkânsıza yakın bir olasılık olduğunu belirtmek mümkün. Ancak birinci olasılığın aktörleri de, günümüz Türkiye’sinde şehzadelerden ibaret değildir. Bizim örneğimizde AKP ile Cemaat arasında yaşanan iktidar içi çatışmanın, diğer toplumsal muhalefet güçlerini de içine alarak genişleyeceği açıktır.
 
2. ESKİSİNİ YIKTILAR, YENİSİNİ KURAMADILAR

Laik Cumhuriyeti, seküler hukuk düzenini ve elde ne kaldıysa ‘Aydınlama’nın kazanımlarını tasfiye eden AKP-Cemaat koalisyonu,
belli ki ganimeti paylaşamadı. Devlete hâkimiyet konusunda hır çıktığı anlaşılıyor. ‘Birinci Cumhuriyet’i yıkmak zor olmadı. Zaten kurucu güçlerinin ihaneti sonucu,
içi büyük ölçüde boşalmıştı. Ancak ‘Birinci Cumhuriyet’i yıkan siyasal İslamcı koalisyon ikincisini kuramadı. Dinci ve faşizan bir iktidar, hatta diktatörlük oluşturuldu. Ama bu iktidar tam olarak bir ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ni kuramadı. İktidarını, hükümet değişimlerinden etkilenmeyecek kalıcı bir rejime, yine tam olarak dönüştüremedi.

Bugün AKP Hükümeti’nin en önemli kriz alanını bu durum oluşturuyor. Cemaat operasyonların, devletin fethi sürecinin devamından yana. AKP ise yeterli olduğunu düşünüyor.
 
3. HÜKÜMETİN ÖMRÜ

  • AKP Hükümeti siyasal ömrünü doldurmuş durumda. 
  • İktidarın düşmesi artık sadece bir takvim sorunudur.

Kavganın tam da bu dönemde başlamasının nedeni açıktır; AKP başta Ortadoğu ve Suriye’de olmak üzere, izlediği dış politikada tam bir başarısızlığa uğramış durumda.

Sıcak para girişine ve mali operasyonlara dayalı ekonomik gelişmenin sonuna gelindiği görülüyor. Spekülatif büyümenin, katma değer yaratmayan ve üretmeyen bir ‘ekonomi – politika’nın sürdürülemeyeceği herkes tarafından saptanıyor.


AKP, ABD ve Batı’nın güvenini hızla kaybediyor. Öngörülebilir ve güvenilir bir ortak olmadığı yönündeki görüş yerleşiyor. AKP’nin özellikle Sünni İslam’a dayalı dar ‘ideolojik’ belirlenimli bölge politikası rahatsızlık yaratıyor. Mısır’da Mursi’nin devrilmesi, Suriye’de rejimin ayakta kalması, AKP hükümetini hiç olmadığı kadar zor durumda bırakıyor. Ortada tam bir yenilgi var. Erdoğan bölge için güvenilmez ve yalnız bir lider halinde ortada kalmış görünüyor. ‘Cemaat’in saldırısının / hamlesinin tam bu döneme denk gelmesi anlamlıdır.

 
4. SİYASAL İSLAMCILARIN YENİLGİSİ

Yaşanan tartışmanın tartışılmaz şekilde ortada çıkardığı gerçek şudur:

  • Siyasal İslam Türkiye’de de ağır bir yenilgi sürecine girdi. 

İslamcıların 21. Yüzyıl’ın başında modern bir devleti ve toplumu yönetme yeteneğine ve birikimine sahip olmadıkları anlaşıldı.

Türkiye’nin yeni fetret dönemi aslında 1995 yılında başlamıştı. Ülkede merkezi iktidar çeşitli güç odakları arasında (Meclis, Hükümet, TSK, Cumhurbaşkanlığı, Yüksek Yargı ve hatta üniversiteler arasında) parçalanmıştı. Fetret durumunun 2008’de AKP-Cemaat koalisyonunun devleti ele geçirmesiyle aşıldığı sanılıyordu. Ancak öyle olmadığı ortaya çıktı. Birincisi (1402) 12 yıl sürmüştü, ikincisi 18 yıldır iniş ve çıkışlarla devam ediyor belli ki.
 
5. ‘GEZİ DİRENİŞİ’NİN ROLÜ

AKP İktidarı’ndaki çözülmeyi hızlandıran, onun siyasal ömrünü biçen en önemli ve tarihsel olgu Gezi (Haziran) Direnişi’dir.

  • Bütün ülkeyi saran ve toplumu kuşatan ‘Gezi Eylemleri’ karşıdevrime geçit verilmeyeceğini ortaya koydu.

Yaklaşık 10 milyon yurttaşın katıldığı bu direniş bütün siyasal dengeleri değiştirdi. Liberal-muhafazakâr blokun kurduğu ideolojik hegemonyayı yıktı.
Ülkenin ve toplumun tarihsel yönelimini yeniden belirleyen Gezi Direnişi, iktidar koalisyonunu da çözdü. Durumu saptayan Cemaat, hızla AKP’ye tavır alarak yeni bir pozisyon belirlemeye yöneldi. Cemaat gazete ve televizyonlarının “Camide içki içildi” yalanına katılmamaları, bu bakımdan önemli bir işaret ve tutum değişikliğidir.
 
6.DAR BİR FRAKSİYON PARTİSİ

Başlangıçta iktidardan ve servetten daha çok pay isteyen İslami eğilimli ve muhafazakâr taşra sermayesine dayanan AKP, izlediği politikalarla başta İstanbul burjuvazisi olmak üzere, bütün sermaye kesimlerini kucaklamaya çalıştı. Bunu büyük ölçüde de başardı.

Küresel sermayenin bütün taleplerini yerine getirdi.

Neo-liberal yağma politikalarını kayıtsız şartsız hayata geçirdi.

  • AKP için önemli olan iktidarda kalmak ve rejimi değiştirecek
    bir siyasal zamana sahip olmaktı.

AKP’nin bu uyumlu tavrı nedeniyle, başlangıçta TUSİAD sermayesi de destek verdi.
Batıcı büyük sermaye, iktidarın bir kısmını yükselen muhafazakar sermayeye vermeye, serveti ‘Anadolu Burjuvazisi’ ile paylaşmaya hazırdı. Dolayısıyla, ortaya bir uzlaşma çıktı.

Ancak AKP bu uzlaşmaya uygun davranmadı ve iktidarını sağlamlaştırdıkça,
kendi zenginler sınıfını yaratmaya ve güçlendirmeye yöneldi.
Kuracağı dinci rejimin sınıfsal temellerini sağlama almak istiyordu.


Durum böyle olunca, servetin el değiştirmesine yönelik operasyonlar yapmaya başladılar. Kamu kaynaklarını yağmalamaya yöneldiler.

Dolayısıyla yolsuzluk yapmaları kaçınılmazdı. Onlar da, hem hukuku hem de ahlakı bir kenara bırakıp bir yağma düzeni kurdular.

  • Örneğin, son on yılda Kamu İhale Yasası’nı tam 164 kez değiştirdiler.

ATV-Sabah Grubu’nu kamu bankalarından verdikleri teminatsız 750 milyon dolar kredi ile yandaş işadamına verdiler vb.

Sonuç olarak                    :

AKP Hükümeti, 2008’den başlayarak bütün sermaye çevrelerin partisi gibi değil,
sadece İslamcı-muhafazakar iş çevrelerini temsil eden bir fraksiyon (dar grup) gibi davranmaya başladı. Özel yaşama ve seküler / modern yaşam tarzına müdahaleler de ondan sonra başladı.
 
7. HALK AFFETMEZ

‘Cemaat’in 17 Aralık 2013 ‘Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu’ hamlesi
bütün pisliklerin ortaya saçılmasına yol açtı.

Din, iman, ahlak, milli irade, muhafazakar yaşam edebiyatını ağızlarından düşürmeyenlerin aslında bir yolsuzluk düzeni kurdukları ortaya çıktı.

‘AKP İktidarı’nın ulusal zenginliği ve halkın parasını yağmaladığı çarpıcı şekilde görüldü.

Bu halk her şeyi unutan ve inançlarını aklının önüne geçiren bir yapıya sahiptir.
AKP ve Erdoğan da zaten halkın bu özelliğine güveniyordu. Ancak yine bu halk bir şeyi unutmaz ve bağışlamaz; ekmeğini çalanları, yolsuzluk yapanları!..

  • Artık AKP’nin ‘30 Mart 2014 Yerel Seçimleri’nde yenilgiye uğrayacağını,
    en azından önemli bir güç kaybına uğrayacağını kesin olarak görebiliriz.

 8. SIRADA ERDOĞAN’IN GİZLİ HESAPLARI MI VAR?

AKP, kendisini beklenmedik bir şiddetle vuran ‘Yolsuzluk Operasyonu’na Emniyet’te  başlattığı tasfiye ile yanıt verdi. İki günde 100’e yakın polis şefi ile görevden alındı. ‘Cemaat’in Emniyet örgütlenmesini çökertmeye yöneldi.

‘Yargı’ya da müdahale için hazırlık yapmaya başladı.

Çatışmanın şiddetleneceği görülüyor.


Kuşkusuz ‘Cemaat’ Erdoğan’a ulaşan ‘Yolsuzluk Operasyonu’nu başlattığında,
bir bombanın pimini çektiğini biliyordu.
Dolayısıyla, sert bir karşılık verileceğini de bekliyor olmalıydı. Beklenen oldu.

‘Cemaat’in bu durumda mutlaka yeni bir karşı hamle hazırladığını düşünmek
yanlış olmayacaktır.


Bu hamle bir ‘altın vuruş’ değerinde olmalıdır. Eğer hükümeti etkisizleştiren bir
‘mat’ hamlesi olmazsa bu, ‘Cemaat’in kendisi tasfiye olacaktır.


Bu durumda akla, OdaTV Davası’ndan tutuklanarak Ergenekon tertibine dâhil edilen
MİT üst düzey yöneticisi Kaşif Kozinoğlu’nın açıklamaları geliyor.
MİT’in Orta Asya Masası sorumlusu olan Kaşif Kozanoğlu, bilindiği gibi tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde kuşkulu bir şekilde ölmüştü. Ancak Kozinoğlu, başına bir şey gelebilir diye, geride 50 sayfalık el yazısıyla hazırladığı bir açıklama / belge bıraktı.


İşte Kozinoğlu’nun geride bıraktığı bu belgede,

  • Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan itibaren yolsuzluklardan elde ettiği paraları İsviçre’de 8 tane gizli hesapta tuttuğu ileri sürülüyordu.

Kozinoğlu bu hesapları kendisi dışında 2 MİT yöneticisinin daha bildiğini, ancak onların Erdoğan’la pazarlık yaparak anlaştığını belirtiyordu.

Söz konusu hesapları Alman ve ABD istihbaratının da bildiğini yazan Kozinoğlu, tutuklanmasını bu bilgiye bağlıyor ve başına bir şey gelebileceğinden kuşkulanıyordu.

İşte Cemaat’in ‘mat’ hamlesi bu hesap numaraları olabilir.


Nasıl ama! Ortada bir hukuk devleti değil, sanki bir çeteler düzeni var.

  • Siyasal İslamcı çeteler düzeni.

Üç hafta önceki Pazar yazımda AKP İktidarı’nın aniden ve büyük bir hızla çökebileceğini belirtmiştim.

Sanırım öyle olacak.

Sorun; bu çöküşten özgürlükçü, eşitlikçi ve toplumsal demokrasiyi egemen kılacak bir atılımla çıkmaktır.

Geçen hafta kurulan Sol Cephe bu bakımdan önemlidir.
Sol olmadan bu kaos ve fetretten çıkılamaz.