EĞİTİM-ÖĞRETİM

EĞİTİM-ÖĞRETİM

Av. Nurullah AYDIN
Emekli akademisyen-yazar

Her canlı başta kendini, sonra yavrusunu eğitir. En iyi biçimde yaşama, beslenme, barınma, korunma tekniklerini öğretmeye çabalar.

Her insan akla, akıl da eğitime muhtaçtır. İnsana ve eğitime yapılan yatırım geleceğe yatırımdır. 

Her aydın; toplumdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, toplumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek için akıl ve bilim öncülüğünde, vatansever, temiz yürekli, özverili olmalıdır. 

Okul; gençliğe, insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, şerefi-onuru ve bağımsızlığı öğretir.

Ortaöğretimde ve yükseköğretimde; Milli kimliğin oluşmasında, millet bilincinin anlaşılmasında öğretmenlerin önemli bir işlevi vardır. Öğretmenler; toplumun zihin dünyasının mimarlarıdır. Öğretmenler; ülkenin yarınlarına adanmışlığın, sevginin, özverinin ve hoşgörünün birer temsilcileridir. Öğretmenler; çağın bilgisi ve meslek becerisiyle donanmış, Türk Milleti’nin geleceğinin güvencesi gençleri geleceğe hazırlamak ve yetiştirmek gibi büyük bir sorumluluk taşırlar. 

  • Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar yetiştirmek, her öğretmenin temel görevidir.

Eğitim sistemi; her dönem yaz boz tahtasına çevrilmiştir. Eğitimin ulusalcı (milli) niteliği aşındırılmıştır. Eğitim sistemi adeta çözümsüz bir yapıdadır. Her yıl yeniden ele alınan sınav ve yönetmelikler, öğretmenleri sıkan ve bunaltan sorunlar olmuştur. Her kezinde yeniymiş diye gündeme getirilen ve uygulanan tasarımlarla sorunları çözmek olanaklı değildir. 

Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı ‘Eğitim Kalitesi 2018′ raporuna göre; Türkiye 137 ülke arasında 99. sırada. 98 ülke, bugün ülkemiz çocuklarının aldığı eğitimden daha nitelikli bir eğitim sunuyor. 

Üniversiteler; özgür düşünen, bağımsız bireyler yetiştiren yüksek eğitim kurumlarıdır. Çok sesliliğin var olabileceği başlıca özgür alan üniversitelerdir. 

Üniversiteler; yaşamın ne denli içindedir? Bilimsel eser (AS: yapıt) üretmeyen akademisyenler; her şeyi bilir savında herkese akıl verir ama bunu ne ölçüde kendileri gerçekleştirir? 

Dünya genelinde, başarılı öğrenciler altın değerindedir. Hemen her ülke; vizyon sahibi gençlerin peşindedir. Bulduklarında her türlü bursu vermeye hazırlar. Ama başarı ölçütleri çok farklı olarak ezberci değil, sorgulayan, dolayısıyla yaratıcı ve girişimci gençler arıyorlar. 

Etkin ve saygın üniversiteler; yalnızca derslere odaklı değil, sanatı ve sporu da yaşamının bir parçası haline getiren öğrenciler istiyorlar. Bulduklarında da hiç kaçırmıyorlar. 

Bilimsel yapıt üretmeyen unvan sahibi akademisyenler; üniversiteleri lise düzeyine düşürmüştür. Okunmayan birkaç makaleyle topluma, bilime katkısı ve etkisi olmayan öylesine yapılmış tezlerle, salla başı, eğil, al unvanı anlayışıyla doktor, doçent, profesör unvanına sahip olan birçok akademisyen, yetişen öğrencilerin gerisindedir. 

Her yerde açılan devlet ve vakıf üniversiteleri; akademik bilimsel düzeyi çok düşürmüştür. Unvanlı akademisyenler ordusu, görkemli bina kampüsleri (AS: yerleşkeleri) oluşmuştur. Ancak üniversiteler, akademisyenler; bilim dünyasında, ülke sorunlarına çözüm üretmede çok sınırlı paya sahiptir. 

Üniversiteler memur anlayışlı akademisyen yerine; üreten, bilim insanı amaçlı akademisyen politikası benimsemedikçe, öğrenciler de diplomalı ama özelliksiz insanlar olacaktır. 

Eğitim ve öğretimde temel amaç 

Akılcı, aydınlanmacı, bilimsel fikir ve düşünceleri özümsemiş,
İnsan haklarına ve hukuka saygılı,
Cumhuriyetin ve demokrasinin değerlerine içtenlikle bağlı,
Milli (Ulusal) ve kültürel değerlerle evrensel etik değerleri kişiliğinin bir parçası dueumune getirmiş,
Vatan, millet, bayrak ve meslek sevgisiyle, ülkesine ve milletine hizmet aşkıyla dolu,
Bilimsel, bedensel, ruhsal ve sosyal anlamda donanmış gençler yetiştirmektir.

Karanlık çağdışı dogmaların, küresel akımların edilgin (pasif) izlemcileri olarak değil, vatan topraklarının hamuruyla yoğrulmuş, yüksek ideallere sahip, yenilikçilik peşinde koşan, yalnızca tüketen değil, araştıran, üreten ve yeni buluşlar geliştiren gençler yetiştirilmelidir. 

Değerli Öğretmenler; yüksek sorumluluk duygusuyla yürüttüğünüz özverili çalışmalarınızı, bugüne dek olduğu gibi bundan sonra da aynı azim, irade (istenç), özveri ve kararlılıkla sürdüreceğinize olan inancım tamdır.

Yeni eğitim – öğretim yılında, başarı ve esenlikler dilerim.

HEDEF TÜRKİYE AMA NEDEN?

HEDEF TÜRKİYE AMA NEDEN?

Nurullah AYDIN
10 Eylül 2018 – ANKARA  

Her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes kendi çıkarları, inançları düşünceleri açısından bakıyor. Peki ifade edilmekte zorlanan temel gerçek ne? Sağda solda yeni ve eski partiler, medya kuruluşları, dernekler, vakıflar, sendikalar, meslek kuruluşları var. Hepsi her dönem yeniden yapılandırılırlar. 

Doğu-batı enerji savaşında Türkiye kilit ülkeydi.
Dinleme üsleri, ileri teknolojiye dayalı istihbarat üsleri, en iyi yetişmiş ajanlar Türkiye’deydi.
Türkiye; Bizanslılaştırılacaktı.
Ilımlı İslam projesi ile İslam ülkeleri denetim altına alınacaktı.
Büyük Ortadoğu projesinde yönetim değişimleri yapılacak ve Türkiye ana üs görevi yapacaktı. İslam ülkeleri ile yakınlaşarak içten hançerleme görevi yaptırtılacak iç savaşlarla İslam ülkeleri yakılıp yıkılacaktı. 

Yeni dünya düzeni, ılımlı İslam projesi, Büyük Ortadoğu projesi kapsamında yeni yapılandırmaya gittiler. Hırslı, zaafları çok olan tipleri bir kez daha farklı şekilde tespit ettiler eğittiler, örgütlediler.
Eşbaşkandılar artık. Eşbaşkanlık görev yerine getirilmeye başlandı. Ama açığa çıktı.
Birlikte iktidara taşındılar. Devleti, devletin kaynaklarını ele geçirme sürecinde; dillerde din iman ile halk uyuşturulurken, ayakkabı kutularında evlerde paralar biriktirilmeye başlandı.

Ortaklık bozduruldu. Güç, yetki, servet paylaşımında ortaklık çatladı. Çatlatıldı.

Ne oldu da çatladı? Ne oldu da çatlatıldı? Yorum üzerine yorum yapılıyor. Birbirlerini kumpas yapmakla, ahlaksızlıkla suçluyorlar. Siyasetçiler, gazeteciler, iş adamları, akademisyenler oyunun birer parçası olarak devlet olanaklarına çöreklendiler. Soydular. Yandaş, candaş, kardaş kavramlarıyla yoksul halkı, idealist insanları kullandılar.

  • Tarihin en büyük soygununu, din şemsiyesi altında pişkinlikle gerçekleştirdiler.

Eleştiriler yapılıyor da hiç ama hiç kimse; oynanan oyunda, kuklaları oynatanları konuşmuyor. İstihbarat örgütleri, küresel sermaye temsilcileri ile beraber çalışan güçler, oyun oynuyor. Türkiye’de Gladio, tartışılmıyor. Türkiye’de Gladio kimlik değiştirdi, yenilendi.

Meclis, bürokrasi, medya ve üniversitelerde birbirinden habersiz pek çok kişi Özel Eleman mı?

Karşılıklı iftira ve suçlama kampanyası sürdürülürken, partilerde ne kadar personelin, hatta birbirini hiç tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğunu bilen söyleyen hatırlatan var mı? 

Özel Eleman olarak eğitilenleri nasıl ve neden seçilir? Onlar; milletvekilliği, üst bürokratik görevlerde, gazete köşe yazarlığı, profesörlük dönemlerinde değil, daha genç yaşlarda bölgesinde güvenilir, saygın, sözü geçen ve gerektiğinde halkıyla bütünleşerek, milleti ve vatanı için yapılacak mücadelede önder olabilecek niteliklere sahip oldukları için seçilirler.

Türkiye Özel Elemanlar Örgütü’nde; bir dönem batıcılar, bir dönem milliyetçiler şimdilerde ise vatansız İslamcı ve etnik kimlikli kişiler organize edildiler. Tiplerine, özgeçmişlerine bakın. Kimler siyasetçi oluyor?
Kimler hiçbir şeyi yokken birden servet edinmiş, holdingler kurmuş?
Kimler üst düzey bürokrat oluyor?
Kimler gazete patronu oluyor? Kimler her dönem gazete köşe yazarlığı yapıyor?
Kimler TV’lerde kafa karıştırıcı yorumlar yapıyor?
Kimler fişleniyor? TSK, bürokrasi, medya, üniversiteler altüst edilmeye devam ediyor. Yetişmiş elemanlar tasfiye edilirken, özel elemanlar yer değiştirmeye devam ediyor. Bazılarının ülke içinde ve dışında çok sık olmayan görüşmeleri kimlerle yaptıkları kamuoyuna yansıyor mu? Hayır. Halk; nelerle meşgul ediliyor, dersiniz.

Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin varlığı ve bekası tehdit altında, tehlikededir.

Birlik ve beraberliğe odaklı unsurların bu gerçekleri bilerek hareket etmeleri, tarihin yüklediği en önemli görevdir. Hiç kimse bu tarihsel sorumluluktan kendini ayrı tutmamalıdır.

Günün Sözü: Oynanan oyun, anlaşılması, bilinmesi ve gereğine yönelmekle bozulur..

HAK, HUKUK, VİCDAN

HAK, HUKUK, VİCDAN

Konuk yazar :
Av. Nurullah AYDIN
4 Eylül 2018-ANKARA

Türkiye’de her kesimin siyasetçisi, hukukçusu, akademisyeni, gazetecisi ortak insanlık hukuk anlayışından uzaklaştı. Uluslararası sözleşmelerle kabul edilen ilkeler yerine, kendi değerleri açısından bakılmasını istiyor.  “Hukuk devleti mi, yargı bağımsızlığı mı, siyasi irade çoğunluk despotizmi mi var?” tartışmaları yapılıyor.

Yandaş veya karşıt algısı; hukuk kurallarının uygulanmasında en büyük handikaptır.

İnsanlar farklılıkların eşitsizlik doğurduğunu, gücü elinde olanın ayrıcalıklı olduğu, keyfiliğin haklardan yararlanmada düzensizlik oluşturduğu endişesi içindedir.

İnsanlar; bazı insanların bazılarından daha ayrıcalıklı olmasını önlemek için de hukuk kurallarını, adil yargılamayı, kanun önünde eşitliği, masumiyet ilkesini, suçsuz ceza olmaz ilkesini benimsemiştir. Bunun sonucu olarak hukuk devleti kavramını benimseyerek, anayasa ve yasalarla siyasi iktidarın, sermaye sahiplerinin halk yığınlarını istismarını önlemeye çalışmışlardır.

Çağın gereği anayasal devlet, hukuk devletidir.
Demokrasi; ayrıcalıkların olmadığı herkesin (AS: yasalar önünde) eşit olduğu hukuk devleti varsa anlamlı sistemdir.
Demokrasi; yöneticilerin halk tarafından belli süreyle seçilmesi ve değiştirilebilmesi iken, Hukuk devleti; kişi sınıf ve zümre ayrımcılığının olmadığı, herkesin her vatandaşın doğuştan eşit haklara sahip olduğu temeline dayanır. Bunun için de kuvvetler ayrılığı anlayışı ile yargı bağımsızlığı (AS: ve tarafsızlığı) esas alınmıştır.

Tarih boyunca yargıyı istediği gibi kullanan siyasi iktidar, her zaman hukukta muhaliflere adalet hakkı tanımadan yeni haksızlıklar yaratmıştır. Ne adına? Din adına, ideoloji adına haksızlıklar yapılmıştır, yapılmaktadır.

Gücün hukukunun olduğu yerde despotizm vardır.

Hukuk başka şeydir, yasa çıkartmak başka şeydir. Hukuk, yasayı belirler. Yasa, hukuku belirlemez. Bir yasa çıkarıldığında bu hukuk olmaz, yasal düzenleme olur.

Genel olarak gözlenen; siyasi iktidarın yargı gücünü de kullandığı, bunun için yasal düzenlemeler yaparak yargı erkini emrine aldığı şeklindedir.

Yürütmeye verilen yetkiler; normal, olağan bir hukukun çok üstündedir. Bu yetkilerle; hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmayan düzenlemelere gidilmiştir.

Türkiye’de siyasi iktidar gücü; hukuk devleti değil yasa devleti olmayı tercih etmiştir.
Mahkemelerde olması gereken yetkiler; hukukun temel ilkelerine dayanmalıdır.
Bunlar suçsuzluk karinesi ilkesi, kuşkudan sanık yararlanır ilkesi, silahların eşitliği ilkesi, adil yargılanma ilkesidir.

Hukuk devletinde kimseye olağanüstü, hukukun olması gerektiğini söylediğinin dışında yetkiler verilemez. Verildiğinde başka güç merkezleri oluşur, hukuk ortadan kalkar.

Yasalar hukukun hizmetinde olmalı. Hukuku kimse kullanmamalı. Sonuçta yasal bir düzenleme yaparsınız ama bu hukuka uygun olmaz.

Hukukun amacı düzeni ve adaleti sağlamaktır. Adalet, yasanın emrine girmişse o zaman görünüşte vardır. Hukukla ilgisi olmaz, görünüşte hukuktur.
Hiç kimseye, olağanüstü, hukukun olması gerektiğini söylediğinin dışında, yetkiler verilmemelidir. Verilirse, hukuk ortadan kaldırılmış olur. Korkarak, ürkerek, duygusallığa kapılarak hukuk oluşturulmamalıdır. Yasa çıkarırsınız ama artık o hukuka uygun değildir, iktidar gücünün korkutma aracıdır.

Yaşanan ve yaşatılan sıkıntılar, toplumda hemen herkesi rahatsız edici bir boyuta gelmiştir.

Keyfi, yandaşı koruma ve kollama, muhalifi sindirme-susturma, haklarından yoksun bırakma anlayışı; adalet sistemini, yargı sistemini bunaltmış, yargıya olan güveni sarsmıştır.

Oysa yargı; güçsüzlerin sığınacağı limandır. Hak arayan ya da haksızlığa uğrayan insanlar, adaletin bağımsız ve yansız sağlanması ile rahatlamalıdır. Uygulamalardan ve sıkıntılardan ders alınmalıdır.

Günün Sözü: Güçlünün güçsüze yapacağı en büyük kötülük, adalet adına adaletsizlik yapmasıdır.

ARAPÇI YOBAZLAR, MÜRTECİLER VE İSLAMCILAR

ARAPÇI YOBAZLAR, MÜRTECİLER VE İSLAMCILAR

Konuk yazar :
Nurullah AYDIN
27 Ağustos 2018 – Ankara

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Maskeliler, fırıldaklar, sinsiler, tuzak kurma ustasıdırlar, bukalemun gibi anında şekil değiştirirler, her gün yalan söylerler yalan ustasıdırlar.  Lağımhanelerinde öyle eğitim almışlardır. Ancak çıkar ilişkileri çeşitlendikçe İslamcılar amip gibi bölündükçe, bölünüyorlar. Her konuyu tersyüz ediyorlar. Yalan, iftira, tuzak, döneklik, çalma, çırpma, vahşet genlerinde var.

Çünkü onlar; Müslüman görünümlü şeytanın dostlarıdır.

Dillerindeki din iman sözlerine, kadınlarına taktıkları türbanlara aldanmamak gerekir. İktidar, çıkar, servet, talan olunca hemencecik ittifaka girebiliyorlar.
Siyasal-radikal İslamcılara güvenilmez. İnançları da, kültürleri de, yaşam anlayışları da ortaçağ ilkel arap çöllerinin hurafelerine dayalıdır. Hemen satıverirler.

Onlar için; hak, adalet, ilke, iman, dürüstlük, doğruluk anlamı olmayan kavramlardır. Suçu başkasına yüklemede, hedef saptırmada ve felaket tellallığında çok başarılılar. Lakin aynı beceriyi, aynı oranda sorumluluk, sorgulama ve önlem almada sergilemezler.

Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan insanları aldatmada; yeteneklidirler, başarılıdırlar. Yıllar yılı bu durum böyledir. İslam ülkeleri denilen topluluklara bakın, hepsinde aynıdır.

Olaylar; sıcağı sıcağına büyük bir heyecanla abartılıp, gereğinden fazla anlamlar yükleniyor, olduğundan farklı gösteriliyor daha sonra unutup gidiliyor.

Bir kesim; kritik sorunlara yeterli ilgi gösterilmediğinden, tartışılmadığından, konuşulmadığından, yazılmadığından, görülmediğinden yakınmacıdır.

Alçakça, şerefsizce ve pişkinlikle; konuşuyorlar yazıyorlar.
bütün amaçlarını, çabalarını; sadece iktidara gelme, iktidarda kalma ve iktidardan düşmemeye odaklamışlardır.

Emperyalistler; kaos sürsün, biz de Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını sömürmeye devam edelim istiyorlar.

İşbirlikçileri ise; Müslümanlar katlediliyormuş, kentler yakılıp yıkılıyormuş önemli değil, yeter ki biz iktidarımızı sürdürelim, diyorlar.
Bölge halklarının etnik ve mezhepsel bölünmelerine, sömürülmelerine, katledilmelerine, kentlerin yakılıp yıkılmalarına çanak tutuyorlar.

Bölgesel yeniden yapılanma sürecinde kaos için güç ve yetkili kılınanlar çaresiz durumdalar. Dün küfrettiklerine bugün güleryüzlü olabiliyorlar. Dün dost dediklerine bugün hain diyebiliyorlar.

Onlar ki; sürüngenler gibidir. Sürüne sürüne zirveye çıkarılmışlardır.
İnemiyorlar. Düşecekler.
Battıkça batıyorlar.
Sallandıkça sallıyorlar.
Çuvalladıkça çuvallıyorlar.
Yıkılacaklar.
Kayıtlara-Tarihe yalancı, hırsız, soyguncu, bölücü, yıkıcı, katliamcı, sahtekar olarak geçiyorlar, geçecekler.

“Sonradan görme insanlar maymun gibidirler. Bir maymun becerikliliği vardır onlarda. Bakarsınız yukarılara tırmanıyorlar, tırmanma sırasındaki çevikliğine hayran kalırsınız. Ama zirveye vardıklarında yalnızca ayıp yerleri görünür.” Honoré de Balzac

Yolunda gittikleri, kitaplarını okudukları, mezheplerini tarikatlerini cemaatlerini takip ettikleri din alimi ulema denilenler; ilahi mesajı tersyüz eden, insanları bölenlerdi. Şimdi aynı bölünmüş çizgiyi devam ettiriyorlar.

Müslüman görünen gerçekte şeytanın emrinde olan günümüz İslamcıların temel özelliği; ahlaksızlık, istismarcılık, yılışıklık, yalancılık, hırsızlık, aldatmak, döneklik, bölücülük, yüzsüzlük, ikiyüzlülük, pişkinlik, yıkıcılık, katliam, vahşet’tir. Bu tipleri tanıyın, tanıtın.

Günün Sözü; Yalan söyleyen, çıkarı için döneklik yapanlar, insanla hayvan dışı bir yaratıktır.
=======================================
Dostlar,

Dinin ve dince kutsal sayılan değerlerin gözü kara bir siyaset hırsıyla her şeye ama her şeye (cüzdana, koltuğa, uçkura!) alet edilmesi nasıl hayal ötesi bir sefalet değil mi!..

Günümüz Türkiye’sinde bir süredir bu kokuşma, giderek daha fecileşen düzeyde yaşanmakta.

Ancak sürdürülesi değil artık.. Başta yaşamın doğasına aykırı en köktenci biçimde.

Ne var ki, bu ayraç (parantez) Ülkede ciddi yıkımlara yol açtı ve onarımı çok uzun yıllar alacak.. Bir bölüm yitiklerin ise giderimi, onarımı hiç olanaklı olmayacak..

Kuşku yok, tarih bu sefil aktörleri şaşmaz yasalarıyla yargılayacak ve hak ettikleri çukurlara yuvarlayacaktır..

Yeryüzünce ve Türkiye’de yaşam sürüyor, sürecek.. insanlık onuru hep kazanacak! Bilimsel eytişimin (diyalektiğin) yasaları böyle ve Türkiye’de de geçerli.

Sevgi ve saygı ile. 28 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KURBAN, DİN’LER, MÜSLÜMANLAR

KURBAN, DİNLER, MÜSLÜMANLAR

Nurullah AYDIN
20.08.2018, Ankara

İnsanoğlu; tarihin her devrinde her toplumda; akılla açıklayamadığı varlığını, yaratıcıyı ve yaratılanları düşünmüştür. İnandığına verdiği anlam ise sürekli değişkenlik göstermiştir. Ve halen de bütün dinler ve din dışı anlayışlar farklı olgular üzerinden yürümektedir.

Din sosyal bir olgudur.
Kurban kesme bütün ilkel pagan dinlerinde vardır. İnka ve Azteklerde de çocuk kurban kesme ritüeli vardı.

Tanrıya, ruhlara, hayvan kesme adeti ise; hemen her coğrafyada eski yeni bütün dinlerde de vardır.

Müslümanların kurban kesme olayını başlattığına inanılan İbrahim (İbranice: אברהם Avram, Abraham) 3 semâvî dinin ve bu dinlerin peygamberlerinin atası olarak kabul edilen elçi/peygamberdir.

M.Ö. 2000’li yılların başlarında yaşamış, Hindistan’dan Anadolu’da Urfa’ya göç etmiş aşiretin lideri Brahman Azer’in oğlu Brahman/Abraham/İbrahim babasının aksine tek Tanrı’yı savunur. Doğduğu ve yaşadığı yerler hakkında 3 dinin kitaplarında ve âlimlerin verdiği bilgilerde farklılıklar vardır.

Abraham/İbrahim; Adıyaman/Urfa bölgesinde Komagene kralı Nemrut’la mücadele eder. Nemrut’un bulunduğu bölgeden ayrılır, eşi Sâre, yeğeni Lût ve öbür  adamlarıyla birlikte, önce Harran’a, ardından Ürdün ve Mısır’a gider, daha sonra da Filistin’e geçer.

Abraham/İbrahim’in eşi Sare’den oğlu İshak olur. İshak Yahudilerin atası kabul edilir.

Yine Abraham/İbrahim’in Mısırlı Kıpti hizmetçisi Hacer’den İsmail adında oğlu olur. Bu kişi de Arapların atası kabul edilir. (AS: Kölesiyle cinsel ilişki kuran Peygamber!?)

Abraham/İbrahim dini anlatımlara göre rüya görür. Oğlu İsmail’i kurban kesmek istemesini örneklendirdiği kurban ayini İsmail soyundan gelen Araplarca kabul edilir. Ancak aynı uygulamayı öbür oğlu İshak ve Yahudi soyu yapmaz.

İbrahim dini yani Hanef dini diye peygamber/Elçi Muhammed kurban kesmeyi önemser.

Ancak peygamber/Elçi İbrahim; Elçi Musa’nın Tevrat’ında da, Elçi İsa’nın İncil’inde de yer almasına karşın kurban, İsmail, rüya bunlarda yer almaz.

Kâbe’yi yapan ona Allah’ın evi diyen peygamber/elçi Abraham/İbrahim’in bu uygulamasını; peygamber/Elçi Musa da, peygamber/Elçi İsa da benimsemez. Onlar da Kâbe’yi kutsal ibadet yeri kabul etmediler, Kâbe odaklı hac ve kurban ritüeli yapmadılar.

Kabe’yi tavaf ve Kurban kesme uygulaması; Musevilikte ve Hıristiyanlıkta kabul edilmedi. Peki, ama neden?

İslam dünyası; kan, katliam, yıkım, ihanet, kin, nefret, düşmanlık alanı. Allah adına İslam adına kafa kesiyor, birbirlerini katlediyorlar 

1400 yıl geçmiş, Müslümanlar hala temel konularda birlik değiller. İtikatları farklı, iman anlayışları farklı, ibadetleri farklı, günah anlayışları farklı, evliliğe, cariyeye, zinaya, hırsızlığa, talana, yalana bakışları farklı.

Müslümanları önce Sünni – Şii – Alevi diye ayrıldılar. Sonra Selefi / Vahhabi / mezhepsizler diye bölündüler. Tarikatlar dediler, mezhepler dediler, cemaatler dediler. Ayrıldıkça ayrıldılar. Birinin dediğini öbürü kabul etmedi. Öbürünün dediğini berikiler benimsemedi 

Her İslam yazarı, kendine göre İslam’ı yorumladı. Her yorum farklı yaşama anlayışını oluşturdu. Kurban nedir ne anlama gelir sorusuna yanıtta birleşemediler. Kimi koç, inek, deve derken kimisi horozdan da kurban olur, dedi.

Kimi bir yıllık geliri olan kesmeli derken, öbürü borcu olsa da kesmeli.. dedi.

Kimi, Peygamber bir kez kurban kesti başka da kesmedi dedi, kimileri hayır hep kesti.. dedi.

Her yıl, her İslam ülkesi farklı günlerde bayramı kutluyor.

İslam dünyasının hırsız, yalancı, talancı, servet biriktiren, bölen böldürten, katleden katlettiren müslüman görünümlü şeytanlardan kurtulması gerekir. Aksi halde  Müslüman halkları; huzur
suz güvensiz, sorunlar içinde boğulan bocalayan, kendi kendilerini katleden insanların ihanet toplumları olmaya devam eder.

Günün Sözü: Aklı – bilimi temel almayan inanç ve düşüncenin insana, topluma, dünyaya, evrene yararı yoktur.