Etiket arşivi: ABD emperyalizmi

Türkiye-Yunanistan gerilimi normal seyrinde mi?

Artık Türkiye-Yunanistan arasındaki yönetilen gerilim ABD’nin bir siyasi aracına dönmüş gözüküyor. Bu araç, yeri gelince bir cezalandırma aracına dönüşme olasılığını içeriyor.

Türkiye ve Yunanistan sermaye sınıfları arasındaki gerilim eski bir hikâyedir ve genellikle çok ciddiye alınmayı gerektirmez.

Çünkü yakın zamana kadar her iki ülkedeki egemen sınıf siyasetleri bu gerilimi iç politika malzemesi yapmakta ustalaşmışlardır ve ABD emperyalizminin izin verdiği kadar bu gerilimle oynamayı severler.

Her iki taraf için yapay gerilim milliyetçiliği, dolayısı ile sermaye egemenliğini besleyen ana kaynaklardan biridir.

Küçük Asya Felaketinden mübadeleye, 6-7 Eylül Olaylarından (AS:1955), Kıbrıs’ın faşist darbe sonrasında askeri müdahale ile bölünmesine kadar milliyetçi duyguları besleyen tarihsel arka plan işlerini kolaylaştırır. Şimdi değişen bir şey var mı, diye bakalım.

İlk anda karşımıza çıkan tablo klasik yönetilen gerilim şablonuna uyuyor gözüküyor.

Her iki ülke de 2023 yılında genel seçimlere gidecek ve yönetimdeki siyasetler, sermayenin yedek atları tarafından tehdit ediliyorlar.

Üstelik, Türkiye emekçi halkını boğan yaşam güçlüğünü burada yazmaya gerek yok, Yunanistan ciddi bir enflasyon ve emekçi ücretlerinin erimesi sorunuyla karşı karşıya. Dolayısı ile seçim yatırımı sadece para musluklarını bir süre için açmakla değil, Ege’deki gerilimi körüklemekle de oluyor.

Peki, gerilim tamamen yapay mı, hiç mi sermaye sınıflarının çıkarları çatışmıyor ve kapitalist dünyada bir rekabet içinde değiller?

Özellikle Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın çıkartılması ve Avrupa’ya taşınması konusunda ciddi bir çıkar çatışmasının yaşandığı biliniyor. Ama bu gerilimin Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerin emekçi halklarının çıkarlarıyla alakası olmadığını daha önce işlemiştik. Rekabet uluslararası tekeller arasında ve ilgili devletler süreçten komisyon almaya ve kazancı kendi sermaye sınıflarına yöneltmeye çalışıyorlar.

Şimdi burada durup, söz konusu gerilim normal seyrinde mi gidiyor, yoksa bir savaş riskine neden olabilecek farklı dinamikler ortaya çıktı mı diye bakabiliriz.

Bu araştırmayı yaparken yüzeyde duran unsurlardan daha derine gitmeliyiz. Örneğin, Yunanistan Başbakanı Miçotakis ABD parlamentosunda Türkiye’yi şikâyet edip alkışlanırken, Erdoğan’ın diplomaside kesinlikle yeri olmayacak şekilde hem de birden fazla defa “Bir gece ansızın gelebiliriz” demesine bakmamalıyız.

1923’ten 2008’e kadar yönetilen gerilim ulusal dinamiklerle ve bölgedeki emperyalist hegemonya ile açıklanabiliyor ve açıktan bir savaş riskini kaza olasılıklarına rağmen azaltıyordu.

Muhakkak öncesi olmakla birlikte, 2008’de ABD’de patlak veren mali çöküş sonrası kendini giderek şiddetlenerek dışa vuran emperyalist hegemonya krizini göz önünde tutmadan olayları anlamamız imkânsız gözüküyor.

Türkiye sermayesi bu hegemonya krizinde kamu mallarının yağmasına bağlı olarak bir kez daha edindiği sermaye birikiminden sonra gözünü dışarıya çevirdi ve ABD’den görece bağımsız davranmaya başladı.

Bu görece ABD’den bağımsız ve yayılmacı siyasi eğilim ABD tarafından olağan aktör değişikliğiyle bastırılamayınca AKP’nin içindeki ve daha doğrudan ABD’ye bağlı örgütlenen Fettullahçılar aracılığıyla 2016’da bir darbe girişimi (AS: 15 Temmuz) gerçekleşti.

Burası çok önemli, çünkü emperyalist hegemonya demek, bağlı ülkelerdeki siyasi aktörleri şu veya bu yöntemle değiştirebilmek demektir aynı zamanda.

Bu bilinen gerçek Türkiye’de, yakın tarihteki bazı başka ülkelerde olduğu gibi çuvalladı.

Bu Türkiye sermaye sınıfının ilkesizliğinde bir değişiklik yapmadı ama daha pragmatik davranmasına yol açtı.

Madem darbe bir NATO ordusu tarafından denendi ve hala bu risk vardı, o zaman hegemonya krizinin diğer tarafında kalan Rusya’dan S-400 alındı hava savunması için.

Hiçbir askeri anlaşma öylece kalmaz, Rus doğalgazının Türkiye’de kullanımı ve nükleer enerji anlaşmaları bu sürecin parçasıydı.

Böylece Yunanistan ve Türkiye için “İkisi de NATO üyesi, birbirleriyle savaşmalarına izin vermezler” ilkesi bir klişeye dönüşmüş oldu.

Emperyalist hegemonya krizi emperyalist paylaşım savaşına dönerken kriz daha da derinleşti. Yunanistan sermayesi tam boy bir ABD işbirlikçiliğini tercih etti, daha doğrusu bu tercihi pekiştirdi. Yunanistan adeta boydan boya bir ABD üssüne dönüştü. Avrupa’da Rusya’nın kuşatılmasına dönük askeri yığınakta, Türkiye’nin hemen yanı başındaki Dedeağaç dev bir ABD üssüne dönüşerek silah sevkinin yapıldığı bir stratejik bir bölge haline geldi.

Türkiye sermayesinin ise emperyalist hiyerarşide yükselme arzusuna rağmen ekonomik kısıtlarını yanı sıra çok önemli bir eksiği ortaya çıktı. Sermaye ihraç edip çevrenizi yönetmek isteyeceksiniz ama savaş uçağı üretemeyeceksiniz. Bu gerçek aynı zamanda emperyalist bir ülke olmanın nasıl karmaşık süreçlere dayandığını da gösterdi.

Şimdi ABD Yunanistan’ın hava gücünü hızla artırırken, Türkiye’ninkini kontrollü bir şekilde küçültüyor. Bu teknik konuya uzun boylu girmeyeceğiz, çünkü bu kısım çok yazıldı çizildi. Sonuçta Türkiye sermayesi ABD’den savaş uçağı alamadığı gibi, elindekileri bile modernize ettiremiyor. Tabi bu sürecin daha fazla kontrol karşılığı pazarlık konusu olduğunu aklımızda tutalım.

Şimdi son gelinen noktaya bakalım, Rusya’nın teklifi ile Türkiye Trakya’da başta Rus gazı olmak üzere gaz depolayıp Avrupa’ya dağıtan bir konumu kabul etmiş gözüküyor.

Geçen haftaki yazıda ABD’nin doğrudan bir savaş ilanı olmadan, Rusya ve Almanya’nın ortak girişimi Kuzey Akımı 1 ve 2’yi nasıl deniz altından bombalayarak sabote ettiğine değinmiştik.

Haydut karakterli ve kaybedişini hissettiği için gözü dönmüş olan ABD’nin Trakya’da Rus doğalgazına açılan bu pencereyi seyredeceğini beklemek saflık olur.

Artık Türkiye-Yunanistan arasındaki yönetilen gerilim ABD’nin bir siyasi aracına dönmüş gözüküyor. Bu araç yeri gelince bir cezalandırma aracına dönüşme olasılığını içeriyor.

Burayı dikkatlice izlemeliyiz. Öte yandan bölgedeki tek ceza kesen yapı ABD değil. Emperyalizmin ve yerel sermaye sınıflarının cezasını kesmek için Türkiye ve Yunanistan işçi sınıfı ve onların kardeş siyasi öncüleri egemenlerin yapacakları hataları yakından izliyor.

ABD, NATO ve Türkiye

Erzincan Haberleri, Erzincan Haberleri, Erzincan Haber, Erzurum Haberleri,  Erzurum HaberTunçer KILINÇ
Em. ORGENERAL
ESKİ MİLLİ GÜVENLİK KURULU GENEL SEKRETERİ

Cumhuriyet, 07 Temmuz 2021

ABD yönetimindeki NATO’nun varlığını koruyabilmesi için daima büyük hacimli bir tehdide ihtiyaç vardır. Tespit edilen tehditle başa çıkabilmesi için üye ülkelerin bir arada tutulması ve dayanışmanın sağlanması çok önemlidir. İtalya’da eğitim veren NATO Savunma Koleji’nin başlıca işlevi de üye ülkelerden seçilmiş sivil ve asker bürokratların tehdit konusunda motivasyonlarını sağlamak ve dayanışmaya yönelik propaganda yapmaktır.

Bu kolejde eğitim almış bir subay olarak bu değerlendirmeyi kurs sonunda, 1978’de verdiğim raporda belirtmiştim. O tarihte somut tehdit, Varşova Paktı’ydı.

DÜŞMANCA TAVIR

Varşova Paktı ve SSCB’nin dağılmasından sonra NATO’nun devam edebilmesi için kökten dinci terör, tehdit olarak tespit edildi. 1990’dan günümüze NATO bu tehditle oyalandı. ABD emperyalizmi, bu dönemde Büyük Ortadoğu Projesi’yle (BOP) Ortadoğu’daki enerji kaynaklarına el attı. Bu amaçla NATO güçlerini de kullandı. Sırasıyla

  • Afganistan, Libya, Irak ve Suriye parçalandı.

Günümüzde Çin ve Rusya, NATO’nun Haziran 2021’deki zirvesinde tehdit mevkiine oturtuldu. Oysa ABD’yle ekonomik rekabet dışında, bu ülkelerin ne Batı Avrupa ülkelerine ne ABD’ye karşı düşmanca bir eylemi söz konusudur.

  • Ana maksat, ABD savunma sanayisini güçlendirmek,
  • üye ülkelerden oluşan pazarı yeni ülkelerle genişletmektir.

ABD, her dönemde NATO birlikteliğini manivela olarak kullanarak üye devletleri, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda sömürmektedir.

Bir yandan silah ve teçhizat standardizasyonu ile pazarını korur bir yandan üye ülkelerin silahlı kuvvetlerini de kullanarak dünyadaki enerji kaynaklarına hâkim olmaya çalışır. Nitekim bir dönem hem Çin’in ihtiyaç duyduğu petrol yollarını tutmak hem İran’ı kontrol altında bulundurmak için NATO yapısıyla Afganistan’a girmiştir. Bu amaçla Uzakdoğu’da Çin’i, Karadeniz ve Kafkasya’da Rusya’yı çevrelemek suretiyle ve bu ülkelere karşı düşmanca davranışlarla dünya barışını tehlikeye atarak zorla hasım yaratmıştır. Şimdi de “tehdit var” diye, NATO’nun diğer üyelerini baskı altına almaya çalışmaktadır.

  • NATO ülkelerinin güvenliğini bahane ederek kendi çıkarlarını hayata geçirmenin zeminini hazırlamaktadır.

NATO’DA KALARAK BAĞIMSIZ OLAMAYIZ

  • Günümüzde NATO artık bir savunma örgütü değildir.

1990’dan beri, ABD’nin dünyayı hegemonyası altına alması için bir araçtır.

  • NATO ülkeleri arasında da asla dostluktan bahsedilemez.
  • Özellikle ABD, Türkiye’nin hiçbir zaman dostu olmamıştır.

Her zaman kendi çıkarını gözetmiştir. Ne var ki bizim aymaz liberallerimiz, aramızda bunca sorun varken yeniden beyaz sayfa açmak peşindedirler. 1980 darbesinden, FETÖ’nün darbe girişiminden, ABD Başkanı’nın geçen nisan ayında sözde soykırım iddialarını tanımasından,

  • önce Irak’ın sonra Suriye’nin kuzeyinde Kürt oluşumuna verdiği aktif destekten ders almamışlardır.

Düşmanla yeni bir beyaz sayfa, muharebedeki beyaz flamayla aynı anlamdadır

Bu şartlarda Türkiye yol ayrımındayken ABD’den destek almak isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afganistan bataklığında göreve talip olmuş, ülkemizi büyük riske atmıştır.

Bu girişim, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk devlet olan, tarihi dostluk bağlarımız bulunan Afganistan’ın ülkemize duyduğu sevgi ve saygıyı etkileyebilir.

Türkiye NATO’da daha fazla kalarak ABD vesayeti altında tam bağımsızlıktan bahsedemez

2023 seçimlerinde iktidara gelecek olan yönetim, bu hususları dikkate almak zorundadır. Muradımız, bir vesayetten kurtulup başka bir vesayet altına girmek değildir. Bu gerçekler karşısında ABD ve diğer NATO ülkeleriyle masaya oturmamız, açık yüreklilikle düşüncelerimizi belirtmemiz, NATO üyeliğimizin ancak bu çerçevede sürebileceğini anlatmamız gerekir. Sonuç alınmazsa coğrafyamızın bize bahşettiği jeostratejik özellikten yararlanarak ulusal çıkarlarımızı, onurumuzu, bağımsız olarak korumak, nihai hedefimiz olmalıdır.
=================================
Dostlar,

Sn. Em. Org. Kılınç gerçekte “çooook da kısa tutmuş!”

Ülkemizdeki gladyo – kontrgerilla operasyonları, iç çatışma çıkarma girişimleri, aydın cinayetleri, T.C. Devletinin aydınlatmaktan alıkonduğu cinayetler…

Bunları da yazmak, tarihe bir kez daha not düşmek gerek.

Yine de ABD – NATO kurgusunun iğren yüzünü sergilediği için Sn. Kılınç’a teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile. 09 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

Hiroşima ve Nagazaki faciasının 73. yıldönümünde Nükleer Çağın kısa dökümü

Vatan’ı savunmak dışında Savaş cinayettir…
Yurtta barış, Dünyada barış. 
Mustafa Kemal ATATÜRK

portresi, Gülümseyen
Prof. Dr. D. Ali ERCAN
Nükleer Fizik Uzmanı

 

Hiroşima ve Nagazaki faciasının
73. Yıldönümünde 
Nükleer çağın
kısa dökümü

unnamed

 

İlk Atom testi. 16.7.1945

 

 

73 yıl önce ABD, Japonya’nın iki kentine,  6 Ağustos 1945’te  Hiroşima‘ya ve 3 gün sonra da  Nagazaki‘ye 2 atom bombası attı. İlki 15 bin, ikincisi 20 bin ton TNT eşdeğeri olan ve 3 km çaplı bir alanda her şeyi yakıp yıkan bu iki bombalı saldırıda 200 bine yakın insan öldü.
* Bu insanların yaklaşık yarısı hemen 1. günde yanarak öldüler; geri kalanı
yanık yaraları ve çoğu da radyasyon etkisiyle oluşan kanserden 1-2 yıl içinde öldüler.

Displaying

Atom bombalarının, Hiroshima (solda) ve Nagasaki (sağda) üzerinde yükselen bulutları (pilotlar tarafından çekilmiş orijinal fotoğraflar) 

Japonya 2 Eylül 1945’te Müttefik Kuvvetlere (USA, Kanada, UK) koşulsuz teslim oldu (Almanya 3 ay önce teslim olmuştu). Böylece, Adolf Hitler’in başında bulunduğu Almanya tarafından 1 Eylül 1939’da Polonya’nın istila edilişi ile başlayan ve 6 yılda, yarıdan çoğu siviller olmak üzere, yaklaşık 80 milyon insan yitimine neden olan korkunç savaş da resmen bitmiş oluyor ve Dünya yeni bir çağa, ‘nükleer çağ’a giriyordu. Bu dramatik yeni başlangıçla birlikte, ABD emperyalizmi dizginlenemez militarist yükselişini sürdürmeye başladı…

Kore, Vietnam, Afganistan ve Irak Savaşlarında ve Dünyanın dört bir yanındaki
anti-kapitalist devrimci hareketleri bastırmakta kullanılan ABD silahlı kuvvetleri,
Dünyadaki bütün ülkelerin askeri güçlerinin toplamına eşdeğer güçte büyük bir
Savaş makinesidir.
  

Japon Dışişleri Bakanı Mamoru Şigemitsu, ABD Savaş Gemisi USS Missouri üzerinde, ‘Kayıtsız-Koşulsuz Teslimiyet’ Belgesini imzalıyor.. (2 Eylül 1945) 

Artık bundan sonraki savaşlarda, özellikle Nükleer silahların kullanılacağı savaşlarda askerlerden çok sivil halk kitlelerinin ölümle karşı karşıya kalacağı anlaşılmış oldu.
Bu nedenle Fizikçi Albert Einstein, olası bir Nükleer Savaş sonrası insanlığın düşeceği perişan duruma vurgu yaparak, “3. Dünya savaşından sonraki savaşlar herhalde taş ve sopalarla yapılır.” demişti…

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan ~15 kTon TNT eşdeğeri Uranyum Bombasında
(Little Boy) 64 kg U-235 kullanılmıştı. Bombanın toplam ağırlığı 4400 kg.

9 Ağustosta Nagazaki’ye atılan ~20 kTon TNT eşdeğeri Plutonyum Bombasında
(Fat Man) 6,2 kg Pu-239 kullanılmıştı. Bombanın toplam ağırlığı 4700 kg.

ABD’nin 1942-46 arası gizli olarak sürdürdüğü “Manhattan Projesi”nde  (Atom Bombası yapım Projesi)  görev alan Robert Oppenheimer, Enrico Fermi, Ernest Lawrence, James Chadwick… gibi dönemin ünlü fizikçileri 16 Temmuz 1945’te başarıyla gerçekleştirdikleri
nükleer denemede (Trinity Deneyi) Nükleer Bomba dehşetinin de yakından tanığı oldular.

Parçacık hızlandırıcısı “Siklotron”u icadından ötürü Nobel ödülü almış olan Ernest Lawrence, Japon elçisinin de yapılacak Nükleer deneye davet edilmesini, Elçinin Nükleer bombanın gücünü bizzat görmesini, dehşetini doğrudan yaşamasını istemiş ve böylece bombanın Japonya kentlerine atılmasına gerek kalmadan, Japonya’nın teslimiyete ikna edilebileceğini, Savaşın daha az insan yitimi ile sonlandırılabileceğini söylemişti. Ne yazık ki Lawrence’in bu insancıl önerisi Amerikan yönetimince kabul görmedi ve Roosevelt’in ani ölümü sonrası Başkan olan H. Truman Japonya’ya Nükleer bomba atılmasına onay verdi.

İlk Atom Bombasını Marina adalarındaki ABD üssünden Japonya’ya (~2500 km) uçuran Pilot Paul Tibbets, annesinin adını (Enola Gay) taşıyan B-29 Uçağının önünde. (Boing yapımı bombardıman uçağı)

O günden bu yana 71 yıldır barış amaçlı olsun, savaş amaçlı olsun nükleer teknolojiler sürekli geliştirildi (genelde her savaş amaçlı teknolojiye ‘Ulusal Güvenlik amaçlı’
biçiminde 
bir kılıf geçirilir)… Yaklaşık 1/4’ü atmosferde, öbürleri yer altında olmak üzere 2 binin üzerinde Nükleer deneme gerçekleştirildi. Bu denemelerin en büyüğü Rusya tarafından yapıldı. Rusya’nın 1961’de patlattığı Çar Bombası 50 Mega Ton (210 Pt) gücünde idi. Sivil alanlarda da nefes kesen teknolojik gelişmeler ardı ardına geldi.

Tomografi Aygıtı

Tarımda ve Tıp alanında insan sağlığına yararlı nükleer teknikler (Sterilizasyon, Röntgen, MR, Tomografi, SPECT, PET, Radyoterapi... ) çağımızın vazgeçilmezleri oldu. Bunun yanı sıra Elektrik enerjisi üretmek için, toplam 370 GWe gücünde, 400’den çok Nükleer santral inşa edildi. Dünyadaki tüm Nükleer santrallerin 1/4’ü, güç olarak 1/3’ü) ABD’de bulunuyor. Gerçi bu santraller Dünyanın elektrik enerjisi gereksiniminin yaklaşık %15’ini karşıladı ama elektrik enerjisi üretiminin yanı sıra, “yan ürün” olarak, Nükleer bomba yapımında kullanılabilecek Plütonyum da elde edildi.

~0,2Ton/GW.yıl  ölçeğinde, yani 1000 MW gücündeki bir nükleer reaktörde bir yılda kabaca 200 kg. Plütonyum elde edilebiliyor. Örneğin Yap-İşlet modeline göre mülkiyeti Rusya’nın olan 4800 MW gücündeki Mersin-Akkuyu Nükleer santralı da kuramsal olarak bir yılda her biri 150 bin Ton TNT gücünde 16 nükleer bombaya yetecek miktarda, 960 kg Plütonyum üretebilecektir (Tabii Nükleer patlayıcı üretmek için ille Nükleer santral olması gerekmiyor.).

Şimdiye dek Dünya nükleer reaktörlerinde patlayıcı olarak kullanılabilecek nitelikte olasılıkla ~1000 ton Pu-239 elde edilmiş olmalı. Yüksek enerjili a-ışını (alfa) salarak bozunan (Yarılanma süresi 24 bin yıl) ve radyasyon etkisinden çok kanserojen ‘toksik’ etkisiyle tanınan bu yapay element Plütonyum’un parasal değeri yaklaşık milyon $/kg dır.

Bugün Dünyada Nükleer silahlara sahip olan ve “Nuclear Powers” olarak tanınan 8 ülke var… (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan, K. Kore) bunlara 100 dolayında nükleer başlık sahibi olduğu bilinen İsrail’i de eklemek gerek. ABD’nin fisyon tipi (Uranyum-235 veya Plutonyum-239 atom çekirdeklerinin parçalanması) Nükleer patlamayı gerçekleştirmesinden 4 yıl sonra, 1949’da Rusya da Atom bombasını patlattı. Rusya’nın Atom programının başında ünlü Rus fizikçileri Andrei Saharov ve İgor Kurçatov bulunuyordu. Arkasından İngiltere, Fransa ve Çin Atom Bombalarını patlattılar…

1952’de ABD ilk Füzyon tipi (döteryum ve trityum atomlarının birleşerek Helyum atomunu oluşturması) Termo-nükleer bombayı patlattı. Halk arasında Hidrojen bombası olarak da bilinen bu daha yüksek enerjili Bomba, Atom bombası olarak bilinen bombadan kat be kat daha güçlü bir bombadır… Bunun üzerine öbür 4 ülke de hemen harekete geçti ve ardı ardına bu zor teknolojiyi başararak Termo-nükleer kulübe üye oldular… (Termonükleer bombanın patlaması için gerekli tetikleme enerjisini küçük bir nükleer bomba sağlıyor.)

1970’ten bu yana Dünyada artık 5 “Super Nuclear Power”  ülke var ve 24.10.1945’te kurulmuş Birleşmiş Milletlerdeki 193 eşit üye ülke arasında bu 5 ülke “öbürlerinden daha eşit” (AS: Primus inter pares) olarak sürekli veto” hakkına sahip oldular (AS: Sürekli 5’ler, Permanent Fives- 5Ps). İşe en geç başlayan Çin en becerikli çıktı; normal Nükleer Bomba yapımından 3 yıl sonra, Fransa’dan 1 yıl önce, Termo-nükleer Bomba (AS: Hidrojen bombası) üretimini başardı.

Ülke Atom Bombası Hidrojen bombası
ABD 1945 1952
Rusya 1949 1953
UK 1952 1957
Fransa 1960 1968
Çin 1964 1967

Aslında Anayasaları izin verse (ve isteseler) 2. Dünya savaşının yenik ülkeleri Japonya ve Almanya da bu listeye çoktan dahil olabilecek düzeyde Bilimsel ve Teknolojik olanaklara
sahip ülkelerdir. Son zamanlarda Uluslararası önemli yaptırım kararlarında, “5+1” şeklinde bir diplomatik formülasyonla, artık Almanya da 5’li Veto Grubuna dahil ediliyor.

Özetleyecek olursak                   :

  1. Dünya Savaşı tüm İnsanlık için çok pahalı bir ders oldu. İnsanlık yalnızca Nükleer dehşeti değil, kimyasal silah dehşetini de yaşadı. Genel geçer kanı o ki; yeni bir küresel (nükleer) savaşı engelleyecek küresel (nükleer) denge artık kurulmuştur; bir nükleer savaş olasılığı çok düşük görünüyor. (AS: Dehşet dengesinin caydırıcılığı; “detant”)

Ama yeni dönemde yeni risklerle karşı karşıya kalındı;

1-Nüfus Patlamasının ve Savurgan Tüketimin Çevre Felaketine yol açan kirlilik ve yıkım etkisi, ağırlıklı olarak fosil yakıt kullanımından kaynaklanan olumsuz iklim değişikliği (küresel ısınım, su baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk, hastalıklar…)

2-Gelir dağılımında gittikçe artan adaletsizlik (Zenginin daha zengin, yoksulun
daha yoksul oluşu) ve küresel Yaşam kaynaklarının dengesiz dağılımı, sonuçta kaos, göç, terör, bölgesel savaşlar…

Umarız ki               :

  • Beşiğimiz ve Mezarımız olan Mavi Gezegenimizin, İnsanlık için tek barınak yeri olduğu
    ve bu Gezegenin çok kırılgan yaşam ortamını korumak gerektiği bilinci giderek yayılır.
  • Liberal Ekonominin Dünya yaşam kaynaklarını sömüren umursamaz üretim furyası
    son bulur;
  • “tüketim toplumuna” doğru evrimleşen insanlık, çok geç kalmadan, Gezegeni yaşanamaz duruma getiren savurgan yaşam biçiminden vazgeçer, Nüfus artışını dizginler
    (kadın başına 1 çocuk!) ve
  • Kapitalist ekonominin uydurduğu “Sürdürülebilir kalkınma” peşinde koşmaz, “Doğayla uyumlu sürdürülebilir yaşam modeli” arayışına koyulur.

Aksi takdirde bu yüzyıldaki kıyım 2. Dünya savaşını 50’ye katlayacaktır… æ
________
*1915’te Çanakkale Boğazını, Gelibolu yarımadasını savunan Türk askerlerinin üzerine
İngiliz ve Fransız donanmalarından yağdırılan ve yaklaşık 100 bin askerimizin ölümüne
neden olan konvansiyonel (klasik) bombalar da toplamda 1-2 Hiroşima bombası
eşdeğerindeydi!…

15 kT Nükleer Bomba demek, patladığı zaman 15 bin ton TNT patlamasına eşdeğer yıkım gücü (ısıl enerji) ortaya çıkaran bomba demektir…

Nükleer bombaların ayrıca çok tehlikeli, mutasyon ve kanser yapıcı, ışın (radyasyon)
etkisi vardır.

TNT patlaması ile (yani Dinamiti oluşturan moleküllerdeki Atomların ayrışmasıyla) ortaya çıkan güce aslında “Atom bombası”, Atom Çekirdeklerinin bölünmesi ile ortaya çıkan güce de “Nükleer Bomba” demek gerekirdi. 1 kg U-235 ‘in nükleer parçalanmayla teorik olarak 75 trilyon Joule (75 GJ) enerji açığa çıkar. 1 kg TNT patlamasında 4,2 milyon Joule (4,2 MJ) enerji açığa çıkar; dolayısıyla, “Nükleer Güç, Atom gücünün yaklaşık 17 milyon katıdır” diyebiliriz, (17 kTon/kg) ancak pratikte Atom çekirdeklerinin % 1-20 kadarı zincirleme reaksiyona girer ve öbür teknolojik kısıtlar nedeniyle Nükleer bombaların kuramsal etki/kütle üst sınırı vardır: ~ 6 kTon/kg

Bugün Dünyada, % 90 kadarı ABD ve Rusya envanterinde olmak üzere, her biri ortalama
150 kTon gücünde yaklaşık 16 bin Nükleer Başlık bulunduğu
sanılıyor.
Hiroşima bombasından 10 kat daha güçlü ama yüz kat daha kompakt olan bu başlıkların
dörtte biri her an için kullanıma hazır bekliyor. Kısacası, kullanım riski tümden sıfırlanmıştır” diyemeyeceğimiz Nükleer silahlar tüm insanlığı birkaç kez öldürecek güçtedir; bunun yanında bir o denli de konvansiyonel (AS: klasik) silah gücünü hesaba katmak gerekir.

http://www.youtube.com/watch?v=PB-atl3YBSQ

2. Dünya Savaşındaki başat Ülkelerin Liderleri
ABD-İngiltere-Rusya/Japonya-Almanya
F. D. Roosevelt 1882-1945  H. S. Truman 1884-1972
W. Churchill 1874-1965   J. Stalin 1878-1953
Hirohito 1901-1989   A. Hitler 1889-1945

Preview YouTube video Little Boy – Atom Bomb – Hiroshima

Little Boy – Atom Bomb – Hiroshima
============================================
Dostlar,

Seçkin Nükleer Fizik uzmanı Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamız, ricamızı kırmayarak kapsamlı bir 73. Yıl yazısı yazmış Hiroşima kıyımı gününde.. Kendisine engin bilgisi ve nükleer dayatılan enerjiye seçenek son derece yerinde önerileri için teşekkür borçluyuz..

ABD emperyalizmini ve Japon Faşizmini bir kez daha lanetlerken, masum kurbanların anısını saygı ile selamlıyoruz.

Sayın Ercan, bir nükleer savaş olasılığının karşılıklı dehşet dengesine dayalı olarak “epey” caydırıcı (Nuclear deterrence) olduğunu yazıyor.. Dileriz “haklıdır” ve 2,5 serseri,
sonu olmayan bir nükleer intihar serüveni insanlığa nükleer cehennem yaşatmaz..

Anımsayalım; Çernobil faciası, 2 kafadar teknisyenin santralın soğutma sistemiyle sorumsuzca oynamaları sonucu başımıza geldi (26 Nisan 1986).

Fukuşima yıkımı (felaketi) 1 Mart 2011’de idi ve deprem sonrası tsunami için 6 m olarak öngörülen duvarlar, 10 m’yi bulan dalga yüksekliği nedeniyle etkili olamadığı için yaşandı.

Riskleri sıfırlamak olanaklı değil.. Her zaman “beklenmedik – hesaba katılmadık” bir güvenlik zayıflığı olabiliyor ve bedeli son derece ağır oluyor..

Ayrıca halktan gizlenenler de var… İngiltere’deki Windscale Nükleer Güç Santralının 1957’deki patlaması halktan tam çeyrek yüzyıl gizlenmiş, taa 1982’de açığa çıkarılmıştı!

Bu bakımlardan; Türkiye’nin Akkuyu ve Sinop nükleer güç santrallarından vazgeçerek temiz – güvenli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi ve ulusal enerji seferberliği ilan etmesi gerekir. Son yıllarda güneş enerjisinden, rüzgar enerjisinden yararlanma alanında epey teknolojik ilerleme sağlanmıştır ayrıca..

Almanya’nın 2030’a dek nükleer enerjiden çıkacak olması son derece öğreticidir.

Sevgi ve saygı ile. 6 ve 9 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net       profsaltik@gmail.com                      

Notlar : Sitemizde daha önce yayımladığımız ve güncellediğimiz aşağıdaki 2 dosyanın da incelenmesini öneririz : Radyasyon_ve_Toplum_Sagligi_2011
http://ahmetsaltik.net/2015/08/07/hirosima-ve-nagasaki-vahsetinin-67-yili/

 

Zeki Sarıhan : İNSAN HAKLARI NEREDE?


İNSAN HAKLARI NEREDE?

Zeki_Sarihan_portresi
Zeki Sarıhan
10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü!
Bu günde, aydınların yaşadığı merkezlerde birkaç toplantı yapılır, birkaç demeç verilir. Gazete köşelerinde iş olsun diye birkaç yazıya rastlarsınız.

Ama siz hiç İnsan hakları gününde sevinip coşan, bayram veya hiç değilse tören yapan işçi, köylü topluluklarına, hatta gençlik gruplarına
rastladınız mı?

Çünkü halk kitleleri, “İnsan hakları” denen şeyin bir liberal burjuva aldatmacaısı olduğunu biliyorlar. Her insanın yaşama, öğrenim görme, seyahat etme vb. hakları vardır değil mi? Bütün bunlar sözde anayasa ve yasalarda da güvence altına alınmış görünür.

Ama gerçek hiç de öyle değildir. İşkence yasak olduğu halde, bu yasak kâğıt üzerindedir. Çoğu zaman karakollarda, hapishanelerde geçerli olmaz. Yaşamanın bir insan hakkı olduğu yazılıdır da bu kural başıbozuk çeteleri, bireysel düşmanlıklar nedeniyle işlenen cinayetleri bir yana bırakalım; on yıllar boyunca derin devlet, en yetkili makam sahiplerinin bilgisi ve görmezlikten gelmesiyle insanları katletti.

1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”nin maddeleri kulağa ne denli hoş geliyor. Bu haklardan biri de mülk edinme özgürlüğüdür. Burjuvazi istediği ölçüde mülk edinebilir ama bunu kabul eden devletlerin çoğu, topraksız köylülere bir avuç toprak vermeyi bile reddettiler. Emperyalist ülkeler, yoksul ülkelerde darbeler yaptırarak ya da bu ülkeleri doğrudan işgal ederek
yüz binlerce, milyonlarca insanı katlettiler. Onların bağımsız yaşama hakkını bile ellerinden aldılar. Yeraltı ve yerüstü servetlerini yağmaladılar. Bütün bu cinayet ve öbür kötülükleri yaparken İnsan Hakları Evrenseş Bildirgesi‘ni kabul etmiş hatta daha önceden bunların önemli maddelerini anayasalarına yazmışlardı.

Burjuva ikiyüzlülüğü…

Vietnam’da kasaplığı ile bütün dünyanın nefretini toplayan Amerikan emperyalizmi, bozulan imajını düzeltmek için 1980’lerde “İnsan hakları” ihracına başladı.
Evet, ama bu insan hakkı; Filistin, Irak, Libya ve benzeri halklar için geçerli değildi. Buralarda Amerikan şirketlerinin petrol ve ABD donanmasının üs hakkı
daha önce geliyordu.

Bir insanın en temel hakkı, bağımsız bir ülkede yaşama hakkı değil midir?

Bağımsız bir milletin evladı olamadıktan sonra öbür haklar ne işe yarar?
Milletlerin bağımsızlığı ve hür yaşamasının önündeki en büyük engel de
ABD emperyalizmi ve onun müttefikleri değil midir?

“Ben insan haklarını savunuyorum” diyen her kişi ve kurumun yapacağı ilk iş,
milletler arasında eşit ilişkileri öngören bir dünya sisteminin yaratılması,
bu nedenle emperyalizmin kol ve bacaklarının kesilmesi, bunun yanında
sınıflar arasındaki uçurumu kapatacak emeğin en yüce değer olduğu bir sistem için mücadele etmek değil midir? (10.12.2013)

SURİYE’NİN ÖLÜM TARLALARI

Dostlar,

İnsanın yüreğini derinden inleten bir irdeleme..
Ne yazık ki gerçekçi..

Syrian_dead_kids

http://www.globalresearch.ca/us-backed-death-squads-massacre-hundreds-of-syrian-kurds/5345412

Kahrolsun emperyalizm ve de her nerede iseler özellikle yerli
sözde Müslüman yerli işbirlikçileri, BOP çetecileri..

Sevgi ve saygı ile.
17.8.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================================

SURİYE’NİN ÖLÜM TARLALARI

Turan Eser

ABD emperyalizmi ülkesinde obezite yaşarken, Ortadoğu’da açgözlülüğe devam ediyor. Ortadoğu’nun diktatörleri kendi yoksulları yerine, emperyalist aç gözlülüğü doyurmak için kendi evinde savaşın ve paylaşımın sofrasını hazırlıyor. Ortadoğu’nun yoksulları ise umuda yolculuk eden mülteciler haline getiriliyor. Mülteciler, kendilerine çadır açanların, çadırın açılmasına sebep olanlar olduğunun farkında değiller.

“Arap baharı” ve “devrim” diyenler, “ölüm tarlasına” dönüşmüş Suriye’de 100 bin insanın ölümüne, 100 binlerce insanın yaralanmasına ve 2 milyonu Suriye dışına olmak üzere, 6 milyon Suriyeli insan evini terk etmesine, açlığa, yoksulluğa ve savaşın soğuk yüzüne kör bakıyorlar.

AKP hükümeti de mezhepçi politikalarıyla emperyalist açgözlülüğe aşçılık,
El kaide, El Nusra ve ÖSO gibi çetelere ilham kaynağı olmaya ve mağduriyetinden sorumlu olduğu mültecilere sahte çadırlar kurmaya devam ediyor.

11 Eylül’de Cihatçı çetelere “göz açtırmayacağız” diyenler ile kendi otoriterlikleriyle yüzleşmeyenler, cihatçıların “Lazkiye’de Aleviler katledilecek” mesajını yayıyor. Lazkiye’deki Alevi köylerine yönelik katliamları, “zaferin” haberi olarak veriyorlar.

AKP iktidarı, Türkiye’nin sınırını cihatçı çetelere açarak Lazkiye’de ve Rojava’daki katliama suç ortağı olmayı, stratejik kazanım olarak görüyor.

Cihatçı çetelerin, Arap Alevilerinin dini önderlerine işkence yapması, onlarca savunmasız ve silahsız Aleviyi öldürmesi, 136 Aleviyi fidye için kaçırması, öldürdükleri insanların kalbini yiyen açgözlülükleri, asırlardır süregelen Alevifobinin devamıdır.

LAZKİYE ALEVİLERİ VE YAVUZ’UN CİHATÇILARI

Yavuz ismi Anadolu ve Lazkiye’deki Arap Alevilerinin tarihinde, katliam, zulüm, acı ve kıyımı ifade eder. Yavuz 1514’de 40 bin Anadolu Alevi’sini katletti. 1516’da Hama’da, Humusta, Şam’da Alevilere karşı katliamlar gerçekleştirir. 1517’de Suriye’yi ele geçiren Yavuz, 70 bin Arap Alevisini öldürtmüştür.
Bu katliamdan kurtulanlar Lazkiye, Antakya ve İskenderun’a yerleşmişlerdir.

Tarih tekerrür ediyor.

Şimdi Yavuz’un Cihatçı torunları, Türkmenleri de aralarına alarak “Yavuz Sultan Selim Birliği” kuruyor. Aralarında Fatih Sultan Mehmet Tugayı, Sultan Abdülhamit Tugayı’da var.

Bu birlikler Lazkiye’de Alevilere, Rovaja’da Kürtlere yönelik katliam gerçekleştiriyorlar. Açgözlü emperyalistleri doyurmak için, Suriye’den yeni bir Afganistan ve Irak yaratıyorlar.

NEDEN LAZKİYE VE ALEVİLER?

Lazkiye Alevilerin, Sünnilerin, Türkmenlerin ve Hıristiyanların barış ve kardeşlik içinde yaşadığı, farklılıkların zenginlik olarak korunduğu bir kenttir. Cihatçı çeteler ise Lazkiye’deki barışı ve kardeşliği ortadan kaldırmak ve Akdenize açılacak enerji koridorunu efendilerinin hizmetine sunmak istiyorlar.

Alevileri öldürmek ve emperyalistlere hizmet cihatçılar için bir tür ibadettir. Tıpkı Maraş’ta, Çorum’da masum insanları öldürmek ve Sivas’ta insanları yakarak ibadet ettiklerini sanan kardeşleri gibi düşünüyorlar.

ALEVİ DEVLETİNE KARŞI!

Lazkiye emperyalist müdahale ile ilk kez tanışmıyor. Lazkiye “Alavi Özerk Bölgesi” olarak da bilinir. 1925’den 1944’e kadar “Alavi Devleti” özerklik statüsü sürmüştür. Lazkiye Alevi devletinin başkentiydi! Aleviler Fransız mandasını ret ederken, Sünni Araplar “Özgür Suriye” adı altında Fransız mandasını kabul ettiler. Bugün ise Aleviler emperyalist müdahaleye karşı iken, cihatçılar “Özgür Suriye Ordusu” ismi ile emperyalizme paralı çetelik yapıyor.

Bugün için vicdani siyaset, Suriye’deki cihatçı çetelerin zulmüne, emperyalist müdahaleye ve Esad diktatörlüğüne dur demektir. Savaş, Suriye’de toplumsal muhalefetin kendi dinamikleri ile demokratikleşme mücadelesi sürdürmesini engelliyor ve demokratik mücadele zeminlerini tıkıyor.

Şimdi doğru tutum kanımca, Suriye halklarının demokratik taleplerine sahip çıkarak, Suriye’de etnik ve mezhepsel eksende yaratılan çatışmalara ve emperyalist açgözlülüğü doyurmak için artan ölümlere engel olunmalıdır.

Turan Eser
Ankara/ Türkei

https://twitter.com/Turan_Eser
https://www.facebook.com/pages/Turan-Eser/411739765538307

ÖRTÜLÜ FAŞİZMDEN AÇIK İSLAMİ FAŞİZME : NAM-I DİĞER “ILIMLI İSLAM” REJİMİNE Mİ ??

ortulu_fasizmden_acik_islami_fasizme_24.09.08