OHAL’le TSK’da yapılan radikal değişikliklerde TSK’nın kendi görüşü nedir?

OHAL’le TSK’da yapılan radikal değişikliklerde TSK’nın kendi görüşü nedir?

Nasuh MAHRUKİ

10 Kasım 2013’te, büyük Atatürk‘ün aramızdan ayrılışının 75. yılında, ATA’ma MEKTUP yazmıştım. Genelkurmay Komuta Kademesi’nin kendi subayını, kendi askerini kumpas olduğu ispatlanmış kumpastan bile koruyamamasını Atatürk‘e şikayet etmiştim. Şimdi de Türk Vatanının yenilmez savunucusu Türk Silahlı Kuvvetleri‘ne bir şeyler yazmak ihtiyacındayım…

O gün, suçsuz askerlerin kumpas davalarında sahte belgeler, dijital üretim kanıtlar, uydurma CD’ler, PKK’lıların gizli tanıklığı ve daha başka bir sürü kepazelikle ağır hapis cezalarıyla, müebbetle cezalandırılmalarına seyirci kalınmasaydı, bugün FETÖ darbeye kalkışacak kadar güçlenemez, TSK’nın bütün varlıkları, asıl sahibi ve kullanıcısı olanlara sorulmadan sağa sola dağıtılamaz, askeri okulları kapatılamaz, başka bir sürü kepazelik de yapılamazdı…

Görüyorum ki Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ve Milli Güvenliğimiz, kumpas yetmezmiş gibi, şimdi de OHAL yetkileriyle çıkarılan KHK’lerle zafiyete uğratılıyor. Benim burada bir yurttaş olarak anlamadığım ve anlama ihtiyacında olduğum şeyler var.

  • TSK’ya yapılanlar Türkiye’nin Milli menfaatlerine aykırı şeyler. Bundan eminim çünkü
    Milli Güvenlik Akademisi’nde bunun eğitimini aldım. Bunlar çok yanlış ve çok tehlikeli.
  • Buna rağmen hiçbir engelle ve itirazla karşılanmadan, sorgusuz sualsiz, aynen uygulanıyor. Neden TSK’nın hiç sesi çıkmıyor bu olan bitende? Neden hiçbir şeye itiraz etmiyor?
    TSK’nın yetkilileri ve uzmanları çıkıp bu işin eğrisini, doğrusunu neden herkese anlatmıyor? Bizim için faydalarını, zararlarını, risklerini, tehditlerini milletle paylaşmıyor?
    *  *  *
    Toplumun bir kesiminde derin bir endişe var. Hükümet’in, stratejik önemi hakkında TSK kadar bilgisi olması imkansız konularda bu kadar hoyratça ve hesapsızca kararlar alabiliyor olması insanları endişelendiriyor.
  • Anayasa ve kuvvetler ayrılığı rafa kaldırılarak KHK’lerle ülke yönetilmez,
    Ordu hiç yönetilmez…

Daha yeni bir darbe girişimi atlatmışken, herkes yaralıyken, daha fazla sert değişiklik yaratıp insanları daha fazla strese sokmanın ne gereği varken, Kuvvet Komutanlıkları Milli Savunma Bakanı’na bağlandı. Bütün uzmanlar uyarıyor ki;

  • Ordu’nun emir komutasıyla oynamak büyük bir kaos doğurur.
    Genelkurmay’ın komuta yetkisini dağıtmak, Orduyu dağıtmak anlamına gelir.

– YAŞ’ın yapısı değişti.
– Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı.
– Milli Savunma Üniversitesi kuruldu.
– Darbeye karışan birlikler insan gibi cezalandırılıp kapatıldı.
GATA ve askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na devredildi.
– OHAL yetkileriyle, yangından mal kaçırır gibi TSK’nın varlıklarında TSK’ya sorulmadan bunların yapılması normal midir? Doğru mudur? Bizim için iyi midir? Benim gibi milyonlarca insan merak ediyor başlıktaki sorumun cevabını…

Bir Genelkurmay Başkanı’nın kızının mahrem görüntülerinin TSK’ya karşı koz olarak kullanıldığı söyleniyor. Yaşadığımız pratikler bu iddiaların haklı olabileceğini düşündürüyor.

  • AKP döneminde, hiçbir engelle karşılaşmadan 17 Adamıza Yunanistan’ın el koyduğu
    iddia ediliyor, hem de çok yüksek sesle ve her yerde.

FETÖ’cü diyerek kamuda olduğu gibi TSK’da da her rütbeden binlerce subay ve astsubay uzaklaştırıldı, tutuklandı. TSK bu stratejik önemi açık konularda görüş bildirmeyip neden meydanı, çoğu zaten yandaş hale getirilmiş medyanın profesyonel yalancılarına bırakıyor?

Bu yandaşlar bu önemli konularda 7/24 milletin beynini iğfal ediyor saçma sapan şeylerle

Burada yapılması gereken, yaşadığımız bu trajediye yol açan eksikleri ve sorunları giderecek önlemleri almaktır. Bu trajedide etken olan hem sistemsel hem de insan kaynağı olarak kök sorunları bulmak, onları teker teker çözmek ve buradan yenilenerek, güçlenerek çıkmaya odaklanmakken, her yeri dağıtmak, kapatmak, birbirine karıştırmak sorunları çözülmezin ötesinde sorunları görünmez hale getirir. Ta ki feci bir kayıpla bizi kendimize getirene kadar…
*  *  *
TSK Komuta Kademesi acaba bu konularda konuşma hakları olmadığını mı düşünüyorlar? Tam tersi, asıl uzman oldukları bu konularda konuşmalıdırlar ve halkı bilgilendirmelidirler. Bütün işlerde ilk söz hakkı o işi yapanındır. TSK yaşadığı ve yaşayacağı her sıkıntıda içinden çıktığı milletini arkasına almalıdır. TSK millet, millet TSK’dır. TSK en önce milletine karşı sorumludur. TSK pasif pozisyonundan çıkmalı ve Türk Milleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milli menfaatleri için ne gerekiyorsa, ne doğruysa onu yapmalı, onu söylemelidir. Yapması ve söylemesi için engeller varsa bunları kamuoyuyla paylaşmalıdır.

TSK’nın çözemediğini millet çözer. Millet’ten büyük güç yoktur, her şeyin çözümü millettedir.

TSK’nın doğru davranırsa bu badireden avantaj elde ederek çıkabileceğini düşünüyorum. Sahteliklerle dolu 3 yıl önceki kumpas davalarında, bütün komutanların, bila istisna hukuka ve demokrasiye saygılı olacağız diye kendi personelini gözünü kırpmadan, olmayan hukukta bile harcaması, öte yandan Cemaatin darbe girişimine karşı ölümüne mücadele etmesi ve durdurması, TSK’nın demokrasi kültürüne verdiği değerin ve bu uğurda göze alabileceği sınırsız fedakarlıkların kanıtıdır ve çok önemlidir. Töreye ve yasaya saygı, komutana itaat Türk Ordusu’nun 2225 yıllık geleneğidir. Türkiye’yi bu coğrafyada güvenle yaşatan bu gelenektir. TSK bence asıl gerçek olan bu algıyı daha iyi yönetmeli, bunları daha iyi anlatmalı ve bu geleneği bozdurmamalıdır…

  1. TSK darbe yapmamıştır,
  2. TSK bu darbe girişiminin asıl mağdurudur.
  3. Darbeyi, içeri sızmalarında AKP hükümetlerinin kararnamelerinin tartışılmaz sorumluluğu olan asker kılığına girmiş cemaatçi teröristlerden asıl TSK yemiştir.
  4. Kendi silah arkadaşları tarafından, kendi içinden arkadan vurulmuştur.
  5. TSK bu süreci hazırlayan sebepleri, kolaylaştıran yasal düzenlemeleri, doğrudan ve dolaylı sorumluları açığa çıkarmalıdır… (SÖZCÜ, 5 Eylül 2016)

======================================

Dostlar,

Değerli aydınımız Sayın Nasuh Mahruki bu yazısında kaleme aldıkları, saptamaları ve sorularıyla, önerileriyle yerden göğe aklı değil mi??

Biz de paylaşıyor ve Ordumuza en içten dayanışma duyguları – düşüncelerimizi sunuyoruz.

15 Temmuz süreci ve OHAL Kararnameleri ile ilgili bu sitede yazdığımız birkaç makalenin künyesi sitemiz manşetinde.. Okunmasını dileriz..

Sevgi ve saygı ile.
10 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HEDEFİ; ANAYASADA NİTELİKLERİ TANIMLANMIŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİ ve ÜNİTER YAPIMIZDIR

tbb_logosu

DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HEDEFİ;
ANAYASADA NİTELİKLERİ TANIMLANMIŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİ ve
ÜNİTER YAPIMIZDIR

Türkiye Cumhuriyeti, 15 Temmuz 2016 gecesi, tarihinin en büyük saldırısına uğramıştır. Demokrasinin kalbi Türkiye Büyük Millet Meclisi dahi, darbeye kalkışan demokrasi düşmanlarının, içeride milletvekilleri bulunduğu sırada havadan ve karadan saldırısına maruz kalmıştır. Çok sayıda güvenlik görevlisi ve sivil vatandaşımız katledilmiş; birçok devlet binası da tahrip olunmuştur.

Darbe girişiminde şehit olan tüm polis asker ve sivil vatandaşlarımızı rahmetle anıyoruz; yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.

Bu kalkışmayı gerçekleştirenlerin devlet içine sızmış ve “Fethullah Gülen Cemaati” adıyla bilinen bir terör örgütü olduğu ifade edilmektedir. Yargı ve emniyet güçleri içine sızmış
bu yapının, yakın geçmişte, kendine bağlı hakim, savcı ve polisler eliyle, devlet kurumlarında
ve bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahte delillerle büyük bir tasfiye gerçekleştirdiği ise tarafımızca bilinmektedir. Adı geçen örgütün, bu tasfiye sonunda boşalan yerlere kendi kadrolarının yerleşmesini sağladığı anlaşılmaktadır. Geçtiğimiz gün yaşanan kanlı kalkışmanın, işte bu kadroların oluşturduğu söz konusu terör örgütünün eseri olduğu yetkililerce belirtilmektedir.

Darbe girişimi; Devlete bağlı sağduyulu ve milli asker ve polislerin, iktidar ve muhalefet partileri ile yurt çapında yaygın demokratik kitle örgütlerinin, medyanın, Türkiye Barolar Birliği’nin, istisnasız tüm Baroların ve elbette vatandaşlarımızın kararlılıkla karşı durması sonucunda engellenmiştir.

Bundan sonra yapılması gereken, devletin içinde yuvalanmış olan bu terör örgütünün
hukuk çerçevesinde ve ivedilikle devlet yapısından ayıklanmasıdır.

  • Hain darbe girişiminin,
    hiçbir şekilde milli ordumuza leke sürmesine izin verilemez.

Bu noktaya nasıl gelindiğinden dersler alınarak, yargı, polis, ordu ve tüm devlet bürokrasisinde liyakat sistemi hayata geçirilmelidir. Darbe teşebbüsünden haberi olmayan ve sadece emir aldığı için kışlasından çıkan erlerimiz hakkında uygulanan özgürlük kısıtlamalarına ise
bir an önce son verilmelidir. 

Bütün terör örgütleri karşısında olduğu gibi adı geçen terör örgütüne karşı da devletin en etkili gücü, hukuk kurallarına uygun davranmaktan kaynaklanan meşruiyetidir. Bu sebeple, terörle mücadelede kalıcı başarı sağlanması için soruşturma ve kovuşturmaların adil yargılama kuralları çerçevesinde yürütülmesi zorunludur. Avukatların, şüphelilerle görüşme ve
ifadeler alınırken hazır bulunma yetkileri başta olmak üzere savunma yetkilerini kullanmaları engellenmemeli, engelleyenler hakkında işlem yapılmalıdır.

Darbeciler başarılı olsalardı yok sayacakları adil yargılama kuralları, darbeye kalkışan terör örgütünün mensubu olduğu iddia edilenler hakkında eksiksiz uygulanmalıdır. Bu, hukuk devleti olmanın vazgeçilmez şartıdır. Yapılan soruşturmaların şaibesiz olması ancak böyle sağlanabilir ve ancak bu şekilde halkımızın tamamı, açılacak davaların ve verilecek hükümlerin
önceki dönemdekinin aksine birer kumpas olmadığına inanabilir.

Türkiye Barolar Birliği ve Türkiye’nin bütün Baroları olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, kamu kurumlarına, polis, asker ve sivil vatandaşlarımıza yapılmış bu saldırıyı; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak ifadesini bulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz.

Bu terör örgütünün yıllar içerisinde sinsice verdiği ve en sonunda kanlı darbe teşebbüssüyle yol açtığı büyük zararı hep birlikte gidereceğiz. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Öte yandan unutulmamalıdır ki, bu hain darbe girişimi vatandaşlarımızın bir bütün olarak karşı durması sonucunda püskürtülmüştür. Bundan sonra her vatandaşımızın, özellikle her siyasetçinin ve kanaat önderinin ayrıştırıcı ve halkı birbirine düşürmeye yönelik provokasyonlara karşı her zamankinden daha dikkatli olması gereklidir.

Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hukukun üstünlüğünden, Cumhuriyetimizin ilke ve değerlerinden, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinden ve bunun güvencesi olan kuvvetler ayrılığı ilkesinden; adil yargılanma hakkının temel şartı olan yargı bağımsızlığından ve bağımsız savunmadan yana mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kere daha ifade ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
(http://www.barobirlik.org.tr/Detay70968.tbb)

=================================================

Dostlar,

İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği, son günlerde olağanüstü sağduyulu açıklamalar yayımlamakta.

Hukukun üstünlüğüne olan sarsılmaz inanç ve bağlılık, yüksek adalet ülküsü bir kefede;
ülke – vatan sevgisi ve Cumhuriyet aşkı öbür kefede..

Nazik ve akılcı bir denge..
Bu değerli açıklamalara herkes kulak vermeli, hepimizin yararına olacak..

Sevgi ve saygı ile.
06 Ağustos 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TÜMÖD’ün Ankara Saldırısı Hakkında Basın Açıklaması


TÜMÖD’ün
Ankara Saldırısı Hakkında Basın Açıklaması

Bizim de üyesi olduğumuz TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği),
aşağıdaki basın açıklamasını yaptı.. Paylaşmak isteriz..

Sevgi ve saygı ile.
18 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TUMOD_LOGOSU

TÜMÖD BASIN AÇIKLAMASI
18.02.2016              

 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin servis araçlarına düzenlenen bombalı saldırı sonucunda çok sayıda vatandaşımız öldürülmüş ve yaralanmıştır. Ankara’nın kalbinde yapılan bu hain saldırı
hepimizi derinden üzmüştür. Milletimizin ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin acısını paylaşır,
bu acıya karşı direnme gücü dileriz.

Hain saldırının asıl sorumluları, bu kanlı terör örgütlerini destekleyen, besleyen,
kendi çıkarları için ortaya salan emperyalist güçlerdir.

  • Emperyalizmin ülkemizi parçalamaya ve bölmeye yönelik projelerinde görev alan,
    bunlara destek olan, ses çıkarmayan ya da çıkaramayan kişi ve kurumlar da,
    bu hain saldırının sorumluluğunu taşımaktadırlar.

Atatürk ilke ve devrimlerine sıkı sıkı sarılarak,

  • “Yurtta Barış Dünyada Barış” sloganımızla, bu emperyalist ve terör saldırılarının püskürtüleceğinin bilinmesi gerekmektedir.

    Aydınlık gelecek için ve ülkemizi bu emperyalist saldırılardan korumak için,
    bilinçli ve kararlı biçimde örgütlenerek mücadele yapmamız kaçınılmazdır.

    TÜMÖD olarak, her türlü teröre karşı tek yürek olmamız bilinciyle,
    ulusumuzun acısını paylaşır, baş sağlığı ve yaralılarımız için acil şifalar dileriz.

TÜMÖD Yönetim Kurulu

 

TÜRKİYE’DE İHTİLAL ve DARBELER


Dostlar
,

Sevgili Suay Karaman, 27 Mayıs Devrimcilerinden, MBK (Milli Birlik Komitesi) üyesi
Sayın Suphi Karaman‘ın oğludur. Babası gibi yiğit bir devrimci ve yazardır.

Halen Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisidir ve bizim de üyesi olduğumuz
TÜMÖD (Tüm Öğretim Elemanları Dermeği) Genel Yazmanıdır.

Sayın Karaman, ADD Genel Yazmanlığı da yapmıştır.

Her yıl 27 Mayıs Devrimi adına mutlaka birkaç etkinliğe katılır.

ODTÜ Tarih Topluluğu‘nun 21 Mayıs 2013 günü düzenlediği

“50. Yılında 21 Mayıs 1963” konulu açıkoturumda kapsamlı bir konuşma yapmıştı.

5 sayfalık bu konuşmayı, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin 53. yılına da değinmesi nedeniyle
sizlerle pdf olarak paylaşmak istiyoruz..

Yazı, “TÜRKİYE’DE İHTİLAL ve DARBELER” başlıklı..

portresi2

Şöyle başlıyor :

  • “Batı ülkelerinde asker, bizde olduğu gibi kurtuluş savaşı vermemiş ve devrimlere öncülük işlevini üstlenmemiştir. Üstelik sömürgecilik ve emperyalizmin uygulayıcısı olmuştur. Ülkemizde ise, demokratik ve laik cumhuriyet, askerin öncülük ettiği, asker ve sivil aydınların başında bulunduğu bir Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuştur. Türk ordusu, Türk ulusu adına Cumhuriyetin kurulmasına öncülük ederek,
    1923 Aydınlanma Devrimi’nin yaratıcısı olmuştur. Türk Ordusu, kurucu düşünce olan Atatürkçülüğü korumak ve kollamak görevinin bir ifadesi olarak da, Türk ulusu adına
    27 Mayıs 1960 tarihinde bir müdahale gerçekleştirmiştir..”

Devamla;

  • “…27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirdiği, Atatürk devrimlerine sahip çıkmak ve demokrasiyi korumak için giriştiği bu hareketi, tartışmasız bir “ihtilal” olarak tanımlamak gerekir. Bu işe soyunanlar eğer başarısız olsalardı,
    bunu yaşamlarıyla öderlerdi. Koşullar tamam olduğu zaman ihtilal kaçınılmaz olur. Her ihtilalin, onu yapanlar kadar onun koşullarını hazırlayanların da eseri olduğunu unutmamak gerekir..”

diye sürmekte ve

  • “..Darbe ya da darbe ortamlarının yaşanmaması, hukuk devleti ve demokrasinin hiçbir biçimde kesintiye uğramaması için, ülkeyi yöneten iktidarların hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak, gerçek demokrasiyi etkin hale getirmeleri gerekir. Hukuk devleti ve demokrasiyi ortadan kaldıran askeri darbelerin ve yaşadığımız sivil darbe sürecinin, haklı ve meşru gösterilebilecek bir yanı yoktur. Gerçek demokrasiyi yok eden darbelerin her türlüsüne, etkin olarak
    her zaman ve her koşulda karşı konulmalıdır. Bu yüzden ülkemizde gerçek demokrasi etkin ve egemen kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır. Sivil yönetimler demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, darbe ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir…”

şeklinde bağlanmakta.. (İlk Kurşun Gazetesi, 27 Mayıs 2013)

Sevgili Suay Karaman‘ın babası MBK Üyesi Sayın Suphi Karaman;
DP hükümetinin başı ve 2 bakanı

– Başbakan Adnan Menderes
– Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 
– Makiye Bakanı Hasan Polatkan’ın

Yassıada Mahkemesince verilen idam kararlarının MBK’de oylanmasında “hayır” oyu kullanmıştır.

Rahmetli Baba ve yaşayan oğul Karaman’a teşekkürlerimizle..

Yazının tümünü okumak için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

 TURKIYE’DE_IHTILALLER_ve_DARBELER_27.5.2013_Suay_Karaman

Geçen yıl bu gün yayımladığımız yazıyı bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

27 Mayıs 1961’de, bir “askeri darbe” ile, kan dökerek diktatörleşen DP iktidarının
tasallutundan Türkiye kurtarılarak demokrasinin önü açılmıştır.

1961 Anayasası, yeryüzünün en özgürlükçü anayasalarının başında geliyordu.
Ülkeye kattığı kurumlar günümüzde hala demokrasiyi korumayı sürdürüyor.
Saymakla bitmez..
O yüzden önce 1971’de 35 maddesi değiştirilerek gericileştirildi,
sonra da 1982 Anayasası ile kökten rafa kaldırıldı..

27 Mayıs 1961, klasik askeri darbeden çok öte, ondan çok ayrışan,
ilerici bir Devrime dönüşen çok özgün bir devinimdir.

Sevgi ve saygı ile.
27.5.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
p
rofsaltik@gmail.com

Aselsan cinayetlerinin izini sürmek..

 

Olayların arkasındaki sır perdesini çözmesi gereken başta MİT ve polis teşkilatımız
olmak üzere devletimizin ilgili güvenlik teşkilatlarıdır. Mühendislerin ölümleri ile ilgili soruşturmalarda gerekli özen gösterilmedi, kayıtlara kaza veya intihar olarak geçirilerek,
hemen aceleyle ilk dosyaları kapatıldı. Daha sonra tekrar açılan dosyalara farklı bilgiler girdi. Her süreçte gizli bir elin devrede olduğu anlaşılıyor. Aslında ilk ölümler, 2004 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve TÜBİTAK’ta çalışan iki uzmanla başladı. Aselsan Cinayetleri adlı bir kitap yazan, Melik Duvaklı, savunma sanayinin tarihi gelişiminin ardında yaşanan güç savaşını ve büyük rant kavgalarından bahsetmektedir (1). Duvaklı’ya göre; askeri casusluk soruşturulmaları derinleştirilirse, savunma sanayinde yaşanan cinayetler de aydınlatılır. Türk Silahlı Kuvvetleri, TÜBİTAK, Havelsan, Aselsan, GES Komutanlığı gibi tüm stratejik kurumlarda birilerinin hücre sistemi ile örgütlenerek, projeler ve ilgili kişiler hakkında bilgi ve belge toplandığını ve bunların yabancı güçlere verildiğini açıklıyor. Aselsan olayları kapsamında hükümet kanadında öyle bir hava estiriliyor ki 2004’den itibaren hükümet savunma sanayini millileştirmiş de Batılılar karşı çıkmış, bu yüzden mühendislerimiz öldürülüyormuş. Cemaat kesimi ise 1998’de Orgeneral Çevik Bir tarafından belirlenen büyük satın alma projeleri böylece iptal olduğundan, Kemalist kesimden hiç ses çıkmıyor diyerek yeni bir algılama yönetimi yapıyor ve gene bu cinayetlerin üstü örülecek diye veryansın ediyordu (2).Konu bu noktaya gelince, önce işe kısa bir savunma sanayi özeti ile başlayacak, sonra bu olayların arkasında kimler olabileceği ile ilgili görüşlerimizi açıklayacağız.

Türk Savunma Sanayi’nin millileştirilme çalışmaları

Türkiye’de savunma sanayinin millileştirilmesi çalışmaları daha Cumhuriyetin kurulmasından önce Atatürk ile başladı ve ilk dönem 1950 yılına kadar devam etti. Atatürk, tam bağımsız bir Türkiye için milli bir savunma sanayi yaratmanın bilincinde idi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin NATO İttifakı’na katılması ile başlayan ve kısa süre içinde artış gösteren askeri yardımlar, henüz kuruluş aşamasında bulunan savunma sanayinin gelişmesini durdurmuştur.1963 ve 1967 Kıbrıs bunalımları ile 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve bunun sonucunda Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu, ulusal bir savunma sanayi gereğini tekrar ortaya koymuştur.Aselsan ve Otomarsan gibi şirketler yanında TSK Güçlendirme Vakfı’nın kurulması savunma sanayinin gelişiminde önemli adımlar oldu. Türkiye, silah sanayine ilişkin olarak 1985’de başlattığı 10 yıllık modernizasyon programı ile silah üreten bir ülke olma yolunda ciddi adımlar attı. 20 Haziran 1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan
“Türk Savunma Sanayi Stratejisi ve Politikası” ile Silahlı Kuvvetlerin ihtiyaçlarının güvenli ve istikrarlı biçimde karşılanması amacıyla yüksek teknolojiye sahip harp silâh ve araçlarının yurt içinde üretilmesi hedeflendi (3). Böylece Türkiye’de savunma sanayini geliştirme gayretleri hızlanmış ve bugünkü gelişmelere önayak olmuştur.Büyük bir gayretle yürütülen bu çalışmalar sonucunda toplam AR-GE harcamaları 700 milyon ABD dolarına ulaşmış, TSK ihtiyaçlarının yurtiçinden karşılanma oranı %54’ü geçmiştir. Bugün itibariyle savunma sanayinde ulaşılan seviyeye bakıldığında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu ana silah sistemlerinin birçoğu artık ülkemizde geliştirilmekte ve üretilebilmektedir (4).

Öte yandan, ABD, Türkiye’nin en önemli savunma sanayi tedarikçisi oldu ancak hiçbir zaman Türkiye’nin kendisinden bağımsız ve kontrolü dışında bir teknolojiye sahip olmasını istemedi. Örneğin bize sattıkları F-16’ları ABD’ye ya da Yunanistan’a karşı kullanamazdık, elektronik harp sistemi olmayan F-16’lar bir tabuttan ibaretti. Gece görüş sistemleri olmadığı için F-16’lar ile hava harekâtı yapamıyorduk. Bu teknolojiyi 1990’ların ortasında İsrail ile yakın ilişkilerimiz sayesinde edindik. Karşılığında onlara Konya üzerinde eğitim imkânı verdik. Ancak, böylece bugün Irak’ın kuzeyini gece de bombalayabiliyoruz. On yıllardır hava savunma sistemi istememize rağmen, bir gün bana karşı kullanır diye vermeyen ABD, Çin’den almaya kalktığımızda, Çinliler NATO sistemine sızacak diye yaygara kopardı. Ellerindeki en eski ve işe yaramaz patriotları, fahiş fiyata ve sonu belli olmayan bir zamanda bize satma projesi sundular. Hâlbuki o sistemler Yunanistan’da var ve daha iyisini de Ruslardan aldılar. Eğer ihaleyi ABD’ye verirsek, ne zaman ve hangi şartlarda alabileceğimiz gene günün koşullarına bağlı olacaktır.
Çok değil, Ocak 2015 başında ABD Kongresi, daha önce söz verdiği savaştan kalma donanma gemilerinin Türkiye’ye verilmesini reddetti. Karara gerekçe olarak, Türkiye’nin İsrail’e karşı giderek artan düşmanca tutumu ve Kıbrıs yakınlarında doğal gaz araması yapan Amerikan şirketlerine karşı takınılan tavır öne sürüldü (5).

ABD için kriptografinin önemi ve NSA

ABD için tarihsel olarak kriptolama yani şifreli haberleşme en önemli ulusal güvenlik alanlarından biri olagelmiştir. Haziran 1942’de Pasifik’teki Midway deniz savaşında Japon donanmasını deniz haberleşme şifresini çözerek tuzağa düşürmüşlerdi. Eğer o savaşı kazanamasalardı, Pearl Harbor’a denizaltı sokmaları bile mümkün olmayacaktı. Şifre çözme ile Japon savaş planı da büyük ölçüde açığa çıkmıştı ama Japonlar bunun farkında değildi. Böylece Pasifik’te savaşın yönü hep ABD lehine gelişti. ABD, Almanya karşısında da kriptografi avantajını kullandı, Alman haberleşmesine sızıldı. II. Dünya Savaşı’ndan beri Amerikan güvenliğinin kurgulanmasında Pearl Harbor ve kriptografi hep hafızanın bir kenarında bakış açılarını etkiledi. Soğuk Savaş boyunca James Bond tipi ajanlar hep gizli bilgiler ve şifreler peşinde iken film çevirmişlerdi. Kripto çözümü ABD tarafında bir takıntı haline geldi ve mümkün olan herşeyi öğrenmek için Ulusal Güvenlik Ajansı’na (NSA) (6) saldırgan yöntemler kullanmaya başladı (7). Savaş sonrası ABD istihbaratı yapılandırılırken 1951’de kurulan NSA, diğer ülkelerin gizli haberleşmelerini takip ve deşifre etme görevi verilmişti. NSA; esas olarak gizli telefon dinlemelere angajedir ve şifre çözme, kripto ve sinyal istihbaratından sorumludur. Sadece askerleri değil, karşı istihbarat ve karşı terörizm unsurları ile önemli müttefikleri de destekleyen NSA sinyal istihbaratı ve bilgi güvenliği de sağlamaktadır. NSA bünyesinde matematikçiler, fizikçiler, istihbarat analistleri, dil bilimciler, kripto-analistler, bilgisayar mühendisleri gibi bilim adamları çalışmaktadır

ABD istihbarat servisleri içinde en gizlilerinden biri müşterek NSA-CIA gizli sinyal istihbaratı (SIGINT) birimi olan Özel Toplama Servisi (SCS) (8) oldu.Eski NSA çalışanı Edward Snowden’in ortaya çıkardığı bilgilerin başında ABD’nin tüm dünyayı nasıl dinlediğini ifşa eden bir “telekulak haritası” var. Alman Der Spiegel dergisinde yer alan söz konusu harita NSA-CIA ajanlarının dünyanın çeşitli yerlerindeki 90 adet SCS birimini kullanarak aralarında 35 ülke liderinin de bulunduğu milyonlarca kişiyi dinlediğini ortaya koyuyor. ABD diplomatik temsilcilikleri içindeki bu birimler binaların çatılarındaki özel alanlara yerleştirilen ‘Eistein’ kod adlı çok güçlü antenler kullanmaktadır. İstanbul ve Ankara’nın haritadaki renkli farklıdır. Der Spiegel, bunun nedeninin buralardaki dinleme faaliyetlerinin gayri resmi olarak yürütülmesi olduğunu böylece olayın ortaya çıkması halinde bir kriz yaşanma ihtimalinin azaltıldığını belirtiyor. ABD, dinleme yapmak için ilgili ülkede özel bir istihbarat ekibi kurmaktadır.NSA-CIA’nın birlikte oluşturduğu bir SCS’ler, sadece izleme yapmamakta, seçilen hedeflere örtülü operasyonlar da düzenlenmektedirler. Örneğin Türkiye gibi bir ülkede sadece dinlemekle kalmayıp, bu kayıtları değiştirebilir, ya da sahte bilgileri kayıtların içine de karıştırabilir, ya da CIA ile birilerini öldürebilirler.Son yıllarda Ergenekon operasyonlarına yansıyan ses kayıtları ve belgelerin kaynağını tahmin etmek zor değildir. Der Spiegel’in yayınladığı haritaya göre ABD adına dinlemeleri yürüten ekibin Türkiye’deki ayakları İstanbul ve Ankara’daki diplomatik temsilcilik binalarıdır. Türkiye’deki Ergenekon komplosu başlamadan önce gelen 35 Amerikalı istihbarat görevlisinin Türkiye’ye gelişi ile bilgiler, böylece yerine oturmaktadır.Bugün de ABD ve İngiltere, Türkiye’nin de arasında olduğu bazı ülkelerin halkının duyarlılık analizi ile meşguller. Amaç, Türkiye’nin de fitilinin ateşleneceği zamanı ayarlamaktır.

ABD-Türkiye ilişkilerinin arka yüzü..

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri Soğuk Savaş döneminin başlangıcından bu yana ağırlıklı olarak güvenlik kaygıları ile şekillenmiştir. Türkiye, Sovyet faaliyetlerinin izlenmesinde önemli üsler sağladı. Türkiye NATO’ya 1952’de girmişti ama daha 1947’de Amerikan dinleme vasıtaları Yeşilköy’deki MAH tesislerine yerleşmiş, Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin pek çok yerinde kurulan ABD dinleme üsleri işlerini görmeye başlamışlardı.Türkiye’deki dinleme servisleri tamamen bunları kuran Amerikalıların eline geçmişti. Amerikalılar buralarda çalışanları özellikle de telefon dinlemesinde görev yapan memurları maaşa bağlamıştı. Tabii ki Menderes’in telefonu da dinleniyordu. MAH’a hâkim olan Amerikalılar, İstanbul’daki MAH Okulunu, İstanbul teşkilatını ve Yeşilköy’deki soruşturma teşkilatını kendi paralarıyla döndürüyor, paralar doğrudan ilgili servis amirine ve çalışanlarına zarf içinde veriliyordu. Türkiye’de birçok askeri darbenin arkasındaki güç olan Amerikan gizli servisleri, Türkiye’nin dış politikasının bütün çizgilerini belirlemeye çalıştıkları gibi, iç politikaya yönelik müdahalelerde de bulunmaktan çekinmemişlerdir. CIA’nın devlet kurumlarımız içinde etkin bir yapılanması ya da daha doğru bir ifade ile sızması söz konusudur.ABD, 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni kendisi için NGO ve sivil toplum örgütü üssü haline getirdi. Böylece devlete güvensizliğin ve sivil itaatsizliğin alt-yapısı örüldü.12 Eylül 1980 ile birlikte, Kenan Evren’in aklına sokulan Türk-İslam Sentezi çalışmaları ile birlikte ABD’nin hazırlamakta olduğu Gülen oyununun başlangıcı idi.

Ne oldu ise 1990’larda oldu. 14 Ocak 1991 günü, Cudi Dağı’nda kıstırılan PKK’lılara Diyarbakır’dan kalkan ve Çekiç Güç’e bağlı ABD helikopterlerinin malzeme attığı, Genelkurmay Başkanlığı’nca tespit edildi (9). Amerikalıların faaliyetlerini yakından izleyen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa’yı 17 Şubat 1993 tarihinde Ankara’dan Diyarbakır’a götürecek uçak kalktıktan kısa bir süre sonra düştü. Irak’ın kuzeyinde ABD’nin PKK ile alış-verişine ve Kürt devleti kurulması ile ilgili projelerine ilişkin kesin kanıtlar çıkması üzerine önce Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bir düzen verildi ve doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olmasının yarattığı başıboşluğun önüne geçmek için Harekât Başkanlığı’na bağlandı. Ardından MİT içinden tasfiyeler başladı ve Amerikancı eğilimleri olanlar daha az önemli şubelere kaydırılmaya başlandı. ABD’nin buna tepkisi kendine çöreklenmek için yeni bir kurum bulmak oldu ve böylece polis teşkilatı hedef seçildi.Gülen’in küresel hizmet (!) hareketi, 1990’lı yılların ortasından itibaren ise Orta Asya’da CIA’ya örtü vazifesi gördü ve sadece bu dönemde Kırgızistan ve Özbekistan’da 130 kadar CIA ajanına yataklık yaptı. CIA’nın İslam dünyasına sızmak için Truva atı olan cemaat, Türkiye’deki operasyonları için de örtü sağlayacaktı. 1990’lı yıllarda Gülen Cemaati, ülke içinde de TSK, MİT ve özellikle EGM içine sızma konusunda önemli adımlar atmaktaydı. AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte cemaatin gücü Emniyet içinde görünür hale gelmeye başladı. Emniyetteki Fethullahçı oluşum 2006 yılına gelindiğinde “Emniyette F Tipi yapılanma” şeklini aldı. Ergenekon operasyonlarının ilk sonucu Türk ordusunun Kürt projesi karşıtı politikalara son vermesi ve istenmeyen general ve subayların tasfiyesi oldu. Diğer bir dolaylı sonuç ise Gülen cemaatinin Türkiye içinde meşrulaştırılması idi. Ergenekon ile Türk Polisi, Türk Silahlı Kuvvetleri ve ulusalcı diye adlandırdıkları aydınların karşısına dikildiler.

Aselsan cinayetlerinin perde arkası..

Ergenekon ve Balyoz operasyonları ile TKS.nın gizli bilgileri, çok gizli savaş planları mahkeme dosyalarına düştü, ABD’ye servis edildi. Türkiye’ye 2008’de gelen 35 kişilik CIA-Pentagon karma heyeti, Emniyet Genel Müdürlüğü istihbaratının Yıldız bürosunda üslenerek, yapılan tertipler ve operasyonlar bu merkez vasıtasıyla emniyet istihbaratı üzerinden yürütüldü (10). ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Ergenekon operasyonlarında Emniyet İstihbaratı ile Amerikalı üst düzey subay-ajanların işbirliği, ABD-Türkiye arasındaki “karşılıklı istihbarat paylaşımı” ve “teröre karşı işbirliği” işlerinden sorumlu idi. Bu işler için Büyükelçilik içinde olan, başında bir Tümgeneral’in bulunduğu Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) (11), bir operasyon merkezi olarak işlev gördü. Bütün tertipler bu merkez tarafından planlandı. İç İşleri Bakanlığı ile bir yandan “karşılıklı istihbarat paylaşımı” diye Ergenekon operasyonları tezgâhlandı. Diğer yandan ise “teröre karşı işbirliği” mekanizması içinde demokratik açılım için yönlendirme yapıldı. Türkiye’ye gelen kontrol dışı dinleme cihazlarının, düzenlenen sahte CD ve belgelerin, kaset komplolarının arkasında paralel devlet ile işbirliği yapan NSA, CIA ve onların sözleşmeler yaptığı Amerikan özel istihbarat şirketleri vardı. Amerikan Hava Kuvvetleri İstihbaratı (AFOSİ) personeli de Deniz Kuvvetleri’ni hedef alan Kafes ve Poyrazköy tertiplerinde yer aldı.

ABD,Türkiye’nin istihbaratından bakanlıklarına, medyasından her yanını saran ABD, Türkiye’nin kendine ait gizli bir şeyini hele özel bir şifreleme sisteminin olmasını istemiyor. ABD istihbaratının önceliği her zaman hedef ülkelerin gizli bilgileri olmuş, dost diye içinde yapılandığı ülkelerin dahi bağımsız bilgi ve şifreleme sistemlerine müsaade etmemiştir. Örneğin 1966 yılında Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından ayrılma nedeni kendi nükleer silah sistemlerinin şifrelerinin ABD tarafından kontrol edilmesine razı olmaması idi. ABD, size şifresini kontrol etmediği bir teknoloji vermez. Örneğin size verdiği kriptolu telefonları kendisi mutlaka çözüyordur ve daha gelişmiş bir teknolojisine sahiptir. Son yıllarda telefonlarımızdan bilgisayarlarımıza her yanımızı kontrol eden ABD, Türkiye’de bilgi güvenliğini yok denecek seviyeye getirmiştir. 2007 yılından itibaren ortaya çıkmaya başlayan kasetler, ses kayıtları, komplo CD.leri cemaat-CIA işbirliğinin sonucu idi. Genelkurmay Başkanlığı yaşanan büyük sızıntılar nedeni ile önemli travmalar yaşadı. Devletin en gizli görüşmeleri internete düştü. Bunların hepsinin arkasında cemaati kullanan CIA yani ABD vardı. Giremediği Özel Kuvvetler Karargâhı’nın kozmik odasına da cemaat sayesinde girmiştir. Sıra genç subaylara geldiğinde onlar için casusluk ve fuhuş senaryoları tezgâhlandı. Başta MİT olmak üzere, kilit yerlerde çalışan pek çok subay, bu suçlamalarla tasfiye edilirken, yerlerine cemaatçiler geldi.2007’den sonra Cemaatin, hükümeti kullanarak TSK.nın özellikle tayin ve terfilerin yapıldığı personel başkanlıklarında etkin bir yapılanma sağladığı görüldü. AKP ve cemaatin arası açıldıktan sonra, hükümetin verdiği cemaatçi subaylar listesine henüz nasıl bir işlem yapıldığı bilinmiyor.

ABD yaklaşık 10 yıldır Rusya-İran ve Türkiye’de bilim adamlarını öldürüyor!

Rusya’da yazılım uzmanları, İran’da nükleer fizikçiler, Türkiye’de kriptocular öldürülmektedir. 1990’lı yıllarda ABD’ye giden istihbaratçı ve askerlere TÜBİTAK ve Aselsan gibi kurumlarda tanıdığı olup-olmadığı soruluyordu. 2003 yılından itibaren TÜBİTAK, Aselsan, Havelsan gibi kuruluşlar hükümetin dikte ettiği isimleri işe almak zorunda kaldıklarında aslında cemaatin yapılanması başladı. TÜBİTAK içinde oluşturulan cemaatçi yapılanma ile Türkiye’nin araştırma bütçesi bir yandan belirli üniversite hocalarına verilen projeler ile cemaate aktarılırken, başta kripto teknolojileri olmak üzere TÜBİTAK’ın güvenirliği oldukça zedelendi. Özetle söylemek gerekirse Aselsan cinayetlerinin izleri; başta Aselsan, TÜBİTAK ve MİT olmak üzere devletin en önemli kuruluşları içine sızmış olan cemaat uzantıları ve bunların CIA bağlantıları üzerinden bulunmalıdır. Bu bulunduğu takdirde Türkiye’deki habersiz dinlemelerin, kasetlerin, telefon kayıtlarının, kumpasların ve Türkiye’nin bilgi güvenliğinin arkasındaki casusların izi bulunmuş olacaktır. Bugüne kadar cemaat üzerinde yapılan operasyonlar, henüz değil kuklacıya, kuklalara bile ulaşamamıştır. MİT kurulduğundan beri en büyük zafiyetimiz hep kontr-espiyonaj yani casuslarla mücadele ve bilgi güvenliği oldu. Bu durum bugün her zamankinden daha acil ve hayati bir güvenlik sorunu olarak önümüzde duruyor.

@DocDrSaitYilmaz

Kaynakça-Dipnot
(1) Melih Duvaklı, Aselsan Cinayetleri, Profil Yayıncılık, İstanbul, 2013.
(2) Zaman, Aselsan Dosyasını ‘İntihar’ Deyip Kapatacaklar, (05 Mayıs 2013).
(3)Savunma ve Havacılık Dergisi: “Değişen Savunma Stratejileri ve Türkiye”, Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu ile söyleşi, Sayı: 4/2001, (Ankara, 2001), 19.
(4) Murad Bayar: Sunuş Yazısı, Savunma Sanayi Dergisi, (Aralık 2010), s.6-10.
(5) Cihan H.A., ABD Kongresi, Türkiye’ye ‘Savaş Gemisi’ Verilmesini Reddetti, (5 Ocak 2015).
(6) National Security Agency
(7)George Friedman, Keeping the NSA in Perspective, Stratfor, Geopolitical Weekly, (April 22, 2014).
(8)Special Collection Service.
(9) Ferruh Sezgin: Helikopter Olayının İçyüzü, Ortadoğu Gazetesi, (4 Şubat 1992).
(10) Aydınlık:Tertipleri 35 kişilik CIA-Pentagon Heyeti Yönetiyor, (16 Mart 2008)
(11)Office of Defense Cooperation.