Laiklik ve ulusal güvenlik

Laiklik ve ulusal güvenlik

Örsan K. Öymen
08 Mart 2021, Cumhuriyet

  • Laiklik karşıtı hareketler, aynı zamanda bir ulusal güvenlik sorunudur.
  • Laiklik karşıtlığı, ülkelerin din, mezhep ve dünya görüşü üzerinden bölünmesine ve parçalanmasına yol açar.

Laiklik bir uzlaşma formülüdür ve farklı dinleri, mezhepleri, din yorumlarını ve dünya görüşlerini bir arada tutar, birliği, birlikteliği ve bütünlüğü sağlar.

Laiklik bir taraftan, dinin siyasete, devlet işlerine, hukuka ve eğitime müdahale etmesini önler, bir taraftan da vatandaşların dini inanç, ibadet ve felsefi düşünce özgürlüğünü güvence altına alır.

Laikliğin geçerli olduğu bir ülkede, her vatandaş kendi özgür iradesine göre hangi dini, mezhebi, dünya görüşünü, felsefi düşünceyi seçeceğine karar verebilir. Laikliğin geçerli olduğu bir ülkede Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Sünni, Alevi, Şii, Katolik, Protestan, Ortodoks, Budist, Hinduist, Konfüçyüsçü, Şintoist, ateist, agnostik, deist, panteist olmak kişinin özgür iradesine bağlıdır.

Laikliğin geçerli olduğu bir ülkede, devlet, belli bir dini ve mezhebi vatandaşlara dayatmaz ve bu dayatmaya bağlı olarak dinsel, mezhepsel, felsefi farklar çatışmaya dönüşmez, aksine bir arada aynı ortamda varlığını sürdürebilir.

  • Laikliğin olduğu bir ülkede devletin dini olmaz, vatandaşın kendi özgür iradesine göre dini olur veya dini olmaz.
  • Laikliğin var olmadığı bir ülkede demokrasi ve halkın egemenliği değil, teokrasi ve belli bir dinin ve mezhebin egemenliği geçerli olur.
  • Laikliğin olmadığı bir ülkede dinci bir diktatörlük olur.
    ***
    Avrupa’da laikliğin geçerli olmadığı yüzyıllarda, din ve mezhep savaşları sonucunda, milyonlarca insan yaşamını yitirmiştir. Batı Avrupa ve kuzey Amerika, 1776 Amerikan devrimiyle ve 1789 Fransız Devrimi’yle, teokrasinin yerine laiklik ilkesini uygulamaya başlayarak yüzlerce yıl süren bu sorunu çözmüştür. Ortadoğu’da bu sorunun çözülmesine yönelik ilk adım 1923 Türk devrimiyle Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde atılmıştır.

Nüfusun çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerde, laiklik ilkesinin devlet ve toplum tarafından benimsenmemiş olmasından dolayı, din ve mezhep savaşları varlığını sürdürmektedir. Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, İran, Libya, Mısır, Yemen, Sudan, Somali, Nijerya gibi ülkelerin onlarca yıldır yaşadıkları sorunlar, bölünmeler, parçalanmalar, çatışmalar, savaşlar ortadadır. Bunların sonucunda milyonlarca insan yaşamını yitirmiştir.

Türkiye’de laiklik ilkesinin ortadan kalkması durumunda, laiklik ilkesine karşı çıkan köktendinci İslamcılar ile laiklik ilkesini benimseyen Müslümanlar arasında, laiklik ilkesine karşı çıkan köktendinci İslamcılar ile ateistler, agnostikler ve deistler arasında, Sünniler ve Aleviler arasında, büyük gerginliklerin, karşıtlıkların, bölünmelerin, parçalanmaların ve çatışmaların çıkması kaçınılmazdır. Belli bir dinin ve mezhebin, kendi içinde farklılıklar barındıran bir ülkeye ve topluma dayatılması durumunda, buna karşı bir ayaklanma ve isyan hareketinin başlaması, toplumsal gerçekliğin kaçınılmaz sonucudur.

  • Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de vatandaşların %82’si laiklik ilkesini benimsemektedir.

Türkiye’de vatandaşların büyük çoğunluğu, laiklik ilkesini benimseyen Müslümanlardan oluşmaktadır. Yapılan farklı araştırmalar, kendisini ateist, agnostik, deist olarak tanımlayan dinsiz vatandaşların oranının yaklaşık %10 olduğunu göstermektedir. Bu Yunanistan’ın nüfusuna yakın bir nüfusa denk düşer. Aleviler de Müslüman nüfusun yaklaşık % 18’ini oluşturmaktadır.
***
Türk Silahlı Kuvvetleri bir zamanlar bu olgunun farkında olduğu için Genelkurmay Başkanı’nın, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın, Hava Kuvvetleri Komutanı’nın ve Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın da katıldığı Milli Güvenlik Kurulu kararlarında, laiklik karşıtı dinci ve irticacı hareketler, ulusal güvenliğe yönelik bir iç tehdit olarak görülmüştür.

Bu aynı zamanda, ulusal güvenliğe yönelik bir dış tehdittir. Türkiye’deki laiklik karşıtı hareketler, ABD, Suudi Arabistan, Katar ve İran gibi ülkeler tarafından desteklenmektedir.

AKP, Fethullah Gülen “cemaati” ve Hizbullah gibi oluşumların gelişimi, bu gerçeklik bağlamında anlaşılabilir.

Atatürkçü Düşünce Derneği’nden Cumhurbaşkanı Seçimi Açıklaması


Atatürkçü Düşünce Derneği’nden Cumhurbaşkanı Seçimi Açıklaması

ADD_logosu_adiyla

 

 

 

 

ADD Genel Yönetim Kurulu’nun 21 – 22 Haziran 2014 tarihlerinde CUMHURBAŞKANI SEÇİMLERİ konulu yaptığı iki günlük yoğun çalışma toplantısında halkımızın duyarlıkları, şubelerimizden genel merkeze aktarılan görüşler, Atatürk Cumhuriyeti’nin geleceği konusundaki endişeler birlikte değerlendirilmiş ve aşağıdaki açıklamanın yapılması zorunluluğu doğmuştur.

aciklama

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİNİN CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ İLE İLGİLİ 2 NOLU BASIN AÇIKLAMASI

ORTADOĞU ve TÜRKİYE

Küresel çıkar odakları, Ortadoğu ülkelerindeki siyasetin ve ekonomik yaşamın bir parçası olarak sürdürülen din ve mezhep savaşlarını profesyonelce kendi çıkarları doğrultusunda programlamakta ve kullanmaktadır. Bölge insanları mezhep ve din adına denilerek kışkırtılmakta ve birbirlerini bağazlamaktadırlar. Küresel güçler ise bu cehaleti ve ilkelliği doyumsuz bir iştah ile kullanmaya ve asıl kazanan olmaya devam etmektedirler.Arada sırada ortaya çıkan demokratik hareketler ise küresel güçler tarafından bastırılmakta ve yok edilmektedir. Bu bölgede tek istisna, Atatürk ve Atatürk’ün başlattığı kurtuluş savaşı sonucunda kurulan Atatürk Cumhuriyetidir.

Türkiye Cumhuriyeti; İslam dünyasında, Aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı hedefleyerek, yaşam biçiminde Ortaçağ’dan kurtularak, hukuk alanında, siyasette, sanatta, ekonomide, çağı yakalamak için mücadele vermiş tek devlettir. Mezhep ve din kavgalarından uzak çağdaş insanı ve çağdaş toplumu yaratan Atatürk Cumhuriyet’inin bu yüzden hep düşmanları olmuştur. Atatürk döneminde yaşama geçirilen reformların hiçbiri öbür İslam ülkelerinde yapılamamıştır. Bu ülkelerde hala insanlar din ve mezhep adına birbirlerini boğazlamaya devam emekte bu kavgalardan küresel güçler yararlanmaktadır.

Ancak burada İslam ülkelerinde yaşanan bu huzursuzlukların sorumlularının yalnızca dışarıda aranması son derece hatalı sonuçlara ulaşılmasına
neden olabilecektir. Bu ülkelerin asıl sorunu, dokularına sinmiş ve yerleşmiş olan çağdışılıktır. Atatürk bu Ortadoğu bataklığından tüm özgürlüklerin ve insan haklarının, laik sosyal hukuk devletinin ve çoğulcu demokrasinin yolunu açan
Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratmıştır.

Bu gün gelinen noktada önümüzde duran Cumhurbaşkanı seçiminde halkımızın vereceği oylar; Atatürk Cumhuriyeti’nin mi devam edeceğini,
yoksa Ortadoğu bataklığının bir parçası mı olacağımızı belirleyecektir.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ NASIL BİR CUMHURBAŞKANI İSTİYOR?

Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü,
milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacak, evrensel hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve devrimlerine, herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanması ülküsüne bağlı, Cumhuriyetten yana taraf,
toplumu birleştirici, ötekileştirmeyen, ayrıştırmayan, toplumun Cumhurbaşkanlığına olan zedelenmiş güvenini yeniden kuracak, uluslararası alanda ülkemizin yitirdiği saygınlığı yeniden kazanmasına katkı koyabilecek, iktidarın her uygulamasına kayıtsız kalmayacak, araştırmalarını, incelemelerini, değerlendirmelerini laik Cumhuriyet ilkesini temel alarak yapacak, Başkanlık sistemine heves etmeyecek, kısacası Atatürk’ün koltuğunda oturmaya yaraşır bir Cumhurbaşkanı istiyor ve Meclisteki milletin vekillerini bu konuda sorumlu davranmaya, göreve çağırıyoruz.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ; ATATÜRK’ÜN KOLTUĞUNA
BİR CUMHURİYET YIKICISININ OTURMASINA KARŞIDIR

12 yıllık bu iktidar döneminde; Cumhuriyetin laik, demokratik, hukuk devleti ve
ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlük ilkeleri yok edilmeye çalışılmıştır.

Hukuk Devleti yerini polis devletine bırakmış, evrensel hukuk kuralları yok edilmiş, kişiye ve olaylara özel yasalar torbalar içine yerleştirilerek çıkartılmış, güçler ayrılığı ortadan kaldırılmış, yargı iktidarın emrinde, vicdanları kanatan yargılamalar yapılmış, haksız ve uzun tutukluluk süreleriyle insanlar acımasızca özgürlüklerinden yoksun bırakılmış, yüzlerce suçsuz insan hapishanelerde yaşama tutunmaya çalışırken, Başbakanın oğlu ya da yakını olduğu için bir bölüm insanlara ayrıcalıklar yaratılarak koruma kalkanı oluşturulmuş, yolsuzlukları örtülmüş, yargılanmaları engellenmiş, yargının denetimi dışına çıkartılmıştır. Cumhuriyetin savcıları Cumhuriyeti koruyamaz duruma getirilmiş, görev yerleri sürekli değiştirilmiş, çadır mahkemeler kurularak teröristlerin ayağına götürülmüş ve yargı eliyle binlerce insanımızın katillerinden
özür dilenmiş; teröristlerden özür dilenirken, onurlu Türk subayları, özür dilenen teröristlerin ifadeleri ile tutuklanmış ve emekli Genelkurmay Başkanı, Devleti yıkmak isteyen bir “örgüt başı” olarak tutuklanıp yargılanmıştır. Yargı eliyle Türk Silahlı Kuvvetleri itibarsızlaştırılmaya, çökertilmeye ve yeniden yapılandırılmaya çalışılmış, asrın yolsuzluğu olarak dünya tarihine geçen Deniz Feneri Derneği soruşturmasını yürüten Cumhuriyetin Savcılarından soruşturma dosyaları alınmış
ve bu savcılar sanki suç işlemişler gibi yargılanmıştır. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirilerek siyasetin buyruğuna sokulmuş, kısacası artık ülkede hukukun üstünlüğü ilkesi yerine üstünlerin hukuku uygulanır duruma gelmiştir.

Yine bu dönemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin şerefli askerlerine karşı kumpaslar kurulmuş, sahte belgeler ve CD’ler üretilerek yaratılan suçlamalarla davalar açılmış, toplumun Türk Ordusu’na olan güveni sarsılmaya çalışılmış, TSK’nin disiplini ve kimyası bozulmaya çalışılmış, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda donanmaya komutanlık edecek kadroların neredeyse tamamı hakkında davalar açılmışve ne ilginçtir ki,
İzmir’de bu soruşturmaları yapan savcı yine bu iktidar tarafından ucu iktidara dokunan bir soruşturma başlattığı için sürülmüş, Ordu mensuplarının başına çuvallar geçirilirken tepki gösterilmemiş, Irak’ta konsolosluk çalışanları ve bir bölüm TIR şoförleri
IŞİD terör örgütü tarafından rehin alınmış, buna karşın Başbakan, IŞİD terör örgütü mensuplarına “terörist” bile diyememiş, bu terör örgütü ile pazarlıklar yapılmaya ve onlara yasal statü kazandırılmaya çalışılmış, hatta ülkenin gündemi PKK terör örgütünün başı ile birlikte belirlenmeye başlanmış, binlerce insanımızın ölümünden sorumlu
terörist Abdullah Öcalan iktidara ortak olmuş, artık fiilen birlikte hareket eden
AKP + PKK koalisyon iktidarı ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmiştir.

Yine bu dönemde, Atatürk devrim ve ilkelerine karşı açık ya da kapalı saldırılar
olağan hale getirilmiş, bu saldırılar Başbakan tarafından korunup kollanmış,
hatta öncülük edilmiş, Türk olmak sorgulanır hale getirilmiş, millet kavramı tartışmaya açılmış, laikliğin içi boşaltılmış, Devlet; cemaatler ve tarikatların cirit attığı, başta bakanlıklar olmak üzere devlet kadroları için pazarlıklar yapılarak atamaların yapıldığı
bir ibadethaneye dönüştürülmüş, yurttaşların Devlet ile olan işlerinde ve ilişkilerinde tarikatların dediği yapılır hale getirilmiş, eğitim sistemi 4+4+4 projesi ile imam hatipleştirilmiş ve çocukların geleceği ile oynanmış hatta Devletin dönüştürülmeye çalışıldığı, iktidara imamlık eden Başbakan tarafından açıkça ifade edilebilmiştir.

Her konuda derin bir bilgiye ve deneyime sahip olduğunu sanan, bununla kalmayıp
her dediğinin doğru olduğuna inanan ve inanılmasını bekleyen bir Başbakanın yönetimindeki iktidarla; Ülkenin dış politikası çökmüş, tarihsel gerçekler yok sayılmış, tarihe ve Türk milletine ihanet edilerek Ermenilerden özür dilenmiş, Kıbrıs gözden çıkartılarak Kıbrıs Rum Kesimi için yapılan devlet tanımı fiilen kabul edilmiş,
dinci terör örgütlerine verilen destekle Suriye’nin iç işlerine müdahale ettiğimiz
dünyada sorgulanır duruma gelmiştir. Bugün de, Irak’ ta 3 ayrı devlet kurulması için oynanan senaryonun baş oyuncularından biri olmaya adayız! Bunun ülkemize, insanımıza getireceği fatura gözardı edilebilmektedir. Özetle, sıfır sorunlu dış politika iddiası ile çıkılan yolda, sorunsuz komşu bırakılmamış, sınır güvenliğimiz delik deşik olmuş, dış politikamız uluslar arası düzlemde saygınlığını yitirmiştir.

Yine bu 12 yılda, usulsüz telefon dinlemeleri olağanlaştırılmış, savcılar polis merkezlerinde iddianame hazırlar duruma gelmiş, polis terörü biber gazı ile yasallaştırılmış, onlarca insanımız polisin kullandığı orantısız güç sonucu ölmüş, yaralanmış, hak arama özgürlüğü yok edilmiş, Anayasal güvence altına alınmış olan gösteri ve protesto yürüyüşü hakkı, kendini tek yetkili sayan Başbakanın iki dudağı arasına sıkıştırılmış, korku insanların bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılmıştır.

Yine bu dönemde tüm varlıklarımız haraç mezat satılmış, ülke talan edilmiş,
yeni zenginler ve bunların paraları ile oluşturulan “havuz”dan beslenen yandaş bir medya yaratılmış, halkın beyni yıkanmaya ve yapılan yolsuzluklar perdelenmeye çalışılmıştır.

Kısacası başta Başbakan olmak üzere bu iktidar eliyle son 12 yılda Atatürk ve kurduğu laik, demokratik bir sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimizi yok etmek için yoğun
ve programlı bir çalışma yürütülmüş, ülke bölünmeye ve bir Ortaçağ diktatörlüğüne dönüştürülmeye çalışılmıştır.

Bütün bu nedenlerle; Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinin bu gün de hala geçerli ve ülkenin sorunlarını çözmeye yol gösterici olduğuna inanan Atatürkçü Düşünce Derneği olarak, 12 yıldır yürüttüğü bu politikalarla Cumhuriyet yıkıcılığı yapan bir zihniyetin gösterdiği adaya karşı durmayı öncelikli bir görev sayıyoruz.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ,
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK KİTLE ÖRGÜTÜDÜR

GÜCÜNÜ ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİNE SADIK HALKIMIZDAN ALAN DERNEĞİMİZ, HİÇBİR SİYASAL PARTİNİN ARKA BAHÇESİ DEĞİLDİR.
TÜM SİYASAL PARTİLERİN ÜZERİNDE, ANCAK SİYASETİ YAKINDAN İZLEYEN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİNİ, HALKIMIZIN GÜVEN VE İLGİYLE İZLEDİĞİNİ BİLİYOR VE BU SORUMLULUKLA SÜRECİ SAĞLIKLI OLARAK DEĞERLENDİRİYORUZ.

19.06.2014 TARİHLİ BASIN AÇIKLAMAMIZDA; CUMHURBAŞKANI ADAYLARININ BELİRLENMESİ SÜRECİNDE SİYASAL PARTİLERİN ADD’nin GÖRÜŞLERİNİ ALMAMIŞ OLMASININ SON DERECE DÜŞÜNDÜRÜCÜ ve ÜZÜCÜ OLDUĞU
DİLE GETİRİLMİŞ ve SÜRECİN DOĞAL BİR PARÇASI OLARAK CUMHURBAŞKANI ADAYI KONUSUNDAKİ BEKLENTİLERİMİZ KAMUOYU ile PAYLAŞILMIŞTIR.

ADD; TOPLUMDA RAHATLAMAYI SAĞLAYAMAYAN BU SÜRECİN SORUMLULARI OLARAK MECLİS’teki MİLLETVEKİLLERİNİ GÖRMEKTEDİR.
ÇÜNKÜ ADAYLIK ANCAK TBMM DIŞINDAKİ %10 OY TOPLAMINA SAHİP
SİYASAL PARTİLERİN VEYA 20 MİLLETVEKİLİNİN ÖNERİSİYLE OLANAKLIDIR.

BU NEDENLE MECLİSTEKİ SİYASAL PARTİLERE YENİDEN SESLENİYORUZ:

HENÜZ CUMHURBAŞKANLIĞINA ADAY OLAN ADLARIN KONUŞULDUĞU
BU AŞAMADA YETKİ ve GÖREVİNİZİN GEREĞİNİ YERİNE GETİREREK
YENİ ADAYLAR BELİRLEYİN ve TÜRK HALKINI, KAMUOYUNU RAHATLATIN.

BU TOPLUMDA ATATÜRK’ün KOLTUĞUNA OTURMAYI HAK EDEN
YÜZLERCE, BİNLERCE ADAY ÇIKARTABİLECEK BİR POTANSİYEL OLDUĞUNU BİLİYORUZ.

Kamuoyunun dikkatine sunarız. 28.6.2014

Tansel ÇÖLAŞAN
ADD Genel Başkanı

**************************************

Not      : Metinde gözden kaçan onlarca maddi yazım yanlışı ve yer yer içerik hataları tarafımızdan düzeltilmiştir. Birkaç yerde, onlarca virgülle birbirinden ayrılan koca koca paragraflık tümceler “nokta” lanarak, anlama hiç dokunmadan, görece daha kısa tümcelere dönüştürülmüştür. ADD Genel Merkezinden bu tür önemli metinleri
daha da büyük özenle hazırlaması ve Dil Devrimine uygun arı Türkçe kullanması doğal olarak beklenmektedir. Metnin tarafımızdan düzeltilMEmiş özgün biçimi
pdf olarak aşağıda verilmektedir :

Cumhurbaskani_secimleri_hk.

Ahmet Saltık, 30.6.14