O HEP ANKARA’DA OLACAK… OLMALI… 

O HEP ANKARA’DA OLACAK… OLMALI… 

Dr. Noyan UMRUK

27 Aralık tarihi, Ulusumuz ve Cumhuriyet tarihimiz açısından son derece önemli bir tarih… Bundan 101 yıl önce 27-Aralık-1919’da Ulu Önder Atatürk Samsun’dan başlayan Anadolu yolculuğunu Ankara’ya gelerek tamamladı.

Kutsal ulusal kurtuluş savaşımızın Ankara’yı karargâh kılıp, merkez aldığı bugün, yıllardır, bir yandan O’nun Harbiyelilerinin tam teçhizatlı olarak Ankara caddelerinden Anıt Kabir’e, O’nun huzuruna yaptıkları koşu, öte yandan Seymen’lerinin, O’nu, gelişinde karşıladıkları Çankaya sırtlarında döndükleri Ankara zeybeğiyle coşku ile kutlanır… Ve de mazlum bir milletin şahlanışının, diğer mazlum milletlere örnek oluşunun tarihi ve muhteşem bir simgesi olarak kutlanmalı…

1919 yılında Anadolu’daki manzara genel hatlarıyla şöyleydi: Orta Anadolu’daki bir avuç toprak parçası dışında Anadolu, dönemin emperyalist güçlerince paylaşılmıştı… Hükümet Merkezi İstanbul işgal altındaydı ve Yunan orduları durmadan İç Anadolu’da ilerliyordu.. Ülkenin her bir yanından işgalci güçlerin yaptığı zulme ilişkin acı haberler geliyordu… Fakat bu haksızlık, bu zulüm bir büyük Ulusa yapılmaktaydı ve aynı Ulus, işgalci güçlere yem olamayacak kadar onurluydu ve şanlı bir geçmişe sahipti… Nitekim Batı Anadolu’da Efeler ve Zeybekleri, Güney’de, Güneydoğu’da ve Doğu Anadolu’da yerel milisler işgalci güçlere karşı tüm güçleriyle direniyor ve bu ağır cezanın hiçbir şekilde hazmedilemeyeceğinin işaretlerini veriyorlardı… Bağımsızlık kaçınılmazdı… Fakat bunu yerel milislerle ve yerel çarpışmalarla başarmak bir o kadar güçtü… Milli Mücadeleyi Ulusal Kurtuluş Savaşına dönüştürecek ve yerel güçleri toparlayacak bir lider, bir Önder gerekiyordu…

İşte bu Önder, 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarında Millî Mücadelenin kutsal projesiyle bozkırın ortasında, Ankara’da bir güneş gibi belirdi…

Ankaralıların “Kızılca Gün” dediği bu tarihsel günde, Ankara’nın köylerinden kasabalarından akıp gelen binlerce atlı ve yaya Seymen ile Ankara halkı Büyük Önder’i Dikmen Sırtlarında bağrına bastı… Şaşıran ve duygulanan Ulu Önder’in “Merhaba Efeler! Niye zahmet ettiniz, neden geldiniz?” sorusuna Ulu Önder’in etrafında çember olan Seğmenler hep bir ağızdan

  • “Uğrunda Ölmeye, Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik Paşam!”

diye yanıt verdiler…

Ulu Önder “Fikrinizde sabit misiniz?” diye yeniden sorduğunda;

Seğmenler büyük bir kararlılıkla “Ant olsun!” diyerek karşılık verdiler…

Bunun üzerine gözleri yaşaran Mustafa Kemal Varolun Yiğitler!” diyerek şükranlarını bildirdi… Peşi sıra davullar, zurnalar çalınmaya başladı… Ve uzun yıllardır semalarına kara bulutların çöktüğü, umutların tükendiği Anadolu’da, zeybekler yeniden dönülmeye başlandı.

Silindi mi maşrapamın kalayı 
Dizildi mi Seğmenlerin Alayı
Düşmanları öldürmenin kolayı
Koç gibi meydanlarda dönenlerdeniz
Biz Vatan uğruna ölenlerdeniz

Ankaralılar ve Seğmenler binlerce yıllık Oğuz Türkleri geleneğinde olduğu gibi Seğmen Alayı tertip ettikleri 27 Aralık 1919’da yeni Önderini böyle seçmiştir… Atatürk’ün karşılandığı 27 Aralık’ta düzenlenen “Seğmen Alayı” basit bir karşılama töreninden öte, ülkeyi içinde bulunduğu karanlıktan kurtaracak yeni bir liderin, dağınık olarak sürdürülen Millî Mücadele hareketini şahsında toplayacak Önder’in, Ankara halkı ve Seğmenler tarafından seçilmesidir… Bu sivil oluşum ve tarihte eşine az rastlanır bu halk desteği, Millî Mücadeleyi taşıyacak olan Ulu Önder’e ve Kuvayı Milliyecilere olağanüstü bir moral güç vermiştir… Ve Ankara bundan böyle yüzyıla damgasını vuracak olan ve dünyadaki bütün ezilmiş halklara bir model oluşturacak Ulusal Kurtuluş Savaşımızın merkezi durumuna gelmiştir.

Nitekim Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Ankara’da karşılanışını şöyle anlatır:

 “Ankara’ya ilk kabul olunduğum gün (27 Aralık 1919), sadece bir vatandaş, ulusun bir bireyi idim. Hiçbir sıfatım, salahiyetim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla beraber Ankara ve havalisi tamamıyla çocuklarıyla, kadınlarıyla, ihtiyarlarıyla beraber Ankara şehrinden Dikmen Tepesine kadar bütün sahrayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan Hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk kıyafetine girmiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle (Seğmenleriyle) dolmuştu. Seğmenler ve onlarla beraber bütün halk:

  • “Vatanı ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz” diye bağırıyorlardı…

O zaman Ankara İstasyonu işgalci subay ve askerlerin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara’yı bir harabe zanneden bu yabancılar, bu heyecan dalgası karşısında çok şaşırmış, kaygılanmışlardı…”
***


O, hep Ankara’da olacak… Olmalı… 

*Bu yazıda Ankara Kulübü’nün “Ankara’nın Başkent Olma Nedenleri” başlıklı 2015 tarihli anonim bir makalesinden yararlanılmıştır…

AVRUPA RÜŞVET–YOLSUZLUK LİGİNDE NEREDEYİZ?

AVRUPA RÜŞVET–YOLSUZLUK LİGİNDE NEREDEYİZ?

Dr. Noyan UMRUK

Ülke, korona günlerini bir yandan ağır dış borç yükü altında;
Milli gelire 35 milyar $ katkısı olan turizm sektörünün can çekişmesi,
Sanayi ve tarım kesimlerinde büyük üretim gerilemeleri,
Hazine, yolcu ve Londra güvenceli havaalanı, köprü, yol ve şehir hastanelerinin Dolar olarak ödemeleri,
Genç nüfus ağırlıklı olmak üzere işsizlik, beyin göçü,
Gittikçe uçurumlaşan eşitsiz gelir dağılımı sonucu gittikçe çok daha geniş kitleleri kapsayan yoksulluk,

Milli olması gerekirken paralı hale getirilerek fırsat eşitliği tümüyle ortadan kaldırılan, durmadan bakan ve sistem-müfredat değişiklikleri ile labirente dönüştürülen eğitim vb. ağır sosyo-ekonomik sorunlar,

Öte yandan;

AB ile ilişkiler iyice limonileşmiş ve ABD ile S-400’ler için 2,5 milyar $ ödenen Rusya arasına sıkışmış durumda, D. Akdeniz, Ege, Adalar, Libya, Suriye, K. Irak’ta düşük yoğunlukta çatışmalar vb. ciddi dış politika ve güvenlik sorunlar yaşarken;

Bunlar yetmezmiş gibi, bu ciddi ve ağır sorunlara ortak akılla çözümler aramak yerine, şu aşamada hiç gereği yokken, çok lazımmış gibi İş Bankası, Ayasofya, İstanbul sözleşmesi, “Ciao Bella”, kıdem tazminatı, barolar, TV kanallarını karartma, sosyal medyayı kısıtlama yasası vb. konular kamuoyunun önüne sürülerek, karpuz gibi ortadan bölünmüş toplum, bu konular üzerinde tartışmalarda yoğunlaştırılırken, oyalanırken birileri malı götürmekte

Nasıl mı? Yanıtı Avrupa Konseyi veriyor…

Avrupa Konseyi bünyesine 1999 yılından bu yana görev yapan Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Grubu (Greco) yıllık olarak Avrupa ve ABD’de yolsuzlukla mücadele eğilimleri, zorluklar ve iyi uygulamalar başlıklı rapor yayınlıyor ve bu raporda ülkeleri değerlendiriyor.

Bununla birlikte Greco milletvekilleri veya parlamenterler, yargıç ve savcılar ve yüksek bürokratların yolsuzluğa karışmasına ve rüşvet almasına yönelik önlemlerle ilgili tavsiyeler veriyor ve bu tavsiyelerin yerine getirilip getirilmediğine de raporda yer veriyor.

Greco’nun izleme, analiz etme değerlendirme çalışmaları aşama aşama. İlk aşamada ülkelere önerilerde bulunuyor… 2. aşamada önerilerinin uygulamaya geçirilme sürecini izliyor… 3. aşamada önerilerin yerine getirilip getirilmediğini yüzdesel olarak açıklıyor…

Greco, Türkiye’nin verilerini de uyumsuzluk sürecindeki 14 ülkeyle birlikte değerlendirmiş. 2019 sonunda uyumsuzluk sürecine giren 14 ülke: Ermenistan, Avusturya, Çekya, Danimarka, Fransa, Almanya, Macaristan, İrlanda, Lüksemburg, Monako, Kuzey Makedonya, Polonya, Portekiz ve Romanya.

Avrupa Konseyi’nin değerlendirme ölçütleri ise şöyle:

– Parlamento üyeleri, yargıçalr ve savcılar açısından yolsuzluğun önlenmesi
– Etik ilkeler ve davranış kuralları
– Çıkar çatışmaları
– İşe alım, kariyer ve hizmet koşulları (yargıçlar ve savcılar)
– Yasama sürecinin saydamlığı (parlamento üyeleri)
– Ücret ve ekonomik yardımlar (parlamento üyeleri)
– Belirli faaliyetlerin yasaklanması veya kısıtlanması
– Varlık, gelir, yükümlülük ve çıkarların bildirimi
– Kuralların ve düzenlemelerin denetimi ve yürütülmesi
– Tavsiye, eğitim ve farkındalık.

Greco ülkelere göre yayınlamış olduğu bu raporda ülkelerin önerilerinin kaçını yerine getirmediğini, kaçını kısmen yerine getirdiğini ve kaçını yerine getirdiğini paylaşmış. Türkiye, 42 ülke arasında 2019 yılında tavsiyelerini en çok yerine getirmeyen ülke konumunda.  Gerekli tavsiyelerinin yerine getirilmemesinde Türkiye %70,3 ile Avrupa ülkeleri arasında en üst sırada yer almış. Avusturya tavsiyelerin %70’ini, Macaristan ise %55,6’sını yerine getirmediği için listede 2. ve 3. sırayı paylaşmışlar…. Greco’nun açıkladığı raporda 42 ülke arasında durumu en iyi olan, en başarılı olan ülkeler ise %100 ile tavsiyelerin hepsini gerçekleştiren Norveç ve Finlandiya. Onları  %75 ile İsveç takip ediyor.

  • Durum ve 3Y (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar) ile savaş bundan ibaret…

Kaynak: EMINCAN YÜKSEL, Doğruluk payı,23 Haziran 2020,”20th General Activity Report (2019) of the Group of States against Corruption (GRECO) Anti-corruption trends, challenges and good practices in Europe & the United States of America”

KİFAYETSİZ MUHTERİS LİDERLİK SÜRDÜRÜLEBİLİR MİDİR?

KİFAYETSİZ MUHTERİS LİDERLİK SÜRDÜRÜLEBİLİR MİDİR?

Dr. Noyan UMRUK

 Başarılı olmak, “hırs” la eşanlı başka meziyetlere de bağlı… Yeteneklerinin sınırının ayırdında olmak, basiret, tevazu, hoşgörü, empati, diğergamlık (AS: son 2’si eşanlamlı), vicdan vb. hasletleri de içeren bir psiko-kültürel birikime sahip olmak sürdürülebilir başarı’nın olmazsa olmaz koşulları… Bu dengede, hırs ihtirasa dönüşürse hüsran kaçınılmaz olur, hüsran durumunu yaratana da halk dilinde “kıfayetsiz muhteris” deniliyor…

 Kifayetsiz İhtiras Semptomları…  (1)

Okumalarımdan anladığım kadarı ile kendilerini dünyanın merkezi görecek derecede kişilik bozukluğu olanlar (narsistik kişilik bozukluğu) duygularını, öfke, panik, umutsuzluk vb. anlarını irrite bir ruh hali ile aşırı tepkisel yaşarlar. Nadiren, kendilerini iyi hissetme ya da doyuma ulaşma dönemlerinde ise rahatlayıp coşarlar…

Ayrıca müthiş mitomandırlar… Yani sürekli olarak yalan söylerler… Aksi kanıtlansa dahi ısrar ederler… İşin kötüsü söyledikleri yalanı unutup, yalanlarına iman derecesinde inanırlar…

Kendilerini sık sık yalnız ya da boş hissedip, sıkılırlar;  daima yapacak bir şeyler ararlar… Mesela birilerini toplayıp, toplayıp kendilerini onlara alkışlattırmaya bayılırlar…

Kendilerine yakın kişileri de kayıtsız ya da kısıtlayıcı gördüklerinde yoğun bir öfke, karşıtlarına ise akıl almaz bir hiddet gösterirler. Öfke denetimi yoksunluğu, aşırı iğneleyici, aşağılayıcı üsluplarına yol açar…

Bu bir sürekli av gibi, kaçarken kovalama halidir… Çooook yorulurlar… Yorulup saçmalamaya, çamlar devirmeye, büyük ve telafisi güç yanlışlar yapmaya başlarlar…

Hayatlarında gri yoktur; siyah-beyaz bir hayat yaşarlar… “Biraz”ı tanımazlar…

*Örneğin; daima yeni suçlular ararlar… Bu, aniden en yakın çevreleri de olabilir; eski yol arkadaşları, ortakları, müttefiklerileri de…

Okumalarıma göre tüm bu semptomlar, terk edilme, yok olma tehlikesine karşı  “borderline-sınırda” tepkilerdir…

Bu durum, yalnızca bireyin kendisini, yakınlarını ilgilendirse, bizlere üzülerek “Allah şifasını versin” demek düşer doğal olarak… İşin kötüsü bu insanlar çoğu zaman enerji, zeka, karizma, ve üstün hitabet yetenekleri ile yığınları peşinden körü körüne sürükleyebilen liderlere dönüşebilirler…

Ve de sınırsız yetkilerle donatıldıklarında başına geçtikleri toplumları kendi birikimi, saplantıları yönünde dönüştürmek için ellerinden geleni ardlarına koymazlar… Hele bir de çıkarı olan bir güruh ve de toplumun bir kesimi bu sınırsız yetkilendirmeyi bir Pirus zaferi kazanmış gibi galibiyet naraları ile karşılamaya hazırsa, toplum fakr-u zaruret içinde çırpınıp dururken “Şahsına” yönelik ihtişam arş-ı alaya varır.

 Artık durum vahim kere vahimdir…

 İşte bu nedenlerle aslında bu durum, şimdilik bu durumdan yarar sağlayanlar dahil  herkesi ilgilendirir. Çünkü sürdürülebilir ve normal değildir…

 Emperyalizm ve Kifayetsiz Muhterisler


Bu tür insanlar toplumlarının kaderine hakim olduklarında, azgınlaşan hırslarını gemleyemeyerek ve yönettikleri ülkelerin de gücünü abartarak, ülke ve bölgelerini uçuruma sürükleyip, halkların felaketine yol açabilirler. Bunlar, ülkelerini de, ihtiraslarını tatmin ve varlıklarını korumak için “müstevlilerin emellerine” alet edebilirler.

Kendi ülkeleri bir çevre ülkesi olsa da, emperyalizmin hizmetine girerek, mazlum ülkelerin bölünüp, parçalanmasına, kaynaklarına el koyulmasına, siyasi irade, kültürlerinin ve de tarihi varlık ve miraslarının yok edilmesine karşı, bu ülkelerle dayanışma yerine,  yağmadan pay alacağını, giderek böylece iktidarını koruyacağını sanarak  taşeronluğa soyunurlar…

 Sonuç:

 Bilindiği gibi, tarih, böylesine süreçlerin, tarifsiz acıları ile doludur. Onun içindir ki; insanlık, “sürdürülebilir çözümü”

– demokrasi,
– güçler ayrılığı,
– yargı bağımsızlığı,
– özgür medya,
– örgütlü toplum

vb. mekanizmaları yaratmış, “Kifayetsiz muhterislerini” gemlemek istemiştir…

 Bu duruma duçar olmuş ülkelerde ise, tek çare toplumun böyle muhterislere “dur!” ya da “destuuuur!” diyebilmesidir.

 (1) Dr. Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Ankara, 2004

 

ÇANAKKALE DESTANI…

ÇANAKKALE  DESTANI…

Dr. Noyan UMRUK
E. General

18 Mart 1915 – 18 Mart 2020, 105. Yıl

Çanakkale deyince Koca Seyit gelir aklıma…

“Koca Seyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.
Abdurrahman oğlu Seyyid… 1889’da Balıkesir Havran’ın Çamlık köyünde doğar, mektep medrese görmez ama yine de iyi kötü derdini yazar.

Köv yerinde n’ossun, kah hayvan güder, kah anacığı ile el bahçesinde zeytin silkeler…
Balkan Harbi çıkınca O’nu da alırlar askere. Amma bir türlü gelemez teskere.
Pehlivan yapılı olduğu için adının başına bir “Koca” yakıştırırlar.
Koca Seyyid Balkan dağlarında üç yıl komitacı kovalar.
Tam terhis vakti gelmiştir ki topçu neferi yaparlar…
Ve de Çanakkale’ye yollarlar. Kilitbahir, Mecidiye Bataryası…

Hey koca topçu…
Şu dağlara yan gele yan gele
Vahreş-i fitteki düşman sefilesinin su kesimi
Denkleş dur
İki bıyık bükümü sağa
Beraber bir iki
Üç evlek ile ruh
Beraber bir iki üç
Bir gülle tıkıla
Ikıla, sıkıla
Mesafe hak getire
Haydi Allah rasgetire…

Topçuluğu başlamıştır… İngilizi, Fransızı 18 Mart seheri Boğaz’ı zorlar..
Zırhlıların ateş gücü yüksek, Siperleri göğe savururlar.
Tam “oldu galiba” diyeceklerdir ki, Topçu bataryalarımız ateşe başlar..
İngilizler, yanı başlarında yükselen sudan kuleleri görünce çok heyecanlanmıştır…
Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Kilitbahir önlerine varmıştır..
Veee cehennemi ateşe başlar…
Merminin biri cephaneye isabet eder; müthiş bir gürültü kopar.
Bataryanın kırk yiğidi sığınağa sokulacak fırsat bulamazlar…
Koca Seyyid hayal meyal havalandığını hatırlar… Gerisi genzindeki pis koku,
Kulaklarındaki derin uğultu ve de bulanık simalar…

Seyyid gözünü açtığında bir sıhhiye erinin kucağında…
Yiğitlerden 14’ü şehit, 24’ü yaralanmıştır…
Niğdeli Ali şaşkın şaşkın ortalıkta dolanmakta…
Ocean önlerine kadar sokulmuş hala ateş yağdırmakta…

Şimdi cevap vermenin tam zamanıdır,
Lakin toplardan ikisi toprak altında kalmıştır.
Üçüncüsü belki işe yarar ama…
Onun da mataforası (mermi vinci) çalışmamıştır…
Koca Seyyid, bir katil zırhlıya, bir kırık topa bakar.
Sonra çılgınlar gibi patlamamış mermi arar.
Tozun toprağın arasında üç tane mermi bulmuştur…
Mermiler kendinden üç misli ağırdırlar.

Koca Seyyid “Ya Allah” diyerek 276 kiloluk mermiyi kavrar,
Niğdelinin yardımıyla sırtına atar.
O yükle altı basamak çıkar
Mermiyi namluya koyar.
Başlarında komutan olsa şüphesiz isabetli atışlar yapacaklar…
Nitekim ilk mermi uzak düşer, ikincisi yakın …
Gemi nam-ı diğer Ocean tam önlerinden geçmek üzeredir…
Üçüncüyü yetiştirir, ateşlemeyi başarırlar…
Gemiyi zor zahmet kıçından vururlar.
Ne var ki; o darbe ile dümen tertibatı devreden çıkar.
Binlerce beygir gücündeki gemi fırıldak gibi dönmeye başlar.

Gidip bir gece evvel Nusret’in döşediği mayınlara toslar…
Mayınlar o koca alameti kağıt gibi parçalar…
Mürettebat girdaba kapılır, döne döne sulara batar ….
Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa gelir koşa koşa
Öper Koca Seyyid’i alnından
Onbaşı rütbesini takar koluna…

1918 terhis… Kövü, anası, avradı, yavrusu…

Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 km’yi 13 günde yaya yürür.
Köyünde O’nu herkes öldü bilir.
Geldiğinde evine giremez; çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir.
Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsindedir…
Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası Ona doğru seğirtir:

“- Sen kimsin?
– Ben Seyidim.
– Biz seni öldü biliriz.
– Gördün gaari sağ döndüm. Benim hanım evli mi?
– Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”

Kapıdan eşinin adını seslenir. 8 yaşında  kız kapıya gelir.
“Anne sakallı bir adam kapıda dikilir…”
Annesi gelir…
” Kızım o senin baban Seyit.”

Daha soluklanamadan Yunan’ın çıkarması…
Efedir ya… Silahını kapar, çıkar dağlara
Manisa, Kula, Uşak derken Afyon’a…
Kurtuluştan sonra döner sessiz sedasız…
Kövüne, anacığına, avradına…
**** 

1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk Havran’a gelir.

Nahiye Müdürü’ne “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı O’nu görmem lazım.”
“Buluruz Paşam” deyip, Manastır köyünde bulur. Şubeden 2 jandarma  salınır.
Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir..
Akşam geç saatte Seyit gelir… Jandarmayı, kaçak kömür için geldiler sanır.
Askerlere “suçum ne ki” diye bağırır.
“ Suçun yok seni Paşa çağırır”.
Paşası O’na maaş bağlamaya kalkışır.
O istemez, “Hayır paşam, ben dağda kaçak odunla kömür yaparım, Havran ve Edremit’te satarım. Sen emir ver de ormancılar baltamı almasa, Seyit neferin de rahat çalışsa.. Ben vazifemi yaptım istemem maaş falan da..”

Kendi yağıyla kavrulmaya bakar… Dağdan dal budak getirir, odun kömürü yapar…
Yıl 1939… Atasına kavuşur… Boğazın köpüklü mavisine bakan bir heykel,,,
Bu onur O’na da, yedi sülalesine de yeter…  

HEY GİDİNİN KOCA SEYYİD’İ HEY…
YÜZBİNLERCE KOCA SEYİT SAVAŞTI ÇANAKKALE’DE..
ÖLMEYİ EMREDENİN EMRİNDE…
VATAN AŞKI İLE, ŞEHADET İLE …

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

Dr. Noyan UMRUK

Atatürk: Vatanın müdafaası mecburiyeti olmadıkça savaş bir cinayettir…

 Aborjinler, Eskimolar, Kızılderililer gibi doğayla barışık topluluklarda “Ölüme Yatma”nın bir gelenek olduğu bilinir. Elden, ayaktan kesilerek, ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden yaşlı yerliler sevdikleri basit eşyaları ile doğanın ıssız bir köşesine çekilip, ağıtlar yakarak ölüme yatarlar… 

Doğal yaşamın içinde birçok canlıda izlenir bu ritüel, törensel davranış… Filler gibi.

Yaşam Hakkı…

Çağdaş toplumlarda, demokrasilerde ise en temel, olmazsa olmaz insan hakkıdır, yaşam hakkı… Bırakınız hukuk devletini, sosyal devleti falan, “jandarma devlet” diye bilinen klasik devlet bile, tebaasının can güvenliğini sağlamadıkça devlet denilebilir mi ona? 

Lakin günümüzde hala öyle yönetimler var ki; vatandaşlarını ölüme yatırılabiliyor…
Yeter ki, “devletluların” çıkarlarına hizmet etsin…

Sizler yan gelip yatamazsınız ama…

O ülkelerde yan gelip yatamazsınız ama bir punduna getirilip ölüme yatırılabilirsiniz…

  • Bir inat uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor…

Kısa sürede İdlip’de 18 Memetçiğimiz Şehit! “Şehitler tepesi doluyor”… Libya’da da “Birkaç tane şehit!”diyorlardı… Bilinebilen 4 şehit…

  • Kınalı kuzucuklar biçare kuşlar gibi, hayalleriyle birlikte hakkın rahmetine kavuşuyorlar…

Ateş düştüğü yerleri cayır cayır yakıyor… Birileri ne yapmak istiyorlar… Bu işin sonu ne olacak anlatan da yok, anlayan da… Kahrolmamak elde değil… 

Bir yanda halkından manevi, meclisinden hukuki ve siyasi onay alınmamış ve aziz vatanın savunulduğuna kitleleri ikna edemediğinden “milli heyecan” da yaratamayan,

  • nedeni siyasi amacı belirsiz bir “savaşa” kurban edilen yoksul halkın kınalı kuzucukları

Öte yanda cukka ihaleler, mali aflar, envai çeşit yolsuzluklarla malı götüren “Mutlu ve gamsız azınlık” ve bunların yolları ardına kadar açılmış, ışık hızıyla zenginleşen şımarık çocukları, eş dost, akraba-i talukat… Sözde beyaz kefenle dolaştıklarını söyleyenler…   

Evet, sizler yan gelip yatamazsınız ama onlar memleketin tersanelerini, fabrikalarını, madenlerini, ormanlarını, tarım alanlarını işgal edebilirler; istedikleri gibi alabilirler, haraç mezat satabilirler, talan edebilirler…

Sonuç:

Yazııık… Dünya korona salgınıyla boğuşurken, ülke depremlerle beşik gibi sallanırken, felaketler yaşarken, ekonomik krizle boğuşurken metal yorgunluğu, ona buna çay atarak mental perişanlığa dönüşürken ne diyelim? Konumuz insanlar… Şairin dediği gibi ya lahavle ya da fiil çekelim:  

Ben seviyorum.
Sen seviyorsun.
O sevmiyor.
Biz seviyoruz.
Siz seviyorsunuz.
Onlar sevmiyor.(1)
Çünkü kişisel çıkarları sevmemeyi gerektiriyor…

(1) Ateş NESİN, “I Verbi”