KİFAYETSİZ MUHTERİS LİDERLİK SÜRDÜRÜLEBİLİR MİDİR?

KİFAYETSİZ MUHTERİS LİDERLİK SÜRDÜRÜLEBİLİR MİDİR?

Dr. Noyan UMRUK

 Başarılı olmak, “hırs” la eşanlı başka meziyetlere de bağlı… Yeteneklerinin sınırının ayırdında olmak, basiret, tevazu, hoşgörü, empati, diğergamlık (AS: son 2’si eşanlamlı), vicdan vb. hasletleri de içeren bir psiko-kültürel birikime sahip olmak sürdürülebilir başarı’nın olmazsa olmaz koşulları… Bu dengede, hırs ihtirasa dönüşürse hüsran kaçınılmaz olur, hüsran durumunu yaratana da halk dilinde “kıfayetsiz muhteris” deniliyor…

 Kifayetsiz İhtiras Semptomları…  (1)

Okumalarımdan anladığım kadarı ile kendilerini dünyanın merkezi görecek derecede kişilik bozukluğu olanlar (narsistik kişilik bozukluğu) duygularını, öfke, panik, umutsuzluk vb. anlarını irrite bir ruh hali ile aşırı tepkisel yaşarlar. Nadiren, kendilerini iyi hissetme ya da doyuma ulaşma dönemlerinde ise rahatlayıp coşarlar…

Ayrıca müthiş mitomandırlar… Yani sürekli olarak yalan söylerler… Aksi kanıtlansa dahi ısrar ederler… İşin kötüsü söyledikleri yalanı unutup, yalanlarına iman derecesinde inanırlar…

Kendilerini sık sık yalnız ya da boş hissedip, sıkılırlar;  daima yapacak bir şeyler ararlar… Mesela birilerini toplayıp, toplayıp kendilerini onlara alkışlattırmaya bayılırlar…

Kendilerine yakın kişileri de kayıtsız ya da kısıtlayıcı gördüklerinde yoğun bir öfke, karşıtlarına ise akıl almaz bir hiddet gösterirler. Öfke denetimi yoksunluğu, aşırı iğneleyici, aşağılayıcı üsluplarına yol açar…

Bu bir sürekli av gibi, kaçarken kovalama halidir… Çooook yorulurlar… Yorulup saçmalamaya, çamlar devirmeye, büyük ve telafisi güç yanlışlar yapmaya başlarlar…

Hayatlarında gri yoktur; siyah-beyaz bir hayat yaşarlar… “Biraz”ı tanımazlar…

*Örneğin; daima yeni suçlular ararlar… Bu, aniden en yakın çevreleri de olabilir; eski yol arkadaşları, ortakları, müttefiklerileri de…

Okumalarıma göre tüm bu semptomlar, terk edilme, yok olma tehlikesine karşı  “borderline-sınırda” tepkilerdir…

Bu durum, yalnızca bireyin kendisini, yakınlarını ilgilendirse, bizlere üzülerek “Allah şifasını versin” demek düşer doğal olarak… İşin kötüsü bu insanlar çoğu zaman enerji, zeka, karizma, ve üstün hitabet yetenekleri ile yığınları peşinden körü körüne sürükleyebilen liderlere dönüşebilirler…

Ve de sınırsız yetkilerle donatıldıklarında başına geçtikleri toplumları kendi birikimi, saplantıları yönünde dönüştürmek için ellerinden geleni ardlarına koymazlar… Hele bir de çıkarı olan bir güruh ve de toplumun bir kesimi bu sınırsız yetkilendirmeyi bir Pirus zaferi kazanmış gibi galibiyet naraları ile karşılamaya hazırsa, toplum fakr-u zaruret içinde çırpınıp dururken “Şahsına” yönelik ihtişam arş-ı alaya varır.

 Artık durum vahim kere vahimdir…

 İşte bu nedenlerle aslında bu durum, şimdilik bu durumdan yarar sağlayanlar dahil  herkesi ilgilendirir. Çünkü sürdürülebilir ve normal değildir…

 Emperyalizm ve Kifayetsiz Muhterisler


Bu tür insanlar toplumlarının kaderine hakim olduklarında, azgınlaşan hırslarını gemleyemeyerek ve yönettikleri ülkelerin de gücünü abartarak, ülke ve bölgelerini uçuruma sürükleyip, halkların felaketine yol açabilirler. Bunlar, ülkelerini de, ihtiraslarını tatmin ve varlıklarını korumak için “müstevlilerin emellerine” alet edebilirler.

Kendi ülkeleri bir çevre ülkesi olsa da, emperyalizmin hizmetine girerek, mazlum ülkelerin bölünüp, parçalanmasına, kaynaklarına el koyulmasına, siyasi irade, kültürlerinin ve de tarihi varlık ve miraslarının yok edilmesine karşı, bu ülkelerle dayanışma yerine,  yağmadan pay alacağını, giderek böylece iktidarını koruyacağını sanarak  taşeronluğa soyunurlar…

 Sonuç:

 Bilindiği gibi, tarih, böylesine süreçlerin, tarifsiz acıları ile doludur. Onun içindir ki; insanlık, “sürdürülebilir çözümü”

– demokrasi,
– güçler ayrılığı,
– yargı bağımsızlığı,
– özgür medya,
– örgütlü toplum

vb. mekanizmaları yaratmış, “Kifayetsiz muhterislerini” gemlemek istemiştir…

 Bu duruma duçar olmuş ülkelerde ise, tek çare toplumun böyle muhterislere “dur!” ya da “destuuuur!” diyebilmesidir.

 (1) Dr. Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Ankara, 2004

 

ÇANAKKALE DESTANI…

ÇANAKKALE  DESTANI…

Dr. Noyan UMRUK
E. General

18 Mart 1915 – 18 Mart 2020, 105. Yıl

Çanakkale deyince Koca Seyit gelir aklıma…

“Koca Seyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.
Abdurrahman oğlu Seyyid… 1889’da Balıkesir Havran’ın Çamlık köyünde doğar, mektep medrese görmez ama yine de iyi kötü derdini yazar.

Köv yerinde n’ossun, kah hayvan güder, kah anacığı ile el bahçesinde zeytin silkeler…
Balkan Harbi çıkınca O’nu da alırlar askere. Amma bir türlü gelemez teskere.
Pehlivan yapılı olduğu için adının başına bir “Koca” yakıştırırlar.
Koca Seyyid Balkan dağlarında üç yıl komitacı kovalar.
Tam terhis vakti gelmiştir ki topçu neferi yaparlar…
Ve de Çanakkale’ye yollarlar. Kilitbahir, Mecidiye Bataryası…

Hey koca topçu…
Şu dağlara yan gele yan gele
Vahreş-i fitteki düşman sefilesinin su kesimi
Denkleş dur
İki bıyık bükümü sağa
Beraber bir iki
Üç evlek ile ruh
Beraber bir iki üç
Bir gülle tıkıla
Ikıla, sıkıla
Mesafe hak getire
Haydi Allah rasgetire…

Topçuluğu başlamıştır… İngilizi, Fransızı 18 Mart seheri Boğaz’ı zorlar..
Zırhlıların ateş gücü yüksek, Siperleri göğe savururlar.
Tam “oldu galiba” diyeceklerdir ki, Topçu bataryalarımız ateşe başlar..
İngilizler, yanı başlarında yükselen sudan kuleleri görünce çok heyecanlanmıştır…
Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Kilitbahir önlerine varmıştır..
Veee cehennemi ateşe başlar…
Merminin biri cephaneye isabet eder; müthiş bir gürültü kopar.
Bataryanın kırk yiğidi sığınağa sokulacak fırsat bulamazlar…
Koca Seyyid hayal meyal havalandığını hatırlar… Gerisi genzindeki pis koku,
Kulaklarındaki derin uğultu ve de bulanık simalar…

Seyyid gözünü açtığında bir sıhhiye erinin kucağında…
Yiğitlerden 14’ü şehit, 24’ü yaralanmıştır…
Niğdeli Ali şaşkın şaşkın ortalıkta dolanmakta…
Ocean önlerine kadar sokulmuş hala ateş yağdırmakta…

Şimdi cevap vermenin tam zamanıdır,
Lakin toplardan ikisi toprak altında kalmıştır.
Üçüncüsü belki işe yarar ama…
Onun da mataforası (mermi vinci) çalışmamıştır…
Koca Seyyid, bir katil zırhlıya, bir kırık topa bakar.
Sonra çılgınlar gibi patlamamış mermi arar.
Tozun toprağın arasında üç tane mermi bulmuştur…
Mermiler kendinden üç misli ağırdırlar.

Koca Seyyid “Ya Allah” diyerek 276 kiloluk mermiyi kavrar,
Niğdelinin yardımıyla sırtına atar.
O yükle altı basamak çıkar
Mermiyi namluya koyar.
Başlarında komutan olsa şüphesiz isabetli atışlar yapacaklar…
Nitekim ilk mermi uzak düşer, ikincisi yakın …
Gemi nam-ı diğer Ocean tam önlerinden geçmek üzeredir…
Üçüncüyü yetiştirir, ateşlemeyi başarırlar…
Gemiyi zor zahmet kıçından vururlar.
Ne var ki; o darbe ile dümen tertibatı devreden çıkar.
Binlerce beygir gücündeki gemi fırıldak gibi dönmeye başlar.

Gidip bir gece evvel Nusret’in döşediği mayınlara toslar…
Mayınlar o koca alameti kağıt gibi parçalar…
Mürettebat girdaba kapılır, döne döne sulara batar ….
Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa gelir koşa koşa
Öper Koca Seyyid’i alnından
Onbaşı rütbesini takar koluna…

1918 terhis… Kövü, anası, avradı, yavrusu…

Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 km’yi 13 günde yaya yürür.
Köyünde O’nu herkes öldü bilir.
Geldiğinde evine giremez; çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir.
Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsindedir…
Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası Ona doğru seğirtir:

“- Sen kimsin?
– Ben Seyidim.
– Biz seni öldü biliriz.
– Gördün gaari sağ döndüm. Benim hanım evli mi?
– Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”

Kapıdan eşinin adını seslenir. 8 yaşında  kız kapıya gelir.
“Anne sakallı bir adam kapıda dikilir…”
Annesi gelir…
” Kızım o senin baban Seyit.”

Daha soluklanamadan Yunan’ın çıkarması…
Efedir ya… Silahını kapar, çıkar dağlara
Manisa, Kula, Uşak derken Afyon’a…
Kurtuluştan sonra döner sessiz sedasız…
Kövüne, anacığına, avradına…
**** 

1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk Havran’a gelir.

Nahiye Müdürü’ne “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı O’nu görmem lazım.”
“Buluruz Paşam” deyip, Manastır köyünde bulur. Şubeden 2 jandarma  salınır.
Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir..
Akşam geç saatte Seyit gelir… Jandarmayı, kaçak kömür için geldiler sanır.
Askerlere “suçum ne ki” diye bağırır.
“ Suçun yok seni Paşa çağırır”.
Paşası O’na maaş bağlamaya kalkışır.
O istemez, “Hayır paşam, ben dağda kaçak odunla kömür yaparım, Havran ve Edremit’te satarım. Sen emir ver de ormancılar baltamı almasa, Seyit neferin de rahat çalışsa.. Ben vazifemi yaptım istemem maaş falan da..”

Kendi yağıyla kavrulmaya bakar… Dağdan dal budak getirir, odun kömürü yapar…
Yıl 1939… Atasına kavuşur… Boğazın köpüklü mavisine bakan bir heykel,,,
Bu onur O’na da, yedi sülalesine de yeter…  

HEY GİDİNİN KOCA SEYYİD’İ HEY…
YÜZBİNLERCE KOCA SEYİT SAVAŞTI ÇANAKKALE’DE..
ÖLMEYİ EMREDENİN EMRİNDE…
VATAN AŞKI İLE, ŞEHADET İLE …

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

Dr. Noyan UMRUK

Atatürk: Vatanın müdafaası mecburiyeti olmadıkça savaş bir cinayettir…

 Aborjinler, Eskimolar, Kızılderililer gibi doğayla barışık topluluklarda “Ölüme Yatma”nın bir gelenek olduğu bilinir. Elden, ayaktan kesilerek, ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden yaşlı yerliler sevdikleri basit eşyaları ile doğanın ıssız bir köşesine çekilip, ağıtlar yakarak ölüme yatarlar… 

Doğal yaşamın içinde birçok canlıda izlenir bu ritüel, törensel davranış… Filler gibi.

Yaşam Hakkı…

Çağdaş toplumlarda, demokrasilerde ise en temel, olmazsa olmaz insan hakkıdır, yaşam hakkı… Bırakınız hukuk devletini, sosyal devleti falan, “jandarma devlet” diye bilinen klasik devlet bile, tebaasının can güvenliğini sağlamadıkça devlet denilebilir mi ona? 

Lakin günümüzde hala öyle yönetimler var ki; vatandaşlarını ölüme yatırılabiliyor…
Yeter ki, “devletluların” çıkarlarına hizmet etsin…

Sizler yan gelip yatamazsınız ama…

O ülkelerde yan gelip yatamazsınız ama bir punduna getirilip ölüme yatırılabilirsiniz…

  • Bir inat uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor…

Kısa sürede İdlip’de 18 Memetçiğimiz Şehit! “Şehitler tepesi doluyor”… Libya’da da “Birkaç tane şehit!”diyorlardı… Bilinebilen 4 şehit…

  • Kınalı kuzucuklar biçare kuşlar gibi, hayalleriyle birlikte hakkın rahmetine kavuşuyorlar…

Ateş düştüğü yerleri cayır cayır yakıyor… Birileri ne yapmak istiyorlar… Bu işin sonu ne olacak anlatan da yok, anlayan da… Kahrolmamak elde değil… 

Bir yanda halkından manevi, meclisinden hukuki ve siyasi onay alınmamış ve aziz vatanın savunulduğuna kitleleri ikna edemediğinden “milli heyecan” da yaratamayan,

  • nedeni siyasi amacı belirsiz bir “savaşa” kurban edilen yoksul halkın kınalı kuzucukları

Öte yanda cukka ihaleler, mali aflar, envai çeşit yolsuzluklarla malı götüren “Mutlu ve gamsız azınlık” ve bunların yolları ardına kadar açılmış, ışık hızıyla zenginleşen şımarık çocukları, eş dost, akraba-i talukat… Sözde beyaz kefenle dolaştıklarını söyleyenler…   

Evet, sizler yan gelip yatamazsınız ama onlar memleketin tersanelerini, fabrikalarını, madenlerini, ormanlarını, tarım alanlarını işgal edebilirler; istedikleri gibi alabilirler, haraç mezat satabilirler, talan edebilirler…

Sonuç:

Yazııık… Dünya korona salgınıyla boğuşurken, ülke depremlerle beşik gibi sallanırken, felaketler yaşarken, ekonomik krizle boğuşurken metal yorgunluğu, ona buna çay atarak mental perişanlığa dönüşürken ne diyelim? Konumuz insanlar… Şairin dediği gibi ya lahavle ya da fiil çekelim:  

Ben seviyorum.
Sen seviyorsun.
O sevmiyor.
Biz seviyoruz.
Siz seviyorsunuz.
Onlar sevmiyor.(1)
Çünkü kişisel çıkarları sevmemeyi gerektiriyor…

(1) Ateş NESİN, “I Verbi”

ZOR BİR YENİ YILI, KALAN İSTANBUL PROCESİYLE AŞMA ÇILGINLIĞININ DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ…

ZOR BİR YENİ YILI, KALAN İSTANBUL PROCESİYLE AŞMA ÇILGINLIĞININ DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ… 

Dr. Noyan UMRUK
E. General

Eveeet… Gerçekten çok zorlanacağımız bir yeni yıla giriyoruz…
Tanrı hepimize Kuvayı Milliye güç ve kudreti versin…
Uluslararası platformda yönetenlerce giderek  marjinalleştirilen yalnız ve güzel ülkemin, dünyanın parmak ısırdığı, saygı duyduğu pırıl pırıl bir Cumhuriyetin yüzüncü yılının arifesinde getirildiği hale bakın… 

Vaziyetin durumu: 

*Yeni Osmanlıcılık düşleriyle Suriye’de batağa saplanılmış,
*Ülkenin içinde bulunduğu durumdan sıtkı sıyrılmış nitelikli insan gücünün kaçışı, beyin göçü lise düzeyine inmişken, ülke, Suriye’nin kuzeyinde bakıldığı söylenen 3 milyon Suriyeli dışında, ülkedeki 3.5-4 milyon Suriyeli’ye ek olarak yüz binlerce Afgan, Pakistanlı vb. için sığınmacı cennetine dönüşmüş,
*Suriye’nin, bombalayarak ülkesinden kovaladığı, içlerinde Halep’ten, Rakka’dan İdlib’e yollanarak temizlenmesi Astana süreci ile Türkiye yönetimine ihale edilen, fakat nedense bir türlü temizlenemeyen “yaramaz çocuklar”ın da bulunduğu 50 yetmez 80.000-100.000 kişi sınırlarımıza dayanmış,
*“Akdeniz’de en uzun sahile sahip ülke” yıllardır Suriye’de boğuşurken, D. Akdeniz, Mısır, İsrail, Kıbrıs Rum kesimi başını çektiği sahildar ülkeler ve çok uluslu petrol şirketlerince parsellenmiş,
*Milli Güvenlik Kurulu, Deniz Kuvvetlerimizin yıllardır süren uyarıları sonucu nihayet “Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra” hayasızca parçalanmasına ortak olunan Libya’nın geleceği belirsiz bir parçasıyla, güvenliğini sağlanmasına yardımcı olmayı, gerekirse asker göndermeyi öngören bir mutabakatla nihayet “Münhasır Ekonomik Alan” oluşturulabilmiş, lakin bu kez Libya’daki iç savaşa bulaşmamız tehlikesi ortaya çıkmış,
*Bu arada Rusya Astana, Soçi gösterileri bir yana durmadan silah, nükleer santral, giderek buğday falan satarak yolunu bulurken, Reza davası ve mal varlıkları ile ipleri iyice eline geçirmiş olan ABD, istedikleri yapılmazsa ekonomik yaptırımları uygulama noktasına gelmiş… 

İşte uluslararası ilişkiler alanında durum bu… Pekiyi kabahat kimin? Haydaa, sorulur mu bu… Pek tabii ki monşerlerin… 

Gelelim ekonomiye… 

Aslında söylenecek pek fazla şey yok… Zaten yaşıyoruz… 

*Bütün milli varlık, kaynaklar, olanaklar rantiye kesim ve inşaat sektörüne yönlendirilmiş,
* Voksvagen de tüm teşviklere rağmen gelmekte tereddüt edince, son yıllarda herhalde prototip İtalya’da üretilen “yerli binek aracı” dışında, bir tane reel üretime yönelik, istihdam sağlayacak ciddi bir yatırım, fabrika yok,
*Tarım çökmüş durumda… Konya, Polatlı ovalarıyla tahıl ambarı Türkiye Rusya’dan buğday ithal ediyor… Tarımsal nüfus%13’e düşmüş… Tüm Avrupa ülkeleri tarıma büyük destek sağlarken, Türkiye’de yasal olarak GSMH.nın %1’i ile desteklenmesi gereken tarım kesimi mazot, gübre vb. fiyatlarıyla ağırlaşan koşullarına karşın bu tutarın yarısını bile almamış

  • Sonuç : Millet ekip biçmekten vazgeçmiş… Tarımsal nüfus %13’e düşmüş…  

*Sıra şeker fabrikaları, Tank-Palet fabrikasından sonra 3 üncü köprünün de Çin’e satılmasıyla hızla devam eden süreçle müflis tüccarlar gibi elde ne kalmışsa satılarak, özelleştirilerek, kiralanarak 450 milyar dolara varan borç ve 150 milyar TL’yi aşan bütçe açığıyla arasına çomak sokulan ekonomi çarkı panik içinde döndürülmeye çalışılıyor.
*İthalat – ihracat arasındaki fark 1 trilyon 50 milyon doları bulmuş,
*2020 bütçesinde çoook karşı olunan faiz ödemeleri kalemi 139 milyar TL’na ulaşmış,
*Bir zamanlar Suriye’li sığınmacıların maliyeti olarak açıklanan 40 milyar dolar, herhalde aradan geçen sürede katlanmış,
* Gerçek enflasyon %20’leri aşmış, işsizlik oranı %15’lerde, Her üç- dört gençten biri işsiz, en son değerli konut-varlık vergisi garabetiyle taçlanan ağır vergiler ne gam… Yeter ki rant-inşaat ekonomisinin kaymağını yiyenler ve sebeplenenler üzülmesin… 

Üzerler mi hiç… Aksi takdirde kendileri de çoook üzülür… O halde ne pahasına olursa olsun yeni sahte cicilerle oyunun devam etmesi lazım 

Senaryo yeni havaalanı, köprü, otoyollar vb. olduğu gibi bir yandan yap -işlet-devret mantığıyla nüfusu 20 milyona giden, sorunlarıyla boğuşan İstanbul’a 3 milyonluk yeni bir kent eklemleyerek ve de istihdam kartı kullanılarak halkın sırtından özel şirketlere kâr ve sermaye transferi ile ekonomik ve siyasi rant oluşturmak, öte yandan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden hareketle yeni bir pazarlık fırsatı yaratarak küresel arenada siyasi dengeleri hareketlendirmeye dönük bir politik ortam yaratmak…

Nereye kadar varırsa… Sonrası Allah kerim…   

Kalan İstanbul Procesi“nin göz yumulamayacak günahları:

*ÇED raporunun öngörülerinin aksine, gemi trafiği boru hatları nedeniyle yıllar içinde giderek azalırken bu cici proje ile bir kez “Kalan İstanbul“un ekosisteminin köküne kibrit suyu ekilmiş olacak, deniz yaşamı ve ekonomisi son bulacak, hafriyatın yaratacağı kargaşa ve çevre kirliliği yıllarca sürecek, Marmara denizi ve K. Çekmece gölü ölecek, 

*DSİ raporuna rağmen Terkos gölü ve Durusu, Sazlıdere barajlarından tonlarca suyun heba edilmesi ve deniz suyunun yer altı suyuna karışması nedeniyle “Kalan İstanbul“un su sorunu içinden çıkılmaz hale gelecek…
*Tarım alanları, ormanlar, çevre bir yeni havalimanından sonra bir kez daha inşaat sektörünce yutulacak,
*Olası depremde “Kalan İstanbul” için risk maksimize edilmiş (AS: tavan yapmış)  olacak…
*THY raporuna göre yapılaşma, aydınlatmasının yoğun trafiğe ulaşması öngörülen yeni havaalanı için sakıncalar yaratacak,
*Sözün kısası “Kalan İstanbul“un yaşam damarları tıkanarak, doğal yaşam döngüsüne geri dönüşü olmayan biçimde son verilecek,
* Trakya’nın tam, II. Dünya Harbinde Alman tehdidine karşı oluşturulan Çatalca müstahkem mevki-Çakmak Hattından ikiye bölünmesi, tüm asker uzmanlara göre, ciddi güvenlik sorunları ve jeo-politik sakıncalar yaratacak,   

Gelelim zurnanın zırt dediği yere… 

Bir asırdır ülkenin bağımsızlık ve egemenliğini tapusu Lozan Anlaşması yanında, Boğazlar ve Karadeniz üzerindeki egemenlik hakkının ve barış ortamının tapusu da 1936’da imzalanan ve Türkiye dahil tarafların uygulanışına dair bir itiraz beyan etmediği, en uzun süre yürürlükte kalan anlaşma sayılan Montrö Anlaşmasıdır. 

Giderek olaya gelir temelli bakıldığında ülkenin Boğaz geçiş ücretlerinden yararlanması da tümüyle kendi tasarrufundadır. Ayrıca, Montrö sözleşmesi yürürlükteyken zaten hiçbir ticari veya askeri gemi kanalı kullanmaya zorlanamayacağı için, kanal geçişlerinden iddia edildiği gibi astronomik gelirler elde etmek de mümkün değildir. Bu durumda şu anda 75 milyar doları bulacağı söylenen bu yatırımın ülkenin içinde bulunduğu ekonomik yapı, durum ve de gelecek kuşaklar için ne denli ağır ve taşınması mümkün olmayan bir külfet oluşturacağı ortadadır.    

Taraf ülkelerin (Bulgaristan, Fransa, Büyük Britanya, İrlanda ve Denizaşırı Britanya Ülkeleri, Hindistan, Elenler Krallığı, Japonya, Romanya, Rusya, Yugoslavya ve Türkiye) sözleşmeyle ilgili bir derdi yoktur!

Sözleşme kapsamı dışındaki ülkeler için ise ticari gemiler için serbest geçiş, savaş gemileri için ise 18. madde ile “Karadeniz’e kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde 21  günden çok kalamayacak”; 19. madde ile de “savaş zamanı savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasak olacaktır.” hükümleri yürürlüktedir.

 Kalan İstanbul procesi“nin bir ipte oynayan cambazların sayısını artıracağı açık… Balyoz operasyonunun Deniz Kuvvetlerine bulaştırılması ile yol açtığı ileri sürülen Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin örneğin ABD savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkışı kuşkusuz Rusya’yı küplere bindirecek, içinden çıkılmaz onlarca sorunla boğuşan bölgede bu kez çok büyük bir küresel sorun oluşacak,

ama sessizce ve akıllıca “mal varlığı” başta olmak üzere
ekonomik ve siyasal yaptırımlarla sıkıştırılan Türkiye yönetimi,
ABD’nin bu sayede tarihsel emellerine ulaşmasıyla, belki bir ölçüde rahatlamış olacaktır. 

Sonuç: 

Kalan İstanbul Procesi“,  İstanbul’u mahvetmesinin olduğu kadar, yıllardır giderek artan hukuksuzluğun, anti-demokratik uygulamaların, “ben yaptım olducu” yönetim anlayışın mağduru geniş toplum kesimlerinin kitlesel tepkileriyle müdahalesini gerektiren bir demokrasi sorunudur. Bu nedenle; 

*Mckinsey danışmanlık firmasına ekonomiyi denetleme yetkisini vermekten geri adım atılması,
*Termik santrallerin filtresiz çalıştırılmasına verilen onayı geri alınması,;
* Ziraat Bankası’nın Simit Sarayı’nı kurtarma kararını geri çekmesi,

gibi örneklerde elde edilen sonuçlardan hareketle, çok daha ciddi, geniş ve yaygın olarak, çevre hareketinden emek hareketine, su hakkı savunuculuğundan temiz hava hakkı, hayvan hakkı, insan hakkı savunuculuğuna değin toplumsal muhalefetin, tüm demokratik kurum ve meslek örgütlerinin katılımıyla yükseltilecek bir karşı çıkış, Cebelitarık’ı kanal sananların olayın ciddiyetini idrak edebilmesi için öbr örnek olaylarda yaşandığı üzere kaçınılmaz bir görev durumuna gelmiştir… 

Karşı çıkışın yeni yılı kutlu olsun…

VİCDAN…

VİCDAN…

Dr. Noyan UMRUK

 Mahkeme-i Kübra… Mahkemelerin en yücesi… İlahi adalet…
Silivri Mahkemelerine benzemez…
İlahi Adalet’in tam manasıyla tecelli ettiği tek yer…

 

Tasavvufi bir yaklaşım ama bu mahkeme-i Kübra, en büyük mahkeme vicdanımız olmasın sakın…
Vicdanımız, her hatalı davranışımızda derinlerden bizlere seslenen:

‘’Yapma’’ diye uyaran…
Oysa biz çoğu zaman kulaklarımızı tıkarız…
Daha sonra anlarız ki o ses haklı imiş.

Anlarız ama yine de hatamızdan dönemeyiz zaman zaman…
Hatamızdan dönmemiz için vicdanımız yine bize fısıldar, yine duymazdan geliriz.

Sadece hareketlerimizde değil, düşüncelerimizde, fikirlerimizde, tercihlerimizde vicdanımız derinlerden bize seslenir.

Bıkmaz usanmaz, durmaz, ara vermez…
Vicdan ruhumuzdan, beynimizden gelen mesajları bize ulaştırır.
En doğru, en namuslu olanı bize ulaştırır.

 

Kötülüklerde aşırı giden, bütün sınırları çiğneyen insanların vicdanları bir gün ebediyen susar.
O kişi artık manen sıfırlar kendini…
Ama mahkeme-i Kübra’da ya da vicdanlarda hiç kimsenin hiç bir mazereti olmayacak.

“Bilmiyordum” yok.
“Filan kişi beni o işlere sürükledi”

“Nefsime uydum, şeytana uydum” gibi mazeretlerimiz asla kabul edilmeyecek…

Vicdan deyip geçmeyelim.
Vicdanını devre dışı bırakan bir insanı dini de kurtaramaz imanı da…

Vicdan..vicdan… vicdan…
Vicdanlıysan,

Baştan mahkemeni kendin kur; savcın, avukatın kendin ol…

Tıpkı eski meclis başkanı Cemil ÇİÇEK’in ”Ortada devlet kalmadı. Ortada, ne Anayasa, ne Meclis, ne kuvvetler ayrılığı…” itirafı gibi ”DEVLETİ BİZ ÖLDÜRDÜK…”
http://islamicjusticeanddevelopment.blogspot.com.tr/… 

Aksi takdirde bitmeyen davalar çıkar karşına..
Memleketin yüreği cayır cayır yanıyorken,
Hukukun köküne kibrit suyu ekilmişken,
Uyguladığınız iç, dış, güvenlik, ekonomi, eğitim politikaları iflas etmişken…

Dünya âlemi karşınıza almışken,
Ülkeye yapabileceğiniz son bir iyilik kaldı artık,
Kurumuş vicdanlarınızın son damlalarından,
Ülkenin fabrika ayarlarına geri dönülebilmesi için…

Tek çare kaldı artık                 :

  • Milletin, ihtiras ve evhamlarınızla sürüklediğiniz kaostan kurtulabilmesi için
    bir an önce çekilip gitmeniz…

Aksi takdirde başınızı yastığınıza koyduğunuzda uyuyamayacaksınız…
Çünkü hepiniz, her zaman oralardaydınız…
Yaşayamazsınız böyle kurumuş vicdanlarınızla…
Uyuyamazsınız başınızı yastığınıza koyduğunuzda…
İş işten geçince timsah gözyaşları dökmenin yararı yok…
Dileriz çooook geç kalmadınız…