Korona günlerinde besin güvenliği

Cagatay_Guler_portresiProf. Dr. Çağatay GÜLER
HALK SAĞLIĞI UZMANI
Cumhuriyet, 16 Eylül 2021

Toplumumuz işlevsel uygulamalardan çok işlevsellikle ilişkisi olmayan kuramsal ayrıntılar üzerinde durmayı seviyor. Konuyla ilgili teknik eğitimimiz olmadığı halde akademik ayrıntılarla ilgili fikir yürütmekte, yanlış hatta geleceğimizi karartabilecek çıkarımlar yapmakta hiç duraksamıyoruz. Korona salgınında da böyle yaptık. Aylarca mikrobiyolojik, biyokimyasal ve moleküler ayrıntılar üzerinde aklımıza geleni söyledikten sonra korona aşısına yönelik olumsuz görüşler ileri sürenler bile çıktı.

Şimdi inanmayacaksınız ama zamanında rahim içi araç uygulanmaya başladığında da bunların “anten olduğu, herkesin özel yaşamının kayda alınacağı” iddiası yayılmıştı.

Biz gereksiz ayrıntıları gündemimizin başköşesine oturturken birçok yaşamsal tehlikenin farkına bile varmadık. Çoğu kişi birkaç gün sürüp geçen ishalleri umursamadı bile. Bu ishaller ve bağlantılı sindirim sistemi sorunları hastalıktan sayılmadığı için, gruplar halinde ortaya çıkan zehirlenmeler dışında nedenleri araştırılmadı.

AB MEVZUATI NE DİYOR?

Ekonomik kriz, yoksulluk ve kötü yönettiğimiz salgın ve diğer afetler; Halk Sağlığı açısından besin sahtekârlıklarının artması, toplumun her kesiminin “yenilmemesi gerekeni” yemesi ve besin zehirlenmesi riski altında olması demektir. Besin üreten işletmelerin ya da bireylerin haksız kazanç ve buna yönelik avantaj elde etmek amacıyla besinlerin olmaları gereken niteliklere uygunluğu konusunda başkalarını aldatmaya yönelik her türlü kasıtlı eylemi besin sahtekârlığıdır. Temelde besinin kökeni ya da kaynağı (menşei), bileşimi ve nasıl elde edildiği ya da hazırlandığı ile ilgili açıklamanın doğru olmaması anlamına gelir. Bu “yanlış açıklamalar” daha fazla kazanç sağlamak amacıyla yapılırsa, çıkar amaçlı sahtekârlık ya da dolandırıcılıktır.

Gelişmiş ülkelerin mevzuatlarına göre özellikle besinin doğası, kimliği, özellikleri, bileşimi, miktarı, dayanıklılığı, kaynak ülke ya da yer, imalat ya da üretim yöntemi konusunda tüketicilerin yanlış yönlendirilme olasılığı yaratan her durum besin sahtekârlığıdır. Besinlerin içine daha düşük ekonomik değerde hiçbir şey katılmamalı, içinden ekonomik değerinin daha yüksek olması nedeniyle hiçbir şey çıkarılmamalıdır.

Yine AB mevzuatı, besin sahtekârlığını tanımlayan 4 özelliği şöyle sıralar: Yasal kuralların ihlali, kasıtlı yapılması, daha fazla kazanç sağlama amacı, tüketiciyi aldatmaya yönelik olması.

DENETİM ARTMALI

Başlıca besin sahtekârlıkları katıştırma (tağşiş), yerine yalancısını koyma (ikame), seyreltme (dilüsyon), aslını bozma (tahrifat), benzetim (simülasyon), sahtecilik, yanlış tanıtma (yanlış beyan), gizleme, aldatıcı etiketleme, yararı kanıtlanmamış ya da onaylanmamış iyileştirme savı, saptırma, aldatıcı belge, kaçak üretim, merdivenaltı üretim ya da kaçak kesim (et için), kötüyü yeniden kullanma olarak sıralanabilir.

Seyreltme, pahalı bir sıvı bileşenin daha ucuz bir sıvı bileşenle karıştırılarak çoğaltılmasıdır. Yerine yalancısını koyma, yüksek değerli bir bileşenin ya da ürünün bir bölümünün başka bir bileşen ya da ürünün daha düşük değerli bir bölümü ile değiştirilmesidir.

Gizleme, düşük nitelikli besin bileşenlerinin ya da ürünün gizlenmesidir. Yararı kanıtlanmamış ya da onaylanmamış iyileştirme savı, kalite özelliklerini iyileştirmek savıyla besin ürünlerine bilinmeyen ve bildirilmemiş malzemelerin eklenmesidir. Sahtecilik, daha fazla kazanç sağlamak amacıyla besin ürünlerinin marka adının, ambalaj özelliklerinin, tertip ya da tarifinin, işleme yönteminin vb. tüm yönleriyle kopyalanmasıdır. Katıştırma, maliyetleri düşürmek ya da yanlış bir kalite duygusu yaratmak için etikette olmayan bir besin ürününe sahte bir şey eklemektir.

Benzetim, yasal ürüne benzeyecek ancak tam kopyası olmayacak biçimde tasarlanmış üründür. Aslını bozma, yasal ürünün ve ambalajının hileli biçimde kullanılmasıdır. Saptırma, yasal ürünlerin amaçlanan pazarların dışında satışı veya dağıtımıdır. Yanlış tanıtım, bir ürünün niteliği, güvenliği, kaynağı, tazeliği hakkında yanlış bilgi verilerek pazarlanmasıdır. Aldatıcı etiketleme, bir ürünün niteliği, güvenliği, kaynağı, tazeliği hakkında yanlış bilgi verecek biçimde etiketlenmesidir. Sahte belgeleme, hileli ürünlerin satışı ve pazarlanması amacıyla sahte belge ve işaretlerle sunulmasıdır. Kaçak üretim, onaylanmamış yer ve uygun olmayan yöntemlerle üretimdir (et için kaçak kesim).

Kötüyü yeniden kullanma, atılması ya da giderimi gereken yiyecek, içecek ya da yemin yasadışı olarak üretim ya da tedarik zincirine geri döndürülmesidir.

Siz salgın, yangın, sel ve su baskınlarının gündeminde yukarıda sayılan besin sahtekârlıklarının etkin biçimde denetlendiğine inanıyor musunuz?

  • Yetmişini aşmış bir Halk Sağlığı hocası olarak sizi temin ederim ki hiçbir aşı kısırlık yapmaz. Ancak yukarıda sıraladığım sahtekârlıkların hepsi kısırlık yapabilir.

KORONA GÜNLERİNDE SAĞLIK HİZMETLERİNİN SOSYALLEŞTİRİLMESİNİ ANIMSAMAK

Dostlar,

Bu gün, 11 Mayıs 2021 Salı günü saat 21:00’de aşağıdaki konuyu irdeleyeceğiz / İRDELEDİK..

KORONA GÜNLERİNDE SAĞLIK HİZMETLERİNİ SOSYALLEŞTİRİLMESİNİ ANIMSAMAK : 60. Yıl..

BEKLENEN SALGINLAR – AFETLER NEDENİYLE SAĞLIK SİSTEMİNİ YENİDEN YAPILANDIRMA ZORUNLULUĞU


Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Sayın Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu‘nun sorularını yanıtlayacağız / YANITLADIK..

Görselde (posterde) de görüldüğü üzere tele – konferansımız HALKÇI DOKTORLAR Facebook sayfasından ya da “Neyse O” youtube kanalından canlı izlenebilecek / İZLENEBİLİR.. (Erişkeler – linkler aşağıda..)

Biz Hacettepe’de tıp eğitimine başladığımızda (Eylül 1971), 5 Ocak 1961 tarihli ve 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun” 10. yılında idi. (R.G. 12.01.1961 sayı 10705).

27 Mayıs 1960 Devrimcileri, ülkemize – ulusumuza pek çok armağan sunmuşlar; her şeyden önce meşruluğunu yitirerek ceberrutlaşan DP (Demokrat Parti) iktidarının başındaki Başbakan Adnan Menderes – Cumhurbaşkanı Celal Bayar‘ın şerrinden halkımızı kurtarmışlardı.

Dünyanın en demokrat – uygar Anayasalarının arasında – başında yer alan 1961 Anayasasını  halkoylamasına sunarak Türkiye’ye armağan etmişlerdi! 1961 Türkiye anayasa referandumu Türkiye’de yapılan ilk halk oylamasıdır. 27 Mayıs Devrimi‘nden sonra hazırlanan 1961 Anayasası için yapıldı. 9 Temmuz 1961’deki halk oylaması ile 1961 Anayasası, %38.3 ‘hayır’ oyuna karşılık, % 61.7 ‘evet’ oyuyla kabul edildi.

Temmuz 2010’a dek bu yasa ülkemizde uygulandı ve Aile Hekimliği sistemine geçildi. Küresel egemenlerin sopası Dünya Bankası – IMF eliyle ülkemize dayatılan “Sağlıkta Dönüşüm” programını AKP iktidarı, kazandığı 3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından (Haziran 2003) uygulamaya koydu ve sağlık hizmetleri hızla piyasalaştırıldı. 7 yıl sonra, 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası” nın simge kurumları olan Sağlık Ocakları kapatılmış oldu.

Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Dr. H. Nusret Fişek‘in mimarı olduğu efsane sistem, HALKIN YARARINA olmaktan, SERMAYENİN ÇIKARINA olmak üzere yozlaştırıldı, çürütüldü.

Biz 40 yıl bu sistemin içinde olduk (1971-2010). Son 10 yıldır ise;

1. İnsanı, doğuşta kazanılan sağlık hizmetlerinin
saygın – onurlu öznesinden MÜŞTERİYE indirgeyen;

2. Genel Sağlık Sigortası cilalaması ile halkın sağlığının sigortası olmaktan çok, sermayenin kazancının sigortası olan
bir yoz sağlık sisteminde bulunmaktayız.

Sağlık hizmetlerinin omurgası olan 1. Basamak bile özelleştirilerek sözleşmeli Aile Hekimliği birimlerine dönüştürülürken, sağlık hizmeti şatafatlı hastanecilik hizmetlerine, MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ ALDATMACASINA savruldu.

ŞEHİR HASTANELERİ, “Sağlıkta Dönüşüm” sürecinin “gerdanlığı” idi; ana TALAN aracı idi; 5 yıldızlı hastane, 5 yıldızlı otelcilik – lokantacılık hizmetine denk tutuldu; o da yapılamadı. Muazzam bir kaynak aktarımı sağlandı yerli – yabancı sermayeye; siyasetin kirli finansmanına!

Türkiye, böylesine bir ortamda Covid-19 salgınına yakalandı; çok kırılgandı sağlık altyapısı. AKP = RTE iktidarının alaladığının tam da tersine.. O yüzden çok ağır bedel ödedik salgında ve hala ödemekteyiz. Örneğin bulaş zincirini toplumun içinde kıramadık; bu, güçlü bir Birinci Basamak Sağlık Örgütlenmesi gerektiriyordu ama Sağlık Ocakları kurban edilmiş, Aile hekimliği birimleri kurulmuştu.

Cumhuriyet Kurumu Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü 2011’de tümüyle kapatılmış, yerli aşı geliştirme olanağı yitirilmişti; aşıda özyeterliğimiz kalmadı, tümü ile bağımlı olduk. Üstelik, 19 yıllık AKP = RTE iktidarında ekonomik olarak da çökertilme eşiğine sürüklendiğimizden, salgın finansmanı için yeterli, kamusal akçalı (mali) kaynaklara sahip olmaktan da çok uzağız. ama Salgınlar bitmeyecek, afetler de.. Yerküre “imdat” çığlıkları atmakta.
Bu tablo sürdürülemez ve köktenci girişimleri zorunlu kılıyor.
Sağlık sistemi de bunların başında, kritik sektörlerden biri.

Sevgi ve saygı ile. 11 Mayıs 2021, Ankara (Güncelleme : 25.5.21)

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter  @profsaltik

AVRUPA RÜŞVET–YOLSUZLUK LİGİNDE NEREDEYİZ?

AVRUPA RÜŞVET–YOLSUZLUK LİGİNDE NEREDEYİZ?

Dr. Noyan UMRUK

Ülke, korona günlerini bir yandan ağır dış borç yükü altında;
Milli gelire 35 milyar $ katkısı olan turizm sektörünün can çekişmesi,
Sanayi ve tarım kesimlerinde büyük üretim gerilemeleri,
Hazine, yolcu ve Londra güvenceli havaalanı, köprü, yol ve şehir hastanelerinin Dolar olarak ödemeleri,
Genç nüfus ağırlıklı olmak üzere işsizlik, beyin göçü,
Gittikçe uçurumlaşan eşitsiz gelir dağılımı sonucu gittikçe çok daha geniş kitleleri kapsayan yoksulluk,

Milli olması gerekirken paralı hale getirilerek fırsat eşitliği tümüyle ortadan kaldırılan, durmadan bakan ve sistem-müfredat değişiklikleri ile labirente dönüştürülen eğitim vb. ağır sosyo-ekonomik sorunlar,

Öte yandan;

AB ile ilişkiler iyice limonileşmiş ve ABD ile S-400’ler için 2,5 milyar $ ödenen Rusya arasına sıkışmış durumda, D. Akdeniz, Ege, Adalar, Libya, Suriye, K. Irak’ta düşük yoğunlukta çatışmalar vb. ciddi dış politika ve güvenlik sorunlar yaşarken;

Bunlar yetmezmiş gibi, bu ciddi ve ağır sorunlara ortak akılla çözümler aramak yerine, şu aşamada hiç gereği yokken, çok lazımmış gibi İş Bankası, Ayasofya, İstanbul sözleşmesi, “Ciao Bella”, kıdem tazminatı, barolar, TV kanallarını karartma, sosyal medyayı kısıtlama yasası vb. konular kamuoyunun önüne sürülerek, karpuz gibi ortadan bölünmüş toplum, bu konular üzerinde tartışmalarda yoğunlaştırılırken, oyalanırken birileri malı götürmekte

Nasıl mı? Yanıtı Avrupa Konseyi veriyor…

Avrupa Konseyi bünyesine 1999 yılından bu yana görev yapan Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Grubu (Greco) yıllık olarak Avrupa ve ABD’de yolsuzlukla mücadele eğilimleri, zorluklar ve iyi uygulamalar başlıklı rapor yayınlıyor ve bu raporda ülkeleri değerlendiriyor.

Bununla birlikte Greco milletvekilleri veya parlamenterler, yargıç ve savcılar ve yüksek bürokratların yolsuzluğa karışmasına ve rüşvet almasına yönelik önlemlerle ilgili tavsiyeler veriyor ve bu tavsiyelerin yerine getirilip getirilmediğine de raporda yer veriyor.

Greco’nun izleme, analiz etme değerlendirme çalışmaları aşama aşama. İlk aşamada ülkelere önerilerde bulunuyor… 2. aşamada önerilerinin uygulamaya geçirilme sürecini izliyor… 3. aşamada önerilerin yerine getirilip getirilmediğini yüzdesel olarak açıklıyor…

Greco, Türkiye’nin verilerini de uyumsuzluk sürecindeki 14 ülkeyle birlikte değerlendirmiş. 2019 sonunda uyumsuzluk sürecine giren 14 ülke: Ermenistan, Avusturya, Çekya, Danimarka, Fransa, Almanya, Macaristan, İrlanda, Lüksemburg, Monako, Kuzey Makedonya, Polonya, Portekiz ve Romanya.

Avrupa Konseyi’nin değerlendirme ölçütleri ise şöyle:

– Parlamento üyeleri, yargıçalr ve savcılar açısından yolsuzluğun önlenmesi
– Etik ilkeler ve davranış kuralları
– Çıkar çatışmaları
– İşe alım, kariyer ve hizmet koşulları (yargıçlar ve savcılar)
– Yasama sürecinin saydamlığı (parlamento üyeleri)
– Ücret ve ekonomik yardımlar (parlamento üyeleri)
– Belirli faaliyetlerin yasaklanması veya kısıtlanması
– Varlık, gelir, yükümlülük ve çıkarların bildirimi
– Kuralların ve düzenlemelerin denetimi ve yürütülmesi
– Tavsiye, eğitim ve farkındalık.

Greco ülkelere göre yayınlamış olduğu bu raporda ülkelerin önerilerinin kaçını yerine getirmediğini, kaçını kısmen yerine getirdiğini ve kaçını yerine getirdiğini paylaşmış. Türkiye, 42 ülke arasında 2019 yılında tavsiyelerini en çok yerine getirmeyen ülke konumunda.  Gerekli tavsiyelerinin yerine getirilmemesinde Türkiye %70,3 ile Avrupa ülkeleri arasında en üst sırada yer almış. Avusturya tavsiyelerin %70’ini, Macaristan ise %55,6’sını yerine getirmediği için listede 2. ve 3. sırayı paylaşmışlar…. Greco’nun açıkladığı raporda 42 ülke arasında durumu en iyi olan, en başarılı olan ülkeler ise %100 ile tavsiyelerin hepsini gerçekleştiren Norveç ve Finlandiya. Onları  %75 ile İsveç takip ediyor.

  • Durum ve 3Y (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar) ile savaş bundan ibaret…

Kaynak: EMINCAN YÜKSEL, Doğruluk payı,23 Haziran 2020,”20th General Activity Report (2019) of the Group of States against Corruption (GRECO) Anti-corruption trends, challenges and good practices in Europe & the United States of America”

#ican’tbreathe

Dostlar, 
Olağanüstü başarılı bir makaleyi, derin bir yürek sızısı ile paylaşmak istiyoruz..
Sayın Zafer ARAPKİRLİ dostumuzu isyanımızın ezgisini ustaca terennüm ettiği için kutluyoruz.
Bu ülkede yıllardır demokrasisizlikten boğuluyoruz, çığlıklarımız bastırılıyor.. Ancak insan onuru, sonsuza dek tutsak alınamayacak elbette; insanlık onuru bu kahrolası faşizmi de yenecek. Dünyanın bütün ezilen – sömürülen halkları, BİRLEŞİNİZ; kurtuluş yok tek başına!
Dr. Ahmet Saltık, 30.5.2020
******
Zafer Arapkirli

#ican’tbreathe

İngilizce başlığı, daha doğrusu (sosyal medya diliyle hashtag’i) okuyunca şaşırdığınızı biliyorum.

Ama bu slogan günlerdir Amerika Birleşik Devletleri’nin pek çok kentindeki gösterilerde taşınan pankartlarda ve sosyal medyada on milyonlarca insanın paylaşımlarında bir simge haline geldiği için rahatça kullanabileceğimi düşündüm.

‘Nefes alamıyorum’

Bu sözler, Minneapolis kentinde 4 polis memurunun üzerine oturarak nefesini kestikleri için ölen George Floyd’un son sözleriydi. Aynı ülkede 2014 yılında da aynı şekilde ölen Eric Garner adlı siyahi vatandaşın olayını hatırlattı. Floyd da Garner da siyahi Amerikalılar. Yani, “hâkim gücün, ta 19’uncu yüzyılda da, 21’inci yüzyılın 20’nci yılının yarısına geldiğimiz şu günlerde de, hâlâ ikinci sınıf vatandaş sayılan” insan grubundan ikisi de.

Aslında “I Can’t Breathe” (Nefes Alamıyorum) haykırışı, sadece Amerikalı “ikinci sınıf görülen” vatandaşların değil, gezegenin dört bir yanında ezilen, horlanan, sömürülen, hakları gasp edilen, itilen, kakılan, üzerine binilen tüm insanların ortak bir sloganı niteliğini taşıyor.

“I Can’t Breathe”, Minneapolis’ten binlerce kilometre ötede, örneğin Çorlu’da bir mahalle arasında kapısına dayanan polislere “Ne yaptık ki? Alt tarafı evimizin önünde oturuyoruz?” diyen yoksul delikanlının uğradığı polis şiddeti sırasında ters kelepçeli halde feryadının İngilizcesi.

“I Can’t Breathe”, Kadıköy’de kendisine tokat atan polise “Niye vuruyorsun?” diye soran kurye gencin, “Çünkü ben öyle karar verdim. Ben Devletim” yanıtı aldığında hissettiği nefes darlığıdır.

“I Can’t Breathe”, herkes evlerinde bahçelerinde çoluğu çocuğu ile karantina koşullarında çayını kahvesini yudumlar, böreğini çöreğini yerken, sırf işini kaybetmemek için, “yatılı-barakalı şantiye”lerde inşaata devam etmek zorunda kalan işçinin ruh halidir.

“I Can’t Breathe”, canını tehlikeye atıp hatta canını verip, insan canını korumaya ve kurtarmaya çalışan fedakâr hekimlerin, hemşirelerin, hastabakıcıların, sağlık teknisyenlerinin, laborantların ve bilcümle sağlık çalışanlarının, maske ve koruyucu giysiler arkasında çıkardıkları sestir.

“I Can’t Breathe”, birkaç komprador yayıncı patron, oyuncu simsarı ve müşterek bahisçi trilyonları götürecek diye sağlığı hiçe sayılıp, yeşil sahalara sürülerek bu tehlikeli koşullarda zorla top oynatılıp seyredilmek istenen futbol emekçisinin homurdanmasıdır.

“I Can’t breathe”, herkes evine kapanmışken aç kalmamak için günde 99 kapıya yemek taşımak zorunda kalan kurye motorcu çocuğun kaskın ve maskenin içinden yolladığı mesajdır.

“I Can’t Breathe”, dükkânı-atölyesi kapatıldığı için bir anda işsiz kalan çırağın, kalfanın, evinde her Allah’ın günü çocuğunun gözlerinden gözlerini kaçırırken içinden mırıldandığı acılı uzun havadır.

“I Can’t Breathe”, Silivri, Mamak, Sincan ve bilcümle zindanlarda, bu korona günlerinde sağlıksız koşullarda hukuksuz tutukluluk cezasına çarptırılmış mağdur gazetecinin, yazarın, çizerin, emekçinin, soğuk hapishane duvarlarına yazdığı slogandır. Pehlivan Barış’ın, Terkoğlu Barış’ın, Murat’ın, Hülya’nın, Aydın’ın, Ferhat’ın feryadı, ailelerinin çığlığıdır.

“I Can’t Breathe”, 7 yıl önce Gezi’de katledilen Berkin’lerin, Ali İsmail’lerin, Abdocan’ların, iş cinayetlerinde bir saniyede insandan cenazeye dönüşen emekçilerin, toplu taşıma cinayetlerinde canının değeri “sıfır kuruş” olarak hesaplanan Oğuz Arda’ların, faili meçhul olarak kayda geçen cinayet faillerinin ve ailelerinin, Cumartesi Anaları’nın dinmeyecek öfkesinin ses bulmuş halidir.

“I Can’t Breathe” kariyeri hayatı söndürülmüş, kumpas mağduru binlerce, aileleriyle yüz binlerce insanın adalet çığlığıdır.

“I Can’t Breathe” evine bir somun ekmeği, bir kilo meyveyi, çocuğuna bir oyuncağı götüremeyen ananın, babanın yürek sancısı, mide krampıdır.

“I Can’t Breathe” yüzyıllardır bu gezegenin tüm adaletsizliklerinin, hukuksuzluklarının, vahşetin, faşizmin lanetlendiği bir şarkı sözüdür.

Minneapolis’ten İstanbul’a, Keşan’dan Hakkâri’ye, Samsun’dan Adana’ya, Londra’dan Johannesburg’a, Lizbon’dan Lima’ya dolaşan bir bulutun üzerine yazılmış bir “Balad”ın sözleridir.

Geçen hafta “Entübe”yi anlatmıştık ya. “I Can’t Breathe” o şarkının bir alt mısrasıdır.

Oksijen lazım demiştik ya.

O talebin, o ihtiyacın evrensel notalarıdır.

Mücadele dediğin şey de zaten bir “hashtag”dir paylaşılan.

(Cumhuriyet, 29.5.2020)

DOÇ.DR. HALDUN SOYGÜR’den ÖNERİLER

EVLER BARUT FIÇISI:
GERGİNİZ, PEKİ NE YAPMALIYIZ?

PSİKİYATRİST DOÇ.DR. HALDUN SOYGÜR’den ÖNERİLER

Bugün özellikle evlerde karantina günlerinin insani ilişkilerde ortaya çıkardığı tablo kaygı verici boyutlara ulaştı. Bunun birden başlamadığını ve her şeyin salgına bağlanmaması gerektiğini söyleyenler, sorunun korona öncesine ilişkin bağlantıları üzerinde duruyorlar.
Yani topluma örnek olması gereken kişilerin ısrarla sürdürdükleri
– nefret dili,
– ötekileştirme,
– suçlama
– hatta tehdit etmeye yönelik yaklaşımları

konunun önemli ayağını oluşturuyor.

Böylesi kritik bir dönemde bile dayanışmadan, paylaşımdan uzak tavırlar insanları acaba nasıl etkiliyor?
Şiddet dilinin ülkenin her yanına böylesine yaygınlaşması neyle açıklanabilir?
Diyelim ki çok sinirlendiniz; ağzınıza geleni söylemeye çok yakınsınız, ne yapmanız gerekiyor?
Psikiyatrist Doç. Dr. Haldun Soygur’dan çözüm önerileri..
==================================
Dostlar,
Değerli meslektaşımız, deneyimli psikiyatrist Doç. Dr. Haldun SOYGÜR, toplum olarak çok gergin olduğumuz bu günlerde, sorumlu hekim – bilim insanı ve aydın olma sorumluluğu gereği bizleri aydınlatmakta. O’nun önerilerine özen göstermek hepimizin yararına olacak.. Kendisine teşekkür ederiz..
Sn. Ferhan ŞAYLİMAN da çok kıdemli ve birikimli bir gazeteci dostumuz. Zor korona günlerinde, özenle seçtiği uzmanlarla söyleşiler yaparak kamuoyuna karşı sorumluluğunu yerine getirmeyi sürdürmekte..
İki tarafın da önerimizi uygun bularak bu söyleşiyi gerçekleştiren ve paylaşan anlayışlarına teşekkür ediyoruz.
https://youtu.be/AGkm32-IE-0?t=14

Sevgi ve saygı ile. 02 Mayıs 2020, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com