İNGİLTERE’de BREXIT ETKİLERİ

İNGİLTERE’de BREXIT ETKİLERİ

Orhan Özkaya – Yazar
Cumhuriyet
, 05.02.2020

İngiltere, AB’de Almanya’nın etkinliğini, lider konumda olmasını sindirememiş ve güç paylaşımından uzak durmuştu. ABD’nin yanında fazla yer alması, Ortadoğu stratejisinde tercihini Amerikan politikalarından yana koyması ve klasik emperyalist emellerinin esiri olması öne çıkmış, AB’ye karşı soğuk durması ve yükümlülüklerini ihmal etmesi ilişkileri olumsuz etkiledi. AB aidatlarını ödememeyi tercih etti… Bütün bu olumsuzluklar İskoç halkının yalnız kalmasına neden oldu… Bu durum gelir adaletsizliğinin, makasın açılmasının sebebi haline geldi. İskoçya halkı Brexit’e karşı bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüş Holyrood Parkı’nda bağımsızlık sloganları altında devam etti. Oysa “İskoçya Tarihi Alanlar Kurulu”nun yasak kararı mevcuttu. Tarihsel kalelerin bulunduğu bu tür alanlarda siyasi gösteri yapılamayacağı yasağı bulunuyordu. Ancak gösteriye katılanlar bu kararı tanımayarak, kalelerdeki İngiliz bayraklarının da siyasal içerikli olduğunu vurgulayarak yasağın aykırılığını ortaya koydular; toplanmaya, slogan atmaya ve konuşmaya devam ettiler. İngiltere’de Corbyn, ABD’nin politik ve ekonomik politikalarının yanlışlığı ve saldırganlığı altında ezilmekten çıkması gerektiğini vurguluyor. ABD’nin Ortadoğu’da uğradığı tükenişin bedelini üstlenmekten uzak durmayı tercih ediyor. Rusya, Çin, Almanya, Fransa ve İran eksenine doğru yaklaşımı tercih ediyordu. İran ambargosundan uzak durmayı ülke çıkarları açısından daha gerçekçi buluyor, Hindistan’la ticari ilişkilerini geliştirerek, Çin’in Afrika’daki “OBOR” projelerini desteklemeyi gelecek açısından olumlu karşılıyordu.

İngiltere küresel finansının Pirüs zaferi  

İngiltere seçimlerinde neo-liberal ekonomiyi savunan finans sermayesinin temsilcisi Boris Johnson’un %43’lük seçim zaferi, İngiliz halkının 2017’deki İşçi Partisi’nin % 40’lık seçim sonuçlarının yok sayılması anlamını taşımaz. Çünkü halk ve gençlik, Corbyn’in 2017’deki seçim stratejisi İngiliz halkının sağlık, eğitim, kamucu, özelleştirmelere karşı çıkan, devletçi ve devrimci yaklaşımlara ve genç işsizler ordusunun sorunlarına radikal çözümler üreten, gelir adaletsizliği ve gelir dağılımındaki hukuksuzluklara karşı yaklaşımlarını gerçekçi bularak destek vermişti. Yakın geleceğin yakıcı sorunlar yumağının İngiltere ekonomisini daha da zorlayacağı ortada… İngiliz finans çevreleri seçim öncesinde; Johnson adına açıklamalarda bulunarak, işçi Partisi’nin kazanması halinde ülkeyi sermaye olarak terk edeceklerini belirttiler. Küresel sermayenin en belirgin temsilcileri olarak, ekonominin fay hattını teşkil edecekleri şantajını seçim arifesinde dile getirmeleri ve Corbyn’nin Brexit’te kararsız kalması, referandum açıklamaları, olayı eksi puana kaydırdı.

Engelleyici olamıyor

Ancak bu sonuç, İngiltere koşullarında işsizliğin sürekli artış göstermesini engelleyecek nitelikte değil. Gelir adaletsizliği hat safhada; Equatil Trust’un raporu, İngiltere’nin 6 Sterlin milyarderinin, toplam varlığının yaklaşık 40 milyar Sterlin dolayında olduğunu, bunun da 13 milyon dar gelirlinin toplam varlığına denk geldiğini açıklaması, durumu somut olarak saptıyor. İngiliz basınında yer alan haberlere göre, zenginlerin hukuk bürosu Boodle Hayfield, Corbyn’in seçilmesi halinde müvekkillerinin birkaç dakika içinde ülkeyi terk edeceklerini ve yüksek vergi ödemek istemediklerini belirtmişti. Corbyn’in vergi konusundaki açıklamaları zenginler üzerinde endişe yaratmış görünüyor. Aslında gelir dağılımındaki adaletsiz durumun sürmesi finans sermayesinin işine geliyor. İngiltere dış politikası Corbyn ile ABD ekseninden kurtulacak, daha bağımsız olacaktı… Johnson, Brexit’i ve Rusya karşıtlığını iyi pazarlayarak Pirüs zaferi kazandı… Oysa Marx, devrimin İngiltere’den başlayacağını belirtiyordu, ancak devrim Lenin ile Rusya’dan başladı.

Birleşik Krallıkta kopmalar 

2014 yılında referandum sonuçlarıyla İskoçya, İngiltere’den ayrılmama yönünde, ezici bir çoğunluk oyuyla karar almıştı. Bu ayrılığa karşı çıkmalarının nedeni, İngiltere ekonomisinin yara almaması ve kader birliğini sürdürme iradesi idi. Ancak İngiltere’nin Brexit uygulaması, İskoç halkının ayağa kalkmasına neden oldu. İngiltere ayrılığına “hayır” demelerine karşın, Brexit’in yol açacağı bedele rıza göstermiyor ve AB’de kalmayı yaşamsal çıkar açısından zorunlu kabul ediyorlar. Bu nedenle bir süre önce, başkent Edinburg’da isyan başlattılar ve İskoç ulusal partisi İskoç Scottish National Party’nin (SNP) öncülüğünde direnişe geçtiler. Bütün bu ayaklanmaların açıklaması Brexit referandumunda İngiltere hükümetinin tutumu ve Büyük Britanya Adası toplumunun tek yanlı sömürülmesi ve yoksulluk sınırını aşamaması gösteriliyordu. İskoçlar, bu referandumda AB’de kalma yönünde oy kullandılar. Aslında bu karşı duruş ada siyasetinde önemsiz olarak değerlendirilebilir, zira kararı Büyük Britanya halkı adına Johnson iktidarı verecekti, bu durum İskoç halkının tepkisini çekmekte idi… Kitlesel eylemde yer alanlar ellerinde İskoçya’nın ulusal bayrağını taşıyarak “Ne istiyoruz? Bağımsızlık! Ne zaman? Hemen şimdi!” şeklinde sloganlarla Holyrood Parkı’na dek yürüyüşlerini sürdürdüler. Yürüyüşün en çarpıcı sloganı ise, “Londra’nın tahakkümüne son!” olarak belirtiliyor.

Göstericiler, İngiltere’den ayrılık referandumunun yinelenmesi isteminde bulunmayı da ihmal etmediler. Gösterilere İngiltere’nin her yanından katılım otobüslerle sağlandı. İngiltere, AB para birliği politikalarına karşı tavır almış, Sterlinde kalmayı tercih etmişti. Buna karşın İskoç halkı, AB’den ayrılmaya razı olmamış, ekonomik yönden AB’de kalma yönünde tercihte bulunmayı sürdürüyor. İşte İngiltere’de gelecek günler çok eylemli günlere gebe…

AKP İKTİDARININ SONU MU??

AKP İKTİDARININ SONU MU??

Merdan YANARDAĞ
ABC Gazetesi (14.5.19)

Hiç kuşku yok ki, Erdoğan-AKP iktidarı 31 Mart seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğradı. Kendisine yönelik toplumsal tepkinin büyüklüğünü ve oy yitiğinin derinliğini göremeyen AKP iktidarı, bu kez durumu telafi edecek bir tezgah kuramadı. Daha doğrusu, yaptığı hazırlık (sandık oyunu) yeterli olmadı. Bu yenilgi, zaten 2015’ten bu yana bir tür yapay denge üzerinde duran iktidar blokunda çözülme sürecini başlattı. MHP ile kurulan ittifakın da bu çözülme sürecini durdurmak bir yana, hızlandırdığı bile söylenebilir.

İşte, AKP-MHP blokunun Yüksek Seçim Kurulu (YSK) eliyle hukuku ve yasaları çiğneyerek İstanbul seçimlerini iptal ettirmesi, bu çözülme sürecini durdurma ve belki de tersine çevirme çabasından başka şey değildir. Düşük yoğunluklu da olsa İslami bir rejim kurmaya çalışan, ancak bunu tam olarak başaramayan Erdoğan-AKP iktidarının başka bir seçeneği de yoktur. Durdukları ya da yenilgiyi kabul ettikleri anda düşeceklerini biliyorlar. Siyaset sosyolojisinin yasasıdır bu.

Gel gelelim, 23 Haziran’da yenilenecek İstanbul seçimini kazansa bile, bu durum AKP iktidarının içine girdiği çözülme sürecini durduracak gibi görünmüyor. Çünkü toplum, bu seçimin adil ve dürüst biçimde yapıldığına hiçbir zaman inanmayacak. Bu nedenle söz konusu “başarı” AKP için, Romalıların antik çağda Kartaca karşısında kazandığı Pirus zaferi gibi, yenilgiden daha beter bir “galibiyet” anlamına gelecek.

Kaldı ki, gerici faşist AKP-MHP bloku, 23 Haziran’da bir kez daha yenilgiye uğratılabilir. Kazanmak kolay değil ama gereği yapılırsa olanaklıdır. Bu yazıda hem söz konusu gereğin ne olduğunu hem de AKP iktidarının içine girdiği çözülme sürecini ve nedenlerini analiz etmeye çalışacağım.

AKP’NİN TARİHSEL ÖMRÜ

Tarihsel ömrünü dolduran Erdoğan-AKP iktidarı, her yolu ve yöntemi deneyerek siyasal ömrünü uzatmaya çalışıyor. Son 4 yıldır bunu başarmış da görünüyor. Ancak, Erdoğan yönetiminin toplumdan tazelenmiş bir ideolojik ve siyasal rıza üretme yeteneğini artık yitirdiğini saptamak gerekiyor. Fethullahçı Çete ve sağlı sollu liberallerle kurduğu ittifakın dağılması, işini daha da zorlaştırıyor.

Durum böyle olunca, AKP’nin elinde, daha önce de sıkça kullandığı hile, tehdit, baskı ve zor yöntemlerine başvurmaktan başka bir araç kalmıyor. Üstelik, kurulan yağma düzeni nedeniyle kamu kaynakları tükendiği için, eskisi gibi rant dağıtma olanağı da bulunmuyor.

  • Bütün enerjisini ve dikkatini rejimi değiştirmeye ayıran Erdoğan-AKP iktidarı,
    ülkeyi yıkıcı bir ekonomik krizin içine sürüklemiş durumda.

Bu nedenle, AKP’nin 23 Haziran seçimlerini kazansa bile, yeniden ekonomik istikrarı sağlaması ve görece “refah” üretmesi çok zor görünüyor.

FRAKSİYON PARTİSİ

Dikkat çekilmesi gereken başka bir önemli gelişme de şudur:

Erdoğan-AKP iktidarı, klasik burjuva iktidarlarının temel özelliği olan, egemen sınıf ve güçlerin ortak çıkarlarını temsil etme özelliğini de artık yitirmiş durumdadır. Daha doğrusu, kendi dar ideolojik hedeflerine kilitlenen AKP yönetimi, bu temsiliyete olanak sağlayan bütün ortak zeminleri imha etti. AKP, artık egemen sınıf ve güçler içinde yalnızca bir kliğin, dar bir fraksiyonun partisi ve iktidarıdır.

Emperyalizmin bir iç olgu olduğu gerçeğini aklımızda tutarak belirtirsek eğer;

  • ABD ve Batı daha önce bölgedeki bütün kirli işlerini gördürdüğü AKP iktidarını gözden çıkarmış görünüyor. Kendi dar İslamcı programını yaşama geçirmeye yönelen AKP liderliğini, öngörülemez, iki yüzlü ve güvenilmez buluyor. AKP, onlar için artık kullanışlı bir araç olmaktan çıkmış durumda.

Batıcı İstanbul burjuvazisinin de, başlangıçta emekçiler aleyhindeki bütün ayıplı işlerini yaptırdığı AKP iktidarını terk ettiği anlaşılıyor. Ancak, “işin bitti artık evine git, medresene dön” dedikleri İslamcı kadro, “hayır şimdi sıra bizde” diyor. Yakın geçmişte muhalefet çevrelerinin de etkili bir seçenek yaratamadığı anımsanırsa, günümüzdeki siyasal krizin kaynağının esas olarak bu gerilim alanında yattığı söylenebilir. TÜSİAD’ın İstanbul seçimlerinin iptal edilmesini açıkça eleştirmesi ve Ekrem İmamoğlu’na -dolaylı da olsa- destek vermesinin nedeni budur.

Sonuç olarak; AKP iktidarı artık ülkeyi eskisi gibi yönetme yeteneğini yitiriyor. Erdoğan, bu nedenle sürekli olarak kutuplaştırıcı ve kendi cephesini konsolide edecek bir gerilim siyaseti izliyor. Ancak, bu siyaset tarzı eskisi gibi başarılı olamıyor. Çözülme sürecini durduramıyor. Erdoğan’ın Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray gibi köklü kulüpleri ve taraftarlarını suçlamasının da, daha önce politik tartışmalara pek girmeyen sanatçıların neredeyse bir dalga halinde AKP iktidarını eleştirmeye yönelmesinin de anlamı budur.

İSLAMCI-MUHAFAZAKAR OLİGARŞİ

Türkiye, İslamcı entelijensiya ve muhafazakar-dinci yeni zenginlerden oluşan oligarşik bir grubun eline geçti. AKP iktidarı da, bu İslamcı-muhafazakar oligarşinin, siyasal gücü elinde tutan dar bir azınlığın temsilcisidir. Çünkü, geleneksel iktidar blokunu (emperyalizm, cumhuriyetçi/batıcı sermaye, yüksek bürokrasi, askerler, büyük toprak sahipleri vb.) dağıtan AKP iktidarı, yeni bir iktidar bileşimi oluşturamadı. Boşluk sürüyor.

AKP, İslamcı-muhafazakâr sermaye çevrelerinin tümünü temsil etme yeteneğini bile yitirdi. (Fethullahçı sermayenin tasfiyesi.) Toplumsal desteği hangi düzeyde olursa olsun -ki en önemli gücü budur- Erdoğan artık yalnızdır. AKP, tıpkı amblemindeki ampul gibi tavanda asılı ve altı boş durumdadır.

İKİNCİ KEZ YENMEK MÜMKÜN MÜ?

İstanbul seçimleri, daha şimdiden Erdoğan-AKP iktidarı için bir referanduma dönüştü. Muhalefetin adayı Ekrem İmamoğlu çevresinde oluşan ve isabetli şekilde “İstanbul ittifakı” adı verilen demokrasi cephesinin, gerici faşist AKP-MHP blokunu ikinci kez yenilgiye uğratması mümkün.

  • Bugün demokratik ve tarihsel sorumluluk, gerici-faşist hareketin ülkeye el koyma hamlesini durdurmaktır.

Entelektüel, ideolojik ve ahlaki insiyatifi yeniden ele geçirmektir. Bunun başarılabileceği 31 Mart 2019 seçimlerinde gördük. Öte yandan, yaratılan mağduriyet nedeniyle Ekrem İmamoğlu’na yönelik toplumsal sempati ve ilginin arttığı görüşünden hareketle -ki bu bir gerçektir- O’nun mutlaka kazanacağın düşünmek, hele hele en az %55-60 oranında oy alacağını sanmak büyük yanılgı olacaktır. Kazanmak garanti değildir.

Bu nedenle, yapılması gereken şey, 31 Mart seçimlerine göre daha çok çalışmak ve cumhuriyetçi – demokratik cepheyi genişletmektir. Yeni bir hesaplaşmaya hazırlamaktır. Sandıklara, oylara ve halkın iradesine örgütlü şekilde sahip çıkmaktır. Ve nihayet, eğer sokakta bir şiddet dalgası yaratılmak istenirse, bu girişime karşı kararlı bir mücadeleyi göze almaktır.

Toplumun %50’sinden çoğunun bütün baskı, tehdit ve kuşatma girişimlerine karşın AKP iktidarına teslim olmadığını ve direnme yolunu seçtiğini unutmamak gerekiyor.

Bir olgu niteliğindeki bu durumun ülkenin en büyük şansı ve en önemli muhalefet zemini / dinamiği olduğunu saptayabiliriz.

Ve son bir not; bütün demokratik ve yasal yollar tüketilmeden, toplumların devrimci bir seçenek ve yol için ikna edilmesi, imkansız değilse bile çok zordur.

Merdan YANARDAĞ : Seçimlerin Siyasal ve Teknik Analizi


Seçimlerin Siyasal ve Teknik Analizi

portresi_olgun

 


Merdan YANARDAĞ
YURT Gazetesi
6.4.14

 

 

Yerel seçimlerin üzerinden tam bir hafta geçti. (AS : Bu gün 2 hafta..)
Dolayısıyla bu önemli siyasal gelişmeyi değerlendirmek ve kimi sonuçlar çıkarmak için yeterli bir süreyi geride bıraktık. Gerçi, başta Ankara olmak üzere kimi illerde seçim sonuçlarına ilişkin tartışma ve yeniden sayım işlemleri sürüyor ama Ankara’da ortaya çıkacak sonuç siyasal atmosferi değiştirecek bir etki gücüne sahip olsa bile, genel tabloyu teknik bakımdan etkilemeyecek. Dolayısıyla elimizde, hem sıcağı sıcağına bir çözümleme hem de soğukkanlı bir yorum için yeterince veri bulunuyor.

Bu yazıda, seçimleri esas olarak politik düzlemde değerlendirmeyi deneyeceğim. Ancak, yalnızca politik bir çözümleme değil, deyim uygunsa poli-teknik bir değerlendirme olacak. Çünkü geride bıraktığımız son yerel seçimlerin
teknik düzeyde de üzerinde durulması gereken boyutları var.

Şimdi hem bir okuma kolaylığı sağlamak hem de net vurgular yapabilmek için ortaya çıkan seçim sonuçlarını ve bu süreçte yaşanan siyasal gelişmeleri madde madde değerlendirelim :

1- Öncelikle vurgulanması gereken olgu şudur: Ortada bir AKP zaferi yoktur.
Eğer bir zaferden söz edilecekse bu ancak bir ‘Pirus zaferi’ olabilir. Yani yenilgiden daha beter bir zafer… Çünkü AKP bu seçimleri bir referanduma çevirdi. Sandığa giden Türkiye yerel yöneticileri seçmekten çok, AKP iktidarının genel politikalarını değerlendirdi. Seçimlere bu pencereden bakıldığında, Türkiye yaklaşık %60 oranında AKP iktidarına “hayır” demiş oldu. Dolayısıyla AKP hem 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’yla hem de 2011 genel seçimleriyle karşılaştırıldığında
ciddi düzeyde oy yitirdi.

2- Seçimler AKP iktidarının baskı, sansür ve polis terörü altında yapıldı.
Başta Başbakan Tayyip Erdoğan ve ailesi olmak üzere, AKP Hükümeti hakkında ortaya çıkan yolsuzluk skandalından toplumun büyük kesiminin haberi olmadı. Sızdırılan telefon kayıtları, soruşturma dosyaları ve her biri ağır suçlamalara temel oluşturacak belgeler, hükümetin örneği görülmemiş baskısı ve sansürü nedeniyle kitlelere ulaşamadı. Bu belgelere ancak eğitimli, bilgisayar / internet kullanıcıları ulaşabildi.

3- Cumhuriyet’in bir avuç seçkinin rejimi değil, toplumun büyük kesimleri tarafından benimsenen, içselleştirilen ve sahip çıkılan bir siyasal ve tarihsel formasyon olduğu kanıtlandı.

4- Seçimler AKP ile Cemaat arasında geçti. Toplum, en az AKP kadar bir Cumhuriyet ve halk düşmanı olan Fethullah Gülen Cemaati’nin açıklayacağı yeni ses kayıtları ve yolsuzluk dosyalarına kilitlendi. Siyasal ve toplumsal bir muhalefet eylemi, başka bir anlatımla sol bir seçenek geliştirmek yerine, Cemaatin istihbarat örgütlenmesinin marifetlerine endekslenen bir seçim yaşandı. Buna karşın AKP iktidarı, 2010 Referandumu’na göre %13, 2011 seçimlerine göre ise yaklaşık %6 oranında oy yitirdi.

5- AKP Hükümeti, elinde bulundurduğu devlet olanaklarını ve kamu gücünü kullanarak seçmeni yönlendirmeye, hakkındaki yolsuzluk iddialarını karartmaya, soruşturmaları bastırmaya ve her yola başvurarak seçimleri 1. parti olarak bitirmeye yöneldi. Durum böyle olunca,

– tam 40 ilde ve yüzlerce ilçede seçim sahtekârlıkları yapıldı.
– Sonuçlar değiştirildi, muhalefet partilerine verilen oylar çalındı ya da iptal edildi.
– Kaba bir hesaplama ile bu seçimlerde %3 ila 5 arasında oyları AKP’ye aktaran bir sahtekârlık yapıldığını söyleyebiliriz. Bu oranın daha yüksek olmamasının tek nedeni, önceki seçimlere göre hem toplumun hem de muhalefet partilerinin konuya ilişkin duyarlılığının artması nedeniyle alınan önlemlerdir. Özetle bu seçimler kirlidir.

6- Bu seçimlerin ortaya koyduğu en önemli göstergelerden biri şudur:

İnsanların sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel konumları ile seçmen davranışları ve siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişki kopmuş durumda. Daha doğrusu, uzun süredir yaşanan bu kopukluğun sürdüğü ortaya çıktı. Yani yurttaşlar, sınıfsal ve toplumsal konumlarından hareketle akılları ve bilinçleri ile değil, inançlarına göre oy kullandı. Başka bir anlatımla, bu seçimlerde de toplumun yoksul, ezilen ve sömürülen kesimleri, içinde yaşadıkları bu durumun sorumlusu olan iktidara sırf “dindar”
(AS: AKP iktidarı dindar mı, dinci mi??) diye oy vermeye devam etti.

  • Başbakan Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın evinden çıkan ve
    yaklaşık 1 katrilyon dolayında olduğu belirtilen paranın “zekât” ya da
    “cihat” parası olduğuna inandı.

7- Dolayısıyla, laiklik ve aydınlanma konusunda gösterilen duyarlılıkların ve
siyasal tepkinin, sahte bir tartışma değil, insanların ve toplumun somut yaşamını temelden ilgilendiren sahici bir çatışma alanı olduğu bir kez daha anlaşıldı.
İnsan aklının ve vicdanının özgürleşmesi ile demokrasi arasındaki doğrudan ilişki görüldü. Bu seçimlerde toplumun önemli bir kesimi kendi cellatlarını seçmeyi sürdürdü.

8- Ahlaksızlığın, hoyratlığın, hırsızlığın, yağma düzeninin, cehaletin ve yolsuzluk kültürünün bütün toplumu sardığı ve kirlettiği gözlendi.

Siyasal İslamcı iktidarın yaptığı yolsuzluğun, akıl tutulması yaşayan toplum kesimleri tarafından benimsendiği, kutsal amaçlar için ahlaksızlık yapılabileceğine ilişkin zihniyetin yaygınlaştığı görüldü. Siyasal İslamcılığın ve kasaba dinciliğinin toplumu çürüttüğü ortaya çıktı. Laik hukukun önemi anlaşıldı.

9- AKP ve Cemaat arasında, ülkeye ve “cumhuriyet ganimetine” kimin egemen olacağına ilişkin başlayan ve sert bir siyasal ve teolojik çatışmaya dönüşen mücadele, siyasal İslamcılığın bu topraklarda da ağır bir başarısızlığa uğradığını tescil etti. Siyasal İslam, Afganistan, Pakistan, Tunus, Mısır, Irak, Filistin ve Libya’dan sonra, Türkiye’de de iflas etti. Bölgeye model ülke olarak sunulan Türkiye, İslam dünyası için büyük önem taşıyordu. Ilımlı İslam projesi çöktü.

10- AKP ve Cemaat arasındaki koalisyon kesin olarak çöktü.
Siyasal İslam’ın başarısızlığı nedeniyle “sivil İslam” diye kavramsallaştırılan yeni bir arayış şekillenmeye başladı. İslamcıların moral üstünlüğü ve “ideolojik” inisiyatifi yıkıldı. Liberallerin ideolojik-siyasal hegemonyası bitti.

11- Seçimler, AKP için bir zafer olmadığı gibi, sonuçlar CHP bakımından da bir başarı sayılamaz. Oyunu artırmakla birlikte CHP seçimlerden başarısızlıkla çıktı. CHP’nin merkeze, dolayısıyla eski konumuna göre sağa kayarak büyüme, iktidara tırmanma siyaseti de başarısızlığa uğradı. CHP’nin Cemaat’le örtülü ittifak kurup, ABD’ye göz kırparak iktidar olma stratejisi iflas etti.

12- İstanbul’da Mustafa Sarıgül projesi başarısız oldu. Partide sağa kayışın simgelerinden biri olan Sarıgül’ün CHP liderliğine oynama şansı, ortadan kalkmadıysa bile azaldı. Sarıgül’ün sol ve toplumcu politikalardan uzak, apolitik ve merkezci söylemi karşılık bulamadı ve toplum bu söylemi içten  görmedi.

13- Daha sağa kayarak kitleselleşmek ve iktidar olmak efsanesi ağır yara aldı.
Tam tersine topluma güven verecek sol ve toplumcu bir siyasal hattın
daha başarılı olabileceği, 1977 ve 1987 örneklerinin de desteklediği gibi, görüldü.

14- Toplumun dokusunun tahmin edilenden daha derin şekilde değiştirilerek dinselleştirildiği bir kez daha tescil edildi. AKP’den kayan oyların CHP’den çok MHP’ye gittiği anlaşıldı. Cemaat, İstanbul ve Ankara gibi iller dışında MHP’yi destekledi.

15- CHP’nin sağa kayması, solda büyük bir siyasal boşluk bıraktı. CHP’nin cumhuriyetçi ve sol tabanındaki rahatsızlık büyüdü. CHP’nin merkez yönetimi ile köken olarak daha sol bir geçmişe sahip olan il ve ilçe örgütleri (önde gelen üyeler) arasındaki çelişkiler derinleşti. CHP içi yeni bir mücadelenin tohumları atıldı.

16- BDP/PKK hareketinin AKP ile önümüzdeki dönemde de ittifak yapacakları bir tablo oluştu. BDP’nin desteğiyle Türkiye’nin batısı, kuzeyi, kuzeydoğusu ve güneybatısı için oluşturulan ve neredeyse Türkler hariç bütün etnik toplulukları içerdiği belirtilen HDP, başarısız oldu. BDP ise, hedeflerine önemli oranda ulaşarak
başarılı çıktı.

E. Tuğa. Türker ERTÜRK : STRATEJİK BAKIŞ


STRATEJİK BAKIŞ

portresi_sade
E. Tuğa. Türker ERTÜRK

 

 

Temel Fadime’ye Bu yaz seninle evleneceğiz” diye söz vermiş. Yaz geçmiş,
güz gelmiş. Fadime “Hani delikanlıydın, söz vermiştin seninle evleneceğiz“ diye Temel’e sitem etmiş. Temel’de Fadime’ye dönmüş “Deme Fadime! Sen geçtiğimiz yaza yoksa yaz mı diysun?“ demiş.

Trabzon’dan arayan okurum bu fıkrayı anlattıktan sonra bana “Amiralim sen  yoksa bu Ordu’ya Ordu mu diysun da onun evine giremiysun?“ dedi. Sonra ekledi

“Benim evim senin Orduevindir“ diye. Bana getirilen orduevi yasağına karşı hala çok yoğun destek mesajları alıyorum. Buna görevdeki askerler de dahil.
Görevdekiler “Hangi suçu işlediyseniz biz de aynı suçu işlemek istiyoruz.“ diyorlar. Sanırım bunun bir anlamı var! Ama Anlayana!

Zekasına şaşarım

  • Ülkemiz dörtnala bölünmeye, parçalanmaya ve Ortaçağ karanlığına doğru giderken 

ansızın bir şey oldu ve onu bu sürece sokan iki işbirlikçi birbirlerine girdiler.
Görünürdeki neden pastanın (Devlet gücünün) paylaşılması sorunuydu.
Ama gerçek neden bunun daha ötesindeydi.

Hırsızlıklarla ve yolsuzluklarla suçlanan bakan çocukları, bakanlara dek uzanan rüşvet iddiaları, ayakkabı kutuları içinde çıkan milyon dolarlar, soruşturmayı engelleyebilmek için emniyet müdürlerinin görevden alınması ve savcı operasyonları. Anlayacağınız tam bir kepazelik.

Eğer bu olanlara şaşıran varsa ben de onun zekasına şaşırırım.

  • Erdoğan ve AKP hükümetinin gırtlağına dek suç ve ihanet içinde olduğu çok açıktı.

Halk bunları duymasın diye medya operasyonları yapıldı ve sansür uygulandı.

Eski Bakan ve AKP kurucusu Abdüllatif Şener’in

  • “Tüm Cumhuriyet tarihi AKP dönemindeki kadar büyük bir hırsızlığa ve soyguna tanık olmadı..“

sözleri hala kulağımda.

Ahlaksızlıklar kutsiyet içinde 

Cemaat ve AKP savaşa tutuşmasaydı geniş halk kitleleri bu ahlaksızlıkları
hiç duymayacaktı. Eskisi gibi Allah, kitap ve türban söylemleri ile halka din ve iman satacaklar ama kendileri han ve hamamları götürmeye devam edeceklerdi. Ahlaksızlıklar daima kutsiyet içine daha iyi gizlenirler.

“ Birbirlerine düştüler. Daha beter olsunlar. Az ağlatmadılar bu milleti.
Şimdi ağlama sırası onlarda. Yesinler birbirlerini. Bu dünyada hak mutlaka yerini bulacaktır.“
gibi basında ve sosyal medyada kimi değerlendirmeler okuyorum. Bu değerlendirmeleri iyi niyetli fakat çapsız ve sığ bulurum. Hak, ancak ve ancak o hakkı savunanların akıllı ve güçlü olmasıyla yerini bulabilir. Aksi, iyi niyetli ve saf bir arzunun ötesine geçemez.

Bugün AKP ve cemaat arasında izlediğiniz bu savaş dört dörtlük bir emperyal operasyondur. Cemaat Pirus zaferine (Kazananın başkaca bir zafer kazanamayacağı) zorlanmıştır. Bu savaşta kazanan, savaşın tarafı olanlar değil, savaşı planlayanlar ve tetikleyenler olacaktır.

İnisiyatif dış dinamiklerde

Eğer siz iç dinamiklerinizle ülkenizdeki kötüye gidişe dur diyemez, aydın olduğunuzu iddia ettiğiniz halde uzlaşma kültürünü geliştiremez ve birleşemezseniz dış dinamikler inisiyatifi ele alır. Ne yazık ki Millici kesim bu savaşı yalnızca izliyor, tam olarak değerlendiremediği için de buradan kendisine fırsat doğabileceğini sanıyor.

Bu savaşta her iki taraf da yaşamsal olarak yara alacaktır. Savaşı planlayanlar, geçmişteki tetikçilerini ve işbirlikçilerini birbirlerine kırdırmaktadır. Şurası kesindir;

  • Erdoğan’ın ipi çekilmiştir.

İtibarsızlaştırma ve hukuk operasyonları ile askere ne yapıldıysa
Erdoğan ve arkadaşlarına onlar yapılmaktadır ve yapılacaktır.

Dün askere, bugün ise Erdoğan’a karşı yapılan operasyonların stratejik direktifi, planlaması ve zamanlaması emperyalizme aittir.

Bu savaş Türkiye’nin yeniden tasarımında (dizaynında) önemli bir hamledir.

  • Artık daha az otoriter ve daha laik bir düzen istenmektedir. 

Eski politikaların hem Türkiye’de hem bölgede İslami radikalleşmeyi getirdiği yaşanarak görülmüştür.

Aldatma operasyonu

Bu savaş, dış dinamiklerin sahneye koyduğu bir aldatma operasyonudur.
Erdoğan kuvvetli direnç gösterir ve çözülmez ise ekonomik yıkım ile operasyonu destekleyeceklerdir. Bu savaşın tetiklenmesinin nedeni Türkiye’de ve bölgede düşünülen tasarım ve getirilmek istenen düzendir. Bu savaş, Suriye’de, Kuzey Irak’ta, İran’da, tüm Ortadoğu’da, Kafkasya’da ve Asya Pasifik bölgesinde kurgulanan geleceğe Türkiye’nin uyumlu hale getirilmesi çalışmasıdır.

Slogan atarak, emperyalizm yenildi bölgeyi terk ediyor diyerek, birbirini suçlayarak, birbirinin önünü keserek, birleşmenin bolca lafını edip onun arkasını doldurmayarak
bu gelişmeler engellenemez. Olsa olsa bu gelişmeler locadan izlenir ama asla gelişmeleri ülkemiz lehine değiştirebilecek oyuncu konumuna gelinemez.

*****

Bugün Kanlı Noel’in 50’inci Yıldönümü.

Bu katliam Türklüğü Kıbrıs’ta yok etmenin başlangıcı sayılabilecek önemli kilometre taşıydı. Son taş ise günümüzde Erdoğan ve AKP aracılığı ile Kıbrıs Türküne baskı yaparak konmak üzeredir.

Saygılar sunarım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Balyoz Sürecinin Düşündürdükleri

Balyoz Sürecinin Düşündürdükleri

    Bugün yaşadığımız zorlukların üstesinden gelebilmek, şu üç adımın süratle atılmasına bağlıdır: Hukuk düzeni evrensel hukuk ilkeleriyle yoğrulmalı. Şanlı ordumuzun itibarını yeniden kazanmasını sağlayacak ve moralini yükseltecek tedbirler ivedilikle alınmalı. Kaybolan aklın, törpülenmiş cesaretin ve ille de körletilmiş vicdanın yeniden toplum yaşamına egemen kılınması sağlanmalı.

Ahmet YAVUZ E. Tümgeneral, Silivri

2000’li yılların dış etkenleri yeni bir jeopolitiğin doğmasına ve yeni jeostratejik hamlelere yol açmıştır. Bu hamleler Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu ile çevrili ülkemizi doğrudan etkiledi ve halen etkiliyor. Her üç bölgeyle mevcut sosyo-kültürel, ekonomik ve güvenlik bağları ve sorunları yeni boyutlar kazandı. Bu koşullar, birtakım fırsatlar ortaya çıkardığı gibi yönetilmesi zorluklar içeren açmazlarla karşı karşıya kalmamıza da neden oldu. Özellikle enerji nakil yollarının (Karadeniz, Akdeniz) ve hatlarının güvenliği konusu, iki kutuplu dünya düzenindeki Türkiye’nin daha farklı karakterde bir Türkiye’ye dönüştürülmesini gerekli kıldı. İç dinamiklerdeki gelişmelerin buna uygunluğu da cabasıdır. Plan yürürlüğe kondu, adım adım uygulanmak suretiyle toplumsal farkındalığın gerçekleşmesi özellikle zorlaştırıldı.

Elbette Ukrayna ve Gürcistan’da yapılanların aynısı yaşanmayacaktı ülkemizde. Benzer davalarda olduğu gibi Balyoz Darbe (!) davası bunun en önemli yapı taşıydı. Ülkemizi istediği gibi yapılandırmak isteyen dış ve iç egemenler kol kola faaliyeti başarı ile yürütüyor. Bu gidişi durdurabilecek yegâne etken olan milletimizin olup biteni kavrama ve karşı koyma kabiliyeti, uygulanan psikolojik harekâtla köreltildi. İlk olarak güvendiği ve sevdiği ordusu itibarsızlaştırıldı -darbeci subayları casusluk yapan, fuhuş ve şantaja karışmış, terör örgütleri ile bağlantılı, iç güvenlik görevinde başarısız, faili meçhullerin sorumlusu vb.- ve pusuya düşürüldü. Bu sonucun elde edilmesinde ülkemizi yönetenlerin ağır sorumluluğu vardır. Oysa bu coğrafyanın katlanamayacağı en önemli konulardan birisi güçsüzleştirilmiş ordudur. Milletimizin bunun bedelini ağır bir şekilde ödememesi öncelikli dileğimdir.

Bu çerçevede üç husus öne çıkıyor:

Birincisi, bu süreç, görünürde (aslında daha büyük bir projenin parçası olarak) askeri vesayetin sonlandırılması için planlandı. Gerçek bir demokrasi ile taçlandırılmış Cumhuriyet hepimizin ortak hayali ve gurur kaynağıdır. “Sıfır suçla mahkûm edilmemiz buna vesile olursa, milletin namus ve şerefi üzerine kendini adamaya yemin etmiş kişiler olarak, bundan şeref duyarız.” Ama gerçeğin böyle olmadığı, yeni vesayetler oluşturulduğu aşikârdır. Hukukun nefes alıp veremediği, hatta nefesleri kestiği bir ortamda gerçek bir demokrasiden -ilerisinden vazgeçtim- bahsetmek ham hayaldir. Kimse yanılmasın ve kimseyi aldatmasın!..

Bu süreci yöneten ve yönlendirenlerin kazandıkları bir Pirus zaferidir. Zaferi kazandıkları doğrudur, ancak manen bir bitmişlik ile karşı karşıyalar: Sahte dijital veriler üreterek ve bunlara dayanarak, insanları mahkûm etti ve ettirdiler. 05-07 Mart 2003 1. Ordu seminerindeki konuşmalar bunun sosudur. Bu konuşmalar, yapanların sorumluluğunu üstlendiği (bir-iki kişi), Askeri Ceza Kanunu’na ilişkin askerin siyasete karışması suçu olabilir, ki bu da bu mahkemenin yargılama konusuyla örtüşmez.

Bu komployu kuranlar, sahteci yaftasını boyunlarında taşımak durumundalar.

Beni ve benim gibileri 18 yıllara mahkûm edenler ve bundan sevinç duyanlar kendilerini 180 yıla mahkûm etmişlerdir. Bugün artık gerçek ortaya çıktı, ancak üstü örtülmeye çalışılıyor. Bu gerçeğin geniş kitlelerin zihinlerine yansıması sadece bir zaman meselesidir.

İkincisi, vahim bir zaafı işaret ediyor. Ordumuzu yönetenler, çok iyi bildikleri “personelinin sahte dijital verilerle yargılandıkları gerçeğini” halkımıza açıklama medeni cesaretini gösteremediler. Tarih önünde sorumludurlar. Çünkü gerçeğin ve masumların cephesinde saf tutmak yerine, bu süreçte varlığına zerre kadar tanıklık etmediğimiz “hukuka saygılı olma” klişesinin arkasına sığınarak, ordumuzu kötürüm etmek isteyenlerin değirmenine su taşımışlardır. Sahte belgelerle mahkûm edilmek, yarın başlı başına bir saygınlık kaynağı olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Askerlik, dünyanın gerektiğinde ölmeyi emretme sorumluluğu yükleyen tek mesleğidir. Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ve ülkemizi kuran kadroların şu üç kaynaktan beslendiğini söyler bilimcilerimiz:

    1. Tıbbiye,
    2. Mülkiye ve
    3. Harbiye
    .

Birincisi bilimsel boyutu temsil ederken, ikincisi yönetim ilkelerine yön vermiş, üçüncüsü bu hareketin cesaret ayağını oluşturmuştur. Gelinen nokta bu köklerden ne denli uzakta olunduğunun göstergesidir.

Hiç kimse yaptığı herhangi bir hukuksuzluktan dolayı mesleki dayanışma arayışına girme hakkına sahip değildir. Ancak açıkça hukuksuzluğa maruz bırakılan ve sahte dijital verilerle yargılanmaya muhatap kılınan insanlara, dayanışma ruhundan yoksun yaklaşmak etik olamaz. Bu tutum, hizmetteki insanların morali üzerinde yıkıcı bir etki yapar.

TSK’ye eleştiri

Üçüncü gerçek, TSK yönetim kademelerinin artık son zamanlarda toplum önünde tartışılan yönetim anlayışının muhtaç olduğu eleştiri ihtiyacıdır. Bu ülkeyi ve onun en önemli tarihi kurumu olan ordumuzu seviyorsak, samimiyetle bu eleştiriyi yapmalıyız.

“Zabit ve Kumandan ile Hasbihal” s. 8’de (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 9. Baskı) Atatürk’ün bir görev olarak belirttiği gibi

    “… Ordunun esenliğini vicdanen düşünen namus ve ahlak sahipleri ikiyüzlülükten uzaktır…”

Eleştiri ihtiyacı başlı başına bir araştırma konusu olmakla birlikte; ana hatları ile ele alınacak olursa, temelinde, entelektüel derinlik yetersizliği, ortak akıl üretememe, ben yaptım oldu nobranlığı, halktan ve üretimden kopuk bir yaşamın sancıları, yurt sevgisi yerine kendini aşırı sevme bencilliği, insan hakları kavramını yeterince içselleştirememe ve bedel ödemeye hazır bir adanmışlık yetersizliği yatıyor.

Bugün yaşadığımız zorlukların üstesinden gelebilmek, şu 3 adımın hızla atılmasına bağlıdır:

– Hukuk düzeni evrensel hukuk ilkeleriyle yoğrulmalı.

– Şanlı ordumuzun itibarını yeniden kazanmasını sağlayacak ve moralini yükseltecek tedbirler ivedilikle alınmalı.

– Kaybolan aklın, törpülenmiş cesaretin ve ille de körletilmiş vicdanın yeniden toplum yaşamına egemen kılınması sağlanmalı.

Şair ve filozof Halil Cibran’ın söylediği gibi,

“bir yüreğinde acı, diğerinde umut taşıyan büyük insanlara”
ve onların önderliğine her zamankinde daha çok ihtiyaç vardır.

(Cumhuriyet 08.10.2012)